BU KONUDA (ÇOCUK, AİLE EGİTİMİ, AİLEDE İLETİŞİM KONUSUNDA HARİKA SLAYTLAR) BÖLÜMÜNE BAKABİLİRSİNİZ.

             SLAYTLAR HARİCİNDE BİLGİLERİN DEVAMI BOŞ VAKİT BULABİLİRSEM KİTAPLARDAN ALINARAK ÖZETLENECEKTİR......

 

Öğrenmek için duygusal iletişimde şart. Ya espiri ile ya sizi seviyorum vb. diyerek duygusal iletişim sınıfla insanlarla vb. kurmak öğrenmek için şarttır.

İnsanlar duygusal bağlantı kurduklarıyla yani sevdikleriyle öğreniyorlar.

*********

Her çocuk sanatçı olarak doğar, önemli olan büyürken bunu korumaktır.__Picasso

*********

İslam toplumlarının, perişan ve geri kalmasının sebebi; cehaletten çok, kalbe nur olan dini ilimlerin, akla nur olan fenni ilimlerle beraber verilmemesidir. Yani; eğitim sistemleri sadece zekavet ve akla hitap ediyor. Halbuki insan sadece akıldan ibaret değildir. İnsanın kalp, ruh, vicdan ve latifeler gibi çok önemli yönleri de vardır. Nasıl aklı eğiten ve geliştiren fen ilimleri ise; kalp, ruh, vicdan ve latifeler gibi duyguları da eğitip geliştiren din ilimleridir.

Bu yüzden, insanın hakikate ve kemale ulaşması, ancak fen ve din ilimlerin beraber okutulduğu bir eğitim sisteminden geçer. Bizde durum aksine olduğu için, kalp ve duygular gerilerken, akıl ve zekavet, şer ve hile lehinde fazlaca inkişaf edip keskinleşti.

Bu yüzden, islam toplumlarında rüşvet ve hırsızlık yapanların ekserisi okumuş tabakadan çıkıyor. Türkiye'de bankanın içini boşaltıp hortumlayanların ekseriyesi zekaveti ve aklı keskin ama; kalbi ahmak ve arsız insanlardır.


Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine; fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betra tesir etmiştir. Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zira herşeyi haddinden geçirmekle, aks-ül amel yaptırır.
Sünuhat-Tuluat-İşarat ( 70 - 71 )

**********

Gerçek bir eğitim sana rekabet etmeyi öğretmeyecek; yardımlaşmayı öğretecek. Savaşmanı ve birinci gelmeni öğretmeyecek. Sana kendini kimseyle kıyaslamadan yaratıcı olmayı, sevgi dolu olmayı, saadet içinde olmayı öğretecek.__Osho

*************

    Öğrenciler sevdiklerini öğrenir, korktuklarını değil. Yani eğitimde de duygusal bağ önemlidir. Neymiş rasyonel olmakmış böyle bir öğrenme olmaz. Öğrenme de duygusal bağlarla sevgiyle vb. yollarla olur. Duygusal gereksinimlerle olur. Aynı şekilde iş yerinde duygusal oluşum ve bağlantı, çocukla, ailede, sınıf ortamında vb.her yerde. Muhabbetledir her şey..hatta bir hatayla bile uyuşturucu kullanan bir çocuk aile muhabbeti iyi ise ailede ortam huzurlu ise o yanlıştan dönüyor. Yani duygusal aile bağı varsa kurtuluyor.

Efendimiz’in (sas) kullandığı 40 öğretme metodu

Efendimiz (sas) hayatının her karesinde anlatacağı bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmış ve öğretmede de aynı metodu kullanmıştır. Bütün insanlığa rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatına bakıldığında O’nun öğretim adına kullandığı bazı metotları öğrenmek, bütün insanlar için iyi bir örnek oluşturacaktır. Burada Efendimiz’in kullandığı her bir metoda, onun hangi söz veya davranışının dayanak olduğunu anlatmak yerine sadece metodu söyleyip geçmek istiyoruz:

1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.

2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavaş yavaş, basamak basamak) bir sistemle öğretmiştir.

3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya riayet etmiştir.

4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.

5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.

6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.

7. Muhataplarına soru yöneltmiş, böylece onların zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.

8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.

