Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

AŞAĞIDAKİ KISIM Hz. peygamber zamanında hiç olmayan ALEVİLİĞİN ve SÜNNİLİĞİN GERÇEK NEDENİNİ ÇOK KISA VE ÖZ OLARAK AÇIKLAMAKTADIR. GÜNÜMÜZDE BAZILARININ TÜRKLERE BİLE YEZİD DİYE SESLENDİĞİNİ BİLİYORUZ. HALBUKİ O DÖNEMLER YAŞANDIĞINDA TÜRKLER MÜSLÜMAN BİLE DEĞİLDİ yani günümüzde bizleri bölmek için kullanılan bir silah gibi....Şunu da bilelim bütün hak yolların başı bilinen Hz. Ali'ye düşmanlığı olan bir millet kendi evlatlarına sıklıkla Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini verir mi hiç?

"Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir."(Bediüzzaman) Bence ölçü Said Nursinin bu sözü olmalı..

 

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Ümeyyeoğullarıyla Haşimoğullarının taa peygamber efendimizin dedesi Abdulmuttalibin dönemindeki Kâbe yöneticiliğine kadar dayanır. Ümeyyeoğullarının Ebu Süfyanın Mekke fethi dönemlerinde müslüman oluşu sonrası, hilafet ve yöneticilik hırsı, Muaviyenin kendisi sonrası saltanata çevirdiği halifelik ve bunun uydurma hadislerle desteklenmesi, bu destekler için hadis suistimalleri ve siyasi kavgalar her şeyi özellikle İslamiyeti yolundan çıkarmıştır. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BU İKİ ÇİZGİ ARASI KONU İLE İLGİLİ OLDUĞU İÇİN KONULMUŞTUR. ÇÜNKÜ HENDİKAPLAR DA KONUYLA İLGİLİDİR

Zaten Kuranda hadis kelimesi Kuran dışında hiç iyi anlamda kullanılmaz. Hadisler yoluyla her mezhep adı konulmamış peygamberlik makamları mehdiyet, imamet, vb. koymaya çalışmışlardır. Kur'an yeter der. Sahih hadislerin sayılarında bile ciddi ihtilaf vardır. Çünkü peygamber ve 4 halife döneminde hadis yazmak yasaktı. Hz. peygamberden 230 yıl sonra toplanmıştır. Kur'an arapça anlaşılmaz diyenlere hadisler türkçe mi diye sormak gerek. Hadisleri niye uydurmuşlar:
Reklamcılık, insanları daha fazla ibadete teşvik etmek için, mezheplerini savunmak için, krallarını övmek için, mehdilikle ilgili hadisler, hurmayı satmak için, insanlara zulmetmek için, kızdıkları bazı hayvanları cezalandırmak için, ısırılmıştır köpek tarafından ya da komşusunun hayvanını kıskanmıştır, komşusunun nesini kıskanıyorsa onunla ilgi bir şeyi haram edecektir, sevmediği şeyleri haram kılmak için, resim ve müzik yasağı gibi, felan filan. Mezheplerde dümbelek izni var, ama gitar haram. Çünkü dümbelek Arapların:) Farisilerin müzik aletleri ise haram. Çünkü Allah haşa arap Allahıydı:)

1. handikap: TANRIYI İNSANLAŞTIRMAK, İNSANI TANRILAŞTIRMAK!

Yani İsa peygamber "ben tanrıyım" dememiştir. Ona öyle dediler diye o sorumlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten "insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak" insanlığın en büyük handikabı ve hastalığı değil midir?..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir.

                  

1.       handikap: Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracıperestliğin başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..🤔

2.       3. Handikap: Yeni gelen peygamberin eski peygamberin diniyle savaşması. Aslında bütün dinler aynıdır. Yani hiristiyanlık Yahudilikle savaşmak için değil, ya da İslamiyet hiristiyanlıkla savaşmak için değil. Aslında hepsi aynı sadece bozulduğu için mücadele ederler yeni bozulan eskiyle mücadele eder. Gelen peygamberlerin dinleri nin getirdikleri öz boşaltılarak ruhban sınıfıyla eski adetler tekrar geri yüklenir. Son gelen peygamber o eski peygamberin getirdiği bozulan dinle savaşır tekrar aynı şeyleri günceller.

