Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

İNSAN:

"İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır. Neyse..( ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi?:)konunun devamı için Allahın varlık delillerinden 7. delile bakabilirsniz.)

“Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.”(İsra, 17/70). Burada zaten yaratılanların sadece insan olmadığını ya da yaratmanın son üstün mertebesinin insan olmadığnı daha bu evrende "ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİL ALEMİN" deki alemlerin olduğunu açıkca da görüyoruz. Belki bu gün uzaylı vb. diye görülenlerin bizden milyonlarda yıl öncesindeki müthiş gelişmiş evrendeki diğer türler olabilme ihtimalini unutmamalıyız. Sonuçta yaratan ateşten, nurdan, ışıktan, hatta güzel kokudan, habis kokudan, güzel sözden vb. her şeyden her şey yaratabilir. Bu sayısız galaksiler ve evrenlerin başı boş olabileceğini düşünmek bence mantıksızlıktır. Bu evrendeki diğer boyutu ve frekansı farklı canlılar Yaratanın gücünü ve varlığını bize daha kuvvvetli şekilde gösterir. Belki dünyada ta Sümerler ve daha öncesine kadar bu uzaylılarla-melek vb. türlerle- bir bağlantısı bile olabileceği ihtimali de unutulmamalıdır.

Bu bölüm insanın yapısını ve insan ne yaptığında aşağıların aşağısı(esfeli safilin) ne yaptığında ise yükseklerin yükseği(alayı illiyyin) hatta melekleri dahi geçebileceği konusunu anlatmaktadır. Anahtar kelime olması için her bölümün başına hatırlatma sözcükleri yazılmıştır. İNSAN YAPISI HAKKINDA HARİKA SIRLAR: "İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet etmektir.” "İnsan bu dünyaya niçin gelmiştir?" Sorusunu insan dışında hiç bir canlı sormuyor.Aslanın genine bakarsanız "parçalamak için" dersiniz. Atın genlerine bakarsanız "koşmak" için dersiniz. İnsanın geninde "amacı budur" şeklinde hiç bir genetik kod bulunamadı. Çünkü insanda özgür irade var. İrade üçe ayrılır. Yalnız şer(kötülüğe çalışan şeytan vb.), yalnız hayır(iyiliğe çalışan melekler vb.), hem şer hem hayırda olan aşağılardan en yükseğe yükselebilen(insan, cin türleri vb.). Yaratan melek gibi sadece her dediğine yapı olarak itaat eden varlıktan çok her şeye rağmen kendini özgür iradesiyle arayan bir varlık olarak insanı yaratmış. Belkide kendi isteğiyle kendini bulan bir canlı olması noktasında -ne kadar azınlıkta olsa- değer vermiş. Yoksa sonsuz sayıdaki her şey ona itaat ediyor. Bütün alemleri onda toplamış, ve bütün alemler adına ibadet edebilecek bir varlık..Neredeyse amacı insanın kendisine bırakılmış. İlim ile olgunlaşıp yükselir, hem de her sahada ve yönde.." İnsan genetik olarak bu dünyada sen şu amaçtasın diye kodlanmadı. Kendisi arayıp buluyor. İyi şeyler yaparsa hayatının sonunda anlaşılıyor. Kötü şeyler yaparsa yine hayatın sonunda anlaşılıyor.VE ona göre amacı belirleme özgürlüğü var insanda..Onun için insanda tanrıya kafa tutma özelliği ya da itiraz etme yetisi var. Bu özellikleri nedeniyle insan iyi ve kötü arasında sonsuz iyi ve sonsuz kötü olma noktasında bir tercihe açık bırakılmıştır.  Akıllı insan ömür sermayesini en verimli şekilde kullanır..Ya da nasıl kullanır.Burada ömür sermayesini iyi kullanmadır insanın davası..İnsanın ölümden sonrası için de önem ve öncelik belirlemesi gerekiyor..Birinci öncelik ölüm ve sonrası, ikinci aile, üçüncü kendin...modernizm ise önce sen önce sen....maalesef ve neyse..

 

Fakat burada konuya tamamen girmeden önce Esma-ül Hüsna noktasında yani Allah’ın isimleri ne demektir açıklamasını kısaca yazmalıyız, peşinden konu içinde çok geçecek olan ACZ, FAKR VE İNSANIN YAPIYORUM DEDİĞİ BÖLÜMLE İLGİLİ KÜÇÜK HATIRLATMAYI EKLEMELİYİZ. SONRA KONUYA GEÇELİM:

A)ESMA-ÜL HÜSNA (ALLAH’IN İSİMLERİ)

Bir bitkiyi düşünelim. Onun tohumu içinde bütün hayat programı; yaprağının, gövdesinin, çiçeğinin  kalıbı ve bütün cihazlarıyla yapısı; toprağı, havayı, güneşi, suyu nasıl kullanıp, hangi minarelerini alacağı yazılmış. Yani HAFİZ ismi tecelli etmiş. Sonra HAY(hayat veren Allah) ismiyle hayat buluyor. GAYYUM ismiyle yer çekimine rağmen yükseliyor. REZZAK ismiyle rızıklandırılıyor, yani besleniyor. Hatta bir hayvan yese REZZAK isminin değişik bir tecellisi daha oluyor. MÜZEYYEN ve CEMİL isimleriyle yaprakları ve çiçekleriyle süslendiriliyor, zaten bütün güzellikler ve güzeller, O'ndan ve O'nun güzel isminin tecellisinden gelir.. MÜLEVVİN(boyayıcı) ismiyle boyanıyor. Yani sayısız isimler üzerinde tecelli ediyor. İşte bütün bu sayısız isimler o bitki üzerinde şuursuz olarak var. Ve ondaki şuursuz tecelliyi, işleri, isimleri, zikirleri şuurla bildirmekle görevli vekillere melek diyoruz. Yani işleri yapan mevlamız meleklerse şuurla ona takdim ediciler, sunuculardır. Örneğin MİKAİL(a.s) onların bu manada evrendeki tecellilerin  en büyük görevlisidir. AZRAİL(a.s) MÜMİT(öldüren Allah) isminin görevli vekilidir. Yoksa tekrar söyleyelim ki işleri yapan mevlamız şuurla tesbih eden takdis eden, mevlamızın fiili  ve işi olduğunu idrak eden seyirci ise meleklerdir. Çünkü insanların pek çoğu gaflet ve dalaletler sebebiyle bu işi yeteri miktar yapamamaktadır. Ancak onlardan pek azı düşünür ve mevlamızın birçok yaratmalarından haberi bile olamaz. Mesela hangimizin şu an dağ doruğunda taşlar arasında bir mucize olarak açan dağ çiçeği ve ondaki tecellilerden haberimiz var. Fakat merak etmeyelim ona vekil ve ondaki Allah’ın isimlerini şuurla takdim eden bir melek mutlaka var. Unutmayalım evrendeki her şey TEKVİN(yaratma) sıfatından gelmektedir. Ve aklımıza yaklaştırmak için mevlamız kendini görmek ve göstermek istediğinden evreni yaratmıştır. İsimlerinin de en çoğu insanda tecelli etmektedir. Çünkü insanda bütün alemler vardır. İnsan bütün alemlerin toplanmasıyla ve her alemden bir alem insana yerleştirilmesiyle yaratılmıştır. Ruhlar aleminden insan ruhu, mana aleminden kalp ve latife-i rabbaniye, madde aleminden ne ararsanız hepsi hatta aynı oranlarda var. Dünyanın dörtte üçü su insanın da. Demir ne kadar oranda varsa insanda da aynı oranda... şeytanlık var. Meleklik var. Bitkisel alemden tırnaklar, saçlar, hayvansal alemden bazı duygular hakim olduğunda aklın susmaları var. Bu yüzden Allah’ın isimlerinin çoğu insanda tecelli eder. Hatta bu noktadan insan için sureturrahman yani “rahman sureti şeklinde tecelli edilmiş” şeklinde hadis rivayeti vardır. Yani en çok rızıklanan insandır. Melekler acıkmaz, insanın ise midesi, kalbi, ruhu vb. bütün kuvveleri rızık ister. Melekler pislenmediğinden kuddüs(temizleyici ismi) en çok insandadır. Ruhu kirlenir, bedeni kirlenir, tuvalete çıkar, göz kapakları ile gözler temizlenir, gözlüklerimizi bir gün silmeyince neler olur, gözlük kullananlar bilir:)) Göz kapakları kirlenir felan filan...yani en çok isimler insanda tecelli eder, görülür..Ayrıca insan huzur-u daimide olamaz. Yani sürekli Allah'ın huzurundaymış gibi yaşayamaz. Beşeri halleri ve şartları hiç buna izin vermez. Öyle olsaydı insan olamazdı. Bir melek türü olurdu zaten....Ahirette ise 

