Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

EGO(BENLİK) KONUSUNDA BAZI GEÇEN KAVRAMLARIN HANGİ MAKAMDA SÖYLENDİĞİNE REHBERLİK YAPMASI AÇISINDAN AŞAĞIDAKİ BÖLÜMLERE BİLGİ AÇISINDAN GÖZ ATMANIN FAYDASI OLACAĞI İNANCINDAYIM. BU BİLGİLERDEN SONRA KONUYA GİRİLMESİNİ DAHA UYGUN OLUR. BU DÖRT TERİM ÇOK FAZLA GEÇMEKTEDİR:

1.ACZ

Aczin(insan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez, vücudunda sayısız şuurlu işler vardır şuurunun kendisinin haberi bile olmaz, idaresi bile elinde değildir)

2.FAKR

 

Fakrın(insan fakirdir: bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyide ister, baharıda ister, cennetide ister. Adeta arzu ve istekleri hayali nereye giderse o kadar geniştir, yapısı gereği sonsuza kadar uzanmış. Elindeki sermayesi ise eli nereye uzanırsa o kadar dardır. O yüzden insan fakirdir. Emel ne kadar uzun ömür ne kadar kısa....)  hadsizdir.

 

3. ESMAİ İLAHİYENİN(ALLAH’IN İSİMLERİNİN) TECELLİ(GÖRÜLME) YERİ AYNASI

 

Bir bitkiyi düşünelim. Onun tohumu içinde bütün hayat programı; yaprağının, gövdesinin, çiçeğinin  kalıbı ve bütün cihazlarıyla yapısı; toprağı, havayı, güneşi, suyu nasıl kullanıp, hangi minarelerini alacağı yazılmış. Yani HAFİZ ismi tecelli etmiş. Sonra HAY(hayat veren Allah) ismiyle hayat buluyor. GAYYUM ismiyle yer çekimine rağmen yükseliyor. REZZAK ismiyle rızıklandırılıyor, yani besleniyor. Hatta bir hayvan yese REZZAK isminin değişik bir tecellisi daha oluyor. MÜZEYYEN ve CEMİL isimleriyle yaprakları ve çiçekleriyle süslendiriliyor. MÜLEVVİN(boyayıcı) ismiyle boyanıyor. Yani sayısız isimler üzerinde tecelli ediyor. İşte bütün bu sayısız isimler o bitki üzerinde şuursuz olarak var. Ve ondaki şuursuz tecelliyi, işleri, isimleri, zikirleri şuurla bildirmekle görevli vekillere melek diyoruz. Yani işleri yapan mevlamız meleklerse şuurla ona takdim ediciler, sunuculardır. Örneğin MİKAİL(a.s) onların bu manada evrendeki tecellilerin  en büyük görevlisidir. AZRAİL(a.s) MÜMİT(öldüren Allah) isminin görevli vekilidir. Yoksa tekrar söyleyelim ki işleri yapan mevlamız şuurla tesbih eden takdis eden, mevlamızın fiili  ve işi olduğunu idrak eden seyirci ise meleklerdir. Çünkü insanların pek çoğu gaflet ve dalaletler sebebiyle bu işi yeteri miktar yapamamaktadır. Ancak onlardan pek azı düşünür ve mevlamızın birçok yaratmalarından haberi bile olamaz. Mesela hangimizin şu an dağ doruğunda taşlar arasında bir mucize olarak açan dağ çiçeği ve ondaki tecellilerden haberimiz var. Fakat merak etmeyelim ona vekil ve ondaki Allah’ın isimlerini şuurla takdim eden bir melek mutlaka var. Unutmayalım evrendeki her şey TEKVİN(yaratma) sıfatından gelmektedir. Ve aklımıza yaklaştırmak için mevlamız kendini görmek ve göstermek istediğinden evreni yaratmıştır.  

4. İNSANIN YAPIYORUM DEDİĞİ:

        Vücudumuzda çok şuurlu işler olduğu halde şuurumuzun haberi bile olmamaktadır. Ben şu an bu yazıyı yazarken belki yüzlerce iş sadece bir hücrede olmaktadır. Aynı anda bir saniyede milyarlarca hücrem yenilenmekte, kalbim atmakta ve haberim olmadan atar damarlarım, nöronlarım çalışmakta ve binlerce kaslarım hizmet etmektedir. Konuşurken binlerce kaslarım çalışmakta, dişlerim dilimi ısırmaması için dilimdeki binlerce kaslarımız hızlıca görev yapmaktadır. Bizim ise bunların hiç birinden hatta gırtlak kaslarımızdan bile haberimiz yoktur. Halbuki ben konuştum diyerek hava atarız. Allah tan olduğunu unuturuz. Yemek yedim deriz, beslendim deriz. Yemek yerken olan şuurlu işlerden haberimiz bile olmaz. Mideden sonra ise biz mi diyoruz? “kalsiyum sen kemiğe, fosfor göze lazımsın hadi oraya?” ama lafa gelince beslendim felan filan.... yani kendi kalbimizin idaresi bile bize verilmemiş.... yaptığımız işlerde ise bizim gücümüz ne ki ben yaptım ben ben ben vb. diyoruz. Yaptıklarımıza ve nimetlere karşı şükür yapmalıyız, gurur ve övünme değil....

   Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zayıflığının meyvesi olan Rabbimizin her şeyi havayı, güneşi, toprağı, bitkileri, suyu, hayvanları ve sayılamayacak kadar çok şeyi emrimize hizmetimize koşturmasıyla ve ikram etmesiyledir.

DÜMENCİ

Büyük bir geminin dümeninde bulunan adam, dümeni terk ettiği için gemi batsa... Bütün tahribat(yıkım, zarar), bir şey yapmaktan ötürü değil, bir şeyin terk edilmesindendir. O adam, gemideki bütün canlardan ve tahribattan(zarar ve yıkımdan) mes'uldür(sorumludur). Onun gibi, cüz-i iradenin(insan iradesi, isteği) icada kabiliyeti olmamasına, terk­ten doğan bir vücudu bulunmasına rağmen, Allah (cc), insanı şiddetle uyarır ve mes'ul(sorumlu) tutar. Çünkü, inkar ve isyan da, tahrip­tir, ademdir(yokluk). (26.Söz l.Mebhas)

 TALEBİN(istemenin) GÜCÜ

Yürümeye takati(gücü) olmayan bir çocuğu güçlü birisi omzuna al­sa ve "Nereye gitmek istersin?" diyerek, gideceği yeri seçmekte onu serbest bıraksa... Gerekli uyanlarda bulunsa, bilgiler ver­se... Çocuk, dağa gitmek istese... Dağda üşütse veya düşse... Onu götürenin, "Sen istedin." diyerek onu cezalandırması elbette hakkıdır.

İnsan iradesi zayıftır. Fakat, Allah (c.c), yaratmaktaki büyük icraatta, o talebi bir şart olarak kabul ettiğinden, büyük fatura­sından insan mes'uldür(sorumludur). (26.Söz 2.Mebhas)

 

 

EGO(BEN) 30.SÖZ’DEN

Birinci Maksad

¬v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬" 

­–@«,²9¬ž²!ö@«Z«V«W«&«:ö@«Z²X¬8ö«w²T«S²-«!«:ö@«Z«X²V¬W²E«<ö²–«!ö«w²[«"«@«4ö¬Ä@«A¬D²7!«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]«V«2ö«^«9@«8«ž²!ö@«X²/«h«2ö@Å9¬! 

®žx­Z«%ö@®8x­V«1ö«–@«6ö­yÅ9¬!

            Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

            Gök, zemin, dağ dayanmasından çekindiği ve korktuğu emanetin bir çok yönlerinden bir tanesi, bir yönü, ene'dir(benlik). Evet ene(ben), Adem zamanından şimdiye kadar insanlık dünyasının etrafına dal budak salan nurani bir cennet ağacı ile, müdhiş bir cehennem ağacının çekirdeğidir. Şu büyük gerçeğe girişmeden önce, o gerçeğin anlaşılmasını kolay edecek bir giriş açıklamasını beyan ederiz. Şöyle ki:

            Ene, gizli hazine olan yaratıcının isimlerinin anahtarı olduğu gibi, kâinatın kapalı sırlarının dahi anahtarı olarak bir anlaşılması zor bir sırdır, bir hayret edilecek bir sırdır. O ene yapısının bilinmesiyle, o garib kapalı sır, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat sırrını ve içinde bulunduğumuz evrenin hazinelerini dahi açar. Şu konuya dair "Şemme" isminde bir Arapça risalemde şöyle bahsetmişiz ki: Evrenin anahtarı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Evrenin kapıları görünürde açık görünürken, gerçekte kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet yönünden insana "ene" namında öyle bir anahtar vermiş ki; evrenin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı(sırlı) bir enaniyet(benlik) vermiş ki; Kainatın yaratıcısının gizli hazinelerini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet kapalı bir kutu ve açılması zor bir tılsımdır. Eğer onun gerçek yapısı ve yaratılış sırrı bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:

            Sanat ve hikmetle yaratan yaratıcı, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin özelliklerini ve işlerinin gerçek yönlerini gösterecek, tanıttıracak, işaretleri ve örnekleri içine alır bir ene(benlik) vermiştir. Tâ ki o ene, bir kıyaslama ölçütü olup, rabbimizin özelliklerini, sıfatları ve ilahlık işleri bilinsin. Fakat kıyaslama ölçütü, bir gerçek vücudu olmak gerekli değil. Belki mühendislerin kullandığı farzedilen hatlar gibi, kabullenilen ve sanılan bir kıyaslama ölçütü oluşturulabilir. İlmen ve gerçek bir şekilde hakikî vücudu lâzım değildir. (örneğin: paralel ve meridyenler gerçekte yok. Ama bazı gerçek ölçütleri göstermek için kullanılmaktadır. Vb.)