3.       .4. handikap: Dinlerin mücadele ettiği eski örf ve adetler sonrasında din diye geri gelir. Bu olay İslam ın yayıldıkça kısa süre sonra eski HİND, ŞAMAN, YUNAN, ESKİ ARAP adetleriyle birleşerek o adetleri DİNSELLEŞTİRMEKLE geri gelişlerinin örnekleri gibi.  Örnek soy sopculukla mücadele eder ama seyitler, şerifler, imamlar, mehdiler yani kurtarıcılar geri gelir. Peygamber ben kendimi kurtaramam derken mehdiler, kutuplar, gavsler, imamlar evreni bile kurtarır.Hani hak din sadece Allahtan başka kurtarıcı, ilah olmadığını anlatmak için gelmişti. Ne oldu eski adetler kısa sürede tekrar din oldu, çeşitli yollarla dinin içine girdi. Hatta din onlarla mücadele etmeye gelmesine rağmen..Şaman izm sema, deki 7 si 40, ruha gönderilen yiyecekler vb. hindlerdeki hulul, rabıta, Araplardaki Hurufilik, batinilik vb. eski adetler in din kisbesine bürünerek gelişi. Bu yolla öz den yani dinin özünden uzaklaşma ve bu eklemeli, örfle birleştirmeli dinin başa bela oluşu.

4.      Aşırı sevgiyle, hürmetle, büyüymekle ölçüyü kaçırarak İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmakta  insanlığın bir diğer handikabıdır. Bu maddeye insanın sadece gördüğüne inanmak istemesi zahirperestlik ruhunuda eklemek yani birleştirmek gerekir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri, evliyaları heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. İsa Allahın oğlu, Ali de Allahın … vb. Bu uydurmalar her dine kısa süre sonra yerleşmeye başlamıştır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki(taoizm, daoizm)  her şeyi yaratan Tao ya da Dao , Yunan daki Zeus, ilk çağ felsefecilerinden Sokratın, Aristonun Allahın varlığı ve birliğini savunmsı, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyetlerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. Şimdi ise handikaptan zahirperestlik kısmındak aklımıza pencere açacak örneğe gelelim. Yazının bulunuşu öncesine tarih kazılarla gider. Çünkü tarih yazı ile başlar. Ondan öncesini ise kibarca atar. Tarihteki en büyük ilk olan yapılar hep ibadethanelerdir. Din her devirde yani yazı olmadığı devirde bile açıkca görülmektedir. Fakat arkeoloji ve bizler yazı öncesine kazılarla karar vermekteyiz. Şu an her hangi bir şehir Californiya, kanada, istanbul, ankara vb. yerin dibine girse ve yazı olmadığını düşünseniz kazılarla herkesi putperet ti kararı vermeye mecbur kalırsınız. Halbuki yüzde yüzü tanrıya inanıyor. O heykeller ilah diye adlandırırlar. Halbuki hiç alakası yok. Zaten Kuran her devir peygamber geldi fakat inananı olmadı çoğunun diyor. Peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi sorumlu tutmayız da ekliyor. Bence heykelleri  dini bir mesele yapmakta yanlış. Bu da insanın yapısında olan bir şey. Yani dinde o her şeyi haram kılan ve bu yolla dinin içine eden ekleme günahlardan biri. Hani resimi ve heykeli şirk sayan fetvalardan bahsediyorum. Tabi onlara tapınılması ve şirk olarak kullanılması hariç..Yani konunun özetine döneceksek özetle tevhid inanışı her devirde olmuş. 

5.        

