ALLAH(c.c.) BİRDİR

“Allah vardır” bölümünde rabbimizin varlığını ispatlayan delillerin içinde rabbimizin birliğinin de ispatları bulunmaktadır. Fakat ben burada ayrıca farklı şekilde Risale-i Nur Külliyatında birlik delilleri olarak geçen farklı pozitivist ve rasyonalist ispatları aklımın yettiğince yazmak istedim. İnşallah faydası, yardımı bu noktadan da ayrıca olur. Buradaki maddelerden sonra daha çok ispat ve delil için mutlaka “Allah vardır” bölümüne de bakmanızı tavsiye ederim. Aslında bu kısım Allah’(cc)ın varlığından çok birliğinin ispatı için ayrılmıştır.

Tevhid inancı varlıktaki çeşitliliğe zıt değildir. Tek tanrı inançları açısından bütün varlığın arkasındaki iradedir. Ayrıca dinler tarihi açısından ispatlanmıştır ki en ilkel çağlarda bile tek tanrı inanışı vardır. Çok tanrıcılık ise bir sapmadır. Asıl olan değildir. Zaten putperestlik bile somuttan soyuta değil, soyuttan somuta geçmiştir. İnsanlar önce soyut olan inançlarını bir temsil etmek istemiş, ya da hürmet duyduklarını-melekleri, büyüklerini, evrendekileri, yaşayan ya da ölen insanları vb.- sonra bunu put vb. şekilde somutlaştırmış ve zamanla onlara tapmaya başlamışlardır. İnsanlar tevhid inancından saptıkça yeni peygamberler gönderilerek o millet için imtihan dünyası başlamıştır. Gönderilen suhuf ve kitapların hepsi otantik değildir. Yani saf değildir, çoğu zamanla bozulmuştur. Zaten son gelenler eskilerin hükmünü kaldırmıştır.

Bu bölümü sonradan hak yoldan ayrılmış olan özellikle Hıristiyan dünyası için ayırmak ihtiyacı da hissettim. Çünkü bir çokları Allah’ın varlığını biliyorlar ama sıfatlarında şaşırıyorlar(Konfiçyus, Taoist, Zerdüşt vb. gibi). Baybıl da kitabı mukaddeste eski ahit bölümünde üçleme hiçbir şekilde yoktur. Gerçi yeni ahitte matta başta olmak üzere tevhid açıkça görülür. Yani lafa gelince eski ahiti kendi kitabı olarak kabul edilir, kurtarıcı ve kutsal kabul edilir. Ama nedense sonradan iznik konseyi ile belki siyasi nedenlerle üçlemeye girilir. O da daha çok yaratıcımızı kendimiz gibi yada evrenin herhangi bir türünden düşünüldüğünden kaynaklanıyor. Halbuki mahlukiyet(yaratılmışlar) dairesi tamamen farklı, halıkiyet (yaratan) dairesi tamamen farklıdır. Onun için önce bu konuya bir kaç paragraf ayırmak istiyorum.

    Evrenin sanatkarı evren cinsinden olamaz. Nasıl ki resim ressam türünden olamaz. Yani resim konuşmaz, işitmez, hareket etmez. O zaman ressamda konuşmuyordur, işitmiyordur, hareket etmiyordur, diyemeyiz. Evet resim ressamı gösterir. Yapısından ressamın özelliklerini ve sıfatınıda tanıttırır. Ama ressam resim cinsinden ve resimi oluşturan parçalardan olamaz. Ressam boya, çerçeve, tuval, bez ya da astar cinsinden ve onların özelliklerinden de olamaz.

Binayı yapan usta bina cinsinden olamaz. Binanın ustası binanın içinde aranmaz. Yani mühendis harç, çimento, demir, tuğla, boya, elektrik tesisatı, su tesisatı, elektrik, su, kireç, kalıp, kolon, kiriş türünden ve özelliklerinden olamaz. Olsa zaten binayı yapamaz.

Aynen bu resim ve bina örnekleri gibi evrenin ustası evren cinsinden olamaz. Evrendeki hiçbir şey (bitkiler, hayvanlar, insan, ruh, melek, elektrik, enerji, madde, hava, toprak, su, güneş vb…) cinsinden ve onlara ait özelliklerden de olamaz ve benzemez. Olsa rab olmaz. Fakat evren resim ressamı gösterdiği gibi evrenin yaratıcısını da tanıttırır. Bunları karıştırmamak çok önemlidir.

Bütün bu sebeplerden evrendeki hiçbir sebep ve varlık yaratıcı olamaz ve yaratıcıya benzemez. Tarih boyunca insanlar yaratıcıyı kendi türlerinden düşünerek yoldan çıkmışlardır.Ama evren sadece onun isimlerini, varlığını, sıfatlarını, işlerini tanıttırır. Fakat O evren cinsinden, türünden, özelliğinden değildir.

“Ce­nâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiç­bir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde naziri(eşi ve benzeri), küfvü(dengi ve benzeri), şebîhi, misli, misali, mesîli(misil ve eşi)  yoktur. (Sözler sh: 412_ihlas suresi tefsiriyle ilgili)” Konu ile ilgili olduğu için Allah vardır bölümündeki 6. delilden bir kısmını buraya almak istedim. Aslında sadece bu kısmı yine gereğinden ötürü "Allah birdir ile beraber peygamberlik ve Kuran delilinede ekledim. Birlik delillerine bu alıntıdan sonra 1. maddeyle başlıyoruz. Fakat ben Allah vardır bölümünün en az ilk yirmi maddesini okumanızı da ayrıca önerebilirim.

"TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Ayrıca bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbektepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. İslam kaynaklarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

 

Bilirsiniz ki tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır. Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor. Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Yani peygamberler her devirde olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti. Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Bazı tarikatlar kendi liderlerini, bazıları fazla muhabbette hz. Aliyi, vb. aşırı muhabbetten sevgiden abartıyla ilahlaştırmıyorlar mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”"

 

-1-

Bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam(düzen, sistem) zirüzeber(alt üst) olur ve insicam(düzenlilik) hercümerce dü­şer(karmakarışık olur). Halbuki, sinek kanadından, tâ semâvat kandillerine(yıldız sistemlerine) kadar, o derece ince bir intizam  gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke(Allah’a ortak koşmaya)  yer bırakılmamış. (Sözler sh: 389)

Müteaddit(ayrı ayrı) eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hattâ bir nahiyede(köy, mahalle) iki müdür bulunsa, intizam bozulur ve idare herc ü merc(alt üst) olur. Halbuki, sinek kanadından tâ semâvât(gökyüzü) kandillerine(ay yıldızlar vb.) kadar ve hüceyrat-ı bedeniyeden(bedendeki hücreleren) tâ seyyaratın(gezegenlerin) burçlarına kadar öyle bir intizam var ki, zerre kadar şirkin müdahalesi(karışması) olamaz. (Şualar sh: 152)

-2-

Birşeyden herşeyi yapmak ve herşeyi birtek şey yapmak, herşeyin Hâlıkına(yaratıcısına (Allah’a)) has bir iştir. (Sözler sh: 61)

Bir elmayı halk edecek(yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir.

Baharı icad etmeyen, bir elmayı icad edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir...

Bugünü halk eden(yaratan), kıyamet gününü halk edebi­lir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir Zat olabilir...

Herşeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz. Ve birtek şeyi halk eden(yaratan) herşeyi yapabilir. (Sözler sh: 79)

Çünkü bir şeyin olması için her şey olması gerekmektedir. Yukarıda ki elma örneğini düşünelim: bir elmanın olması için güneşin ve gezegenimiz dünyanın, güneş sistemi içinde o harika ölçüleri içinde dönmesi gerekir. Atmosfer tabakalarının düzenli olması gerekir. Güneşin ışık dalgalarının ona göre ayarlanmış olması, suyun akıcılık oranının vb. her şeyin ona göre ayarlanması. Toprağın içindeki binlerce mineral ve maddeleriyle hava, toprak, su, güneş ve evrendeki her şeyin kendine göre ayarlanmış olması gerekir. Çünkü hepsini kullanıyor. Hepsinden oluşuyor. Evrendeki biri olmasa yaratılamaz. Her şey her şey ile bağlantılı bir sistem olduğundan bu da bize evrenin yaratıcısının tek ve her şeye hakim olduğunu gösteriyor.  

 

-3-

Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı(başkası), bir sayfayı yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sayfayı yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden(yaratan) cins-i hayvanı halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı(Dünya) yaratanın gayrısı, arzı halk eden, Rabbü’l-Âlemî­nin gayrısı olması muhaldir(imkânsızdır). (Mesnevî-i Nuriye sh: 196)

Bütün canlıların örneğin hayvanların yapıları vahidiyet noktasında benzerdir. Hepsinin gözleri var ve dna yapıları ve yazılımları belli noktaya kadar aynıdır. Dna büyük orandaki belli bir yüzde oranından sonra farklı canlı olarak şekillendirilerek farklılaştırılır. Bütün canlıların yapı taşları aynıdır. Halbuki farklı tanrılar olsaydı, farklı yapı taşları, ya da yapı olmalıydı. Vahidiyet: Bütün insanların bir birine benzemesi, gözü, böbreği, iki kulağı, parmak ve parmak izinin olması. Ehadiyet: Bir birinin yapısında olan varlıkların aslında birbirinden tamamen farklılıkla da donatılması. Örneğin: parmak izi her insanda olması Vahidiyet iken, hiç bir parmak izinin başkasına benzememesi ise Ehadiyettir. Bütün insanlar birbirine benzemesi Vahidiyet iken, Bütün insanların farklı olması ise Ehadiyettir. Bir böbrek doktoru Çine gitse de böbreği aynı yerde bulur, Hindistana gitsede.. ya da İsveçe gitsede..Ateister ve evrimciler her şeyin aynı olmasını yani Vahidiyeti, Ehadiyet tecellisinin farkını, hikmetini anlamadığından, inkara girerler. "Bakın hepsi birbirinden türedi" derler, ama bir fosil delili bile bulamazlar. Yani tecellilerin hikmetini anlamadıklarından karıştırırlar. Domates Dna sı insan Dna sına benzer. Çok az farkla tamamen farklı bir canlı türü çıkar. Ya da maymun Dna sı ile başka bir bitki..Buradaki hikmet Her canlının VAhidiyet ile aynı malzemeyle ve yazılımla başlayıp, daha sonra Ehadiyet  tecellisi ile farklılaştırılmasından ibarettir. Buradaki bir bitki türü ile amerikadaki bitki türü aynıdır. Bu çiçek kimin mührü, işlemesi, yapması ise; elbetteki bütün yeryüzündeki o tür çiçekler O'nun mühürleridir. Zaten türler arası geçişler olsaydı sayısız ara geçiş fosilleri bulunmalıydı. Bir tane bile yok..Ayrıca Vahidiyet, Ehadiyet, Ferdiyet Yaratanın tekliğini belirten isimlerindendir. Şimdi çok ince bir mana olan Ferdiyet farkını da açıklamak gerek aslında ama VAhidiyet ile Ehadiyet farkının açıklanması konumuz için yeterlidir belki..

