KADER: İLAHİ PROGRAM

GİRİŞ İÇİN ÜÇ TERİMİ KISACA TANIMLAYALIM:

KADER: Yaratanın gelmiş, geçmiş, gelecek vb. tüm zamanları ve zaman dışı ve öncesini aklımızın alıp alamayacağı her şeyi, her şeyiyle kapsayan ilmiyle bilmesi. Mecaz anlatımla ise yazmış olması..

KÜLL-İ İRADE(İRADE-İ KÜLLİYE): Her şeyi kapsayan, içine alan yaratıcının, sonsuz ilim, kudret ve iradesi.

CÜZ-İ İRADE(CÜZ-İ İHTİYARİ, İRADE-İ CÜZ’İYE): Allah tarafından insanın kendi özgürlüğüne bıraktığı istek, arzu. İnsanın herhangi bir tarafa meyletme kuvveti ve isteği. Az ve zayıf irade.

Anlamlı iki cümle içinde kullanalım: “KÜLL-İ İRADE KONUŞURSA, CÜZ-İ İHTİYARİ SUSAR”. "Vermek istemeseydi 'istemek(irade)' vermezdi." Şimdi de maddelere başlayalım..

-1-

PEKİ BU KADAR KAFA KARIŞTIRABİLECEK BİR KONU NE DİYE İMAN YANİ İNANÇ KURALLARI ARASINA GİRMİŞ OLABİLİR?

Kader ve cüz-i irade(insana verilmiş irade) imanın son hududunu çizmiştir. Kader: nefsi gururdan kurtarır. Cüz-i irade ise insana sorumluluk vermesine vesile olur. Bir boing plotunu düşünelim. 600 den fazla yolcusuna “hey bu uçağı uçuran benim.” Deme hakkına sahip olabilir mi? O uçağın belki de bir vidasını bile yapamaz. Ya da bir gemi kaptanı..İnsan da cahilliğinden ve kendisine emanet verilmiş egosundan dolayı, her şeyi kendisinin yaptığını, kendi kudretiyle cansız ve canlıların onun yardımına koştuğunu sanmaktadır. Âdeta öttüğü için güneşin doğduğunu sanan bir horoz gibi:)) Hâlbuki insan, konuşurken başta dilinde binlerce kası oynar, haberi bile olmaz. Vücudunun bir hücresinde bile sayısız şuurlu işler olur, haberi bile olmaz. İşte kader der ki "GURURLANMA. Yaptığın her iyi şey Allah'tandır." Sana koşan canlı cansız, güneş ışınları, su ve hava dengesi, madeninden, meyve ve sebzesinden, arının balı, ineğin sütü vb. her şey kaderden külli iradeden. "Sen gemideki dümenci gibisin, ya da uçağı kullanan pilot gibisin. Gururlanamazsın. Sadece görevini güzel yaptığında ücretini lütuf olarak güzel alırsın. İyiliği Allah'tan kötülüğü nefsinden bil. Gece gündüz ibadet etsen verilmiş nimetlerin belki bir gözünün bile hakkını ödeyemezsin. Ucbe(ameline güvenme) giremezsin" Bu sefer “her şey Allah tan ise ve iyiliklerimde havalara girip ben ve egom hissedar değilse, günahlar ve kötülüklerde o zaman külli iradedendir yani yaratandandır” diyeceği anda kader diyor ki: Hayır cüz-i iraden var. Sorumlusun. Yani gemi dümenini terk edersen, uçağı kasten düşürürsen bütün sorumluluk senin. Cennet yaratanın fazlındandır, lütfudur, hediyesidir. Cehennem ise kendi cezasıdır. YANİ KADER NEFSİ GURURDAN, CÜZ-İ İHTİYARİ İSE NEFSİ SORUMLULUKTAN KAÇMAKTAN KURTARMAK İÇİN İMAN ŞARTLARI ARASINA GİRMİŞTİR. YOKSA BUGÜNKÜ İNSANLARIMIZ GİBİ İYİ VE HAYIR İŞLERİNDE NEFSİNE PAY VERİP, SORUMLULUKTA İSE YARATANI VE KADERİ SUÇLAMAK İÇİN GİRMEMİŞTİR:) Maalesef bu gün bu mana tamamen tersine kullanılmaktadır. Yani iyi işlerimizde kendimiz yaptık diye hava atıp gururlanırız, Allah'ın lütfettiğini ve şükrü unuturuz. Kötü işlerimizde ise direk kaderi ve yaratanı suçlayıp, hiç üzerimize almayız.

-2-

PEKİ ALLAH (c.c.) HERŞEYİ BİLDİĞİ HALDE NASIL BİZ SORUMLU TUTULABİLİRİZ? Şimdi bu sorunun cevabını anlamamız için aşağıdaki şu 6 noktalara aynı anda bakmamız ve hepsini aynı anda görebilmemiz çok önemli ve gerekli…

1.    KADER SADECE İLİM TÜRÜDÜR. KUDRET TÜRÜ DEĞİLDİR. 

Allah (cc), sonsuz ilim sahibi olduğundan, geçmişi, hazır zamanı ve geleceği bir nokta gibi görür ve bilir. (Bu nedenle olaydan sonra bile dua edebilirsiniz, sonra edilecek dua bile önceyi etkileyebilir, ezelden hepsi görülür.) Ama bir şeyi bilmek ayrıdır. Yapmak ayrıdır. Kader rabbimizin ilim türü olarak her şeyi bilmesidir. Kudret türü değildir. Herkes çay yapmayı bilir. Çaydanlığa suyu koyarız. Kaynatırız. Demleriz felan filan. Ama bunu biliyoruz diye çay demlenmiş olmaz. YANİ

2.    BİLMEK AYRI ŞEYDİR YAPMAK AYRI ŞEYDİR.

3.    İLİM MALUMA TABİDİR. ONA UYAR. ONA GÖREDİR.

Örneğin takvimde on sene sonra güneş ne zaman doğacaktır hesaplanmıştır. Ama biz biliyoruz ki: takvimde güneşin doğma zamanı yazdığı için güneş doğmamaktadır. Takvim bilgisi güneş o zaman doğacağı için yazılmaktadır. Yani bilgi güneşe bağlıdır. Takvime değil. Şimdi biz diyemeyiz ki “ takvimde yazdığı için doğdu.” Yani kader bildiği için biz yapmıyoruz. Belki işin tersi olarak biz yapacağımız için kaderde var. Allah (cc), kaderimizi yazarken irâdemizi dışta tutmaz ve onu nasıl sarf edeceğimizi hesaba katarak yazar.

4.    Kader bize diyor ki: sendede irade var ve Allah’ın iradesi senin iradene uymuş. Bir çocuğu kuvvetli birisi omzuna alıyor. Ve diyor ki: "Sen nereye istersen oraya seni götüreceğim." Çocuk rüzgar alan dağ başına, çalılık kötü yerlere gidiyor ve hasta oluyor. Sorumluluk ona ait. İyi gittiğinde ise şükür ve gurura girmemek şartıyla mükafat ona ait. Çünkü kendi gücüyle iradesiyle gidemezdi.

5.    Kader ve vicdan bize yine diyor ki imtihan gereği sende cüz-i irade var. Kedilerde bile tercih konusu var. Kuru ekmeği mi ciğerimi deseniz vicdanen seçim yapma yapısı var. Nasıl insanda olmaz. Namaza giderken ayakları taşlaşıp meyhaneye giden olmuyor. Yada meyhaneye giderken ayakları camiye götürende olmuyor. Allah'ın kanunları hem inanana hem inanmayana aynı şekilde işliyor. Yüz metreden önlemini almadan inanan biri atlasa zarar görüyor, inanmayan atlasa da zarar görüyor. Kafirde sebeplere müracaat etse, çalışsa kazanır, Müslümanda..Vicdan diyor ki sendede irade var ve sorumlusun. Kaderde diyor ki sendeki irade benim içimde de var. Yani hepsini içine alır şekline kader denilir. Öyleyse Allah’a dayan ve seni iyiliklere meylettirmesini dua ve tevekkülle iste. İradeni inkar etme. Aksine kabullen doğru inancı bul. Yağmur yağdığında şemsiyeyi almazsan ıslanırsın. Suçu kadere atma. Şemsiye almadığın için kendi kusurunu bil. Yada yağmur yağdı ıslandım diyerek yağmurun genel ve sayısız faydalarını görmezden gelip yağmurun yağması kötüdür deme. Her şeyiyle kendini ve rahmetini gösteren Allahın imtihan dünyasını inkara kalkma. Çünkü Allah diyorki: sende sorumlu ve imtihan dünyasındasın. Demek imtihan belli ki bizim aklımızın almayacağı şekilde bile olsa Allah’ın ilanıyla var. Var diyorsa Hak aldatmaz. Vardır. Bu da mahiyetini bilmediğimiz bir imtihan ve teslimiyet vesilesidir.

 

6. Sonuç olarak, kader irâdeyi te’yid eder(kuvvetlendiri, varlığını destekler) ve ikisi omuz omuzadır. Ne irâde kaderi, ne de kader irâdeyi nefyeder, yok sayar. Aksine varlığını kuvvetlendirir. Varlığını bildirir.

