AŞAĞIDA ALINAN RİSALE BÖLÜMÜ 22. MEKTUPTUR. BU MEKTUPDA MÜMİNLER DİYE HİTAP ETMEKTEDİR. ANLATTIĞI HAKİKATLER, GERÇEK ÖLÇÜTLER İSE HER İNSANIN HER İNSANA EŞİNE, ARKADAŞINA, EVLADINA, KOMŞULARINA VB. HERKESE KARŞI UYGULANABİLİR VE UYGULANMASI GEREKEN ÖLÇÜ VE BAKIŞ AÇILARIDIR......

-1-

BİRLİKTE YAŞAMA AHLAKI

Îsar(başkasının nefsini kendi nefsine tercih eden, kendinden çok başkasına iyilik etme) ruhunu yaşatmak lazım. Başkalarının hissiyâtıyla, baskalarının ihtiyacıyla doğrudan kendimizi mesul(sorumlu) görmeliyiz. Yanımıza gelen her insana, ihtiyacını giderme adına aç mı, açık mı, istirahati mi gerekiyor, sormalıyız, yedirmeliyiz, içirmeliyiz. Bu duygu çok önemli. Ama maalesef pek çok insanda bunu tam manasıyla göremiyorum. Bu da beni çok üzüyor. Sofradasın, arkadaşının önünde ekmeği yok, sofraya uzak kalmış, kimsenin bunu görememesi beni pek üzüyor. Bir de bizimle beraber çalışan, hizmet veren elemanları soframızdan ayrı tutmak, onlarla aynı sofrayı paylaşmamak doğru degildir. Bize düşen, insan olarak herkesi aziz(değerli) bilmek ve aziz tutmaktır. Ayrıcalığa düşmek bizim ahlakımızla, peygamberî ahlakla bağdaşmaz. Ayrı mekanlarla, ayrı makamlarla, ayrı imkanlarla kendinizi insanlardan ayırmayın. İnsanları küçük görmeyin. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, insanları aziz bilin, aziz tutun; yemeğinizi, sofranızı onlarla paylaşın. Farklı muamelelere girmekten sakının. (Kırık Testi)

-2-

 (Buradaki mümin manasını bütün insanlara bakış olarak yorumluyup bazı hakikatlere varabiliriz)

Name=553; HotwordStyle=BookDefault; Mü'minlerde nifak(ayrılık) ve şikak, kin ve adâvete(düşmanlığa) sebebiyet veren tarafgirlik(hakkı tutmak yerine körü körüne birini tutma) ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ(büyük insanlık, hakiki insanlık) olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece(şahsi hayatça) ve hayat-ı içtimaiyece(sosyal hayat bakımından) ve hayat-ı mâneviyece(manevi hayat bakımından) çirkin ve merduttur(reddedilir), muzır(zararlı) ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye(insanların hayatı) için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücuhundan(yönlerinden) altı veçhini(yönünü) beyan ederiz.

Birinci Vecih(yön)

Hakikat nazarında(bakış açısıyla) zulümdür.

Ey mü'mine kin ve adâvet(düşmanlık) besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede(evde) bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni(katil) var. O gemiyi gark(batırmak) ve o haneyi ihrak etmeye(yakmaya) çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta(göklere) işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle(adalet kanunu ile) batırılmaz.

Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye(Rabbe ait ev olan) ve bir sefine-i İlâhiye(ilahi gemide) olan bir mü'minin vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume(masum sıfat) varken, sana muzır(zararlı) olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet(düşmanlık) bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun(vücudun manevi evinin) mânen gark(batırılması) ve ihrakına(yakılmasına), tahrip(yıkım) ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.

İkinci Vecih(yön)

Hem hikmet(fayda) nazarında(bakışında, yönünden) dahi zulümdür. Zira malûmdur(bilinir) ki, adâvet(düşmanlık) ve muhabbet(sevgi, sevmek), nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde(gerçek manası) olarak beraber cem olamazlar(toplanamazlar).