(Evrimi dinsizlik olarak değil evrendeki ortaklığı görmek olarak algılarsanız bir sorun yok. Zaten İslam alimleri ilk yıllardan itibaren benzer teoriyi savunmuştur. Yaratan altı gün yani altı devir olarak yaratıyor. Bu devirlere göre zaten Adem dünkü çocuk).. Ondan önce sayısız mahlukat yaratılmıştır. İsrailiyatın anlatma şeklini ya da teorisini kabul etmek zorunda da değiliz. Allah önce atom öncesi cansızları-esir maddesi-, sonra atomları vb. cansızları….sonra denizden bitkileri, sonra hayvanatı, sonra insanatı hammadde ile yaratmayı tercih ederek-yoktanda yaratabilir, ama sebeplerle tercih etmiş olabilir- . Detayları bilim bulmalı ve araştırmalı. Anne karnındaki aşamalar var. Bitkiler, hayvanlar, vb. bütün varlıklar aynı ham maddeden yaratanın çevirisiyle olması evrim anlamını getirebilir. Çünkü hepsinin ustası aynıdır. Bir birine bağlıdır. Hücreleri ve ana yapıları benzerdir. Zaten İslam alimleride yüz yıllardır bu görüşü söylerler. Allah bir yasa içerisinde yaratmıştır. Bu Allahın “ol” emrinin mahiyetiyle ilgili teori ve fikir tartışmalarından ibaret bir seçenektir, teoridir. Bu konuyla ilgili farklı teorilerde ortaya atılmıştır. Biz inananlar evrimlede olsa biçimsel ve şekilsel olum süresine evrim açıklama getirmeye çalışırsa yani o yasayı tespit etmeye çalışırsa hiç bir sıkıntı yoktur. “Allah gidin yer yüzünü gezin, nasıl yaratıldığınızı bulun” diyor bunu bilim bulacak, araştıracak.. Bırakalım bulsun, teoriler geliştirsin ve ispatlamaya çalışsın. Canlılık oluşumu hiçbir şekilde ne teori olursa olsun açıklanamamaktadır-canlılığı hala anlayamadığımız için, yorumları da ondan çok uzak oluyor, çünkü temel konu anlaşılamamış ki açıklanabilsin, fizik, matematik gibi yasaları kesin değil daha biyoloji o kadar gelişmedi-, yada bu nedenle değişik teorilerle açıklanacaktır mesela..İnsandaki Akıl mucizesi..vb. Biz Allahın nasıl oluşumu yaptığı hakkındaki fikirlerimizi, teorilerimizi bilmin bulmasını bekliyoruz. Yoksa bu bir kesinlikle iman sorunu değildir...

 Çamaşır makinasının kullanma klavuzu makinaya ters düşmeyeceği gibi evreni inceleyen bilimde evreni açıklayan bilimde hakiki dine ters düşmez. Çünkü evreni kim yaratmışsa dini gönderende O dur. “Akıl ise ona (Kur’ana) uymayı emreder”(ayet meali)

   Dinsizliğe alet edilen evrim bilimsel değildir. Çünkü bilimsellik dinsizliğe alet edilemez. - Yoksa Müslümanlığın geleneğinde evrim düşmanlığı yoktur. Beni Allah yarattı. Nasıl yarattığını bilim araştırdıkça öğreneceğim. Yoksa bilimsel bilgi nasılı anlatır. Evrim karşıtlığı aydınlanmacı reaksiyona karşı bilimin din düşmanı kullanılmasına karşı rövanşist anlayışla evrim karşıtlığı oluşmuştur. Bunun karşılığında muadil olarak olması Aydınlanmacı müslüman da olmalıdır. Bu noktayı unutmayın. Evrimsel biyoloji inancımıza zarar vermez, bilim inançla araştırılmaz, bilim sadece bilimdir. Nasıla cevap verir.-parantez içi "Allah vardır" bölümünden alınmıştır-)

-4-

Hâkimiyetin işi, müdahaleyi reddetmektir. Hattâ en düşük seviyede bir hâkim, bir memur; hakimiyet dairesinde oğlunun müdahalesini(karışmasını) kabul etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdahale eder(karışır) düşüncesiyle, bazı dindar padişahlar -halife oldukları halde- masum evlatlarını öldürmeleri, bu "müdahaleyi reddetme kanunu"nun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor.

“İnsanlar aciz olduklarından kendi işlerine yardımcı olmaları için yardımcılar tayin etmek zorundadırlar. Fakat o yardımcıların hiçbir zaman için hakimiyet noktasında kendilerine ters düşmelerine razı değillerdir. Eğer her şeyi gören ve her şeye gücü yeten bir yapıda olsalardı zaten yardımcı kabul etmezlerdi. Bu iki noktayı iyi ayırt etmek gerekir.” 

Bir nahiyede iki müdürden ya da bir köyde iki muhtardan tut, tâ bir memlekette iki padişaha ya da bir orduda iki komutana kadar, hâkimiyetteki istiklaliyetin(kendi başına oluş) iktiza ettiği(gerektirdiği) "men'-i iştirak(ortaklığı red) kanunu" tarih-i beşerde(insan tarihinde) çok acib herc ü merc(karma karışıklıklar) ile kuvvetini göstermiş. Acaba âciz ve muavenete(yardıma) muhtaç insanlardaki âmiriyet(yöneticiliğin) ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdahaleyi(karışmayı) reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men'etmeyi(kabul etmeme) ve hâkimiyetinde iştirak(ortak) kabul etmemeyi ve makamında istiklaliyetini nihayet(son derece) taassubla(sıkı sıkıya) muhafazaya(korumaya) çalışmayı gör, sonra hâkimiyet-i mutlaka(hakim olmakta) rububiyet(rablık) derecesinde ve âmiriyet-i mutlaka(her şeyin amiri) uluhiyet(ilahlık) derecesinde ve istiklaliyet-i mutlaka(her şeye hakimiyette) ehadiyet(tekliğe ve eşi benzeri olmayan, sahip) derecesinde ve istiğna-yı mutlak(hiçbir şeye muhtaç olmayan her şeyin ona muhtaç olma) kadiriyet-i mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelal'(yaratıcımıza)de, bu redd-i müdahale(karışmayı ret) ve men'-i iştirak(ortaklığı ret) ve tard-ı şerik(ortağı şiddetle kabul etmeme), ne derece o hâkimiyetin zarurî(şart) bir lâzımı(gerekeni) ve vâcib bir muktezası(gerektirmesi) olduğunu kıyas edebilirsen et.

Amma ikinci şık şübhen ki: Bazı esbab(sebepler), bazı cüz'iyatın(atom ve küçük varlıkların) bazı ubudiyetlerine(kulluklarına) merci'(dönse) olsa, o Mabud-u Mutlak olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a müteveccih(yönelen) zerrattan(atomlar) seyyarata(gezegen, yıldız ve galaksilere) kadar mahlukatın(yaratıkların) ubudiyetlerinden(kulluklarından) ne noksan gelir?

-5-

Sivrisi­neğin gözünü halk eden(yaratan), güneşi dahi o halk et­miştir. Pirenin midesini tanzim eden(düzenleyen), manzume-i şemsiyeyi(Güneş Sistemini) de o tanzim etmiştir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 248)

Eğer güneş ve güneş sistemi, atmosfer tabakaları, ozon tabakası, ışın boyutları, gözün beslenmesi, o gözü taşıyan vücudun bütün sistemleri ve evrendeki her şey gözümüze göre ayarlanmış. Gözle bağlantılıdır. Biri olmazda hiç biri olmaz. Demek evrenin sistemi bize yaratıcımızın, hakimimizin  tek ve her şeye hakim olduğunun göstermektedir. Örneğin ozon tabakası olmasaydı gözümüzde göremezdi…….vb. gibi….

Her­şey herşeyle bağlıdır. Birşey herşeysiz yapılmaz. Birşeyi halk eden, herşeyi halk etmiştir. Öyleyse, birşeyi yapan Vâhid(bütün varlıkları, birliği ile idare ve emri altında tutan), Ehad(birliği ile beraber bütün varlıkların herbirisini kendi idaresi altında tutan), Ferd(tek ve eşsiz), Samed(her şey her an ona muhtaç olup kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan) olmak zarurîdir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 250)

Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bü­tün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı müte­nâhi(sonsuz güç) lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın her­bir harfinin, bahusus(özellikle) zîhayat(canlı, hayatlı) herbir harfinin, her­bir cümlesine müteveccih(yönelmiş) birer yüzü, nâzır(bakan) birer gözü vardır. (Mektubat sh: 469)

Bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk ede­bilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinatı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat içinde parmak karıştıran bir şerik(ortak) bu­lunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümunesidir. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen iki rububiyet(Rab olma, yani bütün varlıkların sahibi ve terbiyecisi sıfatına sahib olmak) bir çekir­dekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın(imkânsızlıkların) ve bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir(imkansızıdır). (Lem’alar sh: 313)

-6-

EŞYA BİRBİRİNE HEM MAHKUM HEM DE HAKİM OLABİLİR Mİ?

Her varlık çeşitli atomlardan mürekkeptir(yapılmış). Gözle görülemeyecek kadar küçük bu atomlar, kâinattaki umumi aşk, cezbe ve incizabdan(çekilme) nasibdar olarak birbirleri etrafında vecd(kendinden geçerek) ile döner, birleşir, kendilerinden büyük varlıkları meydana getirmeye çalışırlar. İnsanların ve diğer mahlûkatın(yaratılmış varlıkların) vücudunu teşkil eden(oluşturan) bu atomlar şuursuz ve cansızdırlar. Hâttâ atomun parçalanıp enerji hâline gelmesi, maddenin kaybolması durumu " Atom madde midir, değil midir?" istifhamını(şüphesini) da karşımıza çıkarmıştır. Buna rağmen, mahiyeti(yapısı) tam olarak bilinemeyen, "Madde mi, değil mi?" tartışması yapılan atomda ruh, can ve hayatîyet aranması, hele ruhu, canı ve hayatı verebileceğinin düşünülmesi hangi aklın ve mantığın tezahürüdür(görünmesi olabilir)?