Kader konusunun nirengi ve can alıcı noktası diyebileceğimiz konu şudur: Allah (cc), sonsuz ilmiyle olacağı olmadan evvel bilip Kader Kitabı’nı yazarken, insanın kesbi(işi, fiili, eylemi) veya o kesbi meydana getiren irâdesi(kendi isteği) bu yazının dışında ve devre dışı bırakılmamıştır. İnsanın yaptığı şeydeki payı, kesb, yani düğmeye dokunmak, Allah (cc)’ın ise yaratmak, meydana getirmek, neticeyi(sonucu) hasıl etmekdir(oluşturmaktır). İşte, bu ikisinin aynı zamanda beraberce tesbit edilip yazılmasına ‘Kader’ diyoruz.

Yan odada göremediğiniz, fakat ‘tik tak’ sesini duyduğunuz bir saat düşünün. Size, bu saatin çalışıp çalışmadığı sorulsa “evet, çalışıyor” diye cevap verirsiniz.. ve artık size “ bir bak bakayım, akrep ve yelkovanı da dönüyor mu?” denmez. Saatin çalışması, akrep ve yelkovan hareketi de içinde olmak üzere, bütün mekanizmanın devrede olması demektir; ya da tersinden bir deyişle, akrep ve yelkovanın durmadan dönüp saatleri göstermesi, saatin çalıştığına ve çarkın da döndüğüne delâlet(işaret) eder. Aynen bunun gibi, kader varsa irâde de vardır veya irâdeyi ele almak istiyorsak, ancak kaderle birlikte ele alabiliriz.

Şu halde, insan kaderin önünde eli-kolu bağlı bir robot değildir. Yani insan, bir örümcek ağı gibi kaderin ağlarıyla sarılmış, elleri arkadan kelepçelenmiş, idam fermanı boynuna asılmış, soluk alamaz hale getirilmiş.. veya denize atılmış, sonra da kendisine, “sakın ıslanma!” denerek alaya alınmış zavallı bir mahkûm değildir. Evet, kader bu olmadığı gibi, insan da o kader rüzgârının önünde savrulup duran kuru bir yaprak değildir. İslâm’ın her mes’elesinde bir itidal ve istikamet(denge) vardır. Mesela, olur olmaz heryerde öfkelenme bir ‘ifrat’(aşırılık) ise, her söz ve davranış karşısında susma da bir ‘tefrit’tir. Hiç evlenmeyip, kadını adeta inkâr etme bir tefritse, önüne gelen her kadından istifade düşüncesi de ifrattır. Kapitali(parayı) totemleştirme(ilahlaştırma, tapınma) ‘ifrat’sa, bunun tam tersi, servete hayat hakkı vermeme de bir ‘tefrit’tir. İşte, kader konusunda her şeyi insana verme ve “İnsan kendi fiilini kendi yaratır” (İ’tizal) deme ifrat ise, bunun tam zıddı, “Kulun, kendi fiilinde hiç bir dahli ve fonksiyonu yoktur” deyip, insanı kader karşısında hiç bir uzvunu(organını) oynatamaz felçli duruma düşürmek de (Cebriyecilik) tefrittir. Bahsimiz boyu görüşlerine tercüman olmaya çalıştığımız Ehl-i Sünnet ise, “Kesb ve irâde kuldan, yaratma ise Allah (cc)’tandır” diyerek, bu mevzûda da hakikatı ve i’tidal(orta) yolunu ortaya koymuştur.

Şimdi biz bir yürüyen bir karıncanın tepesinden bakıyor olalım. Karıncanın önüne birazdan çıkacak olan su birikintisini biz insanî bilgimizle görüyoruz. Ama karınca bizim bilgimize sahip olamaz, hatta bizim bilgimizin seviyesini bile anlayamaz. Peki biz sonsuzluğun bile yaratıcısı olan sonsuz kudret ve bilgi sahibi Yaratıcımızın bilgisini kavrayabilir miyiz?..Bir matematik ve fizik kanunlarını bile anlamak için onlarca yılımızı vermemiz gerekmiyor mu? 

"İdraki meali bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti(ağırlığı) çekmez" Ziya paşa

"Benim aklım almıyor. Hassas kantar 30 ton tartar. Yüz ton koyun üzerine 70 tonunu inkar eder"

Zaten bu nedenle de İlahi rivayetlerde mana-i murat haktır(yaratanın kastettiği anlam haktır) demeli, rivayet akıl ile te'vil edilmeli..Bunu dedikten sonra yine akıl esas alınmalı..Gerisini Allah'a bırakmalı:)

 

 

 

 

-3-

SEBEP NETİCE(sonuç)

Bir adam, tüfeğiyle birisini vursa... "Adamın Ölmesi mukaddermîş(kaderindeymiş), küçücük iradesiyle kurşun atan adamın ne kabahati(suçu) var." denilemez. Kader, sebeple neticeye(sonuca) birden bakar.

"Kaderinde varmış, atmasaydı da ölürdü veya atmasaydı öl­mezdi." sözünün ikisi de yanlıştır. Vurdu ve öldü... Vurmasaydı... "Yok"a, olurdu, olmazdı diye hüküm bina edilmez.

"Biz ehl-i hak(hak ve doğru yol sahipleri) deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meç­hul(bilemeyiz).' Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atma­saydı ölmeyecekti." (26.Söz 2.Mebhas)

-4-

DÜMENCİ

Büyük bir geminin dümeninde bulunan adam, dümeni terk ettiği için gemi batsa... Bütün tahribat(yıkım, zarar), bir şey yapmaktan ötürü değil, bir şeyin terk edilmesindendir. O adam, gemideki bütün canlardan ve tahribattan(zarar ve yıkımdan) mes'uldür(sorumludur). Onun gibi, cüz-i iradenin(insan iradesi, isteği) icada kabiliyeti olmamasına, terk­ten doğan bir vücudu bulunmasına rağmen, Allah (cc), insanı şiddetle uyarır ve mes'ul(sorumlu) tutar. Çünkü, inkar ve isyan da, tahrip­tir, ademdir(yokluk). (26.Söz l.Mebhas)

-5-

Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız(gücü, kuvveti olmayan) çocuğu omzuna alsan, onu muhayyer bırakıp, "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette, "Sen istedin" diyerek çocuğu suçlayacaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, son derece zayıflıkta olan olan kulun irâdesini bir şart-ı âdi yapıp, irâde-i külliyesi ona nazar eder(bakar).

 

-6-

İYİLİK KÖTÜLÜK

İnsan kötülüğünden tamamen mes'uldür(sorumludur), iyiliklerinden ifti­hara(gururlanmaya) hakkı yoktur. Kötülükler tahribat(yıkım, dağıtım, parçalama) nev'indendir(türündendir) ve onu iste­yen insandır. İyilikleri isteyen Allah'ın rahmeti, icad eden kud­retidir.

Mesela, bir sultan, bir postacı ile, ücretini de ödeyerek, bir ga­ribana sermaye gönderse... O postacı, o sermayeyi garibana ulaştırsa... İyilik sultana aittir. Adamın minneti ve teşekkürü sulta­na olmalıdır. Postacı, o para ile garibana eziyet etse, kötülük pos­tacıdandır.

îrade, insanın mesuliyetini(sorumlu olduğunu) bilmesi için "Sen mesulsün!" der, kader, gururlanmaması için "Haddini bil, yapan sen değilsin!" di­ye ihtar eder(hatırlatır) ve insana dengeyi buldurur.

Şerrin(kötü olayların, kötü şeylerin vb.) yaratılması şer değil, şerrin kazanılması(yapılması) serdir. Al­lah'ın yaratmasında şer yoktur, şer kulun talep(istemesi) ve tahsilâtındadır(yapmasında).

Mesela, taneleri adedince faydalan olan yağmurda, bir adam ıslansa, "Yağmur rahmet değil." diyemez. Elini yakan adam ateş için, elini kesen adam bıçak için bunu söyleyemez. Yaratma ve icatta, küçük bir şer ile beraber büyük hayırlar vardır. Adamın kendi hatasından kaynaklanan küçük bir şer için büyük bir hay­rı terk etmek, büyük şer olur.

Şeytanın yaratılması şer değil, ona maskara olunması serdir. Meleklere şeytanlar musallat olmazlar, fakat mertebeleri sabit­tir. İnsanı yükselten onun şeytanların telkinlerine(kötülüğü fısıldamasına) açık olması ve iradesidir. (26.Söz 1.Mebhas)

-7-

KADER ADİLDİR

Kader-i İlahî, neticesi(sonuç) itibariyle(yönünden) çirkinlikten münezzeh(uzak, imkansız) oldu­ğu gibi, sebep itibariyle(yönünden) de zulümden ve kusurdan münezzehtir. Çünkü kader hakikî sebebe bakıp adalet eder, insanlar dıştan gördüklerine baktıklarından aynı mevzuda(konuda) zulme düşerler.

Mesela, kimsenin bilmediği bir cinayeti işlemiş olan adamı, hakim, hırsızlıktan ötürü mahkum etse... O adam, hırsız olmadığı halde, hakimi haksız mahkum ettiği için zulmetmiş olur. Fakat, kader, o gizli katli(öldürmesi) için mahkum ettiğinden adalet etmiştir. (26.Söz 1.Mebhas)

-8-

BİLME VE OLMA

Siz, bir adama Hasan deseniz, onun adı Hasan olmaz. Fakat onun adı Hasan ise, siz onu Hasan olarak bilirsiniz. Olma, bilme­ye tabî(bağlı, uyan) değil, bilme olmaya tabidir(uyar, bağlı).

Mesela siz, takviminize "Falan gün, falan vakitte güneş tutu­lacak.' diye yazsanız, siz öyle yazdığınız için güneş o vakitte tu­tulmaz. Öyle olacağını bildiğiniz için öyle yazarsınız. "İlim, ma­luma(bilinene) tabidir."

