Bu kısım gerçekleri araştırarak hakikatlere ulaşmak isteyen içindir, yoksa inkar etmek isteyen ve güneşe gözünü yummak ve her  yerdeki, zamandaki vahiy güneşinin ışığına "güneş yok, ışığıda yok, katılmıyorum, öyle değil, gülüyorum vb.-demek fikir değildir, art niyettir, körü körüne inkardır-" demek için çırpınanlara değildir...

ALLAH(c.c.) VARDIR

İSPATLAR ÖNCESİ GİRİŞ..

Var olan bir şeyin varlığının ispatı yokun ispatına göre her zaman daha kolaydır ve mümkündür. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Ya da bir iğnenin evrende varlığını ispat için onun yaptığı dikişlerin izlerini bile göstersek yeterlidir. Halbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı hatta geçmişi geleceği ve yerin; göğün katmanlarına kadar dolaşıp, gösterir ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez...

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Ramazan hilalini gören iki şahit birleştiklerinden orucun tutulması için yeterlidir. Göremeyenler ise kimi uykudadır, kimi “hava bulutludur göremedim” der. Kimi “gözüm bozuktur der” vb. Mucizelerine dayanan 124 000 peygamber, keşif ve kerametlerine dayanan 124 000 000 evliyalar ve sayısız ispat edici alimler, bilim adamları ispatlarına dayanarak ittifak ederek biz gördük diyorlar.

Rabbimizi bize tanıtan sayısız deliller yanında beş büyük tanıtıcı vardır. 1. Kainat(evren, doğa) 2. Peygamberler 3. Gönderilen kitaplar ve suhuflar 4. Vicdan  5. Bilim: Evrenin her yönünün tesadüflerle olamayacak kadar mucize olduğunu verileriyle ortaya koyan ispatlayan bilim. Evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gitmediğini, maddenin ezeli ve ebedi olmadığını Kuran'ın dediği gibi bir başlangıcı ve sonu olduğunu ispatlayan bilim. (Bilimsel kurallar ve bulgular akla hizmet içindir, aklın yorumlaması içindir.. Sınırlarını ise akıl çizmiştir. Bulgularını akla sunar, akıl onu yorumlayarak değerlendirir. Yani bilimin laboratuar kuralları aklın aracıdır. Bu nedenle bilim akla göre dar dairededir ve dinsizliğe alet edilemez. Dine ise evrenin mükemmelliğini ispatladığından, bulduğu verileri ile ateizmin temeli olan tesadüfü yok ettiğinden çok hizmeti geçmiştir ve geçmektedir. Tabi Yaratan laboratuarın dört duvarına sığdırılıp, konulup incelenemez. Bilimin akla göre sınırlı olan kuralları doğru inancın eteğine bile yetişemez fakat kıyasla akla kapı açmakta harika bir dürbün olur. Bilim ve akıl sanki duyguyu ve kalbi öldürür gibi yanlış bir anlayış vardır. Aklın önem verilmesi kalbi ve duyguyu azaltıyor gibi bir yanlış anlayış var. Halbuki yanlış bir mantık. Bilim ve akıl, kalbe ve duyguya da çok destek verir, yerini buldurur. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır. Neyse..( ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi?:)konunun devamı için 7. delile bakabilirsniz.) Ayrıca burada çürütülen, eleştirilen tesadüfi ve metaryalist evrimdir. Yoksa evrim doğanın yaratılması ile ilgili olması noktasında yaratıcının yaratma sisteminin keşfetme teorisidir. Bunun siyasal olarak, metaryalizme alet edilmesi yanlışlığını eleştiridir. Yoksa evirene kurban:) Yaratan ister evrimle yaratmış ister başka şekillerle bunun araştırılmasının bir önemi yok. Karşı çıkılan haşa tesadüfi ve yaratansız evrim mantığıdır. Zaten bu noktadan ateistler için de evrimde 1 mg. protein yoktur.

    Dünyadaki gibi Türkiye de de aydınlanmanın yolu dinden geçtiğine inanıyorum. Martin Luter gibi yani avrupadaki Rönesans reform harekatlerini yapanlar yine din adamlarıydı. Yani düzelme dinden başladı. Zaten İslam dünyasının geri kalmasının ana nedenlerinden birisi de aklı ve felsefeyi düşman ilan etmeleri nakilciliği esas almalarıdır. Gerçi Gazali gibi en nakilciler bile nakil anlaşılmayınca akıl ile tevil olunur ve akla uyulur şeklinde kesin hükümlere varılmıştır. Yani delil aramak ve araştırmak hak dinin esasıdır. Kimse kızmasın:) Sorgulanamayan bir din olsaydı Kur'anda İbrahim, Musa vb. yaratana sorgulayıcı sorular sormazdı. Yani sorgulama, delil arama, sorma insanı dinsiz imansız yapmaz aksine gerçeklere ulaştırır. Nasılki bu gün için exersiz(hareketli ibadetler), karşılıksız iyilik, biraz aç kalma vb. insan için faydalı bilimin ulaştığı her şey dinlerde namaz, oruç, zekat, sadaka vb. şekillerde kadim bilgilerde de var. Ayrıca ölümü ve ahiret inancı, tevekkül vb. ile insanın en büyük problemlerini çözüme ulaştırıyorlar. Yani dinin özünün-ilk peygamberden son peygambere- çok önemli katkıları olmuştur. İslam dünyası dünyanın ufkunu açtı fakat daha sonraları her zamanki gibi insanların dinin özünün içene etmesiyle aklı, içtihadı, felsefeyi ve pozitif bilimleri yasaklayarak kendisi dünyada kırdığı skolastik düşünceye girmiştir. Ve maalesef bu felakatin farkına bile varmadı hatta farkına varmamayı büyük onur sandı. Bu konuyu analiz sentezler bölümüne havale edelim uzatmamak için.

   “Kurandaki temsiller, benzetmeler ve hikayeler neden var?” derseniz bu durum insanların yapısına bakınca anlaşılır. Çünkü insanlar bu şekilde akıllarıyla anlarlar ve günlük sosyal hayatta bu benzetmeler vb. leriyle konuşurlar. İşte Allahın tahtı, kürsüsü, eli(Allah'ın eli onların elinin üstündedir) vb..

Ayrıca Kur'an "niçin akletmiyorsunuz, düşünmüyorsunuz, araştırmıyorsunuz, bakmıyorsunuz(efelâ yeğgilûn, efelâ tefekkerûn, efelâ tedebberûn)" diye binlerce ayet sonlarında işaretler verir, aklı olmayanın dini de olmaz der, araştırmaya sevk eder. Düşünmeden Kurana inanamazsınız. Bu Kurana zıttır. Akılla din, akılla bilim, bilimle gerçek din birbirine zıt olamaz, Hakikat ikisi birleştirilince ortaya çıkar. Akla mantığa uyan Kurana uyar. Uymayan Kurana da uymaz. Bilim "tekvin yani yaratma" sıfatını incelerek yaratanı gösterir, Vahiy  ise "kelam yani konuşma sıfatıyla yaratanı gösterir, yani birbirini desteklerler. Doğada Kuran gibi Yaratanın bir kitabıdır. Kuran evrenin kullanma kılavuzudur, kullanma kılavuzu ait olduğu makinaya ters düşmez.) Bilme, evrene yani doğaya bakıp ta Yaratanı göremeyenler aklını ve beynini kullanmayanlardır. Zaten islamiyet ise fıtrat(yaratılışa uygun) dinidir. Evrende doğada ne kadar akla, kalbe, vicdana yer varsa o kadar akla, kalbe, vicdana yer verir. Hasan Hüseyin YILDIZ hocanın dediği gibi Akıl yetmeyebilir ancak akılsız asla olmaz....Zaten İslam dünyası da aklı, düşünmeyi, felsefeyi öldürdüğünde geri kalmaya başlamıştır. Yani İslam dünyası İslamın getirdiğinin yani düşünmenin, atalarının dinine körü körüne uymama uyarısının zıttına gitmiş ve geri kalmıştır. Neredeyse düşünmeyi ve aklı kullanmayı, felsefeyi kendilerine haram etmişlerdir. Dünya ile ahireti ayırma hastalığı ve pozitif ilimlerle yani doğa ile din ilimlerini ayırma hastalığına düşmüşlerdir. Halbuki Kuranda ayet kelimesi delil anlamına gelmekte ve bu da bütün doğa-her bitki, çiçek, nar tanelerindeki dizilim, atar ve toplar damar yapısındaki pompalama yapan sayısız kapakçıklar, kalp, insan, hayvan, atom canlı cansız her şey ilim ve fenler- vb. olmaktadır. 
 

Bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister ve “sarayın içi boştur” der. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyâlarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Çünkü o açık kapıdan girer sarayın içini ve içinin varlığını görür.

Yeter ki insanlar gözlerini yummasın!... Zaten yalancılık, iftiradan ibaret olan küfür ve inkar bu uyduruk iftiralardan(sahte hadislerle iftiralar, israiliyat yani sonradan müslüman olan yahudi ve hiristiyan vb. diğer alimlerin dinden sanılan bilgileri kullanmaları) ibaret olan malzemeleri kullanmakta ve dinsizliğe delil olarak sunmaktadır. Halbuki insanı başta aklını, kalbini, ruhunu ve mahiyetini imandan başka bir şey doyurmaz. Yani tesadüflere bağlanan inkar insan için, insanın aklı, kalbi ve ruhu için doyurucu tatmin edici değildir. İnsan günahlarda bile, bir atomda bile, en kuytu bir köşedeki bir çiçekte bile hatta bir mikroorganizmada bile tesadüf safsatasını yıkarak yaratanı bulmasına yetecek delilleri görür. Zaten o kapıların 999’u herkese açıktır. Hem de ardına kadar... İşte sayısız o kapı-yüz adet kapı:) ve o delîllerden bir kaçı:(Konunun tam anlaşılması için ilk 30 maddenin -tabiki birden değil- düşünülerek okunmasını acizane tavsiye ederim)

-1-

Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtip(yazan)siz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet(son) derecede muntazam(düzenli, tertipli) şu memleket(evren) hâ­kimsiz olur? (Sözler sh: 49)

Bir harf ve bir iğne bile kendi kendine olamıyorsa evrende bir harften bir iğneden mükemmelliği nisbetinde, ölçüsünde bir yaratıcıyı, ustayı gerektirir. Peki bu mükemmelliği nereden biliyoruz, ya da bilmeye başladık? Bilim..

Bu evrenin bir harften ve bir iğneden daha mükemmel olduğunu ispatlayan bütün fenlerdir. Örnekler: Anatomi, fizik, kimya, biyoloji, astronomi, coğrafya, arkeoloji, teknoloji, matematik, istatistik, botanik, zooloji, vb. Henüz görülememiş atomun bile mühendisliği kurulmuştur. Evren üzerine binlerce bilim dalları oluşmuştur. Başlangıçta çok basit zannedilen bir çok şey üzerine günümüzde onlarca bilim dalı kurulmuştur. Örneğin (tesadüfe dayanan evrim teorisinin ortaya atıldığı zamanlar) başlangıçta hayat çok basit görülürken hatta hayatın oluşması için sudaki iplerden yılan ve benzerleri, çamurdan kurbağa ve benzerleri, hücreyi de içi boş hava dolu baloncuk zannedilip tanımlanıyordu. Şimdi golgi aygıtı, hücre zarı, sitoplazma, endoplazmik redikulum, mitokondri, DNA, RNA vb. Zamanla anlaşıldı ki evren insan aklının alamayacağı kadar mükemmellik ve mucize içinde mucizelerle dolu……..Mikrodan makroya her dairede görülen bu mucizelik ise Allah'ın her yerde olduğunu ve her yere hakim olup sürekli dizayn ettiğini bize gösterir. Ayrıca en basit canlı tabir edilen yosun vb. DNA larının mükemmel oluşu bize tesadüfi bir evrimin olmadığını açıkça gösterdi. Onun için darvinizmi sorgulayan hareket DNA ile başlamıştır. DNA bulunduktan sonra ilk varlığın DNA sı mükemmel olduğuna göre türler arasındaki tesadüfi var oluş geçerli değil. Çünkü ilk anda bir şeyin mükemmel olması onun tesadüfi olmadığını gösteriyor. Tasarımsal var oluşu savunanların en büyük görüşü DNA daki mükemmelliktir. Asıl insan çekirdeği içindeki elmayı görmek önemli. IQ seviyesi 60 ın altında olanlar bilimsel olarak soyut düşünemezmiş. Belki IQ seviyesi 60 altında olan filozoflarda elmanın içindeki çekirdeği görüyorlar ama çekirdeğin içindeki elmayı göremiyorlar. Metaryalistlerde somut düşünüyorlar soyut düşünemiyorlar. Quantum dinamiği meteryalizmi ciddi şekilde bitirdi. Çünkü Quantum da önce bilgi proje var sonra madde var. Materyalizme göre ise önce madde var soyut bilgi sonradan var diyorlar. Asıl olan proje olmadan bina olur mu? Şu anda bilimsel olarak bir insan Allah birdir diyebilir. Ayrıca en zayıf varlıkların hala yaşaması fakat başta dinazor, mamut vb. en güçlülerin yok olması doğal seleksiyonu da çürütmüştür. Bu son konu ayrı bir madde olarak yazılacaktır. Evrende mücadele ise istisnadır. Yaygın olan yardımlaşmadır. Topraktaki bakterilerden tut her şey bir biriyle yardımlaşıyor. Cansızlar bile canlıların yardımına koşuyor ya da koşturuluyor. Bulut vb. Sosyal evrimleşme ise mücadele ve boğuşmayı istisnadan genelleştirmiş ve insanları üstünlük yarışıyla bir biriyle savaşmıştır. II. Dünya savaşında ki üstün ırkçılı boğuşmasını bu zihniyet doğurmuştur. Gerçi bu savaş bunun kötü neticelerini gösterdiğinden insanlık ders almıştır.

Konu ile ilgili önemli iki tefekkür:

BİR TEFEKKÜR..

Allah'ın varlığına delil doğadaki her şeydir. Çiçek, böcek, insan, toprak sayısız her şey.

"İnkarcının teki inançlı bir düşünüre: “Eğer Allah varsa bana bir mucize göstersin.

Ben de inanayım.” demiş.

Düşünür ise hiç düşünmeden: “Sen söyle ne mucize değil ki…” demiş."

 

Sahilde yürürken üç-beş harfli adınızı kumlara yazılı gördüğünüz zaman tesadüf ihtimali aklınızın ucundan bile geçmez ve bunun arkasında bir bilinç bir fail ararken, insan genomundaki üç milyar harfin kusursuz bir biçimde dizilimine tesadüf diyorsunuz öyle mi?__Prof. Dr. John Lennox(Matematik profesörü)

Şimdi bazı ateistler hep bu sözü söylüyorlar diyebilirler. Zaten bir fikri çürütemeyince başka ne diyebilecekler ki? Onlara Matematiği pozitif bilim olarak kabul ediyor musunuz diyerek başlayalım:)


Önemli hatta bilimsel BİR TEFEKKÜR:


(Telomer, ökaryotik doğrusal kromozomların uçlarında bulunan, herhangi bir gen kodlamayan, özelleşmiş heterokromatin yapılarıdır. Telomerlerin varlığı, kromozomların uçlarının rastgele çift zincir DNA kırılmalarından koruyarak istenmeyen kromozom uçlarının birleşmesinden ya da kromozomu nükleolitik parçalanmadan korur.)
DNA yı incelediğimiz zaman telomer denilen bir kısmı var. Telomerin kendi kendine doğada oluşabilme konusu olasılık hesaplarına göre matematiksel olarak hesaplanmış. Kendi kendine nasıl olabilir diye. Bu hesaplama sonunda ON ÜZERİ 652 çıkıyor. Şimdi iki tane kaleminiz var. İki kalemi atıyorsunuz. İkisinin ucu aynı anda yere düşme ihtimali 10 üzeri 17. Üç tane kaleminiz var. Üçünü aynı anda atıyorsunuz. Üçünün de ucunun aynı anda yere düşmesi ve değmesi 10 üzeri 52 çıkıyor. Bunun gibi tesadüfi var oluşla düşündüğünüz zaman DNA daki sadece telomerin oluşması 10 üzeri 652. Olasılık hesaplamalarında 10 üzeri 50 nin ve üzerinin tesadüfen oluşması imkansız kabul ediliyor. Matematikçilere göre 10 üzeri 50 imkansız. Demek ki 10 üzeri 652 nin kendi kendine olma ihtimali bilimsel olarak imkansız. Bu demektir ki ciddi bir düşünülerek planlanmış, harika bir hesap var. Mükemmelliği yakalamak için mükemmel bir plan var. Yani bilimsel olarak yaratan var.
DNA larının mükemmel oluşu bize tesadüfi bir evrimin olmadığını açıkça gösterdi. Onun için tesadüfi sorgulayan hareket DNA ile başlamıştır. DNA bulunduktan sonra ilk varlığın DNA sı mükemmel olduğuna göre türler arasındaki tesadüfi var oluş geçerli değil. Çünkü ilk anda bir şeyin mükemmel olması onun tesadüfi olmadığını gösteriyor. Tasarımsal var oluşu savunanların en büyük görüşü DNA daki mükemmelliktir. Asıl insan çekirdeğin içindeki elmayı görmek önemli. IQ seviyesi 60 ın altında olanlar bilimsel olarak soyut düşünemezmiş. Belki IQ seviyesi 60 altında olan filozoflarda elmanın içindeki çekirdeği görüyorlar ama çekirdeğin içindeki elmayı göremiyorlar. Metaryalistlerde somut düşünüyorlar soyut düşünemiyorlar. Quantum dinamiği meteryalizmi ciddi şekilde bitirdi. Çünkü Quantum da önce bilgi proje var sonra madde varı ispatladı. Materyalizme göre ise önce madde var soyut bilgi sonradan var diyorlar. Asıl olan proje olmadan bina olur mu? Şu anda bilimsel olarak bir insan Allah birdir diyebilir. Ayrıca en zayıf varlıkların hala yaşaması fakat başta dinazor, mamut vb. en güçlülerin yok olması tesadüfi doğal seleksiyonu da çürütmüştür. Evrim tesadüfle değil bir evirenle olmuştur..

MATEMATİĞİ POZİTİF BİLİM OLARAK KABUL EDİYOR MUYUZ? TABİKİ KABUL ETMEYEN YOKTUR. Şimdi matematik açıdan DNA üzerinden bir tefekkür edelim. Daha sonra da bu matematik oranını bütün bilimler açısından hesaplanmış kabul edelim. Örneğin fizik, biyoloji vb. Bizim vücudumuzda bir saniyede bir hücrede sayısız kimyasal reaksiyonlar olmaktadır. Hatta bir reaksiyon başka bir reaksiyonu başlatacak kimyasalları oluşturmaktadır. Vücuda giren zehir denilen maddeler ise sadece bir reaksiyonu engelleme işini gerçekleştirmektedir. Bu bile organizmanın ölümüne neden olmaktadır. Yani bir reaksiyonun engellenmesi bile..İşte bu sayısız reaksiyonları da matematik olarak hesaplandığında on üzeri milyonlar yapar ve tesadüfü, ateizmi öldürür. Aynı şekilde bunu bütün bilimler açısından gezegenler arası hesaplar yani astronomi, fiziksel hesaplamalar yani fizik, kimyasal uyumlar yani kimya vb. hangi bilim açısından olay sayılara dökülse fizik, kimya, astroloji vb. tesadüfün ve ateizmin yok olduğunu bilimsel olarak hem de ayrı ayrı her bilimde görürüz.
Şimdi DNA’daki SADECE telomer yapısı üzerine tefekkür edelim..

BİR TEFEKKÜR 2

Alyuvarları biliyorsunuz. Her birinin dört aylık bir ömrü var. Kanda dolaşan alyuvarlar çekirdeksizdir. Kırmızı hücrelerimiz çekirdeksiz dolaşır. Çekirdeksiz bir hücre beyinsiz bir hücre gibidir. Nasıl oluyor da harika işlerini yapıyor gerçi bu ayrı bir konu. Eğer çekirdekli olsaydı ne olurdu? Eğer çekirdekleri olsaydı insan kilosu 77 kilo yerine 147 kilo olurmuş. Aynı taşıdığı oksijen işini yapabilmesi için çekirdekleri olunca iki misli daha vücüdumuz su tutması gerekiyor. Çekirdeği çıkarılarak en az hacimle en çok fonksiyon yaptırılmış oluyor. Aynı olayı bacak kemiklerinde de görüyoruz. Ortasında boşluk var. Kenarlar kemik. Bu sayede hem daha sağlam kırılmaz ve esnek oluyor. Hem de daha çok işe yarıyor. Benzer olay boğaz köprülerinde de de var. Komple çelik yapsalar kaynak israfı ve ağırlığından dolayı dayanıksız olacak hatta sağlamda olmayacak. Ortasındaki boşlukla bacak kemiğine benziyor. Aynı şekilde kuş vb. lerinin tüyleri ve kemiklerindeki boşluklarda onların hafif ve daha dayanıklı olmalarını dolayısıyla kolay uçmalarını sağlar. Doğadan alınacak ve alınan çok örneklerle belki de geleceğin en önemli mesleklerinden biyomühendislik gelişmiştir. Bu iki tefekkür örneği sayısız tefekkürler ilimden çıkarılabilinir. Ayrıca bir kalp ameliyatı olan arkadaşım ameliyat sonrası kalp seslerini duymaya başladığını bana söyledi. Bende nasıl deyince öyle bir sistem varmışki kalbin etrafında o sesi susturucu gibi kapatıyormuş. Bizim haberimiz olmadan ne mükemmellikler dönüyor akıl hayran bîhaber(habersiz)

***

"Bir harf katipsiz olmaz' bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kainat kitabını, katipsiz zannediyorlar"
(Said Nursi)

 

 

 

-2-

Göz sanatı, akıl sanatkârı(eseri yapanı) görür.

Burun ne kadar mükemmel koku alabilirse alsın renkleri göremez. Gözlerimiz ne kadar mükemmel renkleri görürse görsün tat alamaz, hatta saydam olmayan bir cismin arkasını bile göremez, aciz kalır. Kulak ne kadar mükemmel duyarsa duysun renkleri göremez. Kulağın işi gözden beklenmez. Sesleri kulak gözü; tatları dil gözü görür. Dil gözüyle sesler görülmez. Aynı şekilde Yaratıcımızda akıl gözüyle görülür. Bir resim akıl gözüyle ressamı, bir masa marangozu, bir saat ya da makine mühendisi gösterdiği gibi evrendeki her sanat(milyonlarca bitkiler, hayvanlar, canlı cansız varlıklar yani evren) akıl gözüne sanatkarı, yaratıcımızı gösterir. Görünmemek olmamaya delil olamaz. Duymamakta..Örneğin yer altındaki katmanlardan gelen sesleri bir karınca, köpek vb. hayvanlar bizden daha iyi duymaktadır. Deprem kırılmaları başlayınca mesela önce o bizden aşağı sandığımız hayvanlar bizden çok önce kırılmaları duyar ve kaçmaya başlar ama biz daha duymayız bile... Doğuştan hiç renk görmemiş bir insanın gözü açıldığında önce renkleri merak ediyor. En yakınlarının yüzlerini değil. Çünkü onların elleriyle yüzlerini tanımlayabiliyor. Fakat renkleri tanımlayamıyor. Fakat inkarda edemiyor çünkü herkes varlığını söylüyor. Bu nedenle varlığına inanıyor renklerin. Yani görmemek olmamaya delil değildir. Soyut kavramlar gibi..Ayrıca beş duyu organları yeterli değildir, aldanabilir hatta aldatılabilinir. Olmazsa olmazdır ama aldanabilir. Örneğin: Bir insan öyle bir Süleyman Demirel taklidi yapar ki sadece kulağıma inanırım derseniz o taklitçinin Süleyman Demirel olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Ya da bir sihirbaz öyle hileler yapar ki sadece gördüğüme inanırım derseniz mendilden kuş oluştuğuna inanmak zorunda kalmak durumunda olursunuz. Aynı bunun gibi insanın beş duyu organı yeterli olmaz akılla veriler yorumlanır. Hatta bazen akıl bile yetersiz kalabilir, o bile aldatılabilinir(doğruyu yanlış yanlışı doğru gösteren cerbeze vb. yollarla), devreye vicdan, ruh, kalp genişliği de girmelidir.

Din bir imtihan(sınav)dır. Eğer gözümüzle yaratıcıyı direk görmüş olsaydık imtihan olmamış olurdu. Elmas ruhlu Ebu Bekir ile kömür ruhlu Ebu Cehiller bu imtihan sırrıyla aynı seviyede olmadığı anlaşılmaktadır. Unutmayalım kömür ile elmasın yapı maddesi karbondur yani aynıdır..Arayan bulacak; aramak istemeyende bahanesini bulabilecek. Yaratan isteseydi yıldızlarla "LAİLAHE İLLALLAH, yani Allah tan başka yaratan yoktur" yazabilirdi. Ama bu vb. şeyler imtihan sırrını bozardı. Gerçi yıldızın kendisi "LAİLAHE İLLALLAH" diyor ama bunu görmek isteyen görebiliyor. Bu da insanı diğer yarattıklarından ayıran bir sırrı sağlıyor. Yani melekler vb. lerinden insanı ayırıyor. Bu arama sırrı yani arayarak O dostu bulmak sırrı insanın yaratılma sırlarından birini oluşturuyor.

Saad Taftazanî, imanı ve hidayeti “cüz’i ihtiyarinin sarfından sonra(insanın iradesiyle yaratıcıyı aramasından sonra) kalbe ilka edilen(bırakılan, yerleştirilen) bir nur,” şeklinde tarif eder.
 

İlahi bakışta dünyanın ömrü bir hiç hükmündedir ve sadece dünyalık bakış üzerine bina edilmemiştir. Faninin sonsuza oranı sıfırdır. Matematikte en büyük rakamın bile sonsuza kıyası sıfırdır yani bir hiçdir.  Sonsuz bir hayata göre dünyanın ve insanın ömrü hiç hükmündedir. İnsan ise bunun tam tersi düşündüğünden dünyada bebek ölümlerini daha imtihana girmeden cennete gidenlere zulüm yapıldığını sanır. Halbuki onlar az bir zahmetle sonsuz bir cenneti kazanırlar. Eğer sonsuz bir ahiret hayatı olmasaydı gerçektende en büyük adaletsizlik ve zulum olurdu bu dünya. Haşa ahiret olmasaydı Yaratıcımızda en büyük zalim olmuş olurdu. Ve bu iddia sahipleri haklı olurdu. Fakat madem ahiret var ve sonsuza kıyasla bu dünyanın hiç bir önemi olmamaktadır. Hatta bu dünya öyle  gıcık bir yer ve sistemdir ki bazen bir nimet olmadığında her şey nıkmete yani belaya dönüşebilmektedir. Bir işkenceyle ölen şehide geri getirilip sorulsa ki zaten ahirette o zalimlerden hakkını alacaktır. "Az bir zahmetle baki cennet kazandım" der. Ayrıca bilmediğimiz sırlarla o şehit hiç acı bile çekmiyor olabilir. Yani bilmediğimiz perdeler vardır.  Kaza geçirenlerin acılarını hiç farketmemeleri-hatta etrafındakileri koşturuken en rahat onların olması-, bir kavgada insanların yaralandıklarını sonradan farketmeleri, tavşan, fare vb. lerinin doğal vücutlarının içlerindeki doğal morfin-inmorfin- patlaması sonucu yılan tarafından yenilirken bile hiç acı çekmediklerinin anlaşılması vb. bilmediğimiz perdeler tecelli etmektedir.."Manen denildi ki: "Senin bu şiddetli teessürün, o Hakîm ve Rahîm'in hikmetini, rahmetini bir nevi tenkid hükmüne geçer.
Rahmet-i İlahiyeden ileri şefkat olunmaz.
Hikmet-i Rabbaniyeden daha ekmel hikmet, daire-i imkânda olamaz.
Âsiler cezalarını; masumlar, mazlumlar zahmetlerinden on derece ziyade mükâfatlarını alacaklarını düşün!
Senin daire-i iktidarın haricinde olan hâdisata, Onun merhamet ve hikmet ve adaleti ve rububiyeti noktasında bakmalısın!" Ben de o lüzumsuz, şiddetli elem-i şefkatten kurtuldum.
Kastamonu(RNK) - 219"

İnsanların İyilik ve kötülüğün de imtihan sırrı bozulmaması için karışmaması gibi. Çünkü özgürlüğün olabilmesi için yani hür bir imtihan dünyası olabilmesi için her türlü seçeneğin olması gerekir. Maalesef iyilik gibi kötülüğe de müsaade edilmesi gerekir. Öyle olmasaydı zaten insan türü yaratılmasına gerek yok melek vb. olarak devam ederdi. Kendi iradesiyle iyiliği seçecek bir dost oluşmazdı insandan..Gerçi "Küfür devam eder, zulüm devam etmez". Çünkü sonsuz ahiret için dünyayı pek önemsemeyebilir. Sonsuz hayat olarak ahirette bir çok şeyi telafi edecektir. Musibetlerde ölen masumların ebedi cennetine-mertebesine ve makamına göre- alması gibi(Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf ve harcama yapar. Bitkiler neden ben hayvan olmadım diyemez. Suda başlattığı yaşam sürecinde kimine göz verir görme vermez. vb..Ona düşen iyiki madde kalmadım, toprak olmadım diye şükürdür vb. )..Mazlumların haklarını zalimlerden alıp onları cehennemle cezalandırması gibi.. Gerçi "Küfür devam eder, zulüm devam etmez". Nice saraydakiler zindandadır, her şeyi son model zenginlikler içindekiler(son model araba, villa, yat, müzik seti vb. son model intihar odası, çünkü bedeni ne kadar doyarsa doysun kalp, akıl ve ruh açlığı, bu nedenle de huzursuzlukları) hatta intihar eder vb. Yani farklı şekillerde de bu dünya da adalet tecellileri gösterir. Neyse bu farklı bir konu..

Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise maneviyatta kördür. (Said Nursi) Görmediğime inanmam diyen ateist rüyasında gördüğünü, gözleriylemi görüyor acaba ... Görmek sadece gözle olan bir kavram değildir.

                Ayrıca bazı şeyler çok şiddetli gözüktüğünden görülemez. Güneş tam tepedeyken ya da normalde güneşe baktığımızda o kadar çok şiddetli parlar ve gözükür ki onu göremeyiz. Yine her yerdeki ışık örneğin evin içindeki ışık bile güneşten geldiği halde alıştığımızdan bunun farkına bile varmayız. Rabbimizde aslında her şeyde zaten çok şiddetli görüldüğünden farkına varamaz oluruz. Birde büyük şeyleri gözlerimiz kapsayıp göremez. Örneğin yıldızlar kadar yükselsek bile evreni göremeyiz çünkü çok büyük ve azametlidir. Görülmek için kavranamaz. Rabbimizde azameti sonsuz olduğundan göremeyiz.

YOK VAR VAR YOK

Nefisleri firavunlaştırmış insanlar, ellerinde küçük bir iradeden başka bir şey olmadığını, hiçbir şeyi yok edemedikleri gibi, hiçbir şeyi de yoktan icad edemediklerini, çok güvendikleri tabiatın elinde de bir şey olmadığını görünce, "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz." diyerek, batıl anlayışlarını Kadir-i Mutlaka(Yaratana) teşmil etmek isterler.

Her senede yüz binlerce türü yeniden icad eden, semayı ve arzı altı günde yaratan, her baharda kâinattan daha sanatlı ve hikmetli bir kâinatı inşa eden kudret ve ilimden, bîr yazıyı göstermek için sürülen madde gibi, ilim defterindeki varlıkları kudret defterinde cisimleri ile göstermesini ve bu kadar varlık var edilmişken, yoktan var etmesini uzak görmek ahmakça ve cahilce bir anlayışsızlıktır.

Var olduğu halde "Yoğu var edemez." diyen adam, yok olmalı! -çünkü yüzyıl önce kendiside yoktu:)-(23.Lem'a Hatime 3.Sual)

Buraya şu konuyu tekrarı bir yerde olsa da ekleyelim: EVRENİN SANATKARI EVREN CİNSİNDEN DEĞİLDİR.

Evrenin sanatkarı evren cinsinden olamaz. Nasıl ki resim ressam türünden olamaz. Yani resim konuşmaz, işitmez, hareket etmez. O zaman ressamda konuşmuyordur, işitmiyordur, hareket etmiyordur, diyemeyiz. Evet resim ressamı gösterir. Yapısından ressamın özelliklerini ve sıfatınıda tanıttırır. Ama ressam resim cinsinden ve resimi oluşturan parçalardan olamaz. Ressam boya, çerçeve, tuval, bez ya da astar cinsinden de olamaz. Olsa o resimi, binayı yapamaz.

Binayı yapan usta bina cinsinden olamaz. Binanın ustası binanın içinde aranmaz. Yani mühendis harç, çimento, demir, tuğla, boya, elektrik tesisatı, su tesisatı, elektrik, su, kireç, kalıp, kolon, kiriş türünden ve özelliklerinden olamaz. Olsa zaten binayı yapamaz.

Aynen bu resim ve bina örnekleri gibi evrenin ustası evren cinsinden olamaz. Evrendeki hiçbir şey (bitkiler, hayvanlar, insan, ruh, melek, elektrik, enerji, madde, hava, toprak, su, güneş vb…) cinsinden ve onlara ait özelliklerden de olamaz ve benzemez. Evren yaratılmıştır, yaratıcı yaratılmış olamaz. Olsa rab, ilah olmaz. Fakat evren resim ressamı gösterdiği gibi, doğa evrenin yaratıcısını da tanıttırır. "Allah'ı kim yarattı" sorusu bu noktadan tamamen mantıksızdır.

Bütün bu sebeplerden evrendeki hiçbir sebep ve varlık-madde, mana, zaman, dil vb.- yaratıcı olamaz ve yaratıcıya benzemez. Tanıtması ise ayrıdır. Tarih boyunca insanlar yaratıcıyı kendi türlerinden düşünerek yoldan çıkmışlardır. Bir tren vagonunu çeken onun önündeki vagondur. Onu çeken ise önündekinin önündeki... Sonunda ise bütün vagonları çeken lokomotif vardır. Bütün vagonları bir vagon çekiyorsa lokomotifi çeken vagon hangisidir denilmez. Çünkü onu da çeken bir vagon olsa o lokomotif olmaz vb..Matematiğin her zirvesini bilen bir profesöre "profesör kendi bilmediği bir soruyu sorar mı" demek mantık hatası olduğu gibi "Allah kaldıramayacağı taşı yaratır mı?" sorusu da aynı mantık hatalarındandır. Neyse bu konu için ayrı bir madde yazılacaktır.

 

-3-

"Ha burayı bilim ya da evrimciler açıklayamadı bak burada Allah var" şeklinde cevaplar.. derseniz: Orası açıklandığı gün sizin Allah haşa ordan gider. Açıklanamayan şeylerde iman ve inanç ararsanız, açıklandıkça ateist olursunuz. Batı ateistlerinin durumu da budur. Cevap şu mantıkla olmalı:  

Bir şeyin nasıl yapılmasının izah edilip anlaşılması onun ustasını ve yapanını inkar ettirmez. Bir saatin nasıl yapıldığının anlaşılması ustasını inkar ettirmez. Daha çok buldurur.  Bilim "nasıl" ı cevaplar. Neymiş "bilim daha henüz bunu açıklayamamışmış(!) Yahu açıklayınca ne olacak(?)

Örneğin elektronik saatin nasıl çalıştığını ben bilmiyorum. Fakat daha sonra elektronik mühendislerinden dersler alarak öğreniyorum. Öğrendiğim zaman o elektronik saat kendi kendine mi olmuş olur?Yoksa yine ustasını mı tebrik ettirir. Aynen bunun gibi ilim ve fenlerin bir şeyin nasıl olduğunu bulmaları ustasını inkar ettirmez daha çok buldurur. Ya da bilgisayarın nasıl yapılıp çalıştığını öğrendiğimizde kendi kendine mi olmuş olur?

                Haritanın ne olduğunu anlamayan birini düşünelim. Haritayı ve onun ne anlattığını öğrendiğinde harita kendi kendine mi olmuş olur?Basit bir Türkiye haritası bile kendi kendine olmuyor. Ya DNA haritası çıkarıldığında o harita kendi kendine mi olmuş olur? Yoksa haritayı çizen mühendisi mi gösterir? Bizim haritalarımızdan mükemmelliği nisbetinde…

Bir örnek daha verelim. Kitabı tanımlıyorum. Kitap: Hammaddesi ağacın hamur haline getirilmesiyle ve bazı kimyasal maddeler karıştırılarak fabrikalarda üretilen ve içine insanların fikir, duygu ve düşüncelerini yazmış olduğu materyale kitap denir. Şimdi kitabın nasıl yapıldığını öğrenip, anlayıp tanımladığımda kitap kendi kendine mi oluşmuş olur(?)

Vahşi bir adam mükemmel bir fabrikaya giriyor. Fakat o fabrikanın nasıl yapıldığını ve kimin yaptığını bir türlü görüp bulamıyor. Ne yaptı diye düşünse yani fabrika parçalarından o vahşi aklı ona ihtimal vermiyor. Sonra o fabrikanın plan ve sistem kitabını ele geçiriyor ya da keşfediyor. Ve en ilgili onu görüp bulduğundan "tamam bu kanun kitabı yaptı" diyor. Anayasa kitabını yapanlar o kitap değildir vb. düşünmüyor. İşte bu günkü tabiatçıların durumuda bu şekildedir.

Zaten insanın vazifelerinden bir tanesi de evrendeki Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellilerinin görülüp keşfedilmesidir. Her fen de her şey gibi Allah(c.c.) ın isimlerine dayanır. İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü.

“Bundan bin sene sonra insanlar başlı başına bir mucize olan bir elma, NAR, HİNDİSTAN CEVİZİ, MANDALİNA VB. yapabilir. O zaman ne olacak?” sorusunun da yukarıdaki mantık içinde çürüklüğü anlaşılır. “Sen bundan bin sene sonraki laboratuar ortamı içinde ihtimalle oluşturulabilecek bir elmadan bahsediyorsun. Peki o elma insanlığın on bin yıllık bir birikimiyle ve binlerce denemelerle kendi kendine olamıyorsa milyonlarca yıldır elmalar nasıl kendi kendine oluyordur? O ana kadar ki elmaları kim yaptı(?)

Benzer ateist bakışı Stevens Howkings de yapıyor. Neymiş bir program yazmış. Ve onunla şekil oluşturan şeyler yapıyormuş bilgisayar kendi kendine. Yahu zaten o programı yazmak kendisiyle olmuş. Bilgisayar ve labaratuvar da onbin senelik insanın çalışmalarının sonucu ve buna tesadüf diyor. Tabi aradaki elektrik, onu üreten baraj yol vb. sistemleri bahsetmeyeceğim bile:) Onlarda Tanrıya verilen bütün kuvvetleri atomlara verir. Sadece şuursuz bırakır. Ve şuursuz olamayacak derecede mükemmel sanat eserleri atom vb. lerin tanrı olamayacağını gösterir. Gerçi Stevens Howkings de son zamanlardaki açıklamalarıyla tanrının varlığını ilan etti. Geliyor gidiyor galiba bazen:)

Ayrıca bir ateistin "Ben kendi kendime oldum, tanrı tanımam, tanrı yok vb." demesi aklımıza şunu getirmeli. Bir kayıt okuyucu makine düşünelim. Teyip, mp3, ya da bilgisayar olsun. Ve bu kayıt okuyucu bilgisayara sesimizi kaydetsek "Ben kendi kendime oldum. Beni yapan yok. vb." söylemleri sürekli söylese biz o makinenin kendi kendine olduğuna inanır mıyız? Asla inanmayız. Çünkü o makinenin    "ben kendi kendime oldum, beni yapan, yaratan yok." demesi bile bize onun ustasını, mühendisini, yapıcısını, ateistinde yaratıcısını göstermektedir.:)

Bir araba fabrikasını düşünelim. Makinalar yeri ve zamanı geldiğinde arabanın parçalarını yerleştiriyor ve sonunda tünelden araba çıkıyor. Tabi bir ateistte bunu görüyor. Ve "Ben her şeyi biliyorum. İşte kendi kendine oldu vb." şeyler diyor. Halbuki biraz ilerisine gitse onu tasarlayan mühendis gündüz gibi akıl gözüyle gözüküyor. İşte ateistin faciası da bu şekilde oluyor:)

****

"tanrı var mıdır?" şeklinde değilde ;
"tanrı varsa evren nasıl olmalıdır? 
tanrı yoksa evren nasıl olmalıdır?" şeklinde sorgulamaya ne dersiniz? :)
Ben objektif olarak bakıyorum ;
Tanrı yoksa evrende hiçbir sistem ve rasyonellik (anlaşılabilirlik) bulunamaması gerekirdi. Tıpkı teist bir bilim adamının "eğer rastlantılar sonucu oluştuysak burda rasyonellik aramaya gerek kalmazdı" dediği gibi...
Eğer tanrı varsa evren sistematik ve rasyonel (anlaşılabilir) olması gerekir - ki zaten öyle :) eğer öyle olmasaydı hiçbir şeyi hesab edemez kısacası "bilim" diye bir şey yapamazdık. 
Sonuç olarak evrenin bu yapısı bir yaratıcıyı zorunlu kılıyor :)

*****

Şu anda yaşadığımız tek hücreliden çok hücreliye dünyada basit bir canlı yok. Bu nedenle bu ayırım yanlış. Canlı cansız her şey bir mucize aslında. Bakmayın siz neymiş basit canlılar diye ayırım yapanlara. Zaten basit olsalardı insanlığın on binlere yıllık birikimiyle şimdiye laboratuvarda kolaylıkla yapılıyor olurdu.
İnkarcının teki inançlı bir düşünüre: “Eğer Allah varsa bana bir mucize göstersin.
Ben de inanayım.” demiş.
Düşünür ise hiç düşünmeden: “Sen söyle ne mucize değil ki…” demiş.

 

-4-

Çok önemli aslında günümüzdeki bütün metaryalistlerin animist zirvesinde olduğunun delili:)

ANİMİZM HATIRASI

Eski insanlar büyük ve kuvvetli gördükleri dağ, bulut, güneş, yıldız, ova vb. her şeye tapınarak onlara ilahlık veriyorlardı. Bu da ateistlerin fikirlerinden biri..Ve derler ki "sonunda insanlar demişler ki ona buna tanrı diyeceğimize bir tanrı diyelim kurtulalım..":)) Evet gülmemiz gerek.. Aslında bu fikri ortaya atanlar ve bu yolla inançla alay edenler en büyük animist biliyor musunuz? En çok onlarla alay geçmek gerek..:     Günümüzde ise insanlar büyüklük verdikleri bilime ve bilimin gösterdiği kanunlara ve atomlara vb. tapıyorlar. Halbuki bir elmanın olması için tohumunun her bir molekülü toprağın içindeki elmaya gerekli her maddeyi, suyu kullanması, güneşi kullanması, hazmı sağlamak için insanın midesini, koku için insanın burnunu, tat için insanın dilini, renk için gözü yani kısaca ilah gibi her şeyi bilip sözü ve kudreti her şeye geçmelidir. Bu da yetmez hem her şeye tam hakim hem de her şeyde kavga dövüş çıkartmaması için tam mahkum olmalıdır.

                Bir hücrenin içinde dünya nüfusundan kat kat fazla atom ve molekül vardır. Hiç birinin aklı, fikri ve şuuru olmadığı halde kavgasız, gürültüsüz dokunun içinde, organın içinde, sistemin ve organizmanın içinde bütün evrenle ilgili işlerini ve görevlerini yerine getiriyor. Bizim ise aklımız, fikrimiz ve şuurumuz var daha dünyada geçinmesini öğrenememişiz.

                Bir arının gözünün görmesi için bütün hava toprak su güneş atmosfer tabakaları güneşin yanma dengesi yani her şeyin olması gerekir ki onun gözündeki bir atom ya da molekül  ilgili yere gidip görme işini yapabilsin. Yada onun da ilah gibi her şeyi bilesi gerekir. Ancak her şeyin hakimi onun gözünü gördürebilir. Bir şeyin olması için her şeyin hakimi olması gerekir. O zaman her atom aynı zamanda haşa ilahtır.(!)  İşte buyurun kullanın modern animizm(!)

                Dünyamız güneşin etrafında saatte 108 000 kilometre hızla dönüyor. Hızı biraz artsa güneşden uzaklaşacağız dondurma olacağız. Hızı biraz azalsa güneşin çekimine girip sudakiler haşlama karadakiler kızartma olacak. Aynı zamanda bu haliyle kendi etrafında ve Samanyolu Galaksisi içinde dönüyor. Ve galaksimizle birlikte Vega burcuna doğru da seyahat ediyor. Dünyamız güneş sistemi içinde bir hiç, güneş sistemimiz galaksimiz içinde bir nokta bile değil, galaksimiz uzaydaki galaksiler içinde “ucu bucağı bilinmeyen ve her tarafı sayısız otlarla kaplı bir bahçede bir ot” gibi.

                Bizim sayısız şoförlerimiz akıllı ve şuurlu oldukları halde sayısız kazalar yapıyorlar peki bu dünyamız ve onlar gibi sayısız gezegen, yıldız, galaksiler, güneşimiz ve sayısız atom moleküller ve onların içindeki nötronlar elektronlar kaza yapmayıp atom bombasını oluşturmuyor. Sonsuz harika mucizeleri milyonlarca yıldır devam ettiriyor…..

              

                İşte her şeye hakim ve sahip bir Allah kabul edilmezse her şeye atoma, kanunlara ve onları bulan bilime bile ilah demek zorunda kalıyorlar.  Onlarda Tanrıya verilen bütün kuvvetleri atomlara verir. Sadece şuursuz bırakır. Ve şuursuz olamayacak derecede mükemmel sanat eserleri atom vb. lerin tanrı olamayacağını gösterir. Yani bu devrin animistleri oluyorlar(!) İşte inkar bu kadar büyük bir cehalettir! Çünkü alay etmeye çalıştıklarından daha animistler ve bunu görmüyorlar.

                  Eski devrin insanları yine belli şeylerle animistlik yapıyorlardı. Ya günümüzdeki maddecilere ve ateistlere ne demeli onlardan bin kat daha animist değiller mi(?) 

                Ayrıca insanın bu kadar sonsuzluk isteği tesadüf olabilir mi? "İnsan ebed-sonsuzluk- için yaratılmıştır ve ebede gidecektir" "Vermek istemeseydi ebed isteğini insanlara vermezdi" Bediüzzaman_Ahiretin delilleri bölümüne bakın..

 

Önemine ve konunun dünyamıza tam yerleşmesi için iki başlıkta ve risale tarzıylala tekrarlayalım:

HER TARAFI GÖRMEK

Eğer, insan vücudundaki zerrelerin Kadir-i Ezelînin küçük birer memuru olduğu kabul edilmezse, o zaman insanın göz be­beğinde çalışan her zerreye bulunduğu vücudun her bir tarafım, irtibatta olduğu bütün kâinatı gören bir göz, geçmişini ve geleceğini, neslini ve aslını, unsurların membalarını ve rızklarını ma­denlerim bilecek bir akıl lazımdır.

Bütününde zerre kadar akıl olmadığı için dalalete batmış bir insanın, zerresinde bin Eflatun kadar aklın, ilmin ve şuurun bu­lunduğuna ihtimal vermek divaneleri bile güldürecek bir ah­maklıktır. (23.Lem'a 2.Mesele Birincisi)

YA HAKİM YA MAHKUM

Zerreler, eğer şu âlemin ustasının emrine tabi birer memur olmasalar, o zaman her zerrenin cesedi oluşturan diğer zerrele­rin hepsine hem mutlak hakim, hem mutlak mahkum olması ge­rekir. Birbirinin dengi ve benzeri olduğu halde, hakimiyet açısın­dan zıt olmalıdırlar. Vacib-ül Vücuda ait isimlerin bütününe sa­hip olmaları gerekirken, aynı zamanda da elleri ve imkanları dardır.

Yani, havaya, gıdaya, suya, ısıya muhtaç bir hücre; ağza, bur­na, nefes borusuna, akciğere, ondaki hücrelere, atmosfere, güne­şe, oksijene, alyuvarlara, ağaçlara, dile, dişlere, meyvelere, top­rağa, kan damarlarına, beyne, sinir sistemine emir verebileli, "Emrimi dinlemeyenin hali perişan olur!" diyebilmeli ve hem de "İstediklerimi çabuk bana getirin!" deme ihtiyacı ile malûl olma­lıdır. Eğer her şeye, her zerreye uluhîyet verilir, Allah kabul edil­mezse, bir İnsanın ayağının altındaki hücre, hem dünyaya hük­mü geçen bir hakim, hem de herkese yalvaran bir dilenci olur, Bir şey ya hakimdir, ya mahkumdur. Eti, Ömrü, iktidarı kısa olan mahlukat mahkum, Allah hakimdir. (23.Lem'a 2.Mesele 2.Muhal)

Akla evrenden O'nu tanıttıracak bir pencere...:

BİZ UZAK O YAKIN

Allah (c.c), mahlukatma şah damarından daha yakındır.

Onun, Nur isminin tecellisine mazhar olan güneş, iliklerimi­ze kadar ısısı ve ışığıyla yakın, biz ona uzağız. Güneş girdiği her yerde hazır ve nazırdır. Azametinin gereği olarak, büyük küçük hiçbir şey onun ihatası dışına çıkamaz. Her zerre kabiliyeti nis­petinde güneşin akislerini gösterir. Güneşin tecellileri, hem ge­niş, hem çabuk ve hem de onun için kolaydır. Zerre ile seyyare emrine karşı eşittir. Denizin yüzüne yaydığı ışıklarım zerreye de aynı nizam ve ahenk ile yayar.

O'nun bir mahluku olan güneş, O'nun Nur ismi yanında çok kesif, karanlık ve cansız iken, O'nun Nur ismine ayinedârlığı ile bu kadar yakın ise; O'nun yakınlığı, ihatası, hakimiyeti nihayet-sizdir. O'na ait olan mahlukata, 0, o mahlukatm bizzat kendisin­den bile daha yakın ve hakimdir. (14.Söz Dördüncüsü)

“Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.”(İsra, 17/70). Burada zaten yaratılanların sadece insan olmadığını ya da yaratmanın son üstün mertebesinin insan olmadığnı daha bu evrende "ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİL ALEMİN" deki alemlerin olduğunu açıkca da görüyoruz. Belki bu gün uzaylı vb. diye görülenlerin bizden milyonlarda yıl öncesindeki müthiş gelişmiş evrendeki diğer türler olabilme ihtimalini unutmamalıyız. Sonuçta yaratan ateşten, nurdan, ışıktan, hatta güzel kokudan, habis kokudan, güzel sözden vb. her şeyden her şey yaratabilir. Bu sayısız galaksiler ve evrenlerin başı boş olabileceğini düşünmek bence mantıksızlıktır. Bu evrendeki diğer boyutu ve frekansı farklı canlılar Yaratanın gücünü ve varlığını bize daha kuvvvetli şekilde gösterir. Belki dünyada ta Sümerler ve daha öncesine kadar bu uzaylılarla-melek vb. türlerle- bir bağlantısı bile olabileceği ihtimali de unutulmamalıdır.

Bu bölümde ihtimaller değerlendirilmektedir. Evren varsa ve bunları uzaylılar ya da rearkarnasyon ya da herhangi bir şey(sebepler, unsurlar yani hava, toprak, güneş, su vb.) yapıyorsa ya bu mucize eserleri kendi kendine, sebeplerle ya da öylesine oluşturuyorlar(!) Aklımızı başımıza alıp inceleyelim. Uzaylılar ihtimalinde de aynı şartlar ve ihtimaller geçerlidir. Yani uzaylılar da ya kendi kendine olmuş, ya sebepler yapmış vb. Yani ne derlerse desinler her ihtimallerde aynı şartlar geçerlidir.

 

 

 

-5-

Ateizmin aşılandığı bir dönemde Kastamonu ilçelerinden Araçlı medarı iftiharımız Said Nursi'ye ziyarete giden Abdullah Yeğin abi şöyle harika bir soru soruyor. Harika bir cevap alıyor..

 "- Bize yaratıcımızı tanıttır. Okulda öğretmenlerimiz, hocalarımız hiç Allah'tan bahsetmiyorlar"

“Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendine özel dillerle sürekli Allah'tan bahsedip Yaratıcımızı tanıttırıyorlar. Öğretmenleri değil, onları dinleyiniz.”(meyve risalesi 6. mesele)

       Bütün ilimler Allah’tan bahseder:

Mükemmel bir eczahanenin her kavanozunda, harika ve hassas ölçülerle hazırlanmış ilaçlar vardır. O eczahanedeki ilaçlar, maharetli, kimyager, maksatlı bir eczacının varlığına ve özellik­lerine şahittir.

Bitkileri, hayvanları, havası, suyu, gıdası ile bu dünya ecza-hanesi, çarşıdaki eczaneden ne kadar büyük ve mükemmel ise, o derecede kendi eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'e şahittir. Onu ta­nıtır ve tarif eder.

Binlerce çeşit kumaşı basit bir fabrikadan dokuyan makine nasıl maharetli makinistini ve fabrikatörünü tanıtırsa, yüz bin başlı, her başında binlerce mükemmel fabrika bulunan bu sey­yar makine-i Rabbani de, ustasını ve sahibini bildirir, tarif eder.

Gayet mükemmel bir erzak deposunun, sahibini; onun güç ve kuvvetini tanıtması gibi, bir senede yirmi dört bin senelik mesa­fede seyahat eden ve yüz binlerce çeşit ayrı ayrı erzak isteyen misafirlerinin ihtiyaçlarına cevap veren, bahan büyük bir vagon gibi binlerce çeşit ayrı ayrı yiyeceklerle doldurarak kışta erzakı biten biçarelere getiren bu Rahmani iaşe ambar da, Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır.

İçerisinde yüz bin çeşit milletten; silahlan, elbiseleri, talimle­ri, terhisleri ayrı yüz binlerce askerin hiçbirisinin hiç bir ihtiya­cım şaşırmadan ve karıştırmadan yerine getiren bir ordu, onun muhteşem kumandanına şahittir ve o kumandam taktirlerle sevdirir.

Öyle de, bu zemin yüzü ordugahında bitkilerden ve hayvan­lardan müteşekkil milletlerin, yüz binlerce ayrı nevinin, hiç biri­sinin elbise, erzak, silah, talim ve terhisinin hiç karıştırılmadan, şaşılmadan yapılması ve her baharda yeniden silah altına alı­nan milyonlarca askerden hiç birinde, hiçbir karışıklık çıkma­ması, küre-i arzın Kumandan-ı Azam'ım hayretler ve takdislerle bildirir, hamdler ve teşbihlerle sevdirir.

Muhteşem elektrik lambalarının elektrikçiyi göstermesi gibi, dünyadan milyon defa daha büyük ve süratli, yanmak maddele­ri tükenmeyen lambalar da Sanii'ni tanıtır ve hayran bırakır. Bir satırında, bin kitap kadar bilgi bulunan, ince kalemlerle yazılan bir kitabın yazarına şehâdeti gibi, her biri bir harf, bir kelime, bir sayfa, bir kitap olan mahlukat da Katibine, Nakkaşı­na şahittir.

Fenler ve ilimler Allah'tan bahseder, onlara kulak veren sa­hibimiz olan Yaratıcımızı bulur.

-6-

Kim öğretti?

Örümceğe ağ yapmasını kim öğretti? Kuşlardaki hatasız navigasyonu yani evini bulabilme özelliğini ya da daha binlerce canlılardaki harika mucize özellikleri kim öğretti? Arıya altıgeni,  balı hem akıtmayacak hem en çok dikey olarak tutacak şekilde eğim yapmasını ve en çok  bal  alacak geometrik şekilde yapmasını kim öğretti? İpek böceğine ipek yapmayı kim öğretti? Bunların ve evrendeki her şey bu kabiliyetleri doğar doğmaz yapıyor. Kim öğretti? Arı doğar doğmaz uçup bal yapmaya koşuyor. Kim öğretti? Ördek suya koşuyor. Kim öğretti? Bir bitkiye nereye gideceği, yaprağına diğerlerinin güneşine engel olmayacak şekilde çıkmayı, fasulyeye tırmanması gerektiğini ve uygun sağlam tırmanacağı ağacı, çalıyı bulmasını ve diğer bütün bitkilere yapması gereken işleri kim öğretti? Kuşlara yuvalarını hiç görmeden, ders almadan yapmasını kelebeğe kelebekliği ineğe inekliği sineğe sinekliği kim öğretti? Yani bütün canlılara hatta cansızlara kim öğretti? Sorun kendimize “Öğrenmeyi kim öğretti?”

İç güdü mü? Yani kim güdüle di?

Soru: Arı nasıl bal yapar?

Cevap: İç güdü ile.

Soru: İç güdü nedir?

Cevap: Arıya bal yaptıran güç.

Soru: Ayasofya nerededir?

Cevap: Sultanahmet Camisinin karşısında.

Soru: Sultanahmet nerededir?

Cevap: Ayasofya’nın karşısında.(!) Bu şimdi cevap oldu mu(?) Hem bu güdü, kalıtımsalsa neden bir kartalın 45 metreden sudaki balığı yemesi gibi bütün olumluları kalıtımsallaşmış da neden milyarlarca yıllık olumsuzlukları kalıtımsallaşmamış(?) bu ne akıllı mucize tesadüftür el insaf ya(?)

-7-

Evrenin oluşumunda inkarcılar-inkarcı evrimciler, kapitalciler, Karl Marx, Darwin, hatta taaa Sümerler dönemlerine kadarki bütün materyalistler vb- genelde ustalığı evrenin sonsuzdan beri sabit oluşuna ve milyonlarca yıl şeklinde zamana bırakırlar. (Tabiki Sümerlerde bugünkü Kuran ayetleri vb. yazıtlarda vardır. Tufan, yaratılış, (Yer ve göğü birlikte yarattık sonra ayırdık ve genişleticiyiz vb.)...) Güvendikleri bu iki dağa-zaman ve evrenin sonsuz sabitliği dağına- da karlar yağmıştır. Çünkü bilim artık evrenin sabit olmadığını big bang teorisiyle ve evrenin genişlediğinin artık ispatlanmasıyla öğrenmiştir. Yani yeni buluşlar İslamı ve imanı ispatlamıştır. Bu vb. teorilerle evrenin bir başlangıcı olduğu hatta yaşı bile ispatlanmıştır. Genişleyen evren geriye götürüldüğünde bir noktadan oluşmakta bu ise evrenin "Ol" emriyle bir noktadan yaratıldığına bizi getirmiştir. Dolayısıyla evren sonsuzdan gelip sonsuza gitmemektedir..

Ayrıca zamanın usta olamayacağı daha çok yıkıcı olacağı hem aklen hem mantıken meydandadır. Örneğin basit bir binanın bütün malzemelerinin binanın oluşumu için bir araya kendi kendine gelmesi  imkansızdır. Diyelim ki geldiğini hayal edelim. Harcı, çimentosunu, kirecini, boyasını, demirini, tuğlasını, suyunu bir araya biz getirelim. Ve ustamız zamana  ve sebeplere (rüzgar, fırtına vb.) bırakalım. Biz zamanla binanın oluşmasını beklerken bizim ustamız önce çimentoyu taşlaştıracak, kireç bozulacak, demiri çürütecek, tuğlayı topraklaştıracak vesaire vesaire (!)

                Yani malzemeleri biz topladığımızda bile ustamız “zaman” her şeyi mahvediyor. Peki zerrelerden nebulalara her dairedeki hem de her zaman yenilenerek yaratılan mucizeler hangi tesadüfi ustanın eseri olabilir(?) İnkarcıların usta dedikleri her şeyde ancak ve ancak Yaratıcımızın sanatıdır. Sanatkar değildir. Onların ve sebeplerin eline işler bırakıldığında ise ancak her şeyin sonu olur. Yani binlerce değil milyonlarca değil milyarlarca kör bir araya gelse bir gören olmaz. Onun için bu keşmekeşlikte bir mükemmelin çıkması ancak yaratıcının varlığıyla bir tercih edicinin takdir edicinin taktiriyle olur. 

Ayrıca inkarcılar inancın somuttan soyuta gittiğini iddia ederler, halbuki soyuttan somuta gidiş olduğunu araştırmalar ispatlamaktadır. İnsanlar önce bir şahsı kutsuyorlar, heykelini dikiyorlar ve tapınmaya başlıyorlar. Lat, menat, uzza vb. putları gibi. Ayrıca bütün tarihi kalıntılarda ilk yapıtların hepsi birer ibadethanedir. Neden bulunan ilk yapıtlar hep ibadethaneler? Yani bunun için peygamberler delilinden biraz bahsedelim.

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbektepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. İslam kaynaklarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler her devirde olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

                   

 

-8-

Sebeplerle sonuçların zıtlığı: İddia edilen sebeplerin hiç biri bu neticeleri(sonuçları) yapmaları imkansızdır. Bu sebeple evrendeki her şeyi yaratan hiçbir sebep olamaz. Ancak evrenden bağımsız gücü kuvveti kudreti her şeye yeten YARATICIMIZ olabilir.

"Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri(özellikleri), kuru çubuğunda aranılmaz."__Said Nursi

 

                Yaratmada etkisi olan bütün sebeplerin(hava, toprak, su, güneş, kanunlar, vb.) özelliklerine baktığımızda şunlardır. 1. akılsız 2. şuursuz 3. kendinden bile haberi yok  4. nereye yönlendirsen oraya akar gider (su, toprak vb.) 5.yapıcı değil yıkıcıdır 6. ölçülü değil, ölçüsüzdür, sınır tanımaz 7. varlıklardaki sıfatların, özelliklerin (görmek, işitmek, duymak, vb.) hiç biri kendilerinde bulunmaz  8. Etki olarak sadece dışadır, içi etkileseler yok ederler. Bir hücrenin içindeki mucizelere direk karıştırılmazlar yoksa yok ederler. Ama hücrenin içi dışından daha mucizedir. Sonsuz karmaşa içinde harika bir canlı vb. oluşuyor. Milyonlarca tellerin şekilsiz olarak bulunması bir mana ifade etmez, özel şekillendirilmiş bir tel mana ifade eder. Sonsuz karmaşadaki taşlar ifade etmez ama üst üste yığılmış ve bir ev yapılmışsa o taşlardan hemen bunu kim yaptı dersiniz. Ya da üst üste sıralanmış dizilmiş bir taş gurubunu bile görünce aklınız sorar ki kim bunları dizdi vb. diye..

