Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

AŞAĞIDAKİ KISIM Hz. peygamber zamanında hiç olmayan ALEVİLİĞİN ve SÜNNİLİĞİN GERÇEK NEDENİNİ ÇOK KISA VE ÖZ OLARAK AÇIKLAMAKTADIR. GÜNÜMÜZDE BAZILARININ TÜRKLERE BİLE YEZİD DİYE SESLENDİĞİNİ BİLİYORUZ. HALBUKİ O DÖNEMLER YAŞANDIĞINDA TÜRKLER MÜSLÜMAN BİLE DEĞİLDİ yani günümüzde bizleri bölmek için kullanılan bir silah gibi....Şunu da bilelim bütün hak yolların başı bilinen Hz. Ali'ye düşmanlığı olan bir millet kendi evlatlarına sıklıkla Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini verir mi hiç?

"Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir."(Bediüzzaman) Bence ölçü Said Nursinin bu sözü olmalı..

 

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Ümeyyeoğullarıyla Haşimoğullarının taa peygamber efendimizin dedesi Abdulmuttalibin dönemindeki Kâbe yöneticiliğine kadar dayanır. Ümeyyeoğullarının Ebu Süfyanın Mekke fethi dönemlerinde müslüman oluşu sonrası, hilafet ve yöneticilik hırsı, Muaviyenin kendisi sonrası saltanata çevirdiği halifelik ve bunun uydurma hadislerle desteklenmesi, bu destekler için hadis suistimalleri ve siyasi kavgalar her şeyi özellikle İslamiyeti yolundan çıkarmıştır. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir.

(Adeta şia ve Sünni inanışında kendimizi neden ümeyye oğulları ile haşimoğulları arasındaki kavgayla sınırlarındıralım gibi..Yada o iki ailenin kavgası neden benim inanç meselem olsun ki..Ne alaka valla hiç kusura bakmasınlar yemezler..:) (Sünnilik ya da şia inanışı içine neden hapsolalım. Yada Sünniliğin tanrı anlayışı yani Sünni tanrısı olarak tanrıyı neden sınırlandıralım. Allah haşa sadece Sünnilerin ya da Şiaların Allahı mı? Ki önüne geleni dinden çıkarıp, binlerce elfazı küfür yani küfre sokan sözler ekleyip öldürme kararı verme hakkını kendinize verebiliyorsunuz. Sanki tanrıyı da hapsinize almışsınız. Ve tanrıyı sadece Sünniliğin tanrısı yapmışsınız oha yani..:)) Neyse konuya devam edelim..

İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BU İKİ ÇİZGİ ARASI KONU İLE İLGİLİ OLDUĞU İÇİN KONULMUŞTUR. ÇÜNKÜ HENDİKAPLAR DA KONUYLA İLGİLİDİR

Zaten Kuranda hadis kelimesi Kuran dışında hiç iyi anlamda kullanılmaz. Hadisler yoluyla her mezhep adı konulmamış peygamberlik makamları mehdiyet, imamet, vb. koymaya çalışmışlardır. Kur'an yeter der. Sahih hadislerin sayılarında bile ciddi ihtilaf vardır. Çünkü peygamber ve 4 halife döneminde hadis yazmak yasaktı. Hz. peygamberden 230 yıl sonra toplanmıştır. Kur'an arapça anlaşılmaz diyenlere hadisler türkçe mi diye sormak gerek. Hadisleri niye uydurmuşlar:
Reklamcılık, insanları daha fazla ibadete teşvik etmek için, mezheplerini savunmak için, krallarını övmek için, mehdilikle ilgili hadisler, hurmayı satmak için, insanlara zulmetmek için, kızdıkları bazı hayvanları cezalandırmak için, ısırılmıştır köpek tarafından ya da komşusunun hayvanını kıskanmıştır, komşusunun nesini kıskanıyorsa onunla ilgi bir şeyi haram edecektir, sevmediği şeyleri haram kılmak için, resim ve müzik yasağı gibi, felan filan. Mezheplerde dümbelek izni var, ama gitar haram. Çünkü dümbelek Arapların:) Farisilerin müzik aletleri ise haram. Çünkü Allah haşa arap Allahıydı:)

1. handikap: TANRIYI İNSANLAŞTIRMAK, İNSANI TANRILAŞTIRMAK!

Yani İsa peygamber "ben tanrıyım" dememiştir. Ona öyle dediler diye o sorumlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten "insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak" insanlığın en büyük handikabı ve hastalığı değil midir?..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir.

                  

1.       handikap: Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracıperestliğin başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..🤔

2.       3. Handikap: Yeni gelen peygamberin eski peygamberin diniyle savaşması. Aslında bütün dinler aynıdır. Yani hiristiyanlık Yahudilikle savaşmak için değil, ya da İslamiyet hiristiyanlıkla savaşmak için değil. Aslında hepsi aynı sadece bozulduğu için mücadele ederler yeni bozulan eskiyle mücadele eder. Gelen peygamberlerin dinleri nin getirdikleri öz boşaltılarak ruhban sınıfıyla eski adetler tekrar geri yüklenir. Son gelen peygamber o eski peygamberin getirdiği bozulan dinle savaşır tekrar aynı şeyleri günceller.

3.       .4. handikap: Dinlerin mücadele ettiği eski örf ve adetler sonrasında din diye geri gelir. Bu olay İslam ın yayıldıkça kısa süre sonra eski HİND, ŞAMAN, YUNAN, ESKİ ARAP adetleriyle birleşerek o adetleri DİNSELLEŞTİRMEKLE geri gelişlerinin örnekleri gibi.  Örnek soy sopculukla mücadele eder ama seyitler, şerifler, imamlar, mehdiler yani kurtarıcılar geri gelir. Peygamber ben kendimi kurtaramam derken mehdiler, kutuplar, gavsler, imamlar evreni bile kurtarır.Hani hak din sadece Allahtan başka kurtarıcı, ilah olmadığını anlatmak için gelmişti. Ne oldu eski adetler kısa sürede tekrar din oldu, çeşitli yollarla dinin içine girdi. Hatta din onlarla mücadele etmeye gelmesine rağmen..Şaman izm sema, deki 7 si 40, ruha gönderilen yiyecekler vb. hindlerdeki hulul, rabıta, Araplardaki Hurufilik, batinilik vb. eski adetler in din kisbesine bürünerek gelişi. Bu yolla öz den yani dinin özünden uzaklaşma ve bu eklemeli, örfle birleştirmeli dinin başa bela oluşu.