İnsanlar, Allah öyle yazdığı için bir şey yapmazlar. Allah, Öy­le yapacağınızı sonsuz ilmi ile bildiği için öyle yazar. Yoksa, tek­lif(imtihan) ve tercih(karar verme) dairesi açıktır ve insan mahiyeti(yapısı) ve vicdanı buna şa­hittir. İnsan, istikbale(geleceğe) irade, geçmişe kader noktasından bakmalı­dır. (26.Söz 2.Mebhas) 

-9-

TERCİH MESELESİ(karar verme olayı)

İnsan, bütün özellikleri aynı olan iki kalemden birini tercih edebilir. Birini diğerine tercih ettirecek bir sebep olmasa da, bu mümkündür.

Hayrı(iyiliğide) da, şerri(kötülüğüde) de tercih edebilecek insan iradesine, birini di­ğerine tercihe mahkum edecek bir hususiyet(özellik) konulmamıştır. İn­san, "Ne yapayım, ben şerri tercihe göre yaratılmışım, o adam hayrı." diyemez.

Tercih ettirici bir sebep olmadan tercih etmek, olmaz görünse de mümkündür.

-10-

TALEBİN(istemenin) GÜCÜ

Yürümeye takati(gücü) olmayan bir çocuğu güçlü birisi omzuna al­sa ve "Nereye gitmek istersin?" diyerek, gideceği yeri seçmekte onu serbest bıraksa... Gerekli uyanlarda bulunsa, bilgiler ver­se... Çocuk, dağa gitmek istese... Dağda üşütse veya düşse... Onu götürenin, "Sen istedin." diyerek onu cezalandırması elbette hakkıdır.

İnsan iradesi zayıftır. Fakat, Allah (c.c), yaratmaktaki büyük icraatta, o talebi bir şart olarak kabul ettiğinden, büyük fatura­sından insan mes'uldür(sorumludur). (26.Söz 2.Mebhas)

-11-

kadere îman lezzeti

İki adam, padişahın sarayına giderler. Biri padişahı bilmez. Saraydaki bütün hizmetçilerin, makinelerin, hayvanların idare­si kendi başına kaldı zanneder. Zahmetler ve ıstıraplar(acılar) çeker. O cennet gibi bahçede cehennem azabı yaşar.

İkinci adam, padişahı tanır, kendini onun misafiri bilir. Bü­tün o saraydakilerin iplerinin padişahın elinde olduğuna, onun herkesi ve her şeyi müthiş bir kanun ve ahenkle(uyumla) idare ettiğine inanır. Bahçedeki bütün lezzetlerden istifade eder(faydalanır). Padişahın ku­rumlarının güzelliğini, merhametinin genişliğini hayret ve hay­ranlıkla seyreder. (26.Söz 3.Mebhas)

-12-

VEHMİ(sanılan) DAİRE

Bir ateşin süratle çevrilmesiyle oluştuğu zannedilen(sanilan) daire gi­bi; görünen şeylerde maddî ve manevî hatlar vardır. Nasıl mad­dî bir gaye(amaç), hedef ve nihaî(son) nokta oluyorsa, öyle de manevî nihaî nokta ve gizli hikmetler olur. Her şeyin maddi yüzünde kudret-i Rabbani(Rabbimizin kudreti, gücü) ustadır, kader mühendistir. Manevî yüzünden bakınca, kaderin çizdiği çizgilerin kudret eliyle şekillendirildiği görülür. (Mesnevi -Lasiyyemalar)

-13-TEVEKKÜL VE DUA

-3-TEVEKKÜL

YANİ İNSAN TEVEKKÜL ETTİKÇE HAKİKİ İNSAN YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİNE ÇIKAR ETMEDİKÇE İSE AŞAĞILARIN AŞAĞISINA DÜŞER

            Üçüncü Nokta: İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın ağırlıklarından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" “Allah’a tevekkül ettim” der, hayat gemisinde tam bir güvenle olayların dağ gibi dalgaları içinde gezer. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak' ın (mutlak  kudret sahibi yaratıcının) kudret eline emanet eder, rahatla dünyadan geçer, kabirde dinlenir, istirahat eder. Sonra sonsuz saadete girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne(aşağıların aşağısına) çeker. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül iki cihan saadetini gerektirir, iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, (1)sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki(aksine, kesinlikle) (2)sebepleri kudret elinin perdesi bilip uyarak; (3)sebeplere teşebbüs ise, bir çeşit fiili dua olarak düşünüp kabul ederek; (4)sonuçları, neticeyi, meyveyi yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

Peygamber efendimiz bile savaşa giderken en iyi planı uyguluyor çift zırh giyiyordu. Diğer hayat kuralları sırasında fiili olarak yapılması gereken her kurala en iyisiyle uyuyordu. Hastalanınca doktora gidiyordu. Yani ben peygamberim demiyordu. Öyle dese Allahın evrene koyduğu kuralları beğenmemek hükmüne geçer. Bir müslümanda apartmandan kendisini atsa düşer, kafirde..Yani Allahın yer çekimi kanunu herkesi kapsar. Tekvini yani yaratılış kanunlarına insan uymak zorundadır. Bu vb. yaratanın kanunlarıdır. Cezası karşılığı hemendir. Bir de kelamdan gelen namaz vb. kanunlar ise cezası daha çok ahirettedir. Mesela bir çiftçinin en iyi tohumu alması, en iyi yollarla toprağa yerleştirmesi, sulaması, ilaçlaması, gübrelemesi yani sebep olarak en iyi sebeplere müracaat etmesi de tevekkül tanımının içine girmektedir. Eğer bunlara uymazsa tevekkül etmiyor demektir. Burandan tevekkül yukarıda işaretlenen dört maddenin birleşmesiyle olur.

            Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

            Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir gemiye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem gururlu olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki kaybolur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu önemli sultanın gemisi daha kuvvetlidir. Daha fazla iyi korur. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere dayanamayacak. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya delidir diye seni kovacak. Ya haindir, gemimizi suçluyor, bizimle alay ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki dikkat edenlerin bakışlarında, zayıflığı gösteren büyük görünmen ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı(gösterişi) ve zilleti gösteren yapmacık hareketin ile kendini halka alay konusu yaptın. Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

            İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her olayın karşısında titremekten ve hodfüruşluktan(bencil ve kendini beğenmeden) ve maskaralıktan ve ahiret şikayetinden ve dünya ağırlığının hapsinden kurtulasın.

-4-ACİZLİK

YANİ İNSAN ACİZLİĞİNİ BİLDİĞİ ÖLÇÜDE YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİNE İLMİNE GÜVENDİĞİ ÖLÇÜDEDE AŞAĞILARIN AŞAĞISINA DÜŞER. YALNIZ BU ACİZLİĞİN ALLAH’A KARŞI BİLMELİDİR.

            Dördüncü Nokta: İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın asıl görevi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

            Şu konunun binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o konuya açık bir delildir ve bir kesin bir delildir. Evet insaniyet(insanlık), iman ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünki hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde eğitilmiş ve mükemmelleşmiş gibi kabiliyetine göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün hayat şartlarını ve kâinatla olan bağlantılarını ve hayat kanunlarını öğrenir, yaptıklarında ustalık sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı hayat iktidarını ve meleke-i ameliyeyi(işinde ustalaşmasını), yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek hayvanın asıl görevi; ilimle eğitim, öğretimle mükemmelleşmek değildir ve marifet kazanmakla yükselmek değildir ve aczini göstermekle imdat istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi; kabiliyetine göre iş yapmaktır, amel etmektir, yaptıklarıyla kulluk etmektir. İnsan ise dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil, hattâ yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir şekilde dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve faydayı farkeder. İnsanları sosyal hayatının yardımıyla, ancak menfaatlarını çekip ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın yaratılış vazifesi; ilimle mükelleşip yükselmektir, dua ile kulluktur. Yani: "Kimin merhametiyle böyle hakîmane(hikmetli bir biçimde) idare olunuyorum? Kimin ikramıyla böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin hediyeleriyle böyle nazikçe besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir ve binden ancak birisine eli yetişemediği ihtiyaçlarına dair Kadı-ül Hacat'a(yaratıcımıza) acizlik ve fakirlik dili ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla kullukta yüksek makamlara uçmaktır.

ACZ

İnsan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez, vücudunda sayısız şuurlu işler vardır şuurunun kendisinin haberi bile olmaz, idaresi bile elinde değildir)  Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.

 

FAKR

 

İnsan fakirdir: Bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyi de ister, baharı da ister, cenneti de ister. Adeta arzu ve istekleri hayali nereye giderse o kadar geniştir, yapısı gereği sonsuza kadar uzanmış. Elindeki sermayesi ise eli nereye uzanırsa o kadar dardır. O yüzden insan fakirdir. Emel ne kadar uzun ömür ne kadar kısa....)  hadsizdir.

            Demek insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla gelişmek için gelmiştir. Yapı ve kabiliyet yönüyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün gerçek ilimlerin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; yaratıcıyı tanımadır ve onun esas şartı yani olmazsa olmazı da Allah’a imandır.