Bütün vücutlar, baş başa vererek bir kubbe meydana getiren taşlar gibi birbirine dayanan atomların teşkil ettiği uzuvlardan(yapı, organ) meydana gelmiştir. Eğer, Allah'ı kabul etmez, bütün uzuvlar ile vücutları O'nun yaratıcılığına vermezsek; adeta, birlikte uzuvlar teşkil eden atomların hem emredip hem de itaat ederek, hem hâkim hem de mahkûm durumunda olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Herhangi bir atom diğerine: "Gel, yan yana duralım, baş başa verelim. Sen altta kal ben üste çıkayım. Şöyle bir varlık meydana getirelim." gibi şeyler diyecektir. Veya aynı şeyleri başka bir atom söyleyecektir. Hangisi böyle şeyler dese, diğerleri ona itaat edecek, karşı koymadan kabul edecektir. Sen niye oradasın ben niye buradayım diye hiçbir kavga çıkarmayacaktır. Birbirinin emsali ve aynısı olan şeyler, yine birbirinin hâkimi ve mahkûmu olacaklardır. Aynı zamanda, her atom kâinattaki bütün dengelere, kanunlara ve şartlara uygun olarak istedikleri uzvu, istedikleri canlıyı meydana getirebilecek sonsuz ilme, iradeye ve ihataya sahip olacakdır.

Bu durumda, eğer, Allah'ın ilmi, iradesi ve kudreti inkar edilip, birbirinin aynı ve emsali şeylerin hem hâkim hem de mahkûm olabileceği kabul edilse bile; her zerreye Eflatun kadar akıl, Aristo kadar muhakeme ve çağları aşan dâhilerinki kadar deha vermek gerekecektir. Bu ise Cenâb-ı Hakk'a layık görülmeyip, O'na verilmeyen kudret, irâde, ilim ve hikmetin şuursuz, ruhsuz ve cansız atomlara layık görülmesi demektir. Böyle bir muhal elbette irâde, ilim ve şuurdan mahrum akılsızlara layık bir iddiadır.

Mesela, parmağınızın ucuna bakın. Oradaki baş başa vermiş milyarlarca atom, adeta bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibidir. Parmağı teşkil eden kemik, tırnak, kılcal damarlar, sinirler vs. hepsi de atomların birleşmesiyle meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda kâlbinizdeki ve beyninizdeki bir kısım atomlar müstesna, -onlarda molekül halinde değişir- vücudunuzun tamamı değişmektedir. Bütün insanlar her an değişmekte ve üç-dört senede tamamen başka bir vücuda sahip olmaktadırlar.

İşte bedeninizi teşkil eden atomlar, çeşitli yollarla ayrılıp yerlerini yeni gelenlere bırakırken, çok hassas bir hesap ve plana uygun olarak hareket ederler. Öyle ki, kulağınız veya bir başka uzvunuz hiç bir zaman olduğundan küçük veya büyük hâle gelmez. Gözlerinizin rengi, çenenizin şekli, kaşlarınızın kavsi değişmez. Hastalık ve maraz belirtisi olan arızalar müstesna, vücudunuzun herhangi bir yerinde şişlikler veya yarıklar meydana gelmez. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve irâdesine ait plana göre teşkil edilen hücreler ve atomlar hadlerini aşmaya kalksalar "Dur! Hududun burasıdır. Buradan ileriye geçemezsin!" emriyle karşılaşırlar. İlmî, şuurî, iktidarî ve irâdî bir sevk ile tedvir ve tedbir edilirler.

 

-7-

 

BİR ŞEYE RAB OLMAK

Bütün tabiat perestler adına bir hayalî şahsı tasavvur ede­lim. O şahıs, evvela mevcudatın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona Rabb ve malik olmak istediğini söyler. O zerre hikmet-i rabbani diliyle:

"Benim birçok görevim var. Her varlığın içine giriyorum. Bü­tün bunları bana yaptıracak ilini ve kudret sende varsa...

Hem benim gibi sayısı belirsiz zerreler var. Eğer hepimizi em­rinin altına alacak bir iktidara sahip isen...

Bir intizam içerisinde çalıştığım ve bir parçası olduğum var­lıklardan, mesela, bir canlının kanında bulunan trilyonlarca al­yuvarın da sahibi isen.... Onların yaptığı bütün vazifeleri biliyor­san ve buna gücün yetiyorsa... Hem onların ait oldukları kanı, o kanın ait olduğu vücuttaki bir hücreyi, o vücuttaki bütün hücre­leri, o hücrelerden oluşan vücudu, insanlar adedînce vücutları, o insanların maddi ve manevî mahiyetlerini, onların hesaba gel­mez özelliklerini, her birinin üzerine vurulan şahsa hususî mü­hürleri, kafile kafile arkasından gelen beşer taifelerini, asırları, insanların üzerinde misafir edildiği dünyayı, dünyanın ayrı ayrı birer sahife gibi olan mevsimlerini ve coğrafyasını, atmosferi, bu­lutu, yağmuru, rutubeti, üzerinde yaşanılan toprağı, bir dinamit gibi patlamaya müsait merkezini, dünyanın oturduğu yörüngeyi, gök cisimlerini, onların sahip olduğu yörüngelerden ötürü milyarlarcası ile ilgili zaman ayarını, birbirine çarpmam alarmı, ge­zegeni olduğumuz güneşi, onun ısı ve ışığını ve daha hadsiz nice şeyleri biliyorsan, hepsine hakimsen ve sözün geçiyorsa bana da hakimlik iddia edebilirsin. Çünkü ben bütünüyle irtibatlıyım.

l Birimizi yapan kim ise hepimizi yapan da odur. Hem el de karıştıramazsın. Zira, başka bir el karışsa, hepimiz karışacağız. Beni, , yani bir zerreyi elinde tutan kim ise, koca kâinatı elinde tutan da o Zat'tır. Böyle bir Zatın sanatına, senin gibi cansız, katı, karan­lık, görmez, duymaz, anlamaz, bilmez tabiat ve inkar fikri el karıştıramaz, sus ve defol git!" der.

O iddiacı, bütün madde perestler adına: "Sen kendi kendine sahip ol, ne için başkası adına çalışıyorsun?" der.

Zerre ona cevaben der ki: "Güneş gibi bir dimağım, ışıklan kadar ilmim olsa idi, her yere yetişse ve her şeyin yanında bulu­nabilse idim, her şey benim sözümü dinleseydi, belki senin gibi ahmaklık yapıp böyle bir iddiada bulunurdum. Ezele, ebede, afaka ve enfüse eli yetişen ancak bir Zat olabilir. Haydi, defol. Sen, onun mahlukatı yanında kendine yer bulamazsın. Arının karnı­nı yazan kudret ile, semaları tanzim eden kudret aynı eldir."der.

Böylece, dinin aleyhindeki felsefe hakkında verilen idam ka­rarı Kur'an'dan alman dersler ile infaz edilir ve inkar fikri esfeli safiline kadar kovulur. (32.Söz l.Mevkıf)

-8-

BİR TEK ZAT

Güneş, müşahhas(kendine ait) bir vücudu olduğu halde, havadaki zerreler ve parlak şeyler adedince yerde bulunur, onlarla adeta konuşur, biri diğerine mani olmaz. Her yerde olmasına rağmen, hiçbir yer­de değildir.

Bir ağacın, bir çekirdeğinden neşet eden(çıkan) on bin meyve ve onların her birinde bulunan yüzlerce çekirdekte, o çekirdeğin asıl hayatı ve kanunları her birinin yanında bulunduğu halde, hiçbir yerde de bulunmaz. Onun için en uzak, en yakın gibidir.

Zat-ı Ehad-i Samedin, irade gibi bir sıfatının bir küçük cilve­si, milyonlarca yerde, milyonlarca işe vasıtasız sebep olursa, kudret ve iradesinin bütün yaratılmışlardaki tasarrufu(işleyişi) apaçık görünür.

-9-

AYASOFYA'NIN KUBBESİ

Ayasofya'nın kubbesindeki taşlar, eğer mimarın emrine ve sa­natına tabi olmazlarsa, her bir taşın Mimar Sinan kadar dülger­lik sanatına maharetli olması gerekir. Ayrıca, düşmemek için omuz omuza verdiklerinden, her biri, diğerine "Gel beraber omuz omuza vereceğiz." diye emir verecek kadar hakim olmalıdır. Ay­nı zamanda ona muhtaç olduğundan mahkumdur.

Öyle de, Ayasofya'nın kubbesinden bin defa daha sanatlı ve maksatlı olan zerreler, Allah'a verilmez ise, her birinde Sani-i Kâinat kadar vasıf bulunmalıdır.

Öyle bir tek Zat'ı kabul etmeyen adamın, o Zat'ın kudretinin kör zerreler adedince olmasını kabul etmesi ne kadar ahmakçadır. (30.Söz 2.Maksat 2.Nokta)

 

-10-

ORDU KUVVETİ

Bir padişahın, her bir askerinin arkasında o padişahın bütün ordusu manen hazırdır. Bir asker bîr ordu kadar kuvvetlidir. Onun içindir ki bir asker bir şahı esir edebilir, padişahı adına hükmedebilir.

Hem o padişah, saltanatının birliğinden ötürü, bir orduyu bir asker gibi idare eder. Öyle de, şu kâinatın Sanii, Vahid olduğun­dan, bir şeye bütün eşyada tecelli eden esmasını tahşid eder. Ni­hayetsiz bir sanatla, kıymetli bir şekilde icat eder. Lüzum olsa, bütün varlığı o bir tek şeye baktırır. Her şeyi, bir şeyin yardımı­na koşturur. Bütün eşyayı da bir tek şey gibi icat eder. (20.Mektup 2.Makam 10.Kelime Üçüncüsü)

-11-

HEPSİ AYNI TERZİDEN

Bir ordunun bütün askerlerinin teçhizatı aynı yerden yapılsa, bir tek asker kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı yerlerden teçhiza­tı yapılsa, bir ordunun teçhizi için gereken bütün fabrikalar bir asker için de gerekir. Mesela, askerler adedince terzi ve dikiş makinesi gerekir. Eğer, bir ağacın meyveleri bir tek köke bağlan­maz ise, her bir meyve için bir ağaç kadar müşkülat peyda olur. Her meyve bir tek köke isnad edilirse, binlerce meyve tek bir meyve kadar kolay olur.

Şu kâinatın Sanii, Vahid-i Ehad olduğu için, vahdetle iş gö­rür. Bütün eşya bir eşya kadar kolay olur. (20.Mektup Z.Makam 10.Kelime Üçüncüsü)

-12-

MAHİYET FARKI

Nasıl ki, kemerli kubbelerdeki ustalık sanatı o kubbedeki taş­lara havale edilirse, o kubbe vücuda gelmez. Veya bir taburun idaresi bir nefere bırakılırsa, o taburda intizam kalmaz. O kub­be için taş nevinden olmayan bir ustaya, o taburun nizamı için de neferin ötesinde bir mertebe sahibi zabite ihtiyaç vardır.

