Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

KİTAPLARA İMAN

-1-

Ey ehl-i kitap(kendilerine kitap indirilen Hıristiyan ve Yahudiler)! Geçmiş olan peygamberler ile Kurân’a da iman ediniz. Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in gelmesini müjdeledikleri   gibi, onların ve kitaplarının doğruluğuna olan deliller, gerçekleriyle, ruhuyla Kur’ân’da ve Hazret-i Muhammed’de bulunmuştur. (İşarat-ül İ’caz sh: 49)

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu dünya misafirhanesinde, hikmet bakışıyla baksan, hiçbir şeyi düzensiz, amaçsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz(amaçsız) kalabilirsin? Kur'an insana evreni tanımlamak için öğretmeniyle birlikte gönderilen yaratıcının insan seviyesine inerek, muhatap alarak gönderdiği bir kitaptır.

Karıncayı emirsiz(başkansız), arıyı yâsupsuz(arıların başkanı) bırakmayan kudret-i ezeliye(evveli ve sonu olmayan kudret, güç sahibi Allah), elbette beşeri(insanları) nebîsiz bırakmaz. (Mektubat sh: 469)

Yaratan yıldızları, nebulaları bırakın; atomları, molekülleri vb. zerreleri bile başı boş bırakmamıştır. Bir düzen ve sınır içindedir. Hiç insanları başı boş kitapsız bırakır mı? İnsan nereden geldiğini, nereye gideceğini ve bu dünyada işinin ne olduğunu merak eden canlıdır. Ve buna ihtiyacı vardır.

 

 

-2-

Ey ins ve cin! Eğer Kur’ânın yaratanın sözü olduğunda şüpheniz varsa, bir insan sözü olduğunu sanıyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emin(güvenilir) dediğiniz zat gibi okumak yazmak bilmez, kıraat (okumak) ve kitabet(yazmak bile) görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız. (Sözler sh: 383)

 

Cin ve insanın, hattâ şeytanların netice-i efkârları(bütün fikirlerinin sonuçları) ve muhassala-i mesaileri(birlikte çalışmaları) olan medeniyet ve hikmet-i felsefe(felsefe hikmeti) ve edebiyat-ı ecnebiye(yabancı edebiyatçılar), Kur’ân’ın ahkâm(hükümleri, gerçekleri) ve hikmet(fayda) ve belâgatine karşı âciz derekesindedirler. (Sözler sh: 412)

Her peygamber döneminde insanlar arasında ne meşhur, yaygın ve üstünlükle önem veriliyorsa peygamberlere de o türden mucizeler gelmiştir. Örneğin Hz. Musa peygamber zamanında sihire, büyüye çok önem verilirdi. Musa peygambere de asanın yılana dönmesi, elinin parlaması, denizi ikiye ayırması vb. mucizeler gelmiştir. O asra insanların anladığı ve o sahada mucizeliği kavradığı türden mucizeler var. Hz. İsa zamanında ise en yaygın olan ve önem verilen tıp idi. İsa peygamberde hastaları iyileştirmek türünden hatta ölüleri, ölümcül hastaları iyileştirme türünden mucizelerle gönderilmiştir. Hz. Muhammet(sav) zamanında ise en yaygın  belagat ve edebiyat idi. Bir edebiyatçıya kavimlerin en büyükleri olarak bakılır. Hatta çöllerde gezen bedevilerden şehirdekilere kadar herkes sanatlı ve edebiyatlı konuşurdu. Yarışmalar düzenlenir ve birinciler Kâbe'nin etrafına altınla yazılarak asılır. Muallakat-ı seba olayları olurdu. Kuran geldiğinde hepsine meydan okudu. Bir benzerini yapın şeklinde onların bütün egolarını yerle bir etti. Hatta o büyük şairlerden Hansa ve Lebid gibi edebiyat ustaları Müslüman bile olmadan pes edip belagat karşısında secdeye kapandı. LEBİDİN KIZI kabedeki babasının şiirini indirirken “Muhammedin getirdikleri karşısında bunların hiçbir sanat özelliği kalmadı” demiştir. Ve buna o zamanın bütün ustaları bütün ısrarlara rağmen karşılık yapamamış. Kısa yoldan Kuranı yenecek hiç kılıç kullanmadan rezil edecekken, kolay yolu bırakacaklar ve o zamanın bütün büyük dinleri ve grupları bu meydan okuma karşısında mağlup olacaklardır. Ve mecburen kolay yol olan Kuranı çürütmeye hepsi birleştiği halde bu yolu bırakıp kılıçla mücadeleye kalkacaklardır. Demek diğer kolay yol mümkün olmamıştır. Olsaydı o zaman çürütülürdü. Buda Kuranın sonsuz mucizelerinden biridir. Ve peygamber efendimizin en büyük mucizesi Kurandır.  Her asırda her seviyeden insanların profesörlerden çobanlara kadar aklını, kalbini, ruhunu, nefsini doyurmaktadır. Her yüzyıl, saha ve seviye kendine ait sayısız manalar ondan çıkaracaktır.

Bu sırrı anlamamız için edebiyat ustası olmamız gerek. Bir fuzuliyi, bakiyi bırakın edebi eserideki sanatları bile Türkçe bilen herkes anlamaz. Bu arada şunu da belirtelim ki MEAL EŞİTTİR KUR'AN DEĞİLDİR. Bu güne kadar bilinen üç yüz elli bin tefsiri yapılmış bazıları -otuz cilt olmasına rağmen- halada yeni tefsirler yazılmaktadır. Bu otuz ciltlik tefsir yazarları bile "benim yazdığım Kuran'dır" dememiş. Sadece "benim anladığım bu kadardır" diyebilmiştir. Daha bugün yeni bulunan değişik sahalardaki ilerlemeler Kuranda bin beş yüz yıl önce bulunmaktadır. Daha onlara modern bilimin rehberliğinde aklımız yeni yeni ulaşabilmektedir. Ayrıca Shakespeare (Şekspir) bile dipnotsuz, uzmansız, orada geçen kelimelerin onun zamanındaki anlamları anlatılmadan kısacası "şekspir uzmanı" bile olmadan ne tiyatrosu, ne de oyunu izlenmez saf oynansa kimse bir şey anlamaz. Şimdiki şekspir oyunlarının senaryoları bile bu şekilde çevrilmedir. Bir ayrıca daha şudur ki: İnsanlar merkezde Kuran değil İsrailiyatı, ve hadisleri almak da doğru değildir. Çünkü hadislerde çok fazla uydurma ve mecazlar vardır. Ve peygamberden ikiyüz sene sonra yazılmıştır. Hadis amaç değil araçtır, Kurana hizmet içindir. Kuran hadis için değildir. Hadisler Kuran gibi iner inmez yazılıp ezberlenmemiştir. Çünkü Hz. Peygamber karışmaması için hadisleri rivayeti, yazmayı kendi döneminde yasaklamıştı..Bir de yahudi ve hiristiyanlar alimlerden sonradan müslüman olanların eski müslüman olmadan önceki bilgileri de hadis gibi ya da islamdan gibi anlatılmış ve ortalık karışmıştır. Hadisleri, ve bu alimlerin dediklerini esas almamalı sadece araç ve mantık süzgeciyle bakıp, özgür irademizle açıklamalardan ve hadis ilminden faydalanarak çözmemiz gerekmektedir. Hala güneşin tanrı olduğuna inananların olduğunu düşünürsek buna da söylenecek bir şeyimiz olmaz:) Kuranın sesinin net duyulabilmesi için parazitlerin kapatılması gerek:))

Bir çobanın bir valiyi taklit etmesi, bir cahilin ibn-i sinayı felsefede hikmette taklit etmesi, kendine çok dikkatle bakan her seviyeden sayısız insanlara bir sineğin kendini tavus kuşu olarak yutturması komediden başka bir şey değildir. Kurana düşmanları yanlışını bulalım diyerek dikkatle bakarken, dostları ise taklit için dikkatle bakmaktadır. Ve sakın sadece o milyonlarca ilim adamlarına sinek kendini tavus kuşu olarak göstermiş demeyin. O bakanlar senin ve benim gibi burnunun ucunu göremeyenler değil, İbni haldun, Farabi, ibni rüşd, ibni sina vb. gibi dünyanın sayısız zeka tarlaları, hatta düşmanları bile onun kemalini itiraf etmişler. Nezleden ağzının tadı kaçmış olan birinin su içtiğinde tat alamayınca suçu suya atması doğru değildir..

Kuranın anlatımları, insanın ilmine,  özellikle  bir  ümmînin(eğitim öğretim görmemişin) ilmine dayanmış olamaz. Belki bir her şeyi bilen bir ilme dayanıyor; ve cemî(bütün) eşyayı birden görebilir, ezel-ebed    ortasında bütün hakaikı(gerçekleri) bir anda gören bir Zâtın sözüdür. (Sözler sh: 141)

-3-Zaman ihtiyarlandıkça Kur'an gençleşiyor..

Eserinde manzara tasvirinde bulunan bir yazar, daha çok tabiî şekilleri, iklimi, arazi yapısı ve bitki örtüsüyle yaşadığı veya gezip gördüğü çevreyi tanıtır. Halbuki, Kur’ân’da çölün ve çöl hayatının tasvirinden çok, coşkun akan nehirlerden, yemyeşil manzaralardan, toprağa can katan yağmur yüklü bulutlardan, bağ ve bahçelerden, dağlardan ve denizlerden bahis açıldığını görürüz. Sözgelimi, Nûr Suresi 40’ncı âyette, engin denizin karanlıkları, üst üste dalgaların gelmesi, dalgaların üstünü bulutların kaplaması ve bütün bu karanlıklar içinde elin görülememesi gibi gerçekten enteresan teşbih ve anlatımlarda bulunulmaktadır ki, bu ne o zamanki Arap coğrafyası, ne de devrin denizcilik literatürüyle alâkalıdır. Çünkü Kur'an kap karanlık örneği verirken denizin altını vermektedir. Okyanusların 40 metre altına hiç ışık girmez. Kuranı Kerim de karanlık için onu örnek verir. Bu sır ise daha bu yüzyılda keşfedilebilmiştir. Yani 1500 sene önce karanlığı açıklamak için kimsenin aklına bu örnek gelemez. Karadan örnek vermesi gerekir düz mantıkla..

 Sonra, çölde doğup çölde büyüyen ve sadece, gençliğinde bir veya iki defa Şam tarafına, yine çöllerden geçerek seyahatte bulunan Efendimiz (sav), ne Kur’ân’ın sözünü ettiği manzara ve bitki örtülerini görmüş, ne de deniz yolculuğu yapmıştı. Bu durumda, böylesi tasvir ve teşbihler çölde yetişmiş bir insanın muhayyile ve dehâsından nasıl kaynaklanmış olabilir?