            SUAL: Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât(özellikleri) ve isimlerinin tanınması, enaniyete bağlıdır?

            ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit(her şeyi içine alan) bir şeyin hududu ve sınırları olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir şekil ve bir açıkça bir sınır vermek için hükmedilmez, yapısı ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Karanlığı olmayan, gölgesi olmayan sürekli bir ışık, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit gerçek veya hayalı, sanılan bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve isimleri; her şeyi içine alır, sınırsız, ortaksız olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz, anlaşılmaz. Öyle ise gerçek sonu ve sınırları olmadığından, farzedilen, hayal edilen, sanılan ve vehmî bir sınırı çizmek gerekiyor. Onu da enaniyet(insandaki benlik) yapar. Kendinde bir sanılan bir rububiyet(idare), bir sahibiyet, bir kudret, bir ilim olduğunu düşünür; bir sınır çizer. Onun ile sınırsız sıfatlara(Allahın sıfatlarına, özelliklerine, isimlerine) bir hayalı bir sınır oluşturur. "Buraya kadar benim, ondan sonra onundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların yapısını yavaş yavaş anlar. Meselâ: Sahip olduğunu sandığı kendi mülkünde rububiyetiyle(idaresiyle), şu dünyadaki alemde yaratıcının rububiyetini anlar ve görünen sahip olmasıyla, Yaratıcının gerçek sahipliğini anlar ve "Bu eve sahip olduğum gibi, Yaratıcı da şu evrenin sahibidir." der ve küçük ilmiyle onun ilmini anlar ve çalıştığı, yaptığı san'atçığıyla o Yaratıcının baştan sıfırdan yarattığı sanatını anlar.

Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve düzenledim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve düzenlemiş" der. Ve bunun gibi... Bütün sıfât ve ilahi işleri bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı haller ve sıfât ve hissiyat, ene'de yerleştirilmiştir. Demek ene, ayna gibi ve kıyaslama aleti ve genişleme aleti ve bir harflerin kelimeleri oluşturmasında izlediği görev gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, insan vücudunun kalın ipinden şuurlu bir tel ve insan yapısının elbisesinden ince bir ip ve insanlık şahsiyetinin kitabından bir eliftir ki, o elif'in "iki yüzü" var. Biri, hayra(iyiliklere) ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze(iyiliklere) kabiliyeti vardır. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde işi yapan değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre(kötülüklere) bakar ve yokluğa gider. Şu yüzde o işi yapandır, fiil sahibidir. Hem onun yapısı, harf gibidir; başkasının anlamını,manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye dayanamaz ve yüklenemez. Belki eşyanın derecelerini ve miktarlarını bildiren termometre ve barometre gibi ölçüler türünden bir ölçüdür ki; Yaratıcının mutlak ve her şeyi içine alır ve sınırsız sıfâtını, özelliklerini bildiren bir ölçüdür.

            İşte yapısını şu şekilde bilen ve kabul eden ve ona göre hareket eden _«Z[Å6«+ö²w«8ö«d«V²4«!ö²G«5ö   müjdesinin içine girmiş olur. Emaneti bihakkın eda eder ve o enenin dürbünüyle, evrenin ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî(kendisi dışındaki diğer alemler) bilgiler nefse geldiği vakit, ene'de bir doğrulayıcı görür. O ilim, nur ve hikmet olarak kalır. Karanlık ve boşluğa dönmez. Vaktaki ene, vazifesini şu şekilde yerine getirdi; ölçü aleti olan hayali rububiyetini(rabliğini, terbiye ediciliğini) ve farzedilen sahip olma özelliğini terkeder. «–x­Q«%²h­#ö¬y²[«7¬!ö«:ö­v²U­E²7!ö­y«7ö«:ö­G²W«E²7!ö­y«7ö«:ö­t²V­W²7!ö­y«7öder. Hakikî kulluğunu takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e(en yüksek makama) çıkar.

            Eğer o ene, yaratılış sebebini unutup, yaratılış görevini terkederek kendine kendi varlığını kendinden bilerek baksa, kendini sahip olarak inansa; o vakit emanete hainlik eder, _«Z[Å,«(ö²w«8ö«Æ@«'ö²G«5ö«:ö   altında içine girer. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalaletleri, yoldan çıkmaları doğuran benliğin şu yönüdür ki; gökler, uzaylar ve yerler, dünya ve dağlar dehşete etmişler, farzedilen, sanılan bir şirkten(Allah’a ortak koşan) korkmuşlar. Evet ene(ben) ince bir elif, bir tel, hayali, farazî bir hat iken, yapısı bilinmezse, örtü toprağı altında yeşillenip, büyümeye başlar; gittikçe kalınlaşır. İnsan vücudunun her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, insanın vücudunu yutar. Bütün o insan, bütün ince duygularıyla âdeta ene(ben) olur. Sonra türün enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye(milletine ve insan türüne güvenme havasına girerek) yönüyle o benliğe kuvvet verip; o ene, türün enaniyetine dayanarak, şeytan gibi, Allah’ın emirlerine karşı mübareze(baş kaldırma, hesap sorma) eder. Sonra kendisiyle kıyaslamak suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve sebeplere taksim eder, bölüştürür. Gayet büyük bir şirke düşer. °v[¬P«2ö°v²V­P«7ö«¾²h±¬L7!öŖ¬!ö   mealini gösterir. Evet nasıl toplumun, halkın malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de "Kendime sahibim" diyen adam, "Herşey kendine sahiptir" demeye ve öyle inanmaya etmeye mecburdur.