9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.

10. Anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek bizzat göstermiştir.

11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.

12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.

13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamıştır.

14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.

15. Muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla cevap vermiştir.

16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.

17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.

18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.

19. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi sena etmek, övmek istemiştir.

20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.

21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkan ve fırsatları değerlendirmiştir.

22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi tercih etmiştir.

23. Öğrettiği hususu yeminle tekit etmiş perçinlemiştir.

24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.

25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek göstermiştir.

26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.

27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omuzundan veya elinden tutmuştur.

28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.

29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.

30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.

31. Va’z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.

32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan şiddetle uzaklaştırma (Terğib ve terhib) metodunu kullanmıştır.

33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.

34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.

35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.

36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.

37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı (ta’nif) ve kızmayı (gadab) da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.

38. Talim ve tebliğde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmıştır.

39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabileri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam’ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir.

40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

Evet, Efendimiz (sas) evrensel bir eğitim-öğretim sistemi getirmiş ve bütün kalbleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Sadece O’nun getirdiği sistemdir ki hem ruhu, hem aklı hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulaştırmıştır.

 

 ****

Eskiden, bilgi öğreten anlamında “muallim” denirdi öğretmenlere. Sonra öğret kökünden öğretmen türetildi, öğretmen denilmeye başlandı.

Hoca sözcüğü ise geçerliliğini koruyor. Her ne kadar, Hayat Bilgisi dizisindeki öğretmen, kendisine “hocam” diyen öğrencilerine kızıyor, “Hoca camide” diyorsa da hoca demekten vazgeçmiyor çoğu kişiler.

Hakemlere de hoca deniliyor, antrenörlere, teknik direktörlere de. Gençler yarı şaka yarı ciddi, birbirlerine “hocam” diye sesleniyorlar kimi zaman, gerçek hocalarla dalga geçercesine.

Hocalarla ilgili birçok fıkra, özdeyiş, atasözü, deyim vardır. Anadolu’da, “kızı kıymetli olan kocaya, oğlu kıymetli olan hocaya vermez” denilir.

Bir atasözümüz, “hocanın vurduğu yerde gül biter” diyor.

Platon’a göre, “nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi” olmak gerekir.

Byron, “acı, akıllı adamların hocasıdır” diyor.

Moliere, aşkı en büyük hoca olarak niteliyor.

Bir türkümüz, “Mektebin bacaları, ders verir hocaları” diye başlıyor...

...

On beş yirmi yıl önce bir köye gitmiştim. Orada bana hoca diye seslenmelerine bakarak karım, “bunlar senin öğretmen olduğunu nereden biliyorlar” diye sordu.

Ben de, “alnımda yazıyor herhalde” diye güldüm. Konuşmalarımızı duyan bir köylü, “Biz, saygı duyduğumuz kişilere böyle deriz” dedi.

İçimden, “keşke bu saygıyı hoca sözcüğünün dillerine sakız edenler de duysa” diye söylendim. Günümüzde, öğretmenleri, küçümseyenleri, dövenleri, öldürenleri görüyorum da, nereden nereye geldiğimize şaşıyorum...

...

Büyük İskender, “Babam beni gökten indirdi. Hocam ise yerden göğe çıkardı(...) benim gerçek babam Filip değil, Aristo’dur” diyerek öğretmenin değerini, önemini ne güzel anlatıyor.

Bir Çin atasözüne göre, “Beni öven düşmanım, eleştiren ise öğretmenimdir.”

Birisi sizi överse düşmanlık yapmış olur. Çünkü siz çalışmalarınızı yeterli görüp yerinizde sayarsınız. Ama eleştirilirseniz, daha iyisini, daha güzelini yapmaya çalışır ve ilerlersiniz.

...

Gerçek öğretmenlerle ilgili birkaç özlü söz yazalım:

“Sıradan bir öğretmen anlatır. 
İyi öğretmen açıklar. 
Usta öğretmen gösterir. 
Büyük öğretmen ilham verir.”

Arthur Ward,

“Öğrenme isteği uyandırmayan öğretmen, soğuk demiri dövmektedir ancak.”

Horace Mann.

“Öğretmek, iki kez öğrenmek demektir.”