4.      Aşırı sevgiyle, hürmetle, büyütmekle ölçüyü kaçırarak İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmakta  insanlığın bir diğer handikabıdır. Bu maddeye insanın sadece gördüğüne inanmak istemesi zahirperestlik ruhunuda eklemek yani birleştirmek gerekir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri, evliyaları heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. İsa Allahın oğlu, Ali de Allahın … vb. Bu uydurmalar her dine kısa süre sonra yerleşmeye başlamıştır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki(taoizm, daoizm)  her şeyi yaratan Tao ya da Dao , Yunan daki Zeus, ilk çağ felsefecilerinden Sokratın, Aristonun Allahın varlığı ve birliğini savunmsı, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyetlerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. Şimdi ise handikaptan zahirperestlik kısmındak aklımıza pencere açacak örneğe gelelim. Yazının bulunuşu öncesine tarih kazılarla gider. Çünkü tarih yazı ile başlar. Ondan öncesini ise kibarca atar. Tarihteki en büyük ilk olan yapılar hep ibadethanelerdir. Din her devirde yani yazı olmadığı devirde bile açıkca görülmektedir. Fakat arkeoloji ve bizler yazı öncesine kazılarla karar vermekteyiz. Şu an her hangi bir şehir Californiya, kanada, istanbul, ankara vb. yerin dibine girse ve yazı olmadığını düşünseniz kazılarla herkesi putperet ti kararı vermeye mecbur kalırsınız. Halbuki yüzde yüzü tanrıya inanıyor. O heykeller ilah diye adlandırırlar. Halbuki hiç alakası yok. Zaten Kuran her devir peygamber geldi fakat inananı olmadı çoğunun diyor. Peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi sorumlu tutmayız da ekliyor. Bence heykelleri  dini bir mesele yapmakta yanlış. Bu da insanın yapısında olan bir şey. Yani dinde o her şeyi haram kılan ve bu yolla dinin içine eden ekleme günahlardan biri. Hani resimi ve heykeli şirk sayan fetvalardan bahsediyorum. Tabi onlara tapınılması ve şirk olarak kullanılması hariç..Yani konunun özetine döneceksek özetle tevhid inanışı her devirde olmuş. 

5.         BUNLARDAN BİRİNCİSİ SÜNNİLİK ÖRNEĞİ YANİ NEDEN İLLEDE DEDİĞİM DEDİK DEMEYİN BİRİNCİSİ
SÜNNİLİKten örnek: benzer durumlar şia vb. lerinde var.

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Bir önceki yüzyıla göre şimdikiler mürted, şimdikilere göre ise eskiler mürted. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Hatta aynı mezhep içinde her konuda farklı farklı fetvaların olması ya da aynı imamın zaman geçtikçe fıkıhta bile farklı farklı fetvaların olması bizi düşündürmeli farklı düşünenlere inananlara düşman yapmamalı. Özellikle onlara sopa sallar gibi bununla din dışı etmemeli. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır. Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...Din, tarikat, cemaat ve Mezhepler vb. sadece birşeştirici noktada kullanılmalı.. Gettolaştırmasından. getto oluşturmasından kurtulmalı..
 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay. Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

ALEVİLİK

-1-

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir.(Bediüzzaman)

-2-

Sünnilerde de bazı ifrat yani aşırı guruplarda tarikat liderlerini, hocalarını, hatta hz. peygamberi aşırı büyüterek sapıtanlar, şirke girenler, tevhid dininin özünü bozanlar olmuştur. Aslında her kesimde de olmuştur. Bunun gibi bazı aleviyim diyenlerden sapıtan gruplarda olmamış değildir. Bunlardan bazıları Hıristiyanların İsa peygambere haşa "Allah ya da Allah'ın oğlu" demesi gibi olmuş. Bazıları da peygamberlik Hz. Aliye gelecekti yanlışlıkla Hz. Muhammed'e geldi demektedir. Yani sanki evrende atomdan, bitkilerden, hayvanlardan nebulalara kadar her şeyi milimetrik ölçülerle yapan, hiç bir şeyi karıştırmayan, yaratıcı nasıl peygamberini seçerken yanlış seçecek? Bu sadece yaratıcıya imanın eksikliğinden kaynaklanan bir iftira ve inkardır. Ayrıca halifelik seçimle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman’a geldiği halde halifeliği Hz. Aliden zorla aldılar. Hz. Alide korktuğu için sesini çıkaramadı” diyorlar. O da Hz. Aliye atılabilecek en büyük iftiradır. Çünkü kendinden önceki halifelerin bir numaralı yardımcısı Hz. Alidir. Hem de 20’ den fazla yıl... İlmin kapısı, cesaret abidesi, Allahın arslanı ünvanını almış bir evliyalar şahına nasıl korktu da sesini çıkaramadı diye iftira edilebilir. O "Allah'ın arslanı" ve en küçük bir hak için canını feda edebilecek, her türlü haksızlığa, zalimliğe karşı gelebilecek bir cesaret abidesiyken nasıl bu haksız ittiham yani suçlama yapılabilinir. En ufak bir haksızlık görseydi zaten bir numaralı yardımcıları ve onların şeyhülislamları olamazdı. Bu Hz. Aliyi büyütmek değil küçültmektir, iftiradır. Hz. Ali böyle bir iftiradan(korktu da sustu) sonsuz derecede uzaktır.