Öyle de, Vacib-ül Vücudun kutsi mahiyeti, var ettiği mahluklar cinsinden değildir. O mukaddes mahiyetin varlığı bizzat kendindendir ve maddeden mücerreddir(cinsinden değildir). Misli, misali yoktur. Onun içindir ki, Ona, baharın icadı bir ağaç kadar, Cennet ve Cehennemin icadı, kışın ölmüş bir ağacın baharda diriltilmesi kadar kolaydır. (20.Mektup 2.Makam 10.Kelime Üçüncüsü 2,Sır)

-13-

ZERRE VE GÜNEŞ

Şeffaf, parlak bir zerrenin, zerre kadar bir nuru olabilir. Fa­kat o zerre güneşe bağlansa, güneşin ışığını, yedi rengini, hara­retini, hatta mesafesini bile içine alabilir. Demek ki, o zerre ken­di başına kalsa, gördüğü iş kendi kadar, güneşe bağlansa, onun memuru, bir nevi aynası olsa, güneşin bir kısım numuneleri ka­dar iş görebilir.

Öyle de, her zerre kendine isnad(dayandırılırsa) edilirse, o zaman muhit(her şeyi içine alan) bir ilim ve kudret sahibi olması gerekirken, Vahid-i Ehade verilirse nihayetsiz bir ilim ve kudrete istinad eder. (20.Mektup 10.Kelime Zeyl 1.Temsil)

-14-

ASKERİN HÂLİ

Bir muharebe(savaş) zamanında, iki kardeşten birisi kendine güve­nip devlete intisap(bağlanma) etmez. Bütün cihazını kendi tedarik edip ta­şımak zorunda kaldığı gibi, düşman ordusundan ancak bir onba­şı ile baş edebilir.

Diğeri, padişaha intisap ettiği için, koca bir ordu kadar kuv­vet kazanır. Düşmanın koca bir müşirini(mareşalını) padişahı adına esir alır.

Öyle de, Vahid-i Ehade isnad eden(dayanan) her zerre kendi kuvvetinin çok Ötesinde İşe muvaffak olur. Karınca Firavunun sarayını ba­şına geçirir, sinek Nemrudu gebertip cehenneme atar, bir mikrop en cebbar bir zalimi kabre sokar, bir çam çekirdeği dağ gibi çam ağacını bütün tezgahı ile sırtında taşır.

-15-

DEVLETİN TELEFONU

İki arkadaş, hiç bilmedikleri bir memleketin haline dair istatistikli bir coğrafya yazmak isterler. Birisi, o memleketin padişa­hına bağlılığını ilan edip, devletin telefon dairesine gider. Kendi telefonunun kablosunu, devletin telefon hattına bağlar. O kadarcık bir masraftan sonra her yerle görüşür, mükemmel bir eser yazar.

Diğeri, eğer devletin telefonuna bağlanmaz ise, ya elli senede o yerleri gezip bîr eser yazmalı veya çok büyük masraflar ederek o memleketteki telefon hatları kadar hat kurmalıdır.

Öyle de, Vahid-i Ehade isnad eden her zerre, her yeri gören bir göze, her şeyi işiten bir kulağa, herkese geçen bir söze sahip­miş gibi bir cilve-i Rabbaniye mazhar olur. (20.Mektup 10.Kelime Zeyl 3.Temsil)

-16-

HER TARAFI GÖRMEK

Eğer, insan vücudundaki zerrelerin Kadir-i Ezelînin küçük birer memuru olduğu kabul edilmezse, o zaman insanın göz be­beğinde çalışan her zerreye bulunduğu vücudun her bir tarafım, irtibatta olduğu bütün kâinatı gören bir göz, geçmişini ve geleceğini, neslini ve aslını, unsurların membalarını ve rızklarını ma­denlerim bilecek bir akıl lazımdır.

Bütününde zerre kadar akıl olmadığı için dalalete batmış bir insanın, zerresinde bin Eflatun kadar aklın, ilmin ve şuurun bu­lunduğuna ihtimal vermek divaneleri bile güldürecek bir ah­maklıktır. (23.Lem'a 2.Mesele Birincisi)

YA HAKİM YA MAHKUM

Zerreler, eğer şu âlemin ustasının emrine tabi birer memur olmasalar, o zaman her zerrenin cesedi oluşturan diğer zerrele­rin hepsine hem mutlak hakim, hem mutlak mahkum olması ge­rekir. Birbirinin dengi ve benzeri olduğu halde, hakimiyet açısın­dan zıt olmalıdırlar. Vacib-ül Vücuda ait isimlerin bütününe sa­hip olmaları gerekirken, aynı zamanda da elleri ve imkanları dardır.

Yani, havaya, gıdaya, suya, ısıya muhtaç bir hücre; ağza, bur­na, nefes borusuna, akciğere, ondaki hücrelere, atmosfere, güne­şe, oksijene, alyuvarlara, ağaçlara, dile, dişlere, meyvelere, top­rağa, kan damarlarına, beyne, sinir sistemine emir verebileli, "Emrimi dinlemeyenin hali perişan olur!" diyebilmeli ve hem de "İstediklerimi çabuk bana getirin!" deme ihtiyacı ile malûl olma­lıdır. Eğer her şeye, her zerreye uluhîyet verilir, Allah kabul edil­mezse, bir İnsanın ayağının altındaki hücre, hem dünyaya hük­mü geçen bir hakim, hem de herkese yalvaran bir dilenci olur, Bir şey ya hakimdir, ya mahkumdur. Eti, Ömrü, iktidarı kısa olan mahlukat mahkum, Allah hakimdir. (23.Lem'a 2.Mesele 2.Muhal)

-17-

YAZI

Bir el, bir mektubun sayfalarını yazabilir. Eğer, o mektubun "Her bir harfi kendi kendine olmuş." denilirse veya tabiata hava­le edilirse, her bir harf için demir bir kalıp gerekir. O zaman, o ' kalıplar içinde kalemler, kalıplar, eller gerekir. Bu anlayış, bir bi­ri içinde sayısız imkansızlıkları gerektiren bir divanelik ve deli safsatası olur. (23.Lem'a 2.Mesele 3.Muhal)

-18-

TOPRAK

Gerek hayvanların ve bitkilerin tohumlarını, gerekse yumur­taları meydana getiren temel maddeler aynıdır. Hepsinde, oksi­jen, hidrojen, karbon ve azot karışımı vardır. Hava, su, ısı ve ışık da, basit, şuursuz, sel gibi akan, kimse ile tanışıp konuşmayan maddelerdir.

Eğer, çiçekler için saksılık vazifesini yerine getiren bir kase toprak Kadir-i Ezelîye verilmezse, o çiçeklerin yetişmesi için o kadarcık şeyin içerisinde Avrupa'daki bütün matbaalar ve fabri­kalar adedince tezgahlar bulunması gerekir.

Hem, o bir kase toprak zemin bahçesinde yetişen her bitkinin ihtiyacım, şeklini, meyvesini, şurubunu, yaprağını boyunu bil­meli, ona göre dokumalıdır. işte inkar, bu kadar ahmakça bîr anlayış ve yoldur. (23.Lem'a 3-Kelime 2.Muhal)

-19-

MANEVÎ İP

Vahşi bir adam, bir askeri kışlaya girer. Onların hareketleri­ni hayranlıkla seyreder. Bakar ki, hepsi, bir emirle, bîr asker gi­bi, birlikte hareket eder. "Ateş!" emri ile ateş eder. Vahşi aklı, pa­dişahı, kumandanı, kanunu bilmediği için hepsinin birbirine bir iple bağlı olduğunu zanneder, O ipin ne kadar harika olduğunu düşünür.

Sonra, Ayasofya gibi bir camiye gider. Cemaatin bir adamın sesi ile hareket ettiğini görür. Semadan gelen manevî bağı ve emri bilmediğinden, onların da birbirine maddî iplerle bağlı ol­duğunu düşünür. En vahşi hayvanları bile güldürecek maskara­ca bir fikre düşer.

İşte Ezel ve Ebed Sultanının sayısız askerlerinin bir kışlası, Mabud-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan kâinata, küfrün vahşeti ile bakan bir münkir, Mabud-u Ezelînin kanunlarını ve Rabbani kudretinin cilvelerini, "tabiat" diye isimlendirdikleri ve­himlere yükler. Nakşı nakkaş, sanatı sanatkar, hükmü hakim zannetme vahşetini gösterir. (23.Lem'a 3.Kelime 3.Muhal 2.Misal)

-20-

MÜDAHALEYİ RED

Hakimiyetin gereği, müdahaleyi reddetmektir. En küçük bir hakim, bir memur, hakimiyetine oğlunun müdahalesini bile ka­bul etmez. Bir nahiyede iki müdürden, bir memlekette ki iki pa­dişaha kadar, hakimiyetteki istiklalin gerektirdiği iştiraki red­detme kanunu insanlık tarihindeki bir çok karışıklıkla kendini göstermiştir. Acaba aciz ve yardıma muhtaç insan, hakimiyetin bir gölge­sine mazhar iken müdahaleyi bu kadar reddederse, Zat-ı Zülcelâlin, şirki ve şirk düşüncesini reddi o hakimiyetin zaruri bir ge­reği olarak ne kadardır, kıyas edilebilir. (23.Lem'a 3.Kelime 3.Muhal El cevap)

-21-

YÜZ SUBAYA BİR ASKER

Bir subayın emrine yüz askerin verilmesi, yüz subayın emri­ne bir askerin verilmesinden yüz derece daha kolay bir durum­dur.

Binlerce meyvenin bir meyve ağacına verilmesi, her meyve­nin bir ağaca verilmesinden daha kolaydır.

İşte, bütün varlığın nihayetsiz bir Kudret tarafından icadı bir tek varlık kadar kolay İken, bir tek varlığın sebeplere havale edilmesi bütün mevcudat kadar zordur. (23.Lem'a Hatime 2.Sual)

-22-

SENİN GÖZÜNLE

Gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mana ile gözün

gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük ya­pan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar da buna kıyas edilebilir.