            Hem insan, sayısız acziyle sayısız belalara uğrayan ve sayısız düşmanın hücumuna tutulmuş ve sonsuz fakirliğiyle beraber sonsuz ihtiyaçlara giriftar ve sonsuz isteklere muhtaç olduğundan, yaratılışının asıl görevi, imandan sonra "dua"dır. Dua ise, kulluğun esasıdır. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya sözle acizliğinin diliyle bir dua eder. Amacına ulaşmaya uygun olur. Öyle de: İnsan bütün hayatlılar âlemi içinde nazik, nazenin, nazlı bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm'in dergâhında; ya zayıflık ve acizliğiyle ağlamak veya fakirliği ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, hedefi, amacı ona koşturulsun veya emrine koşturulmasının şükrünü yapmış olsun. Yoksa bir sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi; "Ben kuvvetimle bu etki altına alınamayacak ve bin kat ondan kuvvetli olan acib şeyleri etkiliyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum." deyip nimet olduklarını inkara sapmak, insaniyetin asıl yaratılışına zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini layık eder.

-5-DUA

YANİ İNSAN DUA VESİLESİYLE YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİNE ÇIKAR DUAYI BIRAKTIĞINDA İSE AŞAĞILARIN AŞAĞISINA DÜŞER

            Beşinci Nokta: İman duayı bir kesin kavuşma olarak gerektirdiği ve insanın yaratılışı, onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz(öneminiz) var?" mealinde ²v­6Î:@«2­(ö«ž²Y«7ö|±"«*ö²v­U"ö~ÎY«A²Q«<ö_«8ö²u­5ö   ferman ediyor. Hem ²v­U«7ö²`D«B²,«!ö]9x­2²(­!ö   emrediyor.

            Eğer desen: "Bir çok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki, âyet geneldir.. her duaya cevab var ifade ediyor.

            Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem istediğini vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine bakar. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: "Ya Hekim! Bana bak." Hekim: "Lebbeyk" der.. "Ne istersin?" cevab verir. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun durumuna göre ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve hevesinin emrine göre değil, belki Rabbani hikmetin gerektirmesiyle ya istediğini veya daha iyisini verir veya hiç vermez.

            Hem, dua bir kulluktur. Kulluk ise meyveleri ahirete bakar. Dünyaya ait amaçlar ise, o çeşit dua ve ibadetin vakitleridir. O istekler, amaçları değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasılki güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki özel ibadetin vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani âyetlerinin değiştirilmesiyle bir yaratıcını büyüklüğünü ilâna sebep olduğundan, Cenab-ı Hak kullarını o vakitte bir çeşit ibadete davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla belli olan) Ay ve Güneş'in tutulmalarının geçmesi için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve belaların gelmesi ve zararlı şeylerin insanın başına gelmesi, bazı duaların özel vakitleridir ki; insan o vakitlerde acizliğini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına dayanır. Eğer dua çok edildiği halde belalar gitmezse denilmeyecek ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı." Eğer Cenab-ı Hak bol ikram etmesiyle belayı kaldırsa; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir kulluk sırrıdır.

            Kulluk ise, hâlisen Allah rızası için olmalı. Yalnız aczini gösterip, dua ile ona yönelmeli. Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine güvenmeli. Rahmetini ittiham etmemeli(suçlamamalı). Evet halleri durumlarında anlatılan ayetlerin anlatımıyla sabit olan: Bütün varlıklar, herbirisi birer kendine özel tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kâinattan yaratıcının dergahına giden, bir duadır. Ya kabiliyet diliyledir. (Bütün bitkilerin duaları gibi ki; her biri kabiliyet dilleriyle Feyyaz-ı Mutlak'tan bir şekil istiyorlar ve isimlerinin görülmesini istiyorlar.) Veya yaratılışının gerektirdiği ihtiyaç diliyledir. (Bütün hayatlıların, iktidarları içinde olmayan gerekli ihtiyaçları için dualarıdır ki; her birisi o ihtiyac-ı fıtrî(yaratılıştan gelen ihtiyaç) diliyle Cevvad-ı Mutlak'tan hayatları devam ettirmek için bir çeşit rızık hükmünde bazı istekleri istiyorlar.) Veya lisan-ı ızdırarıyla(zor durumda kalmışlık diliyle) bir duadır ki: Zor durumda kalan herbir ruh sahibi; kesin bir iltica ile dua eder, bir meçhul koruyucusuna sığınır, belki Rabb-ı Rahîm'ine yönelir. Bu üç çeşit dua, bir mani olmazsa daima kabuldür.

            Dördüncü çeşit ki; en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır; Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve dil iledir. Meselâ: Sebeblere uymak, bir fiili duadır. Sebeplerin toplanması; sonucu, meyveyi icad etmek için değil, belki hal dili ile sonucu Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek rahmet hazinesinin kapısını çalmaktır. Bu nevi fiili dua, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına yönelik olduğundan, kabule ulaşması kesin çoğunluktadır. İkinci kısım; dil ile kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım istekleri istemektir. Bunun en önemli yönü, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun kalbinin hatıralarını işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder."

            İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi rahmet hazinesinin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, insanlığın en yüksek mertebesine çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir her şeyi içine alan kul ve her şeyin vekili gibi ­w[Q«B²K«9ö«¾@Å<!ö   de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

 

 -14-

  İLM-İ İLÂHÎ(yaratıcımızın ilminin) VE KADER’LE MÜNASEBETİ:

Allah (cc), o sonsuz ilmiyle geçmişi, hâzır zamanı ve geleceği bir nokta gibi bilir. Yani hepsini aynı anda görür. Nasıl ki biz yukarıdan ilerleyen bir karıncanın o yönde gittiğinde önündeki suyu vb. görebildiğimiz fakat karıncanın görmediği gibi. Biz onun oraya gittiğini bildiğimiz için gitmiyor. Kendi iradesi ve isteğiyle gidiyor. Peki biz aciz yapımızla bu şekilde bu örneği ilmi ve kudreti sonsuza uygulasak kaderi suçlamayız her halde…

İrâde ve kader münasebetlerini daha iyi kavrayabilmek maksadıyla(amacıyla), her şeye nigehbân bulunan Allah (cc)’ın sonsuz ilmini biraz olsun anlayabilme yolunda bazı âyetlerin meallerine bir göz atıp, bir kaç misâl verelim:

“Allah, yaptıkları her şeyi bilendir” (Nur, 24/41). “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki birşeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara, 2/216). “Yerde ve göklerde olan her şeyi bilir” (A. İmran, 3/29). “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) Onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır” (Hûd, 11/6). “Allah, onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir; onlar ise O’nu ilmen ihata edemez(her şeyi içine alıp kavrayamaz)” (Ta-Ha, 20/110). “Allah, insana bilmediklerini öğretti” (Alak, 96/5). “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olan herşeyi bilir” (En’am, 6/59). “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi” (Kehf, 18/110).

Bunlar, Kâinat(evren) kitabının da dile getirdiği aynı hakikatlardan(gerçeklerden) başkası değildir. Kâinat’ta en büyük âlemlerden en küçük âlem olan atomlara kadar herşeyde hassas bir matematik denge ve ölçünün hâkim oluşu sonsuz bir ilmi gösterdiği gibi, ilmin hemen her dalında yazılan binlerce kitap da aynı hakikata parmak basmaktadır. Daha düne kadar Tıb sahasında vücudun bütün anatomisi için bir kitap yazılabilirken, bugün göz, karaciğer, kalb, kısaca bütün uzuvlar ve hattâ hücreler için ayrı ayrı kitaplar te’lif(yazılıp) ve üniversitelerde ayrı ayrı dallar, bölümler, kürsüler teşkil edilmektedir. Daha binlerce yıl denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa ve gerek Kur’ân, gerekse kâinat kitabı için kütüphaneler dolusu eserler verilse, kalem de bitecek mürekkep de ama, anlatılanlar, bir kuşun gagasına okyanustan bulaşan su damlası kadar ya olacak, ya da olmayacaktır.

Aynaya bakarken, sîmanızın(yüzümüzün) hayatınız boyunca tanıdığınız sîmalardan hiç birine benzemediğini bilmem düşündünüz mü? Ya parmak izlerinizi ve hattâ göz yapılarınızı?.. Kimbilir, ilerde tesbit edilecek daha nelerinizin başka bir insanınkine benzemediğini görüp görüp hayretlere düşeceksiniz.. Evet, dikkatle tetkik ettiğinizde, ağaçlarda ve yapraklarda bile ciddî bir farklılık müşahede edersiniz(görürsünüz). Kar taneciklerini özel âletlerle büyütmek suretiyle(şekliyle) tetkik eden ilim adamları, hiç bir kar kristalciğinin bir diğerine su molekülü sayısı ve model olarak benzemediğini ortaya koymuş bulunmaktadırlar.

Ne demektir bütün bunlar? Herhangi bir sîma(yüz) veya parmak izini önceki, o anda hayatta olan ve gelecekteki bütün insan sîmalarından farklı olarak meydana getirebilmek için milyarlarca insanı sîmaları ve parmak yapılarıyla bilen, karıştırmayan, unutmayan muhît(her şeyi içine alır) bir ilim sahibinin varlığı gerektir. Nasıl biz, arkadaşlarımızın sîmalarını Levh-i Mahfuz’un(her şeyi yazılı olduğu alem) pek küçük bir misali(örneği) olan hafızalarımızda yazıyor ve arkadaşlarımızı gördüğümüzde sîmalarıyla(yüzleriyle) tanıyıp ayırt ediyoruz, -benzetmede hata olmasın- Allah (cc)’da gelecek milyarlarca insanın sîmasını ve parmak yapılarını sonsuz ilmiyle bilip, çok öncelerden Kader Kitabı’na yazmış bulunmaktadır. Hafızamızda yerleşmiş bulunan hayat tarihçemiz, tarihimiz, yazılmışın yaşanmışından ibaret olduğu gibi, zaman geçtikçe ortaya çıkan sîmalar ve parmaklar da, aynı şekilde yazılmışın yaratılmasından ibârettir. Yani kaderin bu yönü unutulmamalıdır.