Ayrıca bazıları yine evliyalar şahı Hz. Aliyi kullanarak peygamberin sünnetine ve hadislere karşı çıkmaktadır. Halbuki sünnetide en iyi yaşayan, İslami hayatı en iyi şekilde gösteren ve namazına, mescidine, yani camiye sahip çıkan Hz. Ali değil midir? Bu kadar da kalmayıp namazsızlığına bile onu alet edenler var. "Neymiş namazımız Hz.Ali tarafından kılınmış?" Bu kadarda olmaz..... Onu sevmek onun gibi yaşamaktır. İnsan sevdiğine benzemelidir. “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.”

-3-

Fârisîler yani Farslılar, bu günkü İranlılar yapı olarak çok kindar ve kin hafızaları tarihsel olarak yüksektir. Tarihteki en büyük devletlerini Halife Ömer yıkmıştır. Ayrıca halifenin komutanlarından ismi Ömer olanlar vardır. -O zaman dünyada iki büyük devlet vardı. Biri Roma yani İstanbul diğeri ise Sasanidir. Anadolu ise bu iki devletin ara ara birbirlerinden alıp kaybettikleri üzerinde savaştıkları alandır. Halife Ömer Sasaniyi yıktığı için en büyük devletlerini yıktığı için milletçe Ömer ismine düşman olmuşlardır. Bu imparatorluktan hatta imparatorluk ailesinden bir kısım müslüman olmadıkları halde münafıklıkla yani içi kafir dışı müslümanlıkla islam dininden gibi kendilerini göstermişlerdir. Yer altına giren bu guruplar kısa sürede islamın açığı olan bu konuya sahiplenmişler. İslamında içine girerek eski inançalarını islamlaştırmışlardır. Ayrıca Muaviyenin komutanı Amr ise Ömerle yazımı aynıdır. Amr Hz. Alinin temsilcisine şöyle bir hile yapmıştır. - Önce çık "ben Aliyi halifeden azlettim de, sonra da ben çıkayım muaviyeyi halifelikten azlettim diyeyim. Böylece yeni bir halife seçilir. Ve kavga biter" Önce Hz. Alinin sözcüsü kararı açıklamak için çıkmıştır ve "Ben Aliyi halifelikten azlettim" demiştir. Fakat Ömer olarak yazılan Amr çıkıp "ben Muaviyeyi halife ilan ettim" diyerek ortalığı karıştırmıştır. Ayrıca Hz. Hasan ile Hz. Hüseyini öldürten komutanın adı da ömer dir. Bu nedenle Ömer ismine karşı ciddi bir alerjileri vardır. Hatta Ömere buğzedilmeden(kin duyulmadan) Ali sevilemez" denilmektedir. Yani bu olayında tarihi nedenleri ve birikimi vardır.

Şunu da unutmamak gerek maalesef yavuz ile şah ismail savaşında siyasi sebeplerle siyasi liderler dışında siyasette taraftarlardı suçlamasıyla yaşın yanında kuruda yandı. Yani siyasete bulaşmayan tekke ve medrese imamlarınında asılması geriye kalan halkın eğitimini mümkün kılmamıştır. Çünkü başlarıdanki dini anlatan hocaları -başta hacı bektaşi veli vb.- asılmıştır. Hocasız yol göstericisiz kalan halkın da eğitimi mümkün olmamıştır. Çünkü siyasi kavga sebebiyle kendilerinden olmayanları dinlememişlerdir. Hocasız kalanlar çok değişik şekillere girdiler. Ve o zamanın şartları ve coğrafyasında iletişimi de kopardıklarından çok değişik alevi türleri anadoluda doğdu. Aynı durum sünni guruplarda da oldu. Ben ise ne sünniyim ne şia çünkü hz. peygamber zamanından onlar mı vardı? Hepsinin hocalarını dinlerim çağıma uyan yorumlarını alırım. Yani bütün bütün de faydalanmayın denilmez. Sadece yanlış yorumlara dikkat etmek gerek diye düşünüyorum. Ayrıca nasılki Cengiz han islam ülkerine saldırırken islam ülkeleri bir birini yemeye devam ettiklerinden uyuduklarından zamanla cengiz han kendilerine gelmelerine zemin oluşturmuşlar. Örneğin Harzemşahlar savaşırken Selçuklular beklemiş, sonra peçenekler ve memlukler birbirini yemiş vb. Artık tarihten bir ders alalım derim sadece:)

 

-4-

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Üçüncü Nükte münasebetiyle Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin kavga sebebi, hattâ iman esasları kitablarına ve iman esasları sırasına girecek derecede büyütülmüş bir konuya kısaca bir işaret edeceğiz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece siyasal bir olay.) Mes'ele şudur:

            Ehl-i Sünnet Ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (R.A.), Dört Halifenin dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık  yani Ebu Bekir(R.A.) daha faziletlidir, iyidir ve halifeliğe daha layık idi ki, en önce o geçti." Şîalar derler ki: "Hak, Hazret-i Ali'nin (R.A.) idi. Ona haksızlık edildi. Hepsinden en iyisi Hazret-i Ali'dir. (R.A.)" Davalarına getirdikleri delillerin özeti: Derler ki: Hazret-i Ali (R.A.) hakkında var olan peygamberin hadisleri ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) "evliyaların şahı" ünvanıyla ekseriyet-i mutlaka(mutlak çoğunluk) ile evliyanın ve tarikatların dayanağı, çıkışı ve ilim ve cesaret ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan devam eden Âl-i Beyte karşı şiddetli ilgi göstermesi gösteriyor ki; en faziletlisi, iyisi odur, daima halifelik onun hakkı idi, ondan gasbedildi. Zorla alındı.