Allah'ın isimleri fiillerinden ve sıfatlarından çıkmaktadır. En büyük isim tabir edilen İsm-i Azam "ayetel kürsi içinde bulunduğu söylenir ve HAYYU GAYYUM isimleri üzerinde tartışmalar yoğunlaşır. Örneğin bütün maddeleri bir arada tutma GAYYUM isminin tecellisiyyledir. Suyu düşünelim. Yanıcı hidrojen ile yakıcı oksijenden oluşur ve GAYYUM tecellisiyle yan yana iki farklı atom bir araya gelir söndürücü olur. Kıyameti anlatan ayetlerde "su yani denizler, nehirler ateş olup, dağlar pamuk gibi zıpladığında denildiğinde olan olay sadece GAYYUM isminin tecellisinin çekilmesidir. Bazı canlılarda ismi azam denilen bir tecelli en çok hangi isim onda gözükürse o dur. Örneğin bir süs balığını düşünelim ondaki ismi azam    boyayıcı anlamına gelen mülevvin, süsleyici anlamına gelen müzeyyindir. Tabi hayat verici Hayy da vardır hatta diğer sayısız isim tecellileri de vardır ama en çok gözüken ana isim tecellisi mülevvin ve müzeyyindir.Bazı canlılarda Cemal bazılarında ise Celall aslanda vb. esas olarak gözüktüğü gibi..>İşte her birey insan da ise farklı hakim bir İsmi Azam gözükebilmektedir. Diğer yaratıklarda sadece bir tür de gözüken benzer ismi azam insanların her bir bireyinde farklılık göstermektedir. Bu konu fırsat bulduğumda bir paragraf halinde açıklanacaktır.

 

B) ACZ

İnsan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez, vücudunda sayısız şuurlu işler vardır şuurunun kendisinin haberi bile olmaz, idaresi bile elinde değildir  Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, elsiz bir böcekten, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi(zayıflığının meyvesi) olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir(yaratanın emriyle ve ikramıyla koşturmasıdır).(Said Nursi)

 

"İnsan fıtraten gayet zayıftır. Halbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder.

Hem gayet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur.

Hem gayet fakirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyadedir.

Hem tembel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır.

Hem insaniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor.

Hem akıl ona yüksek maksatlar ve bâki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır."

Beşinci Nükte, Dokuzuncu Söz, Sözler, Bediüzzaman Said Nursi

***

- İnsandaki akıl, geçmişi düşünür. Geçmişte, her  insanın gördüğü binler lezzet vardı ve şu anda kaybolmuş. Zeval-i lzzet elem olduğu için insan akıl vasıtasıyla o lezzetlerin yokluğunu düşünüp üzülür.

Ahirete iman olduğu zaman, o kaybolan lezzetlerden bin kat daha fazla lezzetlerin cennette bulunduğuna inandığı için bu üzüntüsü gider.

- Her insanın başından bir sürü elem ve musibetler geçmiştir. İnsan akıl vasıtasıyla bu acıları düşünür ve üzülür.

Ahirette iman şuuru, bu acıların bir sevabı, bir karşılığı var der, o kederleri lezzete çevirir.

- Her insanın anası- babası, kardeşi, evladı veya benzeri çok sevdiği bazı kimselerin ölmesi, insanda çok ağır şoklar ve ebedi ayrılıktan kaynaklanan müthiş travmalar meydana getirir. İmansızlık cihetiyle geçmişi bir mezar-ı ekber görür ve sürekli üzülür.

Ahirete iman şuuru, böyle ebedi bir ayrılığın olmadığını, birkaç gün sonra o çok sevdiği kimselerle yine karşılaşacağı ve beraber olacağını hatırlattığı için bütün üzüntüleri lezzetlere çevirir.

- Bu pencereden meseleye baktığımızda detaylara dair daha pek çok misali düşünebiliriz.

- Hayvan, sadece bulunduğu andan ibarettir. Geçmiş ve gelecek diye bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle, geçmişin üzüntüsünü ve geleceğin de kaygısını taşımaz, lezzetini tam alır. Hatta asker bölüğümüzde bir kurbanlık hayvan alınmıştı. Ve maalesef askerler onu doyumayı yani yem ve ot vermeyi unutmuşlardı. Kurban kesmek için yatırdıklarında kurtuldu ve tamamen kaçacağına hemen yakınımızdaki yeşilliğe dalarak otlamaya başladı. Ayrıca bir yanda kurban kesimi yapılırken diğer yanda otlamaya devam eden koyunları görürsünüz.

Ama insanın aklı ve duyguları olduğu ve çok geliştiği için, hem mazi ve hem de gelecek, onu çok meşgul eder. Hayvan gibi duyarsız olmak istese de başarılı olamaz. Duyarsız olmak için tek çare sarhoşluk ve eğlencelerdir. Bu ise geçici bir unutkanlığı sağlar. Uyandıktan sonra, daha şiddetli bir şekilde ızdırap çeker. Ağzını sonuna kadar açmış olan kabri unutmak istese de unutamaz.

Zira insan istikbalini düşünen bir varlıktır. Gerçek ve daimi istikbal ise kabir sonrasıdır. Fakat hazırlığı olmayan insanlar için kabir bir ejderha ağzı olarak ona dehşet veriyor.

Dolayısı ile insan istese de hayvan gibi rahat ve duyarsız olamaz. Zira geçmiş ve geleceğe gidip gelen bir aklı ve etkilenen duyguları vardır.

 

 

C)FAKR

İnsan fakirdir: bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyide ister, baharıda ister, cennetide ister. Adeta arzu ve istekleri hayali nereye giderse o kadar geniştir, yapısı gereği sonsuza kadar uzanmış. Elindeki sermayesi ise eli nereye uzanırsa o kadar dardır. O yüzden insan fakir kalıyor. Emel ne kadar uzun ömür ne kadar kısa....) 

Hayvanların dünyayı elde etmesi, kazanması

 

Hayvanlar dünyanın bütün şartlarını hemen kazanmakta. Tek takım elbise, tek takım ayakkabı vb. onlara yetmekte. Geçmiş ve gelecek endişe ve kaygıları  da yok. İnsan ise dünyayı yirmi senede kazanamamakta. Serçe kuşu ise günde yirmiden fazla çiftleşmekte. Yani insanların en büyük zevk gördükleri hayvansal kuvvetlerde bile onlara yetişemeyecek yapıdayız. Yani sadece dünyayı hedef yapsak hayvanlara bile ulaşamıyoruz.