Joseph Joubert.

...

Günel Altıntaş, “Alengirli Sözler Antolojisi” adı kitabında öğretmenlerle, eğitim-öğretimle ilgili güzel sözlere yer vermiş. Gelin bir de oradaki sözlere göz atalım:

“Öğretmen, kandile benzer; 
kendisini tüketerek başkalarına ışık verir.” 
Feffini.

“İyi bir öğretmen kendisini yavaş yavaş gereksiz kılabilen insandır.”

T. J. Carruthers.

“Okuma zevkini kazanamayanın öğrenimi yarıda kalmış demektir.”

P. Pencaut

“gereksiz şeyler öğrenenler, gerekli şeylere kulaklarını tıkamış olurlar.”

Kenneth Burke

“Deneyler en iyi öğretmenlerdir; 
yalnız okul masrafları biraz yüksektir.”

Thomas Carlyle

...

“Alışkanlık pek yaman bir öğretmendir, hiç şakası yoktur” diyen Montaigne; 
“En iyisi, gençlerde öğrenme hevesini ve sevgisini uyandırmaktır; yoksa kitap yüklü birer eşek yaparız onları” diyerek gerçek eğitim öğretimin nasıl olması gerektiğini belirtiyor.

...

Mevlana da birçok kitabı olup da bunlardan yararlanamayanları kitap yüklü eşeklere benzetmişti...

Das Beste şöyle diyor: “İnsan ne kadar çok düşünürse, düşünmeyi o kadar benimser. Eğitim, sistemli düşünmeyi öğretmiyorsa hiçbir yayarı yoktur.” Oysa kimi öğretmenler, öğrencilerinin kitaptaki düşünceleri ezberlemelerini, kendileri gibi düşünmelerini isterler. Soru soran, çizgi dışına çıkan öğrencileri sevmezler. Oysa; “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla bir şey düşünmüyor demektir” der Walter Lpmann.

...

Kökleri acı, meyveleri tatlı(Aristo) olan eğitim, Metin Münir’e göre, bir insanın en büyük sermayesidir.

“Eğitimsiz insan, sermaye değil, borçtur.”

Eflatun, eğitimin amacının yetenekleri geliştirmek olduğunu söylüyor. Oysa okullardaki eğitsel kollara gereken önem verilmiyor, yetenekli öğrenciler geliştirilmeye çalışılmıyor. “Her şeye burnunu sokma, dersine çalış” diye azarlanıyorlar.

...

Maksim Gorki, “Öğretmenlerin en akıllısı ve en yeğini yaşamdır” diyor. Oysa bizde hayat bilgisi dersleri sadece ilköğretimin birinci kademesinde veriliyor! Böylece gençler yurttaşlık bilgilerinden habersiz yaşıyorlar, resmi dairelere nasıl başvurulacağını, sosyal konularda ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilmiyor, okuldan çıkıp hayata atılınca sudan çıkmış balığa dönüyorlar.

Kendi vücutlarıyla ilgili bilgi edineceklerine sineklerin iç organlarını belliyorlar, Türkiye’yi öğreneceklerine, diğer ülkeleri öğreniyorlar...
Öğrenmenin, eğitimin yaşı yoktur.

...

Demokritos, “Yaşlanıyorum ama öğreniyorum” diyor. Öğrenmek genç kalmaktır.

...

Sokrates yetmiş yaşında, ölüme mahkûm. Bir öğrencisi elinde sazıyla veda ziyaretine gelmiştir. Sokrates ona, “Bana şunu çalmayı öğretsene” diyor. Öğrenci şaşırıyor: “Hocam, ölmek üzeresiniz. Saz çalıp da ne olacak?” diyor. Sokrates şöyle diyor:

“Zevk çalmakta değil, öğrenmekte.”

...

Öğretmenlerin de öğrenciler gibi okuyup öğrenmesi, araştırma yapması gerek. Oysa bizde belli bir yaştan sonra, hatta okulu bitirince kitaplar bir yana atılır, “Bu kadar öğrendiğim yetiversin” diye düşünülür. Dünya durmuyor. Öğrenecek o kadar bilgi var ki. Ölünceye kadar hem öğretmen hem öğrenci olmalıyız.

...