            İşte ene, şu hain durumunda iken; tam bir cahilliktedir. Binler fenleri bilse de, kat kat cahillikle olabilecek bir cahillerin cahilidir. Çünki duyguları, fikirleri evrenin bilgi nurlarını getirdiği vakit, kendinde onu kabul edecek, ışıklandıracak ve devam edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Tam bir faydalı bilgi bile gelse, nefsinde boş bir şey şeklini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle(delillerle) dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları bakışta söndürür, göstermez. Onbirinci Söz'de insanın yapısı ve yapısındaki enaniyetin(benliğin), -mana-yı harfî cihetiyle- ne kadar hassas bir mizan ve doğru bir ölçü ve her şeyi içine alan fihriste ve mükemmel bir harita ve her şeyi içine alan bir ayna ve evrene güzel bir takvim, bir ruzname olduğu gayet kesin bir şekilde anlatılmıştır. Ona müracaat edilsin. O Söz'deki açıklamalara yetinerek kısa keserek mukaddimeye son verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, gerçeklere giriyoruz.

            İşte bak: insanlı dünyasında, Adem zamanından şimdiye kadar iki büyük cereyan, iki fikirler gurubu; her tarafta ve her insan tabakasında dal budak salmış, iki büyük ağac hükmünde... Biri, peygamberler ve dine dayananlar grubu; diğeri, felsefeciler ve faydacılığa dayananlar gurubu, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile birleşmiş ve uyuşmuş ise, yani felsefe grubu, peygamber grubuna dahil olup itaat ederek hizmet etmişse; insanlık dünyası parlak bir şekilde bir mutluluk ve huzurlu yaşam, bir sosyal, toplum hayatı geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, peygamberler(din) grubu etrafına toplanmış ve kötülükler ve sapıklıklar, felsefe silsilesinin etrafına toplanmıştır. Şimdi şu iki grubun çıkış noktalarını, esaslarını bulmalıyız.

            İşte diyanet(din, peygamberler grubu) silsilesine uymayan felsefe grubu ki, bir zakkum ağacı(cehennem ağacı) şeklini alıp, şirk(Allah’a ortak koşma) ve dalalet(sapıtma) karanlığını etrafına dağıtır. Hattâ akıl özelliğini kullanma dalında; Dehriyyun, Maddiyyun(maddeye tapanlar), Tabiiyyun(tabiata tapanlar) meyvelerini, insan aklının eline vermiş. Ve gazaba gelme dalında; Nemrudları, Firavunları, Şeddadları (Haşiye: Evet Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dayelik edip emziren, eski Mısır ve Babil'in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususî olduğu için etrafında sihir sanılan eski felsefeleri olduğu gibi; ilahları eski Yunan kafasında yerleştiren ve putları doğuran felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet tabiatın perdesi ile Allah'ın nurunu görmeyen insan, herşeye bir ilahlık verip kendi başına bela eder.)insanların başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behimiye(şehvet ve behim yani faydaları kendine çekme, yükselme) dalında; ilahları, putları ve ilahlık dava edenleri meyve vermiş, yetiştirmiş. O cehennem ağacının çıkışı ile peygamberlik grubunun ki bir kullukla cennet ağacı yetiştirme hükmünde bulunan o grubun, yer yüzü bahçesinde mübarek dalları: Akıl kuvveti dalında enbiya(peygamberler) ve mürselîn ve evliya ve sıddıkîn(sadıkların) meyvelerini yetiştirdiği gibi.. kuvve-i dafia dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler(yöneticiler) meyvesini veren ve kuvve-i cazibe dalında ahlak güzelliği ve günahsız güzel yüzler ve cömertlik ve ikramı çok sevenler meyvesini yetiştiren ve insan nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o ağacın kaynağı ile beraber ene'nin iki yönündedir. O iki ağaca kaynak ve yer, esaslı bir çekirdek olarak ene'nin(beliğin) iki yönünü açıklayacağız. Şöyle ki:

            Ene'nin bir yönünü peygamberlik tutmuş gidiyor; diğer yönünü felsefe tutmuş geliyor.