Evet, kendinde olmayan veremez. Görmeyi veren kendi gö­rendir. Gözü yapan, o gözü hem kendi görür, hem o gözle görür. Hem kendi nazarıyla, hem gayrın nazarıyla asarına bakar. Mu­kaddes memnuniyeti ile kendi memnun olur. Sizi memnun eder. (2.Şua l.Makam l. Meyve)

-23-

HEDEF MEYVEDİR

Meyveli bir ağacın sahibinin, o ağaçla ilgili an fazla alâka duyduğu ve kıymet verdiği şey, o ağacın meyveleri ve tohumlan­dır. O ağacın sahibi onları kimseye bırakmaz ve kaptırmaz. Öyle de, şu kâinat ağacının dallan olan unsurları, o unsurların ucun­daki çiçekler ve yapraklar hükmünde olan bitkileri ve hayvanla-n ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarsındaki meyveleri hük­münde olan insanları; onların meyvesi hükmünde olan şükürle­rini, çekirdekleri olan kalplerini ve hafızalarını, bu kâinatın sa­hibi başka ellere bırakmaz, saltanatını ve mabudîyetini bozmaz. (3.Şua 3.Makam Birincisi)

-24-

KANDAKİ ZERRELER

Kandaki her bir zerre o kadar çok vazifeyi muntazam bir şe­kilde görür kî, yıldızlardan geri kalmaz. Kanda bulunan her bir alyuvar ve akyuvar şuurlu gibi cesedin muhafazası ve beslenme­si hususunda öyle işler görür ki, en iyi erzak memurlarından ve muhafız askerlerden daha mükemmel iş görürler.

Alyuvar, oksijeni ve besinleri taşırken hiçbir hücreyi unutma­dığı gibi, hiçbir görevini de ihmal etmez. Akyuvarlar ise vücuda giren ve girebilecek olan her türlü yabancı maddeye karşı gözü­nü kırpmadan ve mola vermeden çarpışan ve savaşın her tür tekniklerini kullanan askerler gibidir. Vücuda giren yabancı bir maddeyi aralarındaki hafıza memurları kaydeder ve ona karşı artık her zaman hazırlıklıdırlar.

Güçlerinin yetmediği bir mikroba veya maddeye karşı omuz omuza verir, vücutlarını birleştirirler. Kimileri gerekirse ölümü seve seve göze alır. Etrafında bir çember, fibröz doku ile ördükle­ri bir duvar oluştururlar. Düşmanı görünce anında alarma geçer, bütün arkadaşlarına haber verirler. O düşmana göre askerler si­lahlanır. Gerekirse yenileri askere alınır. Ve yapacağı ise göre eğitilir.

Cesetteki her hücre en mükemmel bir saraydan daha güzel idare edilir. İnsanın haberinin bile olmadığı bu milyarlarca icra­at, onun bedeninde her an bir rahmet eli tarafından yapılır. Yok­sa hayat her an azab olabilir. (4.Şua 2.Makam 3.Muktazisi)

-25-

ŞEMSİN AZAMETİNDEN

Güneş, akıllı, irade sahibi farz edilirse, ışığı ile bütün âlemi aydınlatırken, pis, kokuşmuş bir zerre de onun ışığından istifa­de ettiği zaman, güneşe, "Niçin bu pis, bu kokuşmuş zerreyle meşgul oldu, niye ona ışığını verdi?" denilebilir mi? Bu güneşin azametine bir eksiklik getirmediği için hiçbir akıl sahibi diye­mez. Zira değil noksanlık, bunun güneşin azametinden olduğu bellidir.

Öyle de, Cenab-ı Hakkın, irade, ilim, kudret gibi sair sıfatla-n da umumîdir, şamildir, her şeyi kuşatmıştır. Ve Cenab-ı Hak­kın sanatını hakikî aksettiren ancak üzerinde çok özellik toplan­mış, cami eserleridir. Bir eser mikyas olamaz. Cenab-ı Hakkın bir zerreyi muhatap alması, küçük şeylerden bahsetmesi, tenezzül-ü İlahî olduğu gibi, sıfatlarının şümulünden, her şeyi içine almasındandır. (İşarat)

-26-

Su arayan iki şahıstan bir tanesi yukarıya, diğeri aşağıya gi­der. Her ikisi de pek çok su arkları görürler.

Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun kaynağını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. O kaynaktan akan bütün su arkları hakkındaki kanaati temiz ve tatlı olduğu mevzuunda(konusunda) nettir. Şüphesi ve vehmi yoktur. Aşağıya giden diğer şahıs ise, suyun membaını(kaynağını) görmediğinden arklara tek tek bak­mak ihtiyacı hisseder, suyun tatlı olup olmadığını anlamak için deliller arar. Vehimlere(şüphelere) maruz kalır, küçük bir kuruntu ile kafa­sı karışır.

Aynaya bakan iki kişiden, şeffaf yüzüne bakan hem kendini, hem de başka şeyleri görebilir. Arkasından, karanlık yüzünden bakan hiçbir şey göremez.

Öyle de, Allah'ın sanatına Allah'a iman yönünden bakmak gerekir. Yoksa, Cudi Dağı'nı bir sineğin saklaması, görünmesine mani olabilmesi gibi, insan kendi gözünün önünü kapatan mana­sız bir vehimden(şüpheden) ötürü hakikati göremez hale gelebilir. Aklı kes­rette(çoğunlukta, kalabalıkta) boğmadan, vahidiyet ve ehadiyet(Allah’ın birlik) tecellîleri okunmalıdır. Membaı bulamayanın aklı karıştırabilir. (İşarat)

-27-

KESRET VAHDETE

Kesret(her şey, kalabalık) vahdete(her şeyin sahibi, tek) verilmediği takdirde, vahdeti kesrete vermek mecburiyeti doğar. Halbuki bir subay, yüz nefere(asker) kumanda etse de, bir nefere yüz subay kumanda edemez.

Bir ordudaki askerin tamamına elbise dikmek İçin ne kadar alet, edevat ve makine lazım ise; bir asker için de o kadar lâzımdır. Bir kitabın bin nüshasıyla, bir nüshasının ücreti matbaada birdir. Bazen tek bir nüsha daha pahalıdır.

Her şeyi bir ele vermek daha kolay ve makuldür. (Mesnevi- Lem'alar 10. Lem'a)

-28-

İKİSİ BİR

Bir kelimenin işitilmesinde bir adamla, bin adam birdir. Ya­ratılış hususunda da, kudret-i ezelîye için bir şey, bin şey birdir. Tür ve fert arasında fark yoktur. (Mesnevi- Katrenin Zeyli- Remiz)

-29-

TABİAT KİTAPTIR

Vahşi bir adam, boş bir sahrada kurulan ve medeniyetin bü­tün.eserleriyle süslenen mükemmel bir saraya girmiş. Binlerce ihtiyaca cevap veren eşyaları görmüş. Sonra kendince araştırma­ya başlamış. Sarayın nakış ve sanatlarına hayran kaldıkça ora­nın dışında da birilerinin, bir dünyanın ve dünyaların olacağını unutmuş. O sarayın ustasını sarayın içindeki şeylerin arasında aramaya başlamış. Neye baksa, o şeyin o sarayı yapabileceğine ihtimal verememiş. Bîrine havale etmek, kendini tatmin etmek için, o sarayın fihristesinin(demir baş defteri, içindekilerin) ve geçerli kanunların yazılı olduğu defteri bulmuş. Ve hemen, "Bu sarayı yapan bu defterdir." deme­ye başlamış. Vahşice hezeyanlara(saçmalama) düşmüş.

Onun gibi, Kader-i İlahînin bir yaz boz tahtası olan, İlahî adaletin, Rabbanî fihristenin, kanunların kaydedildiği tabiat bir kitaptır, katip değildir. Gözsüz, kulaksız, şuursuz bu kitap, mut­lak rububîyete ait icraatları yapamaz. (23.Lem'a 3.Kelime 3.Muhal l.Misal)

 

-30-

Çekir­deği yapan, onun üstünde ağacı o yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o icad eder. (Lem’alar sh: 324)

-31-

Bütün kâinatı halk edemeyen bir zat, bir kudret, en küçük bir zîha­yatı(canlı varlığı) halk edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur’ân’ı yazar gibi, çamın gayet küçük bir tohu­munda koca çam ağacının fihristesini ve mukad­derâtını(hayatı boyunca kazanacağı özelliklerini ve geçireceği değişik durumlarını) yazan kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir. (Lem’alar sh: 338)

-32-

 

Bizim Hâlıkımız ve Musavvirimiz(bizi şekillendirenimiz) ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemâl(sonsuz güzellikler ve güç sahibi (Allah)), Hakîm-i Bîmisal(benzersiz, eşsiz olan sonsuz hikmet sahibi ve herşeyi gayelere göre yapan zat (Allah)), Kerîm-i Pürneval(ikramları, ihsanları çok olup bağışlar yapan (Allah)) herşeye kadirdir. Hiçbir şey Ona ağır gelmez. Hiçbir şey daire-i kudretinden hariç ola­maz. Kudretine nisbeten, zerreler, yıldızlar birdir. Küllî(birçok parçalardan yapılmış ve bütünü içine alan şey)

, cüz’î(bir bütünün herbir parçası, az, küçük) kadar kolaydır. Cüz(birşeyin parçası), küll(bir bütün halinde olan. Eksiksiz ve tam olan)  kadar kıymet­lidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbe­ten rahattır. Küçük, büyük kadar san’atlıdır; belki, san’atça, küçük büyükten daha büyüktür. (Mektubat sh: 237)

Hayat veren yalnız Odur. Öyleyse, herşeyin Hâlıkı dahi yalnız Odur. Çünkü, kâinatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi, hülâsası ha­yattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinatın Hâlıkı da Odur. Hayatı veren elbette Odur, Hayy u Kay­yumdur(kendisi hayat sahibi olup herşeyi varlıkta tutan (Allah)). (Mektubat sh: 238)

Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü libasını(elbisesini) hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor. O Sâni-i Hakîm, aynı kanunla, her sene küre-i arzın(dünyanın) liba­sını tecdid(yeniler) eder. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip(başkalaştırıp) değiştirir. (Mektubat sh: 290)

-33-

Hem hangi kanunla zerreyi Mevlevî gibi tahrik ederse, aynı kanunla küre-i arzı meczup(manevi  ve dini hislerle coşmuş olan) ve semâa kalkan(coşma neticesi olarak dönen) Mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi(Güneş sistemini) gezdiriyor. (Mektubat sh: 290)

Evet, bir sineği ihyâ eden(hayatlandıran), bütün hevâmı(böcekleri)  ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır.  Hem  Mevlevî  gibi  zerreyi  döndüren kim ise, müteselsilen(zincir halkaları gibi birbirine bağlı şekilde)  mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla(Güneşi gezegenleriyle) gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl(işler, hareketler) onunla bağlıdır.  (Mektubat sh: 334)

Sani-i Âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak şems ve kameri hangi çekiçle yerlerine ça­kıyorsa, aynı çekiçle, aynı anda zerreleri yerlerine, meselâ zîhayatların(canlıların) gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçüyle, hangi mânevî âletle tertip edip açıyorsa, aynı anda, aynı tertiple gözün per­delerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni‑i Zülcelâl, mânevî kudretin hangi mânevî çekiciyle yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o mâ­nevî çekiçle, beşerin simasındaki hadsiz alâmet-i farika(birbirine benzeyip karışmayı önleyen farklılıklar.Benzememeyi netice veren işaret ve şekiller.) noktalarını ve zâhirî(dıştaki) ve bâtınî(içteki) duygularını yerlerine nakşediyor.  (Mektubat sh: 391)