Örneğin En’âm Sûresi 125’nci âyette, kâfirin hâli, göğe doğru yükselirken kalbi sıkışıp daralan bir insanın durumuna benzetilir. Kelimenin telaffuz husûsiyeti de, şeddeli “Sad”ın arkasından şeddeli “Ayn” harfinin gelmesiyle havasızlıktan açık kalan ağzı resmetmektedir (yessa ’adü). Bugün ilmî gelişmeler, gerekli cihaz kullanılmadan dağların tepesine doğru yükseldikçe oksijen azlığından insanın nefessiz kaldığını ve göğsünün daralıp sıkıştığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu gerçek, ancak balon gibi vasıtalarla yukarılara çıkıldığında, ya da çok yüksek dağlara tırmanılmakla anlaşılabilmektedir. Efendimiz’in döneminde balonla yolculuk bir hayal bile olmadığı gibi, Arabistan coğrafyası da kendisine çıkılmakla göğsün daralacağı yüksek rakımlı yerlerden mahrumdu. Öyleyse, böyle bir teşbih ve ifade, ancak her şeyi bilen Allah (cc)’a ait olabilir.

Ya da gelecekten bahseden ayetler. Örneğin "dünyanın en alçak yerinde, ya da rumların yeneceğini" söylemesi gibi onlarda delil vardır. Çünkü dünya çoğrafyasında en alçak yani dünyada en düşük seviyede olan yer olduğu daha yeni keşfedildi, ve rumlar Kurandaki ayetten sonra Sasanileri yendi. Gelecekten haber veren ya da bugün yeni keşfedilen bir çok bilgiler Kuranda bin beş yüz yıl önceden haber verilmiş. Bu maddeler boş vakit bulduğumda sıralanacaktır. Daha dün yazılan Darvin türlerin kökeninde, Karl Marx capitalinde, Engelin eserlerinde vb. bütün dinsizlik kitapları evrenin sabitliğini ve ezelden gelip sonsuza gideceğini söylerken, felsefelerinin temelini buna bina ederken Kur'an binbeşyüzyıl önceden evrenin sabit olmadığını genişlediğini açıkca söylemektedir. Şimdiki dinsizlerin ortaya attığı her tezler tamamen bilimsel olarak çürütülürken Kurana destek vermektedir. Ayrıca hiç bir kitap Kuran gibi her yüzyıla ve her seviyeden insanın hem kalbine, hem ruhuna, hem aklına hitap ederek değil gelecekten haber vermek vb. hiç bir mucize göstermemiştir, bir tane, bir satır bir örnek bile içlerinde yoktur. Zaman geçtikçe davaları kaybolmuş bazen kendi zaman geçmeden bile kaybolmuşlardır.

Ya da Kuranda "yer yüzünde denizlerde gemilerle, karalarda çeşit çeşit bineklerle sizi gezdiren O'dur. Şimdi size söylesekte anlayamayacağınız ne bineklere bineceksiniz" yani Kuran bin beş yüz sene önce araba, uçak diye açıkca Kuran bahsetse insanlar ne saçma diye imana girmezlerdi. Onun için bir çok da gelecekten habere mucize bir şekilde işaretlerle bahsetmiş. İki denizin suyunun birbirine karışmaması gibi. Bu yüzyıla kadar tefsirciler çiçeklerdeki renklerin birbirine karışmaması, ya da evredeki hayvanların renklerinin, kandaki temiz ve kirli kanın, ya da pislik içinden tertemiz süt ile kazuratın bir birine karışmaması, topraktakilerin karışmaması, çamurun içinden mis gibi meyve ve sebzelerin birbirine karışmaması şeklinde açıklandı. Tabi bu manalarda haktı ve doğru bir düşünce bakışı ve dersiydi. Neyse Kuran bunun gibi bu gün daha yeni keşfedilen "evrenin genişlemesi-zariyat suresi", "yer ve gök birlikteyken sonra ayırdık- enbiye suresi", "evrenin başlangıcı olduğu ve bütün evrenin yıldızların vb. her şeyin hareket halinde olduğu, evrenin genişlediği-enbiya suresi", "bitkilerin bile eşleri olduğu yani her şeyin eş olduğu, bilinmeyen çiftler diyor atomların bile eşi olan anti atom, anti proton, anti nötron ki bunlar daha yeni bulundu", "dünyanın geoid yani deve kuşu yumurtası gibi kutuplardan basık orta kısmı şişkin olduğu", "bal arısını kullanırken balı yapanın dişi arı olduğunu dişi arı takısıyla açıkca bilmesi", "örümcek yuvasının güvensizliğini belli ederken de dişi örümcek takısı takması-dişi örümcek ilişki sonrası eşini yer", "atmosferin başta su, ışık, enerji, ses vb. geri çevirme ve dünyadan çıkarmama özelliği", "karınca suresindeki Süleyman peygamberin karınca liderlerinin dişilerden oluştuğunu yine dişilik takısıyla açıkca söylemesi", "çocuğun erkek mi dişimi olmasında o dönem herkes kadını suçlarken erkekten gelen genlerle tespit olup belirlendiğini", "anne karnındaki bebek oluşum sırası ve anne karnındaki katmanlar", "güneşin de galaksimizinde aynı anda hareket ettiğini, günümüzde bile bazı insanlar güneş ortada durarken dünya döndüğünü sanarken güneşinde bir hedefe doğru gittiğini muhkemat ayetiyle kesin olarak söylemesi, ayında güneşe tabi olduğunu söylemesi", "bütün yıldızların ve her şeyi bir hesap ve yörüngeyle hareket ettiğini", "ayrıca işari anlamlamları örneğin ay suresinde 27 kez ay geçmekte, buradan bugün ayın aslında 27 kez dünyanın etrafında döndüğü, ayın güneşi takip ettiği fakat dünyanında aynı anda döndüğünden 29 güne denk geldiği" vb. hakikatleri gibi binlerce bilgiyi 1500 sene önceden bildirmesiyle bir insanın yapamayacağı, bilemeyeceği bilgileri birbirinde tamamen farklı bilimler için yeni bulunanları içinde barındırmaktadır. Bunu hiç bir insan beceremez. Herkes bu hakikatlerin hatta daha düne kadar tersine inandığı bir dönemde kesinlikle belirtmesini iyi düşünmemiz gerek. Yani uydurma olamaz. Bu da bize yazarının okuma yazma bile bilmeyen bir ümmi olamayacağının delillerindendir. Ancak her şeyi bilen evrenin yaratıcısından gelen bir kitap olduğunu gösterir. Çünkü peygamberin döneminde hatta son yüzyıla kadar hepsinin tersi inancı yaygındı ve hakimdi. Peygamberimize o dönemde itirazlar olmasına rağmen ayet inancından geri adım atmamış böyle geldi demiştir. Ama bu bahsettiğim birkaç örnek olarak verdiğim hakikatlere insanlık daha yeni yeni ulaşmaya başlamıştır.

Konuyla ilgili kesinlikle izlemeniz gereken belgesellerden sadece ikisi:

KURAN MUCİZELERİ 1 İZLEMEK İÇİN TIKLA

KURAN MUCİZELERİ 2 İZLEMEK İÇİN TIKLA

-4-

"Zaman ihtiyarladıkça Kur'ân gençleşiyor"

Kur'ân-ı Kerim ezelden gelmiş, ebede kadar da devam edecektir. Hâl-i hazır, geçmiş ve gelecek zamanı bütünüyle, tâbiri caizse son noktasına kadar bilen Hz. Allah'ın ilminden gelmiş Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın, günümüze ve günümüzden sonraki devrelere ait meseleleri insanlığın durumunu ve onun kazanacağı halleri parlak olarak anlatması Kur'ân'ın mu'cizesidir ve Kur'ân'a şayeste bir keyfiyettir. Evet, Kur'ân.l4 asır evvel nâzil olmuştur ama, O, Mele-i Alâdan, herşeye hakim bir noktadan, dünü, bugünü, yarını kabza-i kudretinde tesbih taneleri gibi çeviren, sistemleri idare eden, kalbimizin atışlarını dahi bilen Allah'ın ezelî ve ebedî ilminden gelmiştir.

Evet, zamanın ihtiyarlaması ile Kur'ân gençleşiyor. Nasıl ki, insan yaşlandıkça beynine doğru giden bir kısım damarlar açılıyor, genişliyor belki hafızasında zaaf hâsıl oluyor. Fakat terkib kabiliyetinde inkişaf meydana geliyor, daha sâlim, daha oturaklı düşünüyor ve daha isabetli karar veriyor. İşte fert böyle olduğu gibi cemaatlar de böyle, zaman da böyledir. Yani zaman ihtiyarladıkça sanki zamanı besleyen bir kısım kanallar ve damarlar açılıp genişliyor ve zamanın içinde ona esas değer kazandıran insanların sa'yi, cehdi ve gayreti ile kâinattaki sırlı şeyleri gözlerimiz önüne seren ilimler ortaya çıkıyor. Bu halde, sanki Fizik zamanın damarları içinde gelişen, inkişaf eden ve onu besleyen; daha doğrusu onu aksettiren bir ilim olarak karşımıza çıkıyor. Kimya, Astronomi, Astrofizik, Tıp ve sair ilimler de böyle... Yani her fen zamanın içinde ve zamanın seyri ile kâinata ait bir kısım esrarı alıyor ve onu teşhir ediyor. Dolayısıyla zaman kıyâmete doğru giderken, biz dünyamızı daha olgunlaşmış ve daha kâmil bir halde görüyoruz. İlimler âdeta, dünyamızın şakaklarında ak tüyler gibi kemâl emaresi olarak belirmiş ve ahir zamanda ölüm kendisine yaklaştıkça o daha da kâmil görünüyor.

İşte bu hâl Kur'ân'ın anlaşılmasına yardım ediyor;ve bir gün gelecek Avrupa'da en âli mahfillerde, ilimlerin sırlı hakikatları casus gibi araştırması neticesinde Kur'ân'ın anlaşılması ile rükûa giden insanlar olacak ve insanlık, "Allah im ne büyüksün" diyecekdir. Evet, teleskoplarla ışık hızıyla trilyon sene öteleri gördüklerinde, Paskal gibi, hıçkıra hıçkıra ağlayacak ve "Allah'ım ne büyüksün" diyecekler.

Kur'ân-ı Kerim 14 asır evvel en ârızasız bir toplumun içtimâî kanununu vaz' etmiş, fakat biz bunu henüz anlıyamamışız, anlayamadığımız için de, kapitalizm, kominizm, faşizm, liberalizm karşısında Kur'ân'ın bu içtimâi yönünü aksettiren meseleleri gerektiği gibi anlatamamışız. Sadece, içtimâî noktaları değil, beşerin hayatına taallûk eden diğer bütün noktaları da anlayamamışız... Şimdi bütün bunları izah edip asrın hastalıklarına karşı çare haline getirme, bir reçete gibi arz etme bize düşüyor. Biz Allah'ın izniyle bunu yaptığımızda, Kur'ân-ı Kerim'in nasıl derin bir menbadan geldiği, dış görünüş itibariyle derinliği sezilememesine rağmen içinde binbir ilmî gerçeğin sergilendiği görülecektir. Biz bugün daha iktisadî meselelerimizi halledememişiz! Dün bir sistem ortaya konuyor, ertesi gün o sistem başımıza bin gaile açınca, bu sefer "bu memleket şu sistemle yükselir" diyor; ancak onun uygulanması sonucunda da bir sürü banker ve bunun karşısında birçok mağdur, sefil ve perişan insanlarla karşılaşıyoruz. Bütün bunlar durmadan değişip gidiyor ve bizler de sistemlerin elinde oyuncak olup gidiyoruz. Kur'ân-ı Kerimin yeniden ele alındığında ve zaman ihtiyarladıkça gelişen ilimler sayesinde ondan çok cedîd ve ceyyid şeyler anlaşılacak ve o yeni nazil olmuş gibi kendisini gösterecektir. Henüz Kur'ân hakkında çok derin araştırmalar yapılmadığı günümüzde bile minik kafalarımızla ve hiçbir hakikat içerisine girmeyecek kadar dar gönüllerimizle, bazan Kur'ân'dan öyle şeyler anlıyoruz ki;` bunu beşer söyleyemez;' demek mecburiyetinde kalıyoruz.