                Sonuçlara baktığımızda ise en küçük atomlar ve zerrelerden nebulalara kadar her dairede görülenler ise yukarıdakilerin tamamen zıttıdır. Yani bütün evrenle ilgili sonsuz derecede akıl, hikmet, denge, şuur, irade isteyen netice ve sanattadırlar. En büyük sebep olan güneşin dükkanında rabbimizin yaratmasıyla ısı, ışık, yedi renk vb. vardır. Ama bir sivri sineğin vücudunda her şeyle ilgili olan hayat, duygular, sanatlar mucizeler vb. güneşte bulunmaz. Yani hiçbir sebebin eli olamaz.

                Örneğin bizim kapımızı biri çalsa ve bize eli, ayağı, aklı olamayan ve hatta kendinden bile haberi olmayan bir insanın mühendislik harikası olan bir binayı veya bir bilgisayarı sıfırdan yaptığını ya da yaparak getirdiğini söyleseler inanmayız. Kapının arkasında kim gönderdi bunu diye düşünürüz. Peki nasıl oluyor da atom, hücre, organ, sistem, organizma, cansızlar, bitkiler, hayvanlar, kuşlar, balıklardan dünya dairesi, güneş sistemi ve bütün galaksilere kadar bir biriyle bağlantılı biri olmazsa diğeri olmayan mucizeler nasıl kendinden bile haberi olmayan, aciz, fakir, şuursuz, şeylere verilebiliyor. Halbuki aynı akıl masayı marangoz yaptı diyor. Picasso’nun meyve tabağındaki elma armudu ressam yaptı diyor. Mikalanj’ın Hz. Davud heykelini dünya harikalarından sayıyor. Ya peki o elmanın kendisi, o Davud’un bir insan kendisi o işitmeyen, duymayan, konuşmayan heykelden daha mükemmel değil mi?  Bu akıl nasıl ona müsaade ediyor. O akılla  bu akıl aynı akıl değil mi(?) Bu nasıl fikir yamyamlığıdır(?)

                İradesi en geniş ve kuvvetli ve akıllı olan biz insanları düşünelim. Her birimizin vücudunda hatta bir hücremizde bile sonsuz denilebilecek akıllı ve şuurlu mucizeli işlerin her biri aklımızın ve şuurumuzun haberi olmadan oluyor. Organlarımızın işlemlerinden tut istekli isteksiz bütün kaslarımıza kadar. Konuşurken milyonlarca harika işler oluyor ve akciğerlerden boğaza kaslarımız çalışıyor. Örneğin en basitinden dişlerimiz dilimizi ısırmıyor. Fakat bizim haberimiz bile olmuyor. Gözle görünmeyen mikroba yenik düşüyoruz. Haberimiz bile olmuyor… demek bu işleri her işler gibi hiçbir şey idare etmiyor. Yaratıcımız rahmetiyle idare ediyor. İhsan ediyor. İkram ediyor. Yaratıyor, yapıyor.

                Elma ağacı ya da bir üzüm salkımı bizi nereden bilsin(?) Rengi gözümüze uygun, tadı dilimize uygun, kokusu burnumuza uygun, hazmı midemize uygun, içindeki maddeleri bünyemize, vücudumuza uygun  olarak elmayı, üzümü bize versin. Ya da inek bizi nereden bilsinde sabahtan akşama kadar kafalarını yerden kaldırmadan süt yapsın, arı bize göre bal yapsın(hatta kendine yarım kilo yetecekken 8 kg dan fazla vb.), bulutlar yağmur göndersin….. nereden bilsin(?)……..

 

-9-

Bilim ve bilimsel metotlar yıllardır dinsizliğe delil ve alet edilmeye çalışıldı. Hatta yanlışlığı ispatlanmış tesadüfi evrim hipotezini ispatlamak için, onlarca ayrı ayrı zamanlarda olarak İngiltere müzesinde insanları kırk beş yıl oyalayan maymun ile insan çenesi monte edilmesi olayı gibi, yalan deliller bile getirilmeye çalışıldı. Amerikan başkanı Clinton yaratılış enstitüsünü kurdurup "tesadüfi evrimcilerin delillerini inceleyin dediğinde" her delilleri yalan ve uydurma çıktı. Zaten küfür ve inkar sadece yalandan ibaret ve bu yalanlarla, cerbeze ve akıl oyunlarıyla hakkı batıl, batılı hak göstermekten ibarettir. Ayrıca asıl mantıksızlık ve akılsızlık yaratıcıyı inkar da iken bu kadar mucize içinde mucizelerin tesadüfen olmasına akılcılık demeleridir. Yani asıl akılsızlık, mantıksızlık, imkansızlık inkarda iken sanki inanma da gibi göstermeye çalışıyorlar.Ateistler kendi görüşlerini bir inanç gibi lanse ediyorlar. İnanmamanın inancı. Hayır, ateizm bir inanç değil, bir düşünce sistemidir. Yanlışta ısrardır. Dinler de Ateizmi bir inanç sanıyorlar. Ateizm teistik olmayan bir düşünce sistemidir. Dünyada olup bitenleri açıklamaya çalışır, lakin başaramaz. Yanlış öğrenildikçe doğrunun değerinin farkına varırsınız. Bu yüzden Ateizm iyi öğrenilmeli ve öğretilmelidir. Müzede eski gibi gözükmesi için bu montajlarına demir tozları vb. eklentiler kullanmışlar, bir domuz dişini bile sahte çizimlerle, hayali kaslar, sinirler, dokular ekleyerek insanların imanlarını uçurmuşlar. Ve bu yalan deliller insanlığı yıllardır-45 yıl- meşgul etti. Her zaman peygamber, Kuran vb. hakikatlerle ilgili yalanlarına önce kendilerini inandırarak sahtekarlıkla inkarlarını ispat etmeye çalışmışlardır. Fakat dediklerini dikkatle araştırmaya başladığınızda tamamen yalan ve uydurmaları ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bilimsel metotları ortaya koyan akıllı insanlar bu metotları Allah dememek için bir tapınma unsuru olarak kabul ettiler. Halbuki o kuralları ortaya koyan aynı akıl der ki bir harf bile yazarsız olmaz. Resim ressamsız olmaz. Sanat eseri sanatkarsız olmaz. Aklın bu yönünü neden unutarak aynı akılın gösterdiği yolu tanımazsınız(!) Yani bilimsel metotları da akıl ortaya koymuyor mu(?) Demek inanmak işinize gelmiyor. Zaten dinimiz de "Aklı olmayanın dini olmaz" diyor, yani akılsızları sorumlu bile tutmuyor.

A) Bilim yalnızca “nasıl” sorusunun cevabını veriyor. Halbuki akıl “neden ve niçin” sorularının  cevabını da istiyor.  Yani aklın sorgulama alanı daha geniştir. Bir şeyin nasıl yapıldığının cevaplanması ise o şeyin kendi kendine olmadığının ustasının olduğunu gösterir. Apartmanın nasıl yapıldığının bilinmesi ustasını inkar ettirmez, daha çok buldurur. Bilimde "nasıl" sorusunun cevabıyla evrenin kendi kendine olamayacak derecede mucize olarak yapıldığını bize gösterir. Ve bu yolla akla kapı açarak bilimin dar laboratuar ortamından yükselip, hakikate ulaşmada bizim bir yardımcımız olur. Bu yine aklın ortaya koyduğu bilimsel kurallar "gözün gördüğüne inanmak, ispat vb." aslında inancın eteğine bile yetişemez ama bir kıstasla yani kıyaslama ile aklı gözüne inenlere yol gösteren bir alet olur.

B) Bilimin laboratuar ortamı ve beş duyu organları ile sınırlanan kısımları, ve kuralları aklın çıkardığı kurallardır. Bu kurallarla bulgularını akla sunar. Akıl yorumlar. Dün "atom parçalanamaz" derken bugün ilerlediğinde "atom parçalanabilir" demektedir. Ve bilim, akla tabidir, aklın hizmetçisidir yoksa akıl bilime tabi değildir. Bilimsel kurallar ve bulgular akla hizmet içindir. Bulgularını akla sunar, akıl onu yorumlayarak değerlendirir. Yani bilimin laboratuar kuralları aklın aracıdır. Bu nedenle bilim akla göre dar dairededir ve dinsizliğe alet edilemez. Dine ise evrenin mükemmelliğini ispatladığından, bulduğu verileri ile ateizmin temeli olan tesadüfü yok ettiğinden çok hizmeti geçmiştir ve geçmektedir. Sadece bir DNA(dünyadaki bütün kütüphanelerden kat kat fazla bilgi içermesi gibi) nın mucizeliğini bile ortaya koyması vb. her şeydeki mucizeleri aklın gözüne indirmesi, "bir harf yazarsız olmadığına göre bu mucizeler nasıl kendi kendine olabilir" mantığına kuvvet vermiş ve tesadüflüğü tamamen yıkmıştır. Bu da ateizmin sonunu hazırlamıştır.

 C) Evrimi dinsizlik olarak değil evrendeki ortaklığı görmek olarak algılarsanız bir sorun yok. Zaten İslam alimleri ilk yıllardan itibaren benzer teoriyi savunmuştur. Evrimde atesitlere bir miligram bile protein ya da başka bir şey yoktur. Evirene kurban..Bizim burada yanlışlığını ispat ettiğimiz tesadüfi evrimdir. Yoksa evrim yaratanın yaratma metodu olması noktasında hiç bir sıkıntı yoktur. Bütün canlılar ortak atadan yaratılmıştır tezi İslama uygundur. Rastlantı ile oluşamayacak kadar mucize olan canlılar hatta cansızların tesadüfi olması yani yaratansız evirensiz olması düşünülemez olandır, akla, mantığa tersdir. Allah cansız maddeye nasıl canlılık yüklemiştir. Bunu ve doğada yaratılış evrim ve kanunlarını incelemek aksine İslamın emridir. Darwinin bu noktadan algılanması Rabbimizin Kurandaki nasıl yarattığımızı araştırın emrine uygundur.  Nuh suresi 17,18. “Allah sizi bir bitki olarak yerden bitirdi. Sonra sizi oraya gönderecek ve yine oradan çıkaracaktır.”"De ki, 'Yeryüzünü dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığını görün.' Sonra, yine ALLAH (ahiretteki) son yaratılışı başlatacaktır. ALLAH'ın her şeye gücü yeter.(Ankebut 20) "Yaratan altı gün yani altı devir olarak yaratıyor. Bu devirlere göre zaten Adem dünkü çocuk).. Ondan önce sayısız mahlukat yaratılmıştır. İsrailiyatın anlatma şeklini ya da teorisini kabul etmek zorunda da değiliz. Allah önce atom öncesi cansızları-esir maddesi-, sonra atomları vb. cansızları….sonra denizden bitkileri, sonra hayvanatı, sonra insanatı hammadde ile yaratmayı tercih ederek-yoktanda yaratabilir, ama sebeplerle tercih etmiş olabilir- . Detayları bilim bulmalı ve araştırmalı. Anne karnındaki aşamalar var. Bitkiler, hayvanlar, vb. bütün varlıklar aynı ham maddeden yaratanın çevirisiyle olması evrim anlamını getirebilir. Çünkü hepsinin ustası aynıdır. Bir birine bağlıdır. Hücreleri ve ana yapıları benzerdir. Zaten İslam alimleride yüz yıllardır bu görüşü söylerler. Allah bir yasa içerisinde yaratmıştır. Bu Allahın “ol” emrinin mahiyetiyle ilgili teori ve fikir tartışmalarından ibaret bir seçenektir, teoridir. Bu konuyla ilgili farklı teorilerde ortaya atılmıştır. Biz inananlar evrimlede olsa biçimsel ve şekilsel olum süresine evrim açıklama getirmeye çalışırsa yani o yasayı tespit etmeye çalışırsa hiç bir sıkıntı yoktur. “Allah gidin yer yüzünü gezin, nasıl yaratıldığınızı bulun” diyor bunu bilim bulacak, araştıracak.. Bırakalım bulsun, teoriler geliştirsin ve ispatlamaya çalışsın. Canlılık oluşumu hiçbir şekilde ne teori olursa olsun açıklanamamaktadır-canlılığı hala anlayamadığımız için, yorumları da ondan çok uzak oluyor, çünkü temel konu anlaşılamamış ki açıklanabilsin, fizik, matematik gibi yasaları kesin değil daha biyoloji o kadar gelişmedi-, yada bu nedenle değişik teorilerle açıklanacaktır mesela..İnsandaki Akıl mucizesi..vb. Biz Allahın nasıl oluşumu yaptığı hakkındaki fikirlerimizi, teorilerimizi bilmin bulmasını bekliyoruz. Yoksa bu bir kesinlikle iman sorunu değildir...

 D) Çamaşır makinasının kullanma klavuzu makinaya ters düşmeyeceği gibi evreni inceleyen bilimde evreni açıklayan bilimde hakiki dine ters düşmez. Çünkü evreni kim yaratmışsa dini gönderende O dur. “Akıl ise ona (Kur’ana) uymayı emreder”(ayet meali)

   Dinsizliğe alet edilen evrim bilimsel değildir. Çünkü bilimsellik dinsizliğe alet edilemez. - Yoksa Müslümanlığın geleneğinde evrim düşmanlığı yoktur. Beni Allah yarattı. Nasıl yarattığını bilim araştırdıkça öğreneceğim. Yoksa bilimsel bilgi nasılı anlatır. Evrim karşıtlığı aydınlanmacı reaksiyona karşı bilimin din düşmanı kullanılmasına karşı rövanşist anlayışla evrim karşıtlığı oluşmuştur. Bunun karşılığında muadil olarak olması Aydınlanmacı müslüman da olmalıdır. Bu noktayı unutmayın. Evrimsel biyoloji inancımıza zarar vermez, bilim inançla araştırılmaz, bilim sadece bilimdir. Nasıla cevap verir.  

  E) Bilim evrenin mucize olduğunu ispatladığından ve her geçen yüzyıl ortaya koyduğundan dolayı bu durumu kullanan ve idrakini anlayan akla inanç noktasında yol gösterir. Çünkü inançsızlar evreni tesadüf basit felan filan derken, bilim hiç öyle olmadığını güneşin ışık dalga ayarından tutun, suyun akıcılık ayarlarına kadar, ya da en küçük atomdan tutun nebulalara kadar her şeyin mucize olduğunu ispatladığından dolayı ateizmi, tesadüflüğü çürüten bir araçtır.

Evrim teorisinin asıl sahibi Müslüman alimleridir. Hatta hiristiyan dünyası ilk zamanlar Darwini onlara uymakla suçlamıştır. Yaratan elbet evrim ağacıyla yaratmıştır. Hayat önce suda başlamıştır felan filan.. Fakat bu yaratanın evirmesiyledir. Burada ise karşı çıkılan olay Allahsızlık anlamındaki evrimcilerdir.

"Şu kâinata hikmet nazarı ve gözüyle bakıldığı zaman, azîm ve çok büyük bir ağaç mânâsında görünecektir. Bu öyle muazzam ve muhteşem ağacın, bizim bildiğimiz gibi dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Bu kâinat ağacının dallarını unsurlar ve elementler, yapraklarını bitkiler âlemi, çiçeklerini hayvanlar âlemi, meyvelerini ise insanoğlu teşkil eder. Unsurlar ve elementlerin dallarını, bitkiler âleminin yapraklarını, hayvanlar âleminin çiçeklerini, insanlığın meyvelerini teşkil ettiği bu kâinat ağacının...." Said Nursi

Ayrıca dinsizlik anlamındaki "evrim teorisinin çöküşü belgeselini izlemek için yazıya tıkla" ve  http://www.harunyahya.org/ sitesi belgeselleri tesadüfü savunan evrim teorisinin ve küfrün çöküşünün ispatlarını belgeselleriyle birlikte yayınlıyor. Bu siteye evrim teorisinin çöküşü noktasından göz atmanızı tavsiye ederim. TESADÜFİ yani kendi kendine olan Evrim teorisinin çöküşü belgeselini ise mutlaka izlemelisiniz..

 

-10-

DUYGULAR ve bir örnek duygu ANNElik:

Tavuk korkak olmasına rağmen anne olduğunda yavrularını kurtarmak için aslana, köpeğe insana saldırıyor. Kafasını yırtıcılara kaptırıp hayatını feda ediyor. Metaryalistler vb.lerinin iddia ettiği gibi hangi menfaatle yani faydacılıkla hayatını feda edebiliyorlar(?) Ya da arılar kendilerine yarım kg bal yetecekken hangi menfaatçilikle 8 kg ve daha fazla bal yapıyorlar, hangi faydacılıkla bütün bitkiler, canlı cansız her şey yardıma koşuyor. Cansızlar bitkilerin yardımına, bitkiler hayvanların, ve hepsi insanların yardımına koşuyor, ya da bütün evren gezegenlerin dönme ayarı felan filan....

Anneler yavruları büyüyünceye kadar kendisi yemiyor onlara yediriyor. Fakat onlar büyüdüklerinde ağızlarındakine saldırıyor. Yani tavuk yavrusu büyüdüğünde onun önündeki buğdayları almak için onla kavga bile ediyor. Peki onun gibi bütün canlılara annelik yaptıran doğar doğmaz sütlerini akıtan ve yavruları için hayatını feda ettiren hangi tesadüf olabilir. Timsah ve aslan gibi canavarlar dahi yavrularını ağzında besliyor büyütüyor. Büyüdüklerinde ise işler değişiyor. Peki annelik duygusu gibi bütün  duygular gerektiği zaman ve yerde bütün canlılarla buluşuyor. Sonra vazifesini yapıp kayboluyor. Erkek olan çocuk ve bebek bir oyuncakçıya girdiğinde hep arabalara vb. baktı onlarla oynadı. Kız çocuk ise bebeklere baktı onlarla annecilik oynadı. Yahu hangi tesadüf bu olayı açıklayabilir? Açlık duygusu ve iştah olmazsa yemek bile yiyemiyoruz. Bunun gibi cinsellik ve organların uyumu, öfke, sevgi, merhamet, vicdan vb. bütün duyguları kıyaslayalım. Demek duygular dahi O’nu anlatıyor. Kimisi insanları imtihan ediyor. Yoksa bu duyguları akılsız, şuursuz, kendisinden bile haberi  olmayan sebepler yapabilir mi? Zamanlamaları da manidar olabilir mi? Yani cinsel ve üreme sistemi en son olgunlaşıyor ve çalışmaya başlıyor. En baştan oluşmuyor yani kemale ermiyor.  Bu duyguların her biri tanıtıyor. Aşk olmasa ya da kadın erkeğin birbirine cazibesi olmasa insan nesli bile türemez yok olurdu mesela..Kızların kendilerine uygun -bebek vb.- erkeklerin -araba vb- oyuncak seçmesi, kız ve erkek çocukların bile birbirlerini görünce ona göre davranıp şekil almaları yürüyüşlerine varıncaya kadar sayısız duygular...

*****

"Evet kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş manası olmayarak ruhunu feda ettiklerine; o şefkatın küçücük bir nümunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi isbat ediyor." Lemalar - 201

-11-

Her zaman olan tesadüf değildir olamaz.

Örneğin misket oyununda yeşil misket sarı misketi her seferinde vuruyorsa bu tesadüf müdür? Mesela sadece güneşten gelen ışınların dalga boyutunun canlıların istifadesi için olma aralığı (fotosentez ve diğer canlılar için) 10 üzeri 25   olması gerekir. Suyun akıcılık oranı şu anda ki ölçülerde olma şansıda milyonlarda bir. Ya da bir DNA sarmalını düşünelim. Tesadüfle olma ihtimali matematiğe göre imkansız bunlar gibi her şeyde ve her şeyin her dairesinde görülen sayısız mucizelikler bize şunu söylüyor: Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez. Bir hücreden oluşuyoruz. O tek hücre bölünürken her şey olabilecekken olması gereken oluyor. O et parçası şeklinde büyüyüp ana rahmini parçalamıyor. O tek hücreden beyin damarları beyinde kemik hücreleri ayrı, sinir hücresi ayrı, damar hücresi ayrı, göz hücresi ayrı, saç hücresi ayrı, tırnak hücresi ayrı, organların yerleri ayrı hem de her canlıda her türde ve her türün her ferdinde ve her zamanda…Bu ne biçim tesadüf ya(!) her seferde olan mükemmelliklere hiç tesadüf denir mi(?) 

Kulak, göz, beyin bir birine o kadar yakınlığıyla beraber göz doktoru ayrı, diş doktoru ayrı, kulak doktoru ayrı…….milyarlarca yüzler aynı olduğu halde birbirinden farklı, aynılık içinde farklılık mucizesi...bu kadar ayrı ayrı mucizeler aynı yerde olması gerektiği yerde hem de her zaman her yerde…….Araştırılan hatta basit olarak görülen her şey, bir çiçek, bir böcek, atom, hava, su, çiğ vb. herşey tek başına Allah'ı, dolayısıyla bir bütün olan iman esaslarını tek başına bile gösteren sarsılmaz, bir hüccet, delildir. Bir örnek: Kadın erkek oluşum farkına ne demeli? Ayrıca her hücrede kromozom saysısı 46 iken, sadece üreme hücreleri ve  sisteminde 23 er tane, hem erkekte hem dişide. Yoksa onlarda da 46 olsaydı ikisinden gelen kromozomlar 86 olurdu ve insan türü ve kodlaması yok olurdu. ayrıca spermlerin gitmesi için sistemin kurulması, arkalarındaki motor sistemini dişi yumurtayı dinleyerek o yöne gitmesini sağlaması, ortamı aynı şekilde gidecek şekilde mucize sistemi kurması, daha sonra motorun kendini atıp yumurtaya ulaşınca dişi hücre zarının kapanması ve içeride kendini eritmesi ve kromozomları bırakması, yumurtaya varıncaya kadar asit ortamında erimesinden koruyacak sistemi ve süreci dengelemesi vb. sayılamayacak kadar çok tesadüfü tamamen yok eden mucizeler....Demek tesadüf değil(!) Develerin çöl ortamında şeffaf göz kapağının olması, yunus balıklarının sudaki hızlarında gözlerini korumak için şeffaf göz kapaklarının olması...yani sonsuz mükemmelliklerin hangi biri tesadüfle açıklanabilir?

Yalnız imtihan sırrı sebebiyle ara sıra bazı numunelerle bazı anormallikler görülmeli ki normalin kıymeti anlaşılsın ve imtihan sırrı bozulmasın. Gece olmazsa gündüzün kıymeti anlaşılmaz. Çirkin olmazsa güzel fark edilmez. Hastalık olamayınca sağlığın kıymeti bilinmez…..vb. Düz bir şeye sadece düz der geçersiniz. Ama karışıklık içinde görülen bir sanat, bir yazı, bir anlam, bir güzellik bulunması asıl mükemmelliği gösterir.  Güzele güzel der geçersiniz. Ama karıklık içerisinde kendini güzelleştiren bir ürün daha güzeldir. Kâinatta biz bu meseleye baktığımız zaman aslında çok karışık gördüğümüz manalarda, işlemlerde süper anlamlar çıkabiliyor. Bu senin hangi taraftan baktığına ve değerlendirirken bütüncül bakman gerekiyor. Sen kendi açından bakıyorsun. Yağmur yağıyor saçında jöle var, kızla buluşacaksın ve aşağı inince “hay bu yağmurun vb.” diyorsun. Ve beyaz ayakkabı giymişsin kızın gözüne sokacaksın “yakışıklı, karizmatik olduğunu göstermen için” bakıyorsun yağmur yağıyor ayağın çamur oluyor “böyle yağmur mu olur” diyorsun.  Halbuki Sen burada şikayet ederken yan tarafta çiftçi dua ediyor. Kainat nefes alıyor. Ağaçlar temizleniyor. Besin kaynağı oluyor. Böceklere diğer hayvanlara besin oluyor. Aynı zamanda senin sofrana o karışıklık içinde bu yolla nimetler geliyor. Yağmur kötü mü şimdi Tabi sence kötüJ Yani değerlendirirken zahiri olarak yani görünüş olarak bencilliğimizden dolayı her şeyi kendi tarafımıza bakan cihetiyle, yönüyle değerlendiriyoruz. Bu karışık görülen olaylara netice itibariyle bakmamız gerekir.  Bahardaki fırtınalı şimşekli, gök gürültülü yağmurların neticelerine göre(tohumları uyandırması, azot ihtiyaçlarını karşılamasıyla) değerlendirmeyenler onlara düşman olabilir. Vb.

Ey insan! İnsan isen, şu güzelliklere, tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalaleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma__Said Nursi

"Bir şey ya bizzat güzeldir, ya neticeleri itibariyle güzeldir,.."__Said Nursi

"Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:"

"Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. Ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında, tecelliyât-ı celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhafaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur."__Said Nursi

 

 

-12-

HİKMET..

Hikmet her şeyin yerli yerinde ve zamanında gerektiğinde olmasıdır. Mesela çocuk doğar doğmaz memeler musluklarından süt geliyor. Yani doğduktan on yıl sonra süt gelmiyor. Sütün hemen gelmesi hikmettir. On yıl sonra gelse bir işe yaramaz. Dişleri ve bazı hayvanların boynuzları sonra çıkıyor. Doğmadan önce çıksa analar doğuramaz, emziremez. Bölünen hücreler-sinir, kemik, damar vb.- belli bir noktada durmasa et parçası olarak çoğalmaya devam etse rahim patlar, öldürür. Yani herşeyde görülen hikmet.. Herşey her türlü karmaşa olabilecekken sonsuz ihtimaller varken, en uygununun tercih edilmiş olması..Ağzımızdaki azı dişler önde kesici dişler arkada olsa elmayı bile ısıramayız. Yani dişlerin yerleşiminde de hikmet. Bitkilerde yapraklar çıkarken biri diğerinin güneşine engel olmayacak yerden çıkıyor. Burnumuz koltuk altlarında değil. Gözümüz de orada ya da ayağımızın altında değil. Yemek yerken yemeği ağzımıza götürürken gözümüz görüyor, burunumuz kokusunu alıyor dilimiz ve ağzımıza götürüyoruz. Eğer ağız başka yerde, burun başka yerde, göz başka yerde olsaydı. Yemeği önce gözümüze gösterip, daha sonra burnumuzun yerini bulup koklatacak ve sonra ağzımızı bulup yiyebilirdik. Halbuki o kadar güzel yerleştirilmişler ki….Yani yerde de hikmet. Dünyanın güneşe göre durduğu yerde de hikmet…. Burnumuzun koku alma sınırı hikmet. Yani mikropların kokularını alsaydı yaşayamazdık. Ya da gözümüzün görme sınırı hikmet. Yemek yerken bağırsaklarımızı da görebilseydik midemiz bulanır yemek bile yiyemezdik. Kulaklarımızın duyma sınırı hikmet. Her sesi duysaydık örneğin gezegenlerin sesini, yer hareketlerini, gece yürüyen karıncanın sesini vb. Kafayı yerdik. Yani sınırlandırmalar da da hikmet..Gözümüz bir saniyede hareket eden fotoları ayırt etseydi sinamacılığımız ya da sinemadan keyf bile alma şansımız kalmazdı. Biliyorsunuz ki bir saniyede 12 foto ideali 21 foto oynatmasıyla çekimleri yapabiliyoruz. Bu kanması bile hikmet..Denizlerin karaları istila etmemesi sınırda durdurulması, yerli yerinde durması, suyun akış yoğunluğu, donma yoğunluğu vb. hepsi hikmet..Devenin göz bebekleri birden fazla ve şeffaf olmasa kumda yürüyemez. Yunus balıklarında birden fazla şeffaf göz bebeği olmasa denizde saatte 75 kilometre hızla suda hareket edemez… bütün sayısız ve sonsuz hikmetler adedince LAİLAHE İLLALLAH(Allah’tan başka ilah yoktur).

Bir hatıra..

Ispanaklı yumurta yerseniz bu hatıramı hatırlayın!
Öğlen yemeğinde az pişmiş yumurtalı ıspanak yiyoruz ve üzerine kırmızı biber ekilince de ben bu yemeği çok seviyorum. Sofrada yemek üzerinden konu yumurtaya geldi ve yanımdaki mühendisle aramızda şu konuşma geçti:
-Bu mübarek nimeti seviyorum! Tavuk eziyetle yumurtluyor, biz de böyle lezzetle yiyoruz. 
-Yok ya, eziyet filan yok. Çok kolay yumurtluyor.
-Nasıl yani? Nasıl kolay?
-Ben tavukçuluk yaptım, bu işi biliyorum. Yumurta esnek, yumuşacık jel kıvamında çıkar. Fakat havayla temas eder etmez dış çeperini saran özel kimyasal yapı derhal katılaşır. Yoksa yumurta katı çıkmaz.
-Aman ya Rabbim! Ne diyorsun! İnanamıyorum! Doğru mu?
Nasıl heyecanlandım. Kalbimin atışları hızlandı. Gözlerim buğulandı. İşte bir ayet daha! Bunu tesadüfün ve evrimin eseri sanan aklın, tavuk kadar kavrayışı var mı ya! Allah’ın rahmeti, ayeti ve varlık delili nasıl da kuşatmış her şeyi. Yumurtayı tavuğa eziyet etmeden çıkarıyor fakat çabucak onu koruyucu bir tabakayla sarıp sarmalıyor. Bu olayda daha birçok ayet var da, arayan müminlere!
Dışarıdaki havanın kimyasal yapısını bilmeyen, onunla sertleşecek olan yumurtanın dış çeperinin kimyasal yapısını yaratamaz. Ey inkârcı! Yazık ettin kendine. Sen kendini dahi san hala!(Muhammed Bozdağ)

-13-

Sonsuz kargaşa içinde temizlik ve olması gereken oluyor..

Ziyaretçisi çok olan yerler kısa sürede kirlenir. Bir ev bir ay süpürülmezse çok kirlenir, insan bir ay yıkanmazsa kokudan ve kirden yanına kimse yaklaşmaz. Ayrıca gelen gidenin fazla olduğu mekanlar çok çabuk kirlenir. Bu dünyada ise milyonlarca bitki, hayvan, balık, türleri sürekli sayısız fertleriyle gelip gitmesine rağmen değil midemizi bulandıracak şekilde kirlenmeyi beşerin(insan) bulaşık eli bulaşmamak şartıyla hiçbir kirlilik eseri bırakmayarak bizi kendine aşık etmektedir. Sadece bir sonbaharda dökülen yapraklar temizlenmediğinde ya da bir balığın bıraktığı milyonlarca havyar  denizde yaratıldığında bütün düzen alt üst olmaya yeterdi. Bir balığın bıraktığı milyonlarca havyar hayat bulsa ayağımızı denize bile sokamayız. Gerek dünyamızı defalarca saran kılcal damar ağımızda, bir hücrenin içindeki sayısız atom ve moleküllerde, gerekse uzayda sayısız yıldız ve gezegenleri düzeninde hiçbir kirlilik gözükmüyor. Gözükse bile öyle mükemmel bir düzen kurulmuş ki kısa sürede temizleniyor. Denizlerin temizlik memurları köpek balıklarından, karanın kartal, akbabaları mikroorganizmalarına kadar hepsi temizliğe hizmet ediyor…….. Göz kapaklarımızın gözlerimizi temizlemesi gece çapak olarak göz kenarlarından atılması-ki gözlükleri olanlar her gün gözlüklerini temizleyenler beni anlar:)- Devenin çölün tozlarından korunmak için ayrıca şeffaf göz kapaklarının bulunması ve bu yolla toz fırtınasında bile ilerleyebilmesi, yunus balığının suda hız yaptığında gözünü korumak için şeffaf göz kapaklarının da bulunması vb.  İşte evrendeki her iş gibi bu temizlik işi de Cenabı Allah’ın varlığını gösteren aklımızın sınırlarının alamayacağı sonsuz tecellilerinden yalnızca biri….

Vücudumuzun yenilenmesi hakikatini de düşünelim. Vücudumuz her yıl iki kez hücrelerin ölmesi ve yenilerin gelmesiyle, hücrelerin içindeki maddeleri terleme, boşaltım yoluyla atılmasıyla yenilenmektedir. Ve bir önceki yıl ki maddelerden hiç birini taşımamaktadır. Yani bir önceki maddelerimiz olmamaktadır. Başka bir değişle bizler ilkokula gittiğimiz ilk günü bugün hatırlayabilmekteyiz, duygularını hatırlayabilmekteyiz. O gün gördüğümüz ağlayan çocuğu hatırlayabilmekteyiz. Ama o günkü maddelerimizin hiçbir zerresini taşımamaktayız. Eğer esas maddede olsaydı her yıl annemizin maddeleri farklılaşıp tamamen değiştiğinden, annemizin ya da bizim her yıl tamamen farklı biri olması gerekirdi. Ama öyle olmuyor. Çünkü emirden yaratılan ruhumuzun elbisesi olan ve maddeden yaratılmış bedenimiz, her zaman en az yılda iki kez değiştirilmektedir. Ölümde ise birden elbisesini terk edecektir. Demek madde mana ile ayakta durmaktadır. Evrendeki her maddiyatın(bitkiler, hayvanlar, maddeler, gezegen ve yıldızlar vb.) manevi bir hudut temsilcisi ve bekçisi mutlaka vardır.
Bütün denizi doldurup düzeni bozacak kadar balık yumurtlayan her bir balığın havyarları balık olmuyor. Ya da sayısız sineklerin bıraktıkları, ya da sayısız bitkilerin sayısız tohumlarının çokluğu dünyayı istila edip düzeni bozmuyor. Birçoğu kendinden bile haberi olmadan rızık oluyor diğer canlılara. İşte bu karmaşa içerisindeki kasti seçimler düzenler bize yaratıcımızı buldurmada daha büyük bir kıstas oluyor. Tabi ateistlerin bir kısmı sadece hayvanların birbirlerini yemelerine odaklanır. Bir insanın ömür boyu tükürüklerini toplasanız onu sadece tükürükten ibaret sanırsınız. Ya da kişinin kendisi o tükürükte boğulur. Bunlarda sadece hayvanların birbirini yemelerine odaklanır sanırsınız sürekli kavgalılar Halbuki bu denge de tek başına hem imtihan sırrını bozmuyor, hem de hayvanlarda görülmeyen doğal indorfin yani doğal morfin gibi kendileri yenirken acılarını bile hissettirmeyen bir sistem var. Hatta insanlarda bile bir kavga sonrası ya da yaralanma sonrası hiçbir şey hissetmeyen olaydan sonra yaralandığını fark eden insanlar gibi. Yani insanlarda da var bazı sırlar ya da rahmet sırları. Tabi bir tavşan korkarak olduğu yerde donar. Bu indorfin yüzüne. Ya da bir fare yılan tarafından yenirken bu madde vücüdunda salgılanır fare acı çekmez. Ama imtihan sırrı bozulmasın diye onun kasları vb. çırpınır. Mücadele eder. Ayrıca hayvanlarda insan gibi geçmiş gelecek kaygıları ve endişeleri olmadığından bu konuda daha şanslılar. Geçmişten acı ve gelecekten endişe taşımazlar. Saman zamlansa ineğin haberi bile olmaz ama sahibinin olur. Ayrıca kurban edilirken diğer canlıların otlamaya devam etmesi bile buna bir delildir. Askerlikte kurban edilmesi için alınan bir hayvanın bıçaktan kurtulunca hemen ilerideki ot parçasını yemeğe başladığını görenleri dinledim. Meğer görevli askerler onu beslemeyi unutmuş maalesef Yani ateistlerin bazıları hayvanları ve bitkileri insanmış gibi algılaması da başka bir tartışma konusu…
İşte aynen bunun gibi bütün cansız atom ve molekülleri her şeyde belli bir hudutta durduran bir yapı bir ölçü var. Yoksa bu sayısız atom ve moleküller bir yaprağın şeklinde durması gerektiği yerde durması, tırnağımız uzarken parmağımızın uzamaması vb. sayısız hudutlarda sınırlarda durması ateistlerin karma karışıklık olarak gördükleri evrende kasten bir iradeyle yaptığını gösterir. Belki karma karışık olarak kasten yapılmıştır. Çünkü karmaşa içerisinde oluşan mükemmel sanat eserleri kasten yapılanmayla yani imkansızlık içinde yaratılmasıyla yaratıcıyı gösterir. Düzlükten çok bu eğrilik hayata anlam katar. Aynen harika bir restauranttaki ortaya ya da kenara bırakılan yamuk yumuk kayalı yapılar düzene dikkat çektiği gibi yani usta dizayncıların yaptığı gibi.
 

 

-14-

 HÜVE NÜKTESİ

'Hüve', bir işaret zamiridir ve "o" demektir. 'Hüve', mutlak ve müphem bir işarettir. Yani, V- derken ne kastediliyorsa, 'o', onun urbasını giyer. Ve bu lafız, bizzat bir şeyi kastetmediğinden ma­nası gizlidir.

'Hüve' lafzının ihtar ettiği zarif nükte hava ve toprak sayfası­nın mütalaası ile çok açık bir şekilde görünür.

Havada gaz atomları vardır. Atomlar maddenin en küçük ya­pı taşıdır. Bu atomların her birinin vücudu birbirinden ayrıdır. Bir odada bulunan iki ayrı televizyon gibi...

Beyaz ışık yedi renk ışıktan meydana gelir. Beyaz ışığın hızı, saniyede dört yüz bin kilometredir. Beyaz ışığı meydana getiren yedi renk ışığın da, her birinin ayn ayrı ışık hızlan vardır. Belki yüz bin de, belki milyonda birdir bu fark veya daha azdır.

Işığın sürati 'dalga boyu ile ölçülür.

Bir odaya yüzlerce radyo yerleştirelim. Her birini ayrı bir radyo istasyonuna ayarlayalım hepsi çalar. Aynı odaya yüzlerce de televizyon yerleştirelim. Her birini ayrı kanala ayarlayalım onlarda gösterir. Aynı zamanda o odada güneşin ışığı, rengi, ısısı her tarafına iletilir. Kendi konuşmamızda görüntümüzde odada herkesin kulağına iletilir. İşte bu harika sistemler mükemmel kanunlar her yerdedir.

Bilim adamlan, insanlığın asırlar boyu birbirine naklettiği bilgileri üst üste koyarak, ciddi bir bilgi birikiminden sonra an­cak görüntü nakline, televizyon yapmaya muvaffak oldular. An­cak, değişik ilmi yetersizliklerinden ötürü televizyonu ilk yapıl­dığında insanlığa renkli olarak hediye edemediler. Farklı renkte­ki ışıklan aynı anda televizyon ekranında buluşturmaya bilgisa­yarlar icat edildikten sonra muvaffak oldular.

Televizyon, almaç vermeç görevi yapıyordu ve bu bir ilmin mahsulü idi. Televizyonu gören, arkasındaki binlerce yıllık ilmi görebilmeli idi. Biz dünyaya geldiğimiz andan itibaren, en net haliyle, âlemi renkli seyrediyoruz. 0 televizyon nasıl bir bilginin eseri ise, gözler onun çok ötesinde bir ilmin eseridir.

Ayrıca, bir şey küçüldükçe onun sanatı artar. Çünkü artık, yapılan her şey daha ince hesaplarla yapılmalı, o bir yazı kabul edilirse daha ince kalemle yazılmalıdır. Mesela, mübarek bir kuş gibi havada uçan, her yere konan, temizlik görevi yapan kara sineklerin üzerindeki sanat, helikop­terdeki sanatın çok ötesindedir.

Havada gaz atomları vardır. Bunlann vücutlan birbirinden ayrıdır. Bu atomlar görüntüleri, sesleri taşır. Yani televizyon va­zifesi yapar. Biri alır, diğerine verir. Adeta, bir nefeslik havada trilyonlarca televizyon uçuşur, televizyonlar havada gezer.

 

Bir beyaz kağıda, birkaç tane nokta konulsa, birbirine kanşır. Bir adam, birkaç işi bir anda yapsa şaşınr. Bir kulak, birkaç şe­ye birden kulak veremediği gibi, bir ağızda birkaç şeyi bir anda söyleyemez.

Halbuki, hava zerreleri bir çok işi bir arada gördüğü halde şa-şırmıyorlar, karıştırmıyorlar. Aynı anda, bir ince ağız ve kulak gibi on adamın ayn ayn kelimelerini işitiyor ve söylüyorlar. Hiç zaaf göstermeden alıyor ve taşıyorlar. Gök gürültüleri ve dalga­lar, intizamlannı bozmuyor. Vazifelerini ihmal etmiyorlar, kesin­tiye uğramıyorlar. Sanki herkesin sesini, tonuna ve gücüne ka­dar tanıyorlar. Sanki her dili biliyorlar. İngiliz'le İngilizce, Türk'le, Türkçe konuşuyorlar. Her yüzü ve her görüntüyü anın­da, renkli ve net bir şekilde naklediyorlar. Bununla beraber da­ha pek çok önemli vazifeyi aynı anda yapıyorlar. Elektriği, ışığı naklediyorlar. Çekme ve itme kuvveti onların omzunda taşınıyor. Bitki ve hayvanların nefesini muhteşem bir nizamla yetiştiriyor­lar. Bitkilerin tohumlanmasında görev yapıyorlar.

işte bütün bunlan yaparken, adeta gürül gürül, 'Görmez, duymaz, akılsız ve cansız bizler bu kadar işi kendimiz yapmıyo­ruz. Biz O'nu gösteren aynalar ve O'nu haykıran dilleriz. 0 var! Yapan, yaratan O' dur! Bizim her birimizde bir ilah kadar ilim ve kudret yoktur. Biz, O'nun ilminin şahidiyiz' diyorlar. 'Hû ve' nük-tesiyle O'nu anlatıyorlar.

Yoksa, bir kase toprağın, bütün bitkilerin şeklini, yaprağını, meyvesini lezzetini bilmesi ve onlan dokuması mümkün değildir. Bir avuç toprağın içinde binlerce fabrika yoktur. Sadece, zerrele­rin O'nun kudretiyle iş görmesi ve O'nu haykırması vardır.

Evet, hava ve toprak, emir ve irade-i İlahinin bir arşıdır. EMİR VE İRADE ARŞI

Emir ve iradenin arşı havadır. Hava Nakkaş-ı Ezelînin çok garip mucizelerine mazhardır.

Ağzımızdaki hava ile harfleri ve kelimeleri ekeriz, birden sümbüllenir. Adeta, havada zamansız bir anda, bir kelime, bir tohum gibi sümbüllenip, hadsiz kelimeleri bir anda yeşertir. Ağızdan çıkmadan bir kelime binlerce, milyonlarca olur. Sanki her bir hava zerresi, itaatkar bir askerin kumandanının ve ordu­nun emrini beklemesi gibi emir bekler, 'emr-i kün feyekun'dan cilvelenen iradeye itaat eder. Bir harf, bir anda binlerce olur.

Mesela, bir ahize ve radyo, bir insanın konuşmasını, aynı an­da o kadar yerde işittirir ve hava zerrelerinin 'kün feyekun' em­rine itaatim öylesine gösterir ki, hava zerreleri ile, çok geniş bir dairede o emre harici bir vücut giydirilir. Maddi bir hususiyete inkılap ettirilir.

işte, havanın yeryüzünde çevik ve çalak bir hizmetkar olma­sı ve Rahman-ı Rahim'in misafirlerine hizmet etmesi gibi, Onun emirlerini tebliğ için bütün hava zerreleri telefon ahizesi gibi va­zifelerine koşar, hatta o kutsî emirleri bitki ve hayvanlara bile tebliğ ederler. Canlılara hayat kaynağı olduktan sonra kanı te­mizler, bünyedeki ateşi alır, çıkarken ağızda harflerin teşekkülü­ne vesile olur.

Ve özellikle Kuran'ın harfleri, merkez düğmeleri hususîyeti-ne sahip olduğundan, okunması ile maddî manevî hastalıklara ilaç ve şi­fa olma hususiyetine de sahiptir. (28.Lem'a) 

-15-

Evrendeki bir baharda yaratılan türler her birinin elbisesi ayrı, rızıkları ayrı, geliş zamanları ayrı, gidişleri ve ömürleri ayrı, yaptıkları ayrı, silahları ayrı hiç biri diğerine karışık olmasına rağmen karışmayarak evrenin düzenini bozmuyorlar. Haşhaş yirmi bin tohumuna rağmen, kelebekler iki gün yaşayıp yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalara rağmen düzenimiz bozulmuyor. Buğdayın yaprakları şekli şemali arpa ile bile karışmıyor. Yazılımları harika. Bu yılki sinekler kanatsız oldu demiyoruz. Yada kanatları kartala, kartalınki sineğe gitmiyor. Demek kainat her şeyi gören bir yaratıcı tarafından harika programlanmış. Ve her şeyiyle rabbimizi anlatıyor, gösteriyor.

Beşinci Pencere

                Görüyoruz ki: Eşya hususan(özellikle) zîhayat(canlı) olanlar, def'î(aniden, birden kısa bir sürede) gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def'î ve âni(birden) bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım(gerekirken) gelirken; çok meharete(mucize kabiliyet) muhtaç(ihtiyaç gerektiren) bir hüsn-ü san'atta(güzel sanatlı), çok zamana muhtaç(ihtiyaç duyan) ihtimamkârane(özenli) nakışlarla münakkaş(süslenmiş), çok âlâta(aletlere) muhtaç acib san'atlarla müzeyyen(süslü), çok maddelere muhtaç bir surette halk(yaratılıyor) olunuyorlar. İşte bu def'î(birden) ve âni bir surette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna(Allah’ın varlığına) şehadet(şahitlik) ve vahdet-i rububiyetine(birliğine) işaret ettikleri gibi mecmuu(bütün türler ve yaratılanlar) gayet parlak bir tarzda(şekilde) nihayetsiz(sonsuz) Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud'u gösterir.

                Şimdi, ey sersem münkir(inkarcı)! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni'-i Mukaddes'e "Tabiat" ismini verip onun mu'cizat-ı kudretini(kudretinin mucizelerini), o tesmiye(isimlendirme) bahanesiyle tabiata isnad(dayandırıp) edip, bin derece muhali(imkansızı) birden irtikâb(kabul) etmek mi istersin?

 

 

-16-

OLMAYAN VEREMEZ

Varlıkların hiç birisinde hatta en büyük sebep olan ve bütün enerjilerin, bitki ve doğal olayları sebebi görülen güneşin dükkanında bile hayat, ruh, sıfatlar güzellikler vb. bulunmaz.

Birisi, bir başkasına para veriyorsa, kendisinde para olması lazımdır, olmasa veremez. Işık verenin, ışıklı olması, nurlandıranın nurlu olması gerekir. İhsan gınadan, lütuf latiften gelir. Aynen öyle de, var olmayan varlığı, görmeyen gözü, işitmeyen kulağı, güzel olmayan güzelliği veremez. O, Basildir ki, biz gö­rüyoruz, O, Semi'dir ki, biz duyuyoruz.

Suyun üzerinde parıldayan ışıklar gibi, gelip geçici güzellik­ler, Şems-i Sermediye, Ezelî olan Allah'a şahittir. (32.Söz 3. Maksat 3. Remiz 4.Hüccet) 

-17-

 DELİLLER SİLSİLESİ

Mükemmel, süslü, nakışlı bir saray, mükemmel dülgerliğe delildir. Mükemmel fiil olan o dülgerlik, mükemmel bir faile(işi yapana), bir ustaya "nakkaş" gibi bir unvan ve isimle delildir. 0 mükemmel isim, mükemmel sıfata delildir. 0 mükemmel sanat ve sıfat, us­tanın kabiliyetine delildir. O mükemmel kabiliyet, ustanın zatına ve zatındaki yüceliğe delildir. Aynen öyle de, bu kâinat sarayı, mükemmel efale(işlere) delildir. Kemal-i Ef al(işin mükemmelliği), bir Fail-i Mükemmele(mükemmel iş yapana), o Failin kemal-i esmasına(onun isimlerinin mükemmelliğine), ya­ni, Musavvir, Müzeyyen, Hakim, Rahim gibi isimlerin kemaline delildir, isimler, o Failin kemal-i sıfatına delildir. O evsafın ke­mali, şuunat-ı zatiyenin kemaline, o da, Zat-ı Zişuunun kemali­ne delildir.

O Zat'ın(Allah’ın), kemalinin ziyası(mükemmelliğinin ışığı), şuun(İşleri), sıfat, esma(işimleri-çünkü isimleri işleri ve sıfatlarından çıkar), efal(işler) ve asar(eserleri) per­delerinden geçtiği halde bu kadar güzel ve mükemmeldir. (32.Söz S.Maksat S.Remiz l.Hüccet) 

-18-

KÂİNATTA PLANSIZ HİÇBİR İCRAAT YOKTUR

Kâinatın en uzak köşelerinden Dünya'mıza kadar, en büyük galaksilerden Ay'ımıza kadar hesapsız ve nizamsız hiçbir şey yoktur. Her şeyde, her hadisede, her icraatta bir plan ve hesap vardır. Yapılan tetkikler ve araştırmalar da kâinatta derin bir hendese ve hesabın hâkim olduğu kanaatini vermektedir. Kim, hangi nazarla bakarsa baksın bunu müşahede edecektir.

Mesela, hendese ile uğraşanlar, kendi perspektifleriyle bakıp, istedikleri yerlere nazarlarını dikip, istedikleri noktayı ele alsınlar. Nerede olursa olsun, her yerde hendesî ölçüler ve şekiller göreceklerdir. Şuuraltılarındaki üçgenlerin, dörtgenlerin, helezonların, elipslerin veya sarmalların her çeşidi ve boyutu ile karşılaşacaklardır.

Mesela, matematikle uğraşanlar, içinde bulunduğumuz Güneş sistemini ele alsalar; en yakınındakinden en uzağındakine, bütün gezegenler arasındaki mesafeleri ölçseler, bu mesafeler arasında sabit oranlar, formüle edebilecekleri bağlantılar arasalar, sadece birbirleriyle değil, bütün kâinatla alakalı formüller, oranlar ve bağıntılar bulacaklardır.

Araştırmacılar, yaptıkları bir araştırmada, Mars ile Jüpiter arasındaki bilinen mesafenin belirli oranlara ve formüllere uygun gelmediğini görünce şaşkına dönmüşlerdi. Fakat, ondokuzuncu asrın başlarından yirminci asrın başlarına kadar geçen zaman içinde, bu iki gezegen arasında binden fazla meteoridin, belirli bir yörünge ile gezdiğini görünce "Burada ayrı bir hesap vardır. Bilemediğimiz bir oran, bir formül vardır. Bunu da zamanla tesbit edebiliriz" dediler.

Biz burada, meselelere birer kapı açıyor, tefekkür ufkunda bir ışık yakıyoruz. Kâinatın geniş sayfalarındaki Allah'a ait ma'nâların, ma'rifet üsareleri halinde damlamasına, cazibe ve cezbenin Allah muhabbeti ma'nâsını taşımasına, O'na ait malûmatların birer çekirdek ve nüve hâlinde takdim edilmesine -kametine uygun ifade edilemese bile- gayret ediyoruz. Onun için, Allah'ın yarattığı herşeyde bir hesap ve nizam olduğuna misaller veriyor, bundan ötesini tefekkür ufkunuza havale ediyoruz. 

-19-

Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri(özellikleri), kuru çubuğunda aranılmaz.(Said Nursi)

SEBEPLER ve TABİAT KANUNLARI YARATICI OLABİLİR Mİ?

Burada, yanlış kanaatler sonucunda revaç bulan mesnetsiz(dayanaksız) ve çürük iki anlayış üzerinde duracağız. Eşyayı sebeplere vererek "sebepler yarattı" diyenler ile fen adına ortaya çıkıp Cenâb-ı Hakk'ın icraatını "tabiat(evren, doğa) kanunları"na vererek Allah'ı inkara yeltenenlere sille-i te'dib(edep tokadı) de bulanacağız.

Zaten "sebepler yarattı ve tabiat kanunları yaptı, kendi kendine oldu" yani bu üç ihtimal uzaylılar vb. bütün her şey için geçerlidir. Örneğin uzaylılar hayat getirdiyse onlara nasıl hayat geldi şeklinde bir soru açığa çıkar. Ve onlarada "sebepler yarattı ve tabiat kanunları yaptı, kendi kendine oldu" maddeleri kalır. Bu üç madde yok edildiğinde ise otomatikmen Bir yaratıcı meselesi ortaya çıkar.

"Eşyayı sebebler yarattı" denilerek herşeyin bir meçhule bağlanması ilim adamı işlenen böyle bir cinayetin ifadesidir. Maalesef bu, kendini ilim adama sayan bir kısım insanlar nazarında da rağbet ve revaç bulmuştur. Hâlâ böyle bir muhal ve hurafenin tesirinde kalan bu insanlara Cenâb-ı Hakk'ın varlığını anlatmak, sebeblerin Allah'a ayine olduklarını göstermek lazımdır.

Meydana gelen herşeyin bir kısım sebeblere bağlı olduğunu görmekteyiz. Çiçeklerin tebessüm etmesi için yağmurun yağması, güneşin şualar neşretmesi, rüzgarın esmesi, toprağın tavına gelmesi, mevsimlerin değişmesi, yeryüzünün bütün gezegenler ile tenasüb içinde bulunması gibi sebeplerin içtimaı gerekmektedir. Ama bu sebebler gerçekten bir çiçeği yaratabilecek, ondaki revnekdar hayatı varedebilecek kabiliyet ve kudrette midirler? Üzerinde asıl durulacak ve düşünülecek nokta budur.

İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını bir kısım sebeblere bağlayanlar: "Daha önce şöyle olmuştur, sonra anne ile babanın izdivacı, sonra döllenmeler, üremeler ve türemeler vuku bulmuştur..." gibi şeyler söylerler. Bir çocuğun yaratılışını, karanlıklar ve bilinmezler içindeki spermin yumurtaya ulaşmasını, yumartanın döllenmeye hazır hâle gelip beklemesini, ceninin kan ve fışkı arasında ışıksız, havasız bir ortamda beslenmesini, doğum vakti gelince en uygun pozisyonu almasını ve diğer gelişmeleri annenin meşimenine verirler. Üstelik Cenâb-ı Hakk'ın mümtaz ve antika bir sanatı olarak kıymet ve değerini ancak O'nun bildiği ve ahsen-i takvim suretinde yarattığı insanın yaratılışını, bir kadın ile erkeğin şehevî hislerinin tatminine bağlayarak, onu sefil arzuların semeresi olarak mütalaa ederler.

Resûl-ü Ekrem'in huzuruna gelen dağdan inmiş, baldırı çıplak bir bedevi şöyle diyordu: "Bir yerdeki deve pisliği, oradan devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerdeki ayak izi, orada yürüyen birisinin mevcudiyetine delalet etmez mi? Sema burç burç nizam içinde, yıldızlar ve güneşler ahenkle hareket etmekte, yeryüzü vadi vadi insanlığın ihtiyaçlarına hitab edip cevap vermekte... Bütün bunlar, herşeyi yaratan ve herşeyi bilen Alîm ve Hakîm bir Allah'ın varlığına delalet etmez mi?"(32) O baldırı çıplak bedevi, laboratuar tahlilleriyle bile Cenâb-ı Hakk'ın varlığını ve azametini göremeyen gafil ilim adamlarından daha ileriye gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesine varıp Allah'ı bulmuş, idrak sahibi bir insandı.

Hayatın ve yaratılışın hiçbir sebebe bağlanamayacağını, "Hayat sırrı"nı izah ederken arzetmiştim. Hayat ve yaratılış bir muammadır ama, ötesinde bulunan mübeyyin kudret izleri ile müzeyyen bir muamma. Ve o muammayı çözmek, bahsi geçen bedevinin bakışı ve anlayışı içinde bakmakla mümkündür. Böylece kâinattaki çeşit çeşit eserler, çok çeşitli izler ve yollar görülecek, bilinecek, kör, şuursuz ve ma'nâsız şeylere bağlanılmayacaktır.

Meselâ, o Rahîm-i Zülcemâlin bâğistân-ı kereminden, mu'cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım; yüz elli beş çıktı. Bir salkımın dânesini saydım; yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: "Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, dâim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifâyet edecek. Halbuki, bâzan az bir rutûbet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kâdir olmak lâzım gelir._________________________________________________




Çünkü, meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var. Ve her salkımda, şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve lâtif ve renkli bir mahfazayı giydirmek; ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hafızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak; ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak; ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı harika-i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki, bu işi yapan bütün kâinatın Hâlıkıdır. Ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak Onun fiilidir.(7.şua da)




_________________________________________________
Üstad(Said Nursi) için üzümün tefekkürde yeri birkaç şey için olmuş anlaşılan ..

İnce çubuklarda bal musluklarının,tulumbacıklarının olmasını,dışında ince zarif elbise giydirilmesini,içinde çekirdeginde dahi gelecek üzümlerin programlarını,kaderini taşımalarını Allah ın(c.c) hikmetine,sanatına misal olarak göstermiş,

biz de üzüm yer gibi zevk aldık

Salkımları o agaca kendi takmadıgına ikrar eden üstadımız Eski Said in olaki gururunu,fahrini kırmak için yine üzümle cevap veriyor nefsine.

Eski Said'in serkeş, müftehir, mağrur, ucblu, riyâkâr nefsini susturan, teslime mecbur eden Beş Fıkradır.

İkinci Fıkra: Sen, ey mağrur nefsim, üzüm ağacına benzersin! Fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış.


Sade ama keskin bir şekilde nefsimize kendinde olan güzellikler,kemalat,iyilik için gururlanmaya hakkı olmadıgını ifade ediyor.İnsanlar içinde hırsızlık yapan yani,kendisinde Allah ın lütfuyla bulunan güzelliklere temellük eden,sahiplenen çok.

Her çeşit maddi manevi üzerimizdeki nimetlerin asıl sahibi Allah tır,bizim üzerimizde gözükmesi geçicidir.Tıpkı çok büyük bir magazada işi çıkan patronun geçici olarak oraya birini bırakması gibi.Orada bulunan magazanın güzelliklerini kendinde tasavvur eder gibi kendini kandırsa,şımartsa kendine pay çıkartsa nasıl hata eder ve çocukçadır.İnsanlar içinde de böyle davranan çok.


Parası çok olan diyemez ki bu paranın sahibi benim,

Güçlü olan diyemez ki bu kudret benimdir,

Sesi güzel olan diyemez ki bu ses benimdir,

Güzel olan kişi diyemez ki bu güzellik benimdir,ben de birşey var ki bana verilmiş...


Üzümü salkımlarına takan bize ders verir ki sadece taşıyıcı ol,kuru sapı gibi ol.Evet sen de o üzümler vardır ama onları sana takan benim.Kendi zatını bir gösteriyorsa beni bin belki milyon göstermez mi?

Hiç güzel bir agacı veya çiçegi veya dagları denizleri onca güzelliklerine ragmen gururlanırken gördün mü,ne kadar bu noktada cansızlar.Sen de onlar gibi cansız ol..

Sanki Allah mahlukat içinde ilk defa birini zihayat ve şuur sahibi ayrı bir nefis kılmak istemiş de,sen de daha hemen başında kendinin özel olduguna yormuşsun.

Halbu ki gurur yapacaksan,en büyük gururun Allah beni yaratmış,hayat sahibi kılmış olmalı.O nefse küçüklük gibi gelen şey içinde O'na ait olmaktan gelen gurur bana yeter demelisin.

Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
 

-20-

FARKLILIKLAR ve ZITLIKLARA RAĞMEN UYGUNLUK NASIL OLUYOR?

Yaratılan herşeyde, hâttâ zıtların biraraya gelmesinde bile, birbiriyle uygunluk görülmektedir. Vücudumuzun fizyolojik, anatomik ve ruhî yapılanışı ile yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve galaksilerin yapılanışı arasında hiçbir aykırılık yoktur. Herhangi bir aykırılık mevzu bahis olsaydı, nebatlardan, hayvanlardan ve aslî unsurlardan istifade ile ihtiyaçlarımızı temin edemeyecek, böylece hayatımızı idame ettiremeyecek, mahvolup gidecektik. Cenâb-ı Hakk birbirinin zıddı şeyleri hayatîyetimize mastar yapmakta, onlar arasındaki mübayenetle hayata ayrı bir neşve katmaktadır. Artı ve eksi kutupların zıtlarını çekip, aynılarını itmesi veya erkek ile dişinin birbiriyle alakası gibi münasebetlerin yanında, insan ile nebat arasındaki tatlı alışveriş gibi... Nebatat ile insanların, biri oksijen alıp karbondioksit verirken, diğerinin karbondioksit alıp oksijen vermesi... Adeta, ellerinde bulunan emtiayı takas ederek ticaret yapmalarını, arz ve talepleri ile yeryüzündeki hayatın devamına vesile olmalarını Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve iradesine vermediğimiz takdirde, cansız ve şuursuz atomlara yaratıcılık vermemiz gerekecektir ki, bu yüz derece akılsızlığı gösterecek bir hurafedir, deliliktir.

Diğer bir nokta da şudur: Her varlık zamanla çeşitli suretlere girer, hergün ayrı bir şekil alır. Bazı canlılar saniyede, bazıları günde, bazıları ayda, bazıları da yılda birkaç defa değişir, farklı suretlere girerler. İşte bunlar her bir şekil, tavır ve suret için ayrı ayrı modeller ve kalıplar ister. Siz, bezlere sarılmış bir bebek, sokaklarda oynayan bir çocuk veya arzularının itişi ile sağa-sola koşan bir delikanlı iken, ayrı ayrı tavırlar ve kalıplar içinde bulunursunuz. Kudret ve İrâde elinin ahirette göstereceği filimlere, her anınız, ayrı ayrı şekiller ve pozlar olarak kaybedilmektedir. İşte bu tavırların hepsi aslî hüviyetini kaybetmeyen ayrı kalıplar ister ki, herhangi bir tavır ve hareketinizin akabinde kafanızın duruşu, vücudunuzun endamı, iç organlarınızın şekli ile ahlak, huy ve karekterinizde kalıcı değişmeler olmasın.