            Peygamberlik yönü olan birinci tarafı: Tam bir kulluğun kaynağıdır. Yani ene, kendini abd(kul) bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Yapısı harf gibi başka bir şeyi gösterir. Harfler birleşip bir kelimeyi oluşturması gibi. Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebaîdir. Yani başka birisinin vücudu ile ayakta, var ve icadıyla sabittir, inanır eder. Sahip olması, sanmakla, gerçekte değil, vehmiyedir. Yani kendi sahibinin izni ile; surî, geçici bir sahip olması vardır, bilir. Hakikatı, gölge gibidir. Yani, hak ve gerekli bir gerçeğin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir gölgedir. Vazifesi ise, kendi yaratıcısının sıfât ve işlerine mikyas ve ölçü olarak, şuurkârane bir hizmettir. İşte enbiya(peygamberler) ve enbiya grubundaki asfiya ve evliya ene'ye şu yönden bakmışlar, böyle görmüşler, gerçeği anlamışlar. Bütün mülkü Mâlik-ül Mülk'(gerçek sahibi olan yaratıcıya)e teslim etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik-i Zülcelal'in ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde ortak ve benzeri yoktur; yardımcı ve vezire muhtaç değil; herşeyin anahtarı onun elindedir; herşeye Kadir-i Mutlaktır. Sebepler, bir görünürdeki perdelerdir; tabiat, bir yaratma kanunları ve kanunlarının bir toplanması ve kudretinin bir yazısıdır. İşte şu parlak nurani güzel yüz, hayatdar ve manalı bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hâlık-ı Zülcelal(yaratıcımız) bir şecere-i tûbâ-i ubudiyeti(kulluğun cennet ağacını) ondan yaratmıştır ki, onun mübarek dalları, insanlık aleminin her tarafını nurani meyvelerle süslemiştir. Bütün geçmiş zamandaki karanlıkları dağıtıp, o uzun geçmiş zaman; felsefenin gördüğü gibi bir büyük mezar, bir yokluk yeri olmadığını, belki geleceğe ve sonsuz mutluluğa(cennete) atlamak için, giden ruhlara bir nurlar yeri ve çeşitli basamaklı bir nurlu mirac(yükselme) ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nurani bir nuristanı ve bir bostanı, bahçesi olduğunu gösterir.

            İkinci vecih ise: Felsefe tutmuştur. Felsefe ise, ene'ye mana-yı ismiyle bakmış. Yani kendi kendine delalet, işaret eder, der. Manası kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî, zâtî olduğunu telakki eder. Yani zâtında bizzât bir vücudu vardır, der. Bir hayat hakkı var, iş yapma dairesi olarak hakikî sahiptir, kabul eder Onu bir tam bir gerçek zanneder. Vazifesini, kendini sevmekten doğan bir kendisinin ilerlemesi olduğunu bilir ve hakeza.. çok bozuk esaslara mesleklerini bina etmişler. O esaslar, ne kadar esassız ve çürük olduğunu sair risalelerimde ve bilhassa Sözlerde hususan Onikinci ve Yirmibeşinci Sözlerde kesin isbat etmişiz. Hattâ felsefe grubunun en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar; "İnsaniyetin en önemli amacı, "teşebbüh-ü bil-vâcib"dir.. yani Vâcib-ül Vücud'a(yaratıcıya) benzemektir" deyip firavun gibi bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; sebeplere tapan, puta tapan, tabiata tapan, yıldıza tapan gibi çok şirk çeşitleri gruplarına meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında yerleştirilmiş olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu engellemişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

            Peygamberlik ise: İnsanın amacı ve insanlık görevi, ilahi ahlak ile ve güzel huylar, ahlak ile ahlaklanmayla beraber, aczini bilip yaratıcının kudretine sığınma, zayıflığını görüp ilahi kuvvete dayanmak, fakrını görüp ilahi rahmete güvenip, ihtiyacını görüp ilahi zenginlikten imdat isteme, kusurunu görüp ilahi affa istiğfar, noksanını görüp ilahi mükemmelliğe tesbihhan olmaktır diye, kulluğunu takınarak hükmetmişler.

            İşte diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene kendi dizginini eline almış, dalaletin herbir türüne koşmuş. İşte şu yöndeki ene'nin başı üstünde bir cehennem ağacı yetişip, insanlık aleminin yarısından fazlasını kaplamış.