            Elcevab: Hazret-i Ali (R.A.) tekrarla kendi kabul edip söylemesi ve yirmi seneden fazla o üç halifeye uyarak onların şeyhülislâmlığı(bir numaralı yardımcıları) makamında bulunması, Şîaların bu davalarını ortadan kaldırıyor. Hem üç halifenin halifeli zamanlarında islam fetihleri ve düşmanlarla cihat olayları ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki olaylar, yine islam halifeliği noktasında Şîaların davalarını ortadan kaldırıyor. Demek Ehl-i Sünnet Ve Cemaatın davası, haktır.

            Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri; evliyalık şiası, diğeri; halifelik şiasıdır. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki evliyalık şiası, halifelik şiasına katılmış. yani; tarikat ehlindeki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali'yi (R.A.) en faziletli görüyorlar. Siyaset yönünde olan halifelik şiasının davalarını tasdik ediyorlar.

            Elcevab: Hazret-i Ali'ye (R.A.) iki yönden bakılmak gerektir. Bir yönü; kişisel mükemmellik ve mertebesi noktasından. İkinci yönü: Âl-i Beytin(peygamber efendimizin soyunun, ailesinin) manevi şahsiyetini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin manevi şahsiyeti ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir çeşit yapısını gösteriyor. İşte birinci nokta yönünden Hazret-i Ali (R.A.) başta olarak bütün gerçekleri kabul eden ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer'i (R.A.) takdim ediyorlar. İslam hizmetinde ve Allah’a yakınlıkta makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta yönünde Hazret-i Ali (R.A.) peygamberimizin ailesinin manevi şahsiyetinin temsilcisi ve ailesini, bir hakikat-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) temsil ettiği yönüyle, ölçüye gelmez. Çok üstündür. İşte Hazret-i Ali (R.A.) hakkında son derece övülerek rivayet edilen hadisler, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikatı kuvvetlendiren bir gerçek rivayet var ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her Nebinin(peygamberin) nesli kendindendir. Benim neslim, Ali'nin (R.A.) neslidir."

            Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsı hakkında diğer halifelerden fazla övülmesi ve hadislerin çoklukla yayılmasının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve harika faziletlerini noksanlaştırmaya çalıştıklarına karşılık Ehl-i Sünnet Ve Cemaat olan hak ehli yani dengeli bir şekilde gerçeği, doğru yolu bulanlar, onun hakkında rivayetleri çok yaydılar. Sair halifelere ise, öyle tenkid ve saldırıya, tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki hadislerin yayılmasına ihtiyaç görülmedi. Hem gelecekte Hazret-i Ali (R.A.) acı olaylara ve iç fitnelere maruz kalacağını peygamberlik bakışıyla görmüş, Hazret-i Ali'yi (R.A.) ümitsizlikten ve ümmetini onun hakkında kötü düşünmekten kurtarmak için ­˜«ž²x«8öÊ]¬V«Q«4ö­˜«ž²x«8ö­a²X­6ö²w«8ögibi mühim hadîslerle Ali'yi (R.A.) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.

            Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı şîa-i velayetin(evliyalığı takip eden siyasetten uzak duran şia) aşırı muhabbetleri ve tarîkat yönünden gelen aşırılıkları yani Hz. Ali’yi (R.A) aşırı büyütmeleri, kendilerini şîa-i hilafet(halifelik ) derecesinde sorumlu etmez. Çünki ehl-i velayet meslek yönüyle, muhabbet ile mürşidlerine(yol göstericilerine) bakarlar. Muhabbetin işi aşırılıktır. Sevdiğini makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal yani o hale yenik düşenler ve aklını o an için kullanamayanlar mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen aşırı övmeleri, diğer üç halifenin kötülenmesine, zemmine ve düşmanlığına gitmemek şartıyla ve islam kurallarının dışına çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; siyaset garazı, inadı, düşmanlığı, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar(af bahanesi) hakkını kaybediyorlar. Hattâ «h«W­2ö¬m²R­A¬7ö²u«"ö¯±|¬V«2ö±¬`­E¬7ö«žö(Ömere düşman olmadıkça Ali sevilemez) cümlesine mâsadak (doru kabul ederek bu cümleyi) olarak Hazret-i Ömer'in (R.A.) eliyle İran milliyeti yara aldığı için(Sasani imparatorluğunu yıktığı için, milletçe düşmanlık besleme özelliğine sahip nadir milletlerden olan Farslılar bu meseleyi milli düşmanlık sebebi saymışlar), intikamlarını Ali sevgisi şeklinde gösterdikleri gibi, Amr İbn-ül Âs'ın Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı çıkışı(AMR Arapçada ÖMER olarak yazılır ve okunur) ve Ömer İbn-i Sa'dın Hazret-i Hüseyin'e (R.A.) karşı feci savaşı, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve düşmanlığı Şîalara vermiş. Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı şîa-i velayetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkid etsin. Çünki Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (R.A.) noksan etmedikleri gibi ciddî severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan aşırı sevgiden çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîası hakkındaki peygamberin övgüsü, Ehl-i Sünnete aittir. Çünki dengeli, istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîaları, hak ehli olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm hakkındaki aşırı muhabbet, sevgi, Hiristiyanlar için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (R.A.) hakkında da o şekilde aşırı muhabbet, gerçek hadislerde tehlikeli olduğu açıklanmış. Çünkü Hıristiyanlar Hz. İsa peygamberi o kadar çok seve seve aşırı muhabbetle büyüttüler ki ona Allahın oğlu ve sonraları direk Allah dediler.

            Şîa-i velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali'nin (R.A.) harika mükemmellikleri kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddık'ı Ebu Bekiri (R.A.) ona tercih etmek imkanı olmuyor..