İlim adamları karakter, manevî yapı ve maddî sima gibi hususiyetlerin kromozonlar tarafından taşındığını ve nesilden nesile aktarıldığını söyleyerek, herşeyi onlara bağlıyorlar. Ama tamamen maddeden müteşekkil ve değişmeye mahkum olan kromozonlar bu işi nasıl yapabilirler? Bütün hususiyetlerini, şifrelerini ve sırlarını kendi yerlerine geçen zerelere bırakmaya ve değişmeye mecbur iken nasıl oluyor da hiçbirşeyi karıştırmadan aktarabiliyorlar? Hangi sırla karekteristik yapılar değişmiyor, fizyonomiler bozulmuyor da uzuvlar kemal buluyor?

Hâlbuki mütemadi değişmeler var. Yenilen şeyler, teneffüs edilen hava, içilen sular, dışarıya atılan şeylerle yer değiştirirken; aslî unsurların hiç değişmemesi ve bozulmaması gösteriyor ki, eşya var edilmeden evvel bir hesap ve hendeseye tâbi tutulmuş, o planlar ve kanunlara göre Âlem-i şehadete gönderilmiştir. Böylece hiçbir karışıklık ve hecr-ü merç meydana gelmemiş, âlemler birbiriyle çekişmemiştir.

Mesela, Allah bir ağacı yaratırken, ona öyle bir mahiyet vermiştir ki, güneşin yakıcı şualarına maruz kaldığı hâlde zarar görmez, bilakis özümleme yaparak gelişmesini temin eder. O ağaca böyle bir karakter verilmeseydi, kavurucu güneş şuaları altında hayatîyetini devam ettiremeyecekti. Keza suda bulunan erimiş ve havada gaz hâlinde bulunan oksijen ile bunlara göre yaratılmış kara ve deniz hayvanlarının ciğerleri, solungaçları ve bunun gibi binlerce misal...

Sizi, binlerce koridora açılan bir kapıdan girmeye mecbur etseler. Geçeceğiniz o koridorların herbirinin adab, usul ve kanunları farklı; giyeceğiniz kıyafetler, yiyeceğiniz şeyler ve alacağınız tavırlar değişik; giriş-çıkış şekilleri, yürüme ve durma tarzları, kapıları açıp-kapama usulleri vs. hepsi ayrı ayrı olsa, siz, hiçbir bilgi ve tecrübeniz olmadan; muhakeme, irade ve insiyatiften mahrum olarak o koridorlara itilseniz, herşeye rağmen bir baştan girip öbür başa kadar, bütün usul ve kaidelere riayet ederek geçip, hiç hata yapmadan öbür taraftan çıkabilir misiniz? Böyle bir teyin vukuu dütünülebilir mi?

Bütün mahluklar, hususiyle Ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insan ruhî, bedenî, şehevî gadabî ve aklî yapısı, melekiyete ve şeytaniyete ait yönleriyle her an başka bir koridora, farklı bir Labirente girmekte, kendileri için meçhul olan mukadder ve muhakkak neticeye doğru, her şart ve duruma göre tavır ve şekil alırken aslî hüviyetlerini muhafaza etmektedirler. İşte bu hâl ve keyfiyet, Allah'ın siyanet bulutu hâlinde bütün eşyayı ihata eden mutlak ilmine, irâdesine ve mevcudiyetine delalet eder: "Allah vardır! Bütün sebebleri, sebeblerin de sebeblerini yaratan Müsebbib-ül Esbab O'dur." der.

-21-

MAHLUKATIN EŞREFİ İNSAN

Bütün varlıkların etrafında pervane edildiği insan, açıkça gö­rülmektedir ki, mahlukatın en şereflisi, iradesi ve tasarrufu en geniş olanıdır. İnsanın ise ilk akla gelen ve en kolay görünen fi­illeri, yemesi, konuşması ve düşünmesidir. Halbuki, yemek, ko­nuşmak ve düşünmek, binlerce hikmetli icraatın neticesidir. Me­sela, yiyeceğin sindiriminden hücrelere gıda olmasına, oradan insan yapısına yerleşmesine kadar ki muhteşem icraatta, insa­nın iradesine bırakılan sadece ağzına konulan dişleri hareket et­tirip çiğnemesidir. Konuşmak icraatında yaptığı ancak, harflerin kalıplarına havayı sokup çıkarmasıdır. Halbuki, ağzında bir çe­kirdek gibi duran kelime, bir ağaç gibi milyonlarca aynı kelime­yi meyve verir, milyonlarca vasıta ile dinleyicilerin kulağına gön­derilir. Bu misali ağaca insanın hayalinin eli bile ancak yetişirken, meydana getirilmesinde ne aklının eli ve ne de iradesi yeti­şebilir. Havadaki zerrelere o kelimeler söylettirilmese, hangi akıl onları konuşturup insanlar adedince dili onlara öğretebilir?

Demek, mahlukatın en eşrefinin icatta eli bu kadar bağlı ise, cansızların ve şuursuz behimî varlıkların, şuurlu gibi görünen icraatlarında tasarruftan yoktur. (32.SÖZ 2.Mevkıf l.Maksat)

-22-

SEBEP MADDİ İSE

Bir sineğin küçük bir uzvu kâinatın ekser unsurları ve ka­nunları ile alakadardır, belki onların bir hülasasıdır. Eğer Ezelî Kudret'e verilmez, her şey maddeye bağlanır ve mana inkar edi­lirse, o maddi sebepler sineğin küçücük vücudunun yanında ve içinde hazır bulunmalıdır.

Sebep maddi ise, neticenin yanındadır. Yani, sineğin iğne ucu gibi parmaklarının yerleşmediği bir hücrecikte âlemin bütün un­surları ve maddeleri bulunmalı, bir usta gibi içine girip çalışma­lıdır. En ahmak felsefeciler bile böyle bir düşünceden utanmalı­dır. (23.Lem'a 1.Yol 2.Muhal)

-23-

FABRİKA KAPICISI

Bir fabrikanın girişindeki küçük kulübesinde oturan kapıcı­ya, küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde verilir. Da­ha sonra onlan veren adam aynı kulübeciğe gelir ve mahsulâtı almak ister. Kapıcı ona, tonlarca şeker, top top kumaş, binlerce mücevher, mükemmel dikilmiş elbiseler, leziz yiyecekler verir. 0 adam ve ahmak olmayan herkes anlar ki, o kadar az şeyden, bu kadar çok ve güzel şeyi, o kapıcı yapamaz ve yapmamıştır. Hem o küçük kulübe de buna müsait değildir. Orası sadece bir kapı­dır. Onun ötesinde, görünmeyen muhteşem tezgahlarda, o şeyler dokunmuş ve hazırlanmıştır.

Aynen misaldeki gibi, toprağın zerreleri, küçücük bir çekir­dekten, o kadar çok şey dokuma işini kendisi yapmaz. Belki o, sadece rahmet hazinelerinin bir kapıcısıdır.

Havanın zerreleri de, bu kadar önemli ve çeşitli icraatı ken­dileri yapamaz.

O zerreler, Sani-i Zülcelâl'in, emrini, iznini, tercihini ve kuv­vetini ilan eder.(.Söz 2.Maksat l.Nokta l.Mebhas)

-24-

Bir hakim incelemeleri için iki kişiye bir kitap veriyor…

Bir tanesi kitaba baktığında her bir harfi, paragrafı, bölümleri harika sanatlarla yapıldığını ve bir birinden değişik mücevherlerle işlendiğini fark eder. Ayrıca her bir harfinin içinde değişik kitapların ve dünyaların küçültülerek yazıldığını fark edip kitaba hayran kalır. Bu cihetten kitabı incelemeye başlar inceledikçe kitaba olan hayranlığı artar. Kitabın sanatça sonsuzluğunu anlatan bir çalışmayı hakime sunar.

Diğeri kitaba baktığında ise neden bu kitabın yazıldığını ve ne anlattığına bakar. Bu sayede kitapta yazılış gayesini okumuş olur.

Çalışmalar hakime takdim edildiğinde hakim kitabın anlamını anlayana tebriğini verir. Ve birinci araştırmacıya ise “Eğer o cevherlerin anlamlarını da nasılının yanında niçinini de okusaydın sende daha çok yükselmiş olacaktın. Kitapta anlamını vermiş olacaktı.”

Bilim nasıl ile uğraşıyor ve bu yolla Allahın evrendeki tekvini(yaratma) kanunlarını buluyor. Niçin ile de akıl soru soruyor. Tamam çiçek şöyle şöyle oluşuyor. Ama neden boyanıyor kokulandırılıyor neden elma tatlandırılıyor neden renklendiriliyor, kokulandırılıyor vb. hepsi Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının bir tecellisidir.

 

-25-

TABİAT NEDİR?

"Kâinat nasıl meydana geldi?" sorusunu sorduğumuzda bazıları hiç düşünmeden: "Tabiat yarattı" derler. Biz sorulara devam edip "Tabiat nedir? Şu ağaçlar, kuşlar, sularda oynaşan balıklar, kulaklarımızda yankılanan cıvıltılar nedir?" dediğimizde de: "Bunların hepsi tabiattır. Tabiat kanunlarıdır" diyeceklerdir. "Pekala insanlar, hayvanlar ve diğer varlıklar nasıl meydana geldi?" sorumuza da "Tabiat yarattı" şeklinde cevap vereceklerdir. Nedir bu muamma? Nedir bu heyula? Nedir bu tabiat?

Ledünniyata karşı olup, hikmetlere göz kapayan ilim bilmezler Kant'a kızarlar, Kant eşyayı "nomen-fenomen" şeklinde ikiye ayırmıştır. -Kant'ın düşüncesinin isabetliliği veya isabetsizliğini burada tartışmıyacağız- Buna bizim dilimizde "Şehadet âlemi- Gâyb âlemi" veya "mülk-melekut" denilmektedir. Eşyanın mülk tarafı yani Şehadet âlemi, gözle görülen varlık alemi ile onların tâbi olduğu ahval ve asardır. Melekut, yani gayb âlemi, hayat mekanizmasını harekete geçiren illetler, hikmetler âlemidir. Maddecilerin Kant'a kızmalarının sebebi ise inkar ettikleri madde dışı âlemi kabul etmesidir.

Tabiat, lugat ma’nâsıyla seciye, ahlak demektir. Maddecilerin anladıkları ma'nâ ise, madenler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, sistemler, vs. herşeydir. Onların anladıkları gibi, tabiat eşyanın kendisi ise "Kâinatı kim yarattı? İnsanı kim yarattı?" sorularına "Tabiat yarattı" cevabını vermekle, "Tabiatı tabiat yarattı. Yeryüzünü yeryüzü yarattı. Taşlar, ağaçlar, kuşlar, insanlar, atomlar, galaksiler, herşey kendi kendini yarattı" demiş olmaktadırlar. Bu ise garipliğin, acaibliğin ve tenakuzun tezahürü olan bir safsatadır.

Eğer, tabiat demekle eşyanın bir kısmı hususiyetlerini, hâllerini ve vasıflarını kastederek, sıcaklık-soğukluk, çekme-itme, artı-eksi vb. gibi eşyanın arizî hallerini söylemek istiyorlarsa, biz soracağız: "Kromozonları ve taşıdıkları şifreleri kim yarattı? Karakterler, renkler, huylar vb. hususiyetleri kim verdi?" Onlar da, eşyayı vasıflarının yarattığı cevabını vererek yine gülünç duruma düşeceklerdir. Biraz iz'anları ve mantıkları kalmışsa, hiçbir cevap vermeyeceklerdir. Zira böyle birşeyi kabul etmek: "O şeyi vasıfları yarattı. İlim alimi, sanat sanatkarı, resim ressamı yarattı" demek gibidir.

Toprağa düşen bir tohum, Allah'ın icraatına perde olan nemi ve sıcaklığı da neşv ü nemasına uygun bulunca ukde-i hayatisini salıverir, başını yukarılara uzatıp hava, köklerini aşağılara bırakıp gıda alır. Şimdi tabiatçılara sorsak: "Çekirdek çatladı, kök saldı, filiz verdi. Bu iş nasıl oldu? Kendi kendine mi oldu? Su, hava veya toprak mı yaptı? Tohumdaki ukde-i hayatiye nereden geldi?" Birbirine bağlı, müteselsil yüzlerce, binlerce soru... Tohumun meydana gelmesine ve onun yeşermesine sebeb olan herşey için bir başka sebeb, o sebeb için de başka bir sebeb arayan sorular zinciri ard arda gelir. "Onu kim yaptı? O dediğinin sebebi ne? Bu nasıl oldu? Şu neden öyle? O niye böyle?" gibi mütemadi devam eden sorular...

Mekanik sistemlerle hareket eden bir otomobile bakınız. Onun hareketinin bir kısım şeylere bağlı olduğunu görürsünüz. Deposuna konulan benzini gaz pedalının püskürtmesi, bujilerin ateşlemesi, ateşlemeyi yanmanın takib etmesi, hararetin harekete dönüşmesi, hareketin tekerleklere intikali ve otomobilin uçarcasına gitmesi... Bütün bunlar, o mekaniğin vasıfları, hususiyetleridir. Bu durumda "Benzine yanma kabiliyetini veren, pulvarize olabilmesini öğreten kimdir? Ateşlenen benzin ile ısınan hava pistonları itmeyi nereden öğrenmiştir? Mekanikî itmenin-çekmenin, dairevî hareketlerin sistematiğini ortaya koyan kimdir?" gibi sorulara: "Bu mekaniği meydana getiren benzinin yanma kabiliyetidir, havanın genleşme kabiliyetidir vs." denilemeyecektir. Çünkü bunlar birer hususiyet ve vasıftır. Vasıflar, hususiyetler ve sıfatlar zata tesir edemez.

Binaenaleyh bugün moda hâline getirilip, "Herşeyi yaratan doğa kanunlarıdır, tabiattır" denilerek, neslimize empoze edilen düşünce asılsız ve esassız, gülünç birşeydir. Eşyanın varlığını doğa ve tabiat denen şeye havale etmenin kıymet-i ilmiyesi olmamakla beraber, ahmaklık ve akılsızlık alameti olarak farklı bir değeri vardır.

Hulusa, eşya vardır, nizamlı ve hikmetlidir, her parçasında, her zerresinde Cenâb-ı Hakk'a ait ma'nâlar gizlidir. Sebeblerin tesir-i hakikileri yoktur. Tabiat kanunları denilen şeyler mahiyetleri meçhul bir kısım arizî vasıflardır. Çekme-itme kanunu, yerçekimi kanunu kılcallık ve sair tabiat kanunları mahiyetleri anlaşılamayan ama rizayi hesaplarla formüle edilmeye çalışılan birer nam, birer addır.

Yerinde kullanılmayan ilim dallarıyla neslimize dalalet ve sapıklık enjekte edilmeye, şüphe ve tereddüt tohumları ile kâlb ve ruhlarının bozulmasına çalışılmakta olan günümüzde bu mevzuda yapılacak her araştırma ve tahkik, Allah'ın ma'rifeti ile ilimlerde terakkiyi temin edecektir. Kâlbimizi îman ziyasıyla tezyin edecek, her adımla ölmezliğimizin, yokluğa atılmayışımızın bahtiyarlığı ve saadeti ile sermest olacağız. Böylesine bir îman anlayışına yükseldikten sonra Allah'ın tevfik ve inayeti ile aşamayacağımız hendek, geçemediğimiz vadi kalmayacaktır.

Resûl-ü Ekrem, insanların himmet ve gayretlerini tahkiksiz, araştırmasız, teemmülsüz ve tetkiksiz olarak birşeye bağlamalarından kurtararak, Cenâb-ı Hakk'a bağlamıştır. Tetkik, teemmül ve tefekkür neticesinde elde edilecek tahkiki îmanın yolunu göstermiştir. Bundan ötürüdür ki, hakiki îmanı elde etmiş mü'minler kâinattaki bütün hadiseler aleyhlerine dönse bile sarsılmaz, mukavemet ederler.

Cenâb-ı Hakk bizlere basiret ve ma'rifet ihsan etsin. Herşeyde O'nun varlığını ve birliğini müşahade edelim. Tefekkür, araştırma ve tahkik yoluna girerek, taklidî îmandan kurtulup, O'na îmanımızı artıralım. Amin..

______________________________________________

Risale Haber-Haber Merkezi(Bu yazıyı tesadüfü evrim teorisi çürütmesi olarak alıntı yapıyorum.)

Yeni eğitim müfredatının tartışıldığı bugünlerde Evrim teorisi de gündeme geliyor. Henüz kesinleşmemiş duruma göre evrim teorisi müfredattan çıkarılıyor.

Yaratılışı reddeden evrim teorisinin merkezinde “tesadüf” var. Halbuki kainatta var olan varlıklar ve cereyen eden hadiseler en küçükten en büyüğüne akıl ve mantıkla incelendiğinde hiç birinde tesadüfün karışmasının mümkün olmadığı görülüyor. Her şeyde görülen ince hesap ve tasarım bir yaratıcıyı ispat ediyor.

Konu ile ilgili Risale-i Nur’un bir çok yerinde cevaplar yer alıyor. Sorularla İslamiyet sitesi Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur’da evrim teorisine nasıl cevap verdiğini şöyle analiz ediyor:

Baştan sona kadar Risale-i Nurlar’ın hepsi iman hakikatlerinden; yani Allah’ın ve ahretin varlığından, Peygamberlerin ve onların getirdiği kitapların hak olduğundan, her şeyin Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğinden bahseder. Dolayısıyla bütün risaleler bir bakıma evrimcilere cevaptır.

Evrimcilerle ehl-i imanın evrim konusunda anlaşamadığı iki temel konu vardır:

1. Evrimciler bir yaratıcıyı kabul etmezler.

2. Evrimciler evrimi, canlıların birbirinden tesadüfen meydana geldiği şeklinde kabul ederler.

Şimdi bunları Risale-i Nur ışığında kısaca ele alalım:

1. Evrimciler bir yaratıcıyı kabul etmezler. Varlıkların meydana gelmesini sebeplere, tabiata ve tesadüfe vermektedirler. Bunun cevabı başta 23. Lem’a olmak üzere Ayet-ül Kübra’da ve Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde verilmiştir.

23. Lem’a’da bir varlığın, mesela bir karıncanın meydana gelebilmesi için dört ihtimal sayılır. Bu ihtimaller şunlardır:

a- Kendi kendine olmuştur,

b- Sebepler yapmıştır,

c- Tabiat yapmıştır,

d- Sonsuz İlim, irade ve kudret sahibi bir yaratıcının eseridir.

Bu ilk üç ihtimalin imkânsız olduğu gösterilirse, dördüncü ihtimal olan, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir Allah’ın eseri olduğu kabul edileceği belirtilir. Bu her bir ihtimal için de üçer misal verilir. Biz burada özet olarak bu maddeleri birkaç cümle ile ifade edeceğiz. Daha geniş bilgi Risalelerden elde edilebilir.

a- Kendi kendine olma

Bu karınca kendisi mevcut olacak ki kendisini yapsın. Kendisi mevcut olmayan bu karınca, kendisini yokluk âleminden nasıl bu varlık âlemine çıkaracaktır?

Bırakın karıncayı, siz kendinizi anne karnında bir hücreden başlayarak bebek haline kendiniz mi getirdiniz?

Böyle bir hurafe ve akıl dışı olan bir şey nasıl kabul edilir? Demek ki Allah’a inanmayan evrimciler böyle hurafe şeylere inanıyorlar.

b- Sebepler yapmış olabilir

Karıncayı meydana getiren sebepler; başta sodyum, potasyum, karbon, hidrojen ve oksijen gibi elementler, karıncanın annesi ve babası gibi varlıklar, hava, su ve güneş gibi cansızlardır.

Şimdi bunların hangisinde karıncayı elementlerden yapıp ondan sonra ona hayat verebilir?

Karıncada son derece ölçülü ve belirli elementler belirli oranlarda bir araya getirilmiş ve sonra ona hayat verilmiştir. Karıncayı bir tarafa bırakalım. İnsana gelelim. Mesela insanı bu sebeplerden annesi mi yaptı? Kulağını, gözünü ve ağzını yapıp yerine takıp sonra ona hayatı kim verdi? Hâlbuki anne akıllı ve şuurlu iken bunu yapamadığı halde karınca yumurtadaki yavruyu nasıl yapacak?

Böyle saçma bir inanış olabilir mi?

c- Bu karıncayı tabiat yapmış olabilir

Tabiat denen şey; canlı ve cansız varlıkların tamamıdır. Cansız varlıklar; hava, su, toprak, deniz ve güneş gibi varlıklardır. Karıncada hayat vardır, ağzına göre mide, mideye göre rızkını verebilecek ilim irade ve hayat sahibi birisi olması gerekir.

Bu cansız varlıklar bunlardan noksan oldukları için onların yapması imkânsızdır.

Canlı varlıklar da üçe ayrılır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bunların içerisinde en akıllı ve şuurlu olan insandır. Bu karıncayı yapsa yapsa insan yapabilir. Hâlbuki onun da yaptığı karınca ya plastikten veya kâğıttandır. Hayat sahibi bir karıncayı insanın yapması mümkün değildir.

d-O halde bu karıncayı sonsuz ilim, irade ve kudret sahip Allah’ın yaptığı anlaşılır. İlim, akıl, mantık ve fen bize bunu gösteriyor.

2. Evrimciler evrimi, canlıların birbirinden tesadüfen meydana geldiği şeklinde kabul ederler.

Her bir canlı türü ayrı yaratılmıştır. Koyunlar koyun olarak, atlar da at olarak, tavuklar da tavuk olarak yaratılmıştır. İlim ve fen bunu söylemektedir.

Evrimcilerin, canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiği iddiasının ilmi bir dayanağı yoktur. Bediüzzaman da bunu İşarat’ül İ’caz adlı eserinde; “Her nevin (türün) bir adam babası vardır” sözü ile ifade etmiştir.

Tesadüfen bir canlının meydana gelmesinin imkânsızlığını ise, Otuzuncu Söz’ün Tahavvülat bahsinde açıklamıştır.

Tahavvülat-ı zerratı, yani zerrelerin (elementlerin) hal değiştirmesinin Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle olduğunu nazara verir. Evrimcilerin ve tabiat perestlerin ileri sürdüğü gibi tabiatın ve tesadüfün eseri olmadığını belirtir.

Elementler nasıl hal değiştirir?

Mesela hidrojen bir elementtir yanıcıdır. Oksijen de bir elementtir ve yakıcıdır. İkisi birleşince su meydana gelir. Böylece hidrojen ve oksijenin hali değişmiştir. Sodyum klorür (NaCl2) yemek tuzudur. Belirli bir hali ve etkisi vardır. Bu suya atıldığı zaman sodyum (Na++)  ve klora (Cl--) ayrılır. Bu elementlerin reaksiyonu tuz reaksiyonundan farklıdır. Çünkü hem klorün ve hem de sodyumun reaksiyonu farklıdır.

İşte bütün bu tip elementlerin birleşmesi ve ayrılması Allah’ın eseridir. Tesadüfün değil. Bu konu İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübinin belirtildiği dip notta iyice açıklanmıştır. Orada İmam-ı Mübin şöyle tarif edilmektedir:

“İmam-ı Mübin, Kader-i İlahinin bir defteri, bir mecmua-i desatiridir (bir düsturlar mecmuasıdır). O desatirin imlası ile ve hükmü ile zerrat (elementler), vücud-u eşyadaki hidematına (hizmetine) ve harekâtına sevk edilir.

İmam-ı Mübin kader defteri se, Kitabı Mübin kudret defteridir.

Bunu bir halı misali ile daha iyi anlayabiliriz. Muhtelif desenleri bulunan bir halıyı dokumak istiyoruz. Onun programını önce bilgisayara yükleriz. İşte bu programa bir bakıma o halının kader defteri diyebiliriz. Halının dokunması bu program çerçevesinde olacaktır.

Kabul edin ki bu halı 1 m. eninde 100 m. boyunda, yani 100 m2 olsun. Bir topluluğun resmini de çekip 50. metreye yerleştirebiliriz. Bu halı saatte 1 metre dokuyorsa 100 metre kare halıyı yüz saatte dokuyacaktır. Biz 50 saat sonra bizim de içerisinde bulunduğumuz topluluğun halıda dokunacağını önceden bilebiliriz. Dokuma makinesinin de bilgisayara bağlı olduğunu kabul edin. Bir dokunuşla ve adeta bir “Ol” emri ile o halı dokunmaya başlayacaktır.

Halı ipliklerden, iplikler moleküllerden, molekül de atomlardan meydana gelmektedir. Bu yüz metre karelik halıda trilyonlarca atom vardır. Biz bir “Ol” emri ile bu kadar atoma verdiğimiz bir emirle saatlerce sonra dokunacak halı desenlerini dokuttuğumuz gibi, Allah’da atomlara verdiği emirle bahar halısı gibi yeryüzünü ve milyonlarca canlıyı atomlardan kader defterindeki düsturlara göre dokuyor.

Bilgisayardaki program halinin kader defteri, yani İmam-ı Mübin, dokunan halı da Kita-ı Mübindir.

Biz de bir asır önce kader defterinde idik. Şimdi o kader defterinin düsturlarına göre elementlerden yaratıldık. Yani şu anda kitab-ı Mübindeyiz. Tâbi aynı zamanda İmam-ı Mübinde, yani kader defterinde ve Allah’ın ilminde kayıtlıyız.

Bir süre sonra bu Kitab-ı Mübinden ölümle silineceğiz. Ama yine hem Allah’ın ilminde ve hem de Kader Defterinde, yani İmam-ı Mübinde kayıtlı olduğumuz için ahrette yeniden yaratılacağız.

Şimdi burada çok önemli teknik bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isteriz. Bu dokuduğumuz halıda trilyonlarca atomun kullanılacağını biliyoruz. Bu atomların içerisinde program harici bir veya birkaç atomdan meydana gelmiş bir yapı bulunsa -ki biz ona virüs diyoruz- halının programını bozup onu işlemez hale getirebilir.

Burada şunu söylemek istiyoruz: Kâinatta her bir varlığın bir kader defteri tarzında dosyası vardır. O varlık bu dosyadaki düsturlara göre elementlerden yaratılır. Bu dosya haricinde bir atom dahi olsa o dosyayı işlemez hale getirebilir.

Demek ki kâinatta bir atomun dahi başıboş olmadığını, her bir atomun nerede ve ne zaman görev alacağı, dokunan halı örneğinde olduğu gibi, her bir varlığın kader defteri olan dosyasında kayıtlıdır. Bunu bize bugünün fenni söylüyor.

Evrimciler ne diyor? Onlar diyorlar ki; her bir varlık tesadüfen meydana gelmiştir. Hâlbuki fen bize diyor ki; bir atom dahi tesadüfen hareket edemez.

Şimdi her hangi bir kimse bu halının dokunmasında elementlerin gelişigüzel hareket ettiğini iddia edebilir mi?

Eğer öyle olsa halının dokunması nasıl mümkün olacaktır?

İşte Risale-i Nur baştan sonuna kadar kâinattaki her şeyin belirli bir plan ve programa göre yaratıldığını, bir atomun dahi tesadüfen hareket etmediğini bize bildiriyor.

Kaynak: Bediüzzaman, Evrim Teorisini dört cümlede yerle bir etti

 

-26-

TOPRAK

Gerek hayvanların ve bitkilerin tohumlarını, gerekse yumur­taları meydana getiren temel maddeler aynıdır. Hepsinde, oksi­jen, hidrojen, karbon ve azot karışımı vardır. Hava, su, ısı ve ışık da, basit, şuursuz, sel gibi akan, kimse ile tanışıp konuşmayan maddelerdir.

Eğer, çiçekler için saksılık vazifesini yerine getiren bir kase toprak Kadir-i Ezelîye verilmezse, o çiçeklerin yetişmesi için o kadarcık şeyin içerisinde Avrupa'daki bütün matbaalar ve fabri­kalar adedince tezgahlar bulunması gerekir.

Hem, o bir kase toprak zemin bahçesinde yetişen her bitkinin ihtiyacım, şeklini, meyvesini, şurubunu, yaprağını boyunu bil­meli, ona göre dokumalıdır. işte inkar, bu kadar ahmakça bîr anlayış ve yoldur. (23.Lem'a 3-Kelime 2.Muhal)

 

-27-

TABİAT KİTAPTIR

Vahşi bir adam, boş bir sahrada kurulan ve medeniyetin bü­tün.eserleriyle süslenen mükemmel bir saraya girmiş. Binlerce ihtiyaca cevap veren eşyaları görmüş. Sonra kendince araştırma­ya başlamış. Sarayın nakış ve sanatlarına hayran kaldıkça ora­nın dışında da birilerinin, bir dünyanın ve dünyaların olacağını unutmuş. O sarayın ustasını sarayın içindeki şeylerin arasında aramaya başlamış. Neye baksa, o şeyin o sarayı yapabileceğine ihtimal verememiş. Bîrine havale etmek, kendini tatmin etmek için, o sarayın fihristesinin ve geçerli kanunların yazılı olduğu defteri bulmuş. Ve hemen, "Bu sarayı yapan bu defterdir." deme­ye başlamış. Vahşice hezeyanlara düşmüş.

Onun gibi, Kader-i İlahînin bir yaz boz tahtası olan, İlahî adaletin, Rabbanî fihristenin, kanunların kaydedildiği tabiat bir kitaptır, katip değildir. Gözsüz, kulaksız, şuursuz bu kitap, mut­lak rububîyete ait icraatları yapamaz. (23.Lem'a 3.Kelime 3.Muhal l.Misal)

Milyarlarca küçük mikroskobik motor sizin hareket edebilmeniz için ihtiyacınız olan gücü üretirler. Söz konusu motorlar "kas lifleriniz"dir.

Vücudunuzda 6 milyardan fazla motor vardır. Bu küçük motorlar size su içirir, kalbinizi attırır, gözünüzü kırptırır, nefes aldırır.

Küçük motorlar yani kas lifleri bir araya gelerek büyük güç tribünlerini yani kasları oluşturur. Örneğin kolunuzu kasmanızı sağlayan ön kol kası milyonlarca küçük motorun bir araya gelmesiyle oluşmuştur.

Hareket edebilmeniz için kaslarınızın belli bir uyumla çalışması gerekmek. Kasların en önemli özelliklerinden bir tanesi de yaşamınızı devam ettirmenizi sağlayan bir kontrol sistemine bağlı oluşlarıdır.

 

 

-28-

MANEVÎ İP

Vahşi bir adam, bir askeri kışlaya girer. Onların hareketleri­ni hayranlıkla seyreder. Bakar ki, hepsi, bir emirle, bîr asker gi­bi, birlikte hareket eder. "Ateş!" emri ile ateş eder. Vahşi aklı, pa­dişahı, kumandanı, kanunu bilmediği için hepsinin birbirine bir iple bağlı olduğunu zanneder, O ipin ne kadar harika olduğunu düşünür.

Sonra, Ayasofya gibi bir camiye gider. Cemaatin bir adamın sesi ile hareket ettiğini görür. Semadan gelen manevî bağı ve emri bilmediğinden, onların da birbirine maddî iplerle bağlı ol­duğunu düşünür. En vahşi hayvanları bile güldürecek maskara­ca bir fikre düşer.

İşte Ezel ve Ebed Sultanının sayısız askerlerinin bir kışlası, Mabud-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan kâinata, küfrün vahşeti ile bakan bir münkir, Mabud-u Ezelînin kanunlarını ve Rabbani kudretinin cilvelerini, "tabiat" diye isimlendirdikleri ve­himlere yükler. Nakşı nakkaş, sanatı sanatkar, hükmü hakim zannetme vahşetini gösterir. (23.Lem'a 3.Kelime 3.Muhal 2.Misal)

-29-

RAHMETİN İHTİŞAMI

Güçsüz ve İradesiz bir yavrunun imdadına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, saf ve temiz bir süt göndermeye, tevhid açısından bakılırsa, birden umum yavrular­da harikulade görünen şefkat ve merhamet, Rahmet-i Rahmanın nihayetsiz güzelliğini mükemmel bir ihtişamla gösterir.

Müthiş bir hastalıkta, birden büyük bir hastahane gibi olan yeryüzünde, herkese âlem eczanesinden şifaların ihsan edilmesi de o rahmetin ihtişamına, azametine ve genişliğine ayinedir. (l.Şua 1.Makam l.Meyve)

-30-

SENİN GÖZÜNLE

Gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mana ile gözün

gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük ya­pan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar da buna kıyas edilebilir.

Evet, kendinde olmayan veremez. Görmeyi veren kendi gö­rendir. Gözü yapan, o gözü hem kendi görür, hem o gözle görür. Hem kendi nazarıyla, hem gayrın nazarıyla asarına bakar. Mu­kaddes memnuniyeti ile kendi memnun olur. Sizi memnun eder. (2.Şua l.Makam l. Meyve)

 

 

-31-

LABORATUARDA CANLI YARATILABİLİR Mİ?

Bir mahlûkun, bir tek sıfatının değişebilmesi için, -Buton'un hesaplarına göre- bir milyon neslin geçmesi lazımdır. Yani burnunuzun şeklinin veya kulağınızın yerinin değişmesi için bir milyon neslin geçmesi gerekir.

Drosophila adındaki bir çeşit meyve sineği laboratuara alınarak, üzerinde denemeler yapıldı. Çeşitli kimyasal maddeler enjekte edilmesi sonucunda kısmî değişiklikler meydana getirildi. Ama bu değişiklik, kanatlarının biraz kıvrılması, biraz daha çirkin ve anormal hâle gelmesiydi. Bunun üzerine, sevinçle: "Tamam! Canlıları bazı müdahalelerle değiştirmek mümkündür. İşte biz bunu başardık." dediler. Hâlbuki, istatistikler bu tür çalışmaların neticesinde, yüzde seksen oranındaki sineğin yapısının bozulduğunu, çirkinleştiğini ve hiçbir şekilde, daha güzel gelişmiş bir forma gelmediğini ortaya koyuyordu. Geriye kalan yüzde yirmisi ise, daha gelişmiş bir formda oluyorlar ancak kısa zamanda ölüyorlardı. En mühim problem ise, gelişmiş formların yeni nesillere aktarılamamasıydı. Neticede kendileri de tatmin olmadılar yine mağlub, yine müzmehil kaldılar. (29)

Mağlubiyete doymayıp, Allah'ı inkar için başka vesile ve vasıtalar araştırdılar. Sonra da, yeni bir iddia ile ortaya çıkıp: "Geçmiş zamanlardaki atların beş tırnağı varken, zaman ile, bu tırnaklar azaldı ve bugünün tek tırnaklı atları meydana geldi. Demek ki muhit ve ihtiyaçlar, zamanla değişiklikleri, tekamülleri meydana getiriyor. İnsan da başka bir varlıktı, zamanla değişip bu hâle geldi" dediler.

Bir lahza durup, düşünelim. Bunu yapan ve yaratan Allah olduktan sonra, tek tırnaklı olan at beş tırnaklı olsa veya beş tırnaklı at tek tırnaklı olsa ne farkeder? Allah, dilediğince yaratır, dilediği gibi yaşatır. Ama işin aslı böyle değil. Tekamülcülerin dediği gibi hiç değil.

Evveliyetle, bildiğimiz atların ceddi kabul edilecek tek tırnaklı bir at neslinin geçmiş zamanlarda yaşadığı katiyetle iddia edilemez. Ayrıca, insanın atası olduğunu söyledikleri maymunun, tekamül ederek insan hâline gelebileceğini ispat edebilmek için öne sürülen bu delil mantıkî değildir. "Beş tırnaklı at, tek tırnaklı at hâline geldi" demek, her hangi bir hayvanın at hâline gelmesi demek değildir. Aynı hayvanın bir vasfının değişmesi, beş tırnağının, tek tırnak hâline gelmesi demektir.

İddialarına mantıklı bir izah getirebilmeleri için, geçmiş devirlerde yaşayan herhangi bir hayvanın at hâline geldiğini isbat etmeleri gerekmez miydi? Tekamüle delil olarak ortaya çıkardıkları, atın tırnaklarının azalması küllî bir değişmeye misal teşkil edemez. Eğer, gerçekten, herhangi bir hayvanın tekamül edip at hâline geldiğini isbat ederek, insanın da başka bir mahlûktan tekamül edebileceğini söyleselerdi; biz de o zaman, belki inanır: "Tekamül varmış, oluyormuş" derdik. -haşa ve kella- Ama küllî bir tekamüle, vasıflarda meydana geldiği iddia edilen cüz'î bir değişmenin misal olabileceğini bile kabul etsek. Beş tırnaklı bir atın, tek tırnaklı hâle gelebilmesi için elli milyon senenin geçmesini beklememiz gerekecektir. Kendi hesaplarına göre de, hayatın başlangıncından bugüne kadar geçen süre bu tırnakların değişmesine yetmeyecektir. O hâlde, bir atın tırnaklarının değişmesine bile yetmeyen zaman, bir maymunun insan hâline gelmesine nasıl yetecek ki!?

Bir diğer husus, beş tırnaklı at ile tek tırnaklı at arasında, birbirini bağlaması gereker milyonlarca ara nesilden ancak beş nesli sayabilmeleridir. Sadece dört tırnaklı, üç tırnaklı ve iki tırnaklı at formlarını misal verirler. Sanki bir gece önceki beş tırnaklı at, sabaha kadar dört tırnaklı hâle gelmiş. Bir başka gün, bir tırnağı daha düşmüş. İleriki günlerde veya gecelerde de diğer iki tırnak düşüvermiş ve tek tırnaklı at arz-ı endam etmiş. Buton'un tesbitine göre, bir sıfatın değişmesi için gerekli olan bir milyon ara nesil nerededir? Meçhul... İşte bu iddianın da kıymet-i harbiyesi.(30)

Kimya ve fizik laboratuvarlarında canlı yaratma sevdasına düştüklerinde de, benzeri gülünç durumlara düştüler. Maddenin terkip ve tahlilleri neticesinde canlı var etmeye uğraşanlardan Ruslar, yirmi sene çalıştıktan sonra 1962'de gazetelere de yansıyan şekliyle aynen şöyle dediler: "Biz şu kanaata vardık ki, kimya ile fizik ile fizikoşimik ile canlı varetmeye, labaratuarda bu işe muvaffak olmaya imkan yoktur. Varolan canlı başka bir elle varolmuttur."

Neticede, böyle safsata ve hezeyanları duyup, gördükçe kâinatın her vechesinde, binlerce dil ile: "Allah herşeyin yaratıcısıdır. Herşeyin dizgini O'nun elindedir. Başka bir sebeb veya şey O'nun mülkünde tasarruf edemez." hakikatının velvelelerle haykırıldığını duymanın ve o cılız iddiaların, bu velveleler arasında boğuluşunu görmenin hazzına eriyoruz.[1]

Ayrıca laboratuarda yapılan bir canlı kendi kendine olmamış yine yaratanın halife olan insana müsaadesiyle olmuştur. İnsanlığın onbinlerce yıllık birikimiyle bir canlı kendi kendine olamamışsa nasıl şimdiye kadarki canlılar kendi kendine oldu denilir?

-32-

SEBEP MADDİ İSE

Bir sineğin küçük bir uzvu kâinatın ekser unsurları ve ka­nunları ile alakadardır, belki onların bir hülasasıdır. Eğer Ezelî Kudret'e verilmez, her şey maddeye bağlanır ve mana inkar edi­lirse, o maddi sebepler sineğin küçücük vücudunun yanında ve içinde hazır bulunmalıdır.

Sebep maddi ise, neticenin yanındadır. Yani, sineğin iğne ucu gibi parmaklarının yerleşmediği bir hücrecikte âlemin bütün un­surları ve maddeleri bulunmalı, bir usta gibi içine girip çalışma­lıdır. En ahmak felsefeciler bile böyle bir düşünceden utanmalı­dır. (23.Lem'a 1.Yol 2.Muhal)

-33-

YAZI

Bir el, bir mektubun sayfalarını yazabilir. Eğer, o mektubun "Her bir harfi kendi kendine olmuş." denilirse veya tabiata hava­le edilirse, her bir harf için demir bir kalıp gerekir. O zaman, o ' kalıplar içinde kalemler, kalıplar, eller gerekir. Bu anlayış, bir bi­ri içinde sayısız imkansızlıkları gerektiren bir divanelik ve deli safsatası olur. (23.Lem'a 2.Mesele 3.Muhal)

 

-34-

KANDAKİ ZERRELER

Kandaki her bir zerre o kadar çok vazifeyi muntazam bir şe­kilde görür kî, yıldızlardan geri kalmaz. Kanda bulunan her bir alyuvar ve akyuvar şuurlu gibi cesedin muhafazası ve beslenme­si hususunda öyle işler görür ki, en iyi erzak memurlarından ve muhafız askerlerden daha mükemmel iş görürler.

Alyuvar, oksijeni ve besinleri taşırken hiçbir hücreyi unutma­dığı gibi, hiçbir görevini de ihmal etmez. Akyuvarlar ise vücuda giren ve girebilecek olan her türlü yabancı maddeye karşı gözü­nü kırpmadan ve mola vermeden çarpışan ve savaşın her tür tekniklerini kullanan askerler gibidir. Vücuda giren yabancı bir maddeyi aralarındaki hafıza memurları kaydeder ve ona karşı artık her zaman hazırlıklıdırlar.

Güçlerinin yetmediği bir mikroba veya maddeye karşı omuz omuza verir, vücutlarını birleştirirler. Kimileri gerekirse ölümü seve seve göze alır. Etrafında bir çember, fibröz doku ile ördükle­ri bir duvar oluştururlar. Düşmanı görünce anında alarma geçer, bütün arkadaşlarına haber verirler. O düşmana göre askerler si­lahlanır. Gerekirse yenileri askere alınır. Ve yapacağı ise göre eğitilir.

Cesetteki her hücre en mükemmel bir saraydan daha güzel idare edilir. İnsanın haberinin bile olmadığı bu milyarlarca icra­at, onun bedeninde her an bir rahmet eli tarafından yapılır. Yok­sa hayat her an azab olabilir. (4.Şua 2.Makam 3.Muktazisi)

-35-

BANA BAK

İnsan adeta bu dünya misafirhanesinin seyyahıdır. Çocuk­luktan kabre kadar süren ömür seyahatinde her sene, her mev­sim bir başka bahçededir. İnsan hayatı yavaş yavaş, alışarak ta­nın Ve alışmak, insanın varlıklardaki harikuladeliği görmesine mani olur. Gözüne ülfet perdesi iner.

Hayalen insanın yetişkin bir halde dünyaya geldiği düşünü­lür ve bir kamera ile adım adım takip edilirse, o, gördüğü her varlığa kendisini buraya getireni soracak ve her şey de ona "Ba­na bak, seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." diyecektir.

O adam, kendisini göndereni göklerden, gök cisimlerinden, güneşten, yerden, yağmurdan, denizlerden, dağlardan, nehirler­den, ağaçlardan ve sair bütün varlıklardan soracak ve hep aynı cevabı alacaktır. "Beni oku!" sesini duyacaktır onlardan...

Ve okudukça varlığın sim; kim tarafından gönderildiği, neci olduğu, nereden gelip, nereye gittiği apaçık ortaya çıkacaktır. (7.Şua Ayet-ül Kübra)

-36-

SEMAVÎ CİSİMLER

Bazıları dünyadan bin defa büyük olan gök cisimleri, fırlatı­lan bîr top güllesinden yetmiş kat daha süratli dönerler. Birbiri­ne çarpmadan gezerler. Boşlukta direksiz dururlar. Sönmeden, yağlan, gazlan, benzinleri bitmeden mütemadiyen yanarlar. Hiçbir gürültü ve karışıklık çıkmaz. Hiç birisi cüssesine güvenip haddini aşmaz, isyan etmez. O kadar kalabalık içerisinde hiçbir enkaz ve kire rastlanmaz. Hepsinin hesabı, çehresi birbirine benzer, mahiyetlerinde bir gül kadar muhteşem bir ahenk var­dır. Gündüz güneşle yeryüzünü seyreden insanlar, her akşam, bir sinemadaki tablolan seyrediyormuşçasına, gece karanlıkla haşmetli manevralardan hasıl olan manzaraları seyrederler. Bu muhteşem idare ve tanzimden çıkan hakikat, kâinatın Halikının varlığına ve birliğine apaçık delildir. (7.Şua Ayet-ül Kübra l.Basamak)

-37-

BULUTLAR

Zemin ile asuman arasında boşlukta duran bulut, gayet mak­satlı ve şefkatli bir tarzda yaşamak ateşinin hararetini söndü­rür, yer bahçesini sular ve yeryüzü misafirlerine hayat suyu ge­tirir. Muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünüp gizlen­mesi gibi, birden koca gökyüzünü dolduran bulut bütün asan ile beraber gizlenir. Sonra, "Yağmur başına arş!" emrini aldığı anda, bir saat, belki birkaç dakika içerisinde semayı doldurur ve emir bekler gibi durur. Müsaade edilince yağmurunu boşaltır, çekil denilince çekilir. Ne zaman yağıp, ne zaman durması gerektiğini o şuursuz bulutlar ve onlardan hasıl olan yağmur elbette bile­mez. Bir sonsuz iradenin habercisidirler. (7.Şua Ayet-ül Kübra 1.Mertebe)

-38-

MÜBAREK NİL

Nehirlerin faydalan, görevleri, gelir ve giderleri o kadar mak­satlı ve merhametlidir ki, bir Rahman-ı Zülcelâl'in ikramı oldu

MÜBAREK NİL

Nehirlerin faydalan, görevleri, gelir ve giderleri o kadar mak­satlı ve merhametlidir ki, bir Rahman-ı Zülcelâl'in ikramı olduğu, onun Rahmet hazinelerinden geldiği apaçık görünür. Hatta o kadar olağanüstü depolanıp, sarf edilirler ki, Efendimizden, "Dört nehir cennetten geliyor." diye rivayet edilmiştir. Mesela, Mısır'ın kumistanını gülistana çeviren mübarek Nil nehri, ku­zeyden, Ay Dağı denilen bir dağdan, küçük bir deniz gibi tüken­meden akar. Altı aydaki akıntısı buz şeklinde toplansa o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan mahzen, dağın altı da biri olamaz. Geliri ise o hararetli mıntıkaya az yağan yağ­murdur. Halbuki susamış toprak, o az yağan yağmuru da mah­zene inmeden yutmakta, çok az bir kısmı belki ancak ulaşmak­tadır.

Yağmurun bu yağış durumu, gelir gider dengesini koruyama­dığından, o gelir, bu gideri karşılamadığından, gaybî bir cennet­ten geliyor rivayeti gayet güzel ve manalıdır. (7.Şua Ayet-ül Kübra 3.Mertebe)

-39-

KALPLERİN VE AKILLARIN İCMASI

Kabiliyet, meslek ve mezhepleri bir birbirinden farklı, nurlu akılların ve selim kalplerin tevhid de, aynı noktada buluşmaları, aynı şeyi tasdiki, hakikat güneşine açılan öyle bir penceredir ki, o ittifaktan güneşe ayinedârlık eden deniz gibi büyük bir ayine hasıl olur. (7,Şua 1. Makam 13-Mertebe)

-40-

İBADETLER

Dünyadaki ekser insanların inançlarına göre bir ibadette bu­lunmaları, sair canlıların ve hatta cansızların fıtratlarının gere­ği olarak yaptıkları vazifelerin adeta onların bir nevi kulluğu ve teşekkürü olması, bir Mabudu Mutlak'a şehadet eder. Fıtratlara yerleştirilen kulluk şevki onun sonsuz Uluhîyet'ini ve ibadetleri kabulünü gösterir. (7.Şua 2.Bab l.Hakikat)

-41-

BAL ARISI

Bal ansı, öyle bir kudret mucizesidir ki, koca bir sureye "Nahl Suresi" denilerek onun adı verilmiştir. Çünkü, küçük bir bal ma­kinesi olan arının başında, onun o çok önemli vazifesinin progra­mını yazmak, küçücük karnında leziz gıdaların en tatlılarından olan balı pişirmek, süngücüğüne tahrib etmek ve öldürmek özel­liğinde olan zehiri kendisine hiç zarar vermeyecek bir şekilde yerleştirmek, nihayetsiz bir ilme, hikmete, sanata ve iradeye şe­hadet eder. Adetsiz çokluktaki anların hepsi aynı kudret eline aittir. Kör, şuursuz, mizansız tesadüfün eli karışamaz. (7.Şua İkinci Hakikat 1.Ayet)

-42-

SÜT FABRİKALARI

Başta inek, deve, koyun, keçi olmak üzere, süt fabrikaları olan validelerin memelerine, kan ve fışkı içinde, bulaştırmadan ve bulandırmadan, saf, temiz, hoş, besleyici, beyaz sütü koymak, ondan daha şirin bir şekilde validelerin sinelerine ruhlarını feda ettirecek şefkati yerleştirmek apaçık bir Rahmet'e şahittir, hiç bir kör kuvvete havale edilemez. (7.Şua İkinci Hakikat 2.Ayet) İnsanlara iyilik yapanlar cennere girecekse bu sabahtan akşama kadar kafasını yerden kaldırmayan süt fabrikaları girmeliler değil mi önce:) HEm de on binlerce yıl hizmet etmekteler..

-43-

ŞEMSİN AZAMETİNDEN

Güneş, akıllı, irade sahibi farz edilirse, ışığı ile bütün âlemi aydınlatırken, pis, kokuşmuş bir zerre de onun ışığından istifa­de ettiği zaman, güneşe, "Niçin bu pis, bu kokuşmuş zerreyle meşgul oldu, niye ona ışığını verdi?" denilebilir mi? Bu güneşin azametine bir eksiklik getirmediği için hiçbir akıl sahibi diye­mez. Zira değil noksanlık, bunun güneşin azametinden olduğu bellidir.

Öyle de, Cenab-ı Hakkın, irade, ilim, kudret gibi sair sıfatla-n da umumîdir, şamildir, her şeyi kuşatmıştır. Ve Cenab-ı Hak­kın sanatını hakikî aksettiren ancak üzerinde çok özellik toplan­mış, cami eserleridir. Bir eser mikyas olamaz. Cenab-ı Hakkın bir zerreyi muhatap alması, küçük şeylerden bahsetmesi, tenezzül-ü İlahî olduğu gibi, sıfatlarının şümulünden, her şeyi içine almasındandır. (İşarat)

-44-

SUYUN MEMBAI

Su arayan iki şahıstan bir tanesi yukarıya, diğeri aşağıya gi­der. Her ikisi de pek çok su arkları görürler.

Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun kaynağını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. O kaynaktan akan bütün su arkları hakkındaki kanaati temiz ve tatlı olduğu mevzuunda nettir. Şüphesi ve vehmi yoktur. Aşağıya giden diğer şahıs ise, suyun membaım görmediğinden arklara tek tek bak­mak ihtiyacı hisseder, suyun tatlı olup olmadığını anlamak için deliller arar. Vehimlere maruz kalır, küçük bir kuruntu ile kafa­sı karışır.

Aynaya bakan iki kişiden, şeffaf yüzüne bakan hem kendini, hem de başka şeyleri görebilir. Arkasından, karanlık yüzünden bakan hiçbir şey göremez.

Öyle de, Allah'ın sanatına Allah'a iman yönünden bakmak gerekir. Yoksa, Cudi Dağı'nı bir sineğin saklaması, görünmesine mani olabilmesi gibi, insan kendi gözünün önünü kapatan mana­sız bir vehimden ötürü hakikati göremez hale gelebilir. Aklı kes­rette boğmadan, vahidiyet ve ehadiyet tecellîleri okunmalıdır. Membaı bulamayanın aklı karıştırabilir. (İşarat)

-45-

İSİMLER VE CİLVELERİ

Bir canlı vücuda geldiğinde Bari (düzenle yaratan) isminin cilvesine, şekillendiğinde Musavvir (şekil veren) sıfatının cilvesi­ne, gıdalandığı zaman Rezzak (rızık veren) isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda Safi (şifa veren) isminin cilvesine mazhardır. Bu isim. ve sıfatların tecellileri birbirini destekler­ken, aynı zamanda da hususîleşir. Biri diğerinin önüne çıkar. (Mesnevi - Katre)

-46-

KUDRETİN TASARRUFU

Bir salkım üzümün yapılmasına ince, cansız bir dal; bir cam parçasına güneşin sığmasına küçük bir delikten ışığın geçmesi; bir evin aydınlanmasına bîr kibritin yanması vesile olur. Böyle büyük neticelerin o küçük sebeplere bağlanması Cenab-ı Hakkın kudretine ait tasarrufu gündüz gibi aşikâre gösterir. (Mesnevi- Katre)

-47-

YAKINLIK UZAKLIK

Güneşin yakınlık ve uzaklık olmak üzere iki özelliği vardır. Güneşin eli, insana yetişir, ışığıyla başını okşar. Güneş insana ya­kındır. Fakat, insanın eli ona yetişemediği için, insan uzaktır. İn­san ondan uzak olduğu için "O bana tesir edemez." o yakın oldu­ğu için de "Ona tesir edebilirim" derse, cehaletini ilan etmiş olur.

Yaratıcı ile insan arasında da Öyle bir yakınlık ve uzaklık var­dır. Yakınlık yaratıcıdan, uzaklık insandandır. İnsan nefsinin uzaklığına bakıp Hâlık'ına 'Bana tesir edemez' derse, dalalete düşer. (Mesnevi-Katrenin Zeyli-Remiz)

-48-

KÜFÜRDE ISRAR

Bir insan her tarafının güneş görmesini istiyorsa, Mevlevi gi­bi dönerek her tarafın güneşe gösterecek veya güneşi o uzaklık­tan yanma getirip kendi etrafında çevirecektir. İman yolu, suda havada, ışıkta yürümek kadar kolay, küfür yolu buzda yürümek­ten daha zor ve tehlikelidir. İnsan, inatla güneşi kendi etrafında döndürmek gibi bir çılgınlığa düşmemeli, muhali talep etmeme­lidir. İman yolu kolay ve makuldür. (Mesnevi - Kortenin Zeyli- Remiz)

 

-49-

Peygamberler Delîli

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihân Serveri (sav)'nin peygamberliğini isbât eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk'ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani Allah'ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini isbât eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini isbât eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arzedelim ki, bir peygamberin hak nebî olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir. 

 

-50-

PERDELER

Hz. Azrail (a.s), insanların canım alması hususunda Cenab-ı Hakka demiş ki: "Senin kulların benden küsecekler." Cevaben ona denilmiş: "Senin vazifen ile vefat edenlerin ortasında hastalıklar ve musibetler perdesini bırakacağım. Vefat edenler sana değil, belki itiraz ve şekva oklarını o perdelere atacaklar."

"Evet, izzet, azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Fakat vahdet ve celal ister ki, esbab(sebepler) ellerini çeksinler tesir-i hakikîden." (Lem'a 5.Nükte 2.Remiz)

-51-

BİZ UZAK O YAKIN

Allah (c.c), mahlukatma şah damarından daha yakındır.

Onun, Nur isminin tecellisine mazhar olan güneş, iliklerimi­ze kadar ısısı ve ışığıyla yakın, biz ona uzağız. Güneş girdiği her yerde hazır ve nazırdır. Azametinin gereği olarak, büyük küçük hiçbir şey onun ihatası dışına çıkamaz. Her zerre kabiliyeti nis­petinde güneşin akislerini gösterir. Güneşin tecellileri, hem ge­niş, hem çabuk ve hem de onun için kolaydır. Zerre ile seyyare emrine karşı eşittir. Denizin yüzüne yaydığı ışıklarım zerreye de aynı nizam ve ahenk ile yayar.

O'nun bir mahluku olan güneş, O'nun Nur ismi yanında çok kesif, karanlık ve cansız iken, O'nun Nur ismine ayinedârlığı ile bu kadar yakın ise; O'nun yakınlığı, ihatası, hakimiyeti pihayet-sizdir. O'na ait olan mahlukata, 0, o mahlukatm bizzat kendisin­den bile daha yakın ve hakimdir. (14.Söz Dördüncüsü)

-52-

ZIDDIN MÜDAHALESİ

Bir şeyin kemali, kıymeti zıddı ile bilinir. "Mesela, sıcaklığın nispî lezzeti ve fazileti soğuğun tesiriyledir. Yemeğin nispî lezze­ti, açlık eleminin tesiriyledir."

Fakat, böyle bir kemal hakikî kemal değil, nisbî, kıyaslanabi­lir kemaldir. Zira, bu meziyet ve faziletlerde, zıddı ortadan kay­bolursa, onlar da kaybolur, sukut eder.

Halbuki, hakikî fazilet ve kemal zıddın müdahalesine bina edilmez. Zatında bulunur. Mutlaktır. Kusurdan ve nakıstan mü­nezzehtir. Kararsız değildir.

Allah'a ait esma ve evsaf-ı îlahî; mesela vücut, ilim, kudret, cemal, rahmet, şefkat, gayr olsun olmasın değişmez. Kemalatı hakikîdir, zatidir. (32. Söz S.Maksat 1. Remiz)

-53-

İKİ ZIT

İki zıt şey bir arada bulunmaz. Mutlak Kudret, Allah'ın zatı­na ait bir hususiyettir. Kudretin zıddı olan acz, O Zatta yoktur.

Zati ve Hakikî Kudret'de mertebe olmaz. Acz o kudretin içine giremez, onu derecelendir emez. Fakat, mahlukatta kudret zatî olmadığı için, zıtlar birbirine girebilir. Ve o şeylerin derecesi, zıd­dı ile bilinir. Mesela, sıcaklığın bilinmesi, soğuğun onu derece­lendirmesi, ona tesiri iledir. Ezelî Kudret'te mertebe olmadığı için, en küçük ile en büyük, o kudrete göre birdir.

insandaki bütün vasıflar, asılları itiban ile kendisine ait ol­madığı için nispidir. Allah'a (c.c), ait bütün vasıflar ise hakikîdir. (29.Söz 2.Maksat S.Esas l.Mesele)

-54-

CİLVE VE SANAT

Harika ve emsalsiz bir tavus kuşu farz edelim. 0 kuş, gayet büyük, ziynetli, şarktan garba bir anda uçabilen, şimalden cenu­ba kadar geniş kanatlı, her bir tüyü dâhiyane nakışlı ve sanatlı­dır, iki adam, akıl ve kalp kanatlan ile o kuşun yüksek mertebe­lerine uçmak isterler.

Birisi, tavus kuşunun haline, harikulade nakışlı tüylerine ba­kar. Çok sever. İnce tefekkürü kısmen bırakıp, aşka ve şevke tu­tunur. Fakat görür ki, o sevdiği nakışlar her gün değişip, kaybo­lur. O adam, kendini teselli etmek için, 'Bir nakkaşın nakşı ve sanatıdır/ demesi gerekirken, "Bu tavus kuşunun ruhu o kadar yüksektir ki, onun sanatkarı onun içindedir. Bu görünen o ruhun icadı değil, zahiri vücudu ve cilvesidir. 0 vücudun yüksekliğin­den her dakikada başka bir güzellik görünür" der. Diğer adam: "Bu mizanlı nakışlar bir iradenin ve kastın ese­ridir, iradesiz cilve, tercihsiz görünme olmaz. Evet, tavusun ma­hiyeti güzeldir, fakat faili ile kesinlikle aynı değildir. Bu yaldızlı kanatlan yazan katip, onun içinde olamaz. 0 nakışlar, onun ka­leminin ucu ile yazılmıştır." der.

Evet, kâinat denilen misali tavusun ziynetleri, o tavusu yara­tanın yaldızlı birer mektubudur. (9.Lem'a Zeyl l.Nükte)

-55-

MUKADDES MEMNUNİYET

Gayet merhametli, zengin ve cömert tir zat, fıtratmdaki yük­sek karakterlerin gereği olarak, çok fakir ve muhtaç insanlan mükemmel ziyafetlerle donattığı büyük bir gemiye bindirip, de- nizlerde dünya turana çıkarır. Kendisi de, onlara yüksek bir pen­cereden bakar. Muhtaçların minnettarlıklarından, karınlarını doyurmalarından, lezzet almalarından memnun olur, sevinir. Bir insan, asıl sahibi kendisi olmadığı, ancak Rahmet hazine­lerinden gelen nimetleri dağıtan bir kepçe vazifesi gördüğü hal­de bu kadar memnun ve mesrur olursa, bütün hayvanları, insan­ları, melekleri, cinleri ve ruhları sefme-i Rahmani olan dünya ge­misine bindirerek, zeminin yüzünde hadsiz sofra-i Rabbaniyi açan, kâinatın değişik tabakalannda seyahat ettiren ve dar-ı be­kada Cennetlerinden her birini bir daimi sofra şeklinde yaratan Zat-ı Hayy-ı Kayyuma ait "memnuniyet-i mukaddese," "iftihar-ı kudsî" ve "lezzet-i mukaddese" gibi isimlerle işaret edilen salta­natın hakikati, daimi faaliyeti ve mütemadi yaratıcılığı gerekti­rir. (Lem'a 6.Nükte 4.Şua)

-56-

VARLIĞIN DERİNLİĞİ

Varlığın mahiyeti ve dereceleri farklıdır. Âlemleri ayrıdır. Onun içindir ki, kendi içinde derinliği olan bir zerre, başka bir tabakadaki bir dağ kadar olabilir, o kadar yükü taşıyabilir. Me­sela, maddî âlemde, beyinde bir hardal tanesi kadar yer işgal eden hafıza kuvveti, manevî âlşmde bir kütüphane kadar vücu­du içine alabilir. Ve maddî âlemdeki tırnak gibi bir aynaya, mi­sal elemindeki koca bir şehir sığabilir. Bir göz aynasına koca se­manın yıldızlan ile sığması gibi... Eğer o aynanın ve o hafızanın şuura ve icat kuvveti olsaydı, o bir zerrecik kuvvetleri ile mana âleminde çok geniş tasarruflar yapabilirlerdi. Demek ki, vücut derinlik kazandıkça kuvveti artar. Ve eğer vücut, tam bir derin­lik kazanarak maddî urbasından sıyrılırsa, kayıt altına girmez­se, o zaman küçük bir cilvesiyle koca âlemleri çevirebilir. İşte, bu temsillerin çok ötesinde, şu kâinatın Sani-i Zülcelâli, Vacib-ül Vücuddur. Onun vücudu zatîdir, zevali muhaldir ve vü­cut tabakalarının en rasihi, hakimi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. O derece Vücud-u Vacib, varlığı o derece ötenin ötesinde, o derece hakikatlidir ki, sair varlıklar Ona nispeten son derece hafif ve zayıf, gölgenin gölgesinde kaldıklarından, Müh- yiddin-i Arabi gibi bir hakikat eri, varlığın vücudunu hayal dere­cesine indirmiştir. Yani, "Vacib-ül Vücuda nispetle, başka şeyle­re vücudu var denilmemeli, onlar vücud unvanına layık değiller." diye hükmetmiştir.