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay. Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

ALEVİLİK

-1-

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir.(Bediüzzaman)

-2-

Sünnilerde de bazı ifrat yani aşırı guruplarda tarikat liderlerini, hocalarını, hatta hz. peygamberi aşırı büyüterek sapıtanlar, şirke girenler, tevhid dininin özünü bozanlar olmuştur. Aslında her kesimde de olmuştur. Bunun gibi bazı aleviyim diyenlerden sapıtan gruplarda olmamış değildir. Bunlardan bazıları Hıristiyanların İsa peygambere haşa "Allah ya da Allah'ın oğlu" demesi gibi olmuş. Bazıları da peygamberlik Hz. Aliye gelecekti yanlışlıkla Hz. Muhammed'e geldi demektedir. Yani sanki evrende atomdan, bitkilerden, hayvanlardan nebulalara kadar her şeyi milimetrik ölçülerle yapan, hiç bir şeyi karıştırmayan, yaratıcı nasıl peygamberini seçerken yanlış seçecek? Bu sadece yaratıcıya imanın eksikliğinden kaynaklanan bir iftira ve inkardır. Ayrıca halifelik seçimle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman’a geldiği halde halifeliği Hz. Aliden zorla aldılar. Hz. Alide korktuğu için sesini çıkaramadı” diyorlar. O da Hz. Aliye atılabilecek en büyük iftiradır. Çünkü kendinden önceki halifelerin bir numaralı yardımcısı Hz. Alidir. Hem de 20’ den fazla yıl... İlmin kapısı, cesaret abidesi, Allahın arslanı ünvanını almış bir evliyalar şahına nasıl korktu da sesini çıkaramadı diye iftira edilebilir. O "Allah'ın arslanı" ve en küçük bir hak için canını feda edebilecek, her türlü haksızlığa, zalimliğe karşı gelebilecek bir cesaret abidesiyken nasıl bu haksız ittiham yani suçlama yapılabilinir. En ufak bir haksızlık görseydi zaten bir numaralı yardımcıları ve onların şeyhülislamları olamazdı. Bu Hz. Aliyi büyütmek değil küçültmektir, iftiradır. Hz. Ali böyle bir iftiradan(korktu da sustu) sonsuz derecede uzaktır.

Ayrıca bazıları yine evliyalar şahı Hz. Aliyi kullanarak peygamberin sünnetine ve hadislere karşı çıkmaktadır. Halbuki sünnetide en iyi yaşayan, İslami hayatı en iyi şekilde gösteren ve namazına, mescidine, yani camiye sahip çıkan Hz. Ali değil midir? Bu kadar da kalmayıp namazsızlığına bile onu alet edenler var. "Neymiş namazımız Hz.Ali tarafından kılınmış?" Bu kadarda olmaz..... Onu sevmek onun gibi yaşamaktır. İnsan sevdiğine benzemelidir. “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.”

-3-

Fârisîler yani Farslılar, bu günkü İranlılar yapı olarak çok kindar ve kin hafızaları tarihsel olarak yüksektir. Tarihteki en büyük devletlerini Halife Ömer yıkmıştır. Ayrıca halifenin komutanlarından ismi Ömer olanlar vardır. -O zaman dünyada iki büyük devlet vardı. Biri Roma yani İstanbul diğeri ise Sasanidir. Anadolu ise bu iki devletin ara ara birbirlerinden alıp kaybettikleri üzerinde savaştıkları alandır. Halife Ömer Sasaniyi yıktığı için en büyük devletlerini yıktığı için milletçe Ömer ismine düşman olmuşlardır. Bu imparatorluktan hatta imparatorluk ailesinden bir kısım müslüman olmadıkları halde münafıklıkla yani içi kafir dışı müslümanlıkla islam dininden gibi kendilerini göstermişlerdir. Yer altına giren bu guruplar kısa sürede islamın açığı olan bu konuya sahiplenmişler. İslamında içine girerek eski inançalarını islamlaştırmışlardır. Ayrıca Muaviyenin komutanı Amr ise Ömerle yazımı aynıdır. Amr Hz. Alinin temsilcisine şöyle bir hile yapmıştır. - Önce çık "ben Aliyi halifeden azlettim de, sonra da ben çıkayım muaviyeyi halifelikten azlettim diyeyim. Böylece yeni bir halife seçilir. Ve kavga biter" Önce Hz. Alinin sözcüsü kararı açıklamak için çıkmıştır ve "Ben Aliyi halifelikten azlettim" demiştir. Fakat Ömer olarak yazılan Amr çıkıp "ben Muaviyeyi halife ilan ettim" diyerek ortalığı karıştırmıştır. Ayrıca Hz. Hasan ile Hz. Hüseyini öldürten komutanın adı da ömer dir. Bu nedenle Ömer ismine karşı ciddi bir alerjileri vardır. Hatta Ömere buğzedilmeden(kin duyulmadan) Ali sevilemez" denilmektedir. Yani bu olayında tarihi nedenleri ve birikimi vardır.