4. İNSANIN YAPIYORUM DEDİĞİ:

        Vücudumuzda çok şuurlu işler olduğu halde şuurumuzun haberi bile olmamaktadır. Ben şu an bu yazıyı yazarken belki yüzlerce iş sadece bir hücrede olmaktadır. Aynı anda bir saniyede milyarlarca hücrem yenilenmekte, kalbim atmakta ve haberim olmadan atar damarlarım, nöronlarım çalışmakta ve binlerce kaslarım hizmet etmektedir. Konuşurken binlerce kaslarım çalışmakta, dişlerim dilimi ısırmaması için dilimdeki binlerce kaslarımız hızlıca görev yapmaktadır. Bizim ise bunların hiç birinden hatta gırtlak kaslarımızdan bile haberimiz yoktur. Halbuki ben konuştum diyerek hava atarız. Allah tan olduğunu unuturuz. Yemek yedim deriz, beslendim deriz. Yemek yerken olan şuurlu işlerden haberimiz bile olmaz. Mideden sonra ise biz mi diyoruz? “kalsiyum sen kemiğe, fosfor göze lazımsın hadi oraya?” ama lafa gelince beslendim felan filan.... yani kendi kalbimizin idaresi bile bize verilmemiş.... yaptığımız işlerde ise bizim gücümüz ne ki ben yaptım ben ben ben vb. diyoruz. Yaptıklarımıza ve nimetlere karşı şükür yapmalıyız, gurur ve övünme değil....Bu nedenle ne ilmimizle, ne gücümüzle kimseyi ezme ya da tepeden bakma hakkına sahip olamayız. Yani yapıyorum deseniz bile "evvelallah-önce Allahın izniyle-"  denilerek olmalı..Günümüzde değil ilmiyle, gücüyle ezmeye kalkanları tevazusuyla, alçak gönüllülüğüyle bile ihlasıyla bile "bakın ben tevazuluyum, alçak gönüllüyüm, ihlaslıyım" diyerek tevazuda gurur, ihlasta riya yapanlar bile çok fazla var..

   "Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zayıflığının meyvesi olan Rabbimizin her şeyi havayı, güneşi, toprağı, bitkileri, suyu, hayvanları ve sayılamayacak kadar çok şeyi emrimize hizmetimize koşturmasıyla ve ikram etmesiyledirr." Said Nursi

Evet öyle garip elbise giyen başka bir canlı yok. Bütün canlılar elbise ihtiyacı içinde değil. En ilkel kabilelerde bile aksesuar olarak da olsa mutlaka elbise giyiyor. Ve insan normalde ne kadar aciz ve zayıf yani bir kaplan, leopar, koşabilen güçlü bir canlı değilken her zaman sınırlarını aşarak uçmayı bile başarabiliyor. Bir maymun hadi kanat takıp uçayım demiyor. Fakat bu zayıf canlı komplike olarak en kuvvetli hale geliyor. Halbuki diğer canlılar doğar doğmaz bütün hayat şartlarını biliyor ve hakim oluyor.

DÜMENCİ

Büyük bir geminin dümeninde bulunan adam, dümeni terk ettiği için gemi batsa... Bütün tahribat(yıkım, zarar), bir şey yapmaktan ötürü değil, bir şeyin terk edilmesindendir. O adam, gemideki bütün canlardan ve tahribattan(zarar ve yıkımdan) mes'uldür(sorumludur). Onun gibi, cüz-i iradenin(insan iradesi, isteği) icada kabiliyeti olmamasına, terk­ten doğan bir vücudu bulunmasına rağmen, Allah (cc), insanı şiddetle uyarır ve mes'ul(sorumlu) tutar. Çünkü, inkar ve isyan da, tahrip­tir, ademdir(yokluk). (26.Söz l.Mebhas)

 TALEBİN(istemenin) GÜCÜ

Yürümeye takati(gücü) olmayan bir çocuğu güçlü birisi omzuna al­sa ve "Nereye gitmek istersin?" diyerek, gideceği yeri seçmekte onu serbest bıraksa... Gerekli uyanlarda bulunsa, bilgiler ver­se... Çocuk, dağa gitmek istese... Dağda üşütse veya düşse... Onu götürenin, "Sen istedin." diyerek onu cezalandırması elbette hakkıdır.

İnsan iradesi zayıftır. Fakat, Allah (c.c), yaratmaktaki büyük icraatta, o talebi bir şart olarak kabul ettiğinden, büyük fatura­sından insan mes'uldür(sorumludur). (26.Söz 2.Mebhas

Artık konuya girelim::::::::: her bir insanın yapısını çözen bir sırdır:

 

Yirmiüçüncü Söz

-1- İMAN

 (insan iman ettiğinde yani inandığında yükseklerin yükseğine çıkar, inanmadığında ise alçakların alçağı olur.)

Birinci Mebhas

            İmanın binler güzelliklerinden yalnız beşini "Beş Nokta" içinde anlatırız.

            Birinci Nokta: İnsan, iman nuru ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e lâyık bir değer alır. Ve inkar karanlığıyla ile, aşağıların aşağısına düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünki iman, insanı Sâni'-i Zülcelal'ine(yaratıcısına) bağlıyor; iman, bir bağlanmadır. Öyle ise insan, iman ile insanda görünen ilahi sanatlar ve Rabbimizin isimlerinin işlemeleri yönünden bir kıymet alır. Küfür, o bağlantıyı keser, yok eder. O kesmeden Rabbani sanatlar gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde yönüyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem kaybolmaya, hem geçici bir hayvani bir hayat olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

           Şimdi Picassonun birkaç fırçalık eserleri milli servetlere gidiyor. Başka bir ressam ondan daha da iyi resim çizmiş de olsa onun binde bir fiyatı bile etmiyor. O resim Picasso ya ait olmakla o değeri kazanmaktadır. Fakat ona aitlik ve bağı kesilse değeri birden düşer. Ya da Büyük Fatihin İstanbulu fethederken kullandığı kılınç paha biçilmez bir milli değer ve servettir. Bu değer ona ait olması ve ona bağlanmasıyladır. Fakat o bağ olmasaydı onun değeri sadece eski bir demir parçası olacak ve hiç değeri olmayacaktı. Demirciler çarşısında satılsaydı. İşte insanda yaratıcını antika bir sanatıdır. Ona ait olmasıyla değer kazanır. Onun üzerinde gösterdiği isimlerin tecelisiyle değerlidir. O değer imanla okunur ve okutulur. Küfürle ise Fatihin kılıncı onunla bağlantısının kesilmesiyle hiçbir değeri kalmıyorsa insanında imandan değeri küfür ile kesildiğinde elmastan kömür değerine düşer. Unutmayalım kömürde karbondur elmasta......Onun için işte bende içki, kumar vb. yapıyorum inanan kişide, ne farkımız var diyemeyiz. İnananla inanmayan arasında insanı en yüksek ile en aşağı mertebe kadar fark var..Bir saniyede bile Allahın sonsuz isimleri tecelli ediyor, bir atomdan nebulalara kadar..işte inkarcı o sonsuz isimleri inkar ile sonsuz cinayet işliyor..bunun da karşılığı ebedi cehennem oluyor..Cünkü sonsuz bir cinayet sonsuz bir cezayı gerektirir. Bu nedenle inkarın karşılığı sonsuz cehennemde kalmaktır. Bu nedenle küfrün karşılığı sonsuz cehennemdir. Çünkü bir saniyede bile sonsuz tanıtıcılar ve insana göre gücü kuvveti sonsuz olan varlıkların kullukları ve sonsuz şahitlikleri yalanlanmış oluyor. Hepsinin hakkını alınması için sonsuz hapis gerekli..

 

            Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz. Meselâ: İnsanların san'atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan eşit, bazan madde daha kıymetli, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san'atkârına ilgi ve bağlantı ederek o san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla gösterilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.

            İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir san'atıdır ve en nazik ve nazenin bir kudret mucizesidir ki; insanı, bütün esmasının(isimlerinin) cilvesine mazhar ve işlemelerine yer ve kâinata bir küçük örnek, öz şeklinde yaratmıştır.

            Eğer iman nuru, içine girse, üstündeki bütün manalı nakışlar, sanatlar o ışıkla okunur. O mü'min, şuur ile okur ve o bağlantıyla okutur. Yani: "Sâni'-i Zülcelal'in(Yaratıcının) masnuuyum(sanat eseriyim), yarattığıyım, rahmet ve keremine mazharım" gibi manalarla insandaki Rabbani sanatlar görülür. Demek yaratanına bağlanmadan ibaret olan iman; insandaki bütün sanat eserlerini gösterir. İnsanın kıymeti, o Rabbani sanata göre olur ve yaratıcının isimlerine ayna olma yönüyledir.. O halde şu önemsiz olan insan, şu yönden bütün yaratılmışlar üstünde bir yaratıcını muhatabı ve Cennet'e lâyık bir misafiri olur.