            Elcevab: Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in(Ebu Bekir) ve Faruk-u A'zam'ın(Ömer) (R.A.) özel kemalâtıyla ve peygamberin varisliği göreviyle halifeli zamanındaki mükemmellikleri ile beraber bir terazinin kefesine, Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsî harikalığıyla, halifeliği zamanındaki iç mecburen girdiği acı olaylardan gelen ve kötü düşüncelere maruz olan halifelik savaşları beraber terazinin diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık'ın (R.A.) veyahut Faruk'un (R.A.) veyahut Zinnureyn'in (R.A.) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş. Hem Onikinci ve Yirmidördüncü Sözlerde isbat edildiği gibi: Peygamberlik, evliyalığa kıyasla derecesi o kadar yüksektir ki; peygamberliğin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine tercih edilir. Bu bakış noktasından Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in (R.A.) ve Faruk-u A'zam'ın (R.A.) peygamber varisliği ve peygamberin getirdiği hükümleri sağlama noktasında hisseleri yaratıcı tarafından daha fazla verildiğine, halifelikleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsi kemalatı, o peygamberlik varisliğinden gelen o fazla hisseyi hükümden düşüremediği için, Hazret-i Ali (R.A.) Şeyheyn-i Mükerremeyn'in(Hz. Ebu Bekir ve Ömerin) halifelik zamanlarında onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali'yi (R.A.) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali'nin (R.A.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni(Hz. Ebu Bekir ve Ömeri) nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikatı bir örnek ile açıklayalım. Meselâ: Gayet zengin bir zâtın irsiyetinden evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altun veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altun veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altun verilse; elbette sondaki ikisi gerçi sayı olarak az alıyorlar, fakat kalite ve değer olarak fazla alıyorlar. İşte bu örnek gibi Şeyheynin peygamber varisliği ve peygamberin hükümlerini koyma, yerine getirmede görülen yaratıcıya gerçek yakınlıkları hisselerinin az bir fazlalığı, şahsi kemalat ve velayet cevherinden doğan ilahi yakınlığının ve evliyalık mükemmelliğinin ve Allah’a yakınlığın çoğuna galib gelir. Müvazenede(ölçüde) bu noktaları göz önüne almak gerektir. Yoksa özel kahramanlığı, cesareti ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile ölçü edilse, hakikatın sureti(şekli) değişir. Hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsında görülen peygamberin ehlinin manevi şahsiyeti ve o manevi şahsiyette mutlak varisliği yönünden görülen Muhammedin hakikati(A.S.M.) noktasında ölçüye gelmez. Çünki orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın büyük sırrı var.

            Amma şîa-i hilafet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünki bunlar Hazret-i Ali'yi (R.A.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde noksanlık iddia ediyorlar ve korkaklıkta bulunmak gibi kötü ahlakta bulunduğunu onların mezhebleri gerektiriyor. Çünki diyorlar ki: "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (R.A.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (R.A.) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş." Acaba böyle İslam kahramanı ve "Allah’ın arslanı" ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara yapmacık hareketle muhabbet göstermekle ve yirmi seneden fazla korku altında mümaşat etmekle haksızlara uymayı kabul etmekle bir görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (R.A.) uzaktır, kaçınır. İşte hak ehlinin mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali'yi (R.A.) noksanlaştırmaz, kötü ahlak ile yüklemez. Öyle bir cesaret harikasına korkaklık dayandırmaz ve derler ki: "Hazret-i Ali (R.A.), ilk üç halifeyi hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve tercih edilen gördüğü için, gayret ve kahramanlığını, cesurluğunu hakperestlik yoluna teslim etmiş."

            Elhasıl: Herşeyin ifrat(aşırısı) ve tefriti(eksiği, noksanı iyi değildir. İstikamet ise her şeyin orta yoludur ki, Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu seçmiş. Fakat maalesef Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset tutkunları ve bir kısım dinden çıkmış fakat dindarmış gibi yapanlar, Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden halifeliğe tam layıklık göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız suçlamalarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek durumunu alıyorlar. Halbuki Ehl-i Sünnetin kuralları ve esas mezhebleri, bu fikirleri gerektirmiyor belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden fazla Hazret-i Ali'nin (R.A.) tarafdarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (R.A.) lâyık olduğu sena ve övgülerle ile zikrediyorlar. Özellikle mutlak çoğunlukla ile Ehl-i Sünnet Ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid(yol gösterici) ve evliyaların başı biliyorlar. (Özellikle çocuklarını Ali isimlerini severek ve samimiyetle verirler.)Alevîler, hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnetin düşmanlığına hak eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terkediyorlar. Her ne ise bu mes'elede fazla söyledik. Çünki alimlerin arasında fazla konuşulma sebebi olmuştur.

            Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir.

* * *

 

 

Sünnilerde de bazı ifrat yani aşırı guruplarda tarikat liderlerini aşırı büyüterek sapıtanlar oluştur. Aslında her kesimde de olmuştur. Bunun gibi bazı aleviyim diyenlerden sapıtan gruplarda olmamış değildir. Bunlardan bazıları Hıristiyanların İsa peygambere Allah demesi gibi olmuş. Bazıları da peygamberlik Hz. Aliye gelecekti yanlışlıkla Hz. Muhammed'e geldi demektedir. Yani sanki evrende atomdan, bitkilerden, hayvanlardan nebulalara kadar her şeyi milimetrik ölçülerle yapan yaratıcı nasıl peygamberini seçerken yanlış mı seçecek. Bu sadece yaratıcıya imanın eksikliğinden kaynaklanan bir iftira ve inkardır. Ayrıca halifelik seçimle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman’a geldiği halde halifeliği Hz. Aliden zorla aldılar. Hz. Alide korktuğu için sesini çıkaramadı” diyorlar. O da Hz. Aliye atılabilecek en büyük iftiradır. Çünkü kendinden önceki halifelerin bir numaralı yardımcısı Hz. Alidir. Hem de 20’ den fazla yıl... İlmin kapısı, cesaret abidesi, Allahın arslanı ünvanını almış bir evliyalar şahına nasıl korktu da sesini çıkaramadı diye iftira edilebilir. Bu Hz. Aliyi büyütmek değil küçültmektir, iftiradır. Hz. Ali böyle bir iftiradan sonsuz derecede uzaktır.