 (20.Mektup 2.Makam 10.Kelime Üçüncüsü 1. Sır)

-57-

Bir harf kendini bir harf kadar tanıttığı halde yazarını bir satır kadar tanıttırır. Örneğin: Bir “A” harfi yazdığımızı düşünelim. Kendini “A” harfi kadar tanıttı. Fakat yazarını daha fazla tanıtır. Şöyle: yazar kırmızı kalemle yazmışsa kalemi kırmızıdır. Düzgün yazmışsa güzel yazan biridir. Latince yazan biridir. Yani Latin harflerini bilir ve tercih edip kullanmıştır... vb.

                İşte evrendeki sanat eseri ve mucizeleri olan her bir varlık kendi varlığından daha çok Yaratıcımızın varlığını bildirip, tanıttırır. Fakat bizdeki en büyük tehlike bu tanıttırıcılara olan alışmışlığımız ve ülfet perdemizdir. 

-58- 

İmkân Delîli

Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah (cc)'dır.

-59-

Hudûs Delîli

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen er şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz ma’lûl, sebepsiz netice ve san’atkârsız san’at mümkün değildir. Sebebler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah (cc)’dır.

-60-

Hayat Delîli

Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc’e delalet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah (cc)'dır” der..

-61-

İntizâm Delîli

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım’a delalet eder ki, O da ancak Allah (cc)'dır.

-62-

San’at Delîli

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir san’at göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:

Çok büyük san'at değerine sahiptir;

Çok kıymetlidir;

Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;

Çok sayıda olmaktadır;

Karışık ve çeşit çeşittir;

Devamlıdır.

Halbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san'at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (cc) olursa, o zaman herşey değişir ve zıtlar biraraya gelir!.

-63-

Hikmet Ve Gâye Delîli

Her varlıkta kendine mahsus bir gâye, bir maksad, bir fayda ve bir netice ta’kip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, ma'nâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Halbuki, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi ta’kip edilebilsin.. öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak Allah (cc)'a isnad etmekle ma’kul bir yol tutmuş olabiliriz.

-64-

Şefkat-Merhamet Ve Rızık Delîli

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, herşeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve isbât etmektedir.

-65-

Yardımlaşma Delîli

Biribirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir Zât'ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir...

-66-

Temizlik Delîli

İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât (cc)'ı anlatmaktadır.

Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.

-67-

Sîmâlar Delîli

Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün iken, mes'eleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım:

Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat'iyen benzememektedir. Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve herşeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât (cc)'ı gösterir ve tanıttırır..

-68-

Sevk-i İlâhî Delîli

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda san'at hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle iş görüyorlar. Halbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât'tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah (cc)'ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır..

-69-

Rûh Ve Vicdân Delîli

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk'ı bildiren delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemi’ni temsil eden cevher rûhtur ve rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzûmuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ı ilân eden en mühim delillerden biridir.

Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rab'be dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk'ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdân, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O'nunla irtibat halindedir. Zaten “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdân değil midir? İşte vicdân, bu şahitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin sevkiyle “Allah” demektedir...

-70-

Fıtrat Ve Tarih Delîli

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı te’min eden yapıları itibâriyle delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men'eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât'tır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah (cc)'dır.

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır.

-71-

Duygular Delîli

İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki ma'nâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Halbuki, bunun varlığı bir vâkıa'dır, inkârı da kâbil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.

-72-

İttifak Delîli

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Halbuki, bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?

-73-

Kur’ân Delîli

Kur'ân-ı Kerim'in Kelâmullah olduğunu isbat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna dâir yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, mes'elenin isbât yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler.

 

 

-74-

TEVHİD KİME AİT

Her yapan, eserinin üzerine kendisine ait olduğunu göster­mek için adını yazar. Bir şeyin kime ait olduğu iki türlü bilinir.

Birincisi, uzaktan uzağa ve cahilanedir ki, "Bu kadar şeyin sahibi olsa olsa o olabilir." şeklinde bir bilmedir. Böyle bir bilme­de şüphesizlik yoktur. Yakınlık kazanılmamıştır. Tanıma azdır. Bilgi kulaktan dolma ve sevk iledir. 'Acaba' ya açıktır.

İkincisi, hakikî bilmedir ki, onda şüphenin zerresi olmadığı gibi, sevk değil tasdiktir. Böyle bir hale eren insan her eserin üzerinde müessirin taklit edilmez mührünü okur. 'Bu ona aittir, işte her parçasında adı silinmez kalemle yazıyor.' der. Sağdan soldan esen şüphe fırtınalarından, günahkarlık psikolojisinden gelen reddiyelerden etkilenmez. Aklı ve kalbi her zaman hakika­te açıktır.

Mesela, 'Yüzlerce tırın taşıdığı bu kadar bisküvi ancak şuna aittir." dese bir insan, desiseciler tek tek bisküvilerin üzerindeki isimleri okumadığı için onu yanıltabilir. Fakat, değil tırın kapa­ğını açmak, en küçük paketçiği bile açan bir insanı yedi düvel gelse kanaatinden şaşırtamaz.

Aynen misaldeki gibi, Allah'ı bilme de iki türlüdür. Birincisi, amiyanedir, taklididir ki, Bu kadar mevcudat sonsuz güç sahibi birisine aittir şeklindeki bir imandır. Diğeri, hakikî imandır ki, onda marifet-i İlahî, yani; her eserin üzerine Allah'ın koyduğu mührü görme, esmayı okuma vardır.

Yaratıcıyı inkar etmemek, Kur'an'ın, kâinatın ve Efendimizin (sav) tarif ettiği Allah'a iman etmek değildir. İman başka, inkar etmemek başkadır. (22.Söz 2Makam)

-75-

DEĞİŞENLER DEĞİŞMEYENDEN 

Yerdeki aynaların değişmesi, gökteki güneşin değiştiğini değil, aksine, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, daimi, her açıdan mutlak kemalde ve Zatında kendine yeten, başkasına benzemeyen ve dayanmayan, maddeden mücerred, me­kandan, kayıttan, imkândan münezzeh, beri ve yüce olan Zat-ı Akdesin değişmesi ve yenilenmesi imkansızdir. Bütün bu gelip geçen, yıkılıp bozulan şeyler, yıkılmayanı gösterir. Akıp giden bir nehirde parlayan ve karanlığa girince kaybolan, yeni gelenlerde parıltısını devam ettiren ışıkçıklar, gökteki güneşin devamına şahittir. O gelip gidenler, gelip gitmeyeni, daimiyi gösterir.

Değişmek ve yenilenmek ihtiyaçtan, başkasına dayanmak­tandır. Allah, Vacibül Vücud, yani Vücudu Zatındandır. Kendine yeten değişmez ve başkasına dayanmaya, yenilenmeye muhtaç değildir. (Lem'a 6.Nükte 4. Şua)

 

-76-

ECZAHANE

Bir eczahanedeki ilaçlar, o ilaçlan meydana getiren maddele­rin her birisinden çok ince bir hesapla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden alınarak yapılır. Eğer, birinden bir iki dir­hem fazla veya noksan alınsa o ilaç hususiyetini kaybeder, belki zehir olur.

Hiç mümkün müdür ki, o ilaçlan meydana getiren maddeler, garip bir tesadüfle, içinde bulundukları şişelerin devrilmesi ile oluşsun. Her birinden belli bir miktar aksın. Zerre kadar idraki olan bir insan 'Bu fikri kabul etmem/ diyecektir.

işte o ilaçlar ve eczahane, maksatlı, bilgili, serveti olan bir ec­zacıya şahitlik ettiği gibi, bu dünya eczahanesi de, o eczahane-den ne kadar büyük ve mükemmelse, o kadar kendi eczacısını ta­nıttırır, sevdirir, hayran bırakır. "Kör, sağır, hudutsuz, sel gibi akan unsurlann, tabiatın ve sebeplerin işidir." diyen adam, "O ilaçlar ve ambalajlar şişelerin devrilmesi ile olmuş." diyen adam­dan daha ahmaktır.

-77-

0 SARAYI YAPAN

En mükemmel cevherler kullanılarak muhteşem bir saray yapılır. 0 cevherlerden bir kısmı sadece Çin'de, diğer kısmı En­dülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı Sibirya'da ve hakeza dün­yanın değişik yerlerinde bulunur. Bina yapılırken, aynı gün içe­risinde dünyanın şarkından, garbından, şimalinden, cenubun­dan o cevherler ve kıymetli taşlar kolayca getirilse, katiyen an­laşılır ki o sarayın sahibi bütün dünyaya sözü geçen mucizekâr bir hakimdir.

işte, her bir hayvan, öyle İlâhî bir saraydır. Özellikle insan, o saraylann en güzeli ve o kasırlann en hayranlık uyandıranıdır. Ve bu insan denilen sarayın cevherlerinin bir kısmı ruhlar âle­minden, bir kısmı misal âleminden ve Levhî Mahfuzdan, bir kıs­mı hava âleminden, nur âleminden, unsurlar âleminden geldiği gibi, ihtiyaçlan ebede kadar uzanmış, emelleri göklerin ve yerin her menzil ve tabakasına yayılmış, ilgi ve irtibatı dünya ve ahirete dağılmıştır.

Madem insanın mahiyeti böyledir, onu yapan ancak, dünya ve ahirete birer menzil, yere ve göğe birer sayfa, ezel ve ebede dün ve yarın gibi hükmeden bir Zat olabilir. Öyleyse insanın ma­budu, kurtancısı yere ve göğe hükmeden, dünya ve ahiretin diz­ginlerini elinde tutan 0 Zat olabilir. (17.Lem'a 14.Nota l.Remiz)

 

-78-Yukarıdaki delillerin arasında tekrarı var..

EVRENİN SANATKARI EVREN CİNSİNDEN DEĞİLDİR

Evrenin sanatkarı evren cinsinden olamaz. Nasıl ki resim ressam türünden olamaz. Yani resim konuşmaz, işitmez, hareket etmez. O zaman ressamda konuşmuyordur, işitmiyordur, hareket etmiyordur, diyemeyiz. Evet resim ressamı gösterir. Yapısından ressamın özelliklerini ve sıfatınıda tanıttırır. Ama ressam resim cinsinden ve resimi oluşturan parçalardan olamaz. Ressam boya, çerçeve, tuval, bez ya da astar cinsinden de olamaz.

Binayı yapan usta bina cinsinden olamaz. Binanın ustası binanın içinde aranmaz. Yani mühendis harç, çimento, demir, tuğla, boya, elektrik tesisatı, su tesisatı, elektrik, su, kireç, kalıp, kolon, kiriş türünden ve özelliklerinden olamaz. Olsa zaten binayı yapamaz.

Aynen bu resim ve bina örnekleri gibi evrenin ustası evren cinsinden olamaz. Evrendeki hiçbir şey (bitkiler, hayvanlar, insan, ruh, melek, elektrik, enerji, madde, hava, toprak, su, güneş vb…) cinsinden ve onlara ait özelliklerden de olamaz ve benzemez. Olsa rab olmaz. Fakat evren resim ressamı gösterdiği gibi evrenin yaratıcısını da tanıttırır.

Bütün bu sebeplerden evrendeki hiçbir sebep ve varlık yaratıcı olamaz ve yaratıcıya benzemez. Tarih boyunca insanlar yaratıcıyı kendi türlerinden düşünerek yoldan çıkmışlardır. Bir tren vagonunu çeken onun önündeki vagondur. Onu çeken ise önündekinin önündeki... Sonunda ise bütün vagonları çeken lokomotif vardır. Bütün vagonları bir vagon çekiyorsa lokomotifi çeken vagon hangisidir denilmez. Çünkü onu da çeken bir vagon olsa o lokomotif olmaz.

-79-

MAHLUKATIN EŞREFİ İNSAN

Bütün varlıkların etrafında pervane edildiği insan, açıkça gö­rülmektedir ki, mahlukatın en şereflisi, iradesi ve tasarrufu en geniş olanıdır. İnsanın ise ilk akla gelen ve en kolay görünen fi­illeri, yemesi, konuşması ve düşünmesidir. Halbuki, yemek, ko­nuşmak ve düşünmek, binlerce hikmetli icraatın neticesidir. Me­sela, yiyeceğin sindiriminden hücrelere gıda olmasına, oradan insan yapısına yerleşmesine kadar ki muhteşem icraatta, insa­nın iradesine bırakılan sadece ağzına konulan dişleri hareket et­tirip çiğnemesidir. Konuşmak icraatında yaptığı ancak, harflerin kalıplarına havayı sokup çıkarmasıdır. Halbuki, ağzında bir çe­kirdek gibi duran kelime, bir ağaç gibi milyonlarca aynı kelime­yi meyve verir, milyonlarca vasıta ile dinleyicilerin kulağına gön­derilir. Bu misali ağaca insanın hayalinin eli bile ancak yetişirken, meydana getirilmesinde ne aklının eli ve ne de iradesi yeti­şebilir. Havadaki zerrelere o kelimeler söylettirilmese, hangi akıl onları konuşturup insanlar adedince dili onlara öğretebilir?

Demek, mahlukatın en eşrefinin icatta eli bu kadar bağlı ise, cansızların ve şuursuz behimî varlıkların, şuurlu gibi görünen icraatlarında tasarruftan yoktur. (32.SÖZ 2.Mevkıf l.Maksat)

-80-

TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ devam..fakat önce evren delilinden bir toplu tefekkür..

MADEM BİR HARF, KÂTİBİNİ GÖSTERMEKSİZİN OLMAZ. SAN'ATLI BİR NAKIŞ, NAKKAŞINI BİLDİRMEMEK OLMAZ. NASIL OLUR Kİ; BİR HARFTE KOCA BİR KİTABI YAZAN, BİR NAKIŞTA BİN NAKŞI NAKŞEDEN NAKKAŞ, KENDİ KİTABIYLA VE NAKŞIYLA BİLİNMESİN?
Asa-yı Musa ( 237 )
Beşinci Bürhan
Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimatını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer nihayetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın kalemi işlemezse, bu nakışları sair şuursuz sebeblere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciznüma nakkaş, öyle bir hârikulâde kâtib olması lâzımgelir ki, bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünki bak bu taşlardaki nakşa, {(Haşiye-8): Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının proğramını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir. Zira kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebirinde ne yazmış ise, icmalini mahiyet-i insaniyede yazmıştır. Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir.} herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilât proğramları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise herbir nakış, herbir san'at, o gizli zâtın bir ilânnamesidir, bir hâtemidir.
Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki; bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?
Asa-yı Musa ( 237 )
Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur'aniye yazılmış, gayet manidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua; şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemalâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebiri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz manidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur'an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitabdan ne derece büyük ve mükemmel ve manidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya ve mektebde bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyaslarıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. "Allahü Ekber" cümlesiyle bildirir, "Sübhanallah" takdisiyle tarif eder, "Elhamdülillah" senalarıyla sevdirir.
Asa-yı Musa ( 25 )
ÜÇÜNCÜ MUHAL: Eğer senin vücudun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî'nin kalemiyle mektub olmazsa ve tabiata, esbaba mensub matbu' ise; o vakit senin vücudundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde daireler misillü, binler mürekkebler adedince tabiat kalıblarının bulunması lâzım gelir. Çünki meselâ bu elimizdeki kitab eğer mektub olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinad edip, bütün onları yazar. Eğer o, mektub olmazsa ve onun kalemine verilmezse, kendi kendine olmuş denilse veya tabiata verilse; o vakit matbu' kitab gibi, herbir harfi için bir demir kalem lâzımdır ki tab'edilsin. Nasılki matbaada hurufat adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücud bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o hurufat adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurufat içinde bazan olduğu gibi, küçük kalem ile bir büyük harfte bir sahife -ince hatla- yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım geliyor. Belki birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle, senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dairede, herbir cüz' için, o mürekkebat adedince kalıplar lâzım geliyor. Haydi, yüz muhal içinde bulunan bu tarzı, mümkün desen dahi, bu muntazam san'atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adedlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünki onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san'atlıdırlar. Ve hâkeza müteselsilen gittikçe gidecek...
İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir ki; senin zerratın adedince muhalat ve hurafeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalaletten vazgeç!
Asa-yı Musa ( 162 )
…ÇÜNKİ BİR HARF, KENDİ VÜCUDUNU BİR HARF KADAR İFADE ETTİĞİ HALDE; KÂTİBİNİ BİR SATIR KADAR İFADE EDİYOR.
Asa-yı Musa ( 181 )
Üçüncü Nükte'nin Birinci Noktası: Onuncu Söz'de işaret edildiği gibi: İsm-i Hakem'in tecelli-i a'zamı şu kâinatı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış.. ve her satırında yüzer sahife dercedilmiş.. ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur.. ve her harfinde yüzer kelime var.. ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını, kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini isbat eder. Çünki bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde; kâtibini bir satır kadar ifade ediyor.
Evet bu kitab-ı kebirin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebatat, hayvanat taifeleri adedince kitablar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler; beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi; çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelal'in medh ü senasına dair manidar fıkralardır. Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi nakkaşının medîhelerini teganni eden manzum bir kasidedir.
Hem güya Hakem-i Zülcelal, zeminin meşherinde teşhir ettiği antika ve acib eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güya o Sultan-ı Ezelî'nin o ağaca verdiği murassa' hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm-i küşadı olan baharda padişahın nazarına arzetmek için öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, manidar bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki; herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde birbiri içinde çok vecihler ve dillerle nakkaşının vücuduna ve esmasına şehadet ederler. Meselâ: Herbir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde.. ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde.. ve o tevzin ve tanzim, bir zînet ve san'at içinde.. ve o zînet ve san'at, manidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince Hakem-i Zülcelal'e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, proğramını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkeza.. buna kıyasen kâinat kitabının bütün satırları, sahifeleri böyle İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilvesiyle yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu'cize hükmüne getirilmiştir ki; bütün esbab toplansa, bir noktasının nazirini getiremezler, muaraza edemezler. Evet bu Kur'an-ı Azîm-i Kâinat'ın herbir âyet-i tekviniyesi, o âyetin noktaları ve hurufu adedince mu'cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabiat hiçbir cihetle o hakîmane, basîrane olan has mizana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşahede olunmuyor.
Asa-yı Musa ( 182 )
Üçüncü İşaret: İsm-i Ferd'in tecelli-i a'zamıyla kâinatı birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmüne getirip, her mektubda hadsiz hâtem-i vahdaniyet ve pek çok mühr-ü ehadiyet basılmış gibi, herbir mektubun kelimatı adedince ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor. Evet herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ herbir hayvan, herbir ağaç birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i Samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise bir mektub suretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır; o mekânın kâtibini gösteriyor. Meselâ: Bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi onun yazısı olduğuna, açık bir surette delalet ediyor. Demek oluyor ki; herbir şey, umum eşyayı Hâlık'ına isnad edip, a'zamî bir tevhide işaret ediyor.
Lem'alar ( 320 )
ELHASIL: NASIL BİR KİTABIN HERBİR HARFİ, KENDİ NEFSİNİ BİR HARF KADAR GÖSTERİP VE KENDİ VÜCUDUNA TEK BİR SURETLE DELALET EDİYOR VE KENDİ KÂTİBİNİ ON KELİME İLE TARİF EDER VE ÇOK CİHETLERLE GÖSTERİR. MESELÂ: "BENİM KÂTİBİMİN HÜSN-Ü HATTI VAR, KALEMİ KIRMIZIDIR, ŞÖYLEDİR BÖYLEDİR" DER…
Sözler ( 300 )
Beşinci Lem'a: Nasılki bir kitab eğer yazma ve mektub olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbu olsa, o kitabın hurufatı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır. Tâ o kitab tab'edilip vücud bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise -Sure-i Yâsin, lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi- o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzımdır, tâ tab'edilsin. Aynen öyle de: Şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedaniyenin yazması ve Zât-ı Ehadiyet'in mektubu desen, vücub derecesinde bir sühulet ve lüzum derecesinde bir makuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbaba isnad etsen, imtina derecesinde suubetli ve muhal derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir vehim kabul etmeyen hurafatlı şöyle bir yola gidersin ki; tabiat için herbir cüz' toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada, milyarlarca madenî matbaalar ve hadsiz manevî fabrikalar bulunması lâzım. Tâ ki, hesabsız çiçekli, meyveli masnuatın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yahut herşeye muhit bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabul etmek lâzım gelir. Tâ şu masnuata hakikî masdar olabilsin. Çünki toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz'ü, ekser nebatata menşe olabilir. Halbuki herbir nebat -meyveli olsa, çiçekli olsa- teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzundur, o kadar birbirinden mümtazdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki; herbirisine, yalnız ona mahsus birer ayrı manevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa; herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte bu tabiatperestlik fikrinin esası, öyle bir hurafattır ki, hurafeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl-i dalaletin, nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!..
Elhasıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir suretle delalet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ: "Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir" der. Aynen öyle de: Şu kitab-ı kebir-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delalet eder ve kendi sureti kadar gösterir. Fakat Nakkaş-ı Ezelî'nin esmasını, bir kaside kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmayı gösterir, müsemmasına şehadet eder. Demek hem kendini, hem bütün kâinatı inkâr eden safsatacı gibi bir ahmak, yine Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir!..
Sözler ( 300 )
Yirmidokuzuncu Pencere
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Bir bahar mevsiminde, garibane, mütefekkirane seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise; elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmanîdir. Şu enva'-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâni'inin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmanî hey'atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad'e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki; onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icad edemez. İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmünde olan sahaif-i mevcudat ve her bir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ dediğini işitirsin.
Sözler ( 683 )
Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün ef'al-i icadiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbat eder. Ve mevcudata tecelli eden herbir isim, bütün esmayı kendi müsemmasının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder. Demek herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhan-ı vahdaniyettir ve marifet-i İlahiyenin bir penceresidir. Evet herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinatın küçük bir misal-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve Küre-i Arz'ın bir meyvesidir. Öyle ise; o misal-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi icad eden, her halde bütün kâinatı icad eden yine odur. Çünki meyvenin mucidi, ağacının mucidinden başkası olamaz. Öyle ise herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi.. herbir fiil dahi; bütün ef'ali, fâiline isnad eder. Çünki görüyoruz ki, her bir fiil-i icadî, ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u Hallakıyetin ucu olarak görünüyor. Demek o cüz'î fiil-i icadî sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef'alin fâili olmak gerektir. Evet bir sineği ihya eden, bütün hevamı ve küçük hayvanatı icad eden ve Arz'ı ihya eden zât olacaktır. Hem mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ Şems'i seyyaratıyla gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünki kanun bir silsiledir, ef'al onun ile bağlıdır.
Demek nasıl herbir eser, bütün âsârı müessirine verir ve herbir fiil-i icadî, bütün ef'ali fâiline mal eder. Aynen öyle de: Kâinattaki tecelli eden herbir isim, bütün isimleri kendi müsemmasına isnad eder ve onun ünvanları olduğunu isbat eder. Çünki kâinatta tecelli eden isimler, devair-i mütedâhile gibi ve ziyadaki elvan-ı seb'a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor. Meselâ: Muhyî ismi bir şey'e tecelli ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada Hakîm ismi dahi tecelli ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı halde Kerim ismi dahi tecelli ediyor; yuvasını tezyin eder. Aynı anda Rahîm isminin dahi tecellisi görünüyor; o cesedin şefkatle havaicini ihzar eder. Aynı zamanda Rezzak ismi tecellisi görünüyor; o zîhayatın bekasına lâzım maddî ve manevî rızkını ummadığı tarzda veriyor. Ve hâkeza... Demek Muhyî kimin ismi ise, kâinatta nurlu ve muhit olan Hakîm ismi de onundur ve bütün mahlukatı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de onundur ve bütün zîhayatları keremiyle iaşe eden Rezzak ismi dahi onun ismidir, ünvanıdır. Ve hâkeza...
Demek herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhan-ı vahdaniyettir ki; kâinatın sahifelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcudat denilen bütün kelimatı, kâtibinin nakş-ı kalemi olduğuna delalet eden birer mühr-ü vahdaniyet, birer hâtem-i ehadiyettir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ قَالَ اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Mektubat ( 334 )
Üçüncü Hüccet ve Alâmet:لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ile işaret edilen hadd ü hesaba gelmeyen tevhid sikkeleridir. Evet her şeyin yüzünde, cüz'î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikke var ki, âyinede güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de o sikke âyinesi dahi, Şems-i Ezel ve Ebed'e işaret ederek, vahdetine şehadet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Siracünnur'da tafsilen beyan edildiğinden burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Mecmu-u kâinatın yüzüne, enva'ın birbirine karşı gösterdikleri teavün, tesanüd, teşabüh, tedahülden mürekkeb geniş bir sikke-i vahdet konulduğu gibi, zeminin yüzüne de, dörtyüz bin hayvanî ve nebatî taifelerden mürekkeb bir ordu-yu Sübhanînin ayrı ayrı erzak, esliha, elbise, talimat, terhisat cihetinde gayet intizam ile hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid misillü insanın yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet-i farika bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdaniyet gibi herbir masnu'un yüzünde -cüz'î olsun küllî olsun- birer sikke-i tevhid ve herbir mahlukun başında -büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun- birer hâtem-i ehadiyet müşahede edilir. Ve bilhâssa zîhayat mahlukların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki herbir zîhayat kendisi dahi birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler.
Evet herbir çiçek, herbir meyve, herbir yaprak, herbir nebat, herbir hayvan; öyle birer mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki, herbir ağacı birer mektub-u Rabbanî ve herbir taife-i mahlukatı birer kitab-ı Rahmanî ve herbir bahçeyi, birer ferman-ı Sübhanî suretine çevirerek, o ağaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları mikdarınca turralar basılmış ve o nev' ve taife kitabına dahi, onun kâtibini göstermek, bildirmek için ferdleri adedince hâtemler basılmış. Ve o bahçe fermanına, onun sultanını tanıttırmak, tarif etmek için o bağ içinde bulunan nebat, ağaç, hayvan sayısınca sikkeler basılmış. Hattâ herbir ağacın mebdeinde ve müntehasında ve üstünde ve içinde هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var:
Şualar ( 33 )
Sekizinci Nokta: Öyle bir Allah'a hamdolsun ki, kâinat ile tabir edilen şu Kitab-ı Kebir ve onun tefsiri olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ın beyanına göre bütün bablarıyla fasılları ve bütün sahifeleriyle satırları ve bütün kelimatıyla harfleri, o Zât-ı Akdes'e -sıfât-ı cemaliye ve kemaliyesini izhar ile- hamd ü senahandır.
Şöyle ki: O kitab-ı kebirin her bir nakşı, küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince) Vâhid ve Samed olan nakkaşının evsaf-ı celaliyesini izhar ile hamd ü senalar eder. Ve keza o kitabın herbir yazısı Rahman ve Rahîm olan kâtibinin evsaf-ı cemaliyesini göstermekle senahan oluyor. Ve keza o kitabın her bir nazmı, kasidesi Kadîr, Alîm olan nâzımını takdis ile tahmid eyler. Ve keza, o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, esma-i hüsnanın tecelliyat ve cilvelerine ma'kes ve mazhar olmak cihetiyle o Zât-ı Akdes'i takdis, tahmid, temcid ile senahandır.
Şualar ( 760 )
EVET HER BİR HARF KENDİ VÜCUDUNA BİR VECİHLE DELALET EDER. AMMA KÂTİBİNİN, SÂNİ'İNİN VÜCUDUNA ÇOK VECİHLERLE DELALET EDER. Evet...
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ اْلَمَلاِ اْلاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Mesnevi-i Nuriye ( 124 )
İ'lem Eyyühel-Aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile, yani in'ikas itibariyle istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzât yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binaenaleyh yağmurun şemsin timsaline ma'kes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin -tecelli ve in'ikas itibariyle- lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi, "a'sab, evride, şerayin"de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu acib san'at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, herbir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî'nin tecelliyat lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinatın zerratı adedince muhalât vardır. Binaenaleyh her bir zerre o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile "Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah'tır" diye şehadetini ilân eder. Ve keza her bir zerre, her bir mürekkebat, muhtelif lisan ve delaletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar:
عِبَارَاتُنَا شَتَّى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
Evet her bir harf kendi vücuduna bir vecihle delalet eder. Amma kâtibinin, sâni'inin vücuduna çok vecihlerle delalet eder. Evet...
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ اْلَمَلاِ اْلاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Mesnevi-i Nuriye ( 124 )
ZİRA, BİR HARF KENDİ ZÂTINA BİR HARF MİKTARI -O DA BİR VECİHLE- DELALET EDER. KÂTİBİNE ÇOK VECİHLER İLE DELALET EDER. VE KÂTİBİNİ, BAKANLARA TARİF VE TAVSİF EDER.
Mesnevi-i Nuriye ( 237 )
İ'lem Eyyühel-Aziz! Mü'min olan zât, mana-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mana-yı ismiyle, yani müstakil bir "Ağa" nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni'a ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar.
İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı -o da bir vecihle- delalet eder. Kâtibine çok vecihler ile delalet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.
Kezalik Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delalet eder. Amma Nakkaş-ı Ezelî'ye pek çok vücuhla delalet eder. Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi inşad eder. Kavaid-i mukarreredendir ki: "Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tedkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî, sadık, kâzib her hükme mahal olur." Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitablarında kâinata ait hükümler, nefs-ül emirde örümceğin nescinden zaîf ise de, zahire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl-i kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm-u kevniyeye mana-yı harfiyle, istidlal için tebaî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibalin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını isbata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın re'yleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeasına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re'yleri mesail-i felsefiyede edna ve zaîf görünür. Amma mesail-i İlahiyede demirden daha metindir.
Mesnevi-i Nuriye ( 238 )
ALTINCI LEM'A: Elhasıl: Nasıl bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini ve kendi vücudunu bir harf kadar gösterir ve bir vecihle kendi nefsine ve vücuduna delalet eder. Lâkin kâtibini, on kelime ile tarif eder ve birkaç vecih ile gösterir. Öyle de, şu kitab-ı kebir-i âlemin her bir harfi kendi vücuduna cirmi kadar delalet eder ve gösterir. Fakat Nakkaş-ı Ezelî'nin esmasını bir kaside kadar tarif eder, gösterir. Demek hem kendini, hem bütün kâinatı inkâr eden bir ahmak, yine Sâniin inkârına gitmemelidir.
Nur'un İlk Kapısı ( 113 )

 

-81-

                Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla(örneğiyle), sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade(çok) nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade(fayda) ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam(halk) lisanıyla(dili) nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. 

Birinci Söz 

                “Bismillah” her hayrın(iyiliğin) başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın(varlıkların) lisan-ı haliyle(hal, durum diliyle) vird-i zebanıdır(dilinde tesbihidir). Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki: 

Bedevi(çöllerde sosyal hayattan uzak kendi kendine yaşayanlar) Arab çöllerinde seyahat(gezmek) eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin(başkanının) ismini alsın ve himayesine(koruma) girsin. Tâ şakilerin(yol kesen eşkıya) şerrinden kurtulup hacatını(ihtiyaçlarını) tedarik edebilsin(karşılayabilsin). Yoksa tek başıyla hadsiz(sonsuz) düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya(çöl) çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi(alçak gönüllü) idi. Diğeri mağrur(gururlu)... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke(yol kesene) rast gelse, der: "Ben, filan reisin ismiyle gezerim." Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil(aşağılanmış), hem rezil oldu.

                İşte ey mağrur(gururlu) nefsim! Sen o seyyahsın(yolculuk edensin). Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin(insan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez) ve fakrın(insan fakirdir: bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyide ister, baharıda ister, cennetide ister)  hadsizdir. Düşmanın, hacatın(ihtiyaçların) nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî(Ebedi sahibi)'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın(olayların) karşısında titremeden kurtulasın.

                Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz(sonsuz) aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip(bağlantı kurdurup) Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul(kabul gören) bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası(korkusu) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

                Başta demiştik: Bütün mevcudat(varlıkalar), lisan-ı hal(durumuyla) ile Bismillah(Allah adıyla, namına) der. Öyle mi?

                Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren(zorla) bir yere sevketti ve cebren(zorla) işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad(dayanır) eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillah(Allah namına) der. Hazine-i Rahmet(rahmet hazinesi) meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık(sunucu) ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i Kudret'(kudret mutfakları)ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar(yiyecek), içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak(rızık verici Allah) namına en latif(hoş), en Nazif(temiz), âb-ı hayat(hayat suyu) gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat(bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der.

Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar(emrine koşar) olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kolaylıkla intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete(sıcaklığın şiddetine rağmen) karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun(tabiatçıların) ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet(yer, toprak, sertlik) ve hararet(sıcaklık) dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa(Musa peygamberin asası) (A.S.) gibi «h«D«E²7!ö«¾@«M«Q¬"ö²Æ¬I²/!ö_«X²V­T«4ö   emrine imtisal(uyarak) ederek taşları şakk(deler) eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete(sıcaklığa) karşı @®8«Ÿ«,ö«:ö!®(²h«"ö]¬9x­6ö­*@«9ö@«<ö  âyetini okuyorlar.

                Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

                Sual: Tablacı(sunucu, garson vb.) hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

                Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî(gerçek nimet verici), bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillah" zikirdir. Âhirde(sonda) "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at(sanat harikası) olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti(kudretinin mucizesi) ve hediye-i rahmeti(rahmetin hediyesi) olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet(ahmaklık) ise, öyle de; zahirî(görünürde) mün'imleri(nimetleri, vesileleri) medih(övüp) ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî(gerçek nimet verici Allah)'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir(ahmaklıktır).

                Ey nefis! böyle ebleh(ahmak) olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm. 

 

 -82-

 EVREN NEDİR?(23.LEM’A)

Bu bölümde ihtimaller değerlendirilmektedir. Evren varsa ve bunları uzaylılar ya da rearkarnasyon ya da herhangi bir şey(sebepler, unsurlar) yapıyorsa ya bu mucize eserleri kendi kendine, sebeplerle ya da öylesine oluşturuyorlar(!) Aklımızı başımıza alıp inceleyelim. Uzaylılar ihtimalinde de aynı şartlar ve ihtimaller geçerlidir. Yani ya kendi kendine olmuş, ya sebepler yapmış vb. Yani ne derlerse desinler her ihtimallerde aynı şartlar geçerlidir.

Tabiat Risalesi

(Onyedinci Lem'anın Onaltıncı Notası iken, ehemmiyetine binaen Yirmiüçüncü Lem'a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.)

¬v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«x´WÅK7!ö¬h¬0@«4öÊt«-ö¬yÁV7!ö]¬4«!ö²v­Z­V­,­*ö²a«7@«5

Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî(inkarı hafife alma, aşağılama) ile "Cenab-ı Hak hakkında şüphe olmaz ve olmamalı" demekle; vücud ve vahdaniyet-i İlahiye(Allah’ın varlığı ve birliği), bedahet(apaçık) derecesinde olduğunu gösteriyor.

Mukaddime(sunuş)

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam(işaret) eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman(inananlar), bilmeyerek istimal(kullanıyorlar) ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

Birincisi: "Evcedethü-l esbab" Yani, "esbab(sebebler) bu şey'i icad ediyor."

İkincisi: "Teşekkele binefsihi" Yani, "kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."

Üçüncüsü: "İktezathü-t tabiat" Yani, "tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.(evrendeki hava, toprak, su, güneş birleşince oluyor, yani olması normal"

Evet madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem her mevcud san'atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid(inkarcı)! Bu mevcudu, meselâ bu hayvanı ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem(evrenin sebepleri) onu icad ediyor; yani esbabın içtimaında(sebeplerin birleşmesinde) o mevcud(varlık) vücud buluyor.. veyahud o kendi kendine teşekkül ediyor.. veyahud tabiat(evrenin) muktezası(gerektirmesi) olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor.. veyahud bir Kadîr-i Zülcelal'(her şeye kudreti yeten Allah’ın) in kudretiyle icad edilir. Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yol muhal(imkansız), battal(boş), mümteni'(imkansız), gayr-ı kabil(kabul edilme şansı olmayan) oldukları kesin isbat edilse; bizzarure ve bilbedahe(açıkca) dördüncü yol olan tarîk-i vahdaniyet(Allah’ın varlığı birliği), şeksiz şübhesiz ispatlanmış olur.

AMMA BİRİNCİ YOL Kİ: Evrendeki sebeplerin toplanmasıyla eşyaların oluşması ve vücud-u mahlukattır(her şeyin oluşması ve var olmasıdır). Pek çok imkansızlığından yalnız üç tanesini bahsediyoruz.

BİRİNCİSİ: Bir eczahanede, gayet muhtelif(çeşitli) maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden(ilaçlardan), zîhayat(hayat sahibi) bir macun(ilaç) istenildi. Hem hayatdar hârika bir tiryak(ilaç) onlardan yapılmak îcab(gerekti) etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayatdar tiryakın çoklukla çeşitlerini gördük. O macunlardan herbirisini tedkik(araştırdık) ettik. Görüyoruz ki: O kavanoz şişelerden herbirisinden, bir özel ölçülerle, bir iki dirhem(milim ölçü) bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hakeza.. çeşitli mikdarlarda ecza(milimetrik parça)lar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa o macun zîhayat(hayatlı) olamaz, hasiyetini(özelliğini) gösteremez. Hem o hayatdar tiryakı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsus(özel ölçüler) ile bir madde alınmış ki, zerre(milim) mikdarı noksan veya ziyade(fazla) olsa, tiryak hassasını(ilaç özelliğini) kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizan(ölçü) ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczaları alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif(çeşitli) mikdarlar, şişelerin garib bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu(ilacı) teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe(uydurma), muhal(imkansız), bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf(kat kat) bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, "Bu fikri kabul etmem" diye kaçacaktır.

İşte bu misal gibi; herbir canlı, elbette canlı bir macundur ve herbir bitki, hayat sahibi bir ilaç gibidir ki; çok çeşitli parçalardan, çok değişik maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden oluşturulmuştur. Eğer sebeplere, anasıra(hava, toprak, su ve güneşe) dayandırılsa ve "sebepler icad etti" denilse; aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücud bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, imkansız ve bâtıldır.

Elhasıl: Şu büyük evren eczanesinde, Hakîm-i Ezelî(sonsuz hikmet sahibi Allah)'nin kaza ve kader ölçüsüyle alınan hayat maddeleri, sonsuz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şamil(içine alan) bir irade ile vücud bulabilir. "Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır(hava, toprak, su, güneş) ve tabayi' ve sebeblerin işidir" diyen bedbaht, "O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur" diyen divane(deli) bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.

İKİNCİ MUHAL(imkansızlık): Eğer her şey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelal'e verilmezse, belki sebeplere dayandırılsa lâzım gelir ki; âlemin pek çok anasır(hava, toprak, su, güneş) ve esbap(sebepleri)ı, her bir canlının vücudunda müdahalesi bulunsun. Halbuki sinek gibi bir küçük mahlukun vücudunda, tam bir düzen ile gayet hassas bir ölçü ve tamam bir birlik ile, çeşitli ve birbirine zıd, farklı sebeplerin toplanması, o kadar görünen bir imkansızlıktır ki, sinek kanadı kadar şuuru ve aklı bulunan, "Bu imkansızdır, olamaz!" diyecektir. Evet bir sineğin küçücük cismi, kâinatın(evrenin) ekser(çoğu) anasır(elementler) ve esbabı(sebepleri) ile alâkadardır(ilgilidir); belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelî'ye verilmezse, o maddi sebepler onun vücudu yanında bizzât hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki cisminin küçük bir nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri gerekiyor. Çünki sebeb maddî ise, müsebbebin(sebeplerin birleşmesiyle oluşanın) yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrede evrenin temel taşları ve anasır(hava, toprak, su, güneş) ve tabayiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor.

İşte, Sofistlerin en ahmakları dahi, böyle bir meslekten utanıyorlar.

ÜÇÜNCÜ MUHAL(imkansızlık): ¬G¬&!«x²7!ö¬w«2öެ!ö­*­G²M«<ö«žö­G¬&!«x²7«!ö  tekrar eden kural olan: "Bir varlığın vahdeti(birliği) varsa, elbette bir vâhiden(birden), bir elden sudûr(çıkıp, olabilir) edebilir." Özellikle o varlık, gayet mükemmel bir düzen ve hassas bir ölçü içinde ve câmi'(her şeyi içine olan) bir hayata mazhar(gösterir) ise, apaçık ayrılık ve karışıklık sebebi olan ayrı ayrı ellerden çıkmadığını; aksine sonsuz Kadîr(kudret sahibi Allah), Hakîm(hikmetle iş yapan Allah)  olan bir tek elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz(sayılamaz) ve camid(cansız) ve cahil, mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır evrendeki sebeplerin karmakarışık ellerine, sayısız olabilirlik yolları içinde ve toplanma ve dağılma ile, o sebeplerin körlüğü, sağırlığı arttığı halde; o düzenli ve ölçülü ve vâhid(tek) bir varlığı onlara dayandırmak, yüz imkansızlığı birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır. Haydi bu imkansızlıkları bırakalım, maddi sebeplerin elbette etkileri, değmekle ve temasla olur. Halbuki evrendeki sebeplerin temas(değme)ları, canlıların görünen kısımlarıyladır. Halbuki görüyoruz ki; o maddi sebeplerin(hava, toprak, su, güneş) elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o canlının içindeki hücre,doku, organ ve sistemleri on defa görünen kısmından daha intizamlı, daha hoş, sanatça daha mükemmeldir. Maddi sebeplerin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam görünen kısmına da değemedikleri küçücük can sahipleri, küçücük hayvancıklar, en büyük mahluklardan daha ziyade sanatça acayip, yaratılışça eşsiz bir surette oldukları halde, o cansız, cahil(hiçbir ilmi olmayan), kaba, uzak, büyük ve birbirine zıd olan sağır, kör sebeplere dayandırmak, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur!..

AMMA İKİNCİ MES'ELE: "Teşekkele binefsihi"dir. Yani: Kendi kendine teşekkül(oluyor) ediyor. İşte bu cümlenin dahi çok imkansızlığı var. Çok cihetle bâtıldır, muhaldir. Örnekler için imkansızlıklarından üç tanesini beyan ederiz.

BİRİNCİSİ: Ey inatçı inkarcı! Senin benliğinden gelen gururun seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz imkansızlığı birden kabul edebiliyorsun. Çünkü sen bir varlıksın. Ve basit bir madde ve cansız ve değişmez değilsin. Aksine, sürekli değişip yenilenen son derece mükemmel, düzenli bir makine ve hârika ve daima durumunu değiştirip yenilenen bir saray gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler(atom vb.) çalışıyorlar. Senin vücudun evrenle, özellikle rızık sebebi ve bağlantısıyla, özellikle insan türünün devam etmesi sebebiyle alış-verişi vardır. Senin vücudunda çalışan zerreler(atom ve molekül vb.), o bağlantıyı bozmamak ve o bağlantıyı kırmamak için dikkat ediyorlar. Öylece dikkatlice ayaklarını atıyorlar. Sanki bütün evrene bakıyorlar. Senin bağlantılarını evrende görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen görünen ve görünmeyen duygularınla, o atomların, zerrelerin o hârika vaziyetine göre faydalanırsın. Eğer sen vücudundaki atomların, Sonsuz kudret sahibi Allah'ın kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kader kaleminin uçları, herbir zerre bir kalem ucu veya kudret kaleminin noktaları, her bir zerre bir nokta olduğunu kabul etmezsen; o vakit senin gözünde çalışan her bir zerreye(atom veya hücreye) öyle bir göz gerekir ki, senin cesedinin her kesiminin her tarafını görmekle beraber, bağlantılı olduğun bütün evreni de görecek bir gözü ve bütün senin geçmiş ve gelecek ve nesil ve aslın ve kısımlarının kaynaklarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu konularda nokta kadar aklı olmayanın bir zerresine(parçacığına, atomuna) bin Eflatun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece delice bir uydurmacılık, batıl inanıştır.

İKİNCİ İMKANSIZLIK: Senin vücudun bin kubbeli hârika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip, askıda durdurulmuş. Belki senin vücudun, bin defa bu saraydan daha acayiptir ve harikadır. Çünkü o vücut sarayın, daima harika bir düzenle yenilenmektedir. Gayet hârika olan ruh, kalb ve manevî duyguları bırak, yalnız cesedindeki her bir organ, bir kubbelik menzil(yer) hükmündedir. Zerreler(atom ve moleküller), o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle harika bir ölçü ve düzen ile baş başa verip, hârika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acib birer kudret mucizeliğini gösteriyorlar. Eğer bu zerreler(atom vb), şu âlemin ustasının emrine uyan birer memur olmasalar; o vakit her bir zerre, bütün o cesetteki zerrelere hem tam hakim hem her birisine tam mahkum, hem her birisine misil(eş) hem hakim olma noktasında zıd, hem yalnız Vâcib-ül Vücud(varlığı gerekli olan Allah)'a ait olan bir çok özelliğin mastarı, kaynağı, hem gayet mukayyed(kayıtlı) hem gayet kayıtsız bir şekilde olmakla beraber, sırr-ı vahdetle(birlik sırrıyla) yalnız bir Vâhid-i Ehad(Allah)'in eseri olabilen son derece düzenli bir sanat eserini  o hadsiz zerrata dayandırmak; zerre kadar aklı olan, bunun pek görünen bir imkansızlık belki yüz muhal olduğunu anlar.

ÜÇÜNCÜ İMKANSIZLIK: Eğer senin vücudun, Allah'ın kalemiyle yazılmış mektup olmazsa ve tabiata, sebeplere bağlı eser ise, o vakit senin vücudundaki bir hücreden tut, birbiri içinde daireler gibi, binler parçalar sayısınca tabiat kalıblarının bulunması gerekir. Çünkü örneğin bu elimizdeki kitab eğer mektub olsa, bir tek kalem, yazarının ilmine dayandırılıp, bütün onları yazar. Eğer o, mektub olmazsa ve onun kalemine verilmezse, kendi kendine olmuş denilse veya tabiata verilse, o vakit basılan kitab gibi, herbir harfi için ayrı bir demir kalem gerekir ki yazılabilsin. Nasılki matbaada harfler adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücud bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o harfler adedince kalemler bulunması gerekir. Belki o harfler içinde bazan olduğu gibi, küçük kalem ile bir büyük harfte bir sayfa -ince hatla- yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için gerekiyor. Belki birbirinin içine girip muntazam(düzenli, harika) bir şekilde, senin vücudun gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dairede, herbir parça için, o içindekiler adedince kalıplar lâzım geliyor. Haydi, yüz imkansızlık içinde bulunan bu tarzı, mümkün desen dahi, bu harika sanat eseri demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adedlerince yine yeni yeni kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünki onlar da yapılmışlar ve onlar da harika sanatlıdırlar. Ve bu şekilde zincirleme gittikçe gidecek...

İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir ki; senin atom ve moleküllerin adedince imkansızlık ve hurafe(uydurma)ler, içinde bulunuyor. Ey inatçı muattıl(işe yaramaz hale getiren)! Sen de utan, bu sapıklıktan vazgeç!

ÜÇÜNCÜ KELİME: "İktezathü-t tabiat" Yani; doğanın bir gereği olarak doğa yapıyor, tabiat yapıyor. İşte bu hükmün çok imkansızlıkları var. Örnek için üçünü anlatıyoruz.

BİRİNCİSİ: Eğer varlıklarda, özellikle canlılarda görünen basîrane(her şey bir birini görür gibi), son derece hikmetli olan san'at ve icad, Allah'ın kader ve kudret kalemine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete  dayandırılsa gerekir ki; tabiat, icad için herşeyde sonsuz manevî makine ve matbaaları bulundursun; ya da her şeyde, evreni yaratıp ve idare edecek bir kudret ve hikmet içine yerleştirsin. Çünki nasıl güneşin ışınları ve yansımaları, yer yüzündeki zerre kadar cam parçalarında ve damlalarda görünüyor. Eğer o misal ve yansıma güneşçikler, uzaydaki tek güneşe dayandırılmazsa, gerekir ki; bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin özellik ve güçlerine sahip, görünüşte küçük, manen çok derin bir güneşin haricî vücudunu kabul ederek, camların zerreleri adedince gerçek güneşleri kabul etmek gerektiği gibi.. -aynen bu misal gibi- varlıklar ve canlılar doğrudan doğruya Allah’ın isimlerinin yansımalarına verilmezse, herbir varlıkta, özellikle herbir canlıda sonsuz bir kudret ve irade ve sonsuz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilahı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu düşünce ise, kâinattaki imkansızlığın en bâtılı, en uydurmasıdır. Kainatın yaratıcısının san'atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz, akılsız olduğunu gösterir.

İKİNCİ İMKANSIZLIK: Eğer son derece düzenli, ölçülü, san'atlı, hikmetli şu varlıklar; sonsuz Kadîr(kudretli ve güç sahibi), Hakîm(hikmetle iş yapan) bir zâta(Allah’a) verilmezse, belki tabiata dayandırılsa, gerekir ki; tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa'nın bütün matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun.. tâ, o parça toprak, menşe'(yer) ve tezgâh olduğu sayısız çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve oluşmalarına sebep olabilsin. Çünkü çiçekler için saksılık vazifesini gören bir parça toprak içine tohumları nöbetle atılan bütün çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve bütün kısımlarını oluşturmak ve göstermek yeteneği görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelal'e verilmezse; o vakit, o kaptaki toprakta, her bir çiçek için manevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünki tohumlar ise nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani hidrojen, oksijen, karbon, azotun düzensiz, şekilsiz, hamur gibi olmakla beraber, hava, su, ısı, ışık dahi, her biri basit ve şuursuz(akılsız) ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san'atlı olarak

o topraktan çıkması,  gerektiriyor ki; o kapta bulunan toprakta, manen Avrupa kadar, manevî ve küçük ölçülerde matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayatdar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışları dokuyabilsin.

İşte inkar için tabiata dayananların, ne derece akıl dairesinden çıkıp saptığını kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar "mütefennin ve akıllıyız" diye dava ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve imkansız ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek kabul ettiklerini gör, gül ve tükür!

Eğer desen: Varlıklar, tabiata dayandırılsa böyle acayip imkansızlıklar olur, akıl asla kabullenemez olur; acaba Allah’a verildiği vakit, o zorluk nasıl kalkıyor? Ve o güçlük ve imkansızlık, o kolayca oluşuma nasıl döner?

Elcevab: Nasıl güneşin ışınları ve görüntüsü renkleri ve ısısıyla tam bir kolaylıkla en küçük zerrecik cansızdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve etkisini güneşciklere benzeyen yansımalarla son derece kolaylıkla gösterir. Eğer güneşten bağlantısı kesilse; o vakit her bir atom ve molekülde, gerçek bir güneşin gerçek varlığını ve böyle bir imkansızlığı kabul etmek gerekir. Öyle de; her bir varlık, doğrudan doğruya Allah’a verilse; her şeyin sahibi  ve her şeye hükmü geçen O olduğundan her varlık kolaylıkla olur. Eğer o bağlantı kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve her bir varlık kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imkansızlıklar sonsuz olur. Sinek gibi bir canlının, evrenin küçük bir özü olan yani evrenden her bir örneği vücudunda bulunduran bir makineyi icad eden, içindeki kör tabiatın, evreni yaratacak ve idare edecek bir kudret ve hikmet sahibi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise bir imkansızlık değil, belki binler imkansızlıktır.

Elhasıl: Nasılki Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un(evrenin var olabilmesi için varlığı gerekli Allah) şerik(ortak) ve naziri(benzeri) mümteni'(akla uzak) ve muhal(imkansız)dir. Öyle de: rububiyetinde ve icad-ı eşyada başkalarının müdahalesi, şerik-i zâtî gibi mümteni' ve muhaldir.

İkinci temel imkansızlık ise, eğer bütün eşya her şeyin sahibi Allah'a verilse; bütün eşya, bir tek şey gibi kolay olur. Eğer sebeplere ve tabiata verilse, bir tek şey, bütün eşya kadar zorlukla olduğu, değişik delillerle kesin olarak ispat edilmiş. Bir delilin özeti şudur ki: Nasılki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle bağlansa, o memur ve o asker o bağlanmanın kuvvetiyle, yüz bin defa şahsi kuvvetinden fazla işlere vesile olabilir. Ve padişahı adına bazen bir şahı esir eder. Çünki gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazlarını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O aitliği sebebiyle, padişahın hazineleri ve arkasındaki dayanma noktası olan ordu; o kuvveti, o cihazları taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi; ve gösterdiği eserler, bir ordu eseri gibi hârika olabilir. Nasıl ki karınca, o memuriyet cihetiyle Firavun'un sarayını harap ediyor. Sinek o bağlılık ile, Nemrud'u gebertiyor. Ve o bağlılıkla, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazlarını yetiştiriyor. (Haşiye) Eğer o bağlantı kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazlarını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımağa mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Önceki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın harp cihazları ve ordusunu fabrikalarını yüklemek gerekir ki; güldürmek için acayip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar!..

Lafın özü: Her şeyin sahibi ve her şeyin hakimine bütün varlıkları vermek, vücub derecesinde bir kolaylığı var. Ve evrene icat cihetinde vermek, imkansızlık derecesinde zor ve akıl dairesinin dışındadır.

ÜÇÜNCÜ İMKANSIZLIK: Bu imkansızlığı açıklayan bazı risalelerde beyan edilen iki örnek:

Birinci örnek: Medeniyetin bütün harika eserleriyle tamamlanıp süslendirilmiş, ucu bucağı görülmeyen boş bir çölde kurulmuş bir saraya; gayet vahşi bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerce harika sanatlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, dışarıdan kimse karışmadan, o saray içinde o eşyadan birisi, o sarayı herşeyiyle beraber yapmıştır diye araştırmaya başlıyor. Sarayın içinde ki her şeye bakmaya başlıyor. Fakat o vahşi aklı bile onların hiçbirinin o sarayı yaptığına ihtimal vermez. Sonra o sarayın oluşturulma programını ve içindeki varlıkları ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Gerçi elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, diğer içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki o sarayı oluşturup süslendirebilsin. Fakat mecburen sarayda başka ilgi kurabilecek varlık olmadığından o kitabı kabul eder. Çünkü bağlantısı ve ilgisi en çok olan o kanunlar kitabıdır.  "İşte bu defterdir ki, o sarayı oluşturmuştur, düzenlemiştir ve süslendirip bu varlıkları yapmış, takmış, yerleştirmiş." diyerek vahşetini; ahmakların, sarhoşların yalancılığına çevirmiş.

İşte aynen bu örnekteki gibi; sonsuz derecede örnekteki saraydan daha düzenli, daha mükemmel ve bütün etrafı mucizeli hikmetlerle dolu şu evren sarayının içine, inkar etmek için  giden tabiatçı fikrini taşıyan vahşi bir insan girer. Evrenin ustasını içindekiler ve onun içindekilerin özelliklerinden tamamen uzak başka bir  Ustanın sanat eseri olduğunu düşünmeyerek ve O’ndan kaçınarak, evreninde İlahi kaderin ve kudretinin yazar bozar bir levhası hükmünde olduğunu  kabul etmez. Pek yanlış ve hata olarak "tabiat" namı verir. Halbuki evren bir Allah’ın yaratma kanunlarının toplamı ve Cenab-ı Hakkın sanat eserlerinin sergilendiği bir yerdir. Ve kendi kendine der ki: "Madem bu eşya bir sebep ister, hiçbir şeyin bu tabiat defteri gibi ilgisi, bağlantısı görünmüyor. Gerçi hiçbir şekilde akıl kabul etmez ki; gözsüz, şuursuz, kudretsiz bu defter, her şeye hakim bir yaratıcının işi olan ve sonsuz bir kudreti gerektiren icadı yapamaz. Fakat madem sanatkar olan Allah'ı kabul etmiyorum; öyle ise en uygunu, bu defter bunu yapmış ve yapar diyeceğim" der. Biz de deriz:

Ey ahmak-ul humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak; atom ve atomu da oluşturan daha küçük parçacıklardan, gezegenlere, galaksilere kadar bütün varlıklar, ayrı ayrı dillerle gösterdikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni'-i Zülcelal'i gör.. ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın proğramını yazan Nakkaş-ı Ezelî'nin cilvesini gör, fermanına bak, Kur'anını dinle.. o hezeyanlardan kurtul!..

İkinci Misal: Gayet vahşi bir adam muhteşem bir kışla dairesine girer. Son derece düzenli bir ordunun umumî beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir askerin hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini görür. Onun kaba, vahşi aklı, bir kumandanın, devletin düzeniyle ve kanun ile kumandasını anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını hayal eder. O hayalî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider.. Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmie, Cuma gününde dâhil olur. O cemaat-ı müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını görür. Manevî ve semavî kanunları ve Allah’ın  emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatın maddî iplerle bağlandığını ve o acayip ipler onları esir edip oynattığını hayal ederek en vahşi insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.

İşte aynı bu örnek gibi: Allah’ın sonsuz ordularının harika bir kışlası olan şu evrene ve o Allah'ın harika bir mescidi olan şu kâinata; her şeyiyle vahşet olan, inkârlı tabiatçılık fikrini taşıyan bir inkarcı giriyor. O Ezeli Sultan'ın hikmetinden gelen evren düzeninin manevî kanunlarını, birer madde olarak düşünüyor. Allahın yaratma kanunlarını birer maddeden bir şey zannederek, Cenab-ı Hakkın kudreti yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız ilmen vücudu bulunan o kanunlara yaratıcılık veriyor. Sonra da onlara "tabiat" namını takıyor. Cenabı Hakkın kudretinin tecellisi olan kuvveti ve kendinden bile haberi olmayan kanunları, ilah sanıyor. Yani örneğimizdeki vahşiden bin defa aşağı bir vahşetlik yapıyor!..

Sözün özü: Tabiatçıların, mevhum ve hakikatsız tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi ise; ancak bir san'at olabilir, sanatkar olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz. hükümdür, hâkim olamaz. Bir yaratılış kanunlarıdır, Kanun koyucu olamaz. Mahluk bir izzet perdesidir,Yaratıcı olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz.

Elhasıl: Madem varlıklar var. Madem Onaltıncı Nota'nın başında denildiği gibi; varlıkların vücuduna, aklın gösterdiği dört yoldan başka yol hayal edilmez. O dört yoldan üçünün batıllığı, kesin bir şekilde ispat edildi. Elbette mecburen ve apaçık dördüncü yol olan vahdet yolu, kesin bir şekilde ispat olunuyor. O dördüncü yol ise; baştaki âyeti, şeksiz ve şüphesiz Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un uluhiyetini ve her şey doğrudan doğruya kudret elinden çıktığını ve Uzay ve Dünya tasarruf elinde bulunduğunu gösteriyor.

Ey sebeplere ve tabiata tapan bîçare adam! Madem her şeyin tabiatı, her şey gibi yaratılmıştır; çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her sebeplerin yaptığı ürünler gibi, görünürdeki sebebi dahi yaratılmış sanat eseridir. Ve madem her şeyin vücudu, pek çok cihazlar, organ ve âletlere muhtaçtır. O halde, o evreni icat eden ve o sebebi yaratan bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak'ın ne ihtiyacı var ki âciz vasıtaları, yaratılış ve icadına ortak etsin. Asla! 

Belki doğrudan doğruya sebeplerle oluşan varlıkları, sebep ile beraber yaratarak, isimlerinin görülmesini ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve düzen ile görünür bir sebebiyet, bir sebeplere yakınlık vermekle, eşyadaki görünür kusurlara, merhametsizliklere ve noksanlıklara merci' olmak için, sebepleri ve tabiatı kudret eline perde etmiş; izzetini o suretle korumaya almış. Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın; sonra saati çarklarla tertip edip düzenlesin, daha mı kolaydır? Yoksa hârika bir makineyi, o çarklar içinde yapsın; sonra saatin yapılmasını o makinenin cansız ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân dışı değil midir? Haydi o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol! Ya da bir yazar; mürekkeb, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzât o kitabı yazsa, daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıd, mürekkeb, kalem içinde o kitabdan daha san'atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba ait olarak bir yazı makinesi icad etsin; sonra o şuursuz makineye "Haydi sen yaz" desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha zor değil midir?

Eğer desen: Evet bir kitabı yazan makinenin icadı, o kitaptan yüz defa daha zordur. Fakat o makine, aynı kitabın bir çok nüshalarını yazmasına araç olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var?