            Eğer bağlantıyı kesmekten ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o manalı yaratıcının isimlerinin işlemeleri karanlığa düşer, okunmaz. Zira yaratıcı unutulsa, yaratıcıya bakan manevî yönler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manalı yüksek sanatların ve manevî yüksek işlemelerin çoğu gizlenir. Geri kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî sebeplere ve tabiata ve tesadüfe verilip, sonunda baş aşağı düşer, sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Önemi yalnız hayvansal maddelerine bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; -dediğimiz gibi- kısacık bir ömürde hayvanların en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız küçük bir hayat geçirmektir. Sonra çürür eder gider. İşte küfür, böyle insanın yapısını yıkar, elmastan kömüre çevirir.

-2-EGO(BENLİK YA DA EGOYU KULLANMAK)

YANİ İNSAN BENLİĞİNE GÜVENİRSE AŞAĞILARIN AŞAĞISI OLUR, FAKAT GÜVENMEYİP EGOSUNU BIRAKIRSA YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİ OLUR. MELEKLERİ BİLE GEÇER: YOK YOK OLSA VAR OLUR.

            İkinci Nokta: İman nasılki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün YARATICIMIZI MEKTUBUNU okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Geçmiş ve gelecek zamanı, karanlıklardan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıadaö*xÇX7!ö]«7!ö€@«W­VÇP7!ö«w8ö²v­Z­%h²F­<ö!x­X«8³~ö«w<HÅ7!öÇ]7«:ö­yÁV7«!öö   âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsil ile beyan ederiz. Şöyle ki:

            Bir hayalı vakıada olayda gördüm ki: İki yüksek dağ var birbirine karşılık. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; sonsuz bir karanlık içinde bir en büyük mezar gördüm, yani hayal ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş karanlık dalgaları içinde büyük fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu büyük karanlıklara karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu kullandım, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. "Eyvah! Şu fener, başıma beladır" dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi birden o karanlıklar boşandı. Her taraf o lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin gerçek yönlerini gösterdi. Baktım ki: O gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm en büyük mezar; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların emri altında ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise; süslü, sevimli çekici olan dağların arkalarında büyük bir ziyafet yeri, güzel bir manzara izleme yeri, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise, uysal deve, öküz, koyun, keçi gibi ehil hayvanlar olduğunu gördüm. "Elhamdülillahi alâ nur-il iman" “iman nuru üzerine rabbimize şükürler olsun” diyerek  *xÇX7!ö]«7!ö€@«W­VÇP7!ö«w8ö²v­Z­%h²F­<ö!x­X«8³~ö«w<HÅ7!öÇ]7«:ö­yÁV7«!  âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.

            İşte o iki dağ; hayatın başı, hayatın sonudur... yani dünya alemi ve kabir alemidir. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise, geçmiş zamandır. Sol taraf ise, gelecektir. O cep feneri ise, hodbin(bencil ve benliğine güvenen) ve bildiğine itimad eden ve semavi vahyi, Kuranı dinlemeyen insanın enaniyeti egosudur. O canavarlar sanılan şeyler ise âlemin olayları ve acib yaratılmışlarıdır.

İşte enaniyetine güvenen, gaflet karanlıklarına düşen, dalalet karanlığına tutulan adam; o vakıada önceki halime benzer ki: O cep feneri hükmünde noksan ve sapıtmış gibi bilgiler ile geçmiş zamanı, bir en büyük mezar şeklinde ve yokluk gibi bir karanlıklar içinde görüyor. Geleceği, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşet yeri gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm-i Rahîm'in(yaradanın) birer her emre uyan memuru olan olaylar ve varlıkları, zararlı birer canavar hükmünde bildirir. €@«W­VÇP7!ö]«7!ö*xÇX7!ö«w8ö²v­Z«9x­%h²F­<ö­€x­3@ÅO7!ö­v­;Î:@«[7²:«!ö~:­I«S«6ö«w<HÅ7!«: 

hükmüne mazhar eder. Eğer ilahi yol gösterme yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah'ı(Kuranı) dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, yaratıcımızın nuru ile dolar. Âlem Œ²*«ž²!«:ö€!«Y´WÅK7!ö­*x­9ö­yÁV7«!ö   âyetini okur. O vakit geçmiş zaman, bir en büyük mezarlık değil, belki herbir asrı bir peygamberin veya evliyanın emri altında kulluk vazifesini yerine getiren temiz ruh sahibi olan cemaatlarının hayat görevlerini bitirmekle "Allahü Ekber" diyerek yüksek makamlara uçmalarını ve gelecek tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar gibi bazı kabir alemi inkılaplarına ve ahiretin arkalarında Cennet'in bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir Rahmani ziyafeti o iman nuru ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, taun gibi olayları, birer her emre uyan memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi olayları; görünürde haşin, manen çok hoş hikmetlere medar görüyor. Hattâ ölümü, sonsuz hayatın başlangıcı, önsözü ve kabri, sonsuz saadetin, cennetin kapısı görüyor. Daha diğer yönleri sen kıyas eyle. Hakikatı temsile tatbik et(uygula)...

-3-TEVEKKÜL

YANİ İNSAN TEVEKKÜL ETTİKÇE HAKİKİ İNSAN YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİNE ÇIKAR ETMEDİKÇE İSE AŞAĞILARIN AŞAĞISINA DÜŞER

            Üçüncü Nokta: İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın ağırlıklarından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" “Allah’a tevekkül ettim” der, hayat gemisinde tam bir güvenle olayların dağ gibi dalgaları içinde gezer. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak' ın (mutlak  kudret sahibi yaratıcının) kudret eline emanet eder, rahatla dünyadan geçer, kabirde dinlenir, istirahat eder. Sonra sonsuz saadete girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne(aşağıların aşağısına) çeker. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül iki cihan saadetini gerektirir, iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, (1)sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki(aksine, kesinlikle) (2)sebepleri kudret elinin perdesi bilip uyarak; (3)sebeplere teşebbüs ise, bir çeşit fiili dua olarak düşünüp kabul ederek; (4)sonuçları, neticeyi, meyveyi yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

Peygamber efendimiz bile savaşa giderken en iyi planı uyguluyor çift zırh giyiyordu. Diğer hayat kuralları sırasında fiili olarak yapılması gereken her kurala en iyisiyle uyuyordu. Hastalanınca doktora gidiyordu. Yani ben peygamberim demiyordu. Öyle dese Allahın evrene koyduğu kuralları beğenmemek hükmüne geçer. Bir müslümanda apartmandan kendisini atsa düşer, kafirde..Yani Allahın yer çekimi kanunu herkesi kapsar. Tekvini yani yaratılış kanunlarına insan uymak zorundadır. Bu vb. yaratanın kanunlarıdır. Cezası karşılığı hemendir. Bir de kelamdan gelen namaz vb. kanunlar ise cezası daha çok ahirettedir. Mesela bir çiftçinin en iyi tohumu alması, en iyi yollarla toprağa yerleştirmesi, sulaması, ilaçlaması, gübrelemesi yani sebep olarak en iyi sebeplere müracaat etmesi de tevekkül tanımının içine girmektedir. Eğer bunlara uymazsa tevekkül etmiyor demektir. Burandan tevekkül yukarıda işaretlenen dört maddenin birleşmesiyle olur.

            Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

            Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir gemiye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem gururlu olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki kaybolur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu önemli sultanın gemisi daha kuvvetlidir. Daha fazla iyi korur. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere dayanamayacak. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya delidir diye seni kovacak. Ya haindir, gemimizi suçluyor, bizimle alay ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki dikkat edenlerin bakışlarında, zayıflığı gösteren büyük görünmen ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı(gösterişi) ve zilleti gösteren yapmacık hareketin ile kendini halka alay konusu yaptın. Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

            İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her olayın karşısında titremekten ve hodfüruşluktan(bencil ve kendini beğenmeden) ve maskaralıktan ve ahiret şikayetinden ve dünya ağırlığının hapsinden kurtulasın.