Şunu da unutmamak gerek maalesef yavuz ile şah ismail savaşında siyasi sebeplerle siyasi liderler dışında siyasette taraftarlardı suçlamasıyla yaşın yanında kuruda yandı. Yani siyasete bulaşmayan tekke ve medrese imamlarınında asılması geriye kalan halkın eğitimini mümkün kılmamıştır. Çünkü başlarıdanki dini anlatan hocaları -başta hacı bektaşi veli vb.- asılmıştır. Hocasız yol göstericisiz kalan halkın da eğitimi mümkün olmamıştır. Çünkü siyasi kavga sebebiyle kendilerinden olmayanları dinlememişlerdir. Hocasız kalanlar çok değişik şekillere girdiler. Ve o zamanın şartları ve coğrafyasında iletişimi de kopardıklarından çok değişik alevi türleri anadoluda doğdu. Aynı durum sünni guruplarda da oldu. Ben ise ne sünniyim ne şia çünkü hz. peygamber zamanından onlar mı vardı? Hepsinin hocalarını dinlerim çağıma uyan yorumlarını alırım. Yani bütün bütün de faydalanmayın denilmez. Sadece yanlış yorumlara dikkat etmek gerek diye düşünüyorum. Ayrıca nasılki Cengiz han islam ülkerine saldırırken islam ülkeleri bir birini yemeye devam ettiklerinden uyuduklarından zamanla cengiz han kendilerine gelmelerine zemin oluşturmuşlar. Örneğin Harzemşahlar savaşırken Selçuklular beklemiş, sonra peçenekler ve memlukler birbirini yemiş vb. Artık tarihten bir ders alalım derim sadece:)

 

-4-

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Üçüncü Nükte münasebetiyle Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin kavga sebebi, hattâ iman esasları kitablarına ve iman esasları sırasına girecek derecede büyütülmüş bir konuya kısaca bir işaret edeceğiz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece siyasal bir olay.) Mes'ele şudur:

            Ehl-i Sünnet Ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (R.A.), Dört Halifenin dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık  yani Ebu Bekir(R.A.) daha faziletlidir, iyidir ve halifeliğe daha layık idi ki, en önce o geçti." Şîalar derler ki: "Hak, Hazret-i Ali'nin (R.A.) idi. Ona haksızlık edildi. Hepsinden en iyisi Hazret-i Ali'dir. (R.A.)" Davalarına getirdikleri delillerin özeti: Derler ki: Hazret-i Ali (R.A.) hakkında var olan peygamberin hadisleri ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) "evliyaların şahı" ünvanıyla ekseriyet-i mutlaka(mutlak çoğunluk) ile evliyanın ve tarikatların dayanağı, çıkışı ve ilim ve cesaret ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan devam eden Âl-i Beyte karşı şiddetli ilgi göstermesi gösteriyor ki; en faziletlisi, iyisi odur, daima halifelik onun hakkı idi, ondan gasbedildi. Zorla alındı.

            Elcevab: Hazret-i Ali (R.A.) tekrarla kendi kabul edip söylemesi ve yirmi seneden fazla o üç halifeye uyarak onların şeyhülislâmlığı(bir numaralı yardımcıları) makamında bulunması, Şîaların bu davalarını ortadan kaldırıyor. Hem üç halifenin halifeli zamanlarında islam fetihleri ve düşmanlarla cihat olayları ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki olaylar, yine islam halifeliği noktasında Şîaların davalarını ortadan kaldırıyor. Demek Ehl-i Sünnet Ve Cemaatın davası, haktır.

            Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri; evliyalık şiası, diğeri; halifelik şiasıdır. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki evliyalık şiası, halifelik şiasına katılmış. yani; tarikat ehlindeki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali'yi (R.A.) en faziletli görüyorlar. Siyaset yönünde olan halifelik şiasının davalarını tasdik ediyorlar.

            Elcevab: Hazret-i Ali'ye (R.A.) iki yönden bakılmak gerektir. Bir yönü; kişisel mükemmellik ve mertebesi noktasından. İkinci yönü: Âl-i Beytin(peygamber efendimizin soyunun, ailesinin) manevi şahsiyetini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin manevi şahsiyeti ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir çeşit yapısını gösteriyor. İşte birinci nokta yönünden Hazret-i Ali (R.A.) başta olarak bütün gerçekleri kabul eden ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer'i (R.A.) takdim ediyorlar. İslam hizmetinde ve Allah’a yakınlıkta makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta yönünde Hazret-i Ali (R.A.) peygamberimizin ailesinin manevi şahsiyetinin temsilcisi ve ailesini, bir hakikat-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) temsil ettiği yönüyle, ölçüye gelmez. Çok üstündür. İşte Hazret-i Ali (R.A.) hakkında son derece övülerek rivayet edilen hadisler, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikatı kuvvetlendiren bir gerçek rivayet var ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her Nebinin(peygamberin) nesli kendindendir. Benim neslim, Ali'nin (R.A.) neslidir."

            Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsı hakkında diğer halifelerden fazla övülmesi ve hadislerin çoklukla yayılmasının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve harika faziletlerini noksanlaştırmaya çalıştıklarına karşılık Ehl-i Sünnet Ve Cemaat olan hak ehli yani dengeli bir şekilde gerçeği, doğru yolu bulanlar, onun hakkında rivayetleri çok yaydılar. Sair halifelere ise, öyle tenkid ve saldırıya, tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki hadislerin yayılmasına ihtiyaç görülmedi. Hem gelecekte Hazret-i Ali (R.A.) acı olaylara ve iç fitnelere maruz kalacağını peygamberlik bakışıyla görmüş, Hazret-i Ali'yi (R.A.) ümitsizlikten ve ümmetini onun hakkında kötü düşünmekten kurtarmak için ­˜«ž²x«8öÊ]¬V«Q«4ö­˜«ž²x«8ö­a²X­6ö²w«8ögibi mühim hadîslerle Ali'yi (R.A.) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.

            Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı şîa-i velayetin(evliyalığı takip eden siyasetten uzak duran şia) aşırı muhabbetleri ve tarîkat yönünden gelen aşırılıkları yani Hz. Ali’yi (R.A) aşırı büyütmeleri, kendilerini şîa-i hilafet(halifelik ) derecesinde sorumlu etmez. Çünki ehl-i velayet meslek yönüyle, muhabbet ile mürşidlerine(yol göstericilerine) bakarlar. Muhabbetin işi aşırılıktır. Sevdiğini makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal yani o hale yenik düşenler ve aklını o an için kullanamayanlar mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen aşırı övmeleri, diğer üç halifenin kötülenmesine, zemmine ve düşmanlığına gitmemek şartıyla ve islam kurallarının dışına çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; siyaset garazı, inadı, düşmanlığı, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar(af bahanesi) hakkını kaybediyorlar. Hattâ «h«W­2ö¬m²R­A¬7ö²u«"ö¯±|¬V«2ö±¬`­E¬7ö«žö(Ömere düşman olmadıkça Ali sevilemez) cümlesine mâsadak (doru kabul ederek bu cümleyi) olarak Hazret-i Ömer'in (R.A.) eliyle İran milliyeti yara aldığı için(Sasani imparatorluğunu yıktığı için, milletçe düşmanlık besleme özelliğine sahip nadir milletlerden olan Farslılar bu meseleyi milli düşmanlık sebebi saymışlar), intikamlarını Ali sevgisi şeklinde gösterdikleri gibi, Amr İbn-ül Âs'ın Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı çıkışı(AMR Arapçada ÖMER olarak yazılır ve okunur) ve Ömer İbn-i Sa'dın Hazret-i Hüseyin'e (R.A.) karşı feci savaşı, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve düşmanlığı Şîalara vermiş. Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı şîa-i velayetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkid etsin. Çünki Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (R.A.) noksan etmedikleri gibi ciddî severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan aşırı sevgiden çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîası hakkındaki peygamberin övgüsü, Ehl-i Sünnete aittir. Çünki dengeli, istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîaları, hak ehli olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm hakkındaki aşırı muhabbet, sevgi, Hiristiyanlar için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (R.A.) hakkında da o şekilde aşırı muhabbet, gerçek hadislerde tehlikeli olduğu açıklanmış. Çünkü Hıristiyanlar Hz. İsa peygamberi o kadar çok seve seve aşırı muhabbetle büyüttüler ki ona Allahın oğlu ve sonraları direk Allah dediler.