-34-

Arzı ve bütün nücum(yıldızlar) ve şümusu(güneşler) tesbih ta­neleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dâvâ-yı halk ve id­diayı icad edemez(yoktan var etmek, yaratmak iddiasında bulunamaz). Zira herşey herşeyle bağlıdır. (Mektubat sh: 468)

 Şu zîhayatı halk etmek(canlıyı yaratmak) ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarru­funda(kendi idaresi ve eli altında) tutmak lâzım gelir. (Sözler sh: 295)

Eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın(gücü sonsuz ve nihayetsiz olan (Allah’ın)) memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlaktan kesilse, o vakit o zer­reye herşeyi görür bir göz, herşeye muhit(her şeyi ve her yeri kaplayan ve kuşatan) [23] bir şuur vermek lâzımdır. (Sözler sh: 296)

-35-

Ey esbabperest(sebeplere taparcasına bağlanan) [154] ve tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her mü­sebbep(sebebin neticesi) gibi, zâhirî(görünen) sebebi dahi masnu’dur(sanat eseridir). Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âlet­lere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Ka­dîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti(vasıtaları, sebepleri) rubu­biyetine(terbiye ve idaresine) ve icadına teşrik etsin(ortak etsin)? Hâşâ! (Lem’alar sh: 186)

 -36-

Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin di­rilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems(Güneş) ve ka­meri(Ay’ı) teshir eden(emri altında tutan), gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. Öyleyse, bir elmayı bir adama hakikî rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün mey­velerle dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakikî Rezzak(rızık veren) olur. (Sözler sh: 418)

 Eğer herşey Kadîr-i Mutlaka verilmezse, birtek Allah’a mukabil, nihayetsiz, belki zerrât‑ı kâinat adedince(kâinattaki bütün zerreler (atomlar) sayısınca) ilâhları kabul etmek gibi, yüz de­rece muhal(imkansızlık) içindeki bir muhali mevcut kabul et­mek gibi bir divanelik hezeyanına(deliliğin, saçma sapan konuşma durumuna) düşmek lâzım gelir. (Sözler )

-37-

Herbir zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufuyla hareket et­mezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse(değişikler geçirmezse), o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım ge­lir. (Sözler sh: 549)

-38-

Madem şu kâinat ve mevcudat var ve içinde ef’­al(yapılan işler) ve icad var. Hem madem muntazam bir fiil fâ­ilsiz olmaz, mânidar bir kitap kâtipsiz olmaz, san’­atlı bir nakış nakkaşsız(süsleyeni olmadan) olmaz. Elbette, şu kâinatı dolduran ef’âl-i hakîmânenin(fayda vegayeler gözetilerek yapılan işlerin) bir fâili(sahibi ve işleyeni) ve yeryüzü­nün mevsim be mevsim tazelenen hayretfezâ nu­kuşlarının(işlemelerin), mânidar mektubatının bir kâtibi, bir nakkaşı vardır. (Sözler sh: 566)

-39-

Bütün yıldızları elinde tutma­yan, birtek zerreye Rab olamaz.  (Sözler sh: 591)

Sinek kanadından tut, tâ semâvat kandillerine(gökyüzündeki ışık veren cisimlere) kadar, bir sinek kanadı kadar şerike(Allah’a ortak olmaya) yer yoktur ki parmak karıştırsın. (Sözler sh: 598)

-40-

Bütün mevcudat, bütün zerrat, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü’l-Vücudun(yaratıcımızın) ve Kadîr-i Mutlakın vü­cub-u vücuduna(varlığına) birer burhan-ı neyyirdir(parlak bir isbatlayıcıdır). Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri Onun vahdaniyetine(birliğine) birer delil-i kat’îdir(kesin delildir). (Sözler sh: 605)

Bir zerreye hakikî rab olmak için, bütün yıldızlara sahip olmak lâzım gelir. Hem, Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfında izah ve ispat edildiği üzere, se­mâvâtın halk ve tesviyesine(yaratılıp ve düzenlenmesine) muktedir olmayan, beşerin simasındaki teşahhusu(özel biçimini, belirli şeklini)  yapamaz.

Demek, bütün semâvâtın rabbi olmayan, birtek insanın simasındaki alâmet-i farika olan nakş-ı simâvîyi(yüzdeki sanatlı şekli) yapamaz. (Sözler sh: 682)

-41-

Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler Onun mühürleridir, sikkeleridir. (Sözler sh: 682)

-42-

Balarısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini(meselelerini, özelliklerini) insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde in­cir ağacının programını derc eden ve insanın kal­bini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallû­katıyla(kendiyle ilgili olanlarıyla) beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi ya­ratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü’l-Âlemîne mahsus bir hâtemdir(mühürdür). (Mesnevî-i Nuriye sh: 12)

Birşeyden çok şeyleri îcad edip çıkartmak ve çok şeyleri birşeye tahvil et­mek(havale, yaptırma), ancak herşeyi halk eden(yaratan) ve herşeyi yapan Sânie mahsus bir sikkedir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 12)

-43-

Herşeyin suret-i maddiyesinde, kudret-i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Suret-i mâ­neviyesinde ise, kader mistardır(cetveldir, yani düzenli çizme aletidir), yani, teşekkülâ­tın çizgilerini çizer; kudret mastardır(çıkış yeridir, yani yapıcı güç kaynağıdır), yani o çizgi­ler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudur eder(çıkar, meydana gelir).

Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik sanatını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihaz ettiğin(kabul ettiğin) tabiat ve esbab(sebebler), herşeyin muhtelif ve mütenevvi(çeşitli) suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır? (Mesnevî-i Nuriye sh: 34)

-44-

Evet, meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtipsiz vücudu mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nak­kaş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna(olmaması veyabaşlangıçlı olması ve son bulması imkânsız olan zâtın varlığına) bağlıdır. Sarhoş olmayanlar, ancak Nakkaş-ı Ezelîye iman etmekle kitab-ı kâinata şahit olabilirler. (Mesnevî-i Nuriye sh: 36)

Sâni-i Âlem, âlemde dahil olmadığı gibi, âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi, herşeyin fev­kindedir(üstündedir). Birşeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür. (Mesnevî-i Nuriye sh: 62)

 

-45-

Otuzikinci Söz

Şu söz üç mevkıftır.

[Yirmiikinci Söz'ün Sekizinci Lem'asını izah eden bir zeyildir. Mevcudat-ı âlem(varlıklar), vahdaniyete şehadet ettikleri(gösterdikleri) ellibeş lisandan(dil) (ki Katre Risalesi'nde onlara işaret edilmiş) birinci lisanına bir tefsirdir. Ve @«#«G«,«S«7ö­yÁV7!öެ!ö½^«Z¬7³~ö@«W¬Z[¬4ö«–@«6ö²x«7ö   âyetinin pek çok hakaikından, temsil libası giydirilmiş bir hakikattır.]

Birinci Mevkıf

            Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız ­y«7ö«t<¬h«-ö«žödeki manayı, basit avamın fehmine(anlayışına) gelecek bir muhavere-i temsiliye(hayali konuşma) ve bir münazara-i faraziye(tartışma) tarzında ve lisan-ı hali(hal dili), lisan-ı kal(konuşma) suretinde(şeklinde) söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhavereyi(konuşma) yazıyorum. Şöyle ki:

            Bütün tabiatperest(evrene tapan), esbabperest(sebeplere tapan, inanan) ve müşrik(yaratıcımıza ortak koşan) gibi umum(bütün) enva'-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalaletin(doğru inançlardan sapanların) tevehhüm ettikleri(sandıkları) şeriklerin namına bir şahıs farz ediyoruz ki: O şahs-ı farazî, mevcudat-ı âlemden(evrenden) bir şeye Rab olmak istiyor ve hakikî mâlik(sahip) olmak dava etmektedir.

            İşte o müddeî(davacı), evvelâ mevcudatın(varlıkların) en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona Rab ve hakikî mâlik(sahip) olmakta olduğunu; zerreye(atom ve oluşturucuları), tabiat lisanıyla(diliyle), felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakikat lisanıyla ve hikmet-i Rabbanî diliyle der ki: "Ben hadsiz(sonsuz) vazifeleri(görev) görüyorum. Ayrı ayrı her masnua(sanatlı eserler olan varlıklara) girip işliyorum, bütün o vezaifi(görevleri) bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa.. hem, benim gibi hadd ü hesaba(sayılamayacak) gelmeyen zerrat(zerreler, atomlar) içinde beraber gezip (Haşiye)iş görüyoruz. Eğer bütün emsalim o zerreleri de istihdam edip(faydalı işlerde koşturup) emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa.. hem kemal-i intizam(mükemmel düzen) ile cüz(parçası) olduğum mevcudlara(varlıklara), meselâ kandaki küreyvat-ı hamraya(alyuvara) hakikî mâlik(sahip) ve mutasarrıf(lafı geçen) olabilirsen, bana Rab olmak dava et; beni, Cenab-ı Hak'tan başkasına isnad et(dayandır). Yoksa sus! Hem bana Rab olamadığın gibi, müdahale dahi edemezsin. Çünki vezaifimizde(görevleri) ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam(düzen) var ki; nihayetsiz(sonsuz) bir hikmet ve muhit(her şeyi içine alan) bir ilim sahibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki senin gibi camid(cansız), âciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz."

            O müddeî(davacı), Maddiyyunların(maddeye tapanların) dedikleri gibi dedi ki: "Öyle ise sen kendi kendine mâlik(sahip) ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?" Zerre ona cevaben der: "Eğer, güneş gibi bir dimağım ve ziyası(ışığı) gibi ihatalı bir ilmim ve harareti(ışığı) gibi şümullü bir kudretim ve ziyasındaki(ışığındaki) yedi renk gibi muhit(içine alan) duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcuda(varlığa) müteveccih(dönen) birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik(sahip) olduğumu dava ederdim. Haydi def'ol git, sen benden iş bulamazsın!"

            İşte şeriklerin vekili, zerreden me'yus(ümitsiz) olunca, küreyvat-ı hamradan(al yuvardan) iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvat-ı hamraya(al yuvara) rast gelir. Ona esbab(sebepler) namına ve tabiat ve felsefe lisanıyla(diliyle) der ki: "Ben sana Rab ve mâlikim(sahibim)." O küreyvat-ı hamra(al yuvar), yani yuvarlak kırmızı mevcud, ona hakikat lisanıyla(diliyle) ve hikmet-i İlahiye dili ile der: "Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizamatımız(harika düzenimiz) bir olan kan ordusundaki bütün emsalime mâlik(sahip) olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemal-i hikmetle istihdam(hizmetine koşturulduğumuz) olunduğumuz bütün hüceyrat-ı bedene(beden hücrelerine) mâlik(sahip) olacak bir dakik hikmet ve azîm kudret, sende varsa göster ve gösterebilirsen belki senin davanda bir mana bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak belki zerre miktar karışamazsın. Çünki bizdeki intizam(düzen) o kadar mükemmeldir ki, ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok" der, onu tardeder(kovar).