Ayrıca bazıları yine evliyalar şahı Hz. Aliyi kullanarak peygamberin sünnetine ve hadislere karşı çıkmaktadır. Halbuki sünnetide en iyi yaşayan, İslami hayatı en iyi şekilde gösteren ve namazına, mescidine, yani camiye sahip çıkan Hz. Ali değil midir? Bu kadar da kalmayıp namazsızlığına bile onu alet edenler var. Bu kadarda olmaz..... Onu sevmek onun gibi yaşamaktır. İnsan sevdiğine benzemelidir. “Aynası iştir kişinin lafa bakılma.”

****

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Hatayda bulunan GÖBEKLİ TEPE bile bir ibadethanedir. Hatta insanların toplayıcılık döneminde olmasına rağmen insanları birleştiren tapınak yaptıran ibadethane olması ne ilginç? Yani yerleşik hayat ve toprak sınırı hukuk yanında dini oluşturdu demek tezi gitti gidiyor nokta com:)

Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Tamam uzaydan da olsa belki evrenin yaratıcısı o vahyi uzaydan getirdi belki melek vebenzeri farklı yaratıkda olsa ihtimaller aynıdır. Ayrıca TEK TANRI İNANIŞI YANINDA bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc) ya da her ne diyorlarsa O'dur.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbeklitepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. Sünni İslam kaynaklarına ve yorumlarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

(

ALTINCI: Yüce Rabbimizin Nasılki bir çocuk kendi yürüyebiliyorsa aklıyla gerçeğe ulaşabiliyorsa anne babası ona müdahale etmemesi gibi “yürü be koçum” demesi gibi peygamber gönderilmesinin pek övünülecek bir şey olmadığını göreceksiniz. Kimi toplumlar akılla gerçeği adaleti bulmuş insanlık seviyesine ulaşmış. Vb. Kimseye tahdit getiremezsiniz. Milletin ne dediğinin kıymeti harbiyesi yok. Siz bir yaratana bağlandıktan sonra algınızı kurgunuzu hangi minhalde yürütürseniz yürütün. Felsefeyle harmanlayıp götürün. Başka türlü yapın.

    Sorulan soru şu: Peygamberler neden hep ortadoğuya geldi. Bir kere konuştu yaratan. Bizi mahkum etti sınırlı sayıda ayetin içeriğine. Zaten millette bunu daha işin içinde çıkılmaz hale getirmiş. Beni buraya niye mahkum ettin ey yüce yaratan? Tanrı o gün konuştu niye daha konuşmuyor?

                          Tarihte peygamberlik konusuna bakabilirsiniz. İnsanları nasıl soyut olanı somutlaştırdığını hatırlatırım. İnanışlar soyuttan sommuta da gidiş tarafı olduğunu. İnandıklarını görmek isteyip tanrıyı putlaştırmaya ve canlı cansız aracılar koyduklarını..Burada ondan bahsetmeyeceğim. Ayrıca ipek ve baharat yollarıyla ticari malzemelerin yanında büyük dinlerin yayıldığı -ki o zamanın televizyonu, interneti haberleşme ağı- noktasınada değinmeyeceğim. Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, inkaların İNTİSİ,  BRAHMA, vb. Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..  günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi.. bu konuya şimdi girmeyeceğim. Çünkü aşağıdaki maddelerde uzun uzun var. Fakat önemli bir bakış açısına bakalım..

    Cevap: Kim mahkum etti ki seni ya? Hiç öyle bir angajman yok. Benim hiç öyle bir rahatsızlığım yok.

                Kardeşim Ortadoğu geleneklerinin, Sâmi ırklarının Tanrıyla insanlığı buluşturma alışkanlıkları antropolojik olarak peygamberlik müessesesi üzerinden oluyor. Bunun antropolojik bir kökeni var yani kültürel bir geçmişi var, arka planı var. Batı dünyasında da böyle bir alışkanlık yok. Onda da yani batı da da bilgelik, filozofya, akılcılık yani ordan götürüyor işi. Uzak doğuya bakıyorsunuz. Şamanı var, kamı var, dede korkutu var. Aşağıya iniyorsun Bilgeleri var, Tao su var, konfüçyusu var, şusu var busu var..Demek istediğim her coğrafya her kültür iklimi yukarıyla yani iyiliğin kaynağıyla buluşmayı farklı şekillerde gelenekleştirmişler. Ortadoğu ve Sâmi  ırkları bunu "peygamber vahy" diye ifade etmiş. Bizde buraya coğrafyaya yakın düştüğümüz için Talas savaşından başlamak üzere itişirken kakışırken biz de bu dairenin içine girmişiz. İyilik  Kuranı Kerimin ihdas ettiği ve insanlığa armağan ettiği bir şey değildir. Dinin bize vaaz ettiği ahlaki değerler..Bunlar her  kültürde, her kadim coğrafyada, her insanlık ailesinin sağduyusundan, vicdanından ve iyiliğin kaynağı yaratansa onunla bişekilde gönülbağı, zihinbağı, duygubağı kurarak bişekilde zihinlere yansımıştır.  Birisi bunu felsefe kitabı olarak yazmış, birisi başka türlü yazmıştır..Bak batı felsefesi derler bütün hepsi modern felsefe dahil "eflatuna" düşülmüş bir dip nottan ibarettir.. Zamanında büyük büyük adamlar gelmiş çerçeveyi paradikmayı kurmuş gitmişler ya..Şimdi Tanrı uzakdoğuda ya da ortadoğuda o coğrafyada Hz. Muhammed üzerinden bir kez daha adı üstünde "zikir" diyerek iyiliği hatırlatmış..Hangi ölçüde hatırlatmış? O toplumun muhayilesi, idraki, anlayışı çapında hatırlatmış. Sözünü bak Kuranı kerimin kendini en temelde vasfedecek nitelemesi "arabilik"tir. "Tike ayetül kitap inna enzalnahu kurânen arabiyyen lealleküm teğgilûn-Bu kitabın ayetleridir yani Allah katındaki kütüpten inen, kaynaktan inen ayetlerdir. İşte bu ayetleri biz şimdi de Muhammed arap olduğu için onun diliyle tercüme ediyoruz. Yani dolayısıyla bu seferde bunu  siz anlayasınız diye arapça indiriyoruz" Siz dediği arapça indirdikte sizin anlamanız arasındaki doğrudan bağ arap toplumunun muhayyilesine uygun şekilde indirdik demek..Mukatil diyor ki "deveye bakmazmısınız" diyor "file bakmazmısınız" demiyor. Niye? Yok o coğrafya da da onun için demiyor. Ya da kangru demiyor. Senin coğrafyanda fil varsa sen ona bakıp anlarsın, ya da ne varsa. Deve dedi diye illa deveye abanmanın deveye fokuslanmanın bir anlamı yok. Bunu deve örneğinden götürelim başka konulara başta sosyal konulara da teşmil edebiliriz.