Nasrettin Hoca ne güzel söylemiş: “Bilenler bilmeyenlere öğretsin.” Bizim gibi az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde aydınlar hem öğrenci hem öğretmen olmak zorundadırlar, yoksa çağdaş uygarlık yarışında yaya kalırız.

Ne diyor bakın Tevfik Fikret:

“Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir.”

****

Eğitim sistemimiz ile ilgili biraz uzun ama bence önemli bir hikaye...

HAYRET! EN BAŞARILI YILAN BALIĞI

Bir gün ormanlar kralı aslana orman konseyi toplanıp der ki,

-“Bu insanlar çok oldular. Artık bu insanlardan kaçacak bir eğitim mutlaka yurttaşlarımıza vermeliyiz. Yoksa bu gidişle yok olacağız.”

Ve daha birçok şeyi söyleyerek bir eğitim programı gerekli olduğuna kralı ikna ettiler. Bunun üzerine ormanlar kralı emirler yağdırdı ve ferman yayınladı.

      -“Derhal ormanın en bilginlerinden oluşan bir grup, insanlardan kaçmayı bütün orman sakinlerine öğreteler.”

Hemen bilginler toplandı. İçlerinden tavşanların en bilgesi, sincapların en bilgesi, köstebeklerin en bilgesi seçildi. Çünkü her biri insanlardan kaçmada kendi alanlarında bir uzmandı. Bir de aklıyla çok meşhur ve dünyada çok dolaşmasıyla ünlü bir somon balığı yine aynı gurup tarafından seçildi. Çünkü dediler ki: “Çok gezen çok bilir.” Şimdi sırada görülmesi gereken zorunlu müfredatı yani dersleri konularıyla seçmek ve ders kitaplarını hazırlamak gerekti. İlk sözü büyük bir saygıyla en yaşlı bilinen tavşan aldı.

-          “Değerli arkadaşlar, insanlardan kurtulmanın en önemli yolu çok hızlı koşmak ve gözden kaybolmaktır. Derslerimizin ve müfredatımızın içinde koşma derslerinin konulmasını öneriyorum. Konularını ise öğretmen olarak bir yardımcımla ben hazırlayacağım.”

Öneri büyük alkışla kabul edilir ve hemen sözü bilge sincap alır.

-          “Çok saygıdeğer ve kendini ilme vermiş arkadaşlarım. Ormanımızda çok fazla büyük ve dallarından sayısız yuva yapılabilecek, uzunluğu gökdelenler kadar olan ağaçlarımız var. Biz çoğunlukla ormanlarımızda insanlardan ağaçlara iyi tırmanmakla kurtuluyoruz. Onun için zorunlu derslerden bir tanesi mutlaka tırmanma dersleri olmalı.”

Ekipten büyük bir sevinç ve kabul naraları yükselir. Tabi dersi verecek ağaca tırmanma uzmanı bir öğretmen sincap bile önerilip, iş bitirilir.

Sıra Köstebek bilgine gelmiştir. Köstebek bilgin hemen söze karışır. Kendi yaşadıklarını ve tecrübelerini anlatarak toprak kazarak ve toprağın içinde kaybolabilmenin, toprağın altında tüneller oluşturabilmenin şart olduğuna herkesi ikna eder. Tabi tahmin edeceğiniz gibi hemen müfredata kazı dersleri ve öğretmeni eklenir. Bu sefer ekip nehir kenarındaki somon balığına döner ve söz hakkı verir. Somon balığı ülkeleri gezmenin bilgeliğiyle şunu der:,

-          “Ey kendini, akıllarını ve her şeyini orman halkına feda eden saygıdeğer, hürmete layık bilginler. Bilirsiniz benim gezmediğim memleket, görmediğim saklanma biçimi kalmamıştır. Ben derim ki, diyelim ki bir arkadaşımız çok güzel koşmayı öğrendi ve kaçarken suya rast geldi ne yapacak? Ya da ağaca çıktı bir nehir kenarına rastladı ya da sele rastladı. Sel sonrası her taraf su ne yapacak? Ya da toprağı kazıp kaçarken nehire rastladı ne olacak?”

Bilge sincap lafı uzattığı için hemen somon balığına söylendi.