Evet, fennin çeşitli dallarına ait hakikatları Kur'ân birer cümleyle ifade etmiş ve gözlerimiz önüne sermiştir. Bu zâviyeden hangi sahada araştırma yapılırsa yapılsın, elde edilecek ilmî neticeler ile Kur'ân ayetleri arasında muvâfakat bulunacak ve heryerde Kur'ân'ın bayrağının dalgalandığı görülecektir. Buraya kadar söylediğimiz sözler birer iddia değil, ilmî tecrübe ve denemelerle ortaya konarak isbatlanmış şeylerdir.

Bir iki misal ile buna ışık tutmaya çalışalım:

"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’â açar. Kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmıyanların üstüne işte böyle pislik (sıkıntı ve musibet) çökertir. " (En'am-125)

Bu ayet bir tabiat kanununa işaret etmektedir. Şöyle ki burada "Sema" kelimesi kullanılıyor' Yessa'adu" fii-linin aslı "sa âdu yessa âdu" yükselme, yukarı doğru çıkma demek, bu tefe'ül babına konulup denilerek, tekellüfün hakim olduğu,yani yukarılara doğru çıkarken bir zorlamanın esas olduğu hakikatına işaret edilmektedir. Yessaâdu fiili okunurken bile, okuyanın nefesini kesmektedir. İşte bunlarla Kur'ân şu gerçeği dile getiriyor: İnsan yükseğe çıktıkça basınç düşer ve nefes alması zorlaşır. Zira her yüz metre yükseldikçe hava basıncı bir derece düşmektedir. 20.000 metreyi geçince özel cihazlar (oksijen maskeleri) olmadıkça insan nefes alamaz ve ölür.

Başka bir misal:

"Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirdik, böylece sizi suladık. (Yoksa) siz suyu depo edemezdiniz. " (Hicr-22)

Bu âyet de henüz 20. yüzyılda anlaşılan ilmî gerçeği Kur'ân'ın 14 asır önce söylediğinin bir göstergesidir. Şöyle ki; Rüzgârlar su buharından meydana gelen bulutları birbirine çarpıştırır. Bu çarpışmada bulutlarda pozitif-negatif elektron geçişmesi olur, şimşek meydana gelir. Rüzgârlar bulutlan sıkıştırarak yere yağmuru aşılar. Aynı zamanda rüzgârlar, bitkiler üzerinden eserken erkek tohumları dişi tohumların üzerine kondurmak suretiyle onları aşılar. Bitkilerde döllenmeye yardım eder.

Yine bu âyet, gökten inen yağmur sularının yerin dibinde depo edildiğini, oradan çeşmeler ve kuyular açmak suretiyle çıkarılarak canlıların sulanabileceğini anlatmaktadır ki Kur'ân 14 asır önce bu tabiat kanununa işaret ederek mucize olduğunu göstermektedir.

Bir başka âyet; "ve min külli şey'in halaknâ zevceyn" "Her şeyden iki çift (erkek, dişi) yarattık" (Zâriyat-49) Arapça'da, "umum" bütün mânâsına gelen "kül" kelimesi marifeye (bilinen) muzaaf olursa umum eczayı ifade eder. Yani bütünün parçalarını içine alır. Nekreye (bilinmeyen) muzaaf olursa umum efrâdı ifade eder. Ne kadar ferd varsa hepsini ihtiva eder. "Ve min külli şey'in halaknâ zevceyn "derken buradaki "Şey 'kelimesi nekredir.

"Herşeyi çift yarattık" demektir. Allah'a bile "şey" denir. Fakat sözü söyleyen Allah olduğundan O, bunun dışındadır. O'nun dışında olan herşey çift olarak yaratılmıştır.

İnsanlar nasıl çiftse, sair canlılarda öyle çifttir. Nebâtat ta çift olup onlar arasında da erkeklik dişilik vardır. Âyetteki "Zevceyn" kelimesi erkek ve dişiyi belirtir. Hatta herşeyin asıl maddesi olan atomlar bile çifttir. Onların da bir kısmı artı, bir kısmı eksi yüklüdür. Ayrıca herşeyde câzibe ve dâfia olmak yönüyle de bu ikilik değişik bir şekilde tezahür etmektedir. Eşyadaki bu hususiyet ortadan kalktığı takdirde mevcudatın kendi kendilerini devam ettirmeleri de düşünülemez.

Yâsin sûresindeki âyet bu hakikatı daha mufassal olarak şöyle anlatıyor:

"O Allah'ı tesbîh ü takdis ederiz ki; yerin bitirdiklerinden, nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır. " (Yasin-36)

Görüldüğü gibi o günün insanının müşahedesine arzedilen tablonun dışında o devre göre bilinmeyen bir kısım şeylerden bahsediliyor. Ve diyor ki;"daha sizin bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı''.

Başka bir âyet ve başka bir mevzu:

"Semâyı azametle biz kurduk ve ona durmadan vüs'at veriyor ve genişletiyoruz. " (Zâriyat-47)

Arapçada fiil cümleleri teceddüt, isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder. "Ve innâ Ie mûsiûn,' bir isim cümlesidir ve mânâ itibariyle üç zamandan birine inhisar etmeyip süreklilik ifade eder. Yani, "Eskiden genişlettik, bıraktık ", "Şu anda genişletiyoruz ","İleride genişleteceğiz" gibi mânâlara değil de "Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz" mânâsına geliyor.

En yakındaki beş veya altı galaksi müstesna,bütün galaksilerin bizden uzaklıkları ile mütenasip hızlarla uzaklaştıklarını 1922'de Astronom Hubble bildirilmişti. Ona göre bir milyon ışık senesi bizden uzak olan bir sehâbiye (Galaksi elemanı, yıldız ) bizden senede yüzaltmışsekiz kilometrelik bir hızla uzaklaşıyor; iki milyon ışık senesi uzaklıkta olan iki misli, üç milyon ışık senesi uzaklıkta olan da üç misli hıza ulaşmakta. Bu da Belçika'lı matematik alimi, râhip Lemaitre'nin iddia ettiği gibi kâinat'ın,genişleme (expansion) halinde olduğuna delâlet eder.

İlim mahfillerinde ağırlığını devam ettiren "Mekân genişlemesi" 1400 sene evvel Kur'ân-ı Kerim'de zikrediliyordu.

Bütün ilim dünyası, ilim âlemi, bir ümminin göıüyle görülen bu hakikât karşısında Kur'ân'a "senin taleben oldum" devip hayret secdesine kapanması gerekirken, maalesef ortada görülen yalnız onların nankörlükleridir.

Bir diğer ayetde ise :

"Gökleri ve yer'i hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine doluyor, gündüzü de gecenin üzerine doluyor Güneş'i ve Ay'ı buyruğu altına aldı"(Zümer-5) buyuruluyor.

Dünya, kutuplardan biraz basık bir küre şeklindedir.

Arapçada tekvîr kelimesi, bir yuvarlak etrafına sarık sarma, bir yuvarlak etrafında dönme mânâsına gelir. Buna göre ayet; "Geceyi gündüze gündüzü` geceye sarıyor. " demektir. Böylece yükevviru kelimesiyle Küre-i Arz'ın küreviyetine apaçık parmak basmaktadır. Diğer taraftan Naziat Sûresinin 30. âyetinde bu mesele kelimenin kökü itibariyle daha açık, anlatılmaktadır; "Uel ârda ba'de zâlike dehâhâ" "Gökleri nizâma, intizâma koyduktan sonra Yer'i de Allah, deve kuşu yumurtası haline getirdi. " (Nâztât-30)

Demek oluyor ki; dünyamız kutuplardan basık bir küre, bir deve kuşu yumurtası şeklindedir. Te'vil ve tefsire girmeden çok sarih bir şekilde Kur'ân'ın bu hakikatını da hâfızada tutmada yarar var.

Bu hususlarda Kur'ân'ın işaret etmiş olduğu çok âyet-i kerimeleri sıralamak mümkün. Fakat bu kadarı ile iktifa ediyoruz.

Ayrıca; Kur'ân terbiyeye ait bir kısım esaslar da vaz'etmiştir. Ama terbiye-i Kur'ân bırakılarak, denenen bütün terbiye sistemleri, psikoloji ve sosyolojinin uygulanan bütün kanunları karşımıza bir sürü problemli genç, sergerdan ve çakır keyif tipler çıkarmıştır. Bu böyle devam ettiği müddetçe beşer bunalımdan bunalıma sürüklenecektir. Ama insanlık Kur'ân'la tanıştığı zaman, onu anlayacak, idrak edecek, O'na teslim olacak; gönülleri huzura kavuşturma, kalbleri düzene koyma, kafaları zapt-ü rabt altına alma da yine Kur'ân'ın emirleri ile tahakkuk edecektir.

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, zaman ihtiyarlarken daha doğrusu kâmilleşirken, bizim "ahirzaman" dediğimiz zamanın şu devresinde, Kur'ân'ın hakikatları-inşaallah-araştırıcılar tarafından gökteki yıldızlardan daha parlak, daha derin, daha yapıcı ve beşerin gönlünü ikna edici mahiyette ortaya konulacak ve Kur'ân'ın gençliği bir kere daha apaçık görülecektir. Belki insanın iradesi elinden alınmayacak ama, akla çok kapılar açılacak ve çok kimseler Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlüllâh diyecektir. (Asrın Getirdiği Tereddütler 2, s:1)

 

 

-5-

 Hiç bir yazar, geçmişe ve geleceğe ait mes’eleleri bahis mevzû yaptığı, hayattan ve yaratılıştan, başlangıçtan ve sondan bahsettiği, hayatın her sahasına ait kaideler ve umumî prensipler vaz’ ettiği, yüzlerce yıl sonra ortaya çıkacak ilmî ve teknik icâtlara parmak bastığı, kısaca esasen bir insana ait olması mümkün görünmeyen ifâde ve beyânlarda bulunduğu eserinde, kendini yalanlayacak, kendi kendisiyle tenâkuza ve başkalarının da diline düşecek şekilde kendisi hakkında “sen okumuş-yazmış değilsin” der mi? Tarihî ma’lûmatı olan bir topluluk karşısında ve tarihle alâkalı kesif araştırmaların yapılacağı bir gelecek karşısında geçmiş bazı hâdiselerden çok kesin ifâdelerle bahsedecek ve sonra da “ben bunları anlatıyorum ama, ne o hâdiselerin içinde bulundum; ne de haklarında en ufak bir şey okudum” diyeceksiniz; bu hiç mümkün müdür? Halbuki, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Efendimiz (sav)’in okuma-yazması olmadığından bahsedilmekte ve dolayısıyle önceden ne eline bir kitap alıp okuduğu, ne de bir kitap yazmış olduğu anlatılmakta (Ankebût, 29/48), hem de geçmiş hâdiselerin içinde bulunmadığı ve daha önceden o hâdiseleri bilmediği ifâde edilmektedir (Âl-i İmran, 3/44, Hûd,11/49, Kasas, 28/44). Okuma-yazması olmayan, eline önceden kitap almayan tabiî ki geçmiş hâdiselerin içinde bulunmayan, kimseden dinlemeyen ve öğrenmeyen bir Zât’ın her sahada çok kesin bilgiler vermesi, o Zât’ın Allâmü’l-Guyûb olan Allah (cc)’ın Rasûlü ve Kuranın Allah kelamı olduğunu göstermez mi?