            Şîa-i velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali'nin (R.A.) harika mükemmellikleri kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddık'ı Ebu Bekiri (R.A.) ona tercih etmek imkanı olmuyor..

            Elcevab: Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in(Ebu Bekir) ve Faruk-u A'zam'ın(Ömer) (R.A.) özel kemalâtıyla ve peygamberin varisliği göreviyle halifeli zamanındaki mükemmellikleri ile beraber bir terazinin kefesine, Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsî harikalığıyla, halifeliği zamanındaki iç mecburen girdiği acı olaylardan gelen ve kötü düşüncelere maruz olan halifelik savaşları beraber terazinin diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık'ın (R.A.) veyahut Faruk'un (R.A.) veyahut Zinnureyn'in (R.A.) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş. Hem Onikinci ve Yirmidördüncü Sözlerde isbat edildiği gibi: Peygamberlik, evliyalığa kıyasla derecesi o kadar yüksektir ki; peygamberliğin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine tercih edilir. Bu bakış noktasından Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in (R.A.) ve Faruk-u A'zam'ın (R.A.) peygamber varisliği ve peygamberin getirdiği hükümleri sağlama noktasında hisseleri yaratıcı tarafından daha fazla verildiğine, halifelikleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsi kemalatı, o peygamberlik varisliğinden gelen o fazla hisseyi hükümden düşüremediği için, Hazret-i Ali (R.A.) Şeyheyn-i Mükerremeyn'in(Hz. Ebu Bekir ve Ömerin) halifelik zamanlarında onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali'yi (R.A.) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali'nin (R.A.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni(Hz. Ebu Bekir ve Ömeri) nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikatı bir örnek ile açıklayalım. Meselâ: Gayet zengin bir zâtın irsiyetinden evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altun veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altun veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altun verilse; elbette sondaki ikisi gerçi sayı olarak az alıyorlar, fakat kalite ve değer olarak fazla alıyorlar. İşte bu örnek gibi Şeyheynin peygamber varisliği ve peygamberin hükümlerini koyma, yerine getirmede görülen yaratıcıya gerçek yakınlıkları hisselerinin az bir fazlalığı, şahsi kemalat ve velayet cevherinden doğan ilahi yakınlığının ve evliyalık mükemmelliğinin ve Allah’a yakınlığın çoğuna galib gelir. Müvazenede(ölçüde) bu noktaları göz önüne almak gerektir. Yoksa özel kahramanlığı, cesareti ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile ölçü edilse, hakikatın sureti(şekli) değişir. Hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsında görülen peygamberin ehlinin manevi şahsiyeti ve o manevi şahsiyette mutlak varisliği yönünden görülen Muhammedin hakikati(A.S.M.) noktasında ölçüye gelmez. Çünki orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın büyük sırrı var.