-4-ACİZLİK

YANİ İNSAN ACİZLİĞİNİ BİLDİĞİ ÖLÇÜDE YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİNE İLMİNE GÜVENDİĞİ ÖLÇÜDEDE AŞAĞILARIN AŞAĞISINA DÜŞER. YALNIZ BU ACİZLİĞİN ALLAH’A KARŞI BİLMELİDİR.

            Dördüncü Nokta: İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın asıl görevi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

 

            Şu konunun binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o konuya açık bir delildir ve bir kesin bir delildir. Evet insaniyet(insanlık), iman ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünki hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde eğitilmiş ve mükemmelleşmiş gibi kabiliyetine göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün hayat şartlarını ve kâinatla olan bağlantılarını ve hayat kanunlarını öğrenir, yaptıklarında ustalık sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı hayat iktidarını ve meleke-i ameliyeyi(işinde ustalaşmasını), yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek hayvanın asıl görevi; ilimle eğitim, öğretimle mükemmelleşmek değildir ve marifet kazanmakla yükselmek değildir ve aczini göstermekle imdat istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi; kabiliyetine göre iş yapmaktır, amel etmektir, yaptıklarıyla kulluk etmektir. İnsan ise dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil, hattâ yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir şekilde dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve faydayı farkeder. İnsanları sosyal hayatının yardımıyla, ancak menfaatlarını çekip ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın yaratılış vazifesi; ilimle mükelleşip yükselmektir, dua ile kulluktur. Yani: "Kimin merhametiyle böyle hakîmane(hikmetli bir biçimde) idare olunuyorum? Kimin ikramıyla böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin hediyeleriyle böyle nazikçe besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir ve binden ancak birisine eli yetişemediği ihtiyaçlarına dair Kadı-ül Hacat'a(yaratıcımıza) acizlik ve fakirlik dili ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla kullukta yüksek makamlara uçmaktır.

ACZ

İnsan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez, vücudunda sayısız şuurlu işler vardır şuurunun kendisinin haberi bile olmaz, idaresi bile elinde değildir)  Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.

 

FAKR

 

İnsan fakirdir: Bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyi de ister, baharı da ister, cenneti de ister. Adeta arzu ve istekleri hayali nereye giderse o kadar geniştir, yapısı gereği sonsuza kadar uzanmış. Elindeki sermayesi ise eli nereye uzanırsa o kadar dardır. O yüzden insan fakirdir. Emel ne kadar uzun ömür ne kadar kısa....)  hadsizdir.

Evet öyle garip elbise giyen başka bir canlı yok. Bütün canlılar elbise ihtiyacı içinde değil. En ilkel kabilelerde bile aksesuar olarak da olsa mutlaka elbise giyiyor. Ve insan normalde ne kadar aciz ve zayıf yani bir kaplan, leopar, koşabilen güçlü bir canlı değilken her zaman sınırlarını aşarak uçmayı bile başarabiliyor. Bir maymun hadi kanat takıp uçayım demiyor. Fakat bu zayıf canlı komplike olarak en kuvvetli hale geliyor. Halbuki diğer canlılar doğar doğmaz bütün hayat şartlarını biliyor ve hakim oluyor.

            Demek insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla gelişmek için gelmiştir. Yapı ve kabiliyet yönüyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün gerçek ilimlerin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; yaratıcıyı tanımadır ve onun esas şartı yani olmazsa olmazı da Allah’a imandır.

            Hem insan, sayısız acziyle sayısız belalara uğrayan ve sayısız düşmanın hücumuna tutulmuş ve sonsuz fakirliğiyle beraber sonsuz ihtiyaçlara giriftar ve sonsuz isteklere muhtaç olduğundan, yaratılışının asıl görevi, imandan sonra "dua"dır. Dua ise, kulluğun esasıdır. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya sözle acizliğinin diliyle bir dua eder. Amacına ulaşmaya uygun olur. Öyle de: İnsan bütün hayatlılar âlemi içinde nazik, nazenin, nazlı bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm'in dergâhında; ya zayıflık ve acizliğiyle ağlamak veya fakirliği ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, hedefi, amacı ona koşturulsun veya emrine koşturulmasının şükrünü yapmış olsun. Yoksa bir sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi; "Ben kuvvetimle bu etki altına alınamayacak ve bin kat ondan kuvvetli olan acib şeyleri etkiliyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum." deyip nimet olduklarını inkara sapmak, insaniyetin asıl yaratılışına zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini layık eder.

-5-DUA

YANİ İNSAN DUA VESİLESİYLE YÜKSEKLERİN YÜKSEĞİNE ÇIKAR DUAYI BIRAKTIĞINDA İSE AŞAĞILARIN AŞAĞISINA DÜŞER

            Beşinci Nokta: İman duayı bir kesin kavuşma olarak gerektirdiği ve insanın yaratılışı, onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz(öneminiz) var?" mealinde ²v­6Î:@«2­(ö«ž²Y«7ö|±"«*ö²v­U"ö~ÎY«A²Q«<ö_«8ö²u­5ö   ferman ediyor. Hem ²v­U«7ö²`D«B²,«!ö]9x­2²(­!ö   emrediyor.

            Eğer desen: "Bir çok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki, âyet geneldir.. her duaya cevab var ifade ediyor.

            Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem istediğini vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine bakar. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: "Ya Hekim! Bana bak." Hekim: "Lebbeyk" der.. "Ne istersin?" cevab verir. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun durumuna göre ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve hevesinin emrine göre değil, belki Rabbani hikmetin gerektirmesiyle ya istediğini veya daha iyisini verir veya hiç vermez.

            Hem, dua bir kulluktur. Kulluk ise meyveleri ahirete bakar. Dünyaya ait amaçlar ise, o çeşit dua ve ibadetin vakitleridir. O istekler, amaçları değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasılki güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki özel ibadetin vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani âyetlerinin değiştirilmesiyle bir yaratıcını büyüklüğünü ilâna sebep olduğundan, Cenab-ı Hak kullarını o vakitte bir çeşit ibadete davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla belli olan) Ay ve Güneş'in tutulmalarının geçmesi için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve belaların gelmesi ve zararlı şeylerin insanın başına gelmesi, bazı duaların özel vakitleridir ki; insan o vakitlerde acizliğini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına dayanır. Eğer dua çok edildiği halde belalar gitmezse denilmeyecek ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı." Eğer Cenab-ı Hak bol ikram etmesiyle belayı kaldırsa; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir kulluk sırrıdır.

            Kulluk ise, hâlisen Allah rızası için olmalı. Yalnız aczini gösterip, dua ile ona yönelmeli. Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine güvenmeli. Rahmetini ittiham etmemeli(suçlamamalı). Evet halleri durumlarında anlatılan ayetlerin anlatımıyla sabit olan: Bütün varlıklar, herbirisi birer kendine özel tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kâinattan yaratıcının dergahına giden, bir duadır. Ya kabiliyet diliyledir. (Bütün bitkilerin duaları gibi ki; her biri kabiliyet dilleriyle Feyyaz-ı Mutlak'tan bir şekil istiyorlar ve isimlerinin görülmesini istiyorlar.) Veya yaratılışının gerektirdiği ihtiyaç diliyledir. (Bütün hayatlıların, iktidarları içinde olmayan gerekli ihtiyaçları için dualarıdır ki; her birisi o ihtiyac-ı fıtrî(yaratılıştan gelen ihtiyaç) diliyle Cevvad-ı Mutlak'tan hayatları devam ettirmek için bir çeşit rızık hükmünde bazı istekleri istiyorlar.) Veya lisan-ı ızdırarıyla(zor durumda kalmışlık diliyle) bir duadır ki: Zor durumda kalan herbir ruh sahibi; kesin bir iltica ile dua eder, bir meçhul koruyucusuna sığınır, belki Rabb-ı Rahîm'ine yönelir. Bu üç çeşit dua, bir mani olmazsa daima kabuldür.