Ayrıca her ilmin zirvesindeki profesörler Kurana kendi açılarından baktıklarında ilmin ulaşabildiği en zirve bilgileri buluyorlar. Bir kaç örnek:

"… (Kuran'da) çok fazla doğru var ve tıpkı Dr. Moore gibi ben de bu açıklamaları yaptıranın İlahi bir ilham olduğu konusuna inanmakta kesinlikle zorlanmıyorum. (Prof. T. V. N Persaud, Manitoba Üniversitesi'nde anatomi, pediatri ve çocuk sağlığı, obstetrik, jinekoloji alanlarında profesör) 146

… Bence genetik ve din arasında hiçbir çatışma yok, bilakis din, bazı geleneksel bilimsel yaklaşımlara vahiy ekleyerek bilimi yönlendirebilir ki bunlar da Kuran'da var olan sözlerdir, asırlar sonra geçerli olduğu gösterilmiştir ve Kuran'daki bu bilgi desteği Allah'tandır. (Prof. Joe Leigh Simpson, obstetrik, jinekoloji, moleküler ve insan genetiği alanlarında profesör) 147

    Bir bilim adamı olarak, sadece kesin olarak gördüğüm şeylerle ilgilenebilirim. Embriyoloji ve gelişimsel biyolojiyi anlayabiliyorum. Kuran'dan bana tercüme edilen kelimeleri de anlayabiliyorum. Daha önce vermiş olduğum örnekte olduğu gibi eğer kendimi o çağa götürebilseydim, bugün bildiklerimle ve tanımlayabildiklerimle, o zaman tarif edilmiş olan şeyleri tanımlayamazdım… Öyleyse (Kuran'da) yazılan herşeyde İlahi müdahalenin olduğu düşüncesi ile hiçbir çelişki göremiyorum. (Prof. E. Marshall Johnson Thomas, Jefferson Üniversitesi'nde anatomi ve gelişimsel biyoloji profesörü) 148

    Bazı ayetler (Kuran ayeti), hücre karışımından organların yaratılışına kadar insan gelişiminin son derece kapsamlı tanımını yapar. Aşamaları, terminolojisi ve açıklaması ile insan gelişiminin böylesine açık ve eksiksiz kaydı daha önce var olmamıştı. Hepsinde olmasa bile çoğu durumda bu açıklama, geleneksel bilim literatüründe kayıtlı olan insan embriyosu ve insan cenini gelişiminin pek çok aşamasını yüzyıllar öncesinden bildirmektedir. (Prof. Gerald C. Goeringer, Georgetown Üniversitesi'nde tıbbi embriyoloji dalında doçent) 149

    İnsanın gelişimi hakkında Kuran'daki ifadelerin açıklanmasında yardımcı olmak benim için çok büyük bir zevk. Ben kesin olarak söylüyorum ki bu ifadeleri Hz. Muhammed (sav)'e Allah vermiştir, çünkü bu bilginin çoğu pek çok yüzyıl sonrasına kadar keşfedilmedi. Bu bana şunu kanıtlıyor ki, Hz. Muhammed (sav) Allah'ın elçisidir. (Prof. Keith L. Moore, Toronto Üniversitesi anatomi ve hücre biyolojisi profesörü, seçkin bir embriyolog ve pek çok tıp ders kitabının yazarı) 150"

 

 

-6-

DELİL İDDİADAN GİZLİ

Eğer Kur'an, "Ey insanlar! Fezada bir çekim kuvveti ile uçan, sürekli hareket eden, güneşi, yeri ve gök cisimlerini umumî bir çekimle birbirine bağlayan, yaratılış ağacmdaki unsurlara ve kimyevî faaliyetlere dikkat ediniz" veya," Küçücük bir damla suyun içerisinde mikroskobik canlılarla dolu bir âlem yaratan Kâinatın Sanatkârı'nın her şeye kadir olduğunu tasdik ediniz." dese idi, delil İddiadan daha fazla izaha muhtaç olurdu. (Muhakemat-1. Makale 1.Mukaddeme) Bu nedenle Kuran bazen her yüzyıla seslenecek şekilde müteşabihat ile gelecekten haber vermektedir. Mikrop son yüzyıllarda bulunmuştur. Ve Kuran deseki sulardaki hadsiz mikroorganizmalara bakmaz mısınız? O zaman Bin dört yüz yıldır gelen insanlar "böyle saçmalık mı olur" diyerek dinden çıkarlardı. Kur'an yaratanın insan seviyesine inerek bizimle konuşmasıdır. Bu nedenle kendine has mucizeleri yanında insan ile konuşulduğunu unutmamamız gerekmektedir. Eğer bizim seviyemize uygun konuşmasaydı zaten anlaşılmaz bir kitap olurdu ve insan muhatap edilmemiş olurdu. Bu nedenle ihtiyaç olan bazı konular bazı surelerde kısaca da olsa tekrarlanmaktadır. Tekrarların nedeni ise ihtiyaca binaendir ve konuların öneminden  kaynaklanır. Çünkü insan yanında her zaman bütün Kuranı bulundurmaya bilir fakat  her bir sure aynı zamanda küçük bir Kurandır. Bu sayede bu zaruri ihtiyaçta karşılanmış olur.

 

 

 

-7-

Bir yazar, daha çok kendi sahasında eserler verir; bilhassa, uzmanlıkların alabildiğine çoğaldığı günümüzde, herkes kendi dar sahasının adamıdır. Halbuki, Kur’ân içtimaî, iktisadî, hukukî, psikolojik, siyasî, askerî, tıbbî, fizikî, biyolojik.. kısaca, her sahada prensipler ortaya koymakta, o sahanın temel hakikatlerini dile getirmekte, geçmişten ve gelecekten bahsetmektedir. Böyle bir Kitab’ın ümmî ve bugünkü teknik-ilmî imkânların hiç birine sahip bulunmayan bir Zât tarafından yazılmasını hangi akıl kabul edebilir?

Bizzat Kur’ân-ı Kerim’de Efendimiz’e hitâben meâl olarak: “Sen bundan önce ne bir kitab okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar, şüphe duyarlardı.” (Ankebût, 29/48) ve “Sen (önceden) kitap nedir, îmân nedir bilmezdin” (Şûrâ, 42/52) denilerek, O’nun okuyup yazmasının olmadığı beyân ve ilân edilmektedir. Müşrikler de, içlerinde yetişip yakînen tanıdıkları O Zât’ın okuyup-yazması olduğunu ve buna dayanarak Kur’ân’ı uydurduğunu bir kere olsun iddia edemediler.

-6-

Hangi yazar, eserinin hiç bir kritiğe tabii tutulamayacağını, ihtivâ ettiği hakikatlerin hiç eskimeden asırlar boyu devam edip gideceğini ve üzerine hiç bir eserin hiç bir sahada yazılamayacağını iddia edebilir? Bu yazar ister filozof, ister ilim adamı, ister edib, isterse dâhî olsun, netice değişmez. İnsanın kaleminden çıkan her eser, hatta muharref şekilleri ve yönleriyle Tevrat ve İncil bile zamanın aşındırmasından kendilerini kurtaramamış ve değerlerinden çok şey kaybetmişlerdir. Yalnızca Kur’ân’dır ki, her türlü aleyhte çalışmaya, iftiralara, kendinde tenâkuz ve yanlışlıklar bulma gayretlerine, tekrarları, ifâdeleri ve yazısıyla uğraşılmasına ve ihtivâ ettiği hakikatlere zaman zaman dil uzatılmasına rağmen, her geçen gün daha bir taze, daha bir derin ve daha bir anlaşılır olarak zihinlere ve kalblere girmekte ve mutlak hâkimiyetini devam ettirmektedir. Kâinata her geçen gün daha bir ışık tutan o nûru yakan, ancak ve ancak kâinat’ın sahibi Allah (cc)’tır ve elbette onu söndürmeğe kimsenin gücü yetmeyecektir!

 

-8-

 Kur’ân’ın nâzil olduğu devrede şiir fevkalâde gelişmişti. İnsanlar sohbetlerinde ve kavgalarında birbirlerine âdeta hep şiirle karşılık verir, her yıl şiir müsâbakaları düzenlenir ve kazanan şiirler altınla yazılıp, Ka’be duvarına asılırdı. Birer millî kahraman sayılan şairlerin sözleriyle kabileler harbe girer veya sulh yaparlardı. Ve, Hz. Muhammed (sav) aralarında büyümüş olmasına rağmen, herkesin bildiği bir vâkıa olarak ne şiirle, ne seci’ ile, ne de nesirle uğraşmıştı. Sonra, Kur’ân’ın esrarlı ve i’cazkâr ifadeleri ne O’nun, ne de başkasının ifadelerine benzemiyor, ne şiirin, ne seci’in, ne de nesrin sahasına giriyordu ama kendine has orijinalliği ile herkesi büyülüyordu. Bu yüzden, insanları O’ndan uzaklaştırmak isteyen müşriklerin ileri gelenleri, “şiir desek şiir değil, seci’ desek seci’ değil, kâhin sözü desek o da değil, cinnet eserine zâten benzemiyor; en iyisi, ‘sihirdir, kulaklarınızı tıkayın, yoksa çarpılırsınız’ diyelim” şeklinde kendilerince karşı koymaya çalışıyorlardı. Şu kadar var ki, birbirlerinden habersiz gece gizlice gidip onu dinlemekten de kendilerini alamıyorlardı. Meşhûr şair Hansa ve Lebid gibi hakperestler de, müslüman olduktan sonra şiiri bıraktılar; şiir söylemeleri istendiğinde de Kur’ân’dan bir sûre yazıp gönderiyorlar ve “Kur’ân’ı okuduktan sonra ben şiir yazmaya hâyâ ederim” diyorlardı.