                Yâni bu noktadan Kuran bir işaret fişeğidir, bir aydınlatma fişeğidir. Aydınlatma nispeti kendi indiği çağda bir erken aydınlanma olarak görülebilir. Fakat aydınlanmanın nihai yani son sınırları asla ve kata değidir. Aydınlanmaya dair bir yön gösterici fişektir. Dolayısıyla şimdi Kuranı anlama söz konusu olduğunda Aristonun örneğinden gidelim "Anlama konusunda Köpekle İnsan arasındaki fark  şudur der: Köpek bir parmak uzatıldığında direkt parmağın ta ucuna bakar, insansa parmağın ucuna değil parmağın gösterdiği yöne bakar. Parmağın ucuna bakarak Kuran anlarsanız bu sorunun cevabını bulamazsınız. Parmağın ucuna bakmayacaksınız Kuranın bir yön göstermesi var. İnsanoğluna söylenecek söylenmiş, o alışkanlık yani kültürel sami alışkanlığı içinde söylenmiş. Bir tip Allah tarafından görevlendirilmiş bir mesaj gelmiştir. Ve bizde şimdi o mesajın aydınlatma fişeğinden alınacak işaretleri ve köşe taşlarını alıp, insanlığın rüştüne olgunlaşmasına kani olduğumuzda yani ikna olduğumuzda alıp başınızı ya da başımızı gidebilirsiniz. Bu saatten sonra eğer niye konuşmuyor diyorsanız aslında bunu bir soru olarak değil bir imkan olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. E size güvenmiş, reşit olduğun demiş, Siz ya yapasınız yok, israiloğullarının inek kesme hikayesindeki gibi kesesin yok rengini soruyorsun, kesesin yok yaşını soruyorsun, kesesin yok başka bişeyini soruyorsun...gibi bir şey ise muradın cevap yetişmez. Yok hakikati anlama, arama, bulma  yolunda mesafe almak yürümek ise arkadaşım peygambere meygambere daha ihtiyaç olmaması senin için bir kıvanç meselesi olması gerek. Demek ki "sen Allahın böyle doğrudan ensesine tokat atmak ihtiyacı duyulmayan, artık söyleneni anlayabilecek olan, kendi ayakları üzerinde durabilecek olan, aklı erginleşmiş olan reşit olmuşun işte..yürü git koçum:) yürü kim tutar seni..

          Cebindeki üç liranın bir lirasını paylaşmak için zülkarneyn kıssası okumana gerek yok. Dön dolaş şu kitabın başına üşüşüp işkencede etmeyin artık. Rahat bırakın işinizi gücünüzü yapın.:) Yorucu olmayın. Bu anlayasım yokta anlamak istemiyorum sorunuyla karşı karşıyayız sanki:) Yerim dar meselesine çevirme:)

         Deve ve fil örneği gibi şimdide sosyal bir işaret fişeği örneği: Tanrı cariyecilik getirmedi o toplumda hazır buldu ve zorda kalırsanız cariyelerinizden evlenebilirsiniz dedi fakat unutmayın işaret fişeği gibi araya "ben sizin kölemi hür mü olduğunuza bakmam dedi Bu kısımdaki "benim katımda takva önemli hürmü kölemi olmanıza bakmam demesi işaret fişeğidir.Ya da mekke döneminde köleciliği tamamen kaldırması vb. gibi.. bla bla..

"Kuranın mesajına sadakatten anladığım şudur: Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..Yoksa siz hiç düşündünüzmü HAY ne demek. Bugün sünniyim diyen insanların tanrıya ait algıları tamamen agnostiktir. Tamamı agnostiktir. Gnostiklerin çoğu ise yani bilinebilir olduğunu düşünenlerin çoğu tanrıyla kendi özel duygu dünyasında mahrem olarak ilişki kuran ve tirmizideki hadis uyarınca “Kulum beni nasıl kavrıyor nasıl zannediyorsa nasıl idrak ediyorsa ben oyumdur” “ene ınde zannı bi” anlayışı daha sıcak. Tanrı öncelikle eserlerinden tanınır ve sıcak ilişki bire bir kurulur..Buradaki hikmet ise “Din güzel ahlaktır” da saklıdır. Yani “komşusu açken tok yatan bizden değildir, ya hayır söyle ya sus, sağ elin verdiğini sol el duymasın, böbürlenme, fitne yapma, iyilik yap vb. bla bla.."

      ***

1.      İbni haldun dediği gibi din toplumsal gelişmelerdeki, ilerleme ve gerilemelerdeki tek sebep olamaz ve değildir. Sadece sebeplerden bir tanesidir. Etken çoktur.