Allah (cc), sonsuz ve her şeyi kuşatan ilmiyle bütün geçmiş ve geleceği bir nokta gibi bilir ve görür. Her şeyi, manzar-ı âlâ’dan(en yüksek manzaradan), -tabir caizse- bir zirve noktadan adeta bir nokta içinde bilip tesbit buyurur. Diyelim ki, dağda bir ağaç altında kitap okuyorsunuz ve o anda zamanın ve mekânın kayıtları(sınırları) içindesiniz, fakat ruh bahsinde temas edildiği(anlatıldığı) gibi, birden madde buudlarından sıyrılıp yükselmeye başladınız ve dağın en yüksek noktasına ulaştınız. İşte, bu tepe noktada mahrûtî (konik) bir bakış açısı kazanıp, dağın önünü de arkasını da görürsünüz. Bunun gibi, Rabbimiz de -hertürlü maddî ölçü ve izahın ötesinde- geçmişi ve geleceği bütün sebeb ve neticeleriyle(sonuçlarıyla), yaptığımız, yapacağımız her davranışımızı -irâdemiz de dahil olmak üzere- muhit(her şeyi içine alır) ve sonsuz ilmiyle çok önceden görüp bildiğinden tesbit ve takdir buyuruyor, biz de, zamanı gelince irâdemizle onu yapıyoruz.

Hep biliriz, her yıl, 365 günlük namaz vakitlerinin dakikası dakikasına önceden bilinip kaydedildiği takvimler basılır. Takvimlerdeki vakit cetveline göre zamanı gelince ezan okunur, biz de irâdemizle Hakk’ın divanında el bağlayıp, namazımızı kılarız. Bu da, gelecekte yapacağımız ibadetlerin bir bakıma vakit be vakit önceden bilinip, tesbit ve takdir edilmiş olmasının neticesi değil midir?

-14-

   KADER-İRADE MÜNASEBETİNDE ORTA YOL

Kader mevzuunda zihinleri en fazla meşgul eden husus, kaderle insan irâdesinin tevfiki(uyumu) mes‘elesidir. Bir yanda, kaderi tenkide varan, zorlayıcı, bağlayıcı ve insanı bir kurban ve mahkûm durumuna düşürücü kader anlayışı, öte yanda, kaderi de, yaratmayı da tamamen insana veren kıt anlayış.. bu her iki anlayış da, bulundukları uç noktalarda kaderin ve irâdenin hakkını vermekten çok uzaktırlar. (Cebriye ve Mu’tezile). Halbuki kader adına gerçek, bu ikisinin tam ortasındadır. Yani, yukarıda açıklamasına çalıştığımız gibi, hem bütün kâinatta ve insan hayatında kaderin hâkimiyeti konuşma konusudur; hem de insan meyil(yönelme), niyet, düşünme, muhakeme, mukayese(karşılaştırma), tercih ve karar verme adına cüz’î(küçük) bir irâdeye(isteğe) sahiptir. Öyleyse, mes’ele terazinin iki kefesi gibi ele alınmalı ve denge sağlanmalıdır.

Kur’ân, peş peşe iki âyette, iki makamı birden cem etmek suretiyle mes’eleyi halletmektedir. Tekvir suresi 27 ve 28. nci âyetlerde “O (Kur’ân) alemlere ancak bir öğüttür.. sizden istikamet(denge) üzere olmayı dileyen için” buyrulurken, hemen arkadan gelen 29.ncu âyette ise, “Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” denilerek, her şeyi dileyenin de yine Allah (cc) olduğu, fakat bu meşietin(işin), insana da bir meyil ve isteme hakkı verilmesine aykırı bulunmadığı ifâde edilmektedir. Bir başka âyette, “Allah, sizi ve bütün yaptıklarınızı yaratandır” (Saffat, 37/96) buyrularak, yaratma ve var etmenin tamamen Allah (cc)’a ait olduğu beyan edilmekte, daha başka âyetlerde ise, “İnsana çalıştığından başkası yoktur..! Allah yolunda mücahede edin.! Cennet’e koşun.! Allah’tan vesile isteyin.! okuyun, yazın, düşünün!” şeklindeki beyan(açıklama) ve teşviklerle, insanın kader karşısında eli-kolu bağlı bir mahkum olmadığı ve âdi bir şart olarak irâdenin(insan isteğinin) kullanılması gerektiği belirtilmektedir. Bazı âyetlerde bu, daha da açıktır: “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım” (Bakara, 2/40). “Siz Allah’ın (Dini’ne) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” (Muhammed, 47/7).“Bir millet, kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez” (Ra’d, 13/11). Öyleyse, ‘mutlak cebir’(tam bir zorlama ve meburiyet) cemâdat(hava, toprak, su, güneş gibi cansızlar), nebâtat(bitkiler) ve hayvânat(hayvanlar), kısaca irâde sahibi olmayan varlıklar için olup, insanlar ve cinler için ise, ‘şartlı cebir’(şartlı zorlama yani cüzi iradeye bağlılık) vardır. Şu kadar ki, cüz’î irâde(yani insanlardaki irade, istek, meyil) ve neticelerini yaratmak; bütünüyle Allah (cc) tarafından önceden yazılıp çizilmiş ve Kader Kitabı’nda harfi harfine tesbit edilmiştir.

a) Allah (cc), irâdemizle nasıl davranacağımızı önceden bildiği için kaderimizi öyle yazmıştır:

Önceden izah edildiği gibi, kader insanı belli bir istikamette davranmaya zorlamaz; bilakis, kulun neyi nasıl yapacağı önceden Allah (cc) tarafından bilindiği için, kaderi de öyle tesbit edilir. Yani, kader ilim nev’inden olup, irâde ve kudret nev’inden değildir; ilim ise malûma tâbîdir. Ancak, Allah'ın ilmi için tâbî demek doğru da olmayabilir.

Kaderin ilim nev’inden olması demek, herşeyin Allah (cc)’ın ilminde kesilip biçilmesi ve tayin, tesbit ve sonra da bir plân ve proje haline getirilmesi demektir. Bilmek ayrı, bilineni yapmak, yani dış âlemde tezahür ettirmek ayrıdır. Zihnimizde ne kadar plân, proje çizersek çizelim, bunlar hiç bir zaman, meselâ bir fabrika veya bir ev olmayacaktır. İlmin malûma tabi olması da, bir tasarı veya plânın dışta, yani pratikte alacağı şekle bağlı olması demektir. -Lâ teşbih vela temsîl- Allah (cc)’ın ilminin bir ünvanı olan kader de, böyle bir plân ve proje gibidir ki, bu plân veya proje pratikte insanın irâdesiyle(kendi isteğiyle) yapacağı fiillerle şekil ve hüviyete(son haline) ulaşır. Bu, kâğıt üzerinde görülmeyen yazıların, o kâğıda kudret ve irâde eczasının sürülmesiyle vücut bulması gibidir. İnsan, cüz’î irâdesiyle teşebbüsde(girişimde) bulununca, Allah (cc)’da, kağıttaki görünmez yazılara Kudret ve İrâdesiyle tecelli eder ve böylece kağıttaki yazılar dışta bir vücud ve şekil alır. Şu kadar ki, Allah (cc), insanın irâdesiyle neler yapacağını önceden bildiğinden, hepsini önceden tek tek defterine yazmış bulunmaktadır.

İzmir-Ankara arasında çalışan bir tren düşünün. Bu trenin hangi saatlerde hangi istasyonlarda olacağı dakikası dakikasına tesbit edilip, bir vakit cetveli halinde asılmıştır. Tren, bu vakit cetvelinde yazılı olan saatleri hiç şaşırmadan varacağı istasyonlara varır. Halbuki trenin hızı, üzerinde gideceği demiryolunun çeşitli özellikleri, trenin ne kadar yolcu veya yük alabileceği, yani taşıma kapasitesi, yol boyunca bulunan istasyonlar ve hattâ mevsimler ve hava durumu trenin yolculuğuna etki eden faktörler olup, bütün bu faktörler de, vakit cetvelini hazırlayan ilgili büro tarafından bilinmektedir. Şimdi tren, vakit cetvelini hazırlayan büro yazdığı için mi belli saatlerde belli istasyonlara varmaktadır; yoksa, sözünü ettiğimiz bürodan bağımsız faktörlere göre mi trenin seyahatı düzenlenmiştir? İşte, irâdenin durumu da böyledir.. ve o, kaderin tam mahkûmiyeti altında değildir.