Elcevab: Nakkaş-ı Ezelî, sonsuz kudretiyle sonsuz isimlerinin görülmesini her vakit yenilemekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, varlıkların her birinin şeklini öyle bir surette yaratmıştır ki; hiçbir varlık diğer varlıkların aynı aynına olamıyor. Her durumda, ayrı manaları ifade etmek için, ayrı bir yüzü bulunacak. Eğer gözün varsa, insanın yüzüne bak, gör ki; Âdem zamanından şimdiye kadar, belki sonsuza kadar, bu küçük yüzümüzde, burun göz gibi esas organlarda bir olmakla beraber, her bir yüz, umum yüzlerle kıyaslandığında her birisine karşı birer farklılığı var olduğu kesinlikle bilinir. Bunun için her bir yüz, ayrı bir kitaptır. Sadece sanatın düzenlenmesi için bile ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda gerekli olan her şeyi katmak için, bütün bütün başka bir tezgâh ister. Haydi, imkansızı kabul ederek tabiata bir matbaadır diye baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin icadından, icatları yüz derece daha zor bir canlının cismindeki maddeleri, evren kıtalarından özel ölçülerle ve özel bir düzenle icat etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icat eden Kadîr-i Mutlak'ın kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün manasız bir uydurmadır.

İşte bu saat ve kitap örnekleri gibi; Sanatla yaratan ve her şeye kudreti yeten Allah, sebepleri yaratmış; sonuçları olan varlıkları da sebep perdesiyle yaratıyor. Hikmetiyle, sonuçlara sebeplere bağlıyor. Evrenin hareketlerinin düzenlenmesine dair Allah’ın yaratma kanunlarından ibaret olan yaratılış kanunlarının bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine, yalnız bir aynalık yapmakta olan varlıkları, her birini isteğiyle yaratmıştır. Ve o evrenin görebildiğimiz tarafını, kudretiyle icat etmiş ve eşyayı, varlıkları o tabiat üzerinde yaratmış, birbirine karıştırmış. Acaba son derece akla uygun ve sayısız delillerin neticesi olan bu hakikatın kabulü mü daha kolaydır.. -acaba kabulü şart değil midir?- Yoksa cansız, şuursuz, yaratılmış, sanat eseri, basit olan o sebep ve tabiat dediğiniz maddelere, her bir şey'in vücuduna gereken hadsiz cihazları ve aletleri verip hikmetli, mucize olan işleri kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba bu tabiatçılık imkansız değil midir? Senin, o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.

İnkarcı ve tabiatperest diyor ki: Madem beni insafa davet ediyorsun. Ben de diyorum ki; şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol, hem yüzlerce kat imkansız, hem son derece zararlı ve  çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Bahsettiğiniz hakikatten zerre miktar şuuru ve aklı bulunan anlayacak ki; sebeplere, tabiata icat vermek imkansızdır. Ve her şeyi doğrudan doğruya Allah’a vermek gerekir, zarurîdir. Elhamdülillahi ale-l iman(İman üzerine Allah’a hamdolsun) deyip iman ediyorum.

Yalnız bir şübhem var. Cenab-ı Hakk'ın Hâlık(yaratıcı) olduğunu kabul ediyorum; fakat bazı küçük sebeplerin önemsiz şeylerde icada karışması ve bir parça övgü kazanmaları, Yaratıcımızın Saltanatına ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?"

Elcevab: Bazı risalelerde kesinlikle ispat ettiğimiz gibi; hâkimiyetin işi, müdahaleyi reddetmektir. Hattâ en düşük seviyede bir hâkim, bir memur; hakimiyet dairesinde oğlunun müdahalesini(karışmasını) kabul etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdahale eder düşüncesiyle, bazı dindar padişahlar -halife oldukları halde- masum evlatlarını öldürmeleri, bu "müdahaleyi reddetme kanunu"nun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden ya da bir köyde iki muhtardan tut, tâ bir memlekette iki padişaha ya da bir orduda iki komutana kadar, hâkimiyetteki istiklaliyetin gerektirdiği "ortak kabul etmeme kanunu" insanlık tarihinde çok acayip darmadağınlıklar ile kuvvetini göstermiş. Acaba âciz ve yardıma muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini kabul etmemeyi ve hâkimiyetinde ortak kabul etmemeyi ve makamında istiklaliyetini son derece körü körüne saplantıyla korumaya çalışmayı gör. Sonra mutlak hakimiyette rububiyet derecesinde ve mutlak amirlikte ilahlık derecesinde ve mutlak istiklaliyette ehadiyet derecesinde ve her şeyin sahibi her şeye kudreti yeten bir Zât-ı Zülcelal'de, bu müdahaleyi, ortaklığı reddetme ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin gerekli bir lâzımı olduğunu kıyas edebilirsen et.

Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı sebepler, bazı küçük şeylerin bazı kulluklarına merkez olsa, Cenab-ı Hakka yönelik atomlardan gezegen ve yıldızlara kadar varlıkların kulluklarından ne noksan gelir? Ne mahsuru olur?

Elcevab: Şu evreni hikmetle yaratan Allah evreni bir ağaç hükmünde yaratıp, en mükemmel meyvesini zîşuur(irade sahipleri) ve irade sahipleri içinde en geniş meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en önemli, belki insanın yaratılışının yapısının sebebi, hayatının meyvesi olan şükür ve ibadeti; o her şeye hakim ve emreden Allah, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için evreni yaratan o Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, yaratılış gayesi ve evrenin meyvesini boş eder mi? Hâşâ ve kellâ... Hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir şekilde varlıkların ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi, hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı yaptıklarıyla gösterdiği halde, en mükemmel mahlukatının şükür ve minnettarlıklarını, sevgi ve ubudiyetlerini başka sebeplere vermekle kendini unutturup, kâinattaki yüksek hedeflerini inkâr ettirir mi? Ey tabiatçılıktan vazgeçen arkadaş! Haydi sen söyle!

O diyor: Elhamdülillah, bu iki şüphem hallolmakla beraber, Allah’ın varlığı ve birliğine dair ve Mabud-u Bilhak o olduğuna ve ondan başkaları ibadete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, Güneş'i ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir(haksız olduğunu bile bile tartışma).

Hâtime(sonuç)

Tabiatçılık küfür fikrini terk eden ve imana gelen zât diyor ki: Elhamdülillah, benim şüphelerim kalmadı; yalnız merakımı mucip olan birkaç sualim var.

Birinci Sual: Çok tembellerden ve namaz kılmayanlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'anda çok şiddet ve ısrar ile ibadeti terk edeni zecredip(bağırıp) Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan Kuran’ın ifadesine nasıl yakışıyor ki, önemsiz bir küçük görülen hataya karşı, son derece büyük şiddeti gösteriyor?

Elcevab: Evet Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki(bilakis, kesinlikle tersi) hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın, manen hastasın. İbadet ise, manevî yaralarına ilaçlar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona faydalı ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara karşılık, hekime dese: "Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?" Ne kadar manasız olduğunu anlarsın.

Amma Kuran’ın, ibadeti terk etmek hakkında şiddetli tehditleri ve dehşetli cezaları ise; nasıl ki bir padişah, halkının hukukunu korumak için; âdi bir adamın, halkının hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in halkı hükmünde olan varlıkların hukukuna önemli bir tecavüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü mevcudatın kemalleri(mükemmelliği, değeri), Sanatkarı olan Allah’a bakan yüzlerinde tespih ve ibadet ile görünür. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer Cenab-ı Hakkın mektubu ve birer Cenab-ı Hakkın isimlerinin aynası olan varlıkları; yüksek makamlarından düşürdüğünden ve önemsiz, görevsiz, cansız, perişan bir şekilde sandığından, varlıkları aşağılamış olur; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes, evreni kendi aynasıyla görür. Cenab-ı Hak insanı evren için bir ölçü, bir mizan şeklinde yaratmıştır. Her insan için, bu evrenden özel bir evren vermiş. O âlemin rengini, o insanın kalbinin inancına göre gösteriyor. Meselâ; son derece ümitsiz ve hüzünlü olarak ağlayan bir insan, varlıkları ağlar ve ümitsiz şekilde görür; son derece sevinçli ve neşeli, müjdeli ve gülen bir adam, kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirine ve ciddî bir şekilde ibadet ve tespih eden adam, varlıkların hakikaten var ve kesin olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terk eden adam; varlıkları, gerçek mükemmelliğinden tamamıyla zıt ve ters ve hata bir şekilde sanır ve manen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o namaz kılmayan, kendi kendine sahip olmadığı için, kendi sahibinin bir kulu olan kendi nefsine zulmeder. Onun sahibi, o kulunun hakkını, onun nefs-i emaresinden(kötülüğü isteyen nefsinden) almak için, dehşetli tehdit eder. Hem yaratılış neticesi ve hedefi olan ibadeti terk ettiğinden, Cenab-ı Hakkın hikmetine karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.

Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefsi ise, Cenab-ı Hakk'ın kulu ve mülküdür- hem kâinatın hukukuna karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet nasıl ki küfür, varlıklara karşı bir hakarettir; ibadeti terk dahi, evrenin mükemmelliğini bir inkârdır. Hem İlahi hikmetlere karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezayı hak etmiş olur.

İşte bu hak etmeyi ve bahsettiğimiz hakikati ifade etmek için, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan mucizevi bir şekilde o şiddetli ifade şeklini seçerek, tam tamına belagat hakikati olan bu durumun gerektirmesine uygun söz ediyor.

İkinci Sual: Tabiattan vazgeçen ve imana gelen zât diyor ki:

Her varlık, her yönde, her işinde ve her şeyinde Cenab-ı Hak’kın kuvvet ve kudretiyle olması, çok büyük bir hakikattir. Büyüklüğü noktasında dar zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz bu sonsuz derecede ucuzluk ve bolluk, hem yaratılış ve eşyaların icadındaki sonsuz kolaylık, hem bahsedilen delillerinizle yerini bulan birlik yolundaki eşyaların icadında sonsuz derecede kolaylık, hem Kuran’ın fermanıyla belirtilen

­Æ«h²5«!ö«x­;ö²:«!ö¬h«M«A²7!ö¬d²W«V«6öެ!ö¬^«2@Å,7!ö­h²8«!ö@«8«:   ¯?«G¬&!«:ö¯j²S«X«6öެ!ö²v­U­C²Q«"ö«ž«:ö²v­U­T²V«'ö@«8

gibi âyetlerin açıkca gösterdikleri nihayet derecede kolaylık, o büyük hakikatı, en kabul edilecek ve en akla yakın bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?

Elcevab: Yirminci Mektub'un Onuncu Kelimesi olan °h<¬G«5ö¯š²z«-ö±¬u­6ö]«V«2ö«x­;«:öbeyanında, o sır gayet açık, kesin ve ikna edici bir şekilde beyan edilmiş. Özellikle o mektubun zeylinde daha ziyade açıklıkla ispat edilmiş ki; bütün varlıklar, Sâni'-i Vâhid'e dayandırıldığı vakit, bir tek varlık hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehad'e verilmezse; bir tek mahlukun icadı, bütün varlıklar kadar zorlaşır ve bir çekirdek, bir ağaç kadar güç olur. Eğer Sâni'-i Hakikîsine verilse, kâinat bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır. Ve gözümüzle görünen sonsuz bolluk ve ucuzluğun ve her türün kolaylıkla fertlerinin sayılamayacak kadar çok bulunmasının ve bunun kolayca olurken süratli olmasına rağmen son derece düzenli, sanatlı, kıymetli, mucizeli olmasının sonsuz sırlarından ikisine kısaca işaret ederiz. Bu mananın sayısız hikmet ve delilleri başka risalelerde bütün açıklamalarıyla belirtilmiştir.

1. Meselâ: Nasıl ki yüz asker, bir komutanın idaresine verilse; bir askerin, yüz komutanın idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi, bir ordunun askeri cihazlarının ve malzemelerinin; bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir padişahın emrine verildiği vakit, âdeta bir neferin cihazları kadar kolaylaştığı gibi.. bir askerin malzemeleri; çok farklı merkezlere, değişik fabrikalara, değişik kumandanlara havalesi de, âdeta bir ordunun teçhizatı kadar çok zor oluyor. Çünkü bir tek askerin cihazları için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.

Hem bir ağacın birlik sırrı yönünden, bir kökte, bir merkezde, bir kanun ile hayat maddeleri verildiğinden; binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar kolay olduğu gözümüzle görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, her bir meyveye gereken hayat maddeleri başka yerden verilse; her bir meyve, bir ağaç kadar zorlukla olur. Belki ağacın bir örneği ve içindekiler bölümü olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar zorlukla olur. Çünkü bir ağacın hayatına lâzım olan bütün hayat maddeleri, bir tek çekirdek için de lâzım oluyor.

İşte bu örnekler gibi, yüzler örnekler var gösteriyorlar ki; birlikte, son derecede kolaylıkla vücuda gelen binler varlık, şirkte, ortaklıkta ve çoklukta, vücuda gelmesi imkansız olur. Sair risalelerde bu hakikat iki kerre iki dört eder derecede ispat edildiğinden, onlara havale edip, burada yalnız bu kolaylığın ilim ve ilahi kader ve kudret açısından gayet mühim bir sırrını beyan edeceğiz. Şöyle ki:

Sen bir varlıksın. Eğer Kadîr-i Ezelî(Ezeli kudret sahibi Allah)'ye kendini versen; bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir anda yaratır. Eğer sen kendini ona vermezsen, belki maddi sebeplere ve tabiata dayandırılsan; o vakit sen, kâinatın(evren) harika düzenli bir özeti, meyvesi ve küçük bir içindekiler bölümü ve listesi olduğundan; seni yapmak için, kâinatı ve unsurları(hava, toprak, su, güneş) ince elek ile eleyip hassas ölçülerle evrenin kıtalarından senin vücudundaki maddeleri toplamak gerekir. Çünki maddi sebepler yalnız terkip eder, toplar. Kendilerinde bulunmayanı; hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün akıl sahiplerinin yanında kabul edilmiştir. Öyle ise, küçük bir canlının cismini alem kıtalarından toplamaya mecbur olurlar.

İşte Allah’ın birliğinde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalalette ne kadar imkansızlık var olduğunu anla!

İkincisi: İlim noktasında sonsuz bir kolaylık vardır. Şöyle ki:

Kader, ilmin bir türüdür ki, her şeyin manevî ve özel, ona ait kalıbı hükmünde bir ölçü belirler. Ve o kader ölçüsü, o şeyin vücuduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret icat ettiği vakit; gayet kolaylıkla o kaderî ölçü üstünde icat eder. Eğer o şey her şeyi kapsayan ve sonsuz, ezelî bir ilmin sahibi olan Kadîr-i Zülcelal'e verilmezse; -bahsedildiği gibi- binler zorluk, imkansızlık değil, belki yüz imkansızlık ortaya düşer. Çünkü o kaderin ilmi ve ölçüsü olmazsa; binler dışa ait ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde kullanılması  gerekir.

İşte vahdette(Allah’ın varlığı ve birliği hakikatinde) sonsuz kolaylık ve vahdet dışında, şirkte sonsuz zorlukların bir sırrını anla; ­Æ«h²5«!ö«x­;ö²:«!ö¬h«M«A²7!ö¬d²W«V«6öެ!ö¬^«2@Å,7!ö­h²8«!ö@«8«:ö   âyeti, ne kadar hakikatlı ve doğru ve yüksek bir hakikati ifade ettiğini bil!.

Üçüncü Sual: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedi (hidayete eren) diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden bazı felsefeciler diyorlar ki: "Hiçten hiçbirşey icat edilmiyor ve hiçbir şey idam edilmiyor; yalnız bir halden hale değişmedir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor."

Elcevab: Kuranın nuru ile varlıklara bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve sebepler vasıtasıyla bu varlıkların oluşumlarını -anlattığımız isbat ettiğimiz şekilde- imkansızlık' derecesinde zorlukla gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.

Bir kısmı Sofestaî(Sofist) olup, insanın organlarından olan akıldan faydalanarak, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi; hattâ kendilerinin vücutlarını dahi inkâr etmesini; dalalet(doğru yoldan çıkma) mesleğinde sebepler ve tabiatın icat sahibi olmalarından daha çok kolay gördüklerinden hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip, cehalete düşmüşler.

İkinci gurup bakmışlar ki; dalalette, sebepler ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icadı, hadsiz zorlukları var ve akıl dışı bir iktidar gerekiyor. Onun için mecburen icadı inkâr ediyorlar, "yoktan var olmaz" diyorlar ve i'damı da imkansız görüyorlar, "var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız atom ve zerrelerin hareketi ile, tesadüf rüzgârlarıyla bir oluşum, dağılmak ve toplanmak şeklinde bir durum hayal ediyorlar. İşte sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları, gör; ve dalalet, insanı ne kadar maskara ve süfli ve cahil yaptığını bil; ibret al!

Acaba her senede, dört yüz bin türü birden yer yüzünde icad eden; semavat ve dünyayı altı günde yaratan ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli hayatlı bir kâinatı yaratan bir ezeli kudret, bir ezeli ilmin dairesinde, plânları ve miktarları gösteren mevcudat-ı ilmiyeyi(ilmi varlıkları: yaratılan varlıkların rengi, şekli, kalıbı, sıfatları vb.) göze göstermeyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza gibi, gayet kolay o sayısız oluşumları, yaratışları görmeden  icadı inkâr etmek; evvelki güruh olan Sofestaîlerden daha ziyade ahmakane ve cahilanedir. Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz'-i ihtiyarîden başka ellerinde olmayan firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi i'dam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi, hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri sebepler ve tabiatın ellerinde hiçten icad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip, bu bâtıl ve hata düsturu, Kadîr-i Mutlak'a teşmil etmek istiyorlar.

Evet Kadîr-i Zülcelal’ın iki tarzda icadı var. Biri; ihtira' ve ibda' iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten icat edip eline veriyor. Diğeri; inşa ile, san'at iledir. Yani kemal-i hikmetini ve çok esmasının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın unsurlarından bir kısım mevcudatı(varlıkları) inşa ediyor. Her emrine uyan zerratları(atom ve molekülleri) ve maddeleri, kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. Evet Kadir-i Mutlak'ın iki tarzda, hem ibda' hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek;  mahlukatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!.. .Not: Bir baharda yaratılan milyonlarca türlerden bir tür olan sinek türü Adem(as.) dan kıyamete kadar gelen insanlardan kat kat fazla. Sanatça ise insandan aşağı değil. Donanımları itibarıyla insandan daha mükemmel. Ne kadar harikadır. Havalanmak için hava alanı istemiyor. İnmek için istemiyor. Tavana ve duvara konabiliyor. Uçaklar her sefer uçuşu için bakım isterken sinekler airodinomik hareketleri uçarken bile  sergileyip mükemmel hareketleri yapıyorlar. Halbuki ahirette sadece insa n ve cin türü yaratılacak. Şu bir bahardaki haşir ise o haşirde kıyaslanamayacak kadar kat kat fazla yoktan var ediliyor….

Tabiatı bırakan ve hakikata geçen zât diyor ki: Cenab-ı Hakk'a zerrat adedince şükür ve hamd ü sena ediyorum ki, kemal-i imanı kazandım, evham ve dalaletlerden kurtuldum; ve hiç bir şüphem de kalmadı.

 

-83-

v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

¬–:­G­A²Q«[¬7öެ!ö«j²9¬ž²!«:öÅw¬D²7!ö­a²T«V«'ö@«8«:

                Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat(kainatın yaratıcısını)'ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı(yaratılış görevi) ve farîza-i zimmeti, marifetullah(Allah’ın isim ve sıfatlarını tanıma) ve iman-ı billahtır(Allah’a iman) ve iz'an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.

Âyet-ül Kübra

Kâinattan Hâlıkını(yaratıcısını) Soran Bir Seyyahın(gezginin) Müşahedatı(gördükleri)dır.

                               Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârane(ikramı sonsuz) bir ziyafetgâh(ziyafet yeri) ve gayet san'atkârane(sanatlı) bir teşhirgâh(sergi yeri) ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh(eğitim yapılan yer) ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh(seyir yeri) ve temaşagâh ve gayet manidarane(manalı) ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan bu güzel misafirhanenin(dünya, evren) sahibini ve bu kitab-ı kebirin(evren kitabının) müellifini(yazarını) ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: "Bana bak, aradığını sana bildireceğim!" der. O da bakar görür ki:

                Bir kısmı arzımızdan(dünyamızdan) bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecram-ı semaviyeyi(uzaydaki yıldız ve gezegenler) direksiz düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad(harika şekilde) çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen(sürekli) o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz(sonsuz) büyük kütleleri idare eden ve Güneş ve Kamer(Ay)'in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz(sonsuz) uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat(yaratılış mührü) ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz(sınır aşma özelliğinde olan) kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz(sonsuz) kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam(intizamlı) ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını(şekillerini) her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlukatına(yarattıklarına) gösteren bir tezahür-ü rububiyet(yaratıcının görünmesi) ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir(etki), tedbir(önlem), tedvir(dönmesi), tanzim(düzeni), tanzif(temizliği), tavziften(vazifelendirmesinden) mürekkeb(karışmış) bir hakikat, bu azameti ve ihatatı(her şeyi kaplamasıyla) ile o semavat Hâlıkının(yaratıcının) vücub-u vücuduna(cücudunun varlığına) ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zahir(görünen) bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder manasıyla Birinci Makam'ın birinci basamağında:

denilmiştir.

                Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema(atmosfer) denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: "Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

                Zemin(yer) ile âsuman(gök) ortasında muallakta(boşlukta asılı) durdurulan bulut, gayet hakîmane(hikmetle) ve rahîmane bir tarzda zemin(yer yüzü) bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat(hayat suyu) getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil(dengeler) eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam(düzenli) bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra "Yağmur başına arş!" emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

                Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerimane istihdam olunur ki, güya o camid(cansız) havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla(düzenle) yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına(canlılarına) nefes vermek ve zîhayata(canlı) lüzumu bulunan hararet(ısı) ve ziya(ışık) ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek(iletmek) ve nebatatın(bitkilerin) telkîhine(tozlaşmasına) vasıta olmak gibi çok küllî(geniş) vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî(bilinmez bir el) tarafından gayet şuurkârane(bilgiçce) ve alîmane(bilerek) ve hayatperverane istihdam(vazifeli) olunuyor.

                Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif(hoş) ve berrak(temiz) ve tatlı ve hiçten ve gaybî(bilinmeyen, görünmeyen) bir hazine-i rahmetten(rahmet hazinesinden) gönderilen katrelerde(damla) o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet tecessüm(cisimlenerek) ederek katreler(damla) suretinde(şeklinde) hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura "rahmet" namı verilmiştir.

                Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

                Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: "Atılmış pamuk gibi bu camid(cansız), şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadir ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten(birden bire) meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet fa'al(iş başında) ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen(sürekli) hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr(hediye veren) ve ihsanperver(nimetlendiren) ve gayet keremkâr(ikram sahibi) ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin(terbiye edici hakim) tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak göz yaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler."

                Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu camid(cansız), hayatsız, şuursuz(akılsız), mütemadiyen(sürekli) çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zahirî(görünen) suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve rahîmane ve san'atkârane işler ve ihsanlar(hediye, nimet) ve imdadlar bilbedahe(apaçık) isbat eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerim bir âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne(nefes almalarına) ve yaşamasına ve nebatatın(bitki) telkîhine(üremesine) ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ü idaresine ve ateşsiz sefinelerin(gemi) seyr ü seyahatına(gezmesine) ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline(iletmesine) ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbanî san'atlarda kemal-i intizam(mükemmel düzen) ile bir dest-i hikmet(hikmet eli) tarafından çalıştırılıyor görüyorum.

                Demek ¬Œ²*«ž²!«:ö¬š_«WÅK7!ö«w²[«"ö¬hÅF«,­W²7!ö¬Æ@«EÅ,7!«:ö¬ƒ@«<±¬h7!ö¬r<¬h²M«#«: âyetinin tasrihiyle(açıkca belirtmesi), rüzgârın tasrifiyle(kullanılmasıyla) hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal(kullanma) ve bulutların teshiriyle(etkisiyle) hadsiz Rahmanî işlerde istihdam(kullanılma) ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcib-ül Vücud ve Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey, bir Rabb-i Zülcelali Ve-l İkram'dır der, hükmeder.

                Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler(yararlar) ve katreleri(damlaları) adedince rahmanî cilveler ve reşhaları(damla) mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor(yaratılıyor) ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan(ölçü) ve intizam(düzen) ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların müvazene(denge) ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhassa zîhayatta(canlı) çalıştırılan basit ve camid(cansız) ve şuursuz müvellidülma' ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden(oluşmuş) bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif(çeşitli) hizmetlerde ve san'atlarda istihdam(kullanılıyor) ediliyor. Demek bu tecessüm(cisimlenmiş) etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm'in hazine-i gaybiye-i rahmetinden(rahmet hazinesinden) yapılıyor ve nüzulüyle(inmesiyle) ­y«B«W²&«*ö­h­L²X«<«:ö!x­O«X«5ö@«8ö¬G²Q«"ö²w¬8ö«b²[«R²7!ö­Ä±¬i«X­<ö›¬HÅ7!ö«x­;«:ö   âyetini maddeten tefsir(açıklama) ediyor.

                Sonra ra'dı(gök gürültüsü) dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye(atmosfer olayı) tamtamına ¬˜¬G²W«E¬"ö­G²2Åh7!ö­d±¬A«,­<«:ö   ve ¬*@«M²"«ž²@¬"ö­`«;²H«<ö¬y¬5²h«"ö@«X«,ö­(@«U«<ö   âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.

                Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle başaşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: "Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa'al ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm(hikmetle terbiye eden Allah) tarafından istihdam olunuyorlar." diye ihtar(hatırlatma) ediyorlar.

                İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde(atmosfer) bulutu teshirden(etki), rüzgârı tasriften(kullanma), yağmuru tenzilden(indirme) ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden(düzenli) terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitir, "Âmentü billah"(Allah’a inanırım) der. Birinci Makam'ın ikinci mertebesinde:

fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr(bahsettiğimiz) müşahedatını(gördüklerini) ifade eder.

                Sonra o seyahat-ı fikriyeye(aklen yolculuğa) alışan o mütefekkir(düşünür) misafire, küre-i arz(dünya) lisan-ı haliyle(hal diliyle) diyor ki: "Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!" O da bakar görür ki: Arz(dünya) meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne(oluşmasına) medar(sebep) olan bir daireyi, haşr-i a'zamın(büyük haşrin) meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın(canlıların) yüzbin enva'ını(türlerini) bütün erzak(rızık, yiyecekleri) ve levazımatlarıyla(gerekenleri) içine alıp feza(uzay) denizinde kemal-i müvazene(tam bir ölçü) ve nizamla(düzenle) gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve müsahhar bir sefine-i Rabbaniyedir(Allah’ın gemisidir).

                Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla(delilleriyle) arzın(dünya) Rabbini tanıttırıyor. Umumunu(hepsini) okumak için vakit bulamadığından, yalnız birtek sahife olan zîhayatın(canlıların) bahar faslında(mevsim) icad ve idaresine bakar, müşahede(görür) eder ki: Yüzbin enva'ın(tür) hadsiz efradlarının(sayısız fertlerinin) suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam(düzenle) açılıyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor ve gayet mu'cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor(dokunuyor) ve gayet müdebbirane(terbiyeli) idare olunuyor ve gayet müşfikane iaşe(gıda, geçim) ve it'am ediliyor ve gayet rahîmane ve rezzakane(rızıklanarak) hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden(damla) yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan(bilinmeyen hazineden) yüzbin nevi(çeşit) et'ime(yiyecek) ve levazımat(gerekenleri), kemal-i intizam(tam bir düzenle) ile yüklenip zîhayata(canlılara) gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak(rızık) paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe(apaçık) bir Rahman-ı Rahîm'in gayet müşfikane ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı(hediye) olduğunu isbat eder.

                Elhasıl(lafın özü): Bu sahife-i hayatiye-i bahariye(hayat sayfasının baharı), haşr-i a'zamın(öldükten sonra dirilmenin) yüzbin nümunelerini(özet) ve misallerini(örnek) göstermekle

|«#²Y«W²7!ö|¬[²E­W«7ö«t¬7´)öŖ¬!ö@«Z¬#²x«8ö«G²Q«"ö«Œ²*«ž²!ö]¬[²E­<ö«r²[«6ö¬yÁV7!ö¬a«W²&«*ö¬*@«$³~ö]«7¬!ö²h­P²9@«4 

°h<¬G«5ö¯š²z«-ö±¬u­6ö]«V«2ö«x­;«:

âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin manalarını mu'cizane ifade eder. Ve arzın(dünya), bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde(ölçüsünde) ve kuvvetinde "Lâ ilahe illâ Hû" dediğini anladı.

                İşte, küre-i arzın(dünyanın) yirmiden ziyade büyük sahifelerinden birtek sahifenin yirmi vechinden(yüz) birtek vechinin muhtasar(özet) şehadeti ile, o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı manasında olarak ve o müşahedatları ifade için, Birinci Makam'ın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:

                Sonra o mütefekkir(düşünen) yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve manevî terakkiyatın miftahı(anahtarı) olan marifeti(bilgisi) ziyadeleşip(artıp) ve bütün kemalâtın(mükemmelliğin) esası ve madeni olan iman-ı billah(Allah’a iman) hakikatı bir derece daha inkişaf edip(genişleyip) manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden(harekete geçirdiğinden); sema, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği halde "Hel min mezîd"(daha yok mu) deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârane(çekici) cûş u huruşla zikirlerini ve hazîn ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hal ve lisan-ı kal(haliyle, konuşarak) ile: "Bize de bak, bizi de oku!" derler. O da bakar, görür ki: Hayatdarane(hayatlı) mütemadiyen(sürekli) çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında(yaratılışında) olan denizler, arzı(dünyayı) kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir surette(şekilde) bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza(korunurlar) olurlar.

                Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli(süslü) ve muntazam(düzenli) cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın(hayvanların) iaşe(geçim, yiyecek) ve idareleri ve tevellüdat(doğum) ve vefiyatları(ölüm) o kadar muntazamdır(düzenli); basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları(rızık) ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe(açıkça) bir Kadîr-i Zülcelal'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.

                Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri(fayda) ve vazifeleri(görev) ve vâridat(gelir) ve sarfiyatları(gider) o kadar hakîmane ve rahîmanedir; bilbedahe isbat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelali Ve-l İkram'ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, "Dört nehir Cennet'ten geliyorlar." diye rivayet edilmiş. Yani; zahirî(görünüşte) esbabın(sebeplerin) pek fevkinde(üstünde) olduklarından, manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî(bilinmez) ve tükenmez bir menbaın(kaynak) feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ: Mısır'ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenub(güney) tarafından, "Cebel-i Kamer"(Kamer dağı) denilen bir dağdan mütemadiyen(sürekli) küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı(gideri) dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridatı(gelir) ise; o mıntıka-i harede(sıcak yerde) pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o müvazene-i vasiayı(geniş ölçüyü) muhafaza(koruma) edemediğinden, o Nil-i Mübarek âdet-i arziye(yer yüzü yaratılış kanunlarının) fevkinde(üstünde) bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet manidar(manalı) ve güzel bir hakikatı ifade ediyor. İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icma' denizlerin büyüklüğü nisbetinde(ölçüsünde) bir kuvvetle "Lâ ilahe illâ Hû" der ve bu şehadete denizler mahlukatı(yaratıkları) adedince şahidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek manasında, Birinci Makam'ın dördüncü mertebesinde:

denilmiş.

                Sonra dağlar ve sahralar(çöller), seyahat-ı fikriyede(fikri yolculuk) bulunan o yolcuyu çağırıyorlar, "Sahifelerimizi de oku!" diyorlar. O da bakar, görür ki: Dağların küllî vazifeleri ve umumî(her şeye bakan) hizmetleri o kadar azametli(büyük) ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden(yerden) emr-i Rabbanî(Allah’ın emri) ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden(iç inkılap) neş'et eden(çıkan) heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin(sakin) ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs(nefes alıp) edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan(zararlı sarsıntılardan) kurtulup, vazife-i devriyesinde(dönme görevinde) sekenesinin(içindekilerin) istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri(gemileri) sarsıntıdan vikaye(koruma) ve müvazenelerini(denge) muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan

 @«Z[«,²*«!ö«Ä@«A¬D²7!ö«:   ö«]¬,!«:«*ö@«Z[¬4ö@«X²[«T²7«!«:   ö!®(@«#²:«!ö«Ä@«A¬D²7!ö«:ö   gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

                Hem meselâ, dağların içinde zîhayata(canlılara) lâzım olan her nevi(çeşit) menba'lar, sular, madenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerimane(bol) ve ihtiyatkârane(dikkatlice) iddihar(depolama) ve ihzar(hazırlanmış) ve istif edilmiş ki; bilbedahe(açıkça) kudreti nihayetsiz(sonsuz) bir Kadîr'in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahra(çöl) ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini(diğerlerini) kıyas edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan(özellikle) ihtiyatî iddiharlar(depolanmaları) cihetiyle(yönüyle) getirdikleri şehadeti ve söyledikleri "Lâ ilahe illâ Hû" tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, "Âmentü Billah" der.

                İşte bu manayı ifade için Birinci Makam'ın beşinci mertebesinde:

denilmiş.

                Sonra, o yolcu dağda ve sahrada(çöl) fikriyle gezerken, eşcar(ağaç) ve nebatat(bitki) âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar. "Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku!" dediler. O da girdi, gördü ki: Gayet muhteşem ve müzeyyen(süslü) bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür(zikir ve şükür halkası) teşkil(oluşturma) etmişler. Bütün eşcar(ağaçlar) ve nebatatın(bitkiler) enva'ları(türleri) bil'icma' beraber "Lâ ilahe illallah" diyorlar gibi lisan-ı hallerinden(hal dillerinden) anladı. Çünki bütün meyvedar ağaç ve nebatlar(bitkiler); mizanlı(ölçülü) ve fesahatlı yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı(düzenli) ve belâgatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve "Lâ ilahe illâ Hû" dediklerine delalet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikatı gördü:

                Birincisi: Pek zahir(görünür) bir surette(şekilde) kasdî bir in'am(nimet) ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan manası ve hakikatı her birisinde hissedildiği gibi; mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki(görünmesindeki) ziyası(ışığı) gibi görünüyor.

                İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı(imkan ciheti) olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz(fark) ve tefrik(ayrı), ihtiyarî(isteğiyle) ve rahîmane bir tezyin(süs) ve tasvir manası ve hakikatı, o hadsiz enva'(tür) ve efrad(fert)da gündüz gibi aşikâre(açıkça) görünüyor ve bir Sâni'-i Hakîm'in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.

                Üçüncüsü: O hadsiz masnuatın(sanatların) yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri(görüntüleri), gayet muntazam(düzenli), mizanlı(ölçülü), zînetli(süslü) olarak, mahdud(sınırlandırılmış) ve madud(sayılı) ve birbirinin misli ve basit ve camid(cansız) ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden(tohum) o ikiyüzbin nevilerin(türler) farikalı ve intizamlı(düzenli), ayrı ayrı, müvazeneli(ölçülü), hayatdar, hikmetli, yanlışsız, hatasız bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattır ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı(varlıkları) sayısınca o hakikatı isbat eden şahidler var diye, bildi. "Elhamdülillahi alâ nimet-il iman"(verdiği iman nimeti üzerine Allah’a şükürler olsun) dedi.

                İşte bu mezkûr(bahsettiğimiz) hakikatları ve şehadetleri ifade manasıyla, Birinci Makam'ın altıncı mertebesinde:

denilmiş.

                Sonra, seyahat-ı fikriyede(fikri yolculukta) bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet(yaratıcımızı tanıma gülleri) ve iman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur(kuşlar) âleminin kapısı hakikat-bîn olan aklına ve marifet-aşina olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, "Buyurun" dediler. O da girdi ve gördü ki: Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri(tür) ve taifeleri(çeşitleri) ve milletleri, bil'ittifak(birlik içinde) lisan-ı kal(konuşma diliyle) ve lisan-ı halleriyle(duruş diliyle) "Lâ ilahe illâ Hû" deyip, zemin yüzünü bir zikirhane(zikir yeri) ve muazzam(sonsuz büyük) bir meclis-i tehlil(yaratıcının var ve tek olduğunu duyuran topluluk) suretine(şekline) çevirmişler; herbiri bizzât birer kaside-i Rabbanî(Yaratıcımızın kasidesi), birer kelime-i Sübhanî ve manidar birer harf-i Rahmanî(Rabbimizi tanıtan harfler) hükmünde sâni'lerini(sanatkarlarını) tavsif(özelliklerini duyurup) edip hamd ü sena ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya(sanki) o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvaları ve cihazları ve a'zaları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam(düzenli) ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallak(Yaratıcımız) ve Rezzaklarına(Rızık vericimiz) şükür ve vahdaniyetine şehadet(şahitlik) getirdiklerine kat'î delalet eden üç muazzam(büyük) ve muhit(herşeyi içine alan) hakikatları müşahede(gördü) etti.

                Birincisi: Hiçbir cihetle(yönden) serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmane icad ve san'at-perverane ibda' ve ihtiyarkârane(isteğiyle) ve alîmane(sonsuz bilgiyle) halk(yaratma) ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya(hayat) etmek hakikatıdır ki; zîruhlar(ruhlular) adedince şahidleri bulunan bir bürhan-ı bahir(açık bir delil) olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'un vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb'asına(yedi sıfat) ve vahdetine şehadet eder.

                İkincisi: O hadsiz masnu'larda(sanat eserlerinde) birbirinden sîmaca(yüzce) farikalı(farklı) ve şekilce zînetli(süslü) ve mikdarca mizanlı(ölçülü) ve suretçe intizamlı(düzenli) bir tarzdaki temyizden(diğerlerinden ayırma), tezyinden(süs), tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki: Kadir-i Külli Şey(Her şeye kudreti yeten Allah) ve Âlim-i Külli Şey'(Her şeyi bilen)den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı(her şeyi içine alan) fiile sahib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.

                Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdud(sınırlı) yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu'cize-i hikmet mahiyetinde(yapısında) bulunan suretlerini, gayet muntazam(düzenli) ve müvazeneli(ölçülü) ve hatasız bir heyette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatı tenvir(aydınlatır) eder.

                İşte bu üç hakikatın ittifakıyla(birleşmesiyle), hayvanların bütün enva'ı(türleri), beraber öyle bir "Lâ ilahe illâ Hû" deyip şehadet getiriyorlar ki; güya zemin büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde(ölçüsünde) "Lâ ilahe illâ Hû" diyerek semavat ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makam'ın yedinci mertebesinde bu mezkûr hakikatları ifade manasıyla:

denilmiştir.

                Sonra o mütefekkir(fikir, düşünür) yolcu, marifet-i İlahiyenin(yaratıcımızı tanımanın) hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz(sonsuz) ezvakında(zevk) ve envâr(nur)ında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar(peygamberler) olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline(yer) baktı, gördü ki: Nev'-i beşerin(İnsan türünün) en nurani ve en mükemmeli olan umum(bütün) peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icma' beraber "Lâ ilahe illâ Hû" deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri(insan), hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman-ı billaha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurani medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki: Meşahir-i insaniyenin(insanların meşhurlarının) en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat(Evrenin yaratıcısının) tarafından verilmiş nişane-i tasdik(doğrulama işaretleri) olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı(haberleri) ile beşerden(insanlardan) bir taife-i azîme(büyük grup) ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zâtların icma'(birlik) ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î(kesin) olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların(sadık habercilerin) hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak(layık) olduklarını anladı ve onları tasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü. Evet enbiyayı(peygamberleri) (Aleyhimüsselâm), Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren muarızlarına(düşmanlarına) gelen semavî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delalet(işaret) eden şahsî kemalâtlarından ve hakikatlı talimatlarından ve doğru olduklarına şehadet(şahit) eden kuvvet-i imanlarından(iman kuvvetlerinden) ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından(sayfalardan) ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba'larıyla hakikata, kemalâta, nura vâsıl(ulaştıran) olan hadsiz tilmizlerinden(öğrencilerinden) başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin(habercilerin) müsbet mes'elelerde icmaı(hep birden kararları) ve ittifakı ve tevatürü ve isbatta tevafuku(üstünlüğü) ve tesanüdü(dayanma) ve tetabuku öyle bir hüccettir(delil) ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı(kaynağı) olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i imanî(iman feyzi) aldı. İşte, bu yolcunun mezkûr(bugun) dersini ifade manasında Birinci Makam'ın sekizinci mertebesinde:

denilmiş.

                Sonra imanın kuvvetinden ulvî(yüksek) bir zevk-i hakikat(hakikat zevki) alan o seyyah-ı talib(aradığını bulmak isteyen yolcu), Enbiya(peygamberler) Aleyhimüsselâm'ın meclisinden gelirken, ülemanın(alimlerin, bilim adamlarının) ilmelyakîn(ilimleriyle bilip, ispat ettikleri) suretinde(şekil) kat'î(kesin) ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir(dumanından anlaşılan), müçtehid muhakkikler(araştırmacılar), onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerce müdakkik(dikkatli araştırmacılar) ve yüksek ehl-i tahkik kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla(derin araştırma), başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet(bilinen) mesail-i imaniyeyi(iman esaslarını) isbat ediyorlar. Evet, istidadları(kabiliyet) ve meslekleri muhtelif(değişik) olduğu halde usûl ve erkân-ı imaniyede(iman esaslarında) onların müttefikan(birleşmeleri) ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına(delillerine) istinadları(dayanmaları) öyle bir hüccettir(yıkılamaz delil) ki; onların mecmuu(hepsi) kadar bir zekâvet(zeka) ve dirayet(akıl) sahibi olmak ve bürhanlarının(delillerinin) umumu(hepsi) kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler(inkarcılar), yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî(inadına gerçeğin tersini düşünmek) mes'elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. -Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.- Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir(gerçeğin izlerini gösteren) üstadların neşrettikleri(yayınladıkları) nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade(fazla) ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi(manevi kuvveti) buldu ki, bütün ehl-i inkâr(inkarcılar) toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak, Birinci Makam'ın dokuzuncu mertebesinde:

denilmiş.

                Sonra, imanın daha ziyade(fazla) kuvvetlenmesinde ve inkişafında(genişlemesinde) ve ilmelyakîn(ilimle ispatlanması) derecesinden aynelyakîn(gözle görülme derecesine) mertebesine terakkisindeki envârı(nurları) ve ezvakı(zevkleri) görmeye çok müştak(iştahlı) olan o mütefekkir(düşünür) yolcu, medreseden(ders ortamı) gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyla(fikir birliğiyle) tevessü'(genişleyen) eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra(çöl) genişliğinde bir tekye, bir hangâh(hotel, motel vb.), bir zikirhane(zikir yeri), bir irşadgâhta(doğru yol gösterilen yer) ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin(Muhammed’in büyük ve geniş yolu) (A.S.M.) ve mi'rac-ı Ahmedînin(Peygamber efendimizin miracı) (A.S.M.) gölgesinde hakikata çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler(doğru yol göstericiler) onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki: O ehl-i keşf ve keramet(keramet ve keşif ehilleri) mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bil'icma' müttefikan "Lâ ilahe illâ Hû" diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi(Allah’ın varlığı ve birliğini) kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki(ışığındaki) yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i Hüsna(Allah’ın isimleri) adedince, Şems-i Ezelî'nin ziyasından(ışığından) tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levn(renk)ler ve başka başka hakikatlı tarîkatlar(yollar) ve muhtelif(çeşit çeşit) doğru meslekler ve mütenevvi(türlü) haklı meşreblerde(yapılarda) bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma'(toptan) ve ittifakla(birleşerek) imza ettikleri bir hakikat, ne derece zahir(görünen) ve bahir(açık) olduğunu aynelyakîn müşahede(gördü) etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın(ittifakı) birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından(ışığından) daha parlak gördü. İşte bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın onuncu mertebesinde:

denilmiş.

                Sonra kemalât-ı insaniyenin(insanların olgunlaşmasının) en mühimi(önemlisi) ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı(temeli) ve esası, iman-ı billahtan(Allah’a imandan) ve marifetullahtan(Yaratıcımızı tanıma) neş'et(doğan) eden muhabbetullah(Allah’ı sevmek) olduğunu bilen o dünya seyyahı(yolcusu), bütün kuvvetiyle ve letaifiyle(hoşluğuyla), imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında(genişlemesinde) daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata(atmosfer ve uzaya) baktı. Kendi aklına dedi ki: "Madem kâinatta en kıymetdar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı hayata müsahhardır(emrinde) ve madem zîhayatın(canlıların) en kıymetdarı zîruhtur(ruhlu) ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur(şuurlu) ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin(yer yüzü), zîhayatı(hayatlı) mütemadiyen(sürekli) çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen(süslü) olan semavatın(atmosfer ve uzay) dahi kendisine münasib(uygun) ahalisi ve sekenesi(sakinleri), zîhayat(hayatlı) ve zîruh(ruhlu) ve zîşuurlar(şuurlu)dan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail'in (A.S.) temessülü(görüntüsü) gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde(tarih boyunca bir çok olaylarla bilinen) eskiden beri nakl ve rivayet(bildiriliyor) ediliyor. Öyle ise keşki ben semavat ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim; çünki "Hâlık-ı Kâinat(evrenin yaratıcısı) hakkında en mühim söz onlarındır" diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti: "Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i imaniyeye(iman esaslarına) en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı Tayyibe(temiz ruhaniler), bilâ-istisna ve bil'ittifak(hep birlikte), bu kâinat hâlıkının(yaratıcının) vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdetine(birliğine) ve sıfât-ı kudsiyesine(kudsi sıfatlarına) şehadet(şahitlik) edip birbirine muvafık(uygun) ve mutabık olarak ihbar(haber) etmişler. Bu hadsiz(sayısız, sonsuz) ihbaratın(habercilerin) tevafuku ve tetabuku(uygunluğu), güneş gibi sana bir rehberdir." dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden(yerden) göklere çıktı. İşte bu yolcunun melaikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın onbirinci mertebesinde:

denilmiştir.

                Sonra, pür-merak (tam merakla) ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet(görebildiğimiz dünya) ve cismanî(cisim) ve maddî cihetinde ve mahsus(özel) taifelerin(grup) dillerinden ve lisan-ı hallerinden(hal dillerinden) ders aldığından, âlem-i gayb(gayb alemi, bilmediğimiz, bizim yaşamadığımız alem) ve âlem-i berzahta(kabir aleminde) dahi mütalaa(okunması) ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat(hakikati araştırma) arzu ederken, her taife-i insaniyede(insan milletlerinde) bulunan ve kâinatın(evrenin) meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat(genişleyebilen) edebilen müstakim(dengeli) ve münevver(aydın) akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki; onlar, âlem-i gayb(bizim yaşamadığımız ve bilmediğimiz dünyalar) ve âlem-i şehadet(bizim yaşadığımız bu alem) ortasında insanî berzahlardır(ara yer) ve iki âlemin birbiriyle temasları(değmeleri) ve muameleleri, insana nisbeten(oranla) o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsalinizin(örnek) kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız(okuduklarımız) ile istifade(yararlanma) etmeliyiz, dedi, mütalaaya(okumaya) başladı. Gördü ki:

                İstidadları(kabiliyetleri) gayet muhtelif(çeşitli) ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif(zıt) olan umum istikametli(dengeli) ve nurlu akılların iman ve tevhiddeki ittisafkârane ve râsihane(sağlam, temeli delile dayanan) itikadları(inanç) tevafuk(uygun) ve sebatkârane ve mutmainane(tatmin olarak) kanaat ve yakînleri tetabuk(uygun) ediyor. Demek tebeddül(değişme) etmeyen bir hakikata dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metin(kuvvetli) bir hakikata girmiş, kopmuyor. Öyle ise bunların nokta-i imaniyede(iman noktasında) ve vücub ve tevhidde(Allah’ın varlığı ve birliğinde) icma'ları(toplanmaları), hiç kopmaz bir zincir-i nuranidir(nurdan zincir) ve hakikata açılan ışıklı bir penceredir.

                Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübayin(farklı) olan o umum selim ve nurani kalblerin erkân-ı imaniyedeki(iman esaslarındaki) müttefikane(birlik içinde) ve itminankârane ve müncezibane(kendini kaptırarak) keşfiyat ve müşahedatları(gördükleri) birbirine tevafuk(uygun) ve tevhide(Allah’ın varlığında ve birliğinde) birbirine mutabık(uygun) çıkıyor. Demek, hakikata mukabil(karşılık) ve vâsıl(ulaştıran) ve mütemessil(temsil eden) bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbaniye(Rabbimizi tanıma makamı) ve bu câmi'(her şeyi içine alır) birer âyine-i Samedaniye(her şeyin ona ihtiyacı olduğunu gösteren ayna) olan nurani kalbler, şems-i hakikata(hakikat güneşine) karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i a'zam(büyük ayna)dır. Bunların vücub-u vücuda(Allah’ın var olmasının şartlığında) ve vahdette(birliğinde) ittifakları ve icma'ları(birleşmeleri), hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel(tam bir rehber) ve bir mürşid-i ekber(en büyük yol göstericidir)dir. Çünki hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan başka bir vehim(şüphe) ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrane(devamlı) ve râsihane(sağlam delile dayanmak), bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu(hepsini) birden aldatsın, galat-ı hisse(his yanlışlığına) uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber "Âmentü Billah"(Allah’a inandım) dediler. İşte bu yolcunun müstakim(istikametli, doğru yolu gösteren, dengeli) akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği marifet-i imaniyeye(imanı bilme) kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın onüçüncü mertebesinde

denilmiş.

                Sonra, âlem-i gabya(bilmediğimiz ve içinde olmadığımız alem) yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat(yolculuk) eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, madem bu cismanî âlem-i şehadette(gördüğümüz ve içinde yaşadığımız alem), bu kadar zînetli(süslü) ve san'atlı hadsiz masnu'larıyla(sanat eserleriyle) kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz(sonsuz) nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve meharetli(ustalık gerektiren) hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını(mükemmelliğini) bildirmek, kavilden ve tekellümden(söylemeden) daha zahir(görünür) bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb(bilinmez bir perde arkasında) tarafında bulunduğu bilbedahe(apaçık) anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratından(görünmesinden) bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:

                Gayet kuvvetli bir tezahüratla(görünmekle) vahiylerin(Allah’tan gelen sözler: Kur’an, İncil, Tevrat ve diğer sahifeler) hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın(yaratılmışların) şehadetlerinden(gösterdiklerinden) çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid(Allah’ın varlığının ve birliğinin delili), Allâm-ül Guyub'dan(bütün bilinmezleri bilen Allah) vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu'larının(yarattıklarının) şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî(ezeli kelam) ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı(konuşması) dahi hadsizdir(sonsuz) ve kelâmının manası onu bildirdiği gibi, tekellümü(konuşması) dahi, onu sıfâtıyla(özellikleriyle) bildiriyor.

                Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle(yalan ihtimali olmayan) kuvvetli haber ve ihbaratlarının(haber vermelerinin) vahy-i İlahîye(Allah’ın vahyine) mazhariyet(sahip olma, kavuşma) noktasında ittifaklarıyla(birliktelikle) ve nev'-i beşerden(insan türü) ekseriyet-i mutlakanın(çoğunluğunun) tasdikgerdesi(kabul edilmiş) ve rehberi ve muktedası(kendisine uyulan) ve vahyin semereleri(meyve) ve vahy-i meşhud(şahid olunan vahiy) olan kütüb-ü mukaddese(dört kitap, Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil,  ve suhuf-u semaviyenin(diğer peygamberlere gelen sayfacıklar) delail(delilleri) ve mu'cizatlarıyla(mucizeleriyle), hakikat-ı vahyin(vahiy hakikatının) tahakkuku ve sübutu(kesinliği) bedahet(apaçık) derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi(kudsi gerçekleri) ifade ve ifaza ediyor diye anladı:

                Birincisi: ¬h«L«A²7!ö¬Äx­T­2ö]«7¬!ö­^Å[¬Z´7¬ž²!ö­€«žÇi«XÅB7«!ö denilen, beşerin(insan) akıllarına ve fehim(anlayış)lerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlahî(Yaratıcımızın bizim seviyemize göre konuşması)dir. Evet, bütün zîruh(ruhlu) mahlukatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin mukteza(gerektirmesi)sıdır.

                İkincisi: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz(sonsuz) masraflarla, baştan başa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.

                Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı(zirvesi) ve en muhtacı ve en nazenini ve en müştakı olan hakikî insanların münacatlarına(dua, istek) ve şükürlerine fiilen mukabele(karşılık) ettiği gibi, kelâmıyla(konuşması) da mukabele etmek, hâlıkıyetin(yaratan olmanın) şe'nidir(işi). 

                Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî(şart) bir lâzımı(gerekeni) ve ışıklı bir tezahürü(görünümü) olan mükâleme(konuşma) sıfatı, elbette ihatalı(her şeyi içine alır) bir ilmi ve sermedî(sürekli) bir hayatı taşıyan zâtta, ihatalı ve sermedî(sürekli) bir surette(şekilde) bulunur.

                Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada(dayanma noktasına) en muhtaç ve sahibini ve mâlikini(sahibini) bulmağa en müştak(istekli); hem fakir ve âciz bulunan mahlukatlarına(yarattıklarına) acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali(gelecek endişesi) ve muhabbeti ve perestişi veren bir zât, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle(konuşmasıyla) iş'ar etmek(dostluk), uluhiyetin(yaratıcı olmanın) muktezasıdır(gerektirmesidir). İşte, tenezzül-ü İlahî(yaratıcının bizim seviyemize inmesi) ve taarrüf-ü Rabbanî(rabbimizin bildirmesi) ve mukabele-i Rahmanî(rahmeti sebebiyle bizimle konuşması) ve mükâleme-i Sübhanî ve iş'ar-ı Samedanî hakikatlarını tazammun(içine alan) eden, umumî(genel) semavî vahiylerin icma'(hep birden) ile Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine delaletleri öyle bir hüccettir(delil) ki; gündüzdeki güneşin şuaatının(ışıklarının) güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.

                Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi(çeşit) mükâleme-i Rabbaniyedir(Rabbimizin konuşması), fakat iki fark vardır:

                Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri(çoğunlukla) melaike vasıtasıyla(araç) ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.

                Meselâ: Nasılki bir padişahın iki suretle(şekil) konuşması ve emirleri var. Birisi:

Haşmet-i saltanat(Saltanatın büyüklüğü) ve hâkimiyet-i umumiye(genel hakimiyet) haysiyetiyle(sebebi, özelliği) bir yaverini(elçi) bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini(önemini) göstermek için bazan vasıta(araç) ile beraber bir içtima(toplantı) yapar. Sonra ferman tebliğ(duyurulur) edilir. İkincisi: Sultanlık ünvanı ile ve padişah-ı umumî ismiyle değil, belki kendi şahsı ile hususî(özel) bir münasebeti(ilgi) ve cüz'î(küçük) bir muamelesi(bağlantı, iş) bulunan has(özel) bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle(idaresindeki herhangi bir vatandaşıyla) ve hususî(özel) telefonu ile hususî konuşmasıdır.

                Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum(bütün) âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat hâlıkı(yaratıcısı) ünvanı ile vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi(konuşması) olduğu gibi, her bir ferdin ve her bir zîhayatın(canlının) Rabbi ve Hâlıkı(yaratıcısı) olmak haysiyetiyle(özelliğiyle) hususî bir surette(şekilde) fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi(konuşma tarzı) var.

                İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır(ait). İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir(genel olarak görülen). Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pekçok enva'larıyla(tür) denizlerin katreleri(damla) kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine(çoğunluğuna) medar(sebeb) bir zemin teşkil ediyor. ]±¬"«*ö­€@«W¬V«6ö«G«S²X«#ö²–«!ö«u²A«5ö­h²E«A²7!ö«G¬S«X«7ö]±¬"«*ö¬€@«W¬V«U¬7ö!®(!«G¬8ö­h²E«A²7!ö«–@«6ö²x«7ö   âyetinin bir vechini(yüzünü) tefsir(açıklıyor) ediyor anladı.

                Sonra; ilhamın mahiyetine(yapısına) ve hikmetine ve şehadetine(şahitliğine) baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb(oluşuyor) ediyor.

                Birincisi: Teveddüd-ü İlahî(Kendini sevdirme) denilen, kendini mahlukatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen(söz) ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin(dost) ve rahmaniyetin muktezası(gerektirme)dır.

                İkincisi: İbadının(kullarının) dualarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen(konuşmasıylada) dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.

                Üçüncüsü: Ağır beliyyelere(belalara) ve şiddetli hallere düşen mahlukatlarının istimdadlarına(imdat istemelerine) ve feryadlarına ve tazarruatlarına(zaruri ihtiyaçlarına) fiilen imdad(yardım) ettiği gibi, bir nevi(tür) konuşması hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.

                Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini(sahibini) ve hâmisini(himayet edicisini) ve müdebbirini(terbiye edicisini) ve hâfızını(koruyucusunu) bulmağa pek çok muhtaç(ihtiyacı olan) ve müştak olan zîşuur(şuurlu) masnularına(sanat eserlerine), vücudunu ve huzurunu ve himayetini(koruma) fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi(tür) mükâleme-i Rabbaniye(rabbimizin konuşması) hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus(özel) ve bir mahluka bakan has ve bir vecihte(yüz, yön), onun kabiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen(konuşma) dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i uluhiyetin(rabbimizin şefkati) ve rahmet-i rububiyetin(rabbimizin rahmeti) zarurî(gerekli) ve vâcib bir muktezasıdır(gerektirmesidir) diye anladı.

                Sonra ilhamın şehadetine(şahitliğine) baktı, gördü: Nasılki güneşin –faraza(hayal etsek)- şuuru(iradesi) ve hayatı olsaydı ve o halde ziyasındaki(ışığındaki) yedi rengi yedi sıfatı olsaydı, o cihette ışığında bulunan şuaları(ışınları) ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin(görüntüsünün) ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyine(ayna) ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler(damla), hattâ şeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hacatına(ihtiyaçlarına) cevab vermesi ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahamet(zahmet) etmemesi bilmüşahede(gözümüzle) görüleceği gibi.. aynen öyle de: Ezel ve ebedin zülcelal sultanı ve bütün mevcudatın zülcemal hâlık-ı zîşanı(yaratıcısı) olan Şems-i Sermedî(ezeli ve ebedi güneş olan rabbimiz)'nin mükâlemesi(konuşması) dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî(geniş) ve muhit(her şeyi içine alan) olarak herşeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi(görülmesi); hiçbir sual(soru) bir suale, bir iş bir işe, bir hitab bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe(apaçık) anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne(gözle görme derecesi) yakın bir ilmelyakîn(ilim ve akıl ile bilme) ile bildi.

                İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i marifetine kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde

denilmiştir.

                Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki: Madem bu kâinatın mevcudatıyla mâlikimi(sahib) ve hâlıkımı(yaratıcımı) arıyorum. Elbette her şeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a'dasının(düşmanlarının) tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve Kur'anıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi. Gördü ki: O asır, hakikaten o zât (A.S.M.) ile, bir saadet-i beşeriye(insanların saadeti, mutluluk sebebi) asrı olmuş. Çünki en bedevi(çöllerde medeniyetten uzak) ve en ümmi(okuma yazma bilmez) bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad(hoca) ve hâkim eylemiş.

                Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel bu fevkalâde zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının(haber verdiklerinin) doğruluğunu bilmeliyiz, sonra hâlıkımızı(yaratıcımızı) ondan sormalıyız diyerek taharriye(araştırmaya) başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.

                Birincisi: Bu zâtta (A.S.M.) -hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi- bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve ]«8«*ö«yÁV7!öÅw¬U´7«:ö«a²[«8«*ö²)¬!ö«a²[«8«*ö@«8«:   öö­h«W«T²7!öÅs«L²9!ö«:ö   âyetlerinin sarahatıyla(işaretiyle), bir parmağının işaretiyle Kamer(ay) iki parça olması ve bir avucu ile, a'dasının(düşman) ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet(yeter) derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat'î(kesinlikle bilinen olaylar) ile ve bir kısmı tevatür(dost düşman herkesin haber verdiği, yalan ihtimali olamayacak bir grup tarafından) ile, yüzer mu'cizatın(mucizelerin) onun elinde zahir(görünür) olmasıdır. Bu mu'cizattan üçyüzden ziyade bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub olan Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları ona havale ederek dedi ki: Bu kadar ahlâk-ı hasene(güzel ahlak) ve kemalâtla(mükemmellikler) beraber, bu kadar mu'cizat-ı bahiresi(açık mucizeleri) bulunan bir zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil(mümkün) değil.

                İkincisi: Elinde bu kâinat sahibinin bir fermanı(Kuran) bulunduğu ve o fermanı her asırda üçyüz milyondan(milyar) ziyade(fazla) insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ın yedi vecihle(yönden) hârika olmasıdır. Ve bu Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinat hâlıkının(yaratıcısının) sözü bulunduğu kuvvetli delilleriyle beraber, "Yirmibeşinci Söz, Mu'cizat-ı Kur'aniye" namlarındaki ve Risale-i Nur'un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen(uzunca) beyan edilmesinden; onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (A.S.M.) fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz!..

                Üçüncüsü: O zât (A.S.M.), öyle bir şeriat(getirdiği şartlar, kurallar) ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet(kulluk) ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki ümmi(okuma yazma bilmeyen) bir zâtta (A.S.M.) zuhur(görünen) eden o şeriat; ondört asrı ve nev'-i beşerin(insan) humsunu(beşte birini), âdilane, hakkaniyet üzere, müdakkikane(dikkatle inceleyen), hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal(örneği bulunmaz) kabul etmez.