-          “Lütfen meclisimizde açık konuşalım. Lafı uzatmayalım” der demez. Somon balığı nefesini suda tekrar yenileyerek heyecanla der ki:

-          “Mutlaka yüzme dersleri olmalı.” Tabi gayet mantıklı ve akla uygun örneklerle herkesi ikna etti. Ayrıca herkesin takdirlerini ve hayran bakışlarını kazanarak alkışları aldı.

Hızlı bir şekilde yüzme öğretmeni de ayarlandı. Ve belli bir süre sonra her şey tamamlandı. Sırada deneme uygulaması vardı. Heyecanla ormanlar kralı aslana gittiler. İkna etmeleri çok kısa sürdü. Bütün orman konseyine müfredat açıklandı ve dakikalarca alkışlandı. Bütün ekip ödüllerle takdirlerle karşılandı. Artık sırada derslerin uygulaması kalmıştı.

        Fakat o da ne! İnanılmaz şeyler olmaya başlamıştı. O harika müfredatı uyguladılar. Harika koşma kabiliyetine sahip olan tavşan koşu dersinde birinci geliyordu hem de her zaman. Fakat ağaca çıkma derslerinde o kadar başarısızdı ki artık kendini zorlamaya başladı. Defalarca ağaçtan düştü. Kafasını yerlere çarpmaktan, ayaklarını kırmaktan bırakın koşmayı yürüyemez bile oldu. Artık tavşan ne koşabilir, ne ağaca tırmanabilir, ne yüzebilir yani bir özelliği olmayan kabiliyetsiz biri olmuştu. Sincap başta ağaçlara inanılmaz tırmanıyordu ama o da yüzme ve özellikle kazı dersleri sebebiyle tırnak ve dişlerini kaybetti. Yani o da artık kabiliyetsizin teki olmuştu. Köstebek ise kazı derslerinde çok başarılı oluyordu ama tırmanma dersleri sebebiyle düşüp dişlerini kırdı beyin travması geçirdi. Artık o da kabiliyetsizdi. Zavallı maymun tırmanmadan sınavlarda çok iyi alıyordu ama koşudan, yüzmeden, toprakta kazı ve tünel kazmadan hep sınıfta kalıyordu. Hele zamanla iyice rahatsızlanıp bazen tırmanmayı da kaybediyordu. Fakat okul birincisi bir tek canlı olmuştu. O da YILAN BALIĞI. Çünkü o biraz koşabiliyor. Nehirde biraz toprağı kazıp kendini gizlemeye çalışıyor. Yüzebiliyor ve biraz nehir kenarındaki ağaca tırmanabiliyordu. Hatta hepsinden en iyi biraz yapabilen sadece oydu. Diğerleri onun kadar en iyi biraz yapamıyordu(!) Ah hele sincap bir keresinde yüzme dersleri sebebiyle neredeyse  boğuluyordu ve o sırada beynine oksijen gitmediğinden de şuurunu aylarca toparlayamadı.

        Durumu görmeye başlayan orman konseyi baktılar ki herkes telef olacak. Hemen içlerindeki sözcülerini seçip ormanlar kralına gönderdiler. Sözcü krala gidip şöyle dedi:

-“Hayret! En başarılı yılan balığı çıktı. Bizde kabiliyetleri öldüren katil.”

                Durumu anlatıp ormanlar kralını ikna edip şu emri her yere duyurttular.

                -“Artık çok amaçlı karma eğitim modeli yasaklanmıştır. Herkes kendine uygun özellikteki alana göre ve hür olarak eğitim görüp kendini geliştirecektir.”