Güneş tutulması gibi astronomik hâdiseler önceden tesbit edilip takvimlere ve ilmî raporlara saati saatine, dakikası dakikasına kaydedilir. Şimdi, güneş ya da ay tutulması, takvimde yazıldığı veya ilim ehlince tesbit edildiği için mi o saatte ve o dakikada gerçekleşir; yoksa o saatin o dakikasında gerçekleşeceği için mi takvimlere yazılır veya ilim adamlarının raporlarına geçer? Güneş veya ay, takvimlerde yazıldığı için tutulmuyor, bilakis tutulacağı için takvimlere yazılıyor. İnsan, yaptığını Allah (cc) kaderinde yazdı diye yapmaz; insan yapacağı için Allah (cc) yazar. İnsanın irâdesini kullanarak yapacağı her şeyin kaderî olarak yazılması, irâdesini kullanmasına nasıl engel değilse, insanın irâde sahibi olması da, yapacağı şeylerin önceden kader halinde yazılmasına aynı şekilde engel değildir. Zaten kader yazdığında cüz-i iradeyi de içine alır. Yani bizim irademizde kaderin içine yerleştirilmiştir. Ve kader derki imtihanda kararları isteğinizle veriyorsunuz.

b) İradenin(insanın istek ve tercih etme özelliğinin) hesaba katılmadığı tek yönlü bir kader, konuşulamaz: (aşağıda gelecek üç paragraf konu gereği tekrardır)

Kader konusunun nirengi ve can alıcı noktası diyebileceğimiz konu şudur: Allah (cc), sonsuz ilmiyle olacağı olmadan evvel bilip Kader Kitabı’nı yazarken, insanın kesbi(işi, fiili, eylemi) veya o kesbi meydana getiren irâdesi(kendi isteği) bu yazının dışında ve devre dışı bırakılmamıştır. İnsanın yaptığı şeydeki payı, kesb, yani düğmeye dokunmak, Allah (cc)’ın ise yaratmak, meydana getirmek, neticeyi(sonucu) hasıl etmekdir(oluşturmaktır). İşte, bu ikisinin aynı zamanda beraberce tesbit edilip yazılmasına ‘Kader’ diyoruz.

Yan odada göremediğiniz, fakat ‘tik tak’ sesini duyduğunuz bir saat düşünün. Size, bu saatin çalışıp çalışmadığı sorulsa “evet, çalışıyor” diye cevap verirsiniz.. ve artık size “ bir bak bakayım, akrep ve yelkovanı da dönüyor mu?” denmez. Saatın çalışması, akrep ve yelkovan hareketi de içinde olmak üzere, bütün mekanizmanın devrede olması demektir; ya da tersinden bir deyişle, akrep ve yelkovanın durmadan dönüp saatleri göstermesi, saatin çalıştığına ve çarkın da döndüğüne delâlet eder. Aynen bunun gibi, kader varsa irâde de vardır veya irâdeyi ele almak istiyorsak, ancak kaderle birlikte ele alabiliriz.

Şu halde, insan kaderin önünde eli-kolu bağlı bir robot değildir. Yani insan, bir örümcek ağı gibi kaderin ağlarıyla sarılmış, elleri arkadan kelepçelenmiş, idam fermanı boynuna asılmış, soluk alamaz hale getirilmiş.. veya denize atılmış, sonra da kendisine, “sakın ıslanma!” denerek alaya alınmış zavallı bir mahkûm değildir. Evet, kader bu olmadığı gibi, insan da o kader rüzgârının önünde savrulup duran kuru bir yaprak değildir. İslâm’ın her mes’elesinde bir itidal ve istikamet vardır. Mesela, olur olmaz heryerde öfkelenme bir ‘ifrat’(aşırılık) ise, her söz ve davranış karşısında susma da bir ‘tefrit’tir. Hiç evlenmeyip, kadını adeta inkâr etme bir tefritse, önüne gelen her kadından istifade düşüncesi de ifrattır. Kapitali totemleştirme ‘ifrat’sa, bunun tam tersi, servete hayat hakkı vermeme de bir ‘tefrit’tir. İşte, kader konusunda her şeyi insana verme ve “İnsan kendi fiilini kendi yaratır” (İ’tizal) deme ifrat ise, bunun tam zıddı, “Kulun, kendi fiilinde hiç bir dahli ve fonksiyonu yoktur” deyip, insanı kader karşısında hiç bir uzvunu oynatamaz felçli duruma düşürmek de (Cebriyecilik) tefrittir. Bahsimiz boyu görüşlerine tercüman olmaya çalıştığımız Ehl-i Sünnet ise, “Kesb ve irâde kuldan, yaratma ise Allah (cc)’tandır” diyerek, bu mevzûda da hakikatı ve i’tidal(orta, denge) yolunu ortaya koymuştur.

Hidayeti de dalâleti de, sevabı da günahı da yaratan Allah’tır (İbrahim, 14/4). Hidayet ve dalâlete, sevaba ve günaha sevketme(yönlendirme) ve bunları yaratma on tonluk bir yükse, bunların yaratılması tamamen Allah’a ait olup, kula düşen gramla ifâde edilebilecek bir miktar, ama neticesi büyük bir miktardır. İnsan câmi, mescid veya Allah evlerinden birine gelmek istek ve niyeti taşıyıp, o yönde bir tercih ve meyil ortaya koyduğunda, Allah (cc) da onu arzu ettiği o büyük ve mühim neticeye götürür. Bir sohbet dinlemesi, ya da temiz bir arkadaşın dizi dibinde Allah (cc) hakkında bilgiler edinmesi, hidâyete sevkine bir vesile olabilir; çünkü düğmeye dokunmuştur artık. Öte yandan, meyhaneye gitme niyeti içinde yolu veya meyli o yöne olan bir insanı da Allah (cc) dalâlete(sapıklığa, hak yoldan çıkmaya) sevkedip(yönlendirilip), o yolda batırabilir, ama, dilerse batırmayabilir de. Allah (cc) ve Rasûlü (sav) hakkında kullanılan çirkin bir söz, Allah (cc)’ın Mudill (dalâlete götüren) isminin tokmağına dokunmak olabilir ve niyetine göre ona cevap verilince de haksızlık yapılmış olmaz. Kısaca, hidâyet ve dalâlet yollarından birini tercih eden insan, tercih edip yöneldiği yolun encamına ve neticesine(sonucuna) vardırılır; vardıran Allah (cc), varan ve varmaya meyleden(yönelen) kuldur.. yani yönelmesiyle, tercihiyle kader onu kudretiyle yaratır ve ikisini birleştirir, sorumlu tutar. ve amelinin cinsine göre de öbür âlemde ceza veya mükâfat görecektir.

c) Kader, sebeple müsebbebe(sonuca) bir ve aynı anda bakar; irâdenin elinde bulunan malzeme ve vasıtalar(araçlar) da Kader Kitabı’nda yazılıdır:

Bir kaza, bir ölüm, kısaca üzücü bir hâdiseden(olaydan) sonra çok defa “Keşke oraya gitmeseydi, keşke tüfeği eline almasaydı; keşke bu kadar sürat, hız yapmasaydı!” gibi sözler söyleriz. Oysa, kaderde hâdiseyle(o olayla) birlikte, o hâdiseye yol açacak amiller(sebepler, vesileler) ve insan irâdesi(isteği) dahilinde(içinde) bulunan sebeplerle, dahilinde bulunmayan sebepler birlikte yazılmış, yani, her hâdise(olay), hayatın her ânı bütün yönleriyle ve teferruatıyla(ayrıntılarıyla) kaydedilmiştir.

Sözgelimi, bir insan, irâdesini(isteğini) kullanarak silahla bir başkasını öldürmüşse, bu hâdise Allah (cc)’ın ezelî(her şeyi her zamanı içine alan) ilminde vukuundan(olmasından) evvel(önce) görülüp bilinmiş ve ikisi birlikte kaydedilmiştir. “Tüfeği kullanan bu işi irâdesiyle(kendi isteğiyle) yapacak, tetiği parmağıyla çekecek ve neticede(sonuçta) diğeri ölecektir” diye önceden yazılmıştır. Öldürmede kullanılan veya ölüme sebep olan kurşunun atıldığı tüfeği ve parmağı oynatan sebebi ortadan kaldırınca, karşıdakinin ölümüyle ilgili takdir(karar) nasıl ve ölümüne sebep başka ne olabilirdi? Diyelim ki, “Trafik kazasında ölebilirdi.” O zaman da, onun ölümünün trafik kazasından olacağı yazılmıştır deriz. Bir başka sebep gösterilip, meselâ, hastalık dense, o zaman da, netice olan ölümün, hastalıkla beraber yazıldığını söyliyecektik...

Örneğin bir kötü niyetli insan kendisinin kötü isteği ve yönelmesiyle birini öldürmeye yöneliyor. Öyle istiyorki Allah’ ta ölümünü gönderdiği kişiyi onun eliyle ölmesini yazıyor olabilir.

d) Netice olarak, kader irâdeyi te’yid eder ve ikisi omuz omuzadır. Ne irâde kaderi, ne de kader irâdeyi nefyeder. Aksine varlığını kuvvetlendirir.

Konuyu net cümleler halinde anlatacak olursak:

1. Kâinat’ta İlâhî bir kader ve program hakim olup, insanda da bir irâde(istek) ve meyil vardır.

2. Allah (cc), sonsuz ilim sahibi olduğundan, geçmişi, hazır zamanı ve geleceği bir nokta gibi görür ve bilir.

3. Allah (cc), gelecekte olacak bütün hâdiseleri muhtelif(çeşitli) kitaplar halinde kaydeder ve yazar.

4. Biz yaptıklarımızı Allah (cc) öyle yazdı diye yapmayız; bilakis, Allah (cc) önceden irâdemizi hangi yönde kullanacağımızı bildiği için öyle yazar.