-9-

 O dönemde şiir, çok gelişmiş ve belli bir seviyeye ulaşmış olmakla birlikte, lisân olarak arapça, metafizik ma’nâlar, ilmî, dinî ve felsefî mefhûm ve ifade şekillerinden, medenî bir lûgattan mahrum bulunuyordu. Sadece çöl bedevisinin duygu ve düşüncelerini onun dar hayatını ifade etmeğe yarayan bu lisân, Kur’ân’la birdenbire öyle bir değer ve zenginlik kazandı ki, ilmî, iktisadî, hukukî, içtimaî, siyasî, idarî ve metafizik bütün mevzû ve mes’eleleri ifâde edebilecek bir seviyeye ulaştı. Lisân tarihinde böyle bir hâdiseye rastlamak mümkün değildir. Böyle bir filoloji inkılâbı ve bütün zaman ve mekânları kucaklayacak muazzam bir gelişme, değil ümmî bir Zât’tan, yüzlerce lisân âliminden bile beklenemez. Çünkü, Arap lisânının geçirdiği tedricî(zamanla gelişen değil, birden mükemmelce olan) bir gelişme değildir. İhtilâl çapında bir gelişmeyle ulvî ve mükemmel bir seviyeye sıçrama ve birden iptidaî mantık sahasından, yeni bir kültür ve medeniyetin düşünce ve ifade hamlesini taşıyacak bir noktaya ulaşmaydı. İşte, böylesi bir gelişmenin, bir insanın eseri olamayacağı güneş gibi ortadadır. Mealle bu mucize anlaşılamaz. Nasıl ki her Türkçe konuşan edebiyatçı olamayacağı bir Fuzuli, Baki deki sanat eserlerini anlayamayacağı gibi, her arapça konuşanda bu mucizeyi görmez. Fakat işin ehli bunu görür.

-10-

Bu dünyayı san’atlarıyla ziynetlendiren bir San’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir(imkansızdır). Madem ki yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur; elbette ko­nuşmasına yakışan Kur’ân’dır. (Sözler sh: 398)

Çok sevdiğim bir hikaye var. Bakırköy Devlet Hastanesinin bahçesindeki “Düşünen insan heykeli ne düşünüyor?” şeklinde bir soru, oranın bir tahtası eksik ama çok zeki delilerine soruluyor. Bir kısmı “Sevdiği kız terk etmiş onu düşünüyor” diyor. Bir kısmı “Parasını kaybetmiş onu düşünüyor” diyor. Bir kısmı “Evi yanmış onu düşünüyor” diyor. Yani hangi sebepten delirmişlerse onu cevap olarak veriyor. Fakat bir sınıf deliler ise çok orijinal bir cevap veriyor. Ve diyorlar ki: “Bu heykeli kim yapmışsa ona sormak gerekir” şeklinde harika bir cevap veriyor. İşte insanlarında “Nereden geldiği, nereye gittiği ve bu dünyada ne işi olduğuyla ilgili” bir çok deli bir çok şey söylemişler. Halbuki bunu bu insanı ve evreni kim yapmışsa ona sormak gerekir. Bazı delilerin bile fark ettiği bu keşfi maalesef kendini akıllı zanneden bazı insanlar bile fark edememiştir. Rabbimiz gönderdiği suhuf ve kitaplarıyla bu sorulara cevap veriyor ve diyor: İşte tekvin(yaratma) sıfatından gelen evren kitabı, kelam(konuşma) sıfatından gelen Kuran, işte her iki kitabın öğretmeni ve derslerini açıklayacak Peygamber efendimiz……..

EVRENİN KULLANMA KLAVUZU KURANDIR. ÇAMAŞIR MAKİNASININ KULLANMA KLAVUZU NASIL MAKİNAYA TERS DÜŞEMEZSE KURANDA EVRENE ve EVRENDEN ÇIKAN BİLİME TERS DÜŞEMEZ.

Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şe­hir, bir saray hükmünde halk eden(yaratan) bir Sâni-i Zül­celâl, mümkün müdür ki, o şehirde, o sarayda, en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuş­masın, görüşmesin? Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve ihtiyar(kişinin kendi isteği) ile tanzim ve tezyin et­miş; elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen ko­nuşur. Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misafirhane ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı münasebâtını ve bizden arzularını göstere­cek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.

İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk vecihle(şekilde) mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî olarak on sevap ve on hasene ve bazan on bin ve bazan da—Leyle-i Kadir(Kadir gecesi)    sırrıyla—bir har­fine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve nur‑u berzah (kabir hayatında nur)   veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır. Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta hiçbir ki­tap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. (Lem’alar sh: 225)

-11-

Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i ha­yat-ı içtimaiye(sosyal hayatında değişiklikler) ile beraber, insanların hem nefisle­rinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyetlerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyele­rinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame (devam) etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her daki­kada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla (tam bir saygıyla), hiç olmazsa yüz milyondan ziyade in­sanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye(saflaştırıp temizliyor) ve kalblerini tasfiye ediyor(saflaştırıp temizliyor), ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâ­dedir, mucizedir. (Şualar sh: 134)

Arap yarımadasına gittiğimizde kadınların orta malı yapıldığı, içki ve uyuşturucunun su gibi içildiği, insanların hatta borcunu ödeyemeyenlerin bile köle yapıldığı, bir edebiyatçının lafıyla kavimlerin birbirine girdiği, kan davaları, putları ziyaret ettikten sonra  evlerin arkasını kırıp eve girmeleri putlardan helvalar yapıp ibadet edip acıkınca yemeleri, kızların diri diri toprağa gömüldüğü, güçlünün zayıfı ezmesi en doğal hak sayıldığı vb… bir çok iğrençlikleri bir iğrenç, aşağılık insanları bir anda evrene hoca ve üstad olacak SAHABELERE çeviriyor. İnsanlığın yıldızı yapıyor. İşte iki örnek:

a) Ebu Hureyre insanlara içki ikram eden bir saki idi. Yine ikramlar yaparken onu dışarıya bir sahabe çağırdı. Ve içkinin yasaklandığını söyleyen ayeti söylüyor. Ve Ebu Hureyre elindeki bütün içkileri yere atıyor. Koşarak içeriye ayeti duyuruyor. İki türlü rivayet ya da anlatım şekli var. Birinde Medine sokaklarında haftalarca içki akmış. Diğerinde ise oturmuş beş yaşındaki bir deveyi sel olarak götürecek kadar çok içki akmış. Burada unutmayalım içki Kuran’ın kaldırdığı sapıklıklardan sadece biri tarihte kim kaldırabilmiş ki…

b) Hz. Ömer(r. anh) islamdan önce herkesin korktuğu titrediği aslan avcısı Ömerken islamdan sonra yolda yürürken devem bir karınca ezer mi diyerek karıncaları gözetliyor. İşte Kurandan önce Ömer Kurandan sonra Ömer….

-12-

Kur’­ân, kulûbe kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır; ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa devâ ve şifa ol­duğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek, Kur’ân hak ve haki­kat ve sıdk ve hidayet ve harika bir fesahat oldu­ğundandır ki, usandırmıyor. (Sözler sh: 378)

En çok beğenilen yarışlarda birinci seçilenen güzel şarkı ve kitaplar bile bizi bıktırıyor. Fakat Kuran her gün tekrarla okunduğu halde her okuyuşta bize daha çok haz ve lezzet veriliyor.

Ve çocuklar tarafında bile kolaylıkla ezberlenebiliyor. Çocuk yaşta hafız olunuyor.

-13-

Hiçbir yazar, eserinde, kendisinin ve eserinin korunacağını ve bahsettiği hakikatlerin bir gün bütün âlemin ufuklarında şehbâl açacağını kesin bir dille ifâde edemez. Rahat döşeklerde, konforlu arabalarda ve her türlü imkân içinde hayat sürerken bile, bütün tehlikelerden mâsun ve mahfûz kalıp, vazifemizi itmâm edeceğimizi söyleyebilir miyiz? Evet, biz nasıl hayatımızı garanti edemezsek, eserimizin hayatiyetini de aynı şekilde garanti edemeyiz. Çok makaleler, kitaplar, şarkılar bir ara liste başı olur, sonra da söner ve unutulur gider; yerlerine yenileri gelir, onlar da eskir ve bu hep böyle sürer gider. Halbuki, bizzat Kur’ân’da “Allah seni insanlardan koruyacaktır” (Mâide, 5/67) ve “Kur’ân’ı Biz indirdik ve onun koruyucuları da Biz’iz” (Hıcr, 15/9) denilerek, Peygamberimiz’in de, Kur’ân’ın da her türlü tehlike, yıpranma, sû-i kasd ve akla gelebilecek maddî-ma’nevî taarruz ve tuzaklardan mâsun ve mahfûz olduğu açıkça ilân edilmekte ve bu ilân geçerliliğini hâlâ muhafaza etmektedir. Kıyamet’e kadar da edecektir. Peygamber efendimiz bütün dünyanın büyük dinleri, fikirleri kendine karşı iken hatta amcası bile karşı iken yatağında ölmüş ve davasını dünyaya yaymıştır.

-14-

Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğin­den, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. (Sözler sh: 408)

Zaman ihtiyarlandıkça, Kur’an gençleşiyor; rumuzu (işaretleri) tavazzuh ediyor(açığa çıkıyor)

. (Mektubat sh: 475)

Kuran’ın her yüzyılda daha yeni yeni keşfedilen buluşları bu konunun sayısız delillerinden yalnız bir tarafıdır. Şimdiye kadar Kuranın ismen bilinen 350 000 tefsiri yazılmıştır. Bu tefsirlerden kimisi otuz ciltten fazla olmalarına rağmen yine yazarlar “Benim yazdığım Kurandır.” Dememiş. Sadece “benim anladığım bu kadardır.” Demişlerdir. Ayrıca her asır, şahıs, her branş sahibi(coğrafyacı, felsefeci, jeolog, tarihçi, profesörü, cahili, ustası) ayrı ayrı Kuranın her bir ayetinden değişik ve sayısız anlamlar çıkarmaktadır. Yani Kuran büyük bir mucize olarak her asra, kişiye, devre, branşlara ve her zamana aynı anda ve aynı ayetiyle seslenebilmektedir. Bu ise mucizeden başka bir şey değildir.  

Ayrıca insana ait olan her şeyde hatalar değiştirmeler tutarsızlıklar çok fazladır. Kuranın getirdiği din ise peygamber efendimizden ilk defa olarak ortaya çıkmasına rağmen kuralları ve her haliyle mucize bir şekilde mükemmellikle ortaya konulmuş. Hem de bu mucizelikler hiç okuma yazma görmemiş bir insanın dilinden dökülmesi ve kendisine bütün büyük dinleri ve yaygın bilim adamlarını teslim ettirmiştir. Demek bir insan işi olamaz ancak her şeyin hakimi olan Allah’ın kelamı ve dinidir.

 

-15-

Bir yazar, eserinde umumiyetle içinde bulunduğu şartların, yaşadığı hâdiselerin ve çevresinin tesirinde kalır ve dar bir zamanın dışına çıkamaz; çıksa da, bu ya ütopya, ya anti-ütopya, ya da bilim kurgu cinsinden olur. Oysa, Kur’ân’a baktığınızda, onun nasıl Kâinat’ın başlangıcına ve sonuna, insanın yaratılışına ve gelecekteki hayatına dair kat’i ifâdeler kullandığını görür ve ister istemez, “bu, bir beşer sözü olamaz” demek zorunda kalırız.