            Sonra onu kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre(hücre) tabir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisanıyla der: "Zerreye ve küreyvat-ı hamraya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünki sen, gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim. Sen benim masnum(eserim) ve hakikî mülküm ol." der. O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisanıyla der ki:

            "Ben çendan(gerçi) küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münasebetlerim ve bedenin bütün hüceyratına(hücrelerine) ve heyet-i mecmuasına(hepsine) bağlı alâkalarım var. Ezcümle: Evride ve şerayin(atar ve toplar) damarlarına ve hassase ve muharrike asablarına(duyguları barındıran sinir sistemlerine) ve cazibe(çekicilik duyguları), dafia(muhafaza eden), müvellide(doğuran), musavvire(suretlenme) gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve asab(sinirler) ve kuvveleri teşkil(oluşturulan) ve tanzim(düzen) ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsalim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrat-ı bedeniyeye(beden hücrelerine) tasarruf edecek nafiz bir kudret, şamil bir hikmet, sende varsa göster, sonra ben seni yapabilirim diye dava et. Yoksa haydi git! Küreyvat-ı hamra(al yuvar), bana erzak(rızık) getiriyorlar. Küreyvat-ı Beyza(al yuvar) da, bana hücum eden hastalıklara mukabele(karşılık) ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz, camid(cansız), sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünki bizde o derece ince ve nazik ve mükemmel bir intizam(düzen) var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak(hükmü her şeye geçen) ve Kadîr-i Mutlak(kudreti her şeye yeten) ve Alîm-i Mutlak(her şeyi bulan) olmazsa, intizamımız(düzenimiz) bozulur, nizamımız karışır."

            Sonra o müddeî(davacı), onda da me'yus(ümitsiz) oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisanı ile Tabiiyyunun dedikleri gibi der ki: "Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem var." Cevaben o beden-i insanî, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının(düzeninin) lisan-ı haliyle(hal diliyle) der ki: "Eğer bütün emsalim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret(kudret mühürü) ve (Haşiye): Sâni'-i Hakîm(sanatla yaratan Allah), beden-i insanı(insanın bedeni) gayet muntazam(düzenli) bir şehir hükmünde halketmiştir(yaratmıştır). Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat(hayat suyu) olan kanın cevelanına(akmasına) medardırlar(sebep). Kan ise içinde iki kısım küreyvat(hücre) halkedilmiş(yaratılmış). Bir kısmı küreyvat-ı hamra(al yuvar) tabir edilir ki, bedenin hüceyrelerine(hücrelerine) erzak(rızık) dağıtıyor ve bir kanun-u İlahî(rabbimizin kanunu) ile hüceyrelere(hücrelere) erzak(rızık) yetiştiriyor (tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvat-ı beyzadır(ak yuvar)lar ki; ötekilere nisbeten ekalliyette(azınlıkta)dirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya(savunmaya amaçlı saldırı) girseler Mevlevî gibi iki hareket-i devriye(devreden hareketi) ile sür'atli(hızlı) bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın heyet-i mecmuası(hepsi) ise; iki vazife-i umumiyesi(genel vazifesi) var: Biri: Bedendeki hüceyratın(hücrelerin) tahribatını(zararlarını) tamir etmek. Diğeri: Hüceyratın(hücrelerin) enkazlarını(parçalarını) toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerayin(atar ve toplar damar) namında iki kısım damarlar var ki: Biri safi kanı getirir, dağıtır, safi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı; enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı "Ree" denilen nefesin geldiği yere getirirler.

            Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir(yaratmıştır). Biri azot, biri müvellid-ül humuza(oksijen). Müvellid-ül humuza ise nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden(kirleten) karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizac(birleşir) eder. Buharî(buhar gibi) hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye inkılab(dönüştürür) ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi(vücut ısısını ve dengesini) temin eder, hem kanı tasfiye(temizler) eder. Çünki Sâni'-i Hakîm(Allah), fenn-i Kimya'da aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi(şiddetli ilgi ve çekicilik) müvellid-ül humuza(oksijen) ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlahî ile o iki unsur imtizac(birleşir) ederler. Fennen sabittir ki; imtizacdan(birleşmeden) hararet(ısı) hasıl olur. Çünki imtizac(birleşme), bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizac(birleşme) vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi bunun zerresiyle imtizac(birleşir) eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak kalır. Çünki imtizacdan evvel iki hareket idi; şimdi iki zerre bir oldu, her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılab eder. Zâten "hareket, harareti(ısıyı) tevlid eder(doğurur)" bir kanun-u mukarrere(tekrar eden kanun)dir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki(insan bedenindeki) hararet-i gariziye(vücudun normal ısısı), bu imtizac-ı kimyeviye(kimyevi birleşme) ile temin edildiği(karşılandığı) gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi safi olur. İşte nefes dâhile(içeriye) girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını(hayat suyunu) temizliyor, hem nâr-ı hayatı(hayat ateşini) iş'al(tutuşturuyor) ediyor. Çıktığı vakit ağızda mu'cizat-ı kudret-i İlahiye(rabbimizin kudret mucizeleri) olan kelime meyvelerini veriyor.      ö­ÄY­T­Q²7!ö¬y¬Q²X­.özµ4ö«hÅ[«E«#ö²w«8ö«–@«E²A­K«4 turra-i fıtrat(yaratılış mührü) bir olan bütün insanların bedenlerine hakikî mutasarrıf(tasarruf sahibi) olacak bir kudret ve ilim sende varsa, hem sudan ve havadan tut, tâ nebatat(bitkiler) ve hayvanata(hayvanlara) kadar benim erzakımın(rızıklarımın) mahzenlerine(depo) mâlik olacak(sahip) bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa, hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalb, akıl gibi letaif-i maneviyeyi(manevi organları) benim gibi dar, süflî(aşağı) bir zarfta yerleştirerek, kemal-i hikmet ile istihdam edip(hizmet ettirmek) ibadet ettirecek sende nihayetsiz(sonsuz) bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa göster, sonra "Ben seni yaptım" de. Yoksa sus! Hem bendeki intizam-ı ekmelin(harika düzenin) şehadetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delaletiyle(delilliğiyle), benim Sâniim herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı, onun san'atına karışamaz. Zerre miktar müdahale edemez."

            O şeriklerin(Allah’a ortak koşanların) vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider, insanın nev'ine(tür) rast gelir. Kalbinden der ki: "Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemaat içinde; şeytan, onların ef'al-i ihtiyariye(kendi istekleriyle yaptıkları işlerine) ve içtimaiyelerine(sosyal işlerine) karıştığı gibi, belki ben de ahval-i vücudiye(vücudundaki işlere) ve fıtriyelerine(yaratılışlarına) karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden(kovan) bedene ve beden hüceyresine(hücresine) hükmümü icra ederim." Onun için beşerin nev'ine(insan türüne), yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisanıyla(diliyle) der ki: "Siz çok karışık birşey görünüyorsunuz. Ben size Rab ve mâlikim(sahibim) veyahut hissedarım." der. O vakit nev'-i insan, hak ve hakikat lisanıyla(diliyle), hikmet ve intizamın(mucize düzeninin) diliyle der ki: "Eğer bütün küre-i arza(dünyaya) giydirilen ve nev'imiz(türümüz) gibi bütün hayvanat ve nebatatın(hayvan ve bitki türlerinin) yüzler bin enva'ından(türlerinden), rengârenk atkı ve iplerden kemal-i hikmetle(tam bir hikmetle) dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat(hayatlı) enva'ından(türlerinden) nescolunan(dokunan) ve gayet nakışlı bir surette(şekilde) icad edilen haliçeyi(mevsimleriyle yer yüzü halısını) yapacak ve her vakit kemal-i hikmetle tecdid edip(yenileyip) tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa, hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza(dünya) ve çekirdek olduğumuz âleme(evrene) tasarruf edecek(idare edecek) ve hayatımıza lâzım maddeleri mizan-ı hikmetle(hikmetli ölçülerle) aktar-ı âlemden(evren kıtalarından) bize gönderecek bir muhit(her şeyi içine alan) kudret ve şamil(içine alan) bir hikmet sende varsa, ve yüzümüzdeki sikke-i kudret(kudret mührü) bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsalimizi icad edecek bir iktidar sende varsa; belki bana rububiyet(rablık) dava edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki(türümdeki) karmakarışıklığa bakıp parmak karıştırabilirim deme. Çünki intizam(düzen) mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemal-i intizam(tam bir düzen) ile bir istinsahtır(nasihat alma). Çünki bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezaretimizde(görülen ve gözetlenen daire) bulunan hayvanat ve nebatatın(bitkilerin) kemal-i intizamları(harika düzenleri) gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nevi(çeşit) kitabettir(yazılmış kitaplar).

            Hiç mümkün müdür ki: Bir haliçenin(dokunmuş halı ya da kilim) her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârane yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icad eden, çekirdekli cismin sâniinden(sanatkarından) başkası olsun. Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu'cizat-ı kudreti(kudret mucizelerini), mahiyetimizdeki(yapımızdaki) havarik-ı fıtratı(fıtrat harikalarını) görmüyorsun. Eğer görsen, anlarsın ki: Benim Sâniim öyle bir zâttır ki, hiçbir şey ondan gizlenemez, hiçbir şey ona nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühuletle(kolaylıkla) icad eder. Koca kâinatın fihristesini(içindekileri), kemal-i intizamla(tam bir düzenle) benim mahiyetimde derceden bir zâttır. Böyle bir zâtın san'atına senin gibi camid(cansız), âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise, sus! Def'ol git!" der onu tardeder(kovar).