5. Allah (cc), kaderimizi yazarken irâdemizi dışta tutmaz ve onu nasıl sarfedeceğimizi hesaba katarak yazar.

6.    Allah (cc), engin rahmetiyle bize lûtfettiklerinden ayrı olarak, irâde düğmemizi yolunda kullanmamızın neticesinde de Cennetler va’d etmektedir. (Geniş Bilgi “Kader” ve “İnancın Gölgesinde 1” kitaplarında bulunabilir)[1]

-15-

Peki neden bu kadar karışık ve insanı yoldan çıkarabilecek  bir konu inanç kuralı olarak insana bildirilmiş olabilir, ne anlamı var, ya da ne gereği var?

BİRİNCİ MEBHAS(konu): Kader ve cüz'-i ihtiyarî(insanın iradesi, isteği), İslâmiyetin ve imanın nihayet(son) hududunu(sınırını) gösteren-yani imanın son hudutları ve sınırlarıdır-, hâlî(duruma bakılarak anlaşılan yani durumdan anlaşılan; bilimsel olarak anlaşılması zor olan) ve vicdanî(vicdanen anlaşılan, varlığı bilinen) bir imanın cüz'lerindendir(parçalarındandır). Yoksa ilmî ve nazarî(yani laboratuarda değerlendirilecek özellik ve yapıda) değillerdir. Yani mü'min(inanan) herşeyi, hattâ fiilini(işlerini), nefsini(kendini) Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette(en sonunda) teklif(imtihan, dünya sınavı) ve mes'uliyetten(sorumluluktan) kurtulmamak için "Cüz'-i ihtiyarî"(insanların küçük iradesi, isteği) önüne çıkıyor. Ona "Mes'ul ve mükellefsin(sorumlusun)" der. Sonra, ondan sudûr eden(yaptığı, olan) iyilikler ve kemalât(iyilikle, harikalıklar) ile mağrur(kibirli, gururlu, kendini beğenmiş) olmamak için, "Kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." Evet kader, cüz'-i ihtiyarî(insanlara ait olan küçük irade, istek); iman ve İslâmiyetin nihayet(son) meratibinde(mertebelerinde)... Kader, nefsi gururdan ve cüz'-i ihtiyarî(insanların iradesi), adem-i mes'uliyetten(kendini sorumlu tutmaktan) kurtarmak içindir ki, mesail-i imaniyeye(iman kurallarına) girmişler. (Fakat maalesef günümüzde bizler bunu tam tersine kullanıyoruz. Bir iyilik güzellik olduğunda benden oldu, kötülük olduğunda ise kader yaptı diyoruz. Halbuki kader nefsi gururdan, insanlardaki cüz-i ihtiyari ise sorumluluktan yırtmamak için) Yoksa mütemerrid(inatçı) nüfus-u emmarenin(kötülük ve günah işlemeye esir olmuş nefis sahiplerinin) işledikleri seyyiatının(kötülüklerin) mes'uliyetinden(sorumluluklarından) kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'am olunan(nimet olarak verilen) mehasinle(iyiliklerle) iftihar etmek(övünmek), gururlanmak, cüz'-i ihtiyariye(insanın kendi iradesine) dayandırmak; bütün bütün sırr-ı kadere(kader sırrına) ve hikmet-i cüz'-i ihtiyariyeye(insanlardaki küçük iradenin olma hikmetine tamamen) zıd bir harekete sebebiyet veren ilmî mes'eleler(bilimsel konular değildir) değildir. Evet, manen terakki etmeyen(yükselmeyen) avam(halk) içinde kaderin cây-ı istimali(kullanımı) var. Fakat o da maziyat(geçmiş zamana bakışta) ve mesaibdedir(musibetlerdedir) ki, ye'sin(ümitsizliğin) ve hüznün(üzüntünün) ilâcıdır. Yoksa maasi(günahlarda) ve istikbaliyatta(gelecekte) değildir ki, sefahete(sefihlik, günahlara) ve atalete(tenbelliğe) sebeb olsun. Demek kader mes'elesi(konusu), teklif(imtihan) ve mes'uliyetten(sorumluluktan) kurtarmak için değil, belki fahr(övünme, kibir) ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz'-i ihtiyarî(küçük irade, insanın iradesi), seyyiata(günahlara) merci'(yönelik) olmak içindir ki, akideye(inanç esaslarına) dâhil olmuş(girmiş). Yoksa mehasine(iyilikleri) masdar olarak tefer'un etmek (kendinden bilmek)için değildir.

            Evet Kur'anın dediği gibi, insan seyyiatından(günahlarından) tamamen mes'uldür(sorumludur). Çünki seyyiatı(kötülükleri, günahları) isteyen odur. Seyyiat tahribat(yıkım) nev'inden(türünden) olduğu için, insan bir seyyie(günah, kötülük) ile çok tahribat(yıkım) yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb-i istihkak(hak) eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta(yaptığı iyilikde, vücudi işlerde) iftihara(gurura) hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki hasenatı(iyilikleri) isteyen, iktiza eden(gerektiren) rahmet-i İlahiye(yaratıcımızın rahmeti) ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir(Rabbimizin kudreti ile yaratmasıdır, vücuda çıkarmasıdır). Sual(istemek) ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak'tandır. İnsan yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile(kabullenme) onlara sahib olur. Fakat seyyiatı(kötülük ve günahları) isteyen, nefs-i insaniyedir-insanın nefsi, kendisidir- (ya kabiliyet ile, ya ihtiyar-istek- ile). Nasılki beyaz, güzel güneşin ziyasından(ışığından) bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına(özelliğine, kabiliyetine) aittir. Fakat o seyyiatı(kötülükleri, günahları), çok mesalihi(yararları, faydaları) tazammun eden(içine alan) bir kanun-u İlahî(Allah’ın kanunu) ile icad eden yine Hak'tır. Demek sebebiyet ve sual(isteme) nefistendir ki, mes'uliyeti(sorumluluğu) o çeker. Hakk'a ait olan halk(yaratma) ve icad ise, daha başka güzel netice(sonuç) ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır. İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer(kötülüğü, günahları, şerri yapma), şerdir; halk-ı şer(kötülüğün yaratılması imtihan sırrı sebebiyle de), şer değildir. Nasılki pekçok mesalihi(faydaları, yararları) tazammun eden(içine alan) bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: "Yağmur rahmet değil." Evet halk(yaratma) ve icadda bir şerr-i cüz'î(küçük bir olabilecek zarar) ile beraber hayr-ı kesîr(evrene bakan büyük faydaları) vardır. Bir şerr-i cüz'î(küçük zarar) için hayr-ı kesîri(büyük hayrı, iyiliği) terketmek şerr-i kesîr(büyük kötülük) olur. Onun için o şerr-i cüz'î(küçük bir zarar), hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde(Allah’ın icadında) şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin(kulun) kesbine(işine) ve istidadına(kabiliyetine) aittir. Hem nasıl kader-i İlahî(ilahi kader), netice(sonuç) ve meyveler itibariyle(yönünden) şerden ve çirkinlikten münezzehtir(uzaktır). Öyle de: İllet ve sebeb yönüyle dahi, zulümden ve kubuhtan(kötülükten) mukaddestir(uzaktır). Çünki kader, hakikî illetlere(sebeplere) bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî(sadece dıştan) gördükleri illetlere(sebeplere), hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin(öldürmen) var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde(aynı anda) iki cihetle(yönden) kader ve icad-ı İlahînin adaleti ve insan kesbinin(işinin) zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek kader ve icad-ı İlahî(ilahi icad); mebde'(başı) ve münteha(son noktayı), asıl ve fer', illet ve neticeler(sonuçlar) itibariyle(yönünden) şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir(tenzih, temiz, uzak vb.).

            Eğer denilse: "Madem cüz'-i ihtiyarînin(insanın irade ve isteğinin) icada kabiliyeti yok. Bir emr-i itibarî(görünürde bir istek, emir) hükmünde olan kesbden başka insanın elinde birşey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da, Hâlık-ı Semavat ve Arz'a karşı(uzayı ve yeri yaratan), insana âsi ve düşman vaziyeti(şekli) verilmiş. Hâlık-ı Arz ve Semavat(göklerin ve yerin yaratıcısı), ondan azîm şikayetler ediyor. O âsi insana karşı abd-i mü'mine(inanan kullarına) yardım için kendini ve melaikesini(meleklerini) tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet(büyük önem) veriyor."