**        ***

2.      Ayrıca din her şeye maydanoz olmamlı ve olamaz. Örneğin suyun temizlik şartları yahu gönderirsiniz tahlile iş biter. Kadının iddet bekleme süresi hemen bir sidik tahlili vb. iş tamam. Diyanet uzunca zaman ev almak için kredi kullanamazsın derken sonra kullanabilirsin dedi. Ve bu nedenle ev alamayan emekli olmasına rağmen “faiz almak Allaha ve rasulüne savaştır” denilerek ev sahibi olamayan insanları gördük. Halbuki akılla yorumlandığında o ev rahatlıkla alınabilirdi. Hz. Ebu bekirin zekat vermeyenlere savaş açın ayeti olmamasına rağmen savaş açması yani devlet vergisi için, Hz. Ömerin iran ve suriye topraklarını beşte bir oranında ayet orda durmasına rağmen dağıtmaması ve hepsini devlete vermesi, kalbi islama ısındıranlara da ayette olmasına rağmen ve peygamber uygulamasına rağmen vermemesi, ayette ehli kitapla evlilik izni olmasına rağmen döneminde yasaklayıp hatta evlenmiş olan hz. Osman hz. Ali ehli kitap eşlerini boşalltması, barış aylarında ayette olmasına rağmen her islam devlerinin savaşa devam etmesi vb. nasih mensuh uygulamaları gibi..Bize gösteriyorki bu durum: hayat metin merkezli yaşanmaz ve yaşanmamalı. Danışılarak, meşveret yapılarak, akılla bilimle tartışmayla doğru yanlışı bularak ve şartlara göre bu doğru yanlışı değiştirilerek doğal olarak yaşanmalı..bla bla bla

 

 

YEDİNCİ: Din adamlarının tanrıcılık oynama yollarıyla, dine ve başta namaz olarak, ibadetlere eklemelerle, zorlaştırmalarla, başta namaz olarak ibadetleri işkence haline getirmeleriyle, haram olmayan her şeyi haramlaştırmalarıyla, kendilerini ilah yerine koymalarıyla(bir çeşit ruhban sınıfı oluşturmaları) dini insanlara işkence aleti haline getirdiklerini yani karl marx ın o sakalı boşuna koyvermediğini anlayacaksınız. Kendi görüş arzu ve isteklerini ayrıca kendilerine itaat ettirmek için manevi makamları kullandıklarını insanları kendilerine köle haline getirdiklerini göreceksiniz. Yani kendilerine itaati Tanrıya itaat şekline sokduklarını..

)

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inanç, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb. gibi..

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb. Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler ve tevhid inanışı her devirde, her yönde(kuzey, güney, doğu batı, hint, çin, iran) olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

(Göbeklitepeden önce Konyadaki Çatalhöyük ilk yerleşme merkezi olarak biliniyordu. Bundan onbin yıl öncesine dayanan Çatalhöyük, insanların ilk yerleşik hayata geçtiği, tarımın yapıldığı, ateşle yemek pişirildiği, evlere çatılarından girilen yani kapıları çatılarında olan, ölülerini alt kata eşyalarıyla gömen toplu yan yana evlerin ve insanların olduğu bir yerdir. İnsanların hukuğa ve dine de ilk geçtikleri yer olarak düşünülüyordu. Çünkü insanlar yerleşik hayata geçince, ekim dikim yaptıkları toprak sınırları için hukuk başladı, bir de din inanışı ve ibadethane başladı denilmektedir. Evet insan ormanda yalnızken gece Tarzan gibi bağırıp çığlık atabilir. Ama toplu yaşıyorsa bunu yapamaz ve hukuk, kanun vb. toplu yaşama geçişle daha belirgin başlamış olabilir. Hatta din konusunda daha ileri gidip insanlar her şeye(dağa, rüzgara vb.) tanrı diyeceğimize bir tanrı var diyelim dedikleri iddia edilmektedir.
Fakat bir ibadethane olan GÖBELİTEPE 13. Bin yıl öncesine dayanmasıyla insanların yerleşik hayata bile geçmeden daha toplayıcılık döneminde bile dine inanca sahip olduğunun görülmesi bütün tarihi tezleri değiştirdi. Yani din insanın olduğu her dönemde vardı ve varlığı saf öz evrensel. Öyle Celal Şengörün dediği gibi lavları boğa sanıpta tapınma tanrılaştırma olayı kadar basit değil. Çünkü o büyük boğalara tanrı deselerdi GÖBEKLİTEPE onları yenmiş iskeletleriyle dolu olamazdı. Çünkü insanlar çizgiden çıkıp taptıklarını ya da tapınmaya başladıklarını yemezler. Ayrıca orada tavus, yılan, küre taşıyan akrep, güneş tutulması figürü gibi onlarca hayvan figürleri var. Hilal şeklinde ay figürü bile var. Gerçi bu simgeler her neolatik çağdada görülmektedir. Tibette, hintte, çinde, islam kültüründe, mısırda, hiristiyan, yahudide rastladığımız simgeler namaza benzerde dahil. Göbeklitepe gibi o döneme ait mısır farklı yerlerde 20 adet var. Hepsi aynı yöne yani güneye bakıyor. 12 simgeli işaretler, o boğa da bir burç adı.  Hindistanda ineği kutsayanların onu yemedikleri vb. gibi.. Ayrıca tamamen sümer, hitit, hatta bugünkü alevi 12 imam vb. her kültürle bağlantılı. çatalhöyük te de mısırda da aynı simgeler. Sümer tabletlerindeki tanrı tektir yazıtlarını da unutmayalım..Tabiki her zamanda her türlüde sapmalı inanışlar çok tanrıcılık görülür. Sümer de de sapanlar 12 tanrıcılığa girdi. Onlarda 12 imam gibi 12 kutsal gördükleri, soyuttan somuta giderek aşırı övgüden tanrılaştırdıkları büyükleridir. Boynuz ise tevrat, hiristiyanlık, ilk çağdaki bütün kadim geleneklerde var. A harfi bile boynuzlu boğadan gelir. Be harfi bile arapçada boynuzdur. Hayat enerjisi..Ayrıca inek vb. her şeyiyle eti, derisi, ayaktınakları, boynuzu bile insanın menfaatine faydasına kullanılabilinen bir havandır. Yılan konusuda ...Neyse bu konuda din ve tarihle ilgili diye ekledim. Sonra bu paragrafa devam edeceğim)