                Tabiki insanlar hayvanlardan farklıdır. Çünkü hayvanlar daha dünyaya gelir gelmez hayatın bütün şartlarını yaratanın güdülemesiyle bilerek gönderilir. Örümcek doğar doğmaz ağ yapmasını, sivrisinek kan almasını, arı bal yapmasını, kuşlar yuvalarını örmesini ördek ördekliği, köstebek köstebekliği bilir. Bu nedenle insanların temel eğitim alması şarttır.  Fakat temel eğitim dışında insanlar imece usulü buluş yapmamıştır. Yani eğitim bakanlığı “hadi millet ampulü buluyoruz” deyip ampul bulunmamıştır. Aksine “geri zekalı”  denilerek defalarca okuldan atılan Edison “ampul yanmaz diyenlere inat binlerce deneyler yaparak bulmuştur. Albert Einstein(Aynştayn)’da benzer hikayeye sahiptir. Neredeyse bütün çığır açanların benzer hikayeleri vardır. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demiş atalarımız ama hep harikalıklar bir ellerden hatta farklı ellerden çıkmış tarih boyunca. Hiçbir ÖSYM ya da üniversite birincisini hiçbir buluşta ve tarihte göremeyiz ama üniversiteyi terk eden Bill Gates ve Steven Paul Jobs(kendisini yetiştiren, büyüten anne babası Anadolu’dan gittiği söylenilen; HP, IBM ve MİCROSOFT piyasasını geçebilmiş)  bilişim dünyasında çığır açmıştır. İlkokul mezunu bile olamayan insanların yanında iş başvurusu yapmaya çalışan nice üniversite mezunları hatta birincileri de az değildir. Yani “beşikten mezara” olan eğitim ve kendimizi geliştirme işi sadece örgün eğitime bağlı değildir.

                Elbette insanlar “işçisin sen işçi kal” mantığıyla da yaşamamalılar. Günümüzde Dünya’da eğitime bakışta özelikle bu açıdan tamamen değişmekte…Gazeteci yazarlar “gazetecilik” mezunları olmadığı gibi, edebiyatçılar da “edebiyat” mezunları  değiller.  Siz hiç neden en iyi kitapevi sitesini yapanların “Barnes, Noble, Waldenbooks “ gibi dev kitap sirketleri değil de “amozon” olduğunu düşündünüz mü? Neden internetteki açık artırma sitesinin bilinen müzayede şirketleri değil de “ebay,  vb.” olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden en başarılı enformasyon sitesi yapanların “CNN, BBC ve Newsweek”değil de “yahoo” olduğunu merak ettik mi? Ya da “facebook, tweter”  ve benzerlerini iletişim devleri yapmadığını, bulmadığını fark ettik mi? Demek insanları belli bir şablona sokamayız gerçeğini de düşünmeliyiz. Gerektiğinde insanlar kabiliyet ve yapılarına göre isterlerse ömürlerinin belli aşamalarında meslekte değiştirebilmeliler.  Oysa biz yıllardır daha 12 yaşındaki çocukların mesleklerini seçmelerini bekleyip o yoldan bir daha çıkamayacak şekle onları sokmadık mı? Yazık bu nesillere….

Son paragrafı “herkes” sözcüğünü, “birey”in önemine dikkat çekmek için çok kullanarak bitirmek istiyorum.  Dünya eğitim kuramlarında davranışçılıktan, beynin keşfi ve incelenmesiye bilişselliğe ve en sonda DNA keşfi ve incelenmesiyle yapısalcılığa geçti. Bizler ise hala davranışçılık üzerine ısrardayız. Gerçi yeni yeni bu durum düzeltilmeye başlanıyor.. Herkesin aynı düşünmesiyle ya da basmakalıp tek tiplikle, sürü psikolojisiyle ya da ideolojik bakışlarla olmamıştır tarihteki hiçbir buluş. Belki de en önemlisi bu sebeple, en başta farklılıkları düşman değil; zenginlik olarak görmeliyiz ve ideolojik basmakalıp kafalardan kurtulmalıyız bir an önce... Herkesin matematiği mükemmel olacak diye bir kural yoktur. Ya da herkes edebiyatçı olmak zorunda değildir. Bu nedenle hiçbir çocuğumuzu bu dersleri kötü diye silmemeliyiz. Her bir insan ayrı bir âlemdir, bir evrendir, bir ya da birkaç kabiliyettedir. Herkes bir yapıda bir yaratılış ve kabiliyette de değildir. O yüzden herkes kendi çocuğuna -merkeze onun isteklerini koymak şartıyla -uygun bir ya da birkaç alan, meslek seçmeli, tespit edilmeli ve yönlendirilmelidir… Yoksa hikâyemizdeki gibi hayatımızdaki bütün alanlarda ve mesleklerde sadece en iyi birazlar olur ve oluyor…__Mehmet KONCA