                Hem ümmi bir zâtın (A.S.M.) ef'al(yaptıkları) ve akval(söyledikleri) ve ahvalin(halleri, tavırları)den çıkan İslâmiyet; her asırda üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi(öğretmeni) ve mürşidi(yol göstericisi) ve kalblerinin münevviri(nurlandırıcısı) ve musaffisi(temizleyicisi) ve nefislerinin mürebbisi(terbiyecisi) ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafatı(yükselme sebebi) ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli(örneği) olamaz ve olamamış.

                Hem dininde bulunan bütün ibadatın(ibadetlerin) bütün enva'ında(türlerinde) en ileri olması ve herkesten ziyade(çok) takvada bulunması ve Allah'tan korkması ve fevkalâde(son derece) daimî(sürekli) mücahedat(mücadele) ve dağdağalar içinde, tam tamına ubudiyetin(kulluğun) en ince esrarına(sırlarına) kadar müraat(saygı göstermek) etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manasıyla ve mübtediyane(ilk olarak) fakat en mükemmel

olarak, hem ibtida(başlangıç) ve intihayı(sonu) birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.

                Hem binler dua ve münacatlarından(dua, istek) Cevşen-ül Kebir(Peygamber efendimizin özel bir duası) ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye(yaratıcımızı tanıma) ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif(özelliklerini anlayıp, anlatma) ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet(ilim ve kalp insanları), telahuk-u efkâr(fikirlerin birleşmesi) ile beraber, ne o mertebe-i marifete(tanıma bilgi seviyesine) ve ne de o derece-i tavsife(vasıflandırma derecesine) yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münacat'ın başında, Cevşen-ül Kebir'in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen'in dahi misli yoktur diyecek.

                Hem tebliğ-i risalette(peygamberlik hakikatı duyurmada) ve nâsı(insanları) hakka davette o derece metanet(dayanıklılık) ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet(düşmanlık) ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd(kararsızlık eseri), bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ(duyuma) ve davette dahi misli(eşi) olmamış ve olamaz.

                Hem imanda, öyle fevkalâde(mükemmel) bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkişaf(gelişme) ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad(yüksek inanç) taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkârı(fikirleri) ve akideleri(inançları) ve hükemanın(felsefi düşünür) hikmetleri ve ruhanî reislerin(lider) ilimleri ona muarız(zıt) ve muhalif(ters) ve münkir(inkarcı) oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına(inancına), ne itimadına, ne itminanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede(iman mertebelerinde) terakki(yükselme) eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; imanı dahi emsalsizdir(eşsiz).

                İşte böyle emsalsiz(eşsiz) bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet(kulluk) ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendane bir davet ve mu'cizane bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.

                Dördüncüsü: Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) icma'ı(hepsi birden aynı davayı anlatmaları), nasılki vücud ve vahdaniyet-i İlahiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtın (A.S.M.) doğruluğuna ve risaletine(peygamberliğine) gayet sağlam bir şehadettir. Çünki Enbiya Aleyhimüsselâm'ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar(sebep) olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa; o zâtta (A.S.M.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır(doğruluğu ispatlanmıştır). Demek onlar, nasılki lisan-ı kal(sözleriyle) ile; Tevrat, İncil ve Zebur ve suhuflarında(bazı peygamberlere gelen sahifeler) bu zâtın (A.S.M.) geleceğini haber verip insanlara beşaret(müjde) vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin(Tevrat, İncil, Zebur ) o beşaretli(müjdeli) işaratından(işaretlerinden) yirmiden fazla ve pek zahir(görünür) bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub'da güzelce beyan ve isbat edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle(durumlarıyla), yani nübüvvetleriyle(peygamberlikleriyle) ve mu'cizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip(doğrulayıp), davasını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kal ve icma'(söz ve toplu olarak aynı davayı ispatlamalarıyla) ile vahdaniyete delalet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifakla bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.

                Beşincisi: Bu zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikata, kemalâta, keramata(kerametlere), keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdaniyete delalet ettikleri gibi; üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine, icma'(toptan) ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velayetle müşahede etmeleri ve umumunu nur-u imanla ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.

                Altıncısı: Bu zâtın ümmiliğiyle(tahsili olmamakla) beraber getirdiği hakaik-i kudsiye (söylediği hakikatlar) ve ihtira(icat) ettiği ulûm-u âliye(yüksek ilimler) ve keşfettiği marifet-i İlahiyenin(yaratıcımızı tanıma ilmi) dersiyle ve talimiyle(öğrettikleriyle), mertebe-i ilmiyede(ilmi mertebede) en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn(büyük alimler) ve sıddıkîn-i muhakkikîn(sadık araştırmacılar, ispatlayıcılar) ve dâhî-i hükema-i mü'minîn(felsefenin dahileri), bu zâtın üss-ül esas davası olan vahdaniyeti, kuvvetli bürhanlarıyla(delil) bil'ittifak(ittifakla) isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin(en büyük öğretmen) ve bu üstad-ı a'zamın(büyük üstadın) hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti(peygamber delili) ve sadıkıyetidir. Meselâ: Risale-i Nur, yüz parçasıyla, bu zâtın sadakatının bir tek bürhanı(delilidir)dır.

                Yedincisi: Âl ve ashab(sahabeler) namında ve nev'-i beşerin(insanların) enbiyadan(peygamberlerden) sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve en keskin nazarlı(bakışlı) taife-i azîmesi(büyük tayfası); kemal-i merak(tam bir merak) ile ve gayet dikkat ve nihayet(son derece) ciddiyetle, bu zâtın bütün gizli ve aşikâr(açık) hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri(araştırma) ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma'(toptan) ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ziyasına(ışık) delalet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.

                Sekizincisi: Bu kâinat(evren), nasılki kendini icad ve idare ve tertib eden ve tasvir(anlatan) ve takdir ve tedbir(önlem) ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temaşagâh(izleme) gibi tasarruf eden sâniine(sanatkarına) ve kâtibine(yazarına) ve nakkaşına delalet(gösterir) eder. Öyle de; kâinatın hilkatindeki(yaratılışındaki) makasıd-ı İlahiyeyi (ilahi maksatları) bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki(değişiklikleri) Rabbanî hikmetlerini talim edecek(öğretecek) ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri(sonuçları) ders verecek ve mahiyetindeki(içindeki) kıymetini ve içindeki mevcudatın(varlıkların) kemalâtını(mükemmelliğini) ilân edecek ve o kitab-ı kebirin(büyük kitabın, evrenin) manalarını ifade edecek bir yüksek dellâl(ilancı), bir doğru keşşaf(keşfedici), bir muhakkik(araştırmacı) üstad, bir sadık muallim(öğretmen) istediği ve iktiza ettiği(gerektiği) ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade(fazla) yapan bu zâtın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlıkının(yaratıcının) en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.

                Dokuzuncusu: Madem bu san'atlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemalâtını teşhir etmek ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlukatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbanî it'amlar ve ziyafetlerle, kendi rububiyetine karşı minnetdarane ve müteşekkirane ve perestişkârane ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile, kendi uluhiyetini izhar ederek, o uluhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavî tokatlar ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî zâtın yanında en sevgili mahluku ve en doğru abdi(kulu) ve onun mezkûr(bahsettiğimiz) maksadlarına(amaçlarına) tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın(evrenin yaratılış) tılsımını(sırrını) ve muammasını(kapalı taraflarını) hall(çözen) ve keşfeden ve daima o Hâlıkının(yaratıcının) namına hareket eden ve ondan istimdad(imdat) eden ve muvaffakıyet(kazanma) isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfike(yardım) mazhar(gören) olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zât olacak. (A.S.M.)

Hem aklına dedi: Madem bu mezkûr(bahsettiğimiz) dokuz hakikatlar bu zâtın sıdkına(doğruluğuna) şehadet(şahitlik) ederler; elbette bu âdem(insan), benî-âdem'in(adem oğullarının) medar-ı şerefi(şeref sebebi) ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır(iftihar sebebi). Ve ona "Fahr-i Âlem"(Alemin gururu) ve "Şeref-i Benî-Âdem"(Ademinoğullarının şerefi) denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın haşmet-i saltanat-ı maneviyesinin(manevi saltanat haşmetinin) nısf-ı arzı(yerin yarısını) istilası ve şahsî kemalâtı(faziletler, iyilikler, mükemmellikler) ve yüksek hasletleri(huyları) gösteriyor ki; bu âlemde en mühim zât budur, Hâlıkımız(yaratıcımız) hakkında en mühim söz onundur.

                İşte gel bak! Bu hârika zâtın yüzer zahir(görünen) ve bahir(açık) kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler âlî ve esaslı hakikatlarına istinaden(dayanarak), bütün davalarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına(isimlerine) delalet(işaret) ve şehadet(şahitlik) ve o Vâcib-ül Vücud'u isbat ve ilân ve i'lam(bildirme) etmektir.

                Demek bu kâinatın manevî güneşi ve Hâlıkımızın(yaratcımızın) en parlak bir bürhanı(delili) bu Habibullah denilen zâttır ki; onun şehadetini(şahitliğini) teyid(kuvvet) ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma'(topluluk) var:

                Birincisi: "Eğer perde-i gayb(bilinmeyenler alemi) açılsa yakînim(imandaki yakınlık mertebem) ziyadeleşmeyecek(artmayacak)" diyen İmam-ı Ali (Radıyallahü Anh) ve yerde iken arş-ı a'zamı ve İsrafil'in azamet-i heykelini temaşa(gören) eden Gavs-ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar(bakış) ve gaybbîn(gayb alemini gören) gözleri bulunan binler aktab(kutup olan İslam büyükleri) ve evliya-i azîmeyi câmi'(büyük evliyaları içine alan) ve Âl-i Muhammed namıyla şöhretşiar-ı âlem(dünyaca bilinen) olan cemaat-ı nuraniyenin icma' ile tasdik(kabul)leridir.

                İkincisi: Bedevi bir kavim ve ümmi(okuma yazma olmayan) bir muhitte(yer), hayat-ı içtimaiyeden(sosyal hayattan) ve efkâr-ı siyasiyeden(siyasi fikirlerden) hâlî(uzak) ve kitabsız ve fetret asrının(peygamberlerin gelmediği dönemler) karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı(bilgili) ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede(siyasi ve toplum hayatında) en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil(adaletli hakim) olarak, şarktan(doğu) garba(batı) kadar cihanpesendane idare eden ve "Sahabe" namıyla dünyada namdar olan cemaat-ı meşhurenin(meşhur cemaatin) ittifakla(birlikte) can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.

                Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı(fertleri) bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif(çeşitli) mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik(gerçekleri araştıran) ve mütebahhir(araştıran bilim adamlarının) ülemasının cemaat-ı uzmasının(büyük cemaatinin) tevafukla(uygunlukla) ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir.

                Demek bu zâtın vahdaniyete şehadeti şahsî ve cüz'î(küçük) değil, belki umumî ve küllî(herkesi içine alan) ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti. İşte Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat(yolculuk) eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun, o medrese-i nuraniyeden(nurani medreseden) aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın onaltıncı mertebesinde böyle:

denilmiştir.

                Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: "Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim hâlıkımızın(yaratıcımızın) kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye(araştırmaya) başladı.

                Bu seyyah(yolcu) bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel manevî i'caz-ı Kur'aniyenin lem'aları(Kur’anın manevi mucizelerinin ışıkları) olan Risale-i Nur'a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin(Kuran ayetlerinin) nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid(inatçı) ve mülhid(inkarcı) bir asırda her tarafa hakaik-i Kur'aniyeyi(Kuran hakikatlarını) mücahidane neşrettiği(yayınladığı) halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki; onun üstadı ve menbaı(çıkış kaynağı) ve mercii ve güneşi olan Kur'an semavîdir, beşer kelâmı(insan sözü) değildir. Hattâ Resail-in Nur'un yüzer hüccetlerinden(delil) birtek hüccet-i Kur'aniyesi olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektub'un âhiri(sonu), Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına(delil) hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş. Kur'anın vech-i i'cazını(mucizelik yönünü) ve hak Kelâmullah(Allah sözü) olduğunu isbat etmek cihetini Risalet-ün Nur'a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

                Birinci Nokta: Nasılki Kur'an bütün mu'cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir mu'cizesidir. Öyle de Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizatıyla ve delail-i nübüvvetiyle(peygamberlik delilleriyle) ve kemalât-ı ilmiyesiyle(ilmindeki mükemmelliğiyle) Kur'anın bir mu'cizesidir ve Kur'an kelâmullah olduğuna bir hüccet-i katıasıdır(kesin bir delilidir).

                İkinci Nokta: Kur'an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye(toplum hayattaki değişim) ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde(özel, şahsi hayatlarında), hem hayat-ı içtimaiyelerinde(sosyal hayatlarında), hem hayat-ı siyasiyelerinde(siyasi hayatlarında) öyle bir inkılab(yenilik) yapmış ve idame(devam) etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde(süresince), her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemal-i ihtiramla(tam bir hürmet ve saygıyla), hiç olmazsa yüz milyondan ziyade(fazla) insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye(terbiye) ve kalblerini tasfiye(temizleme) ediyor. Ruhlara inkişaf(genişleme, yükselme) ve terakki ve akıllara istikamet(doğru yol) ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.

                Üçüncü Nokta: Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat(sözdeki uygunluk, sanat) göstermiş ki, Kâ'be'nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin(edebiyatçıların) "Muallakat-ı Seb'a"(yedi asılan) namıyla şöhretşiar(meşhur) kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâ'be'den indirirken demiş: "Âyâta(ayetlere) karşı bunun kıymeti kalmadı."

                Hem bedevi bir edib: ­h«8Ìx­#ö@«W¬"ö²«G².@«4ö   âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: "Sen müslüman mı oldun?" O demiş: "Hâyır, ben bu âyetin belâgatına(mükemmelliğine) secde ettim."

                Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla(hep birden ispatlarla) karar vermişler ki: "Kur'anın belâgatı, tâkat-ı beşerin(insan gücünün) fevkindedir(üstündedir), yetişilmez."

                Hem o zamandan beri mütemadiyen(sürekli) meydan-ı muarazaya(tartışma meydanı) davet edip, mağrur(gururlu) ve enaniyetli(kibirli) ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini(eşini) getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz." diye ilân ettiği halde o asrın muannid(inatçı) beligleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe(harb) yolunu ihtiyar(istemeleri) etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

                Hem Kur'anın dostları, Kur'ana benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ana mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr(fikirlerin birikimi) ile terakki(yükselen) eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: "Bu Kur'an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil." Ya onların altında veya umumunun fevkinde(üstünde) olacak. Umumunun(hepsinin) altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâgatı(sanatı) umumun fevkindedir(üstündedir). Hattâ bir adam

¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«x´WÅ,7!ö]¬4ö@«8ö¬yÁV¬7ö«dÅA«,ö   âyetini okudu. Dedi ki: "Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah(gezgin) gibi o zamana git, orada dinle." O da kendini Kur'andan evvel orada tahayyül(hayal) ederken gördü ki: Mevcudat-ı âlem(varlıklar) perişan, karanlık camid(cansız) ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada(uzay); kararsız, fâni(geçici) bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'anın lisanından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara(şuur sahipleri) ders verip gösteriyor ki; bu kâinat bir câmi-i kebir(büyük cami) hükmünde, başta semavat ve arz(gökyüzü, uzay ve dünya) olarak umum mahlukatı(yaratıkları) hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes'udane(mutlu) ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede(gördü) etti ve bu âyetin derece-i belâgatını zevkederek sair âyetleri buna kıyasla(karşılaştırma) Kur'anın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını(yarısını) ve nev'-i beşerin humsunu(beşte birini) istilâ ederek haşmet-i saltanatı(saltanatının büyüklüğü) kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfasıla(ara vermeden) idame(devam) ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

                Dördüncü Nokta: Kur'an, öyle hakikatlı bir halâvet(tatlı) göstermiş ki, en tatlı birşeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'anı tilavet(okuyan) edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilaveti(tekrar tekrar okunması) halâvetini(hoşluğunu) ziyadeleştirdiği(artırdığı), eski zamandan beri herkesçe müsellem(kesin) olup darb-ı mesel(herkesce bilinen) hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebabet ve garabet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil(inmiş) olmuş gibi tazeliğini muhafaza(koruyor) ediyor. Her asır, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye(her seviyeden ve çeşitten ilim adamlarının) ondan her vakit istifade(faydalanmak) etmek için kesretle(çokluk) ve mebzuliyetle(bolluk) yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine(ifade şekli) ittiba ve iktida(uydukları) ettikleri halde, o üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.

                Beşincisi: Kur'anın bir cenahı(tarafı) mazide(geçmiş), bir cenahı müstakbelde(gelecekte), kökü ve bir kanadı eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatları olduğu ve bu onları tasdik ve teyid(davaya kuvvet verdiği) ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri(meyveleri) ve hayatdar tekemmülleriyle(oluşmalarıyla), şecere-i mübarekelerinin(mübarek ağaçlarının) hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delalet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur'anın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.

                Altıncısı: Kur'anın altı ciheti(yönden) nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet altında hüccet ve bürhan(delil) direkleri, üstünde sikke-i i'caz(mucizelik) lem'aları(ışıkları), önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn(iki cihan saadetini) hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı(dayanma noktası) vahy-i semavî hakikatları, sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin(dengeli akılların) delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları(tatmin olmaları) ve samimî incizabları(çekiciliği) ve teslimleri; Kur'anın fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kal'a-i semaviye-i arziye(yer yüzünün manevi kalesi) olduğunu isbat ettikleri gibi, altı makamdan dahi onun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı(insan sözü) olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden, başta bu kâinatta daima güzelliği izhar(gösteren), iyiliği ve doğruluğu himaye(koruyan) ve sahtekârları ve müfterileri(iftira edicileri) imha ve izale etmek(kaldırmak) âdetini bir düstur-u faaliyet(iş kuralı) ittihaz eden(yapan) bu kâinatın mutasarrıfı(kullanıcısı), o Kur'ana âlemde en makbul(kabul gören), en yüksek, en hâkimane bir makam-ı hürmet(saygı mertebesi) ve bir mertebe-i muvaffakıyet(kazanma mertebesi) vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi, İslâmiyetin menbaı(kaynağı) ve Kur'anın tercümanı olan zâtın(Hz. Muhammet Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyade(fazla) ona itikad(inanması) ve ihtiramı(hürmet göstermesi) ve nüzulü(inmesi) zamanında uyku gibi bir vaziyet-i naimanede(uyuma şeklinde) bulunması ve sair kelâmları(diğer sözleri) ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisat-ı kevniyeyi(asrın olaylarını), gaybiyane(kimseden ders almamasına rağmen) Kur'an ile tereddüdsüz ve itminan(herkesi doyurarak) ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı(bakışları) altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın, bütün kuvvetiyle Kur'anın herbir hükmüne iman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey onu sarsmaması; Kur'an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin(yaratıcımızın) mübarek kelâmı(sözü) olduğunu imza ediyor.

                Hem nev'-i insanın(insanların) humsu(beşte biri), belki kısm-ı a'zamı(büyük kısmı), göz önünde ona müncezibane(isteyerek) ve dindarane irtibatı(bağlanması) ve hakikatperestane ve müştakane(şevkle) kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların(olayların) ve keşfiyatın şehadetiyle, cinn ve melek ve ruhanîlerin dahi, tilaveti(okunması) vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, Kur'anın kâinatça makbuliyetine(kabul gördüğünün) ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

                Hem nev'-i beşerin(insanların) umum tabakaları(mertebe), en gabi(ahmak) ve âmiden(okuma yazma bilmeyen) tut, tâ en zeki ve âlime(bilim adamalarına) kadar herbirisi, Kur'anın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatları fehmetmeleri(anlamaları) ve yüzlerle fen ve ulûm-u İslâmiyenin(İslam ilimlerinin) ve bilhassa(özellikle) şeriat-ı kübranın(evrendeki kanunların) büyük müçtehidleri ve usûl-üd din(din usulü) ve ilm-i Kelâm'ın dâhî muhakkikleri(araştımacıları) gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hacatını(ihtiyaçlarını) ve cevablarını Kur'andan istihraç(çıkarmaları) etmeleri, Kur'an menba-ı hak(hak kaynağı) ve maden-i hakikat(gerçeklerin madeni) olduğuna bir imzadır.

                Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -İslâmiyete girmeyenler- şimdiye kadar muarazaya pekçok muhtaç oldukları halde Kur'anın i'cazından(mucizeliğinden) yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâgatının, (tek bir surenin) mislini getirmekten istinkâfları(kaçınmaları, başaramamaları) ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur beliglerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i'cazına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût(aşağılara) etmeleri; Kur'an mu'cize ve tâkat-ı beşerin(insanın gücünün) fevkinde(üstünde) olduğuna bir imzadır.

                Evet bir kelâm "Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?" denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti(yüksekliği) ve belâgatı tezahür(görünme) etmesi noktasından, Kur'anın misli olamaz ve ona yetişilemez. Çünki Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkının(yaratıcının) hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu(yapmacık hareketi) ihsas edecek(gösterecek) bir emare(işaret) bulunmayan bir mükâlemesi(konuşması) ve bütün insanların belki bütün mahlukatın(yaratılmışların) namına meb'us(vekil) ve nev'-i beşerin(insanların) en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs'at-i imanı(imanının genişliği), koca İslâmiyeti tereşşuh(meydana çıkıp) edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyeye(yaratıcıya muhatap) mazhariyetle(kavuşma, görme) nüzul(inen) eden ve saadet-i dâreyne(iki dünya saadetine) dair ve hilkat-ı kâinatın(evrenin yaratılışının) neticelerine(sonuçlarına) ve ondaki Rabbanî maksadlara(amaçlara) ait mesaili(meseleleri) ve o muhatabın(konuşulanın) bütün hakaik-i İslâmiyeyi(İslam hakikatlarını) taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip çevirip, onları yapan san'atkârı tavrıyla ifade ve talim(öğreten) eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'cazına(mucizeliğine) yetişilmez.

                Hem, Kur'anı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ülemanın(bilim adamlarının), senedleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur'andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri(özellikleri) ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin(bilip görmediğimiz alemlerin işlerinin) her nev'inden(türden) kesretli(pek çok) gaybî ihbarları(haber vermeleri) izhar(göstermesi) ve isbat etmeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un yüzotuz kitabının herbiri Kur'anın bir meziyetini(özelliklerini), bir nüktesini kat'î bürhanlarla(kesin delillerle) isbat etmesi ve bilhassa Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi; şimendifer(tren) ve tayyare(uçak) gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur'andan istihrac(çıkaran) eden Yirminci Söz'ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur'a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını(işaretler) bildiren İşarat-ı Kur'aniye namındaki Birinci Şua ve huruf-u Kur'aniye(Kuran harfleri) ne kadar muntazam(intizamlı), esrarlı(sırlı) ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sure-i Feth'in âhirki(sondaki) âyeti beş vecihle(yönden) ihbar-ı gaybî(bilinmeyenleri haber vermesi) cihetinde(yönünden) mu'cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur'un herbir cüz'ü, Kur'anın bir hakikatını, bir nurunu izhar(gösteren) etmesi; Kur'anın misli olmadığına ve mu'cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette(bulunduğumuz dünyada) âlem-i gaybın(bilmediğimiz alemlerinde) lisanı(dili, konuşması) ve bir Allâm-ül Guyub'(bütün bilinmezleri bilen Allah)un kelâmı(sözü) bulunduğuna bir imzadır.

                İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen, Kur'anın mezkûr(bahsettiğimiz) meziyetleri(özellikleri) ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet-i nuraniyesi(nurunun her şeye hakim olması) ve azametli(yüksek) saltanat-ı kudsiyesi(kudsi saltanatı), asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin(yer) yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir(nurlu) ederek kemal-i ihtiramla(tam hürmetle) devam etmesi, hem o hâsiyetleri(özellikleri) içindir ki, Kur'anın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki(sonsuz meyve) vermesi, hattâ bir kısım âyâtın(ayetlerin) ve surelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade(fazla) meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış, diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: İşte böyle her cihetle mu'cizatlı bu Kur'an; surelerinin icmaıyla(hepbirden bahse destek vermesiyle) ve âyâtının(ayetlerinin) ittifakıyla(birlikle) ve esrar u envârının(nurlarının sırlarının) tevafukuyla(üstünlüğüyle) ve semerat(meyveleri) ve âsârının(eserlerinin) tetabukuyla(göstermesiyle) birtek Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmasına deliller ile isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh(damlıyor) etmişler.

                İşte bu yolcunun Kur'andan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın onyedinci mertebesinde böyle:

denilmiştir.

                Sonra, bir fakir insana değil fâni(geçici) ve muvakkat(geçici) bir tarlayı, bir haneyi(evi), belki koca kâinatı(evreni) ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi(sonsuz mülkü) kazandıran ve bir fâni(geçici) adama ebedî(sonsuz) bir hayatın levazımatını(gereklerini) bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçareyi(çaresiz) i'dam-ı ebedîden(sonsuz idamdan) kurtaran ve saadet-i sermediyenin(ebedi saadetin) hazinesini açan en kıymetdar sermaye-i insaniyenin(insan sermayesini) iman olduğunu bilen mezkûr(bahsedilen) misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: "Haydi, ileri! İmanın hadsiz mertebelerinden(seviyelerinden) bir mertebe daha kazanmak için kâinatın heyet-i mecmuasına(hepsine) müracaat(uyup) edip, o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından(şartlarından) ve eczasından aldığımız dersleri tekmil(tamamlaştırma) ve tenvir(nurlandırma) etmeliyiz." diye, Kur'andan aldığı geniş ve ihatalı(her şeyi içine alan) bir dûrbîn ile baktı, gördü:

                Bu kâinat(evrenin), o kadar manidar(manalı) ve muntazamdır(düzenli) ki; mücessem(cisimlenmiş) bir kitab-ı Sübhanî(Allah’ın kitabı) ve cismanî(vücut) bir Kur'an-ı Rabbanî ve müzeyyen(süslü) bir saray-ı Samedanî(her şeyin ona ihtiyacı olan onun ise hiçbir ihtiyacı olmayan) ve muntazam(düzenli) bir şehr-i Rahmanî suretinde(şeklinde) görünüyor. O kitabın bütün sureleri, âyetleri ve kelimatları, hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve satırları.. umumunun(hepsinin), her vakit manidarane mahv u isbatları(bozulup tekrar tekrar yazılması) ve hakîmane(hikmetle) tağyir(değişme) ve tahvilleri(hal değiştirmeleri); icma'(toptan) ile, bir Alîm-i Külli Şey'in(her şeyi bilen Allah’ın) ve bir Kadîr-i Külli Şey'in(her şeye kudreti yeten Allah) ve bir musannıfın(sınıflayıcısı), herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münasebetini(ilgisini) bilen, riayet(uyan) eden bir Nakkaş-ı Zülcelal(Celal ile işleyen Allah)'in ve bir Kâtib-i Zülkemal(harika yazan Allah)'in vücudunu ve mevcudiyetini(varlığını) bilbedahe(apaçık) ifade ettikleri gibi, bütün erkân(temel parçalar) ve enva'ıyla(türleriyle) ve ecza ve cüz'iyatıyla(en küçük parçalarıyla) ve sekeneleri(sakinleri) ve müştemilâtıyla(her şeyiyle) ve vâridat(gelir) ve masarıfatıyla(gider) ve onlarda maslahatkârane(hikmete uygun faydalar gözetilerek) tebdilleriyle(değişim) ve hikmetperverane(hikmetle) tecdidleriyle(yenilenme), bil'ittifak(ittifakla) hadsiz bir kudret ve nihayetsiz(sonsuz) bir hikmetle iş gören âlî(yüksek) bir ustanın ve misilsiz(örneksiz) bir Sâniin(sanatla yaratan Allah) mevcudiyetini(varlığını) ve vahdetini(birliğini) bildiriyorlar. Ve kâinatın(evrenin) azametine(büyüklüğüne) münasib(uygun) iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri(işaret), kâinatın(evrenin) bu büyük şehadetini(şahitliğini) isbat ediyorlar.

                Birinci Hakikat: Usûl-üd din(dindeki bakış açısının ölçüsünü koyan) ve ilm-i Kelâm'ın(Kelam ilminin) dâhî ülemasının(bilim adamlarının) ve hükema-i İslâmiyenin(islam felsefecilerinin) gördükleri ve hadsiz bürhanlarla(delillerle) isbat ettikleri "hudûs" ve "imkân" hakikatlarıdır. Onlar demişler ki: "Madem âlemde ve herşeyde tegayyür(hareket) ve tebeddül(değişme) var; elbette fânidir(geçicidir), hâdistir(sonradan olan), kadim(kendinden) olamaz. Madem hâdistir(sonradan olmuştur), elbette onu ihdas(olduran) eden bir Sâni'(sanatkar) var. Ve madem herşeyin zâtında(kendinde) vücudu ve ademi(yokluğu), bir sebeb bulunmazsa müsavidir(eştir); elbette vâcib(gerekli) ve ezelî(sonsuz) olamaz. Ve madem muhal(imkansız) ve bâtıl olan devir ve teselsül(silsile, o ondan….şeklinde) ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î(kesin) bürhanlarla(delil) isbat edilmiş; elbette öyle bir Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyeti(varlığı) lâzımdır(gerekir) ki, naziri(eşi) mümteni'(akıldan uzak), misli muhal(imkansız) ve bütün maadası mümkün ve masivası(Allah’tan başkası) mahluku(yaratığı) olacak."

                Evet hudûs hakikatı kâinatı istilâ(sarmış) etmiş. Çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünki gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradı(fertleri) bulunan ve herbiri zîhayat(hayatlı) bir kâinat(evren) hükmünde olan yüzbin nevi(tür) nebatat(bitkiler) ve küçücük hayvanat(hayvanlar, böcekler), o âlem ile beraber vefat(ölürler) ederler. Fakat o kadar intizam(düzen) ile bir vefattır(ölürler) ki; haşir ve neşirler(öldükten sonra dirilmelerine)ine medar(sebep) olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mallerini(amel denilen yapacak iş defterlerini) ve gördükleri vazifelerin proğramlarını onların ellerine vererek, Hafîz-i Zülcelal'in himayesi(koruması) altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, haşr-i a'zamın(büyük haşrin) yüzbin misali(örneği) ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya(hayat bulma) ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsalleri(örnekleri) ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya(hayatlanmaları) olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini(sayfalarını) ilânat(ilan etme) gibi neşredip, ²€«h¬L­9ö­r­EÇM7!ö!«)¬!:ö  âyetinin bir misalini(örneğini tohumlarıyla) gösteriyorlar.

                Hem heyet-i mecmua(delillerin hepsinin birleşmesiyle) cihetinde(yönünde), her güz(sonbahar)de ve her bahar(ilk bahar)da büyük bir âlem vefat(ölüm) eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam(düzenli) cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam(düzen) ve mizanla(ölçü) o kadar nevilerin(tür) vefiyatları ve hudûsları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat(hayatlı) kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte, bu dünyada böyle hayatdar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim(sonsuz bir ilim) ve hikmet ve mizanla(ölçü) ve müvazene(denge) ve intizam(düzen) ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksadlarda(hedeflerde) ve İlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal(kullanma) ve rahîmane istihdam(istihdam) eden bir Zât-ı Zülcelal'in vücub-u vücudu(varlığının olması) ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz(sonsuz) hikmeti, bilbedahe(apaçık) güneş gibi, akıllara görünüyor. "Hudûs" mesailini(örneklerini) Risale-i Nur'a ve muhakkikîn-i Kelâmiyenin(kelam alimlerinin) kitablarına havale ile o bahsi kapıyoruz.

                Amma "imkân" ciheti ise; o da kâinatı istilâ(içine almış) ve ihata(kaplamış) etmiş. Çünki görüyoruz ki; herşey, küllî(büyük) ve cüz'î(küçük) bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan(yerden) ferşe(uzaya), zerrattan(atom ve onu oluşturan zerreden) seyyarata(yıldızlar ve gezegenlere kadar) kadar her mevcud(varlık); mahsus(özel) bir zât ve muayyen(açık) bir suret(şekil) ve mümtaz(seçkin) bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı(hikmete uygun) cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat(olabilebilecek ihtimaller) içinde o hususiyeti vermek.. hem suretler(şekiller) adedince(sayısınca) imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve farikalı(farklı) ve münasib(uygun) o muayyen(apaçık) sureti(şekli) giydirmek.. hem hemcinsinden olan eşhasın(şahısların) mikdarınca imkânlar(ihtimaller) içinde çalkanan o mevcuda(varlığa), o lâyık şahsiyeti(şekli, karakteri) imtiyazla(özellikle) tahsis(özel yapmak) etmek.. hem sıfatların nevileri(türleri) ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid(kararsız) bulunan o masnua(sanat eserine), o has ve muvafık(uygun), maslahatlı sıfatları yerleştirmek.. hem hadsiz yollar ve tarzlarda(şekillerde) bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânat(imkanlar) ve ihtimalat(ihtimaller) içinde mütehayyir(hayretle kararsız), sergerdan(başı boş), hedefsiz o mahluka(yaratığa), o hikmetli keyfiyetleri(özellikleri, kaliteyi) ve inayetli(yardımcı) cihazları takmak ve teçhiz(donatmak) etmek; elbette küllî(büyük) ve cüz'î(küçük) bütün mümkinat(ihtimaller) adedince(sayısınca) ve her mümkünün(ihtimalin) mezkûr(sözedilen, bahsedilen) mahiyet(yapı) ve hüviyet(kimlik), heyet ve suret(şekil), sıfat ve vaziyetinin(şeklinin) imkânatı(oluru) adedince(sayısınca) tahsis(özel ölçüleri verici) edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz(sonsuz) hikmetine ve hiçbir şey ve hiç bir şe'n(iş) ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey ona ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle(kolaylıkla) icad edebildiğine işaretler ve delaletler(işaret eden delil) ve şehadetler(şahitler), imkân hakikatından çıkıp kâinatın(evrenin) bu büyük şehadetinin(şahitliğinden) bir kanadını teşkil(oluştururlar) ederler. Kâinatın(evrenin) şehadetini(şahitliğini), her iki kanadı ve iki hakikatıyla Risale-i Nur eczaları ve bilhassa(özellikle) Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektublar tamamıyla isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.

                Kâinatın heyet-i mecmuasından(hepsinden) gelen büyük ve küllî şehadetin(şahitliğinin) ikinci kanadını isbat eden:

                İkinci Hakikat: Bu mütemadiyen(devamlı) çalkanan inkılablar(yenilik) ve tahavvülâtlar(halden hale geçme, değişmeler) içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat(hayatlı) ise hayatını muhafazaya(korumaya) ve vazifesini yerine getirmeğe çalışan mahlukatta(varlıklarda), kuvvetlerinin bütün bütün haricinde(dışında) bir teavün(yardım) hakikatı(gerçeği) görünüyor. Meselâ: Unsurları(hava, toprak, su, güneş) zîhayatın(hayatlıların) imdadına, hususan(özellikle) bulutları nebatatın(bitkilerin) mededine(yardımına) ve nebatatı(bitkileri) dahi hayvanatın(hayvanların) yardımına ve hayvanat ise insanların muavenetine(yardımına) ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine ve zîhayatların(hayatlıların) iktidarları(kuvvetleri) haricindeki(pek çok) hacetleri(ihtiyaçları) ve erzak(rızık)ları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrat-ı taamiye(yemek zerrelerinin) dahi hüceyrat-ı bedeniyenin(beden hücrelerinin) tamirine koşmaları gibi teshir-i Rabbanî(Yaratıcımızın tesiriyle) ile ve istihdam-ı Rahmanî(Allahın yol göstermesi) ile, hakikat-ı teavünün(yardımlaşma gerçeği) pek çok misalleri(örnekleri) doğrudan doğruya, bütün kâinatı(evreni) bir saray gibi idare eden bir Rabb-ül Âlemîn(alemlerin yaratıcısının)'in umumî(her yerde) ve rahîmane rububiyetini gösteriyorlar.

                Evet camid(cansız) ve şuursuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârane, şuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-i Zülcelal'in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.

                İşte kâinatta(evrende) câri(geçerli) olan teavün-ü umumî(genel yardım), seyyarattan(gezegenlerden) ta zîhayatın(canlıların) a'za(organ) ve cihazat(cihazlar) ve zerrat-ı bedeniyesine(bedenin zerrelerine) kadar kemal-i intizamla(harika düzenle) cereyan eden müvazene-i âmme(genel denge) ve muhafaza-i şamile(her şeyi koruyan) ve semavatın(atmosferin) yaldızlı yüzünden ve zeminin(yerin) zînetli(süslü) yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin(süslü) ve Kehkeşan'dan ve manzume-i şemsiyeden(güneş sistemi) tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim(düzen) ve Güneş ve Kamer(ay)'den ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif(görevlendirme) gibi pek büyük hakikatların büyüklükleri nisbetindeki(ölçüsündeki) şehadetleri(şahitlikleri), kâinatın(evrenin) şehadetinin(şahitliğinin) ikinci kanadını isbat ve teşkil ederler. Madem Risale-i Nur bu büyük şehadeti isbat ve izah etmiş, biz burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz. İşte dünya seyyahının kâinattan aldığı ders-i imanîye kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın onsekizinci mertebesinde böyle:

denilmiştir.

                Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate(gerçeği görmeye) yetişen bir mi'rac-ı imanî(iman mertebelerine çıkmak) ile gaibane(gizli bilinmez) marifetten(Allah’ı tanıma) hazırane(şimdiki) ve muhatabane(karşılık) bir makama terakki eden(yükselen) meraklı ve müştak(iştahlı) yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fatiha-i Şerife'de başından tâ «¾@Å<¬!ökelimesine kadar gaibane(isim belli etmeden) medh ü sena(övme) ile bir huzur gelip «¾@Å<¬!öhitabına(söylemesini) çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gaibane(bilinmez) aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyade(fazla) gösterir. Öyle ise şemsin(güneş) şuaatı(ışıkları) ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlıkımızın(yaratıcımızın) esma-i hünsasıyla(isimleriyle) ve sıfât-ı kudsiyesiyle(yüksek özellikler) onu kabiliyetimizin(özelliklerimizin) nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.

                Bu maksadın(amacın) hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarından ve pek çok uzun tafsilâtından(açıklamasından) yalnız iki hakikatı icmal(özet) ve ihtisar(sınırlıca) ile bu risalede beyan edeceğiz.

                Birinci Hakikat: Bilmüşahede gözümüzle görünen ve muhit(her şeyi içine alan, kaplayan) ve daimî(her zaman) ve muntazam(düzenli) ve dehşetli ve semavî(atmosfer ve uzay) ve arzî(yer yüzüne ait) olan bütün mevcudatı(varlığı) çeviren ve tebdil(değiştiren) ve tecdid eden(yenileyen) ve kâinatı(evreni) kaplayan faaliyet-i müstevliye(her tarafı kaplayan işler) hakikatı görünmesi ve o her cihetle(yönden) hikmet-medar(hikmetli) faaliyet(işler) hakikatının içinde tezahür-ü rububiyet(yaratanın görünmesi) hakikatının bilbedahe(apaçık) hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşan(rahmeti gösteren) tezahür-ü rububiyet(yaratanın görünmesi) hakikatının içinde, tebarüz-ü uluhiyet(rabbimizin görünmesi) hakikatı bizzarure(gerektirmesi) bilinmiş olmasıdır.

                İşte bu hâkimane(her şeye hakim olarak) ve hakîmane(hikmetle) faaliyet-i daimeden(sürekli işler yapmaktan) ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadîr(Kudretle iş yapan Allah) ve Alîm(her şeyi bilen Allah)'in ef'ali(işleri), görünür gibi hissedilir. Ve bu mürebbiyane(terbiyelice) ve müdebbirane(tedbirlice, önlem alarak) ef'al-i Rabbaniyeden(rabbani işlerden) ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri(görüntüsü) bulunan esma-i İlahiye(ilahi isimler), hissedilir derecesinde bedahetle(apaçık) bilinir. Ve bu celaldarane(Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi) ve cemalperverane(Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi) cilvelenen(görünen) esma-i hüsnadan(Allah’ın isimlerinden) ve perdesinin arkasında sıfât-ı seb'a-i kudsiyenin(Allah’ın yedi sıfatının) ilmelyakîn(ilimle), belki aynelyakîn(gözle görür derecesinde), belki hakkalyakîn(gerçeği görme) derecesinde vücudları ve tahakkukları(gerçeklikleri) anlaşılır. Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnuatın(sanat eserleri olan varlıkların) şehadetiyle(şahitliğiyle) hem hayatdarane, hem kadîrane, hem alîmane(her şeyi bilircesine), hem semîane(işitircesine), hem basîrane(görürcesine), hem mürîdane, hem mütekellimane(konuşurcasına) nihayetsiz(sonsuz) bir surette(şekilde) tecellileri(görülmeleri) ile bilbedahe(apaçık) ve bizzarure(gerekli) ve biilmelyakîn(ilimce) bir Mevsuf-u Vâcib-ül Vücud'un(Yaratıcının özelliklerini) ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad'in(tekliğini) ve bir Fâil-i Ferd-i Samed(herşeyin O’na ihtiyacı olduğu Onun hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı rabbimizin)'in mevcudiyeti(varlığı), güneşten daha zahir(görünür), daha parlak bir tarzda(şekilde) kalbdeki iman gözüne görünür gibi kat'î(kesin) bilinir. Çünki güzel ve manidar bir kitab ve muntazam(düzenli) bir hane, bedahetle(apaçık) yazmak ve yapmak fiil(iş)lerini ve güzel yazmak ve intizamlı(düzenli) yapmak fiilleri dahi bedahetle(apaçık) yazıcı ve dülger namlarını, yazıcı ve dülger ünvanları ise bedahetle kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını ve bu san'at ve sıfatlar bedahetle herhalde bir zâtı istilzam(gerektirir ki) eder ki, mevsuf(kendisine bir sıfat verilmiş edilmiş olan) ve sâni'(sanatkar) ve müsemma(kendisine bir isim verilmiş olan) ve fâil(işi yapan) olsun. Fâilsiz(işi yapansız) bir fiil ve müsemmasız(isim verensiz) bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz(sıfat, özellik verensiz) bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.

                İşte bu hakikat ve kaideye(kural) binaen, bu kâinat bütün mevcudatıyla(varlıklarıyla) beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış manidar hadsiz kitablar, mektublar, nihayetsiz(sonsuz) binalar ve saraylar hükmünde -herbiri binler vecihle(yönden) ve beraber hadsiz(sonsuz) vücuh(yön) ile- Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz(sonsuz) fiilleri(iş) ve o fiillerin menşe'leri(çıkış yeri) olan binbir esma-i İlahiyenin(Allah’ın isimleri) hadsiz(sonsuz) cilveleriyle(tecelli) ve o güzel isimlerin menbaı(temeli) olan yedi sıfât-ı Sübhaniyenin nihayetsiz(sonsuz) tecellileriyle(görüntüsü), o yedi muhit(herşeyi içine alan) ve kudsî sıfatların madeni ve mevsufu(vasıflandırıcısı, özellik vericisi) olan ezelî ve ebedî(başlangıcı olmayan ve sonsuz) bir Zât-ı Zülcelal(Allah’ın)'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdetine(birliğine) hadsiz işaretler ve nihayetsiz(sonsuz) şehadetler(şahitlik) ettikleri gibi; bütün o mevcudatta(varlıklarda) bulunan bütün hüsünler(güzellikler), cemaller, kıymetler, kemaller dahi, ef'al-i Rabbaniyenin(Allah’ın işlerinin) ve esma-i İlahiyenin(Allah’ın isimlerinin) ve sıfât-ı Samedaniyenin(Allah’ın sıfatları) ve şuunat-ı Sübhaniyenin(Allah’ın işlerinin) kendilerine lâyık ve muvafık(uygun) kudsî cemallerine(görüntü) ve kemallerine(mükemmelliğine) ve hepsi birden Zât-ı Akdes(Allah’ın)'in kudsî cemaline ve kemaline(mükemmelliğini) bedahetle(apaçık) şehadet(işaret) ederler.

                İşte faaliyet(her yer ve her işte görünen) hakikatı içinde tezahür(görünen) eden rububiyet(rablık) hakikatı; ilim ve hikmetle halk(yaratılış) ve icad ve sun'(işler) ve ibda'(başlangıç), nizam(düzen) ve mizan(ölçü) ile takdir(karar) ve tasvir(düşünür) ve tedbir(düzenleyen) ve tedvir(devrettiren), kasd ve irade(istek) ile tahvil(havale) ve tebdil(değiştirme) ve tenzil(indirme) ve tekmil(olgunlaştırma, tamamlama), şefkat ve rahmetle it'am(tamamlama) ve in'am(nimetlendirme) ve ikram ve ihsan(iyilik etme) gibi şuunatıyla(ışıklarıyla) ve tasarrufatıyla(işleriyle) kendini gösterir ve tanıttırır. Ve tezahür-ü rububiyet(rabliğin görünmesi) hakikatı içinde bedahetle(apaçık) hissedilen ve bulunan uluhiyetin(ilahların) tebarüz(apaçık) hakikatı dahi; esma-i hüsnanın(Allah’ın isimleri) rahîmane ve kerimane(bol ikram edici) cilveleriyle ve yedi sıfât-ı sübutiye(Allah’ın varlıklarda görülen isimleri) olan Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem'(işitme), Basar(görme) ve Kelâm(konuşma) sıfatlarının celalli ve cemalli tecellileriyle(görüntüsüyle) kendini tanıttırır, bildirir.

                Evet nasılki kelâm(konuşma) sıfatı(özellikleri), vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes'i(Allah’ı) tanıttırır, öyle de; kudret sıfatı dahi, mücessem(cisimlenen) kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle o Zât-ı Akdes(Allah’ı)'i bildirir ve kâinatı(evreni) baştan başa bir Furkan-ı Cismanî mahiyetinde(yapısında) gösterip, bir Kadîr-i Zülcelal(Allah)'i tavsif ve tarif(özelliklerini tanıttırır) eder. Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı(düzenli), mizanlı(ölçülü) olan bütün masnuat(sanat eserleri) mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir(önlem) ve tezyin(süslenme) ve temyiz(ayrılan) edilen bütün mahlukat(varlıklar) adedince(sayısınca), mevsufları(özellikleri) olan birtek Zât-ı Akdes(Allah’ı)'i bildirir. Ve hayat sıfatı(özellikleri) ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlı(düzenli) ve hikmetli ve mizanlı(ölçülü) ve zînetli(süslü) suretler(şekil), haller ve sair sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın(hayat sıfatının) delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna(oluşmasına) delalet(işaret) ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri(aynaları) olan bütün zîhayatları(hayatları) şahid göstererek Zât-ı Hayy-ı Kayyum(Allah’ı)'u bildirir. Ve kâinatı(evreni), serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri(isimlerinin görüntüleri) ve nakışları göstermek için daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb(oluşan) eden bir âyine-i ekber(büyük aynası) suretine(şekline) çevirir. Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinat kadar Zât-ı Akdes(Allah’ı)'i bildirir, tanıttırır.

                Hem o sıfatlar(özellikler), Zât-ı Zülcelal(Allah’ın)'in vücuduna delalet(işaret) ettikleri gibi, hayatın vücuduna ve tahakkukuna(hukuk bulmasına) ve o zâtın hayatdar ve diri olduğuna dahi bedahetle(apaçık) delalet(işaret) ederler. Çünki bilmek hayatın alâmeti(işareti), işitmek dirilik emaresi, görmek dirilere mahsus(ait), irade hayat ile olabilir, ihtiyarî(istekle olan) iktidar zîhayatlarda(hayatlı) bulunur, tekellüm(konuşma) ise bilen dirilerin işidir.

                İşte bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinat(evren) kadar delilleri ve kendi vücudunu ve mevsufun(sıfatlananın) vücudunu bildiren bürhanları(delilleri) vardır ki, bütün sıfatların(özelliklerin) esası ve menbaı(kaynağı) ve ism-i a'zamın(Allah’ın isimlerinin) masdarı ve medarı(yeri) olmuştur. Risale-i Nur, bu birinci hakikatı kuvvetli bürhanlar(delil) ile isbat ve bir derece izah(açıklama) ettiğinden, bu denizden bu mezkûr(bahsedilen) katre(damla) ile şimdilik iktifa(kafi, yeterli) ediyoruz.

                İkinci Hakikat: Sıfat-ı kelâmdan(konuşma özelliklerinden) gelen tekellüm-ü İlahîdir(Rabbimizin konuşması).

]±¬"«*ö¬€@«W¬V«U¬7ö!®(!«G¬8ö­h²E«A²7!ö«–@«6ö²x«7ö   âyetinin sırrıyla: Kelâm-ı İlahî(Allah’ın konuşmaları), nihayetsizdir(sonsuzdur). Bir zâtın vücudunu bildiren en zahir(görünür) alâmet(işaret), konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihayetsiz(sonsuz) bir surette(şekilde) Mütekellim-i Ezelî'nin(ezeli konuşucu) mevcudiyetine(varlığına) ve vahdetine(birliğine) şehadet(şahitlik) eder. Bu hakikatın iki kuvvetli şehadeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle ve geniş bir şehadeti(şahitliği) dahi, onuncu mertebesinde işaret edilen kütüb-ü mukaddese-i semaviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehadeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatın beyan ve şehadetini o mertebelere havale edip o hakikatı mu'cizane ilân eden ve şehadetini sair hakikatların şehadetleriyle beraber ifade eden

­v[¬U«E²7!ö­i<¬i«Q²7!ö«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«žö¬n²,¬T²7@¬"ö@®W¬=@«5ö¬v²V¬Q²7!öx­7:­!«:ö­}«U¬\´V«W²7!«:ö«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÅ9«!ö­yÁV7!ö«G¬Z«- 

âyet-i muazzamanın envârı(nurları) ve esrarı(sırları), bizim bu yolcuya kâfi(yeterli) ve vâfi gelmiş ki, daha ileri gidememiş. İşte bu yolcunun, bu makam-ı kudsîden aldığı dersin kısa bir mealine bir işaret olarak, Birinci Makam'ın ondokuzuncu mertebesinde:

denilmiştir.

-82-

Risale-i Nur'un çok yerlerinde izahı ve kat'î hadsiz hüccet(delil)leri bulunan iman-ı billah(Allah’a iman) rüknünün binler küllî delillerinden bir tek delile kısaca bir işarettir.

Kastamonu'da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizan(ölçü)larla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var. Şübhesiz gayet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz(dünya) eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat(hayatlı) macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde(ölçüsünde), okuduğunuz fenn-i tıp(tıp) mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrasının(dünya büyük eczanesinin) eczacısı olan Hakîm-i Zülcelal'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

Hem meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, küre-i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla küre-i arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.

Hem meselâ, nasılki gayet mükemmel bin bir çeşit erzak(rızık, beslenme) etrafından celbedip(çekilip, toplanıp) içinde muntazaman(düzenli) istif ve ihzar(hazır) edilmiş depo ve iaşe anbarı(yemek deposu) ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak(rızık) mâlikini(sahibini) ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatıyla mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı(rızıkları) tükenen bîçare(çaresiz) zîhayatlara(hayatlılara) getiren ve küre-i arz(dünya) denilen bu Rahmanî iaşe ambarı ve bir sefine-i Sübhaniye(Allah’ın gemisi) ve binbir çeşit cihazatı(cihazları) ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat'iyyette(kesinlikte) ve o derecede küre-i arz(dünya) deposunun sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini, bildirir, tanıttırır, sevdirir.

Hem nasılki: Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı(rızıkları) ayrı ve istimal(kullandığı) ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı(yaptığı işleri) ayrı ve terhisatı(ömürleri, ölümleri) ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzak(rızık)larını ve çeşit çeşit esliha(silah)larını ve elbiselerini ve cihazat(organ)larını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve ordugâh, şübhesiz bedahetle(apaçık) o hârika kumandanı gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin(yer) yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhanîde, nebatat(bitkiler) ve hayvanat(hayvanlar) milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzak(rızık), esliha(silah), talim(işler), terhis(ölüm)leri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı a'zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr(bahsedilen) insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyası(ölçüsü)yla, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes'ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid(şükür) ve tesbihle sevdirir.

 

-84-

Başını kaldır, kendini tanıt­tırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadi­seler de başıboş olamazlar. (Şualar sh:109)

            -84-

Birşeyden herşeyi yapmak ve herşeyi birtek şey yapmak, herşeyin Hâlıkına(yaratıcısına (Allah’a)) has bir iştir. (Sözler sh: 61)

-85-

Güzel bir çiçeğin dakik prog­ramını küçücük bir tohumunda derc etmek(yerleştirmek), bü­yük bir ağacın sahife-i a’mâlini(yaptığı işlerin, geçirdiği durum ve hallerin yazıldığı (manevî) sayfa), tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını(organlarının fihristesini ve  tamamını içine alan (manevî) listesini) küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak, nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir. (Sözler sh: 66)

-86-

Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş(nakışlı, süslü), müzeyyen(süslendirilip güzelleştirilmiş) bir çiçek ve gayet musannâ(sanatla yapılmış) ve murassâ(sanatkârlıkla süslenmiş) bir meyve, elbette gayet san’atperver, mucizekâr ve hikmettar(her şeyi faydalı neticelere göre yapan) bir Sâniin(sanatkârlık sıfatlarına sahip olan Allah’ın) mehâsin-i san’atını(sanat sıfatının güzelliklerini) zîşuura(şuur ve akıl sahibine) okutturan bir ilânnamedir(duyurudur). (Sözler sh: 68)

-87-

Bir elmayı halk edecek(yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir.

Baharı icad etmeyen, bir el­mayı icad edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir...

Bugünü halk eden, kıyamet gününü halk edebi­lir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir Zat olabilir...

Herşeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz. Ve birtek şe­yi halk eden herşeyi yapabilir. (Sözler sh: 79)

-88-

Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri(tedbirini gören) ve şu munta­zam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ(sanatlı yapılmış) sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılı­yor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? (Sözler sh: 279)

-89-

Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır. Ve o usta, herşeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihetle noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen O(Allah) usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mucize ve harikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun memurlarıdır. (Sözler sh: 280)

-90-

Şu zîhayatı halk etmek(canlıyı yaratmak) ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarru­funda(kendi idaresi ve eli altında) tutmak lâzım gelir. (Sözler sh: 295)

-91-

Eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın(gücü sonsuz ve nihayetsiz olan (Allah’ın)) memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlaktan kesilse, o vakit o zer­reye herşeyi görür bir göz, herşeye muhit(her şeyi ve her yeri kaplayan ve kuşatan) bir şuur vermek lâzımdır. (Sözler sh: 296)

-92-

Eğer herşey Kadîr-i Mutlaka verilmezse, birtek Allah’a mukabil, nihayetsiz, belki zerrât‑ı kâinat adedince(kâinattaki bütün zerreler (atomlar) sayısınca) ilâhları kabul etmek gibi, yüz de­rece muhal(imkansız) içindeki bir muhali mevcut kabul et­mek gibi bir divanelik hezeyanına(deliliğin, saçma sapan konuşma durumuna) düşmek lâzım gelir. (Sözler sh: 297)

-93-

Kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen(süslü) ve gayelerle müsmirdir(güzel neticelidir) ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır(vazifelidirler) ve evâmir-i İlâhiyeye(Allah’ın emirlerine bağlıdırlar)  musahharlardır. (Sözler sh: 386)

-94-

Semâda yıldızları kadar, ze­minde çiçekleri kadar berâhin-i tevhid(Allah’ın birliğini gösteren ve isbatlayan deliller)

görünüyor, okunuyor. (Sözler sh: 387)

Bir köyde iki müdür, bir şe­hirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zirüzeber(alt üst) olur ve insicam(düzenlilik) hercümerce dü­şer. (karmakarışık olur) Halbuki, sinek kanadından, tâ semâvat kan­dillerine kadar, o derece ince bir intizam  göze­tilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke(Allah’a ortak koşmaya) yer bırakılma­mış. (Sözler sh: 389)

-95-

Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbiniz­dir. Sizi icad edip terbiye eden Odur; bunları size vermiştir. Öyleyse yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. (Sözler sh: 416)

-96-

Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin di­rilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems(Güneş) ve ka­meri(Ay’ı) teshir eden, (emri altında tutan) gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. Öyleyse, bir elmayı bir adama hakikî rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün mey­velerle dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakikî Rezzak(rızık verici Allah) olur. (Sözler sh: 418)

-97-

Tahavvülât-ı zerrat(zerrelerin,atomların ve moleküllerinin hareketleri ve değişmeleri), Nakkaş-ı Ezelînin(varlığı başlangıçsız olan süsleyicinin (yani Allah’ın) ) kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin(Allah’ı bildiren ve tanıtan eserlerinin) hengâmındaki((yaratılış) anındaki) ihtizâzâtı ve cevelânıdır(titreşimleri ve hareketidir). Yoksa, maddiyyun(maddenin varlığındanbaşka bir şeyi kabul etmeyen imansızlar) ve tabiiyyunların(herşeyi tabiatın yaptığını iddia eden imansızlar) tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hare­ket değildir. (Sözler sh: 547)

-98-

Herbir zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufuyla hareket et­mezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse(değişikler geçirmezse),[47] o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım ge­lir. (Sözler sh: 549)

-99-

Madem şu kâinat ve mevcudat var ve içinde ef’­al(yapılan işler) ve icad var. Hem madem muntazam bir fiil fâ­ilsiz olmaz, mânidar bir kitap kâtipsiz olmaz, san’­atlı bir nakış nakkaşsız(süsleyeni olmadan) olmaz. Elbette, şu kâinatı dolduran ef’âl-i hakîmânenin(fayda vegayeler gözetilerek yapılan işlerin) bir fâili(sahibi ve işleyeni) ve yeryüzü­nün mevsim be mevsim tazelenen hayretfezâ nu­kuşlarının, mânidar mektubatının bir kâtibi, bir nakkaşı vardır. (Sözler sh: 566)

-100-

Bütün yıldızları elinde tutma­yan, birtek zerreye Rab olamaz.  (Sözler sh: 591)

-101-

Sinek kanadından tut, tâ semâvat kandillerine(gökyüzündeki ışık veren cisimlere) kadar, bir sinek kanadı kadar şerike(Allah’a ortak olmaya)] yer yoktur ki parmak karıştırsın. (Sözler sh: 598)

-102-

Bütün mevcudat, bütün zerrat, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü’l-Vücudun(Allah’ın) ve Kadîr-i Mutlakın vü­cub-u vücuduna(varlığına) birer burhan-ı neyyirdir(parlak bir isbatlayıcıdır). Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri Onun vahdaniyetine(birliğine) birer delil-i kat’îdir. (Sözler sh: 605)

-103-

İşte, ey nankörlük içinde kendini başıboş zan­neden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemal, tanımak istenilmezse, bu lisan­ları susturmalı. Madem ki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mev­cudat susmaz, vahdaniyet şahitleri seslerini kes­mezler. Elbette seni mahkûm ederler. (Sözler sh: 669)

-104-

Bir zerreye hakikî rab olmak için, bütün yıldızlara sahip olmak lâzım gelir. Hem, Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfında izah ve ispat edildiği üzere, se­mâvâtın halk ve tesviyesine(yaratılıp ve düzenlenmesine) muktedir olmayan, beşerin simasındaki teşahhusu(özel biçimini, belirli şeklini) yapamaz.

Demek, bütün semâvâtın rabbi olmayan, birtek insanın simasındaki alâmet-i farika(farklılığı) olan nakş-ı simâvîyi(yüzdeki sanatlı şekli) yapamaz. (Sözler sh: 682)

-105-

Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler Onun mühürleridir, sikkeleridir. (Sözler sh: 682)

-106-

Arkadaş,

Tevhid iki çeşit olur:

Birisi âmiyâne tevhiddir ki, “Allah’ın şeriki(ortağı) yok ve bu kâinat Onun mülküdür” der. Bu kısım tev­hid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşme­leri korkusu vardır.

İkincisi hakikî tevhiddir ki, “Allah birdir, mülk Onundur, vücut Onundur, herşey Onundur” der; lâyetezelzel(sarsılmaz sağlam) bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri, herşeyin üstünde Cenab-ı Hakkın sik­kesini görür ve herşeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar. (Mesnevî-i Nuriye sh: 11)

-107-

Birşeyden çok şeyleri îcad edip çıkartmak ve çok şeyleri birşeye tahvil et­mek(dönüştürmek), ancak herşeyi halk eden(yaratan) ve herşeyi yapan Sânie(sanatla yaratan Allah) mahsus bir sikkedir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 12)

-108-

Balarısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini(meselelerini, özelliklerini) insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde in­cir ağacının programını derc eden ve insanın kal­bini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallû­katıyla(kendiyle ilgili olanlarıyla) beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi ya­ratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü’l-Âlemîne mahsus bir hâtemdir(mühürdür). (Mesnevî-i Nuriye sh: 12)

-109-

Herşeyin suret-i maddiyesinde, kudret-i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Suret-i mâ­neviyesinde ise, kader mistardır, (cetveldir, yani düzenli çizme aletidir) yani, teşekkülâ­tın çizgilerini çizer; kudret mastardır, (çıkış yeridir, yani yapıcı güç kaynağıdır) yani o çizgi­ler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudur eder(çıkar, meydana gelir).

Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik sanatını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihaz ettiğin(kabul ettiğin) tabiat ve esbab, (sebebler) herşeyin muhtelif ve mütenevvi(çeşitli) suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır? (Mesnevî-i Nuriye sh: 34)

-110-

Evet, meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtipsiz vücudu mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nak­kaş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna(olmaması veya başlangıçlı olması ve son bulması imkânsız olan zâtın varlığına) bağlıdır. Sarhoş olmayanlar, ancak Nakkaş-ı Ezelîye iman etmekle kitab-ı kâinata şahit olabilirler. (Mesnevî-i Nuriye sh: 36)

-111-

Sâni-i Âlem, âlemde dahil olmadığı gibi, âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi, herşeyin fev­kindedir(üstünde). Birşeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür. (Mesnevî-i Nuriye sh: 62)

-112-

Kâinat o Hâlıkın nurunun gölgesi, esmâsının(isimlerinin) tecelliyatı, ef’alinin(işlerinin) âsârıdır(eserleridir).  (Mesnevî-i Nuriye sh: 62)

-113-

Bir incir çekirdeğin­den koca bir incir ağacını ve ince bir sapla koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez.  (Mesnevî-i Nuriye sh: 94)

-114-

Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Ri­sale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 181)

-115-

Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı(başkası), bir sayfayı yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sayfayı yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halk eden, Rabbü’l-Âlemî­nin gayrısı olması muhaldir(imkânsızdır). (Mesnevî-i Nuriye sh: 196)

-116-

Basar(göz) masnuatı(sanat eserlerini) görüp de, basiret(gerçeği bilip anlama yeteneği) Sâni’i(sanatkârlık sıfatına sahip olan Allah’ı) görmezse çok garip ve pek çirkin dü­şer. (Mesnevî-i Nuriye sh: 210)

-117-

Sivrisi­neğin gözünü halk eden(yaratan), güneşi dahi o halk et­miştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi(Güneş Sistemini) de o tanzim etmiştir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 248)

-118-

Tabiat misalî(benzerlik gösteren, sanki) bir matbaadır, tâbi’(kitab basan, kitap baskısını yapan) değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir(kabul edendir), fâil değil; mistar­dır(düzenli çizme aleti (cetvel gibi) dir), masdar(çıkış yeri, yani yapıcı güç kaynağı) değil; nizamdır, nâzım(düzenleyici) değil; kanun­dur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir(varlıkların yaradılışlarına ait Allah’ın koyduğu düzen ve kanunlarıdır), hakikat-i ha­riciye(gerçek olarak maddi varlığı bulunan) değil. (Mesnevî-i Nuriye sh: 250)

-119-

Her­şey herşeyle bağlıdır. Birşey herşeysiz yapılmaz. Birşeyi halk eden, herşeyi halk etmiştir. Öyleyse, birşeyi yapan Vâhid(bütün varlıkları, birliği ile idare ve emri altında tutan), Ehad(birliği ile beraber bütün varlıkların herbirisini kendi idaresi altında tutan), Ferd(tek ve eşsiz), Samed(her şey her an ona muhtaç olup kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan) olmak zarurîdir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 250)

-120-

Mües­sir-i hakikî(gerçek te’sir sahibi) yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab(sebebler), izzet ve azamet-i kudretin(Allah’ın sonsuz gücünün) perdesi­dir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 254)

-121-

Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korku­lardan kurtuldun. (Mektubat sh: 224)

-122-

Bizim Hâlıkımız ve Musavvirimiz(bizi şekillendirenimiz) ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemâl(sonsuz güzellikler ve güç sahibi (Allah)), Hakîm-i Bîmisal(benzersiz, eşsiz olan sonsuz hikmet sahibi ve herşeyi gayelere göre yapan zat (Allah) ), Kerîm-i Pürneval(ikramları, ihsanları çok olup bağışlar yapan (Allah) ) herşeye kadirdir. Hiçbir şey Ona ağır gelmez. Hiçbir şey daire-i kudretinden hariç ola­maz. Kudretine nisbeten, zerreler, yıldızlar birdir. Küllî(birçok parçalardan yapılmış ve bütünü içine alan şey), cüz’î(bir bütünün herbir parçası, az, küçük)  kadar kolaydır. Cüz(birşeyin parçası), küll(bir bütün halinde olan. Eksiksiz ve tam olan) kadar kıymet­lidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbe­ten rahattır. Küçük, büyük kadar san’atlıdır; belki, san’atça, küçük büyükten daha büyüktür. (Mektubat sh: 237)

-123-

Hayat veren yalnız Odur. Öyleyse, herşeyin Hâlıkı dahi yalnız Odur. Çünkü, kâinatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi, hülâsası ha­yattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinatın Hâlıkı da Odur. Hayatı veren elbette Odur, Hayy u Kay­yumdur(kendisi hayat sahibi olup herşeyi varlıkta tutan (Allah) ). (Mektubat sh: 238)

-124-

Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor. O Sâni-i Hakîm, aynı kanunla, her sene küre-i arzın liba­sını tecdid(yeniler) eder. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip(başkalaştırıp) değiştirir. (Mektubat sh: 290)

-125-

Hem hangi kanunla zerreyi Mevlevî gibi tahrik ederse, aynı kanunla küre-i arzı meczup(manevi  ve dini hislerle coşmuş olan) ve semâa kalkan(coşma neticesi olarak dönen) Mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi(Güneş sistemini) gezdiriyor. (Mektubat sh: 290)

-126-

Evet, bir sineği ihyâ eden(hayatlandıran), bütün hevâmı(böcekleri) ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır.  Hem  Mevlevî  gibi  zerreyi  döndüren kim ise, müteselsilen(zincir halkaları gibi birbirine bağlı şekilde) mevcudatı tahrik edip(hareketlendirip), tâ şemsi seyyârâtıyla(Güneşi gezegenleriyle) gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl(işler, hareketler) onunla bağlıdır.  (Mektubat sh: 334)

-127-

Sani-i Âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak şems ve kameri(güneş ve ayı) hangi çekiçle yerlerine ça­kıyorsa, aynı çekiçle, aynı anda zerreleri yerlerine, meselâ zîhayatların(canlıların) gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçüyle, hangi mânevî âletle tertip edip açıyorsa, aynı anda, aynı tertiple gözün per­delerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni‑i Zülcelâl, mânevî kudretin hangi mânevî çekiciyle yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o mâ­nevî çekiçle, beşerin simasındaki hadsiz alâmet-i farika(birbirine benzeyip karışmayı önleyen farklılıklar.Benzememeyi netice veren işaret ve şekiller. ) noktalarını ve zâhirî(dıştaki) ve bâtınî(içteki) duygularını yerlerine nakşediyor.  (Mektubat sh: 391)

-128-

Arzı ve bütün nücum(yıldız) ve şümusu(güneşler) tesbih ta­neleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dâvâ-yı halk ve id­diayı icad edemez(yoktan var etmek, yaratmak iddiasında bulunamaz). Zira herşey herşeyle bağlıdır. (Mektubat sh: 468)

-129-

Sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir(yaratmıştır). (Mektubat sh: 468)

-130-

Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi(güneş sistemini) de o tanzim etmiştir. (Mektubat sh: 468)

Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bü­tün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı müte­nâhi(sonsuz güç) lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın her­bir harfinin, bahusus(özellikle) zîhayat(hayatlı) herbir harfinin, her­bir cümlesine müteveccih(yönelmiş) birer yüzü, nâzır(bakan) birer gözü vardır. (Mektubat sh: 469)

-131-

Mevcudat ve zî­hayat(hayatlılar) doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin(varlığı başlangıçsız güneşin. (Bu kelime teşbih= benzetme yoluyla Allah’I bildirir.Yani Allah’ın isim ve sıfatları bütün varlıkları kuşatır.) cilve-i esmâsına(isimlerinin tecellisine ve tesirine) verilmezse, herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irade ve ni­hayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâ­zım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın(gerçekliği olmayan) en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum(gerçekliği olmayan), ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir. (Lem’alar sh: 182)

-132-

Tabiiyyunların(herşeyi tabiata dayandıran inkârcı filozofların), mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san’at olabilir, sâni’(sanatlı eserleri yapan) olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır(hükümler ve kanunlardır), hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir(yaratılış kanunu), şâri’(kanun ve düzeni yapan) olamaz. Mahlûk(yaratılmış) bir perde-i izzettir( (Allah’ın) sonsuz gücüne ve şerefine uygun düşmeyen şeylere karşı bir perde (gibi) dir), hâlık(yaratan) olamaz. Münfail(etkilenen) bir fıt­rattır(yaratılan şeydir), fâtır(yaratıcı) bir fâil olamaz. Kanundur, kudret de­ğildir, kadîr olamaz. Mistardır(düzgün çizme ve şekillendirme âletidir), masdar(çıkış yeri yani yapıcı güç kaynağı) olamaz. (Lem’alar sh: 186)

-133-

Ey esbabperest(sebeplere taparcasına bağlanan) ve tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her mü­sebbep(sebebin neticesi) gibi, zâhirî sebebi dahi masnu’dur. (sanat eseridir) Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âlet­lere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Ka­dîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti(vasıtaları, sebepleri) rubu­biyetine(terbiye ve idaresine) ve icadına teşrik etsin? (ortak etsin) Hâşâ! (Lem’alar sh: 186)

-134-

Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:

Biri ihtir⒠ve ibdâ’(yoktan var etmek) iledir. Yani hiçten, yoktan vü­cut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor.

Diğeri inşa(çeşitli şeyleri birleştirerek bir şey yapmak) ile, san’at iledir. Yani, kemâl-i hik­metini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla on­lara gönderir ve onlarda çalıştırır.

Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ’, hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en suhuletli(kolay), belki dai­mî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatla­rını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini(hallerini, durumlarını) hiçten icad eden bir kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı! (Lem’alar sh: 194)

-135-

En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğ­rudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudre­tinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünkü en ehem­miyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûk­lar, bazan san’at ve hilkat(yaradılış) cihetinde en büyüğün­den daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. (Lem’alar sh: 239)

-136-

Bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk ede­bilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinatı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat içinde parmak karıştıran bir şerik(ortak) bu­lunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümunesidir. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen iki rububiyet(Rab olma, yani bütün varlıkların sahibi ve terbiyecisi sıfatına sahib olmak) bir çekir­dekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın(imkânsızlıkların) ve bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. (Lem’alar sh: 313)

-137-

Çekir­deği yapan, onun üstünde ağacı o yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o icad eder. (Lem’alar sh: 324)

-138-

Bütün kâinatı halk edemeyen bir zat, bir kudret, en küçük bir zîha­yatı(canlı varlığı) halk edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur’ân’ı yazar gibi, çamın gayet küçük bir tohu­munda koca çam ağacının fihristesini ve mukad­derâtını(hayatı boyunca kazanacağı özelliklerini ve geçireceği değişik durumlarını) yazan kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir. (Lem’alar sh: 338)

-139-

Gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan göz­lükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. (Şualar sh: 10)

-140-

Sâ­ni-i Zülcemâlin kendi Zât-ı Akdesine(sonsuz kutsallığa sahib olan ve hiçbir noksanlığı olmayan zâtına) lâyık öyle hadsiz bir hüsn-ü cemâli(güzelliği) var ki, bir gölgesi bütün mevcudâtı baştan başa güzelleştirmiş. Ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cil­vesi kâinatı serbeser(baştan başa) güzelleştirmiş ve bütün dai­re-i mümkinatı(bütün varlıkları) hüsün ve cemâl lem’alarıyla tezyin edip(süslendirip) ışıklan­dırmış. (Şualar sh: 75)

-141-

Bu kâinat­taki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemâdiyen(ardısıra, sürekli olarak) değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatıyla aynadarlık dilleriyle o güzelin cemâlini tavsif(vasıflandırma, özelliklerini gösterme) ve târif eder.  (Şualar sh: 76)

-142-

Madem bu saray-ı âlemin başka emsâli yok ki güzellikleri ondan iktibas(alınıp) edip taklit edilsin. Elbette ve herhalde bunun ustası kendi zâtında ve esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinat ondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifade etmek için bir kitap gibi yazılmış. (Şualar sh: 79)

-143-

Başını kaldır, kendini tanıt­tırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadi­seler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar. (Şualar sh: 109)

-144-

Müteaddit eller müstebidâne bir işe karış­salar, karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hattâ bir nahiyede iki müdür bulunsa, intizam bo­zulur ve idare herc ü merc(bedendeki hücreleren) olur. Halbuki, sinek ka­nadından tâ semâvât kandillerine kadar ve hü­ceyrat-ı bedeniyeden(bedendeki hücreleren) tâ seyyaratın(gezegenlerin) burçlarına ka­dar öyle bir intizam var ki, zerre kadar şirkin mü­dahalesi olamaz. (Şualar sh: 152)

-145-

Yüzer fünundan her bir fen, geniş mikyasıyla(ölçüsüyle) ve hususi aynasıyla ve dür­bünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâ­lık-ı Zülcelâlini esmâsıyla(isimleriyle) bildirir, sıfâtını, kemâlâ­tını tanıttırır. (Şualar sh: 207)

-146-

Ce­nâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiç­bir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde naziri(eşi ve benzeri), küfvü(dengi ve benzeri), şebîhi, misli, misali, mesîli(misil ve eşi) yoktur. (Sözler sh: 412)

-147-

İşte, ey gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Ha­kîm‑i Zülcelâli ve’l-Cemal, sana karşı kendisini herbir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarz­larda ta­nıttırmak ve sevdirmek istediği halde, sen Onun tanıttırmasına karşı imanla tanımazsan ve Onun sevdirmesine mukabil ubudiyetinle(kulluğunla) kendini Ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzaaf(kat kat) bir ceha­let, bir hasâret(zarar) olduğunu bil, ayıl. (Lem’alar sh: 312)

-148-

Evet, eğer intisab(bağlılık) olsa; o çekirdek, kader-i İlahîden bir emir alır, o hârika işlere mazhar olur. Eğer o intisab kesilse; o çekirdeğin hilkati(yaratılması), koca çam ağacının hilkatinden(yaratılmasından) daha ziyade(fazla) cihazat(organlar) ve iktidar ve san'atı iktiza(gerektirir) eder. Çünki dağdaki -kudret eseri olan- mücessem(cisimlenmiş) çam ağacının bütün âzaları(organ) ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan manevî ağaçta mevcud(var) bulunması lâzım gelir. Çünki o koca ağacın fabrikası, o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür(görünür) eder, cismanî çam ağacı olur.

-149-

Tahavvülât-ı zerrat(zerrelerin,atomların ve moleküllerinin hareketleri ve değişmeleri), Nakkaş-ı Ezelînin(varlığı başlangıçsız olan süsleyicinin (yani Allah’ın)) kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin(Allah’ı bildiren ve tanıtan eserlerinin) hengâmındaki((yaratılış) anındaki) ihtizâzâtı ve cevelânıdır. (titreşimleri ve hareketidir) Yoksa, maddiyyun(maddenin varlığındanbaşka bir şeyi kabul etmeyen imansızlar) ve tabiiyyunların(herşeyi tabiatın yaptığını iddia eden imansızlar) tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir. (Sözler sh: 547)

 

 

 

-150-

Birinci Pencere

                Bilmüşahede(gözümüzle) görüyoruz ki: Bütün eşya(her şey, canlı cansız bütün varlıklar), hususan(özellikle) zîhayat(canlı) olanların pekçok muhtelif(çeşit çeşit) hacatı(ihtiyaçları) ve pekçok mütenevvi(çeşit çeşit) metalibi(istekleri) vardır. O matlabları(istekleri), o hacetleri(ihtiyaçları), ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib(uygun) ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz(sonsuz) maksudların(istek) en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz.

                Örneğin yavru doğar doğmaz süt gönderiliyor. Yada hücrelerin isteklerinden bütün varlıklara kadar her şeyin sayısız ihtiyaç ve istekleri haberleri bile olmadan karşılanıyor.

Sen kendine bak: Zahirî(görünür, dış) ve bâtınî(görünmez, iç) hasselerin(organların cihazların) ve onların levazımatı(gerekli her şeyi) gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları(hayatlıları) kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib'e şehadet(şahitlik) ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla(hepsi), güneşin ziyası(ışığı) güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb(göremediğimiz perde) arkasında bir Vâcib-ül Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gayet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.

                Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi(her şey her şeyi görüyormuş gibi), rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid(cansız) esbab(sebep)la mı izah edebilirsin?...

-151-

İkinci Pencere

                Eşya, vücud ve teşahhusatlarında(şekillendirilmesinde), nihayetsiz(sonsuz) imkânat(ihtimaller) yolları içinde mütereddid(tereddütlü), mütehayyir(hayret vaziyetinde), şekilsiz bir surette(şekilde) iken, birdenbire gayet muntazam(düzenli), hakîmane(hikmetli) öyle bir teşahhus-u vechî(yüz şekli) veriliyor ki; meselâ(örneğin) herbir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden(türündeki diğerlerinden) herbirisine karşı birer alâmet-i fârika(farklılığı), o küçük yüzde bulunduğu ve zahir(dış, görünen) ve bâtın(iç, görünmeyen) duygularıyla kemal-i hikmetle(tam bir hikmetle) teçhiz(cihaz, organ) edildiği cihetle, o yüz gayet parlak bir sikke-i ehadiyet(Allah’ın varlığının birliğinin delili) olduğunu isbat eder.

                (Örneğin insan zigot denilen tek bir hücrenin birleşmesinden oluşmaktadır. O anne rahminde her şey olabilecekken; bir et parçası olarak büyüyüp rahmi bile parçalayabilecekken olması gereken oluyor. Bir kafaya gözler kemikte yuvaları açılmış olarak duruyor. Göz gibi kulak ve kulak içinde sayısız sinir,  kemik, kılcal damarlar vesaire vesaire sayısız organ ve sistemler olması gereken yer ve şekilde oluyor. Ayrıca diğerlerinden tamamen farklı olarak. Yüzler bile diğerlerine benzemiyor. Parmak izleride. Ne geçmişe ne şimdikilere ne de geleceklere. O zaman o yüzü yaratan hem geçmişe hem şimdiye hem geleceğe hakim olan rabbimizden gayrısı olamaz. Çünkü hiçbir sebep bunların hiç birisine hakim değil göremez ve yapamaz) 

 Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni'-i Hakîm(sanatla yaratan Allah)'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla(hep birden) izhar(gösterdikleri) ettikleri o sikke(delil mühürü), bütün eşyanın Hâlıkına(yaratıcısına) mahsus(özel) bir hâtem(şekil) olduğunu akıl gözüne gösterir.

                Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid(taklid ihtimali) olmayan şu sikkeleri(delil mührü) ve mecmuundaki(hepsindeki) parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?...

-152-

Üçüncü Pencere

                Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif(değişik) taifeden(türlerden) (Haşiye)  ibaret olan

(Haşiye): Hattâ o taifelerden bir kısım var ki; bir senedeki efradı(fertleri, sayıları), zaman-ı Âdem(ilk insan olan Adem peygamberin zamanından) 'den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından(fertleri) ziyadedir(fazladır).

bütün hayvanat(hayvanlar) ve nebatat(bitkiler) enva'ının(türlerinin) ordusu; bilmüşahede(gözümüzle gördüğümüz) ayrı ayrı erzakları(rızıkları), suretleri(yüz şekli), silâhları, libasları(elbise), talimatları(yaptıkları işleri: arı bal ve arılık, sinek sineklik, karınca karıncalık, örümcek ağ ve örümceklik, ipekböceği, kuşlar yuva vb), terhisatları(ölümleri, gidişleri: bazıları bazı kelebekler gibi iki günde, bazıları kaplumbağalar gibi üçyüz yılda vb.) kemal-i mizan(tam bir ölçü) ve intizamla(düzenle) hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir(önlemini almak) ve terbiye etmek öyle bir sikkedir(delil mühürü) ki; -hiçbir şübhe kabul etmez- güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz(sonsuz) bir kudret ve muhit(her şeyi içine alır) bir ilim ve nihayetsiz(sonsuz) bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünki şu birbiri içinde girift(girmiş, karışmış) olan enva'ları(türleri), milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki ¯*x­O­4ö²w¬8ö›«h«#ö²u«;ö«h«M«A²7!ö¬p¬%²*@«4ö   sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti(işareti) yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.

-153-

Dördüncü Pencere

                İstidad(kabiliyetler) lisanıyla(diliyle) bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla(yaratılış ihtiyaçlarının giderilmesi) bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî(sıkışmış ihtiyaç dili) ile bütün muztarlar(zorda kalmışlar) tarafından edilen duaların makbuliyetidir(kabul olmasıdır).

                İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede(gözümüzle: yağmura çok ihtiyacı olan yeşilliklerde yağmurun daha çok yağması vb.) kabul ve icabeti, herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu(hepsi: bütün istidat ve fıtratların ihtiyaçları karşılanması) büyük bir mikyasta(ölçüyle) bilbedahe(apaçık) bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb(isteklere cevap veren Allah)'e delalet(delil) eder ve baktırır.

-154-

Beşinci Pencere

                Görüyoruz ki: Eşya hususan(özellikle) zîhayat(canlı) olanlar, def'î(aniden, birden kısa bir sürede) gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def'î ve âni(birden) bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım(gerekirken) gelirken; çok meharete(mucize kabiliyet) muhtaç(ihtiyaç gerektiren) bir hüsn-ü san'atta(güzel sanatlı), çok zamana muhtaç(ihtiyaç duyan) ihtimamkârane(özenli) nakışlarla münakkaş(süslenmiş), çok âlâta(aletlere) muhtaç acib san'atlarla müzeyyen(süslü), çok maddelere muhtaç bir surette halk(yaratılıyor) olunuyorlar. İşte bu def'î(birden) ve âni bir surette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna(Allah’ın varlığına) şehadet(şahitlik) ve vahdet-i rububiyetine(birliğine) işaret ettikleri gibi mecmuu(bütün türler ve yaratılanlar) gayet parlak bir tarzda(şekilde) nihayetsiz(sonsuz) Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud'u gösterir.

                Şimdi, ey sersem münkir(inkarcı)! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni'-i Mukaddes'e "Tabiat" ismini verip onun mu'cizat-ı kudretini(kudretinin mucizelerini), o tesmiye(isimlendirme) bahanesiyle tabiata isnad(dayandırıp) edip, bin derece muhali(imkansızı) birden irtikâb(kabul) etmek mi istersin?

-155-

Altıncı Pencere

                Şu âyet, vücub ve vahdeti(Allah’ın varlığı ve birliğini) gösterdiği gibi, bir ism-i a'zamı(Allah'ın (C.C.) Kur'ân ve Hadis-i Şeriflerde zikredilen yüz isminin mânâca en câmi' olanıdır. İsm-i A'zam, diğer isimlerin de mânâlarını içinde toplar. Her ism-i İlâhiyenin de, her mahlukun da bir a'zamlık mertebesi vardır.(İsm-i A'zam herkes için bir olmaz, belki ayrı ayrı oluyor. Meselâ: İmâm-ı Ali (R.A.) hakkında: "Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddus" altı isimdir. Ve İmâm-ı A'zamın İsm-i a'zamı, "Hakem, Adil" iki isimdir. Ve Gavs-ı A'zamın İsm-i a'zamı, "Yâ Hayy'dır." Ve İmâm-ı Rabbâninin İsm-i a'zamı. " Kayyum" ve hâkeza.. pek çok zatlar daha başka isimleri ism-i A'zam görmüşlerdir.) gösteren gayet büyük bir penceredir.

                İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası(özetinin özeti) şudur ki: Kâinatın(evrenin) ulvî(yüksek) ve süflî(alçak) tabakatındaki(mertebelerindeki) bütün âlemler(dünyalar) ayrı ayrı lisanla(dillerle) birtek neticeyi(sonucu), yani birtek Sâni'-i Hakîm'(hikmetle sanat eserleri olan varlıkları yaratan Allah)in rububiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl göklerde (hattâ Kozmoğrafyanın(astronomi) itirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntazam(düzenli) hareketler, bir Kadîr-i Zülcelal'in vücud ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini(yaratıcılığının mükemmelliğini) gösterir. Öyle de: Zeminde(yerde) bilmüşahede(gördüğümüz) (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gayet muntazam(düzenli) tahavvülâtlar(değişimler) dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelal'in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl berr(kara)'de ve bahr(deniz)'de kemal-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemal-i hikmet ile muhtelif(çeşit çeşit) şekiller giydirilen ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz(cihazlandırılan) edilen bütün hayvanat(hayvanlar), birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal'in vücuduna şehadet(şahitlik) ve vahdetine(birliğine) işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla(hepsi) gayet geniş bir mikyasta(ölçüde) azamet-i uluhiyetini(yaratıcılığının büyüklüğünü) ve kemal-i rububiyetini(rabliğinin mükemmelliğini) gösterir. Öyle de: Bağlardaki muntazam(düzenli) nebatat(bitkiler) ve nebatatın gösterdikleri müzeyyen(süslü) çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun(ölçülü) meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen(süslü) nakışlar(işlemeler), birer birer yine o Sâni'-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle(hepsi) gayet şaşaalı bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl cevv-i semadaki(atmosferdeki) bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler(meyveler, neticeler) için tavzif(vazifelendirilen) edilen ve gönderilen katreler(damlalar), katreler adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle(özellikleriyle) beraber ayrı ayrı maslahatlar(faydalar) için ihzar(hazırlanan) ve iddiharları(depolanmış olmaları), dağ metanetinde(sağlamlığında) bir kuvvetle yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl sahralarda(çöl) ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam(düzenli) çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla(hepsi) haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları(harika şekilleri) ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun(ölçülü, dengeli) hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede(büyüyen cisimler, bitkiler), büyümek zamanında muntazaman(düzenli) hareketleri ve türlü türlü âlât(aletler) ile teçhizleri(cihazlanmaları) ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane(akıllıca) teveccühleri(yönlenmeleri: fasulyenin ve kabağın dallara tırmanması gibi), herbiri ferden-ferda(her biri) yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna(varlığına) şehadet(şahitlik) ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla(hepsi) gayet büyük bir mikyasta(ölçüde) ihata-i kudretini(kudretinin her şeyi içine aldığının) ve şümul-ü hikmetini ve cemal-i san'atını ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de: Bütün hayvanî cesedlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam(tam bir düzen) ile teslih(oluşturma) etmek, türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla(hepsi) gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini(rahmetinin cemalini) ve kemal-i rububiyetini(rablerinin büyüklüğünü) gösterir. Hem nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi(çeşit) ulûm(ilimleri) ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi(çeşit) hacetlerinin(ihtiyaçlarının) tedarikini(karşılanmasını) öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye(bilinmeyen ilhamlar), bir Rabb-ı Rahîm'in vücudunu ihsas(özellikle hissettirir) eder ve rububiyetine işaret eder. Öyle de: Gözlere kâinat(evren) bostanındaki(bahçesindeki) manevî çiçekleri toplayan şuaat-ı ayniye(rontgen vb.) gibi zahirî(görünen) ve Bâtınî(iç) bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni'-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim'in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir.

                İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere-i a'zam açılıyor ki; oniki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk'ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

                İşte ey bedbaht münkir(inkarcı)! Şu daire-i arz(dünya dairesi) kadar, belki medar-ı senevîsi(bir senede döndüğü yer) kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?...

-156-

Yedinci Pencere

                Şu kâinat(evrenin) yüzünde serpilen masnuatın(sanat eserlerinin) kemal-i intizamları(son derece düzenli oluşları) ve kemal-i mevzuniyetleri(harika ölçüleri) ve kemal-i zînetleri(mükemmel süslendirilmeleri) ve icadlarının sühuleti(kolay) ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar(gösterme) etmeleri, nasılki bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta(ölçüde) gösteriyorlar. Öyle de: Camid(cansız) ve basit unsurlardan(hava, toprak, su, güneş), hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam(düzenli) mürekkebatın(oluşturan parçalarının) icadı, mürekkebat(oluşturan parçalar) adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla(hepsi birden) gayet parlak bir tarzda kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi terkibat-ı mevcudat(oluşturulma) tabir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki(zamanındaki) teceddüde(yenilenmede) nihayet(son) derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet(son) derecede bir imtiyaz(seçme) ve tefrik(ayırma) ile, meselâ topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz(seçmek) ve tefrik(ayırmak) etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene(bedendeki hücrelere) karışık bir surette(şekilde) giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle(fayda) ve kemal-i mizanla(ölçü) ayırıp tefrik(ayırma) etmek, yine o Hakîm-i Mutlak(her şeye hakim Allah) ve o Alîm-i Mutlak(her şeyi her şeyiyle bilen Allah) ve o Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini(birliğini) gösterdiği gibi; zerreler(atom, molekül ve onları oluşturanlar) âlemini hadsiz(sonsuz) ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar(evrenler) mahsulâtını(ürünlerini) ondan almak ve o camide(cansıza), âcize, cahile olan zerrata(zerreler) gayet şuurkârane(akıllıca) ve gayet hakîmane(hikmetli) ve muktedirane(her şeye gücü yeter şekilde) hadsiz(sonsuz) muntazam(düzenli) vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelal'in ve o Sâni'-i Zülkemal'in vücub-u vücudunu(varlığını) ve kemal-i kudretini(kudretinin sonsuzluğunu) ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini(rabliğini) gösterir.

                İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha(Rabbimizi tanımaya) açılır. Ve büyük bir mikyasta(ölçüde) bir Sâni'-i Hakîm'i akla gösterir.

                Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul...

-157-

Sekizinci Pencere

                Nev'-i beşerdeki(insanlardaki) bütün ervah-ı neyyire(nurani, mübarek ruhlar) ashabı(arkadaş sahibi) olan Enbiyalar(peygamberler Aleyhimüsselâm), bahir(apaçık) ve zahir(görünen) mu'cizatlarına istinad(dayanarak) ederek ve bütün kulûb-u münevvere(nurlu kalpler) aktabı(hak tarikatların başları) olan evliyalar, keşf ü kerametlerine itimad(güveme, dayanma) ederek ve bütün ukûl-ü nuraniye(nurlu akıllar) erbabı(fertleri) olan asfiyalar(doğru dengeli yolu Kuran ve sünnet ışığında bulan zatlar) , tahkikatlarına(araştırmalarına) istinad(dayanarak) ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli Şey'in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti göstermektedir.

                Ey bîçare münkir(inkarcı)! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?

-158-

Dokuzuncu Pencere

                Kâinattaki ibadat-ı umumiye(bütün varlıklardaki ibadetler) , bilbedahe(apaçık) bir Mabud-u Mutlak(ibadet edilen yaratıcıyı)'ı gösteriyor. Evet âlem-i ervaha(ruhlar dünyası) ve bâtına(iç alem) giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle(şahitlikleriyle) sabit olan umum(bütün) ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal(tamamen uydukları) ile ubudiyetleri(kullukları) ve bilmüşahede(şahit olunan) bütün zîhayatların(hayatlı) kemal-i intizamla(düzenli) ubudiyetkârane(ibadet edermişcesine) vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anasır(hava, toprak, su, güneş) gibi bütün cemadatın(cansız) kemal-i itaatla(tam bir itaatle) ubudiyetkârane(ibadet eder gibi) hizmetleri, bir Mabud-u Bilhakk'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi, herbir taifesi icma'(toptan) ve tevatür(herkesin birleştiği, gördüğü gerçek) kuvvetini taşıyan bütün âriflerin(rabbimizi tanıyan düşünür) hakikatlı marifetleri(bilip, ispatla tanımaları), bütün şâkirler(şükredenler) taifesinin(topluluk) semeredar(meyve veren, görülen) şükürleri ve bütün zâkirlerin(zikredenler) feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin(hamdeden) nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin(Allah’ın varlığını ve birliğini savunan sayısız grupların) bürhanlı(ispatlı) tevhidleri(Allah’ın varlığı konusundaki birlikleri) ve tavsifleri(sıfatlarını anlatmaları) ve bütün muhiblerin(sevgi ve aşk ehlinin) hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin(günahları terk edip, yaratıcıya yönelen) ciddî taleb ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-u Ezelî'nin vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insanlardaki bütün makbul(kabul gören) ibadatın(ibadetlerin) ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat(feyiz) ve münacat(dua), müşahedat(şahit olunanlar) ve keşfiyat(keşfedilenler), yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdaniyete açılır.

-159-

Onuncu Pencere

                Şu kâinattaki(evrendeki) mevcudatın(varlıkların) birbirine teavünü(yardımı), tecavübü(cevaplanması), tesanüdü(yardımlaşmaları) gösterir ki; umum(bütün) mahlukat(yaratıklar, varlıklar), birtek Mürebbi(Terbiye edip, düzenleyici Allah)'nin terbiyesindedirler. Birtek Müdebbir(her şeyi düzenleyici Allah)'in idaresindedirler. Birtek Mutasarrıf(düzenleyici)'ın taht-ı tasarrufunda(kullanımındadır)dırlar. Birtek Seyyid'in hizmetkârlarıdırlar. Çünki zemindeki(yerdeki) zîhayatlara(hayatlı) levazımat-ı hayatiyeyi(hayata gerekenleri) emr-i Rabbanî ile pişiren Güneş'ten ve takvimcilik eden Kamer(ay)'den tut, tâ ziya(ışık), hava, mâ(su), gıdanın zîhayatların(hayatlılarının) imdadına koşmalarına ve nebatatın(bitkilerin) dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ a'za-yı bedenin(beden organlarının) birbirinin muavenetine(yardımlarına) koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin(beden hücrelerinin) imdadına koşmalarına kadar cari olan(geçerli) bir düstur-u teavün(yardım kurallarının) ile, camid(cansız) ve şuursuz(akılsız) olan o mevcudat-ı müteavine(varlıkların yardımları), bir kanun-u kerem(ikram kuralı), bir namus-u şefkat(şefkat kuralı), bir düstur-u rahmet(rahmet kuralı) altında gayet hakîmane(hikmetli), kerimane(bol ikram) birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hacetine(ihtiyaç seslerine) cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedahe(apaçık) birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un hizmetkârları(hizmetçileri) ve memurları ve masnuları(sanat eserleri) olduklarını gösterir.

                İşte ey bîçare müflis(iflas) felsefî! Bu muazzam(büyük, azametli)) pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?...

-160-

Onbirinci Pencere

                ­Æx­V­T²7!öÇw¬\«W²O«#ö¬yÁV7!ö¬h²6¬H¬"ö«ž«!ö   Bütün ervah(ruhlar) ve kulûbün(kalplerin) dalaletten(yoldan çıkma, sapıtma) neş'et eden(çıkan) ızdırabat(acılar) ve keşmekeş(karışıklık) ve ızdırabattan neş'et eden manevî elemlerden(acılar) kurtulmaları, birtek Hâlık'ı(yaratıcıyı) tanımakla olur. Bütün mevcudatı(varlıkları), birtek Sâni'a(sanatla yaratan Allah) vermekle necat(kurtuluş) buluyorlar, birtek Allah'ın zikriyle mutmain(doyma) olurlar. Çünki hadsiz(sayısız)) mevcudat(varlıklar) birtek zâta verilmezse (Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edildiği gibi) o zaman her birtek şeyi, hadsiz esbaba(sebeplere) isnad(dayanma) etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şeyin vücudu, umum(bütün) mevcudat(varlıklar) kadar müşkil(zor) olur. Çünki Allah'a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba(sebeplere) vermek lâzım gelir(gerekir). O vakit bir meyve, kâinat(evren) kadar müşkilât(zorluk) peyda eder(oluşur), belki daha ziyade(fazla) müşkil(zor) olur. Çünki nasıl bir nefer(asker) yüz muhtelif(ayrı, çeşitli) adamın idaresine verilse, yüz müşkilât(zorluk) olur. Ve yüz nefer(asker), bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif(değişik) esbabın(sebeplerin) birtek şeyin icadında ittifakları(birleşmeleri), yüz derece müşkilâtlı(zorlukla) olur. Ve pek çok eşyanın icadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur. İşte mahiyet-i insaniyedeki(insanlardaki yapı) merak ve taleb-i hakikat(gerçeği isteme) cihetinden(yönünden) gelen nihayetsiz(sonsuz) ızdırabdan(acı) kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık(yaratıcının birliği) ve marifet-i İlahiyedir(rabbimizin tanınması). Madem küfürde ve şirkte nihayetsiz(sonsuz) müşkilât(zor) ve ızdırabat(acı) var. Elbette o yol muhaldir(imkansız), hakikatı yoktur. Madem tevhide(Allah’ın birliği), mevcudatın(varlığın) yaratılışındaki sühulete(kolaylığa) ve kesrete(çokluğa) ve hüsn-ü san'ata(güzel sanata) muvafık(uygun) olarak nihayetsiz(sonsuz) sühulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattır.

                İşte ey bedbaht ehl-i dalalet! Bak: Dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli(acılı)!. Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı(huzurlu)... Oraya gir, kurtul...

-161-

Onikinci Pencere

                ›«G«Z«4ö«*ÅG«5ö›¬HÅ7!«:ö›Åx«,«4ö«s«V«'ö›¬HÅ7«!ö]«V²2«ž²!ö«t±¬"«*ö«v²,!ö¬d±¬A«,ö   sırrınca: Umum(bütün) eşyada(her şey) hususan(özellikle) zîhayat(hayatlı) masnularda(sanat eserlerinde) hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntazam(harika ölçülerle) ve bir suret(şekil), hikmetle verildiği ve o suret(şekil) ve o miktar(ölçüde)da maslahatlar(fayda) ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i hayatlarında(ömürlerinde) değiştirdikleri suret-i libasları(elbiseleri) ve miktarları(ölçüleri) yine hikmetlere, maslahatlara(faydalara) muvafık(uygun) bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden(hayatın kader sınırından) terkib(oluşturulan) edilen manevî ve muntazam(düzenli) birer suret(şekil), birer miktar(ölçü) bulunması, bilbedahe(apaçık) gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelal'in ve bir Hakîm-i Zülkemal'in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında(elinde) vücudları verilen o hadsiz masnuat(sanat eserleri olan canlı cansız varlıkları), o zâtın vücub-u vücuduna delalet(işaret) ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan(dil) ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve a'zalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.

                                                                                             

                                                                                              -162-

Onüçüncü Pencere

                ¬˜¬G²W«E¬"ö­d±¬A«K­<öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!ö«:ö “hiçbirşey yoktur ki O’nu tesbih etmesin” sırrınca: Herşey lisan-ı mahsusu(kendine özel, ait dillerle) ile Hâlıkını(yaratıcısını) yâdeder, takdis eder. Evet bütün mevcudatın(varlığın) lisan-ı hal(hal dili) ve kal(konuşma) ile ettiği tesbihat(yaratıcmızı anma), birtek Zât-ı Mukaddes'in vücudunu gösteriyor. Evet fıtratın(yaratılışın) şehadeti(şahitliği) reddedilmez. Delalet-i hal(halinin, durumunun gösterdiği) ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez. Bak hadsiz fıtrî şehadeti(şahitliği) tazammun(içine alan) eden ve nihayetsiz(sonsuz) tarzlarda(şekillerde) lisan-ı hal(durum dili) ile delalet(işaret) eden ve mütedâhil(iç içe girmiş) daireler gibi birtek merkeze bakan şu mevcudatın(varlıkların) muntazam(düzenli) suretleri(şekilleri), herbiri birer dildir. Ve mevzun(ölçülü) heyetleri(toplulukları), herbiri birer lisan-ı şehadettir(şahitlik dilidir). Ve mükemmel(harika) hayatları, herbiri birer lisan-ı tesbihtir(yaratıcımızı anma dili) ki, Yirmidördüncü Söz'de kat'î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zahir(görünen) bir surette(şekilde) tesbihatları ve tahiyyatları ve birtek mukaddes zâta şehadetleri, ziya(ışık) güneşi gösterdiği gibi bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'u gösterir. Ve kemal-i uluhiyetine(ilahlığına) delalet(işaret) eder.

                                                                                              -163-

Ondördüncü Pencere

­y­X¬=!«i«'ö@«9«G²X¬2öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!«:   ¯š²z«-ö±¬u­6ö­€x­U«V«8ö¬˜¬G«[¬"ö²w«8ö²u­5 

ö@«Z¬B«[¬.@«X¬"ö½H¬'³~ö«x­;öެ!ö¯^Å"!«(ö²w¬8ö@«8  öö

½o[¬S«&ö¯š²z«-ö¬±u­6ö]«V«2ö¬]±"«*öŖ¬! 

sırlarınca: Herşey herşeyinde ve her şe'ninde(işinde) tek bir Hâlık-ı Zülcelal(yaratıcıya)'e muhtaçtır. Evet kâinattaki(evren) mevcudata(varlıklar) bakıyoruz ve görüyoruz ki: Za'f-ı mutlak(tam bir zayıflık, güçsüzlük: gücü havaya toprağa buluta hatta ihtiyaçlarına yetmeme) içinde bir kuvvet-i mutlaka(her şey emrine koşturulmasıyla kuvvetli görünme) tezahüratı(görüntü) var. Ve acz-i mutlak(tam aciz, aslında gücü kuvveti hiçbir şeye yetmez) içinde bir kudret-i mutlakanın(her şeye gücü yeter gibi her şey emrine koşturulması) âsârı(eserleri) görünüyor. Meselâ nebatatın(bitkilerin) tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin(hayat tohumları) intibahları(uyanmaları) zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri(şekil işler) gibi. Hem fakr-ı mutlak(tam fakirlik) ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın(tam zenginliğin) tezahüratı(görüntüleri) var: Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri(fakir şekilde görünmeleri) ve baharda şaşaalı servet ve gınaları(zenginlikleri) gibi. Hem cümud-u mutlak(tam cömertlik) içinde bir hayat-ı mutlakanın(tam bir hayatın) tereşşuhatı(damlacıkları) görünüyor: Anasır-ı camidenin(cansız unsurların, hava, toprak, su, güneş vb.) zîhayat(canlı) maddelere inkılabı(dönmesi) gibi.

                Hem bir cehl-i mutlak(tam cahillik) içinde muhit(her şeyi içine alan) bir şuurun tezahüratı(görünmesi) görünüyor: Zerrelerden(atom ve ondan daha küçükler) yıldızlara kadar herşeyin harekâtında(hareketlerinde) nizamat-ı âleme(evrenin düzenine) ve mesalih-i hayata(hayatın hikmetine işlerine) ve metalib-i hikmete muvafık(uygun) bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane(akıllıca) vaziyetleri gibi.

                İşte bu acz içindeki kudret ve za'f(zayıflık) içindeki kuvvet ve fakr(fakirlik) içindeki servet ve gına(zenginlik) ve cümud(cansız) ve cehil içindeki hayat ve şuur(irade); bilbedahe(apaçık) ve bizzarure(mecburen) bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyum bir zâtın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Heyet-i mecmuası(hepsi) ile büyük bir mikyasta(ölçüde) bir cadde-i nuraniyeyi(nurani cadde) gösterir. İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlahiyeyi tanımazsan; herbir şeye, hattâ herbir zerreye, hadsiz(sonsuz) bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz(sonsuz) bir hikmet ve meharet(kabiliyetler), belki ekser(çoğu) eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir.

-164-

Onbeşinci Pencere

                ­y«T«V«'ö¯š²z«-öÅu­6ö«w«,²&«!ö›¬HÅ7«!ö  sırrınca: Herşeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine(yapısına) göre kemal-i mizan(tam bir ölçü) ve intizam(düzen) ile biçilip hüsn-ü san'at(güzel sanat) ile tertib(düzen) edilip, en kısa yolda, en güzel bir surette(şekil), en hafif bir tarzda, istimalce(kullanışlılıkca) en kolay bir şekilde, (meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal(kullanma) etmelerine bak) hem israfsız hikmetli bir tarzda(şekil) vücud vermek, suret(şekil, yüz) giydirmek, eşya adedince(sayısınca) diller ile bir Sâni'-i Hakîm(hikmetle sanatla yaratan)'in vücub-u vücuduna(varlığına) şehadet(şahitlik ederek) ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak'a(Her şeyi her şeyiyle bilen ve kudreti yeten Allah) işaret ederler.

                                                                                              -165-

Onaltıncı Pencere

                Rûy-i zeminde(yer yüzünde) mevsim-bemevsim(her mevsimde) tazelenen mahlukatın(yaratılanların) icad ve tedbir(önlemli, düzenli yaratılış)lerindeki intizamat(düzen) ve tanzimat(uyum), bilbedahe(apaçık) bir hikmet-i âmmeyi(genel, herşeyi kaplayan hikmeti) gösterir. Sıfat(varlıklardaki özellikler:renk, şekil, durum, kabiliyet, görme, yürüme, duyma vb.), mevsufsuz(sıfatlandırıcısız) olmadığından; elbette o hikmet-i âmme(her şeydeki hikmet), bizzarure(gerektirirki) bir Hakîm'i gösterir. Hem o perde-i hikmet(hikmet perdesi) içinde hârika tezyinat(süslendirmeler), bilbedahe(apaçık) bir inayet-i tâmmeyi(tam bir yardım olduğunu) gösterir. Ve o inayet-i tâmme, bizzarure(gerektirir ki) inayetkâr(yardım sever) bir Hâlık-ı Kerim(yaratıcısını)'i gösterir. Ve o perde-i inayette(yardım perdesinde) umuma(herşeye) şamil(içine alan, ilgili) bir taltifat(iltifat, övme, özel ilgi) ve ihsanat(ikram, karşılıksız hediye), bilbedahe(apaçık) bir rahmet-i vasiayı(geniş rahmeti) gösterir. Ve o rahmet-i vasia(rahmetin genişliği), bizzarure(gerektirir) bir Rahman-ı Rahîm'i gösterir. Ve o perde-i rahmet(rahmet perdesi) üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların(canlı) lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri(ihtiyaçlarının karşılanması) ve erzakları(yiyecekleri), bilbedahe(apaçık) terbiyekârane(terbiye verici) bir Rezzakıyet ve şefkatkârane bir rububiyeti gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim(bol bol ikram eden rızık verici Allah)'i gösterir. Evet zeminin(yer) yüzünde kemal-i hikmetle terbiye edilen ve kemal-i inayetle(tam yardım) tezyin(süs) edilen ve kemal-i rahmetle taltif(hediye) edilen ve kemal-i şefkatle iaşe(geçim) edilen bütün mahlukat(yaratılanlar), birer birer bir Sâni'-i Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak'ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, yeryüzünün mecmuunda(hepsi) tezahür(görülen) eden ve umumunda(hepsi) görülen ve kasd ve iradeyi bilbedahe(apaçık) gösteren hikmet-i âmme(herşeyde ve her sahada görülen hikmetli işler); ve hikmeti dahi tazammun(içine alan) eden umum(her) masnuata(sanatla yaratılan herşey) şamil(içine alan) inayet-i tâmme(tam yardım); ve inayet ve hikmeti tazammun(içine alan) eden ve umum mevcudat-ı arziyeye(yeryüzündeki varlıklarda) şamil(içine alan) olan rahmet-i vasia(geniş rahmet); ve rahmet ve hikmet ve inayeti(yardım) de tazammun(içine alan) eden umum zîhayata(hayatlı) şamil bir surette ve gayet kerimane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyeyi(genel geçimi) birden nazara(bakışına) al, bak! Nasılki elvan-ı seb'a(yedi renk), ziyayı(ışığı) teşkil(oluşturur) eder. Ve yeryüzünü tenvir(nurlandıran) eden o ziya(ışık) nasıl şübhesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inayet(yardım) ve inayet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî(rızık:yiyecek ve içecekle beraber bütün organlarında canlılarında geçimi), nihayet(son) derecede Hakîm(hikmet sahibi Allah), Kerim(ikram sahibi Allah), Rahîm, Rezzak(rızık verici Allah) bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve kemal-i rububiyetini büyük bir mikyasta(ölçüde), yüksek bir derecede, parlak bir surette(şekil) gösterir.

                İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane, kerimane, rahîmane, rezzakane terbiyeti ve bu acib ve hârika ve mu'cize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, camid, cahil esbabla mı? Yoksa nihayetsiz(sonsuz) derecede mukaddes, münezzeh ve müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr(kudreti herşeye yeten), Alîm(herşeyi bilen), Semi'(herşeyi işiten), Basîr(herşeyi gören) olan Zât-ı Zülcelal'e nihayetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin, miskin olan "tabiat" namını verip nihayetsiz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikatı, hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?

-166-

Onyedinci Pencere

«w[¬X¬8ÌY­W²V¬7ö¯€@«<žÀ«ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4öŖ¬! 

                Zeminin(yer) yüzünü yaz zamanında temaşa(gözleyip) edip görüyoruz ki: İcad-ı eşyada(varlıkların icadında) müşevveşiyeti(karışıklığı) iktiza(gerektiren) eden ve intizamsızlığa(düzensizliğe) sebeb olan nihayetsiz(sonsuz) sehavet(bolca kalabalık, cömert) ve bir cûd-u mutlak(büyük ordu), gayet(son) derecede bir insicam ve intizam(düzen) içinde görünüyor. İşte zemin(yer) yüzünü tezyin(süslendiren) eden bütün nebatatı(bitkileri) gör. Hem mizansızlığı(ölçüsüzlüğü) ve kabalığı iktiza eden(gerektiren) icad-ı eşyadaki(varlıkların icadındaki) sür'at-i mutlaka(tam sürat) dahi kemal-i mevzuniyet(ölçü) içinde görünüyor. İşte zemin(yer) yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak. Hem ehemmiyetsizliği(önemsizliği), belki çirkinliği iktiza(gerektiren) eden kesret-i mutlaka(büyük çoğunluğu) dahi, kemal-i hüsn-ü san'at(sanat güzelliğinin mükemmelliği) içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak! Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden(gerektiren) icad-ı eşyadaki(eşyaların icadındaki) sühulet-i mutlaka(kolaylık) dahi, nihayetsiz(sonsuz) derecede san'atkârlık ve meharet(kabiliyet) ve ihtimamkârlık(özen) içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebatat(bitki) cihazatının(organlarının, cihazlarının) sandukçaları ve proğramları ve tarihçe-i hayatlarının(hayat programları olan çekirdekler) kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak. Hem ihtilaf(farklı) ve ayrılığı iktiza eden(gerektiren) uzaklık ve bu'd-u mutlak(uzaklık) dahi bir ittifak-ı mutlak(birlik) içinde görünüyor. İşte bütün aktar-ı zeminde(yeryüzü kıtalarında) zer'edilen her nevi(türlü) hububata(bitkilere) bak. Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden(gerektiren) kemal-i ihtilat(harika çıkarmak), bilakis kemal-i imtiyaz(seçme) ve tefrik(ayırma) içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemal-i imtiyazları(ayırma) ve ağaçlara giren muhtelif(çeşitli) maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemal-i imtiyaz(ayırma) ile tefrikleri(ayırma) ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif(çeşitli) a'za(organ) ve hüceyrata(hücre) göre kemal-i imtiyazla(mükemmel düzenle) ayrılmalarına bak, kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti(kudretin mükemmelliğini) gör. Hem ehemmiyetsizliği(önemsizliği), kıymetsizliği iktiza eden(gerektiren) gayet(son) derecede mebzuliyet(bolluk) ve nihayet(son) derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça(sanat eserleri olan bütün varlıklar), san'atça nihayet(son) derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acaib-i san'at(sanat harikaları) içinde yeryüzünün Rahmanî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine(türlerine) bak! Kemal-i rahmeti, kemal-i san'at içinde gör.

                İşte bütün rûy-i zeminde(yer yüzünde) gayet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz(sonsuz) ihtilat ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz(seçim) ve tefrik(ayırma); ve hadsiz imtiyaz(ayırma) ve tefrik(farklılık) içinde gayet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat(uygunluk) ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gayet derecede sühulet ve kolaylık ile beraber gayet(son) derecede ihtimamkârane(özenle) yapılış; ve gayet(son) derecede güzel yapılış içerisinde sür'at-i mutlaka(son derece hızlı) ve çabuklukla beraber gayet derecede mevzun(ölçülü) ve mizanlı(ölçülü) ve israfsızlık; ve gayet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret(çokluk) ile beraber son derecede hüsn-ü san'at(sanatta güzellik); ve son derece hüsn-ü san'at(güzellik) içinde nihayet(son) derecede sehavet(bolluk) ile beraber intizam-ı mutlak(harika düzen).. elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelal'in, bir Hakîm-i Zülkemal'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve kemal-i kudretine ve cemal-i rububiyetine ve vahdaniyetine ve ehadiyetine şehadet ederler, ]«X²,­E²7!ö­š@«W²,«ž²!ö­y«7ö (en güzel isimler O’nundur)  sırrını gösterirler.

                Şimdi ey bîçare(çaresiz) cahil, gafil, muannid(inatçı), muattıl! Bu hakikat-ı uzmayı(büyük hakikatı) ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihayet(son) derecede mu'cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu san'atları neye isnad(dayanabilirsin) edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz(akılsız) yoldaşın ve dalalette(hak yoldan çıkmada) istinadgâhın(dayanmanın) ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal(imkansız) değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu?

                Yoksa camid(cansız), âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makine ve matbaaları mı var?..

-167-

Onsekizinci Pencere

¬Œ²*«ž²!ö«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö¬€x­U«V«8ö]¬4ö!:­h­P²X«<ö²v«7«:«! 

                Yirmiikinci Söz'de izah edilen(açıklanan) şu temsile(örneğe) bak ki: Nasıl mükemmel(harika), muntazam(düzenli), san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedahe(apaçık) muntazam(düzenli) bir fiile delalet(işaret) eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe delalet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil(iş), bizzarure(gerektirirki) mükemmel bir fâile(işi yapana) ve mahir(kabiliyetli) bir ustaya, bir dülgere delalet(işaret) eder. Ve mükemmel(harika) usta ve dülger ünvanları, bilbedahe mükemmel bir sıfata, yani san'at melekesine delalet(işaret) eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san'at(sanat tekrarları), bilbedahe mükemmel bir istidadın(bir kabiliyetin) vücuduna delalet(işaret) eder. Ve mükemmel(harika) bir istidad(kabiliyet) ise, âlî(yüksek) bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delalet(işaret) eder.

                Öyle de: Zeminin(yer) yüzünü, belki kâinatı(evreni) dolduran müteceddid(yenilenen) eserler, bilbedahe(apaçık) gayet derece-i kemalde(mükemmellik derecesinde) bulunan ef'ali(işleri) gösteriyor. Ve şu nihayet(son) derecedeki intizam(düzen) ve hikmet dairesindeki ef'al(işler), bilbedahe(apaçık) ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili(iş yapanını) gösteriyor. Çünki muntazam(düzenli), hakîmane(hikmetli) fiiller, fâilsiz(yapansız) olmadığı kat'iyyen(kesinlikle) malûm(biliniyor). Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin(fiili yapanın) son derece kemaldeki(mükemmellikteki) sıfatlarına delalet(işaret) eder. Çünki fenn-i Sarfça(gramer, sarf bilgisi) nasıl ism-i fâil(özne) masdardan yapılır. Öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe'leri(çıkışları), sıfatlardır. Ve son derece-i kemalde(mükemmellik derecesinde) sıfatlar, şübhesiz son derece mükemmel olan şuunat-ı zâtiyeye(Allah’ın işlerine dolayısıyla varlığına) delalet(işaret) eder. Ve kabiliyet-i zâtiye (tabir edemediğimiz) o mükemmel şuun-u zâtiye(yaratıcımızın işleri), bihakkalyakîn(gerçeği görür gibi) hadsiz derece-i kemalde(mükemmel) olan bir zâta delalet(işaret) eder.

                İşte bütün âlemdeki(evrendeki) âsâr-ı san'at(sanat eseri) ve bütün mahlukat(varlıklar), herbiri birer eser-i mükemmel(harika eseri) olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa(özelliklere) ve vasıf ise şe'ne(işe) ve şe'n(iş) ise zâta şehadet(şahitli) ettikleri için; masnuat(sanat eserleri olan canlı cansız varlıklar) adedince birtek Sâni'-i Zülcelal'in vücub-u vücuduna şehadet(şahitlik) ve ehadiyetine(birliğine) işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuası(hepsi) ile, silsile-i mahlukat(yaratılanların silsilesi) kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'rac-ı marifettir(yaratıcımızı tanıma miracı). Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhan-ı hakikat(gerçeğin delili)tır.

                Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhanı(delil) ne ile kırabilirsin? Şu masnuat(varlıklar) adedince hakikatın şuaını(ışığını) gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?

-168-

Ondokuzuncu Pencere

¬˜¬G²W«E¬"ö­d±¬A«,­<öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!ö«:öÅw¬Z[¬4ö²w«8«:ö­Œ²*«ž²!«:ö­p²AÅ,7!ö­€!«Y´WÅK7!ö­y«7ö­d±¬A«,­# 

sırrınca: Sâni'-i Zülcelal, semavatın(uzayın) ecramına(yıldızlarına) o kadar hikmetler, manalar takmış ki; güya celal ve cemalini ifade etmek için semavatı(uzayı); güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semada(atmosferde) dahi olan mevcudata(varlıklarda) öyle hikmetler ve manalar ve maksadlar(amaç) takmış ki; güya o cevv-i semayı(gökyüzünü) berkler(yıldırım), şimşekler, ra'dlar(gökgürültüsü), katreler(damlalar) kelimeleriyle intak(konuşma) ediyor. Ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl zemin(yer) kafasını, hayvanat(hayvanlar) ve nebatat(bitkiler) denilen manidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san'atını(sanat mükemmelliğini) kâinata(evreni) gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları(bitkileri) ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip(konuşturup) yine kemal-i san'atını(sanatının mükemmelliğini) ve cemal-i rahmetini(rahmetinin cemalini, güzelliğini) ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı san'atını(sanatının inceliklerini) ve kemal-i rububiyetini(rabliğinin mükemmelliğini) ehl-i şuura(akıllılara) talim(öğrenme) ediyor. İşte bu hadsiz kelimat-ı tesbihiye(yaratıcımızı zikretmeye, anmaya) içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine(anlatmasına) kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet(şahitlik) eder, bileceğiz.

                Evet herbir nebat(bitki), herbir ağaç, pekçok lisan(dil) ile Sâni'lerini(sanatkarlarını) öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara "Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet(şahitlik) ediyor!" dedirtirler.

                Evet, herbir nebatın(bitkilerin) çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi anında, tebessümkârane (gülümseyerek) manevî tekellümleri (konuşmaları) hengâmındaki(zamanındaki) tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zahir(görünür)dir. Çünki herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntazam(düzenli) sünbülün lisanıyla(diliyle) ve mevzun(ölçülü) tohumların ve muntazam(düzenli) habbelerin(tohum, çekirdek) kelimatıyla hikmeti gösteren o nizam(düzen), bilmüşahede(apaçık) ilmi gösteren bir mizan(ölçü) içindedir. Ve o mizan(ölçü) ise, meharet-i san'atı(sanat kabiliyetlerini) gösteren bir nakş-ı san'at(sanat işlemeleri) içindedir ve o nakş-ı san'at(sanat işleri), lütuf(hoş ikram, ihsan, hediye) ve keremi(bol ikram sahibi) gösteren bir zînet(süs) içindedir. Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren latif(hoş) kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu manidar keyfiyetler(özellikler), öyle bir lisan-ı şehadettir(şahitlik dilleri) ki; hem Sâni'-i Zülcemal'ini esmasıyla(isimleri) tarif eder, hem evsafıyla(özelliklerini, sıfatlarını) tavsif eder, hem cilve-i esmasını(isimlerinin tecellişini, görünmesini) tefsir(açıklar) eder, hem teveddüd(kendini sevdirmesini) ve taarrüfünü(bildirip,tanıttırmasını), yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.

                İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin(yer) yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni'-i Zülcelal'in vücub-u vücudunu(varlığını) ve vahdetini(birliğini) ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur(şuurlu) denilebilir mi?

                Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman(harika düzenli) çıkması, çiçeklerin mevzunen(ölçülü) açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin(rüzgarın) esmesiyle oynaması içindeki latif(hoş) ağzını gör. Nasıl bir dest-i kerem(ikram sahibi eli) ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş'e-i lütuf(lütuf neşesiyle) ile tebessüm(gülümseyen) eden çiçeklerin lisanıyla(dilleriyle) ve bir cilve-i rahmet(rahmet görünmesi) ile gülen meyvelerin kelimatı(kelimeleri) ile ifade edilen hikmetli nizam(düzen) içindeki adilli(adaletli, dengeli) mizan(ölçü); ve adli gösteren mizan(ölçü) içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar ve meharetli(kabiliyetli) nakışlar ve zînetler(süsler) içinde rahmet ve ihsanı(hediyesini) gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu'cize-i kudret(kudret mucizesi) olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zahir(görünen) bir surette(şekilde) bir Sâni'-i Hakîm, Kerim, Rahîm, Muhsin, Mün'im(nimet verici Allah), Mücemmil, Mufaddıl'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte eğer bütün rûy-i zemindeki(yer yüzündeki) ağaçların lisan-ı hallerini(durum, hal dillerini) birden dinleyebilsen, ¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö@«8«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö@«8ö¬yÁV¬7ö­d±¬A«,­<ö   hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.

                İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerim-i Zülcemal, tanımak istenilmezse bu lisanları(dilleri) susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünki sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat(varlıklar) susmaz, vahdaniyet şahidleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler...

-169-

Yirminci Pencere (Haşiye)

                Nasıl cüz'iyat(küçük) ve neticelerde(sonuçlarda) ve teferruatta(ayrıntılarda) kemal-i hikmet(tam hikmet) ve cemal-i san'at(sanat güzelliği) görünüyor. Öyle de: Tesadüfî ve karışık tevehhüm(zan) edilen küllî(büyük) unsurların(hava, toprak, su, güneş), büyük mahlukatın(yaratıkların) zahiren(görünürde) karışık vaziyetleri(şekilleri) dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler(şekiller) alıyorlar. İşte ziyanın(ışığın) parlaması, sair hikmetli hidematının(hizmetlerinin) delaletiyle(işaretiyle), yeryüzünde masnuat-ı İlahiyeyi(Allah’ın sanat eserlerini) izn-i Rabbanî(Rabbimizin izniyle) ile teşhir(gösterme) ve ilân etmektir. Demek bir Sâni'-i Hakîm tarafından ziya(ışık) istihdam(hizmetçi) ediliyor. Çarşı-yı âlem(evren çarşısı) sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irae(gösteriyor) ediyor. Şimdi rüzgârlara bak ki: Sair hakîmane, kerimane faidelerinin(fayda) ve vazifelerinin şehadetiyle gayet mühim(önemli) ve kesretli(pek çok) vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir Sâni'-i Hakîm tarafından bir tavziftir(verilmiş görev), bir tasriftir(istediği şekle sokması), bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbanînin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır.

                Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara... Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki onlara terettüb(sıralanan) eden âsâr-ı rahmet(rahmet eserleri) olan faidelerin ve semerelerin(meyvelerin) şehadetiyle(şahitliğiyle) ve dağlarda bir mizan-ı hacetle(ihtiyaç ölçülerinde) iddiharlarının(depolanmalarının) ifadesi ile ve bir mizan-ı hikmetle(hikmet ölçüleriyle) gönderilmelerinin delaletiyle(işaretiyle) gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm'in teshiriyle(etkisi) ve iddihar(depolaması)ıyladır. Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

                Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin(cevherler) ve madenlerin enva'ına(çeşitlerine) bak. Bunların tezyinatları(süslenme) ve menfaatlı(fayda) hâsiyetleri(özellik) bir Sâni'-i Hakîm'in tezyini(süslendirmesi) ile, tertibi ile, tedbiri(önlemi) ile, tasviri(anlatması) ile olduğunu, onlara müteallik(ilgili) hakîmane(hikmetli) faideleri(faydaları) ve mesalih-i hayatiye(hayat meselelerine) ve levazımat-ı insaniye(insana gerekenlere) ve hacat-ı hayvaniyeye(hayvanların ihtiyaçlarına) muvafık(uygun) bir tarzda(şekilde) ihzarları(hazırlanmaları) gösteriyor.

                Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'-i Kerim'in, bir Mün'im-i Rahîm'in sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak muhtelif(çeşit çeşit) renk ve koku ve tadlarla her nev'e(türe) ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

                Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'-i Hakîm'in intak(konuşturma) ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î(kesin delil) ise, hayret verir bir tarzda(şekil) birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat(hislerini söyleme) ve ifade-i maksad(amaçlarını söyleme) etmeleridir.

                Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat(hayat suyu) hükmündeki damlaları sağmak ve zemin(yer) yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara(hayatlı) emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki; bir Rabb-i Kerim'in emriyle, müştaklara(çok muhtaç) o yağmur bağırıyor ki, "Sizlere müjde, geliyoruz!" manasını ifade ederler.

                Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan(yıldız, gezegenler) yalnız Kamer(ay)'e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle olduğu, ona müteallik(ilgili) ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.

                İşte ziyadan(ışık) tut, tâ Kamer(ay)'e kadar saydığımız küllî(büyük) unsurlar(evreni oluşturan parçalar) gayet geniş bir tarzda(şekilde) ve büyük bir mikyasta(ölçüde) bir pencere açar. Bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve kemal-i kudretini(kudretinin mükemmelliğini) ve azamet-i saltanatını(saltanatının büyüklüğünü) gösterir, ilân ederler.

                İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı(sesi) susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı(ışığı, aydınlığı) söndürebilirsen, Allah'ı unut! Yoksa aklını başına al!

Åw¬Z[¬4ö²w«8«:ö­Œ²*«ž²!«:ö­p²AÅ,7!ö­€!«Y´WÅK7!ö­y«7ö­d±¬A«,­#   ö²w«8ö«–@«E²A­,öde.

-170-

Yirmibirinci Pencere

¬v[¬V«Q²7!ö¬i<¬i«Q²7!ö­h<¬G²T«#ö«t¬7´)ö@«Z«7ö¯±h«T«B²,­W¬7ö›¬I²D«#ö­j²WÅL7!ö«: 

                Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin(sanatkarının) vücuduna ve vahdaniyetine(birliğine) güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye(güneş sistemi) denilen küremizle(dünyamızla) beraber oniki seyyare(gezegen); cirmleri(yapı) küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif(çeşitli) ve mevkileri(yerleri) uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefavit(çeşitli) ve sür'at-i hareketleri(hızları) çok mütenevvi'(farklı) olduğu halde kemal-i intizam(tam bir düzen) ve hikmet ile ve kemal-i mizan(tam bir ölçü) ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları(dönmeleri) ve güneş ile, cazibe kanunu(gezegenlerin çekimi) tabir edilen(adlandırılan) bir kanun-u İlahî(rabbimizin kanunu) ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları(uymaları); büyük bir mikyasta(ölçüde) bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi(rabbimizin büyüklüğünü) ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi(birliğini) gösterir. Çünki o camid(cansız) cirmleri(gezegen ve yıldızları), o şuursuz(akılsız) büyük kütleleri, nihayet(son) derecede intizam(düzen) ve mizan-ı hikmet(tam ölçü) içinde muhtelif(çeşitli) şekillerde ve muhtelif(çeşitli) mesafelerde ve muhtelif(çeşitli) hareketlerde döndürmek, istihdam(yapmak) etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı(evreni) dağıtacak. Çünki bir dakika, tesadüf birisini tevkif(vekil) etse, mihverinden(yörüngesinden) çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe(çarpışma) etmesine yol açar. Küre-i Arzdan(Dünya) bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

                Manzume-i Şemsiyenin(güneş sistemi) yani şemsin(güneş) me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin(gezegen) acaibini ilm-i muhit-i İlahîye(rabbimizin her şeyi içine alan ilmine) havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz(gezegenimiz) bulunan arza(dünya) bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz(gezegenimiz), bir azamet-i şevket-i rububiyeti(rabbimizin büyüklüğünü) ve haşmet-i saltanat-ı uluhiyeti ve kemal-i rahmeti(rahmetin kemalini) ve hikmeti gösterir bir surette(şekil) Güneşin etrafında, emr-i Rabbanî(rabbimizin emri) ile (Üçüncü Mektub'da beyan edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat(gittiği yol) ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbaniye(rabbimizin gemisi) olarak acaib-i masnuat-ı İlahiye(rabbimizin acayip sanat eserleri) ile doldurulmuş ve zîşuur(şuurlu) ibadullaha(Allah’ın kullarına) seyrangâh(izleyici) gibi bir mesken-i seyyar(gezen bir binek) vaziyeti verilmiş. Ve evkat(vakitleri) ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer(ay) dahi dakik hesablarla, azîm(büyük) hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer'e başka menzillerde(konum) ayrı seyr ü seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz(dünya) kuvvetinde bir şehadetle(şahitlikle), bir Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Madem şu seyyaremiz(gezegenimiz) böyledir, manzume-i şemsiyeyi(güneş sistemi) ona kıyas edebilirsin. Hem şemse(güneşe) kendi mihveri üstünde cazibe denilen(çekim kuvveti) manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı(gezegeni) o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek(düzenlemek) ve güneşi bütün seyyaratı(gezegenleri) ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle(hız), bir tahmine göre "Herkül Burcu" tarafına veya Şems-üş Şümus(vega burcu) canibine(tarafına) sevk etmek(yöneltmek), elbette ezel ve ebed(geçmiş ve gelecek) sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in(Allah) kudretiyle ve emriyledir. Güya(sanki) haşmet-i rububiyetini(rabliğinin haşmetini) göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye(güneş sistemi) ordusu ile bir manevra yaptırır.

                Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi esbabın(sebeblerin) eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle... Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelal, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus(özellikle) kâinatın(evrenin) meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası(özeti, özü) olan zîhayatları(hayatlıları), başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii(herşeyi içine alanı) ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi, kemal-i hikmetini sukut(düşürtürmü) ettirir mi?

-171-

Yirmiikinci Pencere

                Küre-i Arz(dünya) bir kafadır ki, yüzbin ağzı vardır. Herbir ağzında, yüzbin lisanı(dili) vardır. Her lisanında(dilinde), yüzbin bürhanı(delili) var ki; herbiri çok cihetle(yönden) Vâcib-ül Vücud(varlığı şart olan), Vâhid-i Ehad(bir olan), herşeye kadîr(kudreti yeten), herşeye alîm(her şeyi bilen) bir Zât-ı Zülcelal'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine(kudsi vasıf, özelliklere)  ve esma-i hüsnasına(güzel isimlerine) şehadet(şahitlik) ederler. Evet arzın(yerin) evvel-i hilkatına(ilk yaratılışına) bakıyoruz ki: Mayi(sıvı) haline gelen bir madde-i seyyaleden(akıcı maddeden) taş ve taştan toprak halkedilmiş(yaratılmış). Mayi(sıvı) kalsaydı, kabil-i sükna(oturma, yerleşme) olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade(faydalanmaya uygun) olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti(şekli) veren, yerin sekenelerinin(sakinlerinin) hacetlerini(ihtiyaçlarını) gören bir Sâni'-i Hakîm(hikmetle yaratılan Allah)'in hikmetidir. Sonra tabaka-i turabiye(toprak tabakaları), dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî(iç) inkılablardan(yeniliklerden) gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs(nefes alıp) edip, zemini(yeri) hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların(hayatlıların) levazımat-ı hayatiyesine(hayatlarına gerekenlere) birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan(zararlı maddelerden) tasfiye etsin(temizlesin), tâ teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip iddihar(biriktirsin) etsin. Hem zîhayata(hayatlılara) lâzım olan sair(diğer) madenlere menşe'(çıkış) ve medar(yer) olsun.

                İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm'in vücub-u vücuduna ve vahdetine(birliğine) gayet kat'î ve kuvvetli şehadet(şahitlik) eder.

                Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izah edersin(açıklarsın)? Hangi tesadüf şu acaib-i masnuat(sanateserleri) ile dolu sefine-i Rabbaniyeyi(rabbimizin gemisini) bir meşher-i acaib(geçiş yapan sergi) yaparak yirmidörtbin sene bir mesafede, bir senede sür'atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?

                Hem zeminin(yer) yüzündeki acib san'atlara bak! Anasırlar(evreni oluşturan parçalar), ne derece hikmetle tavzif(vazifelendirilmiş) edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle zemin(yer) yüzündeki Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.

                Hem acib ve garib san'atlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin(yer) yüzünün sîmasındaki(yüzündeki) bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine(sakinlerine) enhar(nehir) ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahluklarına(yaratıklarına) ve ibadına(kullarına) lâyık birer mesken(yer) ve vesait-i nakliye(nakil, iletme vasıtası) yapmış. Sonra yüzbinler ecnas-ı nebatat(bitki cinsleri) ve enva'-ı hayvanatı(hayvanların türleri) ile kemal-i hikmet(hikmetli) ve intizam(düzen) ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit-bevakit(her vakit) muntazaman(düzenli) mevt(ölüm) ile terhis ederek boşaltıp yine muntazaman(düzenli) "Ba'sü ba'de-l mevt"(ölümden sonra dirilmek) suretinde(şeklinde) doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelal'in ve bir Hakîm-i Zülkemal'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdetine(birliğine) yüzbinler lisanlarla(dillerle) şehadet(şahitlik) ederler.

                Elhasıl: Yüzü, acaib-i san'ata(sanat acaibi) bir meşher(sergi) ve garaib-i mahlukata(garip varlıklara) bir mahşer ve kafile-i mevcudata(varlıkların topluluğu) bir memer ve sufûf-u ibadına(kullarının saflarına) bir mescid ve makarr olan zemin(yer); bütün kâinatın(evrenin) kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdaniyeti gösterir.

                İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisan(dil) ile Allah'ı tanıttırsa ve sen Onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece-i kabahatını(kusur derecesini) düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak(layık) eder, bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar.

¯š²z«-ö±¬u­6ö­€x­U«V«8ö¬˜¬G«[¬"ö›¬HÅ7!ö¬yÁV7@¬"ö­a²X«8³~öde.

-172-

Yirmiüçüncü Pencere

«œY«[«E²7!ö«—ö«€²Y«W²7!ö«s«V«'ö›¬HÅ7«! 

                Hayat, kudret-i Rabbaniye(rabbimizin kudreti) mu'cizatının(mucizelerinin) en nuranisidir, en güzelidir. Ve vahdaniyet(Allah’ın birliğinin) bürhanlarının(delillerinin) en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniye(Samed görülmesi. Samed: her şeyin Allah’a ihtiyacı olması, O’nun ise hiçbir şeye ihtiyacı olmaması) âyinelerinin(görünmesinin) en câmii(genişi) ve en berrakı(net görünenidir)dır. Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum'u bütün esma(isimleri) ve şuunatı(işleri) ile bildirir. Çünki hayat, pekçok sıfâtın memzuç(karışmış) bir macunu hükmünde bir ziya(ışık), bir tiryaktır. Elvan-ı seb'a(yedi renk), ziyada(ışık); ve muhtelif(çeşitli) edviyeler(ilaçlar, devalar), tiryakta(ilaçta) nasılki mümtezicen(karışmış olarak) bulunur. Öyle de: Hayat dahi, pekçok sıfâttan yapılmış bir hakikattır. O hakikattaki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat(genişleme) ederek inkişaf(genişleyip) edip ayrılırlar. Kısm-ı ekseri(bir çoğu) ise hissiyat(duygu) suretinde(şeklinde) kendilerini ihsas(hissettirme) ederler. Ve hayattan kaynama suretinde(şeklinde) kendilerini bildirirler.

                Hem hayat, kâinatın(evrenin) tedbir(düzenlenme) ve idaresinde hükümferma(hüküm süren) olan rızk ve rahmet ve inayet(yardım) ve hikmeti tazammun(içine alma) ediyor. Güya(sanki) hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit; Hakîm ismi dahi tecelli eder(görünür), hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim(düzen) eder. Aynı halde Kerim ismi de tecelli edip, meskenini(yerini) hacatına(ihtiyaçlarına) göre tertib ve tezyin(süsleme) eder. Yine aynı halde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın devam ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif(iltifat) eder. Yine aynı halde Rezzak(rızık veren Allah) isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın bekasına(devamına) ve inkişafına(genişlemesine) lâzım(gereken) maddî, manevî gıdaları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar(depo) ediyor. Demek hayat bir nokta-i mihrakıye(çekim noktası) hükmünde; muhtelif(çeşitli) sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya(sanki) hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza... İşte hayat bu câmi'(her şeyi içine alan) mahiyeti(yapısı) itibariyle şuun-u zâtiye-i Rabbaniyeye(Rabbimizin kendine bakan işlerine) âyinedarlık(aynalık) eden bir âyine-i Samediyettir(Samed aynasıdır, göstericisidir). İşte bu sırdandır ki: Hayy-ı Kayyum olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud(Allah), hayatı pek çok kesretle(çoklukla) ve mebzuliyetle(bol) halkedip(yaratıp), neşir ve teşhir(gösterme) eder. Ve herşeyi hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünki hayatın vazifesi büyüktür. Evet Samediyetin(samed: her şeyin Allah’a ihtiyacı olması O’nun ise hiçbir şeye ihtiyacı olmaması) âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.

                İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu hadd ü hesaba(sayılamayacak kadar çok) gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud ve Hayy-ı Kayyum'un vücub-u vücudunu(varlığını) ve sıfât-ı kudsiyesini(kudsi sıfatlarını) ve esma-i hünsasını(isimlerini); lemaatın(parlayan ışıkların) güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyayı(ışığı) inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de: Hayy-ı Kayyum(her şeye hayat verip ayakta tutan), Muhyî(dirilten) ve Mümît(öldüren) olan Şems-i Ehadiyeti(birlik güneşini) tanımayan adam, zeminin(yer) yüzünü belki mazi(geçmiş) ve müstakbeli(geleceği) dolduran zîhayatların(canlıların) vücudunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp camid(cansız) bir cahil-i echel(cahillerin cahili) olmalı.

-173-

Yirmidördüncü Pencere

«–x­Q«%²h­#ö¬y²[«7¬!ö«:ö­v²U­E²7!ö­y«7ö­y«Z²%«:öެ!ö½t¬7@«;ö¯š²z«-öÇu­6ö«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«ž 

                Mevt(ölüm), hayat kadar bir bürhan-ı rububiyettir(rabbimizin terbiyeciliğinin, düzenleyiciliğinin delili). Gayet (son derece) kuvvetli bir hüccet-i vahdaniyettir(birlik delili). «œY«[«E²7!ö«—ö«€²Y«W²7!ö«s«V«'ö›¬HÅ7«!ö   delaletince(işaret etmesiyle), mevt(ölüm); adem(yokluk), i'dam, fena(kötü), hiçlik, fâilsiz bir inkıraz(yapanı olmayan bir yıkım) değil, belki bir Fâil-i Hakîm(hikmetle iş yapan) tarafından hizmetten terhis(serbest bırakmak) ve tahvil-i mekân(bir halden başka bir hale döndürme) ve tebdil-i beden(beden değiştirme) ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden(beden hapsinden) âzad etmek(kurtulmak) ve muntazam(düzenli) bir eser-i hikmet(hikmet eseri) olduğu, Birinci Mektub'da gösterilmiştir. Evet nasıl zemin(yer) yüzündeki masnuat(sanat eserleri) ve zîhayatlar(hayatlılar) ve hayattar zemin(yer) yüzü, bir Sâni'-i Hakîm(hikmetle ve sanatla yaratan rabbimiz)'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdaniyetine(birliğine) şehadet(şahitlik) ediyorlar. Öyle de: O zîhayatlar(hayatlılar) ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki(ölümsüz hayat verici olan Rabbimizin)'nin sermediyetine(ebediliğine, sürekliliğine, sonsuzluğuna) ve vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Yirmiikinci Söz'de; mevt(ölüm), gayet kuvvetli bir bürhan-ı vahdet(Allah’ın birliğinin delili) ve bir hüccet-i sermediyet(sonsuzluğunun ispatı) olduğu isbat ve izah edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir nüktesini beyan edeceğiz. Şöyle ki:

                Nasıl zîhayatlar(hayatlılar), vücudları ile bir Vâcib-ül Vücud'un vücuduna delalet(işaret) ediyorlar. Öyle de: O zîhayatlar, ölümleri ile bir Hayy-ı Bâki(sonsuz hayat verici)'nin sermediyetine(sonsuzluğuna), vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Meselâ yalnız birtek zîhayat(hayatlı) olan zemin(yer) yüzü, intizamatı(düzenliliği) ile, ahvaliyle(halleriyle) Sânii(sanatkarı) gösterdiği gibi, öldüğü vakit yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin(yer) yüzünü kapaması ile nazar-ı beşeri(insanların bakışını) ondan çeviriyor. Veyahut nazar(bakış), o giden bahar cenazesinin arkasından maziye(geçmiş) gider, daha geniş bir manzarayı gösterir. Yani herbiri birer mu'cize-i kudret(kudret mucizesi) olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü(örneği gibi) yeni gelecek birer hârika-i kudret(kudret harikası) ve birer hayattar zemin(yer) olan, bahar dolusu hayattar(hayatlı) mevcudat-ı arziyenin(yerdeki varlıkların) gelmelerini ihsas(hissettirmek) ve vücudlarına şehadet(şahitlik) ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta(ölçüde), öyle parlak bir surette(şekilde), öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni'-i Zülcelal'in bir Kadîr-i Zülkemal'in, bir Kayyum-u Bâki'nin, bir Şems-i Sermedî(sonsuz güneş)'nin vücub-u vücuduna ve vahdetine ve beka ve sermediyetine şehadet ederler ve öyle parlak delaili(delilleri) gösterirler ki, ister istemez bedahet(açıkca) derecesinde ¬G«&«ž²!ö¬G¬&!«x²7!ö¬yÁV7@¬"ö­a²X«8³~ödedirtir.

                Elhasıl: @«Z¬#²x«8ö«G²Q«"ö«Œ²*«ž²!ö]¬[²E­<ö«:ö   sırrınca; hayattar bu zemin(yer yüzü), bir baharda Sâni'a(sanatla yaratan rabbimize) şehadet ettiği gibi; onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu'cizat-ı kudretine(kudret mucizelerine) nazarı(bakışı) çeviriyor. Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu'cize yerine binler mu'cizat-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kat'î(kesin) şehadet(şahitlik) eder. Çünki mazi(geçmiş) tarafına geçenler, zahirî(görünür) esbablarıyla(sebepleriyle) beraber gitmişler; arkalarında yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler. Demek esbab-ı zahiriye(görünürdeki sebepler) hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelal, onları halkedip(yaratıp), hikmetiyle esbaba(sebeplere) bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin(yer) yüzleri ise, daha parlak şehadet eder. Çünki yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife gördürüp sonra gönderilecekler.

                İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mazi(geçmiş) ve müstakbele(geleceğe) ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin(yer yüzünün) hayatına karışabilir? Senin gibi hiç ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen: "Tabiat, olsa olsa bir defter-i kudret-i İlahiyedir(Cenab-ı Hakkın kudret defteridir). Tesadüf ise, cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlahiyenin perdesidir" de, hakikata yanaş.

-174-

Yirmibeşinci Pencere

                Nasılki madrub(dövülmüş), elbette dâribe(dövene) delalet(işaret) eder. San'atlı bir eser, san'atkârı îcab eder. Veled(çocuk, bebek), vâlidi(anayı) iktiza eder(gerektirir). Tahtiyet(alt), fevkıyeti(üstü) istilzam eder(gerektirir) ve hâkeza... Bütün umûr-u izafiye tabir ettikleri biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiye(özellikler) misillü(gibi) şu kâinatın cüz'iyatında(en küçük parçalarında) ve heyet-i umumiyesinde(her tarafında) görünen imkân dahi, vücubu(Allah’ın varlığını) gösterir. Ve bütün onlarda görünen infial, bir fiili gösterir. Ve umumunda(hepsinde) görünen mahlukıyet(yaratılmışlık), hâlıkıyeti(yaratanı) gösterir. Ve umumunda(hepsinde) görünen kesret(çoğu) ve terkib, vahdeti istilzam(gerektirir) eder. Ve vücub ve fiil ve hâlıkıyet ve vahdet, bilbedahe(apaçık) ve bizzarure(gerekirki) mümkin, münfail, kesîr, mürekkeb, mahluk(yaratılmış) olmayan; vâcib ve fâil(her işi yapan), vâhid ve hâlık(yaratıcı) olan mevsuflarını(sıfatlandırıcılarını) ister. Öyle ise bilbedahe(apaçık) bütün kâinattaki(evrendeki) bütün imkânlar(ihtimaller, olasılıklar), bütün infialler(oluşlar), bütün mahlukıyetler(yaratılışlar), bütün kesret(çokluklar) ve terkibler(oluşumlar) bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud, Fa'alün-Lima Yürîd, Hâlık-ı Külli Şey'e, Vâhid-i Ehad(Rabbimize)'e şehadet eder.

                Elhasıl: Nasıl imkândan(olabilirliklerden) vücub(olması gereken olmalı) görünüyor, infialden(hareketlenmelerden) fiil ve kesretten(çoğullardan) vahdet(birin oluşması); bunların vücudu, onların vücuduna kat'iyyen delalet(işaret) eder. Öyle de: Mevcudat(varlıklar) üstünde görünen mahlukıyet(yaratıklar) ve merzukıyet(rızıklanma, gıdalanma, beslenme) gibi sıfatlar dahi, sâniiyet(sanatla yaratılma), rezzakıyet(beslenme) gibi şe'nlerin(işlerin) vücudlarına kat'î(kesin) delalet(işaret) ediyor. Şu sıfâtın vücudu dahi, bizzarure(gerektiriki) ve bilbedahe(apaçık) bir Hallak(yaratan) ve bir Rezzak(rızık verici Allah) Sâni'-i Rahîm'in vücuduna delalet(işaret) eder. Demek herbir mevcud(varlık), taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar(özellikler) lisanı(dili) ile, Zât-ı Vâcib-ül Vücud(Rabbimizin)'un yüzler esma-i hünsasına(güzel isimlerine) şehadet(şahitlik) ederler. Bu şehadetler(işaretler) kabul edilmezse, mevcudatın(varlıkların) bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir...

-175-

Yirmialtıncı Pencere (Haşiye)

                Şu kâinatın mevcudatı(varlıkları) yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemaller(güzel yüz) ve hüsünler(güzellikler); bir Cemal-i Sermedî(sonsuz güzellik sahibi Allah) cilvelerinin bir nevi(çeşit) gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî(sürekli) bir şemsin(güneşin) şualarının(ışıklarının) âyineleri(aynaları) olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal(gezici, akıcı) zaman ırmağında, seyyar(gezen) mevcudatın(varlıkların) üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye(cemal ışıkları) dahi, bir cemal-i sermedîye(sonsuz cemal sahibine) işaret ederler ve onun bir nevi(tür) emareleri(işaretleri)dirler. Hem kâinat kalbindeki ciddî aşk, bir Maşuk-u Lâyezalî(sonsuz aşık olunan Allah)'yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde(yapısında) olmayan bir şey, esaslı bir surette(şekilde) meyvesinde bulunmadığı delaletiyle(işaretiyle); şecere-i kâinatın(evren ağacının) hassas meyvesi olan nev'-i insandaki(insan türündeki) ciddî aşk-ı lahutî(ölmez aşk) gösterir ki; bütün kâinatta(evrende) -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki(evrenin kalbindeki) şu hakikî muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî(Ezeli sevgili olan Rabbimizi)'yi gösterir. Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde(şekillerde) tezahür eden(görünen) incizablar(çekicilikler), cezbeler, cazibeler; ezelî bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar(uyanık) kalblere gösterir. Hem mahlukatın(varlıkların) en hassas ve nuranî taifesi olan ehl-i keşf ve velayetin(velilerin) ittifakıyla, zevk ve şuhuda(şahitlere) istinad(dayanarak) ederek, bir Cemil-i Zülcelal'in cilvesine, tecellisine mazhar(göründüğü) olduklarını ve o Celil-i Zülcemal'in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali(ilgili) olduklarını, müttefikan(birliktelikle) haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un, bir Cemil-i Zülcelal'in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat'iyyen(kesinlikle) şehadet(şahitlik) eder. Hem kâinat(evrenin) yüzünde ve mevcudat(varlıkların) üstünde işleyen kalem-i Tahsin ve tezyin(güzelleştirme kalemi); o kalem sahibi zâtın esmasının güzelliğini vâzıhan(açıkca) gösteriyor.

                İşte kâinat(evrenin) yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab(çekicilik) ve gözlerindeki keşf ve şuhud(şahitlik) ve hey'atındaki(hepsindeki) hüsün(güzel) ve tezyinat(süslendirme); pek latif(hoş), nurani bir pencere açar. Onun ile, bütün esması(isimleri) cemile(güzel) bir Cemil-i Zülcelal'i ve bir Mahbub-u Lâyezalî'yi ve bir Mabud-u Lemyezel'i, hüşyar(uyanık) olan akıl ve kalblere gösterir. İşte ey maddiyat karanlığında, evham(şüphe, vesvese) zulümatında(zalimliklerinde), boğucu şübehat(şüpheler) içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti gör, kemal-i imanı(tam imanı) kazan, hakikî insan ol!..

-176-

Yirmiyedinci Pencere

½u[¬6«:ö¯š²z«-ö±¬u­6ö]«V«2ö«x­;«:ö¯š²z«-ö±¬u­6ö­s¬7@«'ö­yÁV7«! 

                Kâinatta(evrende), "esbab(sebepler) ve müsebbebat(sonuçları)" görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki: En a'lâ(iyi) bir sebeb, en âdi bir müsebbebe(sonuca) kuvveti yetmiyor. Demek esbab(sebepler) bir perdedir. Müsebbebleri(sonuçları) yapan başkadır. Meselâ; hadsiz masnuattan(sanat eserlerinden) yalnız cüz'î(küçük) bir misal(örnek) olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya(hafıza) bakıyoruz. Görüyoruz ki: Öyle bir câmi'(geniş, herşeyi içine alan) kitab belki kütübhane hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i hayatı(hayat süreci), içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.

                Acaba şu mu'cize-i kudrete(kudret mucizelerine) hangi sebeb gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye(beyindeki boğumlar) mi? Basit, şuursuz(akılsız) hüceyrat(hücreler) zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu'cize-i san'at(sanat mucizesi), öyle bir zâtın san'atı olabilir ki; beşerin(insanların) haşirde(öldükten sonra dirilme) neşredilecek(herkese duyurulacak) büyük defter-i a'malinden(yapılan işlerin yazıldığı amel defterinden) muhasebe(hesap) vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri(işleri) yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah(çoğaltıp) edip, yazıp aklının eline verecek bir Sâni'-i Hakîm(hilmetle iş yapan sanatkar)'in san'atı olabilir. İşte beşerin(insanın) kuvve-i hâfızasına(hafıza kuvvetine) misal(örnek) olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et ve bu câmi'(içine alan) küçücük mu'cizelere, sair(diğer) müsebbebatı(sebepleri) da kıyas et. Çünki hangi müsebbebe(sebeplerle oluşturulan sonuç) ve masnua(sanatla yapılan varlıklar) baksan, o derece hârika bir san'at var ki, değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün esbab(sebebler) toplansa, ona karşı izhar-ı acz(acizliklerini gösterme) edecekler. Meselâ: Büyük bir sebeb zannedilen(sanılan) güneşi; ihtiyarlı(iradeli), şuurlu(akıllı) farz ederek(sanarak) ona denilse: "Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?" Elbette diyecek ki: "Hâlıkımın(yaratıcımın) ihsanı(hediyesi) ile dükkânımda ziya(ışık), renkler, hararet(ısı) çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilin(içinde)dedir."

                Hem nasılki müsebbeb(sonuc, ürün)deki hârika san'at ve tezyinat(süsler), esbabı(sebepleri) azledip Müsebbib-ül Esbab(sonuçları sebepleri ile yaratan Allah) olan Vâcib-ül Vücud'a işaret ederek, ­yÇV­6ö­h²8«ž²!ö­p«%²h­<ö¬y²[«7¬!ö«:ö   sırrınca: Ona teslim-i umûr(emirleri teslim) eder. Öyle de: Müsebbebata(neticelere, sonuçlara: sebeblerin yaptığı işleri) takılan neticeler(sonuçlar), gayeler(amaç), faideler(faydalar); bilbedahe(apaçık) perde-i esbab(sebepler perdesi) arkasında bir Rabb-ı Kerim(bol ikram sahibi Allah)'in, bir Hakîm-i Rahîm(rahim olan hikmetle yaratan Allah)'in işleri olduğunu gösterir. Çünki şuursuz(akılsız) esbab(sebepler), elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki görüyoruz: Vücuda gelen her mahluk(yaratık, varlık), bir gaye(amaç) değil, belki çok gayeleri(amaç), çok faideleri(fayda), çok hikmetleri takib ederek vücuda geliyor. Demek bir Rabb-ı Hakîm ve Kerim, o şeyleri yapıp gönderiyor. O faideleri(faydaları) onlara gaye-i vücud(vücut hedefi) yapıyor. Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zahiren(görünürde) intac eden(doğuran) esbab(sebepler); hayvanatı(hayvanları) düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur(bilinir). Demek hayvanatı(hayvanları) halkeden(yaratan) ve rızıklarını taahhüd(garantileyen) eden bir Hâlık-ı Rahîm'(rahmetle yaratan Allah)in hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura "rahmet" deniliyor. Çünki çok âsâr-ı rahmet(rahmet eseri) ve faideleri(faydaları) tazammun ettiğinden(içine aldığından), güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş(cisimlenmiş), takattur etmiş(damla damla), katre katre geliyor. Hem bütün mahlukatın(varlıkların) yüzüne tebessüm eden(gülümseyen) bütün zînetli(süslü) nebatat(bitkiler) ve hayvanattaki tezyinat(süsler) ve gösterişler, bilbedahe(apaçık) perde-i gayb(bilinmez, görülmez perdesi) arkasında bu süslü ve güzel san'atlar ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelal'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdetine(birliğine) delalet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler(özellikler); tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat'iyyen(kesinlikle) delalet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise; bilbedahe Vedud(dost), Maruf bir Sâni'-i Kadîr'in vücub-u vücuduna(varlığına) ve vahdetine(birliğine) şehadet(şahitlik) eder.

                Elhasıl(lafın özü): Sebeb gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen(dayandırılan) müsebbeb(sonuç, meyve) ise gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder(görevinden atar). Hem müsebbebin(sonucun) gayesi(amacı), faidesi(faydası) dahi, cahil ve camid(cansız) olan esbabı(sebepleri) ortadan atar, bir Sâni'-i Hakîm'in eline teslim eder. Hem müsebbebin(sebeplerin oluşturduğu sonucun, meyvenin) yüzündeki tezyinat(süs) ve meharetler(kabiliyet), kendi kudretini zîşuurlara(akıl ve fikir sahiplerine) bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni'-i Hakîm(hikmet ve sanatla yaratanımıza)'e işaret eder.

                Ey esbab-perest(sebeplerde takılan) bîçare(çaresiz)! Bu üç mühim hakikatı ne ile izah edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbab(sebep) perdesini yırt. "Vahdehu lâ şerîke leh" “O tekdir, eşi benzeri ve ortağı yoktur” de, hadsiz evhamdan(şüphe, keder) kurtul.

-177-

Yirmisekizinci Pencere

«w[¬W¬7@«Q²V¬7ö¯€@«<žÀ«ö«t¬7)ö]¬4öŖ¬!ö²v­U¬9!«x²7«!ö«:ö²v­U¬B«X¬,²7«!ö­¿«Ÿ¬B²'!«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­s²V«'ö¬y¬#@«<³~ö²w¬8«: 

                Şu kâinata(evrene) bakıyoruz, görüyoruz ki: Hüceyrat-ı bedenden(bedendeki hücrelerden) tut, tâ mecmu-u âleme(evrendeki her şeye) şamil(içine alan) bir hikmet ve tanzim(düzen) var. Hüceyrat-ı bedene(beden hücrelerine) bakıyoruz, görüyoruz ki: Mesalih-i bedeni(vücudumuza ait şuurumuz dışı olan işler) gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde(hücrelerde) ehemmiyetli(önemli) bir tedbir(düzen) var. Mideye, nasıl bir kısım rızk, iç yağı suretinde iddihar(depolanıp) olunup vakt-i hacette(ihtiyaç vaktinde) sarfedilir(harcanır). Aynen o küçücük hüceyrelerde(hücrelerde) de, o tasarruf ve iddihar(depolanma) var. Nebatata(bitkilere) bakıyoruz, gayet(son derece) hakîmane(hikmetli) bir terbiye, bir tedbir(düzen) görünüyor. Hayvanata(hayvanlara) bakıyoruz; nihayet(son) derecede kerimane(ikramlıca) bir terbiye ve iaşe(geçim) görüyoruz. Kâinatın(evrenin) erkân-ı azîmesine(büyük kanunlarına) bakıyoruz; mühim(önemli) gayeler(hedef, amaç) için haşmetkârane bir tedvir(döndürme) ve tenvir(nurlandırma) görüyoruz. Âlemin(evrenin) mecmuuna(hepsine) bakıyoruz; muntazam(düzenli) bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âlî(yüksek, büyük) hikmetler, galî(ağır, kıymetli) gayeler(amaç) için mükemmel bir tanzimat(düzen) görüyoruz. (Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere) bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine

manen münasebetdar(ilgili, bağlı)dırlar ki; bütün yıldızları müsahhar(emri geçmeyen) etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rububiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakikî Rab olmak için, bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir. Hem (Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere) semavatın(atmosferin) halk(yaratma) ve tesviyesine(ayarlamalarına) muktedir olmayan(gücü yetmeyen), beşerin(insanların) sîmasındaki(yüzündeki) teşahhusu(şekillendirmeyi) yapamaz. Demek bütün semavatın(göklerin) Rabbı olmayan, birtek insanın sîmasındaki(yüzündeki) alâmet-i fârika(farklı) olan nakş-ı sîmavîyi(çeşit çeşit yüzleri) yapamaz. İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki; onunla bakılsa

¬Œ²*«ž²!ö«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­G[¬7@«T«8ö­y«7ö½u[¬6«:ö¯š²z«-ö±¬u­6ö]«V«2ö«x­;«:ö¯š²z«-ö±¬u­6ö­s¬7@«'ö­yÁV7«! 

âyetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise: Görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok veya insan suretinde bir hayvandır!

-178-

Yirmidokuzuncu Pencere

¬˜¬G²W«E¬"ö­d±¬A«,­<öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!ö«: 

                Bir bahar mevsiminde, garibane(yakından inceleyerek), mütefekkirane(düşünerek) seyahata(yolculuğa) gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti(gördüm). Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır(hatırlattırdı) ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası(mühür) ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı(yapması, işlemesi) ise, elbette bütün zemin(yer) yüzündeki o nevi(tür) çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden(hayale getirmek) sonra şöyle bir tasavvur(düşünce) geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmanîdir(rabbimizin mührüdür). Şu enva'-ı nakışlarla(nakış türleriyle) ve manidar(manalı) nebatat(bitkiler) satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâni(sanatkarının)inin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra(çöl) ve ova bir mektub-u Rahmanî hey'atını(ayrı ayrı kısımları) aldı. İşbu tasavvur(düşünce)dan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbanî(rabbimizin mührü) hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına(yaratıcısına) isnad eder(dayanır). Kendi kâtibinin(yazarının) mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir(Allah’ın birliğini gösteren pencere) ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad'e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan(özellikle) zîhayatlarda(hayatlılarda) öyle hârika bir nakış(işleme), öyle mu'cizekâr bir san'at var ki: Onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden(işleyen), bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icad edemez.

                İşte ey gafil! Şu kâinatın(evrenin) yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye(Rabbimizin mektubu) hükmünde olan sahaif-i mevcudat(varlıklar sayfaları) ve her bir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid(Allah’ın birlik)  mühürleriyle temhir edilmiş(mühürlenmiş). Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir(yalanlayabilir)? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, ­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö²–«!ö­G«Z²-«! dediğini işitirsin.

                                                                                              -179-

Otuzuncu Pencere

«–x­Q«%²h­#ö¬y²[«7¬!ö«:ö­v²U­E²7!ö­y«7ö­y«Z²%«:öެ!ö½t¬7@«;ö¯š²z«-öÇu­6  ö@«#«G«,«S«7ö­yÁV7!öެ!ö½^«Z¬7³~ö@«W¬Z[¬4ö«–@«6ö²x«7 

                Şu pencere, imkân(her şey olma ihtimali) ve hudûsa(sonradan olma) müesses(bina olunmuş) umum(bütün) mütekellimînin(kelamcıların) penceresidir ve isbat-ı Vâcib-ül Vücud'a(Allah’ın varlığının birliğinin) karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını(açıklamasını), "Şerh-ül Mevakıf" ve "Şerh-ül Makasıd" gibi muhakkiklerin(araştırmacıların) büyük kitablarına havale ederek(bırakarak), yalnız Kur'anın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir-iki şuaı(ışığı) göstereceğiz. Şöyle ki:

                Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezası(gerektirmesi); rakib kabul etmemektir, iştiraki(karışılmayı) reddetmektir(kabul etmemek), müdahaleyi ref'etmektir(kaldırmak). Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizamını(düzenini) bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki vali bulunsa, herc ü merc(alak bullak) ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Madem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î(küçük) bir nümunesi(örnek), muavenete(yardıma) muhtaç(ihtiyacı) âciz insanlarda böyle rakib ve zıddı ve emsalinin(benzerinin) müdahalesini kabul etmezse; acaba saltanat-ı mutlaka suretindeki(şeklindeki) hâkimiyet ve rububiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak'ta ne derece o redd-i müdahale(karışmayı reddetme) kanunu ne kadar esaslı bir surette(şekilde) hükmünü icra ettiğini kıyas et. Demek uluhiyet(ilahlık) ve rububiyetin en kat'î(kesin) ve daimî(sürekli) lâzımı(gereği); vahdet ve infirad(teklik)dır. Buna bir bürhan-ı bahir(açık bir delil) ve şahid-i kat'î(kesin şahidi), kâinattaki(evrendeki) intizam-ı ekmel(tam bir düzen) ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semavat(göklerin) kandillerine kadar öyle bir nizam(düzen) var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından (beğenilmesinden) "Sübhanallah, mâşâallah, bârekâllah" der, secde eder. Eğer zerre miktar şerike(ortak) yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi,

@«#«G«K«S«7ö­yÁV7!öެ!ö½^«Z¬7³~ö@«W¬Z[¬4ö«–@«6ö²x«7ö   âyet-i kerimesinin delaletiyle: Nizam(düzen) bozulacaktı, suret(şekil) değişecekti, fesadın âsârı(eserleri) görünecekti. Halbuki

°h[¬,«&ö«x­;ö«:ö@®\¬,@«'ö­h«M«A²7!ö«t²[«7¬!ö²`¬V«T²X«<ö¬w²[«#Åh«6ö«h«M«A²7!ö¬p¬%²*!öÅv­$ö¯*x­O­4ö²w¬8ö›«h«#ö²u«;ö«h«M«A²7!ö¬p¬%²*@«4 

delaletiyle(işaretiyle) ve şu ifade ile nazar-ı beşer(insanın bakışında), kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid(tenkitçı) akla diyecek: "Beyhude(boşu boşuna) yoruldum, kusur yok" demesiyle gösteriyor ki: Nizam ve intizam(düzen), gayet mükemmeldir. Demek intizam-ı kâinat(evrenin düzeni), vahdaniyetin(yaratıcının birliğinin) kat'î(kesin) şahididir.

                Gel gelelim "hudûs"a. Mütekellimîn(Kelamcılar) demişler ki:

                "Âlem, mütegayyirdir(değişkendir, sürekli değişir). Her mütegayyir, hâdistir(sonradan oluşur). Her bir hâdisin, bir muhdisi(yapıcısı), yani mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm(ezeli ve ebedi) bir mûcidi(yapıcısı) var."

                Biz de deriz: Evet kâinat hâdistir. Çünki görüyoruz: Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelal var ki, bu kâinatı hiçten icad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura(akıl ve fikir sahiplerine) gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette(şekilde) zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide(yenilenen evren) hükmünde olan her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları(evrenleri) icad eden bir Zât-ı Kadîr'in mu'cizat-ı kudretidirler(kudret mucizeleridir). Elbette âlem(evren) içinde her vakit âlemleri halkedip(yaratıp) değiştiren zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir(yaratmıştır). Ve şu âlemi ve rûy-i zemini(yer yüzünü), o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.

                Gelelim "imkân" bahsine. Mütekellimîn(Kelamcılar) demişler ki:

                "İmkân, mütesaviy-üt tarafeyn"dir. Yani: Adem(yokluk) ve vücud, ikisi de müsavi(eşit) olsa; bir tahsis edici(seçici), bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünki mümkinat(olabilirlik), birbirini icad edip teselsül(sayısız zincirleme) edemez. Yahut o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcib-ül Vücud(Yaratan) vardır ki, bunları icad ediyor. Devir ve teselsülü, oniki bürhan yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma(isimlendirilen) meşhur oniki delil-i kat'î(kesinleşmiş delil) ile devri ibtal etmişler ve teselsülü(devretmeyi ispatla) muhal(imkansız) göstermişler. Silsile-i esbabı(sebeplerin silsilesini) kesip, Vâcib-ül Vücud'un vücudunu isbat etmişler.

                Biz de deriz ki: Esbab(sebepler), teselsülün(devretme, silsile) berahini(delilleri) ile âlemin nihayetinde(sonunda) kesilmesinden ise, her şeyde Hâlık-ı Külli Şey'(her şeyi yaratan Allah)e has sikkeyi(delili) göstermek daha kat'î(kesin), daha kolaydır. Kur'anın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber imkân noktasının hadsiz(sayısız) bir vüs'atı(genişliği) var. Hadsiz(sonsuz) cihetlerle(yönlerden) Vâcib-ül Vücud'un vücudunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin(Kelamcıların) teselsülün (devretmenin) kesilmesi yoluna, (elhak geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır(has) değildir. Belki hadd ü hesaba(sayılamayan) gelmeyen yollar ile, Vâcib-ül Vücud'un marifetine (tanınmasına) yol açar. Şöyle ki:

                Herbir şey vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekasında(ömründe) hadsiz(sayısız) imkânat(olabilirlik), yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid(tereddütlü, kararsız) iken, görüyoruz ki; o hadsiz cihetler(yönler) içinde vücudça muntazam(düzenli) bir yolu takib ediyor. Herbir sıfatı da mahsus(özel) bir tarzda(şekil) ona veriyor. Müddet-i bekasında(ömründe) bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi, böyle bir tahsis(özel) ile veriliyor. Demek bir muhassısın(tercih edicinin, karar vericinin) iradesiyle, bir müreccihin(tercih edicinin) tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin(hikmetle icad edicinin) icadıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder, muntazam(düzenli) sıfâtı ve ahvali(halleri) ona giydiriyor. Sonra infiraddan(bir tek fertten) çıkarıp, bir terkibli(düzenli) cisme cüz' yapar, imkânat(ihtimalleri) ziyadeleşir(arttırır). Çünki o cisimde binler tarzda(şekilde) bulunabilir. Halbuki neticesiz(sonuçsuz) o vaziyetler içinde neticeli(sonuçlu), mahsus(ait) bir vaziyet(şekil) ona verilir ki; mühim(önemli) neticeleri(sonuç) ve faideleri(yararlar) ve o cisimde vazifeleri(işleri) gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz'(parça) yaptırılıyor. İmkânat(olabilirlik) daha ziyadeleşir(artar). Çünki binlerle tarzda(şekil) bulunabilir. İşte o binler tarz(şekil) içinde, birtek vaziyet(şekil) veriliyor. O vaziyet ile mühim(önemli) vazifeler(işler) gördürülüyor ve hâkeza... Gittikçe daha ziyade(fazla) kat'î(kesin) bir Hakîm-i Müdebbir'in vücub-u vücudunu(varlığını) gösteriyor. Bir Âmir-i Alîm'in(her şeyi bilen yaratan) emriyle sevk edildiğini bildiriyor. Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz'(parçası) olup giden bütün bu terkiblerde(oluşumlarda); nasıl bir nefer(asker), takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil(bir biri içinde daireler gibi) o heyetlerden herbirisine mahsus(özel) birer vazifesi(işi), hikmetli birer nisbeti(bağlılığı), intizamlı(düzenli) birer hizmeti bulunuyor. Hem nasılki senin gözbebeğinden bir hüceyre(hücre); gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyesi(her parçası) nisbetine(ölçüsünde) dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden(beden idaresi) bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket asablarına(sinir sistemi), hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde(her parçasında) birer mahsus(özel) vazifesi, hikmetli birer vaziyeti(şekil) vardır. Binlerle imkânat(ihtimal, olabilirlik) içinde, bir Sâni'-i Hakîm'in hikmetiyle o muayyen(açık) vaziyet(şekil) verilmiştir. Öyle de: Bu kâinattaki mevcudat(varlıklar), herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile çok imkânat(olabilirlik) yolları içinde has(özel, olması gereken) bir vücudu ve hikmetli bir sureti(şekli) ve faideli(faydalı) sıfatları(özellikleri), nasıl bir Vâcib-ül Vücud'a şehadet(şahitlik) ederler. Öyle de: Mürekkebata(birçok parçadan oluşmuş yapı) girdikleri vakit, herbir mürekkebde(karışık parçalardan oluşmuş yapı) daha başka bir lisanla(dil) yine Sâniini(Yaratanını) ilân eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti ve vazifesi(işi), hizmeti itibariyle(yönünden) Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna ve ihtiyarına ve iradesine şehadet eder. Çünki bir şeyi, bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri(alaka, ilgi) muhafaza(koruma) suretinde(şeklinde) yerleştiren, bütün o mürekkebatın(sayısız parçalardan tek parça olan) Hâlıkı(yaratanı) olabilir. Demek birtek şey, binler lisanlarla(dillerle) ona şehadet(şahitlik) eder hükmündedir. İşte kâinatın mevcudatı(varlıkları) kadar değil, belki mevcudatın sıfât ve mürekkebatı(oluşturan parçaları) adedince imkânat(olabilirlik) noktasından da Vâcib-ül Vücud'un vücuduna karşı şehadetler geliyor.

                İşte ey gafil! Kâinatı dolduran bu şehadetleri, bu sadâları(sesleri) işitmemek.. ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle...

-180-

Otuzbirinci Pencere

«–:­h¬M²A­#ö«Ÿ«4«!ö²v­U¬,­S²9«!ö]¬4ö«:ö«w[¬X¬5x­W²V¬7ö°€@«<³~ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö«:ö¯v<¬x²T«#ö¬w«,²&«!ö]¬4ö«–@«,²9¬ž²!ö@«X²T«V«'ö²G«T«7 

                Şu pencere insan penceresidir ve enfüsî(kendimize bakar)dir. Ve enfüsî(kendimiz) cihetinde(yönünde) şu pencerenin tafsilâtını(açıklamasını) binler muhakkikîn-i evliyanın(araştırmacı Allah dostlarının) mufassal(uzun uzun anlatan) kitablarına havale ederek yalnız feyz-i Kur'andan(Kur’an’ın feyzinden) aldığımız birkaç esasa(esaslara) işaret ederiz. Şöyle ki:

                Onbirinci Söz'de beyan edildiği(açıklandığı) gibi: "İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır(her alemi içine alan bir yaratılış yazısı)  ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını(isimlerini), insanın nefsi ile insana ihsas(özel) ediyor." Tafsilâtını(açıklamalarını) başka Sözlere havale edip yalnız üç noktayı göstereceğiz.

                BİRİNCİ NOKTA: İnsan, üç cihetle esma-i İlahiyeye(Rabbimizin isimlerine) bir âyine(gösteren ayna)dir.

                Birinci Vecih: Gecede zulümat(ışık), nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, za'f(zayıf) ve acziyle(aciz), fakr u hacatıyla(ihtiyaçları sebebiyle fakir kalmasıyla), naks(noksanlık) ve kusuru ile, bir Kadîr-i Zülcelal'in(Rabbimizin) kudretini, kuvvetini, gınasını(zenginliğini), rahmetini bildiriyor ve hakeza(böylece) pek çok evsaf-ı İlahiyeye(Rabbimizin özelliklerine) bu suretle(şekilde) âyinedar(ayna)lık ediyor. Hattâ hadsiz(sonsuz) aczinde ve nihayetsiz(sonsuz) za'fında(zayıflığında), hadsiz a'dasına(düşmanlarına) karşı bir nokta-i istinad(dayanma noktası) aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud(yaratıcımıza)'a bakar. Hem nihayetsiz(sonsuz) fakrında(fakirliğinde), nihayetsiz hacatı(ihtiyaçları) içinde, nihayetsiz maksadlara(amaç) karşı bir nokta-i istimdad(imdat noktası) aramağa mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm(zenginliği sonsuz Allah)'in dergâhına dayanır, dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad(dayanma noktası) ve nokta-i istimdad(yardım isteme noktası) cihetinde(yönünde) iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm'in barigâh-ı rahmetine(rahmet eline) açılır, her vakit onunla bakabilir.

                İkinci Vecih(yön) âyinedarlık(aynalık) ise: İnsana verilen nümuneler(duyma, işitme, görme, bilme vb. örnekler) nev'inden(türünden) cüz'î(küçük) ilim, kudret(güç), basar(görme), sem'(işitme), mâlikiyet(sahip olma), hâkimiyet gibi cüz'iyat(küçük örnekleri) ile kâinat(evren) Mâlikinin(sahibinin) ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: "Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkeza...

                Üçüncü Vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları(işlemeleri) görünen esma-i İlahiyeye(Allah’ın isimlerine) âyinedarlık eder. Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze(parça) izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında(herşeyi içine alan yapısında: insanda bütün alemlerden birer örnek olması gibi.) nakışları(işlemeleri) zahir olan(görünen) yetmişten ziyade(fazla) esma vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni'(Sanatla yaratan Allah), Hâlık(Yaratan) ismini ve hüsn-ü takviminden(güzel yaratılışından) Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden(güzel terbiye ve Allah yoluna sevk olunmasından) Kerim, Latif(hoş) isimlerini ve hâkeza... Bütün a'za(bedenin bütün parçaları) ve âlâtı(aletleri) ile, cihazat(cihazları) ve cevarihi(cevherleri) ile, letaif(hoşlukları) ve maneviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmanın(Allah’ın isminin) ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada(isimlerde) bir ism-i a'zam var, öyle de o esmanın nukuşunda(işlemesinde) dahi bir nakş-ı a'zam(büyük işleme yapılan) var ki, o da insandır.

                Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid(cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var!

                İKİNCİ NOKTA: Mühim(önemli) bir sırr-ı ehadiyete(Allah’ın birliğine) işaret eder. Şöyle ki:

                İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti(uygunluğu) var ki: Bütün a'zasını(organlarını) ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlahiye(rabbimizin iradesi) cilvesi olan(görülmesi olan) evamir-i tekviniye(kainattaki yarattığı emrettiği kanunlar: fizik, kimya vb. bütün yaratılış kanunları) ve o emirden vücud-u haricî(dış) giydirilmiş bir kanun-u emrî(emir kanunları) ve latife-i Rabbaniye olan ruh, onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hacatlarını(ihtiyaçlarını) görmesinde birbirine mani(engel) olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten(kıyaslandığında) uzak-yakın bir hükmünde. Birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdadına(yardımına) yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'ü(parçası) ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nuraniyet kesbetmiş(kazanmış) ise, herbir cüz'ü(parçası) ile görebilir ve işitebilir. Öyle de: |«V²2«ž²!ö­u«C«W²7!ö¬yÁV¬7«:ö   Cenab-ı Hakk'ın madem onun bir kanun-u emri(yaratma kanunu) olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde(bedeninde) ve a'zasında(maddi manevi organları) bu vaziyeti(şekli) gösteriyor. Elbette âlem-i ekber(büyük evren) olan kâinatta(evrende) o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'(Allah’ın)un irade-i külliyesine(herşeye gücü yeten iradesine) ve kudret-i mutlakasına hadsiz(sonsuz) fiiller, hadsiz sadâlar(ses), hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz. O Hâlık-ı Zülcelal'i meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdadına gönderir. Herşey ile her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile herşeyi bilir ve hâkeza...

                ÜÇÜNCÜ NOKTA: Hayatın pek mühim(önemli) bir mahiyeti(yapısı) ve ehemmiyetli bir vazifesi(işi) var. Fakat o bahis, Hayat Penceresinde ve Yirminci Mektub'un Sekizinci Kelimesinde tafsili(açıklaması) geçtiğinden ona havale edip yalnız bunu ihtar(hatırlatma) ederiz ki:

                Hayatta hissiyat(his, duygular) suretinde(şekil) kaynayan memzuç(birbiri içine girmiş, karışmış) nakışlar(işlemeler); pekçok esma(isim) ve şuunat-ı zâtiyeye(rabbimizin işlerine) işaret eder. Gayet parlak bir surette(şekilde) Hayy-ı Kayyum'(her şeyi ayakta tutan hayat verici Allah)un şuunat-ı zâtiyesine(işlerine) âyinedarlık(ayna) eder. Şu sırrın izahı(açıklaması), Allah'ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz...

-181-

Otuzikinci Pencere

!®G[¬Z«-ö¬yÁV7@¬"ö]«S«6ö«:ö¬y±¬V­6ö¬w<±¬G7!ö]«V«2ö­˜«h¬Z²P­[¬7ö¬±s«E²7!ö¬w<¬(«:ö›«G­Z²7@¬"ö­y«7x­,«*ö«u«,²*«!ö›¬HÅ7!ö«x­; 

«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«žö¬Œ²*«ž²!ö«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­t²V­8ö­y«7ö›¬HÅ7!ö@®Q[¬W«%ö²v­U²[«7¬!ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö]±¬9¬!ö­‰@ÅX7!ö_«ZÇ<«!ö@«<ö²u­5 

­a[¬W­<ö«:ö]¬[²E­< 

                Şu pencere, sema-i risaletin(peygamberlik seması, gökyüzünün) güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın penceresidir. Şu gayet parlak ve pek büyük ve çok nurani pencere Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesiyle, Ondokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) Risalesinde ve ondokuz işaretli olan Ondokuzuncu Mektub'da, ne derece nurani ve zahir(görünür) olduğu isbat edildiğinden, o iki Sözü ve o Mektubu ve o Mektubun Ondokuzuncu İşaretini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip(bırakıp), yalnız deriz ki:

                Tevhidin(Allah’ın varlığının birliğinin) bir bürhan-ı nâtıkı(konuşan delili) olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risalet(peygamberlik) ve velayet cenahlarıyla(yönleriyle), yani kendinden evvel bütün enbiyanın(peygamberlerin) tevatürle(aynı davayı ispatlamalarıyla) icma'larını(toplanmalarını) ve ondan sonraki bütün evliyanın(velilerin) ve asfiyanın icma'kârane(topluca) tevatürlerini(kuvvetle desteklerini) tazammun eden(içine alan) bir kuvvetle bütün hayatında bütün kuvvetiyle vahdaniyeti(yaratıcımızın varlığını ve birliğini) gösterip ilân etmiş. Ve Âlem-i İslâmiyet(İslam dünyası) gibi geniş, parlak, nurani bir pencereyi, marifetullaha(yaratıcımızı tanımaya) açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylanî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiya(gerçeği meydana çıkaranlar) ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!

-182-

Otuzüçüncü Pencere

«‚¬h²F­B¬7ö«t²[«7¬!ö­˜@«X²7«i²9«!ö°Æ@«B¬6ö´h³7!   öö@®W±¬[«5ö@®%«x¬2ö­y«7ö²u«Q²D«<ö²v«7«:ö«Æ@«B¬U²7!ö¬˜¬G²A«2ö]«V«2ö«Ä«i²9«!ö›¬HÅ7!ö¬yÁV7¬ö­G²WE«7²«! 

¬*xÇX7!ö]«7¬!ö¬€@«W­VÇP7!ö«w¬8ö«‰@ÅX7!

                Bütün geçmiş pencereler, Kur'an denizinden bazı katreler(damlacıklar) olduğunu düşün. Sonra Kur'anda ne kadar âb-ı hayat(hayat suyu) hükmünde olan envâr-ı tevhid(Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan nurlar) var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menbaı(kaynak) ve madeni ve aslı olan Kur'ana gayet mücmel(öz) bir surette(şekil), gayet basit bir tarzda(şekil) bakılsa dahi, yine gayet parlak, nurani bir pencere-i câmiadır(içine alan pencere). O pencere ne kadar kat'î(kesin) ve parlak ve nurani olduğunu, Yirmibeşinci Söz olan İ'caz-ı Kur'an(Kur’an mucizesi) Risalesine ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretine havale ediyoruz. Ve Kur'anı bize gönderen Zât-ı Zülcelal'in Arş-ı Rahmanîsine niyaz edip deriz:

@«9²@«O²'«!ö²:«!ö@«X[¬,«9ö²–¬!ö@«9²H¬'!Ïx­#ö«žö@«XÅ"«* 

@«X«B²<«G«;ö²)¬!ö«G²Q«"ö@«X«"x­V­5ö²¬i­#ö«žö@«XÅ"«*  

­v[¬&ÅI7!ö­Æ!ÅYÅB7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö@«X²[«V«2ö²`­#ö«:   ö­v[¬V«Q²7!ö­p[¬WÅ,7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö@ÅX¬8ö²uÅA«T«#ö@«XÅ"«* 

 

Hem nasılki: Bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz(şüphesiz), bedahetle(açıkca) elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı –kozmoğrafya(astronomi) nındediğine bakılsa- küre-i arz(dünya) dan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri halde, intizam(düzen)ını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i

Arzın(dünya) denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir, o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasıyla bu meşher-i a'zam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini(aydınlatan), Müdebbirini, Sâniini(sanatkarını), o nuranî yıldızları şahid göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur'aniye yazılmış, gayet manidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini(yazarını) ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua, şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemalâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebiri(büyük evren kitabı) ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî(bitkisel) ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam(intizamlı, düzenli) ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini(içindekilerini) yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz manidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat(evren) ve bu mücessem(cisimlenmiş) Kur'an-ı Ekber-i Âlem(evren), mezkûr(bahsedilen, anlatılan) misaldeki kitabdan ne derece büyük ve mükemmel ve manidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya ve mektebde bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyas(ölçü)larıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. Allahü Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhanallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillah senalarıyla sevdirir.

İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünun(fenler) dan herbir fen, geniş mikyasıyla ve hususî âyinesiyle ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal'ini esmasıyla bildirir; sıfâtını, kemalâtını tanıttırır.

İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı vahdaniyet(Allah(cc)ın varlık delili) olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan çok tekrar ile en ziyade

«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«x´WÅK7!ö«s«V«' ve ¬Œ²*«ž²!ö«:ö¬€!«x´WÅK7!öÇÆ«*

âyetleriyle Hâlıkımızı(yaratıcımızı) bize tanıttırıyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek: "Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun." dediler. Ben de dedim:

İnsan binler çeşit elem(acı)ler ile müteellim(acı çeken) ve binler nevi(çeşit) lezzetler ile mütelezziz(lezzet alacak) olacak bir zîhayat(hayatlı) makine ve gayet derece acziyle(acizliğiyle) beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz(sonsuz) fakrıyla beraber hadsiz zahirî ve Bâtınî(iç ve dış) ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen(sürekli) zeval(son) ve firak(ayrılık) tokatlarını yiyen bir bîçare(çaresiz) mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelal'e intisab(bağlanıp) edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad(dayanma noktası) ve bütün hacatına(ihtiyaçlarına) medar bir nokta-i istimdad(imdat noktası) bularak, herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha iman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.

O mektebli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben i'dam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi i'dam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum." Lâ ilahe illallah diyerek sürur(sevinç) ile teslim-i ruh eder.

­v[¬U«E²7!ö­v[¬V«Q²7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö@«X«B²WÅV«2ö@«8öެ!ö@«X«7ö«v²V¬2ö«žö«t«9@«E²A­,

  

-183-

NÜKTELER...

TİTO'DAN TARİHÎ İTİRAFLAR

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İs­lâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.

Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar lide­rin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:

Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece kor­kunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; öl­mek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gi­diş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyo­rum:

Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir ses­leri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;

Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...

Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulüm­ler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beyni­mizi ...

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemi­yoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!