            Amma şîa-i hilafet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünki bunlar Hazret-i Ali'yi (R.A.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde noksanlık iddia ediyorlar ve korkaklıkta bulunmak gibi kötü ahlakta bulunduğunu onların mezhebleri gerektiriyor. Çünki diyorlar ki: "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (R.A.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (R.A.) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş." Acaba böyle İslam kahramanı ve "Allah’ın arslanı" ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara yapmacık hareketle muhabbet göstermekle ve yirmi seneden fazla korku altında mümaşat etmekle haksızlara uymayı kabul etmekle bir görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (R.A.) uzaktır, kaçınır. İşte hak ehlinin mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali'yi (R.A.) noksanlaştırmaz, kötü ahlak ile yüklemez. Öyle bir cesaret harikasına korkaklık dayandırmaz ve derler ki: "Hazret-i Ali (R.A.), ilk üç halifeyi hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve tercih edilen gördüğü için, gayret ve kahramanlığını, cesurluğunu hakperestlik yoluna teslim etmiş."

            Elhasıl: Herşeyin ifrat(aşırısı) ve tefriti(eksiği, noksanı iyi değildir. İstikamet ise her şeyin orta yoludur ki, Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu seçmiş. Fakat maalesef Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset tutkunları ve bir kısım dinden çıkmış fakat dindarmış gibi yapanlar, Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden halifeliğe tam layıklık göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız suçlamalarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek durumunu alıyorlar. Halbuki Ehl-i Sünnetin kuralları ve esas mezhebleri, bu fikirleri gerektirmiyor belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden fazla Hazret-i Ali'nin (R.A.) tarafdarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (R.A.) lâyık olduğu sena ve övgülerle ile zikrediyorlar. Özellikle mutlak çoğunlukla ile Ehl-i Sünnet Ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid(yol gösterici) ve evliyaların başı biliyorlar. (Özellikle çocuklarını Ali isimlerini severek ve samimiyetle verirler.)Alevîler, hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnetin düşmanlığına hak eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terkediyorlar. Her ne ise bu mes'elede fazla söyledik. Çünki alimlerin arasında fazla konuşulma sebebi olmuştur.

            Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir.

* * *

 

 

Sünnilerde de bazı ifrat yani aşırı guruplarda tarikat liderlerini aşırı büyüterek sapıtanlar oluştur. Aslında her kesimde de olmuştur. Bunun gibi bazı aleviyim diyenlerden sapıtan gruplarda olmamış değildir. Bunlardan bazıları Hıristiyanların İsa peygambere Allah demesi gibi olmuş. Bazıları da peygamberlik Hz. Aliye gelecekti yanlışlıkla Hz. Muhammed'e geldi demektedir. Yani sanki evrende atomdan, bitkilerden, hayvanlardan nebulalara kadar her şeyi milimetrik ölçülerle yapan yaratıcı nasıl peygamberini seçerken yanlış mı seçecek. Bu sadece yaratıcıya imanın eksikliğinden kaynaklanan bir iftira ve inkardır. Ayrıca halifelik seçimle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman’a geldiği halde halifeliği Hz. Aliden zorla aldılar. Hz. Alide korktuğu için sesini çıkaramadı” diyorlar. O da Hz. Aliye atılabilecek en büyük iftiradır. Çünkü kendinden önceki halifelerin bir numaralı yardımcısı Hz. Alidir. Hem de 20’ den fazla yıl... İlmin kapısı, cesaret abidesi, Allahın arslanı ünvanını almış bir evliyalar şahına nasıl korktu da sesini çıkaramadı diye iftira edilebilir. Bu Hz. Aliyi büyütmek değil küçültmektir, iftiradır. Hz. Ali böyle bir iftiradan sonsuz derecede uzaktır.

Ayrıca bazıları yine evliyalar şahı Hz. Aliyi kullanarak peygamberin sünnetine ve hadislere karşı çıkmaktadır. Halbuki sünnetide en iyi yaşayan, İslami hayatı en iyi şekilde gösteren ve namazına, mescidine, yani camiye sahip çıkan Hz. Ali değil midir? Bu kadar da kalmayıp namazsızlığına bile onu alet edenler var. Bu kadarda olmaz..... Onu sevmek onun gibi yaşamaktır. İnsan sevdiğine benzemelidir. “Aynası iştir kişinin lafa bakılma.”