Eğer muhabbet(sevgi), kendi esbabının(sebeplerinin) rüçhaniyetine(üstünlüğüne) göre bir kalbde hakikî(gerçek) bulunsa, o vakit adâvet(düşman) mecazî(gerçek dışı) olur, acımak suretine(şekline) inkılâp eder(döner). Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle(hüküm sürmekle, tavır ve baskı ile) değil, belki lütufla(güzellikle, hoşlukla) ıslahına(düzeltmesine) çalışır. Onun için, nass-ı hadisle(hadis hükmü belirtmesi ile), "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme(konuşmayı kesme) etmeyecek." Name=554; HotwordStyle=BookDefault;

Eğer esbab-ı adâvet(düşmanlık sebepleri) galebe çalıp, adâvet(düşmanlık), hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî(gerçek olmaz) olur, tasannu(yapmacıklık) ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet(düşmanlık) ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli(kıymetli, önemli) ve Cebel-i Uhud'(Uhud dağın)dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde(büyüklüğünde) olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye(İslami özellikler, sıfatlar) muhabbeti(sevgiyi) ve ittifakı(birleşmeyi) istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete(düşmanlığa) sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı(kusurları) iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî(bir şeye inanmaktaki birlik), elbette tevhid-i kulûbu(kalbin birliğini) ister. Ve vahdet-i itikad(inançtaki birlik) dahi, vahdet-i içtimaiyeyi(toplumdaki birliği) iktiza eder(gerektirir). Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta(irtibat, bağlantı, bağ) anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka(ilgi) telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne(kardeşçesine) bir münasebet(bağlantı) hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye(Allah’ın evrende görülen isimleri) adedince(sayısınca) vahdet(birlik) alâkaları(ilgileri) ve ittifak(birleşme) rabıtaları ve uhuvvet(kardeşlik) münasebetleri(bağlantıları) var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız(yaratıcınız) bir, Mâlikiniz(sahibiniz) bir, Mâbudunuz(ibadet ettiğiniz) bir, Râzıkınız(rızık vereniniz) bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi(birliği, birlikte olmayı), vifak ve ittifakı(birleşmeyi), muhabbet(sevgi) ve uhuvveti(kardeşliği) iktiza ettiği(gerektirdiği) ve kâinatı(evreni) ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka(ayrılığa), kin ve adâvete(düşmanlığa) sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz(önemsiz) ve sebatsız(dayanıksız, boş) şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek(düşmanlık) ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete(birlik rabıtalarına) bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete(muhabbet sebeplerine) karşı bir istihfaf(hafife alma) ve o münasebât-ı uhuvvete(kardeşlik ilgilerine, bağlantılarına) karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

Üçüncü  Vecih(yön)

Hayat-ı şahsiye(özel, şahsi, kişisel hayat) nazarında dahi zulümdür. Şu Dördüncü Veçhin esası olarak birkaç düsturu dinle:

Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını(fikirlerini) hak bildiğin vakit, "Mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yoktur.

Name=557; HotwordStyle=BookDefault;  İkinci düstur(yol gösteren kural): Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati Bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.

Üçüncü Düstur: Adâvet(düşmanlık) etmek istersen, kalbindeki adâvete(düşmanlığa) adâvet et, onun ref'ine(kaldırmaya) çalış. Hem en ziyade(fazla) sana zarar veren nefs-i emmârene(kötülüğü isteyen nefsine) ve hevâ-i nefsine(heves emrine koşan nefsine) adâvet(düşmanlık) et, ıslahına(düzeltmeye) çalış. O muzır(duygularına esir olan zararlı) nefsin hatırı için mü'minlere adâvet(düşmanlık) etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet(sevgi) sıfatı(özelliği) muhabbete(sevgiye) lâyıktır. Öyle de, adâvet(düşmanlık) hasleti(duygusu), her şeyden evvel kendisi adâvete(düşmanlığa) lâyıktır.

Eğer hasmını mağlûp etmek(yenmek) istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele(karşılık) et. Çünkü, eğer fenalıkla(kötülükle) mukabele edersen, düşmanlık artar. Görünüşte mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, düşmanlığı devam eder. Eğer iyilikle karşılık etsen, nedâmet eder, sana dost olur.

Eğer dersen: "İhtiyar (istek) benim elimde değil; fıtratımda(yapımda) adâvet (düşmanlık) var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum."

Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet(kötü huy) eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla(gerektirmesiyle) amel(iş) edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem irade senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, mânevî bir nedamet(pişmanlık, kusurunu bulma), gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o huyda haksız olduğunu anlaman, onun zararından seni kurtarır. Zaten bu Mektubun bu konusunu yazdık, tâ bu mânevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla göstermesin.

Dikkat edilecek bir hadise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin(dindar) bir ilim ehli, siyasi fikrine ters bir salih alimi, küfür derecesinde alçalttı, aşağıladı. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu kötü neticelerinden ürktüm, Name=560; HotwordStyle=BookDefault;  (şeytanın ve siyasetin şerrinden yaratıcımıza sığınırım) dedim, o zamandan beri siyaset hayatından çekildim.