            İşte o ağacın insanların şehvet(yararları kendine çekme, zararlardan uzaklaşma duygusu, yapısı) kuvvetlerinin etkisi dalında, insanların bakışlarına verdiği meyveler ise; putlar ve uydurma ilahlardır. Çünki felsefenin esasında, kuvvet iyi görülür, sevilir. Hattâ "Hüküm galip ve kuvvetli olanındır" bir kuralıdır. "Yenende edende bir kuvvet var. Kuvvette hak vardır." der.(Haşiye-1: Peygamber kuralında ise "Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir" der, zulmü keser, adaleti sağlar.) Zulmü manen alkışlamış; zalimleri teşci' etmiştir ve cebbarları, ilahlık davasına yönlendirmiştir. Hem varlıklardaki güzelliği ve her şeyde görülen işlemelerdeki güzelliği, o varlıkların kendisine ve nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkaş'ın mücerred ve mukaddes cemalinin cilvesine nisbet etmeyerek(yaratıcının yaratmasının işleri olduğunu ve bağlantısını kabul etmeyerek), "Ne güzel yapılmış" yerine "Ne güzeldir" der. Övülmeye lâyık bir put hükmüne getirir. Hem herkese satılan müzahref, hodfüruş, gösterici, riyakâr(gösterişi) bir güzel gördüğü için riyakârları alkışlamış, put örneklerini, putlaştırdıklarını kendi âbidlerine âbide(Haşiye-2: Yani o sanem-misaller perestişkârlarının heveslerine hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyakârane gösteriş ile ibadet gibi bir şekil gösteriyorlar.) yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gazabiye(gazap kuvveti) dalında, çaresiz insanın başında küçük-büyük Nemrudlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye(akıl kuvveti) dalında, insan aleminin beynine Dehriyyun, Maddiyyun(maddeye tapanları), Tabiiyyun(tabiata tapanları) gibi meyveleri vermiş; insanların beynini bin parça etmiştir.

            Şimdi şu gerçekleri nurlandırmak için, felsefe mesleğinin bozuk esaslarından doğan sonuçlarıyla, peygamberlik grubunun sadık doğru esaslarından doğan sonuçlarının binler karşılaştırılmasından örnek olarak üç-dört misal zikrediyoruz.

            Meselâ: Peygamberliğin şahsi hayatındaki kurallının sonuçlarından ¬yÁV7!ö¬»«Ÿ²'«@¬"ö!x­TÅV«F«#ökaidesiyle "Ahlâk-ı İlahiye ile muttasıf olup Cenab-ı Hakk'a mütezellilane teveccüh edip acz, fakr, kusurunuzu bilip dergahına abd olunuz" düsturu nerede? Felsefenin teşebbüh-ü bil-Vâcib insaniyetin gayet-i kemalidir kaidesiyle "Vâcib-ül Vücud'a(yaratıcıya) benzemeğe çalışınız" hodfüruşane(kendini büyültmeye, bencil) düsturu nerede? Evet nihayetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan insanın yapısı nerede? Nihayetsiz kadir, kavî, gani ve müstağni olan Vâcib-ül Vücud'un yapısı nerede?..

 

            İkinci Misal: Peygamberliğin sosyal hayattaki kuralarının sonuçlarından ve güneş ve aydan tut, tâ bitkiler hayvanların imdadına ve hayvanlar insanın imdadına, hattâ yiyeceklerdeki atomlar, zerreler bedendeki hücrelerin imdadına ve yardımına koşturulan yardım kuralı, ikram kanunun, namus-u ikram nerede? Felsefenin sosyal, toplum hayatındaki kurallaından ve yalnız bir kısım zalim ve canavar insanların ve vahşi hayvanların, fıtratlarını kötüye kullamalardan doğan savaşma, boğuşma kanunu nerede? Evet savaşma kurallarını o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, "Hayat bir boğuşma, savaştır" diye ahmakça hükmetmişler.

            Üçüncü Misal: Peygamberin Allah’ın biliği hakkındaki yüksek neticelerinden ve düstur-u galiyesindenö¬G¬&!«x²7!ö¬w«2öެ!ö­*­G²M«<ö«žö­G¬&!«x²7«!öyani "Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek birtek zâtın icadıdır" diye olan tevhidkârane düsturu nerede? Eski felsefenin bir inanç kurallarından olan ­G¬&!«x²7!öެ!ö­y²X«2ö­*­G²M«<ö«žö­G¬&!«x²7«!ö "Birden bir sudûr eder" yani "Bir zâttan, bizzât birtek sudûr edebilir(olabilir). Diğer şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudûr eder" diye Ganiyy-i Ale-l-ıtlak ve Kadir-i Mutlak'ı âciz vasıtalara muhtaç göstererek, bütün sebeplere ve vasıtalara, araşlara, rububiyette bir nevi ortaklık verip Hâlık-ı Zülcelal'e(yaratıcıya), "akl-ı evvel"(ilk akıl) namında bir mahluku verip, âdeta diğer mülkünü sebeplere ve vesaite taksim ederek bir büyük şirke yol açan, şirk-âlûd ve dalalet-pişe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın yüksek kısmı olan İşrakiyyun böyle haltetseler; Maddiyyun, Tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyas edebilirsin.

            Dördüncü Misal: Nübüvvetin(peygamberlerin) faydalı kurallarından ¬˜¬G²W«E¬"ö­d±¬A«,­<öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!ö«:ö   sırrıyla: "Herşeyin, her hayatlının sonucu ve hikmeti kendine ait bir ise; Sanatkarına, yaratıcısına ait neticeleri, Fâtırına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin; bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu" gerçek olan hikmet düsturu nerede? Felsefenin "Herbir hayatlının neticesi kendine bakar veyahut insanın menfaatine, faydasına aittir" diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet manasız bir boşluk içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i müzahrefe düsturları nerede?