            Dördüncü çeşit ki; en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır; Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve dil iledir. Meselâ: Sebeblere uymak, bir fiili duadır. Sebeplerin toplanması; sonucu, meyveyi icad etmek için değil, belki hal dili ile sonucu Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek rahmet hazinesinin kapısını çalmaktır. Bu nevi fiili dua, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına yönelik olduğundan, kabule ulaşması kesin çoğunluktadır. İkinci kısım; dil ile kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım istekleri istemektir. Bunun en önemli yönü, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun kalbinin hatıralarını işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder."

            İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi rahmet hazinesinin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, insanlığın en yüksek mertebesine çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir her şeyi içine alan kul ve her şeyin vekili gibi ­w[Q«B²K«9ö«¾@Å<!ö   de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

İkinci Mebhas

İnsanın Saadet Ve şikayetine sebep Beş Nükteden İbarettir.

            [İnsan en güzel şekilde yaratıldığı ve ona gayet her şeyi içine alan kabiliyet verildiği için; en alt mertebeden en üst mertebeye, yerden tâ göğe, zerreden tâ güneşe kadar dizilmiş olan makamlara, mertebelere, derecelere, derekata girebilir ve düşebilir bir imtihan meydanına atılmış, sonsuz düşme ve yükselmeye giden iki yol onun önünde açılmış bir kudret mucizesi ve yaratılış sonucu ve sanat acibesi olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli yükselme ve düşmesinin sırrını "Beş Nükte"de beyan edeceğiz.]

            Birinci Nükte: İnsan, kâinatın çoğuna ihtiyacı var ve bağlantılıdır. İhtiyaçları evrenin her tarafına dağılmış, arzuları sonsuza kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır. Başka bir yerde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o yerin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; kabir alemine göçmüş yüzde doksan dokuz sevdiklerini ziyaret etmek ve ebedi ayrılıktan kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir acayip toplantı yeri olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına yönelmeye muhtaçtır. İşte şu şekilde bir insana hakikî ibadet edeceği olacak; yalnız, herşeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, noksanlıktan uzak bir Kadîr-i Zülcelal, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki sonsuz insanın ihtiyaçlarını karşılayacak, ancak sonsuz bir kudret ve her şeyi içine alan bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, ibadet etmeye lâyık yalnız odur.

            İşte ey insan! Eğer yalnız ona kul olsan, bütün yaratıklar üstünde bir makam kazanırsın. Eğer kulluktan uzaklaşsan, âciz mahlukata zelil bir kul olursun. Eğer enaniyetine(benliğine) ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp, büyüklenme ve davaya(sahiplenmeye) sapsan; o vakit iyilik ve icad yönünde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Kötülük ve yıkım yönünde; dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.

            Evet ey insan! Sende iki yön var: Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrib, yıkım, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet yönünden; arıdan, serçeden aşağı.. sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve acizliklerini gösterdikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız genişliğin oranında, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer kötülük ve yıkım etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve yıkılman yayılır eder:

            Meselâ: Küfür bir kötülüktür, bir yıkımdır, bir kabullenilecek şeyleri yok saymaktır. Fakat o tek kötülük; bütün evrenin aşağılanmasını, hakaretini ve bütün yaratıcının isimlerinin çürütülmesini, bütün insaniyetin aşağılanmasını içine alır. Çünki şu varlıkların yüksek bir makamı, önemli bir görevi vardır. Zira onlar, Rabbimizin mektupları ve meraya-yı Sübhaniye ve yaratıcımızın memurlarıdır. Küfür ise; onları aynalık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, boşluk ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve son ve ayrılığın yıkımıyla çabuk bozulup değişen geçici maddelere ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve varlıkların aynalarında işlemeleri ve cilveleri ve cemalleri görünen yaratıcının isimlerini inkâr ile aşağılar. Ve insanlık denilen, bütün yaratıcının kudsi isimlerini gösteren güzelce ilân eden bir hikmetle yazılış kaside ve bir sonsuz ağacın cihazlarını içine alır çekirdek gibi bir açık kudret muzicesi ve büyük emaneti içine almakla yer, gök, dağa üstünlük eden ve meleklere karşı üstünlük kazanan bir yeryüzünün halifelik mertebesinin sahibi; en zelil bir geçici kaybolan hayvandan daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha durumuna indirir.

            Elhasıl: Kötülükleri isteyen Nefs-i emmare yıkım ve şer yönünden sonsuz cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda gücü pek azdır ve küçüktür. Evet, bir evi bir günde harab eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer benliği bıraksa, iyilikleri ve vücudu yaratıcımızın yardımından istese, şer ve yıkımdan ve nefse güvenden vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit ¯€@«X«,«&ö²vZ#@«\±[«,ö­yÁV7!ö­Ä±G«A­<ö   sırrına mazhar olur. Ondaki sonsuz kötülük yapısı, sonsuz iyilik yapısına dönüşür. En üstün yaratık değerini kıymetini alır, en üst mertebeye çıkar.

            İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Günahları bir iken bin yazmak, iyilik ve sevapları bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir günahı, kötülüğü bir yazar, bir iyiliği on, bazan yetmiş, bazan yediyüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müdhiş Cehennem'e girmek yaptıklarımızın cezasıdır, adaletin ta kendisidir. Fakat Cennet'e girmek, yaratıcının fazlı, hediyesidir.

            İkinci Nükte: İnsanda iki yön var. Birisi, enaniyet(benlik) yönünde şu dünya hayatına bakar. Diğeri kulluk yönünde sonsuz hayata bakar. Önceki yön itibariyle öyle bir çaresiz yaratıktır ki; sermayesi yalnız iradeden bir şa're (saç) gibi küçücük bir küçük irade ve iktidardan zayıf bir iş, kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve varlık olmaktan çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber kâinatın tabakalarında serilmiş hadsiz türlerin hesabsız fertlerinden nazik zayıf bir ferd olarak bulunuyor.

            İkinci yön itibariyle ve özellikle kulluğa yönelik acz ve fakr yönünde pek büyük bir genişliği var. Pek büyük bir önemi bulunuyor. Çünki Fâtır-ı Hakîm, insanın manevi yapısında sonsuz büyük bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr yerleştirmiştir. Tâ ki, kudreti sonsuz bir Kadîr-i Rahîm ve zenginliği sonsuz bir Ganiyy-i Kerim bir zâtın sonsuz tecelliyatına câmi' geniş bir ayna olsun.

            Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasılki o çekirdeğe kudretten manevî ve önemli cihazlar ve kaderden ince ve kıymetli proğram verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Yaratıcısından kabiliyet diliyle bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal bulsun. Eğer o çekirdek, kötü huyundan dolayı ona verilen manevi cihazları, toprak altında bazı zararlı maddelerin çekimine harcasa; o dar yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevî cihazlarını yaratma kanunlarını kullanıp yerli yerinde kullansa; o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla küçücük küçük hakikatı ve manevi ruhu, büyük bir hakikat-ı külliye şeklini alacaktır. İşte aynen onun gibi; insanın yapısına, kudretten önemli cihazları ve kaderden kıymetli proğramlar verilmiş. Eğer insan, şu dar dünya aleminde, dünya hayatı toprağı altında o manevi cihazlarını nefsin heveslerine harcasa; bozulan çekirdek gibi bir küçük bir lezzetlenme için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, manevi sorumluluğu bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.

            Eğer o kabiliyet çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imanın ışığıyla kulluk toprağı altında terbiye ederek, Kuranın emirlerini uyup manevi cihazlarını gerçek amaçlarına yönlense, elbette kabir ve misal dünyasında dal ve budak verecek ve ahiret ve cennet dünyasında hadsiz mükemmellik ve nimetlere sebeb olacak bir sonsuz ağacın ve bir sürekli gerçeklerin cihazlarına içine alan kıymetli bir çekirdek ve revnakdar bir makine ve bu kainat ağacının mübarek ve nurlu bir meyvesi olacaktır.