Câ-yı ibret bir hadise: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?"

Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim."Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet(düşmanlık ve kinli insanlar), hem nefsine, hem mü'min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir acı azapta bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.

Eğer düşmanlık hasetten(çekememekten) gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset önce haset edeni ezer, mahveder, yandırır. Haset edilen hakkında zararı ya azdır veya yoktur.

Hasedin çaresi: Haset eden adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini(sonunu) düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün(güzellik) ve kuvvet ve mertebe ve servet, geçicidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî(ahirete ait) meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun(üzgün) olup, kader ve ilahi rahmete, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

Acaba birgün düşmanlığa değmeyen bir şeye bir sene kin ve düşmanlıkla mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?

Halbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir kötülüğü bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, önce kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

Saniyen(ikinci olarak), nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama düşmanlık değil, belki nefsine yenildiğinden, acımak ve hatasını anlayacağını beklemek.

Salisen(üçüncü olarak), sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.

Sonra bâki(geriye) kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûp edecek af ve safh ile ve ulüvvü cenaplıkla mukabele(karşılık) etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sarhoş ve deli olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen geçici, kaybolup giden, muvakkat, önemsiz dünyaya ait işlere, sanki sonsuz dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle, sürekli bir düşmanlıkla karşılık etmek, sîga-i mübalağa ile, bir zalimliktir veya bir sarhoşluktur, bir çeşit deliliktir.

Medar-i ibret bir hikâye: Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski düşmanlıklarını unutup, omuz omuza verip, o dışarıdan olan aşireti def edinceye kadar içerdeki düşmanlığı hatırlarına getirmezlerdi.

İşte, ey mü'minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı birbirimize dayanarak, el ele verip müdafaa(savunma) vaziyeti almaya mecburken, onların hücumunu kolay etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve düşmanca inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler, hak inancı olmayanlardan, dinden çıkanlardan tut, tâ ehl-i küfrün(inkarcıların) âlemine, tâ dünyanın kötü halleri ve musibetleri kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir şekil alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş çeşit düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, İslam kardeşliğidir. Bu İslam kalesini küçük düşmanlıklarla ve bahanelerle sarsmak, ne kadar vicdan dışı ve ne kadar islamiyetin faydasının dışında olduğunu bil, ayıl.

Hadisi şerifte gelmiş ki: "Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek zararlı müdhiş şahısları, İslâmın ve insanların hırs ve şikakından faydalanarak, az bir kuvvetle insanları darmadağın eder ve koca islam alemini esaret altına alır." Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan faydalanan zalimlere karşı Name=564; HotwordStyle=BookDefault;  (bütün inananlar, müminler kardeştir) kudsi kalesinin içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı korumaya alabilir ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Bilinir ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda(terazi) iki dağ birbirine karşı dengede bulunsa, bir küçük taş, dengelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve düşmanca tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.

Kardeşlik ve sevgi ile ilgili bazı harika hikayeler

-3-

GERÇEK SEVGİ

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü edenlerle,onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"

"Bakin,göstereyim" demiş,ermiş. Önce sevgiyi dilden gönlüne indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar
içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından derviş kasıkları denen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş..Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye bir de şart koymuş.

Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kasıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine "simdi," demiş ermiş,"sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.." Yüzleri aydınlık,gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.Buydun deyince,her biri
uzun boylu kasığı çorbaya daldırıp,sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içirmiş.Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

"İşte" demiş ermiş,"Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz,ve Sunu da unutmayın; gerçek pazarında alan değil veren kazançtadır daima..."

 

VÜCUT UZUVLARI

Vücut uzuvları bir gün kendi aralarında toplantı yaptılar. Hepsi mide için çalıştıklarından şikayetçiydiler. Halbuki, mide hiçbir şey yapmıyordu ve onlar olmadan da hiçbir şey yapamazdı. Oldukça sinirliydiler. Toplantının sonunda organlar artık midenin isteklerini yerine getirmemeye karar verdiler. Öyle ya, mide için çalışamazlardı.

Göz, ben bundan sonra seçmeyeceğim, diyor; eller, tutmayacağım; ağız gıdalarını kabul etmeyeceğini söylüyor; dişler çiğnemekten vazgeçtiğini haykırıyor; ayak, mide için adım atmama kararını ifade ediyordu.