Şu hakikat, Onuncu Söz'ün Onuncu Hakikatında bir derece gösterildiğinden kısa kestik. İşte bu dört misale, binler misali kıyas edebilirsin. "Lemaat" namındaki bir risalede bir kısmına işaret etmişiz.

            İşte felsefenin şu bozuk esaslarından ve korkunç sonuçlarındandır ki: İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhîler, görünürdeki şaşaasına tutulup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden; âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccet-ül İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.

            Hem kelamcıların mütebahhirîn ülemasından olan Mu'tezile imamları, görünürdeki süslü hallerine tutulup, o mesleğe ciddî temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, başlangıçtaki bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem İslam edebiyatçılarının meşhurlarından bedbînlikle maruf Ebu-l Alâ-i Maarri ve yetimane ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmareyi(kötülükleri isteyen nefsi) okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir hakaret ve inkarcı tokatını yiyip; "Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye zecirkârane te'dib tokatlarını almışlar.

            Hem felsefe mesleğinin fasit kurallarındandır ki: Ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir yapısı olduğu halde, felsefenin meş'um bakışı ile mana-yı ismî(her şeyi kendinden bilen yaratıcıdan olduğunu unutan bakışı) yönüyle baktığı için; sanki buhar-misal o ene genişleyip, sonra ülfet yönüyle ve maddiyata meşgul ola ola tevaggul sebebiyle güya kalınlaşıyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o benlik donuyor, tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür(keder sebebi) eder, şeffaflığını yani saydamlığını kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. İnsanların fikirleriyle şişer. Sonra diğer insanları, hattâ sebepleri kendine ve nefsine kıyas edip, onlara -kabul etmedikleri ve kaçındıkları halde- birer firavunluk verir. İşte o vakit, Yaratıcının emirlerine karşı karşı çıkan şeklini alır. °v[¬8«*ö«]¬;ö«:ö«•@«P¬Q²7!ö]¬[²E­<ö²w«8ö   der. Meydan okur gibi Kadîr-i Mutlak'ı acz ile ittiham eder(suçlar). Hattâ Hâlık-ı Zülcelal'in özelliklerine müdahale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder(bozar). Ezcümle:

            Felsefecilerin bir grubu, Cenab-ı Hakk'a "mûcib-i bizzât" demişler, yani iradesini inkar etmişler; ihtiyarını isbat eden bütün kâinatın sonsuz şahitliklerini yalanlamışlar. Feyâ Sübhanallah! Şu kâinatta atomlardan güneşe kadar bütün varlıklar taayyünatlarıyla, düzenli yapılarıyla, hikmetleriyle, ölçüleriyle Sanatla yaratan Rabbimizin iradesini gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor. Hem bir kısım felasife, "Küçük şeylerle yaratıcının ilmi ilgili olmuyor anlamında Cüz'iyata ilm-i İlahî taalluk etmiyor" diye İlahi ilminin büyük her şeyi içine almasını inkar edip, bütün varlıkların sadık şahitliklerini reddetmişler. Hem felsefe, sebeplere etki verip, tabiat eline icad verir. Yirmiikinci Söz'de kesin bir şekilde isbat edildiği gibi; her şeyde her şeyin yaratıcısına özel, parlak mührü, delili görmeyip âciz, cansız, şuursuz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet(ustalık, kendindenlik) verip, binler yüksek hikmetleri anlatan ve herbiri birer yaratıcının mektupları, yazıları hükmünde olan varlıkların bir kısmını ona mal eder.

            Hem Onuncu Söz'de isbat edildiği gibi, Cenab-ı Hak bütün isimleriyle ve kâinat bütün gerçekleriyle ve peygamberler grubu ya da gruhu bütün gerçekleriyle ve yaratıcıdan gelen kitaplar bütün ayetleriyle gösterdikleri haşir(öldükten sonra dirilme) ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri kaldırıp, ruhlara bir sonsuzluk dayandırmışlar. İşte bu uydurmalara diğer konularını kıyas edebilirsin. Evet şeytanlar, güya ene'nin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp sapıtma, hak yoldan çıkma derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene(ben), büyük âlemde tabiat(tabiata tapma, tabiat yaptı deme) gibi tagutlardandır.