            Elcevab: Çünki küfür ve isyan ve seyyie(kötülük, günahlar), tahribdir(yıkımdır), ademdir(yokluktur). Halbuki azîm(büyük) tahribat(yıkım) ve hadsiz ademler(sınırsız yokluklar), birtek emr-i itibarîye ve ademîye(bir şeyin terk edilmesiyle bile) terettüb edebilir(olabilir). Nasılki bir büyük bir geminin dümencisi, vazifesinin adem-i îfasıyla(bırakılmasıyla), gemi gark olup(batıp) bütün hademelerin(o gemiyi yapmak ve yüzdürmek için çalışanların) netice-i sa'yleri(çalışmaları) ibtal olur. Bütün o tahribat(yıkım), bir ademe(yokluğa, bir görevin terkine) terettüb ediyor(bakıyor, bağlantılı). Öyle de: Küfür ve masiyet(günah), adem(yok) ve tahrib(yıkım) türünden olduğu için, cüz'-i ihtiyarî(insandaki irade) bir emr-i itibarî ile onları harekete geçirip müdhiş netaice(sonuçlara) sebebiyet verebilir. Zira küfür, çendan(gerçi) bir seyyiedir(kötülük, günah). Fakat, bütün kâinatı kıymetsizlikle ve abesiyetle(boş olmakla) tahkir(hakaret, aşağılama) ve delail-i vahdaniyeti(Allah’ın varlığını ve birliğini) gösteren bütün mevcudatı(varlıkları) tekzib(yalanlama) ve bütün tecelliyat-ı esmayı(her şeyde görülen sayısız yaratıcının isimlerini: Rezzak: rızık verici, Mülevvin: boyayıcı: Hay: hayat verici vb.) tezyif(çürütme, aşağılama, yalanlama) olduğundan, bütün kâinat(evren) ve mevcudat(varlıklar) ve esma-i İlahiye(Yaratıcının isimleri) namına Cenab-ı Hak kâfirden(inkarcılardan) şiddetli şikayet ve dehşetli tehditler etmek; ayn-ı hikmettir(hikmetin ta kendisidir) ve ebedî(sonsuz) azab vermek, ayn-ı adalettir(adaletin ta kendisidir). Madem insan, küfür ve isyanla tahribat(yıkım) tarafına gidiyor. Az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl-i iman, onlara karşı Cenab-ı Hakk'ın inayet-i azîmine(büyük yardımına) muhtaçtır. Çünki on kuvvetli adam, bir evin muhafazasını(korunmasını) ve tamiratını deruhde etse(yapsa), haylaz bir çocuğun o haneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velisine, belki padişahına müracaata(baş vurmaya), yalvarmağa mecbur olması gibi; mü'minlerin de, böyle edebsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenab-ı Hakk'ın çok inayatına(yardımına) muhtaçtırlar.

            Elhasıl: Eğer kader ve cüz'-i ihtiyarîden(insanın küçük iradesinden) bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman(tam bir iman) sahibi ise, kâinatı(evreni) ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, onun tasarrufunda(kullanımında olduğunu) bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz'-i ihtiyarîden(insanın küçük iradesinden) bahsetsin(anlatsın). Çünki madem nefsini ve herşeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz'-i ihtiyarîye(insan iradesine) istinad ederek(dayanarak) mes'uliyeti(sorumluluğu) deruhde(kabul) eder. Seyyiata(günahlara) merciiyeti(sorumluluk yüklenmeyi) kabul edip, Rabbini takdis eder(mukaddesliği ilan eder). Daire-i ubudiyette(kulluk dairesinde) kalıp, teklif-i İlahiyeyi(Yaratıcının imtihanını) zimmetine(kabulüne) alır. Hem kendinden sudûr eden(çıkan) kemalât(büyüklük) ve hasenat(iyilikler) ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr(gururlanma) yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde(kötülüklerde) kaderi görür, sabreder. Eğer kader ve cüz'-i ihtiyarîden(insanın küçük iradesinden) bahseden adam, ehl-i gaflet(günah içinde yaşayan biri) ise; o vakit kaderden ve cüz'-i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünki nefs-i emmaresi(kötülükleri isteyen nefsi), gaflet veya dalalet(hak yoldan ayrılma, sapıtma) saikasıyla(yönüyle) kâinatı esbaba(evreni sebeplere) verip, Allah'ın malını onlara taksim eder(onlara verir, ayırır), kendini de kendine temlik eder(verir). Fiilini(yaptıklarını) kendine ve esbaba(sebeplere) verir. Mes'uliyeti(sorumluluğu) ve kusuru kadere havale eder(bırakır). O vakit, nihayette(sonunda) Cenab-ı Hakk'a verilecek olan cüz'-i ihtiyarî(insanın iradesi ve isteği) ve en nihayette(sonunda) medar-ı nazar(bakış sebebi) olacak olan kader bahsi manasızdır.-yani insanın iradesini yok sayıp yaratıcıya bırakmak iradenin varlığı için anlamsız bir durum oluşturur. Çünkü inanma esaslarında insan iradesinin var olduğu belirtilmektedir, duyurmaktadır. Bu anlamsızlık olmamalı.- Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıd ve mes'uliyetten(sorumluluktan) kurtulmak için bir desise-i nefsiyedir(nefsinin hilesidir, aldatmasıdır).

-15-1

Biz, boş bir tarlada bir mühendisin oluşturacağı binayı, siteyi, onun iskeletini, banyosunu, salonunu vb. bilmesi ve zihninde ya da planında ya da kendi dünyasında görmesini anlayamaya biliriz.

-16-

ASRIN TEFSİRİ RİSALE-İ NURDAN KADERLE İLGİLİ BAZI VECİZELER

Herbiri birer mucize-i san’at(sanat mucizesi) olan mevcudata(varlıklara) bakıyoruz ki, hayretnümâ(hayret gösteren) bir de­recede suhuletle(kolaylık), kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda, fakat muciznümâ(mucize) bir surette(şekilde) icad edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle(kolaylıkla) yapılır. Ve hâkezâ(bunun gibi), mezkûr(anlatılan) emâreler(işler) gibi binler alâmet-i sadıka(doğru belirtiler) var ki, şu kâinatta ta­sarruf eden Zâtın muhit(her şeyi kaplayan, dışında hiçbir şey kalmayan) bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla(işleriyle) bilir, sonra yapar.

Madem şu Kâinat Sahibinin böyle bir ilmi var­dır. Elbette insanları ve insanların amellerini gö­rür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir; hikmet ve rahmetinin muktezasına(gereğine) göre on­larla muamele eder ve edecek.

Ey insan! Aklını başına al, dikkat et: Nasıl bir Zât seni bilir ve ba­kar, bil ve ayıl! (Mektubat sh: 243)

Bütün eşya, bütün ahvaliyle(halleriyle) vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılıyor. (Sözler sh: 164)

Kur’ân’ın dediği gibi, insan, seyyiâtından(günahından) tamamen mes’uldür(sorumludur). Çünkü seyyiâtı(günahı) isteyen odur. Seyyiat, tahribat(yıkma, bozma) nev’inden(türünden) olduğu için, insan bir seyyie(günah) ile çok tahribat(yıkım) yapabilir, müthiş bir cezaya kesb-i istihkak(kendini layık) eder: bir kibritle bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta(iyiliklerde) iftihara(gururlanmaya) hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenâtı(iyilikleri) isteyen, ik­tiza eden(gerektiren) rahmet-i İlâhiye(Allah’ın rahmeti); ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir(Rabbimizin kudretidir). (Sözler sh: 464)

Kader, ilm-i ezelîden(sonsuz ilimden) olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle(anlatımıyla), manzar–ı âlâdan(en yüksek manzara, her şeyi gören bir manzara, ilim mertebesi), ezelden(öncesi olmayandan) ebede(sonu olmayana) kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder(içine alır) bir makam-ı âlâdadır(yüksek makamdadır). (Sözler sh: 467)

Ey abdim(kulum), ihti­yarınla(isteğinle) hangi yolu istersen, seni o yolda götürü­rüm. Öyleyse mes’uliyet(sorumluluk) sana aittir. (Sözler sh: 468)

Kadere iman, imanın erkânındandır.( esaslarındandır, temellerindendir) Yani, “Herşey Cenâb-ı Hakkın takdiriyledir.(kararıyla)” (Sözler sh: 468)

Vücudundan sonra herşeyin ser­güzeşt-i hayatı(hayat süreci) yazıldığına delil ise, âlemde Kitab-ı Mübîn ve İmam-ı Mübînden haber veren bütün meyveler ve Levh-i Mahfuzdan(her şeyin yazılı olduğu alemden) haber veren ve işaret eden, insandaki bütün kuvve-i hafızalar(insanların hafızaları) bi­rer şahittir, birer emâredir(işarettir). (Sözler sh: 470)

Kader, herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlaktan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 181)

İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlâhînin(Allah’ın emirlerinin ) bir nev’ine(türüne) bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten(şu an içinde olduğumuz alem) ziyade âlem-i gayba(içinde olmadığımız aleme) bakıyor. Yani, zaman-ı halden(şimdiki zamandan) ziyade(fazla), mazi ve müstakbele(geçmiş ve geleceğe) nazar eder(bakar). Yani, herşeyin vücud-u zâhirîsinden(görünür vücudundan) ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin(Kaderin) bir defteridir. (Mektubat sh: 36)

Kitab-ı Mübin ise, âlem-i gaybdan ziyade âlem-i şehadete(içinde olduğumuz şu aleme) bakar. Yani, mazi ve müstakbel­den(geçmiş ve gelecekten) ziyade(çok) zaman-ı hazıra(şimdiki zamana) nazar eder(bakar). Ve ilim ve emirden ziyade kudret ve irade-i İlâhiyenin(Allah’ın iradesine) bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. (Mektubat sh: 37)

Herşeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediği­miz, kâinatta cereyan(akan) eden bir nehr‑i azîmin(büyük nehrin) ha­kikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat’taki(Cenab-ı Hak’kın mevcudatı göstermesi, ortadan kaldırması ve tekrar göstermesindeki) kitabet-i kud­retin(kudret kitabının) sayfası ve mürekkebi hükmündedir. (Mektubat sh: 37)

Evet herşey ya hakikaten güzeldir veya neticeleri(sonuçları) itibariyle(yönüyle) güzeldir. (Mektubat sh: 378)

kkk

Kadere iman eden gamlardan(kederlerden, üzüntü ve kaygılardan) kurtulur. (Şualar sh: 260)

 


 

[1] İnancın Gölgesinde 1