Dediklerini yaptı, mideyi boş bıraktılar. Fakat aradan çok geçmemişti ki, gözler bulanmaya, eller titremeye, ağız kurumaya, dişler çürümeye, ayaklar takatsiz kalmaya başladı. Görünen o ki, mide onlarsız hayatını sürdüremese de, onlar da midesiz yaşayamayacaktı.

Bir vücudu meydana getiren bütün uzuvların bir biri için  çalıştığını ve böyle bir birliktelik olmadan yaşayabilmenin mümkün olmadığını anladılar. Demek ki, herkes birbiri için çalışıyordu ve her uzvun eksikliği hissedilecekti. (Mesel Denizi, s:128)

KARDEŞ KAVGASININ KÖKLERİ

Bir zamanlar komünist dünya görüşünü benimseyip, Bulgaristan'a kaçarak TKP'de görev alan Osman Rauf Alper, yıllar sonra yazdığı hâtıralarında düşmanlarımı­zın Türkiye üzerindeki emelleri İle alâkalı oldukça dü­şündürücü şeyler anlatıyor:

Moskova, Türkiye'yi NATO'nun en zayıf halkası ilan et­tikten sonra, bu halkayı koparma gayesine uygun olarak ülke­deki Marksist solu etkinleştirmeye parelel olarak etnik düş­manlıkları körüklemeye, yeni yeni etnik düşmanlıklar oluştur­maya da hız verdi. "Atılım" döneminde TKP yayınlarında Kürt kökenli yurttaşlara yönelik açık propagandanın yanında, daha kapalı biçimde Aîevîlik-Sünnîlik çatışması oluşturulması için propaganda yapılmaya başlandığı gözleniyordu. Atılım gaze­tesinde, Sol Birlik gazetesinde, Türkiye'de Kurtuluş gazetesin­de, işçinin Sesi gazetesinde ve diğer yayın organlarındaki yazı­larda, Türkiye'de milli mesele konulu yazılarda bu strateji açık­ça görülmektedir.

Türk komünist hareketlerinde ismi iyi bilinen Fatma Yal­çın ile yurt dışına çıktıktan sonra BKP'nin otelindeki odasında tartışmıştık. Kürt devrimcilerinin desteklenerek Doğuda bir kurtarılmış bölge kurulmasını ve buradan ülke bütününü ele geçirmeyi savunuyordu. Altmışlı yılların sonlarında ve yetmişli yılların başlarında kurtarılmış bölgeler rağbetteydi. Maoculuk da yaygınlaştırılıyordu. Doğan Ozgüden'in Ant dergisi, sürekli olarak Filistin Kurtuluş Hareketinin örneği bir silahlı savaşın propagandasını yapmaya başlamıştı. Bu savaşın stratejisini çizen yazılar dergiden eksik olmuyordu.

TKP, Kürt solcularıyla işbirliği yapmaya başlayınca, TKP dışında kalan Londracılar da bu kez Alevilik konusuna sarıl­dılar. Yörükoğlu, Aleviliği inceledi ve kitap yazdı. Sonra İşçinin Sesi her sayısında Alevilere yönelik propagandaya başladı. İş­çinin Sesi neredeyse Alevi velilerini komünist gösterecekti. En devrimci olanlar, en savaşçı olanlar Alevilerdi. Ve Türkiye'de bir Alevilik-Sünnilik tartışması başlatıldı.

Hollanda'da, Federal Almanya'da Alevilik konusunda kon­feranslar veriliyor, en çok Türkiye'de bulunan Alevilerin top­lumda insan haklarına uymayan uygulamalar altında ezildiği vurgulanıyordu. Türk azınlığı asimile etmeye kalkan Bulgaris­tan, Yugoslavya gibi ülkelerde Alevilerin neredeyse eski bir İs­lav mezhebi olduğunu ileri sürecek kadar saçmalıklarla dolu propaganda yapıyordu.

Öte yandan Batı da, İsrail de, Suriye ve İran da Alevilik ve Sünnilik tartışmasını körüklemekteydiler.

Alevilik-Sünnilik kışkırtılınca, Türkçülük-Kürtçülük kışkır­tılınca çoğunlukta olan kesiminden insanların azınlıkta olanlara karşı kin duyması da doğup büyüyebiliyordu. Yabancıların iste­diği de buydu: Kardeş kavgası. (İbrahim Refik “Geçmişten Geleceğe Işıklar” s:61)