 

-16-

Binler mesâil-i Kur’âniye­nin herbirisi, saadet-i beşeriyeyi dünyada temine hizmet etmekle beraber, hayat-ı ebediyesine de hizmet eder. (Sözler sh: 410)

Kur’ân kalblere kuvvet ve gıdadır, ruhlara şifâdır. Gıdanın tekrarı, kuvveti arttırır. Tekrar etmekle daha melûf(alışılıp hoşlanılmış) ve menus(alışılıp yatkınlık duyulmuş)  olduğundan lezzeti artar. (Mesnevî-i Nuriye sh: 127)

Kur’ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeri­attır, hem sadırlara şifa, mü’minlere hüdâ ve rahmettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 128)

 

-17-

Bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de Efendimiz (sav)’e hitaben meâl olarak: “Sen bundan önce ne bir kitab (yazı) okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar, şüphe duyarlardı.” (Ankebût, 29/48). Evet, o gün bugündür hâlâ okuyup-yazmışlara, en büyük bilgin ve ediblere, aynı anda tüm insanlığa yönelik olan bu meydan okumayı yapan, okuma-yazması olmayan bir Zât (sav)’tır. İlimlerin bir bakıma zirveye ulaştığı kabul edilen şu zamanda, fizikçisi, kimyacısı, astronomu, tabibi, sosyoloğu, edebiyatçısı ile bütün ilim ve edebiyat ehline O Zât, “haydi, elele verin de, fazla değil, Kur’ân’ın sûrelerinden tek bir sûrenin mislini getirin” diyor. Bu bile, Kur’ân’ın O ümmî Zât (sav)’ın değil de, Allah’ın kelâmı olduğuna kâfî bir delil ve şâhid değil midir?

-18-

Yine Kur’ân’da meâlen: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Şu Kur’ân’da az bir) şüpheniz varsa, haydi onun benzeri bir sûre getirin. Allah’dan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) de çağırın. Eğer iddianızda doğru iseniz.” (Bakara, 2/23); “Yoksa O’nu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah’tan başka (çağırmaya) gücünüzün yettiklerini de çağırın da onun benzeri bir sûre getirin” (Yunus, 10/38) buyurulmaktadır.

Hangi beşerin sözünde eksik, hata, yanlış, ihtilâf ve tenakuz bulunmaz? Kur’ân ise, bu gerçeğe ve kendisinde en ufak bir ihtilâf ve tenâkuzun olmadığına “(Durup) Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok ayrılıklar (ihtilâf ve tenâkuzlar) bulurlardı” (Nisa, 4/82) âyetiyle parmak basmaktadır. Allah Kelâmı’nda tenâkuz, ihtilâf, eksiklik ve yanlışlık bulmak isteyen bir takım kendini bilmezlerin yapıp ortaya koydukları şeylere, zannediyorum onların kendileri de inanmıyor.

 Her zamanın ve ilmin zirvesini heber veren Kur'an nasıl yazıldı ve bozulmadan günümüze geldi? sorusunun cevabı için-9.soru- tıklayın

ayrıca Kuranın hiç değiştirilmeden bu güne kadar geldiğini iner inmez yazılıp muhafaza edilen tek ilahi metin olduğunu bütün düşmanları bile kabul ederler. Fakat son zamanlarda misyonerlerin Kuran değiştirildi iddiasına karşı cevabı da nasıl yazıldı bölümünden sonra mutlaka izlemenizi öneririm. Misyonerlerin asılsız Kuran değiştirildi iftirasına cevabı dinlemek için yazıya tıklayın

 

-19-

 Kur’ân’ın ifâde ve beyân tarzı ile, Efendimiz (sav)’in ifâde ve beyân tarzı arasındaki fark kolayca sezilebilmektedir. Kur’ân’ın belâgat ve fesâhatına ve üstün ifâde gücüne hiç bir beşerin ulaşması mümkün değildir. Onun diğer yönlerini olduğu gibi, bu yönünü de anlatmak için ciltlerle eser verilmiş, sözgelimi sadece bir “elhamdülillah” için sayfalar yazılmıştır. Seçilen her bir kelime ve harf yeri, sayısı, ses ve iç mûsiki ahengi, bulunduğu yer ve Kur’ân’ın tamamıyla olan münâsebet ve bağlantısı ve hatta matematik değeriyle kaneviçe içinde kaneviçe meydana getirmekte ve bir tabloda her rengin ayrı ayrı tonlarının ayrı ma’nâlar ifade etmesi misâli belli husûsiyetler arzetmektedir.

-20-

Acaba şimdiye kadar okumuşu-okumamışı, ilk mekteplisi, üniversitelisi, mütefekkiri, avâmı, fizikçisi, kimyacısı, ve çobanı ile her tabaka, her yaş ve her seviyedeki insanın kapasitesi ölçüsünde anlayıp, hissesini alacağı bir kitap yazılmış mıdır? Şairin, mûsikişinâsın, hatîbin, içtimâîyatçının, iktisatçı ve hukukçunun, idareci ve siyasetçinin, terbiyeci ve öğreticinin, zikir, fikir ve tarikat yolu mensubunun okuyup istifade ettiği, yol ve mesleğine menfez ve düstur, mes’elesine çözüm, derdine şifa ve fikrine cila bulduğu; ulaşımın bile güçlükle yapılabildiği en ücra köylere ve köşelere kadar her yerde arz-ı endâm edip Güneş gibi ışık saçan tek kitab sadece Kur’ân’dır.

-22-

 Kur’ân’ın dışında usanmadan birkaç defa okunabilen kitap belki hiç yoktur; fakat Kur’ân’dır ki, defalarca okunur, devamlı hatmedilir; namazda ve çeşitli vesilelerle okunur, ama hiç bir zaman usanç ve bıkkınlık vermez. Nice müstesnâ eserler, fikir yazıları ve şiirler orijinalliğini ve değerini kaybeder; nice aktüel eserler birkaç yıl, hatta bir kaç ay ya dayanır ya dayanmaz. Hem doğruluğu, hem de aktüalitesi yönünden değerini yitirir, bir gazete gibi atılır, yırtılır gider. Ama Kur’ân, ne lâfzı, ne okunuşu, ne ma’nâ ve muhtevası, ne orijinalliği ve aktüalitesi ne de doğruluğu açısından solmak, pörsümek ve eskimek şöyle dursun, her geçen gün ruhlara, vicdanlara, akıl, kalb ve dimağlara yeni yeni meltemler üfler, daha ileri seviyede fikir ve bilgiler takdim eder ve gençliğini, tazeliğini her dem arttırarak muhafaza eder gider.

-23-

İnsanı maddî-ma’nevî bütün yönleriyle anlatması, hayatın her saha ve safhasına ait bahisler açması, içtimaî, iktisadî, hukukî, siyasî ve idarî bütün problemleri halledici düsturlar getirmesi ve dünya saadeti yanında Ahiret saadetini, aklın itminanı yanında rûhun da tatminini ihtivâ eden prensipler koyması yönüyle de Kur’ân’ın beşer kelâmı olamayacağı açıktır. Evet, bir insanın her sahada rehber ve mütehassıs olması mümkün değildir. Her asırda, her türlü şartlar altında ve her seviyede insanın müşkillerini çözebilecek prensipler ortaya koymak, hiç bir zaman bir insanın vüs’at ve kapasitesi dahilinde olamaz. Hiç bir beşerin zihninden çıkan prensipler, asırlarca kıtalara huzûr ve saadet veremez. İlâhî Kitâb’a dayanmayan, Vahy’e istinad etmeyen beşerî sistemler değişmeden, revizyona uğramadan 50 yıl bile ayakta kalamazlar. Beşer mahsûlü kaideler, sistemler, fikirler, düşünce ve ideolojiler eskir, yetersiz kalır, yan te’sir gösterir ve yenilenir, hatta değiştirilme ihtiyacı hissettirir. Halbuki, Kur’ân’ın hiç bir mevzûunda, hiç bir kaide ve prensibinde ve hiç bir mes’elesinde bu gibi ârıza ve noksanlıklar bulmak mümkün değildir. Servetin sadece zenginler elinde dönüp dolaşan bir devlet olmaması (Haşr, 59/7); insan için sa’y ve emeğinden başka bir şey olmadığı (Necm, 53/39); emanet ve vazifelerin ehline verilmesi ve adaletle hükmedilmesi gerektiği (Nisa, 4/58) ve bir nefsi öldürmenin bütün insanları öldürmek gibi olduğu (Maide, 5/32) şeklindeki temel, ölümsüz kaide ve prensipleri; ayrıca, ferd, aile ve cemiyet için birer semm-ü katil, yani öldürücü zehir olan faiz, kumar, içki ve fuhşun her çeşidinin, yalan, iftira, lüks ve israfın yasaklanması; insanın insanlığını kazanması, ferdî ve içtimaî hayatında daha dünyadayken Cennet benzeri bir hayat yaşaması için emredilen namaz, oruç, hacc, zekât ve daha başka ibâdetler, yine en iyi ve en güzel ahlâk kaideleri, akıl ve ruhları Cennet ve ebedî âleme yönlendirip, Allah korkusunu her kalbe inzibat, buna karşılık Allah sevgisini de teşvikçi yapma, ferd ve cemiyetin saadeti için konulan ideal ölçü, kaide ve prensipler, onun ezelî ve ebedî, Hakîm ve Rahîm Yaratıcı’nın Kelâmı olduğunun bâriz delilleri değil midir?

İnsan ve kâinat kimin eseriyse Kur’ân da O’nun sözüdür. Zira Kur’ân-ı Kerim, insanı insana şerhetmekte ve Kâinat kitabını tefsir etmektedir. Evet, Kur’ân bir taraftan insanı, bütün zaaf ve faziletleriyle, diğer taraftan da kâinatı bütün sır ve incelikleriyle okumaktadır ki, bütün kâinatta tasarruf edemeyen bir Zât’ın, öyle bir söz söylemesi mümkün değildir.

-24-

İnsan, eserinde kendini her yönüyle anlatamaz; ideal ve düşüncelerini, karakter ve ahlâkını bütün açıklığıyla yazıya dökemez. Bunu bir an için yapabildiğini düşünsek bile, bu kez de fikir, ahlâk ve davranış açısından kolay kolay değişmeden kalamaz. Fakat, bir Kur’ân’a, bir de Efendimiz (sav)’in hayatına, ahlâk, karakter ve da’vâ düşüncesine bakalım... Bu ikilinin birbirine tıpatıp uyduğunu, Kur’ânî hakikatlerin O’nun mümtaz şahsiyetinde ve örnek hayatında kristalleştiğini ve ahlâkının bütünüyle Kur’ân’dan ibâret bulunduğunu müşahede etmekle kalmaz; 23 yıl boyunca söz, davranış, karakter, ahlâk ve ideallerinde en küçük bir değişikliğin meydana gelmediğini Kur’ân’ın her beyânının hayatında tam ma’nâsıyla ma’kes bulup, tatbik edildiğini ve ilk gün ne söylemişse son gün de aynı şeyi söylediğini görürüz. Muhalfarz, O, Kur’ân’ı aklından uyduran biri olsaydı, (Muhalfarz denilerek, caiz olmayan şeyler üzerinde temsil getirilse bile, yine de O Kâmet-i Bâlâ (sav) için bu tür ifadeler hoş olmuyor; bizi bağışlasın!) mücadelelerle geçen o hareketli hayatında, ilk sözünü son gün de tekrarlayabilecek, her söz ve hareketini yazdığına göre ayarlayabilecek ve hiç değişmeden kalabilecek güç ve kabiliyeti asla gösteremezdi. Öyleyse O (sav), Allah’ın te’yid ve terbiyesi altında hareket eden bir nebîdir, Nebîler Sultanı’dır. Kur’ân da O’na Allah tarafından vahyedilen ilâhî bir Kitab’tır.