            Sonra o müddeî(davacı) gider zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye(dokunan halıya, bahar gibi) ve zemine(yer yüzüne) giydirilen gayet müzeyyen(süslü) ve münakkaş(sanatlarla işlenmiş) gömleğe esbab(sebepler) namına ve tabiat lisanıyla ve felsefe diliyle der ki: "Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim(sahibim) veya sende hissem var" diye dava eder. O vakit o gömlek, (Haşiye)o haliçe, hak ve hakikat namına, lisan-ı hikmetle o müddeîye der ki: "Eğer seneler, karnlar(asırlar) adedince yere giydirilip sonra intizam(harika düzen) ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemal-i intizam(tam düzenle) ile kader dairesinde proğramları ve biçimleri çizilen ve tayin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı(düzenli) ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icad edecek kudret ve san'at sende varsa, hem hilkat-i arzdan(yer kürenin yaratılmasından) tâ harab-ı arza(kıyamete) kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icad edecek kemal-i intizam(harika bir düzen) ve hikmetle tamir ve tecdid(yenilenecek) edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa, hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı(dünyayı) elinde tutup mûcid(icat edecek) olabilirsen, bana rububiyet dava et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet(birlik mühürü) ve öyle bir turra-i ehadiyet(birlik mühürü) vardır ki, bütün kâinat kabza-i tasarrufunda(kudret elinde, idaresinde) olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuunatıyla(işleriyle) birden görmeyen ve nihayetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hazır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihayetsiz(sonsuz) hikmet ve ilim ve kudrete mâlik(sahip) olmayan bize sahib olamaz ve müdahale edemez." der.

            Sonra o müddeî gider. "Belki küre-i arzı(dünya) kandırıp orada bir yer bulurum"

(Haşiye): Fakat şu haliçe hem hayattardır, hem intizamlı(düzenli) bir ihtizazdadır(titremededir). Her vakit nakışları kemal-i hikmet ve intizam ile tebeddül eder(değişir). Tâ ki nessacının(dokuyucusunun) muhtelif(çeşitli) cilve-i esmasını(isimlerinin cilvelerini) ayrı ayrı göstersin.

Gider, küre-i arza(Haşiye-1) yine esbab namına ve tabiat lisanıyla der ki: "Böyle serseri gezdiğinden, sahibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin." O vakit küre-i arz, hak namına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: "Haltetme... Ben, nasıl serseri, sahibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız(düzensiz) bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana sahibsiz, serseri dersin. Eğer hareket-i seneviyem(senelik hareketim) ile takriben yirmibeş bin senelik(Haşiye-2) bir mesafede, bir senede gezdiğim ve kemal-i mizan(harika bir ölçü) ve hikmetle vazife-i hizmetimi(hikmet görevimi) gördüğüm o daire-i azîmeye(büyük daireye) hakikî mâlik(sahip) olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedar(görevli) olan on seyyareye(gezegene) ve gezdikleri bütün dairelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve cazibe-i rahmetle(rahmet çekiciliği ile) ona takılı olduğumuz güneşi icad edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyarat(gezegenleri) yıldızları ona bağlayacak ve kemal-i intizam(tam bir düzen) ve hikmetle döndürüp istihdam edecek(emrine koşturacak) bir nihayetsiz(sonsuz) hikmet ve nihayetsiz kudret sende varsa, bana rububiyet dava et, yoksa haydi cehennem ol, git! Benim işim var. Vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamat(harika düzenler) ve dehşetli harekât ve hikmetli teshirat(etki) gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki; bütün mevcudat(varlıklar), zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona muti'(itaatkar, emrine uyan) ve müsahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim(düzen) ve tezyin(süs) ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyaratla tanzim eder bir Hakîm-i Zülcelal ve Hâkim-i Mutlak'tır."

            Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe. Kalbinden der ki: "Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup, bir yol açarım. Yeri de müsahhar(emrime koştururum) ederim." Güneşe şirk namına ve şeytanlaşmış felsefe lisanıyla, Mecusilerin dedikleri gibi der ki: "Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin." Güneş ise, Hak namına ve hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlahiye diliyle ona der: "Hâşâ yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Ben müsahhar bir memurum. Seyyidimin

(Haşiye-1): Elhasıl: Zerre, o müddeîyi küreyvat-ı hamraya(alyuvar) havale eder. Küreyvat-ı hamra onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev-i insana, nev-i insan onu zîhayat(hayatlı) enva'ından(türlerinden) dokunan arzın(yer yüzü) gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza(dünya), küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havale eder. Herbiri der: "Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen sonra gel benim zabtıma çalış. Eğer onu mağlub etmezsen(yenemezsen), beni ele geçiremezsin."

            Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremiyen, birtek zerreye rububiyetini dinletemez.

(Haşiye-2): Bir dairenin takriben nısf-ı kutru, yüzseksen milyon kilometre olsa; o daire (kendisi) takriben yirmibeş bin senelik mesafe olur.

misafirhanesinde bir mumdarım(mum tutan). Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakikî mâlik(sahip) olamam. Çünki sineğin vücudunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki; benim dükkânımda yok. Daire-i iktidarımın haricindedir." der, müddeîyi tekdir eder.

            Sonra o müddeî döner, firavunlaşmış felsefe lisanıyla der ki: "Madem kendine mâlik ve sahib değilsin, bir hizmetkârsın; esbab(sebepler) namına benimsin." der. O vakit güneş, hak ve hakikat namına ve ubudiyet lisanıyla der ki: "Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsalim olan ulvî yıldızları icad eden ve semavatında kemal-i hikmetle yerleştiren ve kemal-i haşmetle döndüren ve kemal-i zînetle(süslerle) süslendiren bir zât olabilir."

            Sonra o müddeî, kalbinden der ki: "Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim(vekillerim) namına birşey kazanırım." der. Onların içine girer. Onlara esbab namına, şerikleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisanıyla, nücumperest(yıldıza tapanlar) olan sabiiyyunların dedikleri gibi der ki: "Sizler, pekçok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde(hükmü altında) bulunuyorsunuz." O vakit yıldızlar namına bir yıldız der ki: "Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti(Allah’ın varlığı ve birliğini) görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizamat-ı âliyemizi(büyük düzenimizi) ve kavanin-i ubudiyetimizi(kulluk kanunlarımızı) bilmiyorsun. Bizi intizamsız(düzensiz) zannediyorsun. Bizler öyle bir zâtın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semavatı(uzayı) ve şeceremiz(soy ağacımız) olan kâinatı ve mesiregâhımız olan nihayetsiz(sonsuz) feza-yı âlemi(uzay) kabza-i tasarrufunda(elinde) tutan bir Vâhid-i Ehad'dir. Bizler donanma elektrik lâmbaları gibi, onun kemal-i rububiyetini gösteren nurani şahidleriz ve saltanat-ı rububiyetini ilân eden ışıklı bürhanlarız(delil). Herbir taifemiz onun daire-i saltanatında(saltanat dairesinde) ulvî(yüksek, gökler), süflî(aşağı, yer), dünyevî, berzahî(dünya ile ahiret arası alemler), uhrevî(ahiret) menzillerde(yerlerde) haşmet-i saltanatını gösteren ve ziya veren nurani hizmetkârlarız.

            Evet herbirimiz kudret-i Vâhid-i Ehad'in(Allah’ın) birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin(yaratılış ağacının) birer muntazam(düzenli) meyvesi ve vahdaniyetin birer münevver(nurlu) bürhanı(delili) ve melaikelerin birer menzili(yer), birer tayyaresi(uçağı), birer mescidi ve avalim-i ulviyenin(yüksek alemlerin) birer lâmbası, birer güneşi ve saltanat-ı rububiyetin(rabbimizin saltanatının) birer şahidi ve feza-yı âlemin(uzay evreninin) birer zîneti(süsü), birer kasrı(sarayı), birer çiçeği ve sema denizinin birer nurani balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü olduğumuz gibi, heyet-i mecmuamızda(hepimizde) sükûnet(sakinlik) içinde bir sükût(sakin, huzurlu, düzenli) ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet(süs) ve intizam(düzen) içinde bir hüsn-ü hilkat(güzel yaratılış) ve mevzuniyet(ölçülülük) içinde bir kemal-i san'at(harika sanat) bulunduğundan Sâni'-i Zülcelalimizi(Sanatla yaratan Allah), nihayetsiz(sonsuz) diller ile vahdetini, ehadiyetini(birliğini), samediyetini(her şeyin O’na ihtiyacı olması, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı olmaması) ve evsaf-ı cemal ve celal ve kemalini bütün kâinata(evrene) ilân ettiğimiz halde, bizim gibi nihayet(son) derecede safi, temiz, muti'(itaatkar), müsahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık(düzensizlik) ve vazifesizlik hattâ sahibsizlik ile ittihamettiğinden(suçladığından)  tokata müstehaksın(layıksın)." der. O müddeînin(davacının) yüzüne recm-i şeytan(şeytana atılan taş) gibi, bir yıldız öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı (Haşiye)evham(şüphe) derelerine ve tesadüfü adem(yok) kuyusuna ve şerikleri, imtina'(imkansızlık) ve muhaliyet zulümatına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel-i safilînin(en aşağı mertebenin) dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız @«#«G«,«S«7ö­yÁV7!öެ!ö½^«Z¬7³~ö@«W¬Z[¬4ö«–@«6ö²x«7ö   ferman-ı kudsîsini okuyorlar. Ve "Sinek kanadından tut, tâ semavat kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak karıştırsın" diye ilân ederler.

-46-

            ((Haşiye): Evet müteharrik(hareketli) herbir şey, zerrattan(zerrelerden) seyyarata(yıldızlara) kadar, kendilerinde olan sikke-i Samediyet(her şeyin Allah’a ihtiyacı olması Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmaması) ile vahdeti gösterdikleri gibi, harekâtlarıyla(hareketleriyle) dahi, gezdikleri bütün yerleri vahdet namına zabtederler. Kendi mâlikinin(sahibinin) mülküne idhal(içine alır) ederler. Hareket etmeyen masnuat(varlıklar) ise, nebatattan(bitkilerden) nücum-u sevabite(sabit yıldızlara) kadar, birer mühr-ü vahdaniyet(birlik mührü) hükmündedirler ki; bulunduğu mekânı, kendi Sâniinin(sanatla yaratan Allah) mektubu olduğunu gösterirler. Demek her bir nebat(bitki), herbir meyve, birer mühr-ü vahdaniyet(birlik mührü), birer sikke-i vahdettirler(birlik mührü) ki; mekânlarını(yerlerini) ve vatanlarını, vahdet namına Sâni'lerinin mektubu olduğunu gösterirler.

            Elhasıl: Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet namına zabteder. Demek bütün yıldızları elinde tutmayan, birtek zerreye Rab olamaz.)

(Haşiye): Cenab-ı Hakk'ın acaib-i masnuatına(sanat eserleri olan) bakıp, temaşa edip(gözlemleyip, gözlettiren) ve ettiren işaretleriz. Yani: Semavat(uzay), hadsiz gözlerle zemindeki(yerdeki) acaib-i san'at-ı İlahiyeyi(Allah’ın harika sanatlarını) temaşa eder(gözlemler) gibi görünüyor. Semanın melaikeleri gibi, yıldızlar dahi mahşer-i acaib ve garaib olan arza(dünya) bakıyorlar ve zîşuurları(şuurluları) dikkatle baktırıyorlar, demektir.