°v[¬V«2ö°p[¬W«,ö­yÁV7!«:ö@«Z«7ö«•@«M¬S²9!ö«žö]«T²$­x²7!ö¬?«:²h­Q²7@¬"ö«t«,²W«B²,!ö¬G«T«4ö¬yÁV7@¬"ö²w¬8ÌY­<ö«:ö¬€x­3@ÅO7@¬"ö²h­S²U«<ö²w«W«4 

            Geçen hakikatı aydınlatacak bir hayali yolculuk şeklinde nim-manzum olarak "Lemaat"ta yazdığım bir misali örnek olayın mealini şurada anlatmaya münasebet geldi. Şöyle ki:

            Bu risalenin yazılmasından sekiz sene önce İstanbul'da, Ramazan-ı Şerifte, felsefe mesleği ile bağlantıda bulunan Eski Said'in Yeni Said'e dönüşeceği bir zamandadır ki, Fatiha-i Şerife'nin sonunda

«w[¬±7@ÅN7!ö«žö«:ö²v¬Z²[«V«2ö¬Æx­N²R«W²7!ö¬h²[«3ö²v¬Z²[«V«2ö«a²W«Q²9«!ö«w<¬HÅ7!ö«!«h¬. 

ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir hayali olay, bir misali olay, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:

            Kendimi, büyük bir çölde görüyorum. Bütün yer yüzünü; karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne hava var, ne ışık, ne hayat suyu.. hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, zararlı ve korku veren yaratıklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki: "Şu yerin öteki tarafında ışık, hava, hayat suyu var. Oraya geçmek lâzım." Baktım ki, irade dışı sevk olunuyorum(yöneliyorum). Yer yüzünün içinde, tünele benzer bir mağaraya sokuldum. Gitgide yerin içinde yolculuk ettim. Bakıyorum ki: Benden önce o yer altındaki yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.

            Ey, hayali ile benim hayali yolculuğuma katılan eden arkadaş! O yer, tabiattır ve tabiatçı felsefedir. Tünel ise, o felsefecilerin fikirleri ile gerçeklere yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo gibi meşhurlarındır. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhîlerindir. Evet İbn-i Sina'nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki hakikatın bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatıma dönüyorum. (Haşiye: Eğer desen: "Sen necisin, bu meşhurlara karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da, kartalların uçmalarına karışıyorsun?" Ben de derim ki: "Kur'an gibi bir sonsuz üstadım varken, hak yoldan çıkan bir kısım felsefenin ve şüphelerle boğulmuş aklın şakirdleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeğe mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi, benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları garkeden madde, ayağımı da ıslatamadı. Evet büyük bir padişahın, onun kanununu ve emirlerini taşıyan küçük bir askeri, küçük bir şahın büyük bir müşirinden(yüz başısından) daha büyük işler görebilir.")

            Gitgide baktım ki benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o yer altındaki yapının karanlığını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi büyük kayalar, dağ-gibi taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: "Bu elektrik ile o âlet, Kur'anın hazinesinden size verilmiştir." Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, ruhu rahatlatan şifa veren bir hava, hayatdar bir lezzetli su, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillah dedim.

            Sonra baktım ki, ben kendi kendime sahip değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine önceki şekilde o büyük çölde, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda bir saik beni yönlendiriyordu. Bu defa yer altında değil, belki seyr ü seyahatla yeryüzünü geçip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O yolculuğumda öyle acayib ve garib şeyler görüyordum ki, tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor(kızıyor), fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkilât(zorluk) peyda eder(oluşturur). Fakat yine Kur'andan bana verilen bir gezdirme aracıyla geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum, her tarafta seyyahların(gezenlerin) cenazeleri bulunuyor. O seyahatı bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise... O buluttan kurtulup, yerin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruh-efza(ruha hayat veren) havayı teneffüs ederek, Elhamdülillah dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.

            Sonra baktım: Biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müdhiş çöle getirdi. Baktım ki: Yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi çeşitli şekillerde bazı tayyare(uçak), bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve kabiliyete göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun üstüne beni çıkardı. Gayet güzel, süslü, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En hoş bir hava, en lezzetli bir âb(su), en şirin bir ışık her tarafta görünüyor. Baktım ki: O asansörler gibi nurani şeyler, her tarafta var. Hattâ iki yolculuğumda ve yerin öteki yüzünde onları görmüştüm. anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin cilveleridir.

            İşte ö«w[±¬7@ÅN7!ö«ž«:öile işaret olunan önceki yol, tabiata saplananların ve tabiatçıların fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, gerçeklere ve nura geçmek için ne kadar zorluk olduğunu hissettiniz. ¬Æx­N²R«W²7!ö¬h²[«3öile işaret olunan ikinci yol, sebeplere bağlananların ya da tapanların ve vesaite icad ve tesir verenlerin, Meşaiyyun hükeması(felsefecileri) gibi; yalnız akıl ile, fikir ile gerçeklerin gerçeğine ve Vâcib-ül Vücud'un(Yaratıcının) marifetine yol açanların mesleğidir. ²v¬Z²[«V«2ö«a²W«Q²9«!ö«w<¬HÅ7«!öile işaret olunan üçüncü yol ise: Sırat-ı müstakim(en sağlam yolun) ehli olan Kuran ehlinin cadde-i nuraniyesidir(nurani caddesidir) ki en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semavî ve rahmanî ve nuranî bir meslektir.

* * *