-25-

Bir esnafsınız, bir muallimsiniz, bir tüccar, bir idareci, ya da bir teğmensiniz; şimdi, esnaf teşekkülleri adına; profesörler dahil, her sahadaki bütün muallimler adına; en büyük bir sanayici veya ithalatçı-ihracatçı adına, Cumhurbaşkanı, Başbakan veya Genelkurmaybaşkanı adına kitap yazabilir, söz söyleyebilir, kanun veya kararname çıkartabilir misiniz? “Evet” dediğinizi kabul edelim; bu durumda bütün ifadelerinizin temsil iddiasında bulunduğunuz makam sahibinin ağzından olması mümkün müdür? Yani, ifadeler her bakımdan onun, emirler onun, yasaklar onun, va’d ve vaîdler onun; yapabilir misiniz bunu; hele hele, çevrenizde hiç yalana başvurmamış biri olarak tanınıyorsanız? Bu mevzûda sizin yapacağınız, elinizde böyle bir kitap olduğunda, onu kitlelere “Bu, bana O Zât tarafından size ta’lim ve tebliğ etmem için gönderilmiş kitaptır” şeklinde takdim etmek olacaktır.

Şimdi, Fem-i güher-i Nebevî (sav)’den şeref-südûr olan beyânlara, Kur’ân’ın ifâdelerine bakın: Ancak, Kâinat’ın idaresini elinde tutan Zât’a yakışan ifâdeleri, peygamber bile olsa bir beşerin beyân edip söylemesi, O Mukaddes Makam adına -hâşâ-uydurması hiç düşünülebilir mi?

-26-

Yazar, eserini yazarken mal-mülk edinme, zengin olma, makam ve şöhret kazanma veya idealini tebliğ ve yüceltme ve mukaddeslerine ya da menfî düşüncelerine hizmet etme gibi gayelerden birini düşünebilir. Muhalfarz, Kur’ân’ı Efendimiz kendisi yazmış olsa, bununla mal-mülk edinme gayesi taşıyordu denebilir mi? Hâşâ, O’nun 23 yıllık peygamberlik hayatına baktığınızda, dünyanın tozuna-toprağına asla bulaşmadığını, namazının arasında dahi cemaati bırakıp, mescidden ayrılarak evindeki üç-beş kuruşu dağıttığını, 3 gün geçtiği halde yiyecek tek lokma bulamadığını, açlıktan zaman zaman karnına taş bağladığını, hatta Ashâbı’nın durumunun yavaş yavaş düzelmeğe başladığı bir zamanda hanımlarının kendisinden birazcık rahat bir hayat istemesi karşısında onları ya kendisini ya da dünyayı seçme şıklarından birini seçmeyle karşı karşıya bıraktığını ve onların da kendisini seçtiğini görecek ve Huneyn savaşında ganimet olarak eline 8 bin okka gümüş ve yüzlerce deve, binlerce koyun geçtiği halde, vefatında, evine yiyecek temin edebilmek için rehin olarak verdiği kalkanını hâlâ geri alamamış olduğunu içiniz sızlayarak müşahede edeceksiniz. Bütün bunlardan sonra O’nun (sav) gâyesi, makam, mevkî, şöhret ve ün yapmaktı diyebilir misiniz? Hâşâ, daha Mekke döneminde Risâleti’nin başlangıcında kendisine Mekke’nin reisliği, dünyada kimsenin sahip olmadığı miktarda mal ve Mekke’de isteyeceği en güzel kız teklif edilmiş, fakat O bütün bu teklifleri, “Sağ elime Güneş’i, sol elime Ay’ı koysalar, vallahi ben da’vamdan vazgeçmem” diyerek elinin tersiyle geri itmişti. Sonra, şöhret peşinde koşan bir insan, eserinde hiç kendisinden bahsetmez mi? Halbuki, Kur’ân’a baktığımızda, diğer peygamberlerin isimlerinin aşağı yukarı 500 defa geçtiğini, buna karşılık ‘Muhammed’ isminin ise sadece 4 defa zikredildiğini (Âl-i İmran, 3/144, Ahzâb, 33/40, Muhammed, 47/2, Fetih, 48/29) hayretle görür ve O Yüce Kâmet (sav) önünde bir kez daha “Eşhedü enneke Rasûlüllah” diyerek eğilmekten kendimizi alamayız.

 

-27-

KUR'AN'IN VE FENNİN BAKIŞI

Bir zamanlar, hem dindar, hem sanatkar, hem sözü her şeye geçen meşhur bir hakim, Kur"an-ı Kerim'i, manasındaki kutsiye­te uygun gelecek değerde ve kalitede bir kitap şeklinde yazmak İstedi. Bunun için en kıymetli cevherleri kullandı. Manaya hari­ka bir elbise giydirdi. Ondaki geniş hakikati ifade edebilmek için her çeşitten aldı. Sanatının bütün inceliklerini gösterdi. Öylesi­ne yüksek bir hakikate gölge düşsün istemiyordu. Onun için en pahalı şeyler mürekkep olarak kullanılsa değerdi. Bazı harfleri­ni elmas ve zümrütle, bir kısmını lü'lü ve akikle, bir taifesini pır­lanta ve mercanla, bir nevini altın ve gümüşle, bir bölümünü ışıkla, nurla, yıldızla, hayatla, kanla, canla, tenle, terle, şefkatle, sevgiyle, ikramla, meyveyle, merhametle yazdı. Kitap öylesine süslü, öylesine iç açıcı, öylesine renkli, öylesine mükemmel ol­muştu ki, okunmak için yazılan kitabı seyredenler hile hayran kalıyordu.

Sonra o hakim, bu süslü ve ziynetli Kur*an'ı, bir ecnebi filozofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Hem tecrübe etmek ve hem de mükafat vermek için, onlardan, o kitabı izah eden bir eser yazmalarını istedi.

Filozof, yazdığı eserinde, sadece, o kitabın yazıldığı zemin-den, kullanılan cevherlerden, o cevherlerin özelliklerinden ve birbiriyle olan münasebetlerinden bahsediyor, fakat manasına hiç ilişmiyordu. Halbuki, o kadar kıymetli cevher mana için kul­lanılmıştı. O kitap, elbette ki manasız harf yığınları değildi. Hiç­bir kitap böyle okunmamalı idi. Bir kitabı, beyaz bir kağıdın üze­rinde, ince uçlu mavi bir dolmakalemle çizilmiş aşağı yukarı gi­den çizgiler, muhtelif şekiller der gibi okumak, o kitabın yazarı­nı 'Beni manasız şeyler yazmakla suçlayamazsın' diyerek hiddet­lendirir di.

Müslüman alim ise, ona baktığı zaman anladı ki, o Kitab-ı Mübin'dir, Kur"an'ı Hakim'dir. Bu hakperest zat, ondaki yüksek manaları okudu, anladı. Kullanılan cevherlerden ve onların özel­liklerinden bahsederken, onların o yüksek hakikatların cisimleşmiş dili olduklarını, gölge düşürmeyecek cevherlerin onun için tercih edildiğini bildi.

O ikisi, eserlerini takdim ettiklerinde, hakim, tabiatperest filozofun cevherleri tanımakta maharetli olduğunu, fakat manası­nı hiç anlayamadığını gördü. Kitabını başına vurup, huzurundan kovdu. Sonra, o müdakkik âlimin kitabını inceledi. Gayet güzel bir tefsir ve hakkı takdir olduğunu gördü. Kitabının her harfini on altınla mükafatlandırdı.

O ziynetti Kur"an, bin bir sanatlarla süslenmiş bu muhteşem kâinattır, O hakim ise, Hakim-i Ezelî olan Allah (cc)'tır. O iki adamdan birisi Kur"an talebesi, diğeri dinsiz feylesoftur.

Evet, kâinat, cisimleşmiş hakikattir. Mesela, güya Allah'ın rahmeti cisimleşmiş, yağmur olmuştur. (12.SÖZ l.Esas)

-28-

 İlâhî Makam’a ait olup, Allah adına hiç bir beşerin söylemesinin mümkün olmadığı:

Yaratma, hayat verme ve öldürmeyle ilgili beyân ve ifâdeleri; aklı başında hiç bir insan, ilimlerin oldukça ilerlediği günümüzde bile kimsenin kesin konuşmaya cesaret edemediği göklerin, yerin, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların ve insanların yaratılması ve ilim adamlarının önünde hâlâ başlı başına bir muammâ olarak duran ‘hayat’ hakkında asla Yaradan adına konuşamaz. Konuşsa bile, hiç bir taraftar toplayamaz ve sözleri asla ömürlü olamaz. Yalancı peygamberlerle, teori teori üstüne üreten bilim adamlarının durumu buna apaçık misâllerdir.

 

-29-

Kur’ân’da geçen bazı hitâp şekilleri, Allah’dan Rasûlü’ne tebliğatta bulunulduğunun bariz misâlleridir: “Ey Nebî, de ki!..” gibi hitâplar sıkça tekrarlanmakta, hatta 332 yerde (Mu’cem) “kûl=de!” emri geçmektedir. Dünya çapında en büyük bir mürşid bile irşâd ve tebliğ sadedinde, Allah’a ait olan bu kâbil tebliğ fermanlarını tayin ve tesbit edemez.

Kur’ân’ın bu kâbil hitâplarında çok defa ta’lim vardır, nasîhat ve tesellî vardır, dışarıdan sorulan sorulara cevaplar vardır; fıkıh kâidelerini tesis etme ve hayatın getirdiği müşkîlleri çözme vardır; müşrikleri ve Ehl-i Kitab’ı yerinde dâvet, yerinde ilzâm ve susturma vardır; insanın mâhiyetini, duygu ve kabiliyetlerini teşrîh, ruh yapısını tahlil vardır; bilinmeyen âlemlere işâretler, ebedî âleme ait ikâzlar, kötü ahlâktan men’ ve güzel ahlâka teşvik vardır; kadınlık âlemiyle ilgili mes’eleler, ibadete teşvik ve azaptan terhîb vardır; geleceğe dâir beyânlar, işaretler ve remizler ve ilmî hakikatlere işaretler vardır. Bunlar ve bunlar gibi daha pek çok hususları muhtevî “kûl=de!” hitaplarını binbir renkli kaneviçe gibi bir araya getirip, Allah adına söz söylemek hangi insanın kârı olabilir?

-30-

Hangi yazar, başkası adına bile olsa eserinde kendini tehdid eder veya başkasının ağzıyla tehdid ettirir? Bunun da ötesinde, Allah adına söz söylediğini iddia ederken, hiç bu iddiasına halel getirecek bir beyânda bulunur mu? Yine, kendini ithama varacak ifâdeleri kitabına alır mı? Halbuki, Kur’ân’da, “Eğer (Muhammed) Bize karşı ona (Kur’ân’a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz kendisini kuvvetle yakalar, sonra da şah damarını koparırdık” (Hakka, 69/44-46) buyurulmakta; Tebûk Gazvesi’nden geri kalanlar için “Onlara neden izin verdin?” ikâzında bulunulmakta, Hz. Zeynep’le izdivacı anlatılmakta, yani bir insanın kendi yazdığı kitaba alması mümkün görünmeyen beyân ve ifâdelerde bulunulmaktadır. Demek oluyor ki, Kur’ân hiç bir zaman Efendimiz (sav)’in değil, mutlak sûrette Allah (cc)’ın kelâmıdır.