            Evet hakikî terakki(yükselme) ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve diğer kuvvelerin sonsuz hayata yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık ve ait bir kulluk görevi ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin(hak yoldan çıkan grupların) yükselme sandıkları, dünya hayatının bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en aşağısını tatmak için bütün hoşluklarını ve kalb ve aklını kötülükleri isteyen nefsin emrine yardımcı verse; o yükselme değil, alçalmadır. Şu gerçeği bir hayali olayda, şöyle bir temsilde gördüm ki:

            Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi dikkati çeker, herkesi eğlendirir bir çekicilik vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını düzenliyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler geri kalmış. Ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu şekli almışlardır.

            Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki; kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik... Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latif san'atlar, güzel nakışlarla meşgul oluyorlar. En yukarıda efendi, padişahla haberleşip halkın rahatını temin için ve kendi mükemmelliği ve yükselmesi için kendine has ve ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, "Yasak" demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum dediler: "O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve yoldan çıkanlarındır. Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir." Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde "Said" ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemal-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.

            İşte o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.

            İşte o şehir ise, insanların toplum hayatı ve insan medeniyetinin şehridir. O sarayların herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi duygular ve nefs ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gazabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda her bir latifenin ayrı ayrı kulluk görevleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, acıları var. Nefis ve heva(heves, arzu), kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevanın emrine koşturmak ve asıl görevlerini unutturmak, elbette alçalmaktır, yükselme değil. Diğer yönleri sen tabir edebilirsin.

            Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel(işleri) yönünde ve maddi çalışması yönüyle zayıf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o yöndeki iş yaptığı daire ve sahipliği o kadar dardır ki; elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren evcil hayvanlar, insanın zayıflık ve acizliğinden ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabani türlerine kıyas edildikleri vakit, büyük fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi). Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve isteme yönünden, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerim'e misafir olmuş ki sonsuz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve sonsuz eşsiz yarattıklarını sanat eserlerini ve hizmetçilerini ona emrine koşturmuş. Ve o misafirin izlemesine ve seyretmesine ve faydalanmasına öyle büyük bir daire açıp hayatlandırma etmiştir ki; o dairenin nısf-ı kutru -yani merkezden muhit(dış) hattına kadar- gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

            İşte eğer insan, enaniyetine(benliğine) dayanıp dünya hayatını hayal gayesi ederek geçim derdi içinde geçici bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihazlar ve aletler ve ince duygular, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şahitlik edeceklerdir.  

Ve davacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerim'in izni dairesinde ömür sermayesini harcasa, öyle geniş bir daire içinde uzun bir sonsuz hayat için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, yükseklerin yükseğine kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazlar ve aletler, ondan memnun olarak âhirette lehinde şahitlik ederler. Evet insana verilen bütün acayip cihazlar, bu önemsiz dünya hayatı için değil; belki, pek önemli bir sonsuz hayat için verilmişler. Çünki insanı hayvana kıyaslasak görüyoruz ki: İnsan, cihazlar ve aletleri yönüyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha fazladır. Dünya hayatının lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her gördüğü lezzetinde, bir acı izi vardır. Geçmiş zamanın acıları ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi son bulmasındaki acısı, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Acısız bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın acıları onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Yaratıcısına şükreder.

            Demek ahsen-i takvim(isimlere en güzel aynalık yapan) şeklinde yaratılan insan, sadece dünya hayatına fikrini yöneltse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu gerçeği anlatmışım. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

            Bir adam, bir hizmetçisine on altın verip "Özel bir kumaştan bir kat elbise yaptır" emreder. İkincisine, bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetçinin cebine koyar, bir pazara gönderir. Önceki hizmetçi on altın ile en iyi kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, delilik edip, önceki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te'dib gördü ve dehşetli bir azab çekti. İşte edna bir şuuru, aklı olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altun, bir kat elbise almak için değildir. Belki önemli bir ticaret içindir.

            Aynen onun gibi: İnsandaki manevi cihazlar ve insani duygular ki, herbirisi hayvana kıyasla yüz derece genişlemiş. Meselâ; güzelliğin bütün mertebelerini farkeden insan gözü ve yemeklerin bütün çeşit çeşit özel zevklerini ayıran insanın tad alma duygusu ve gerçeklerin bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalâtın bütün çeşitlerine müştak insanın kalbi gibi sair(diğer) cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit yalnız bir-iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine özel bir işte (yalnız o özelliğe ait  o hayvanda bir özellik: şahinin daha güzel görmesi gibi) fazla gelişmiştir. Fakat o gelişmişlik, hususîdir, sadece bir özelliğe aittir.

            İnsanın cihazları yönüyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın organları, duyguları fazla yayılma ve genişlik oluşturmuştur. Ve ihtiyaçların çokluğu sebebiyle çok çeşit çeşit duygular peyda olmuştur. Ve özellikleri çok çeşitlenmiştir. Ve yaratılışın genişliği sebebiyle pek çok amaçlara yönelmiş isteklere yer olmuş ve pek çok yaratılış görevi bulunduğu sebebiyle, aletleri ve cihazları fazla genişleme oluşturmuştur. Ve ibadetlerin bütün türlerine kabiliyetli bir yaratılışla yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına içine alan bir kabiliyet verilmiştir. İşte şu derece cihazlar yönünden zenginlik ve sermayece bolluk, elbette önemsiz geçici şu dünya hayatının eğitimi için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın asıl görevi, sonsuz amaçlara yönelmiş görevlerini görüp, acz ve fakr ve kusurunu kulluk şeklinde ilân etmek ve geniş bakışıyla varlıkların tesbihlerini görerek şahitlik etmek ve nimetler içinde Rahmani imdatları görüp şükretmek ve yarattığı sanat eserlerinde Rabbimizin kudretinin mucizelerini görerek ders almak bakışıyla düşüncelerini geliştirmektir.

            Ey dünyaya düşkün ve dünya hayatına aşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insan! Şu dünya hayatının gerçeklerini bir hayali olayda Eski Said görmüş. Onu Yeni Said'e döndürmüş olan şu örnek hikayeyi dinle:

            Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsis ettiği altmış altından azar azar birer miktar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana(otel, tesis) geldim. O handa bir gece içinde on altunu kumara mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik yoluna harcadım. Sabahleyin elimde hiç bir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan acılar, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı. Birden ben o hüzünlü durumda iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi: "Bütün bütün sermayeni kaybettin. Tokata da layık oldun. Gideceğin yere de iflas etmiş olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek geriye kalan onbeş altından her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani gideceğin yerde sana gerekecek bazı şeyleri al." Baktım nefsim razı olmuyor. "Üçte birisini" dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra dörtte birisini dedi. Baktım nefsim tutulduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi gitti.

            Birden o hal değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde düşer gibi bir hızla giden bir tren içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki, hiç bir tarafa kaçılmaz. Garibliklerden olarak o trenin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, almaya kalktığımda elime batıyor, kanatıyor. Trenin gitmesiyle ayrılığından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden trendeki bir hizmetçi dedi: "Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın." Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun trenden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana karşılık bakan bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle "Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden "Eyvah!" dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: "Aklın başına geldi mi?" Dedim: "Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok." Dedi: "Tövbe et, tevekkül et." Dedim: "Ettim!"

            Ayıldım... Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.

            İşte o hayali olayı, -Allah hayr etsin- bir-iki kısmını ben tabir edeceğim, diğer yönleri sen kendin tabir et.

            O yolculuk ise; ruhlar aleminden, anne rahminden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen sonsuzluk tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki; bu olayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat geri kalan on beşinden yarısını âhirete harcamak için Kur'an-ı Hakîm'in hâlis bir talebesi beni irşad etti. O han ise, benim için İstanbul imiş. O tren ise, zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, dünya hayatıdır. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, helal olmayan lezzetlerdir ve haram heveslerdir ki; buluşma sırasında son bulmasını düşünmekteki acı, kalbi kanatıyor. Ayrılığında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Trendeki hizmetçi demişti: "Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar vereceğim." Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl çalışmasıyla helal dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine yeterlidir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Diğer kısımları sen tabir edebilirsin...

            Dördüncü Nükte: İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Zayıflığında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret(güç) vardır. Çünki o zayıflığın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu varlıklar onun emrine koşturulmuş. Eğer insan zayıflığını anlayıp, sözle, yaptıklarıyla, tavırlarıyla dua etse ve acizliğini bilip yardım istese; o etkinin şükrünü eda ile beraber istediklerine öyle muvaffak olur ve amaçları ona öyle emrine koşturulur ki, kendisini iktidarı ve gücü ile onun öşr-i mi'şarına(binde birine) muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit hal dili duasıyla oluşan bir istediğini yanlış olarak kendi gücüne verir. Meselâ: Tavuğun yavrusunun zayıflığındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine, emrine koşturtup onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte dikkat edilecek, zayıflıktaki bir kuvvet ve izlemeye değer bir rahmet ışığı...

            Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hüzünlü haliyle isteklerine öyle muvaffak olur ve öyle kuvvetliler ona emrine koşar olurlar ki; o isteklerden binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zayıflık ve acizlik, onun hakkında şefkat ve himayeti hareketlendirdikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine koşturur. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o korunmaklığı suçlamak şeklinde ahmakça bir gurur ile "Ben kuvvetimle bunları etkiliyorum" dese, elbette bir tokat yiyecektir.

            İşte insan dahi Yaratıcının rahmetini inkâr ve hikmetini suçlayacak bir şekilde nimeti inkar(yalanlama) şeklinde Karun gibi ¯v²V2ö]«V«2ö­y­B[#:­!ö@«WÅ9!ö   yani: "Ben kendi ilmimle, kendi gücümle kazandım" dese, elbette azap tokadına kendini layık eder. Demek şu görülen insanlık saltanatını, insanların medeniyeti ve yükselmesi medeniyetin mükemmelliği; celb ile değil, galiplik ile değil, savaş ile değil, belki ona onun zayıfığı için emrine koşturulmuş, onun acizliği sebebiyle ona yardım edilmiş, onun fakirliği için ona hediye edilmiş, onun cahilliği için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve ilminin gücü değil, belki şefkat ve Rabbimizin üstünlüğünden ve rahmet ve hikmetindendir ki; eşyayı, varlıkları ona koşturmuştur. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan(yenilen) insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı(gücü, kuvveti) değil, belki onun zayıflığının meyvesi olan Rabbimizin etkisi ve ikramıdır.

            Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti(benliği) bırak. Uluhiyetin(yaratıcının) huzurunda acz ve za'fını, imdat isteme diliyle; fakr ve hacatını, yalvarma ve dua diliyle ilân et ve abd olduğunu göster. Ve  ­u[6«x²7!ö«v²Q9«:ö­yÁV7!ö@«X­A²,«&ö   de, yüksel.

            Hem deme ki: "Ben hiçim; ne önemim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî(her şeyi içine alan şükür) istenilsin?"

            Çünki sen gerçi, nefsin ve şekil yönünden hiç hükmündesin. Fakat görev ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli evrenin dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli varlıkların belâgatlı(duruma uygun harika söz söyleme sanatı) bir konuşan dili ve şu evren kitabının anlayışlı bir okuyucusu ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı(izleyicisi, bakanı) ve şu ibadet eden varlıkların hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

            Evet ey insan! Sen, bitkisel cismaniyetin yönüyle ve hayvansal nefsin yönüyle; küçük bir parça, hakir bir cüz'î, fakir bir yaratık, zayıf bir hayvansın ki; bütün dehşetli uçup giden varlıkların dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat ilahi sevginin ışığını içine alan imanın nuruyla nurlanmış olan İslâmiyetin terbiyesiyle mükemmelleşip; insaniyet yönünde, kulluğun içinde bir sultansın ve küçüklüğün içinde bir her alemi içinde bulunduransın, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve gördüğün daire geniş bir bakansın ki, diyebilirsin: "Benim Rabb-ı Rahîm'im dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir nimet sofrası; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve bitkileri, o hanemin süslü gerekli malzemeleri yapmıştır."

            SONUÇ: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, aşağıların aşağısın düşersin. Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, yükseklerin yükseğine çıkar, evrenin bir güzel takvimi olursun.

            Beşinci Nükte: İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok önemli kabiliyetler ona verilmiş. Ve o kabiliyetlere göre önemli görevler verilmiş. Ve insanı, o amaca ve o görevlere çalıştırmak için, şiddetli yönlendirmeler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde açıkladığımız insanlık görevinin ve kulluğun esaslarını şurada özetleyeceğiz. Tâ ki, "ahsen-i takvim"(en güzel gösterici) sırrı anlaşılsın.

            İşte insan, şu kâinata geldikten sonra "iki yön ile" kulluğu var: Bir yönü; bilinmeyecek, bilinmeze ait bir şekilde bir kulluğu, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba(muhatap olma) şeklinde bir kulluğu, bir duası, yalvarması vardır.

            Birinci yön şudur ki: Kâinatta görünen yaratıcımızın saltanatı, itaatkârane(uyarak teslim olup) tasdik edip mükemmelliğine ve güzelliklerine hayretkârane izlemesidir.

            Sonra, yaratıcımızın kudsi isimlerinin işlemelerinden ibaret olan eşsiz san'atları, birbirinin ders alma bakışlarına gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

            Sonra, herbiri birer gizli manevi hazineler hükmünde olan yaratıcımızın isimlerinin cevherlerini anlama terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdir ederek değer vermektir.

            Sonra kudret kaleminin mektupları, yazıları hükmünde olan varlıklar sayfalarını, dünya ve uzay yapraklarını okuyup hayretkârane tefekkürdür(yarattıkları yoluyla yaratıcıyı düşünme).

            Sonra, şu varlıklardaki süsleri ve hoş sanatları güzelce izlemekle onların (yaratıcının) Fâtır-ı Zülcemal'inin tanınmasına muhabbet etmek ve onların Sâni'-i Zülkemal'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına kavuşmaya bir iştiyaktır(muhabbetle arzulamaktır).

            İkinci yön, huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire(eseri yapana) geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelal(sanatla yaratan yaratıcı), kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet(tanıma) ile karşılık eder.

            Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona muhabbetini yani sevgisini ona yöneltmekle, ibadetini O’na yöneltmekle kendini ona sevdirir.

            Sonra görüyor ki: Bir bol ikram ve nimet verici Rab, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu donatıyor. O da ona karşılık; fiiliyle(yaptıklarıyla), haliyle, diliyle, hattâ elinden gelse bütün organları ile, cihazları ile şükür ve hamd ü sena eder.

            Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu varlıkların aynalarında büyüklüğünü ve mükemmelliğini ve celal ve güzelliğini gösterip dikkatli bakışları çekiyor. O da ona karşılık: "Allahü Ekber, Sübhanallah" deyip, mahviyet(benliğine bir pay kibir ve grur ve büyüklük vermeden) içinde hayret ve sevgi ile secde eder.

            Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak(Sonsuz zengin yaratıcı), bir sonsuz bir cömertlik içinde sonsuz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona karşılık, büyüklüğünü ilan ve övgü içinde tam aczini bilmek ile isteme eder.

            Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada gösteriyor. O da ona karşılık: "Mâşâallah" diyerek takdir ile, "Bârekâllah" diyerek tahsin ile, "Sübhanallah" diyerek hayret ile, "Allahü Ekber" diyerek sevgiyle ile karşılar.

            Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, ona özel mühürleriyle, ona özel mühürleriyle, ona özel fermanlarıyla bütün varlıklara birlik damgasını koyuyor ve birliğin delillerini işliyor. Ve geniş alem kıtalarında birliğin bayrağını dikiyor ve yaratıcılığını ilân ediyor. O da ona karşılık; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz'an ile, şahitlik ile, kulluk ile karşılık eder.

            İşte bu çeşit ibadetler ve düşüncelerle hakikî insan olur, ahsen-i takvimde(en güzel şekilde) olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir yer yüzü halifesi olur.