 

-31-

Yazar, eserini daha çok en fazla duygulandığı, letâifinin en müsâit olduğu, dolayısıyle zihin konsantrasyonunun tam sağlandığı anlarda yazar ve kendisini üzüntüye veya sevince sevkeden hâdiselerden de bahsetmemezlik edemez. En güzel edebî eserler, kalblere en ince ve keskin ma’nâların dolduğu ve dışta bu hâlete yol açan hâdiselerin cereyan ettiği zamanlarda kaleme alınmıştır. Çoğu eserler, yâr, yârân ve dostlar, ya da evlâtlardan bahseder; zindanda çekilen çileler, gurbet hatıraları, meslek hayatının tecrübeleri ve acı-tatlı anları onların biricik mevzûlarıdır. Kalblerde ve ruhlarda derin tesirler icrâ eden hâdiselerden tecerrüd etmek öyle kolay kolay mümkün değildir.

Şimdi, Allah Rasûlü (sav)’nün o çileler, ızdıraplar, mücâdeleler, sıkıntı ve kederlerle dolu hayatını inceleyin; bir yandan dışa karşı amansız bir mücâdele verirken, diğer yandan o müstesna cemaatini nasıl yetiştirdiğini nazara alın ve sonra da Kur’ân’da, O’nun çektikleriyle, belâ ve musibet demleriyle, hatta çocuklarının vefat ve hayatıyla bile alâkalı âyetler bulabilecek misiniz, bakın! O’nun en çileli günlerinin dert ortağı ve en büyük destekçisi Hz. Hatice (r.anh)’den ve O’nun bir diğer destekçisi Ebû Talib’in vefatı sebebiyle adına “Hüzün Senesi” denilen seneden, Haşim Oğulları’na kızgın güneşin altında üç yıl süreyle uygulanan boykottan, kendi ciğerinin dağlanmasına yol açan sevgili amcası Hz. Hamza (ra)’nın katlinden ve ciğerinin doğranıp çiğnenmesinden ve kendisine en büyük kötülüğü yapmış müşrik ileri gelenlerinden bahis açılmış mıdır? Elbette hayır. Öyleyse bu Kitap O’na ait değildir. O sadece bir vasıtadır ve Kur’ân’ı geldiği şekliyle tebliğ etmektedir.

-32-

Esbâb-ı Nüzûl denilen ilim sahası, her âyetin hangi hâdise münasebetiyle indiğini ele alır. Kur’ân’da on beş kadar âyette “Yes’elûneke= Sana soruyorlar” şeklinde Peygamberimiz’e sorulan sorular bahis konusu edilmekte ve bunlara “kûl=de” şeklinde başlayan cevaplar verilmektedir. Çeşitli haram ve helâller, ganimetlerin taksimi, hilâller, Kıyamet, Zülkarneyn, infak şekli ve ruh gibi, her birine bir beşerin gerekli cevabı vermesinin mümkün olmadığı çok çeşitli konularda gelen bu soruları cevaplayanın Allah (cc) olduğu gayet açıktır. Çünkü, her soruya en uygun cevabı vermek ve her hâdise münasebetiyle en müsait ve elverişli çözümü muhtevî bir âyet göndermek hiç bir zaman bir beşerin tâkâti dahilinde olamaz. Kaldı ki, böylesi sorular karşısında Efendimiz (sav)’in bir miktar sükût buyurduğu oluyordu; yani cevap olarak inecek âyeti bekliyordu. Nitekim, kendisine ‘ruh’tan sorulduğunda böyle olmuştu.

-33-

Hangi insan, hangi yazar, kendine olan güven ve itimadı sarsacak şekilde, bir zaman doğru dediğine sonra ‘yanlış’ diyebilir ve zaman zaman görüş değiştirip, davranışlarında yeni ayarlamalara gidebilir; hele bu yazar, bütün dünyaya bir mesaj takdim etme iddiasındaysa? Halbuki, Kur’ân’da yalnız Mekke ve Medine’liler veya Arap Yarımadası insanları için değil, hatta yalnız dünya insanlığı için de değil, bütün âlemler için ‘rahmet’ olarak gönderildiği ifade olunan Hz. Muhammed (sav), zaman zaman Kur’ân’ın tatlı ikâzıyla yapmakta olduğu veya yapmaya niyet ettiği hareketini değiştirir ve davranışını Kur’ân’a göre yönlendirirdi.

Kendisi insanların hidâyeti için gönderilmişti. Amcası Ebu Tâlib’in hidâyetini arzu etmesi de gayet normaldi. Çünkü O, hem amcası hem de 40 yıla yakın kendisini himaye eden bir şahıstı. Ancak esas olan Allah’ın dilemesidir. İşte Allah Rasulü ısrarla amcasına, ölümün çok yakın olduğu bir anda “Lâ ilâhe illallâh de, ahirette sana şefaat edeyim”, demesini söylüyor, fakat Ebu Talib bunu söylemiyordu. İşte bu mes’elenin tahlilini yapan âyet meâlen O’na şöyle diyordu: “Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; ancak, Allah dilediğini hidâyete erdirir” (Kasas, 56).

Bakın başka misâller: Müslüman tanındığı için münâfıkların başı olan İbn Selûl’ün cenâze namazına duracaktı, fakat Allah’ın ikâzıyla bıraktı (Tevbe, 9/84). Azadlı kölesi Zeyd’e “evlâdım” derdi; Allah, âyetle evlâdlık edinmeyi kaldırdı (Ahzâb, 33/4). Hiç aklından geçmediği halde, azadlı kölesi Zeyd’den ayrılan Hz. Zeynep’le ilâhî emir neticesi izdivaçta bulundu (Ahzâb, 33/37).(bu konunun ve peygamber efendimizin çok evlenmesinin sebebi yedinci mektupta vardır. Sık sorulan sorular bölümünde bu bölüm yazılmıştır.) Bedir esirlerinin affedilip salıverilmesi düşünülüyordu; Allah’ın ikâzıyla fidye karşılığı salıverildi... Bütün bu ve benzeri emir ve nehiyler gösteriyor ki, O, hiç bir zaman kendi başına hareket eden biri değil, sadece Allah’ın hükümlerini uygulayan bir elçi, bir Rasûl’dür. Davranışlarını da kendiliğinden değil, Allah’ın ikâzıyla değiştiriyor ve hiç bir zaman “hevâsından konuşmayıp, yalnızca Vahy’e tâbi oluyor” (Necm, 53/4).

 

-34-

KAÇIRILAN KİTAB

 BARNABA İNCİLİ Hıristiyan dünyasının taassub bulutlarıyla gölgelendiği kara günlerde, her gücün üstünde kabul edilen ruhban sınıfı, mukaddes kitab İncil'i tahrif etmek için, âdeta, büyük yarışa girmişlerdir. Her önüne gelen, ayrı bir İncil yazmakta ve bu mukaddes kitab şahsî fikirlere göre değiştirilmektedir. Sayısı yüzleri bulan ve birbirinden farklı olan İncillere, her geçen gün bir yenisi katılır. Fakat yazarının adı ile zikredilen bu İncillerin sayısı o kadar çoğalır ki, tedbir almak kaçınılmaz hâle gelir. Ve İznik'te toplanan bir hey'et, uzun süren bir çalışma sonucunda, o âna kadar yazılmış bulunan İncillerden 396'sının okunmasını yasaklar. Ancak bu İncillerden bir tanesi üzerinde özellikle durulur ve bunu okuyanların şiddetle cezalandırılacağı ilân edilir. M.S. 492 yılında Papa olan I. Celasyüs tarafından da yasaklanan bu İncil, Havârîlerin en eski talebelerinden biri olan Barnaba'ya aittir ve diğer İncillerde bulunmayan bir özelliğe sâhip olduğu için yasaklar listesine alınmıştır. Yasaklanan İnciller büyük bir hızla toplatılır. Bir kısmı ise, çok ağır olan cezalardan korkan halk tarafından imha edilir. Ancak bu arada dindar bir papaz, her şey'i göze alarak Barnaba İncillerinden bir tanesini kaçırmaya muvaffak olur. Bu İncil, daha sonra Viyana'daki İmparatorluk Kütübhanesine ulaştırılarak İngilizceye çevrilir. Fakat Kilise, Barnaba İncilinin izini tekrar bulmuştur. Bir hafta içinde bu İncilin bütün nüshaları imha edilmek üzere toplatılır. Ancak Kilisenin bütün gayretleri boşa gidecektir. Çünkü, İnciller imha edilirken iki tanesi tekrar kaçırılır. Bunlardan biri Biritanya Müzesine, diğeri ise Amerikan Kongresi Kütübhanesine gönderilir. İnciller, gönderildikleri yerlerde her nedense askerî sır gibi büyük bir titizlikle saklanarak halka kapalı tutulur. Bu sırrın ortaya çıkarılması ise, bir Müslüman General'e nasib olacaktır. Amerika Birleşik Devletlerinde askerî ateşe olarak görev yapan Pakistanlı General Abdurrahim, bu İncil'in mikrofilmlerini gizlice çekerek Pakistan'a kaçırmaya muvaffak olur. Mikrofilmler daha sonra Pakistan'daki Beşum Aısha Baıany Vakfı tarafından kitab hâline getirilerek İslâm dünyasına kazandırılır. Mikrofilmler banyo edilince, Barnaba İncili'nin geçirmiş olduğu bu büyük maceranın hikmeti anlaşılır. Çünkü bu İncil, Peygamber Efendimizin geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve kâinatın onun için yaratıldığını, bizzat mübarek ismiyle zikrederek ilân etmektedir. Batı dünyasının Asr-ı Saâdet münafıklarına has olan bir inad ve gayretle bu İncil'i yok etmeye çalışması, gerçekten son derece ibret vericidir. Barnaba İncil'i de tahrif edilmiş olmasına rağmen, içinde İlâhî hakikatlerden bir kısmını muhafaza etmektedir. Eserin 44. sayfasında Hz. İsâ (as), kendisinden sonra gelecek olan peygamberi, Havârîlerine şöyle tarif etmektedir: "Size söylüyorum, Allah'ın Resûlü bütün mahlûkata rahmettir. O, anlayışlı ve tesellici, hikmetli ve kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu, dakik ve yumuşak ruhludur. Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile, adalet ve acıma hissi ile, nezaket ve sabır ruhu ile hareket eder. Cenâb-ı Hak, bütün yaratıklarına verdiğinin üç katını ona vermiştir. O, bu dünyaya geldiğinde saadet devridir. Bana inanınız. Bütün peygamberlerin Allah'ın onlara verdiği nübüvvet gözü ile gördüğü gibi, ben onu gördüm. Ben onu görünce ruhum teselli ile doldu ve "Ey Muhammed, Allah seninle beraber olsun ve beni senin ayakkabının bağı olmak şerefi ile şereflendirsin. Eğer ben bu muradıma erersem Allah'ın mübarek bir kulu ve büyük bir peygamberi olacağım. Ve Hz. İsâ (as) bunu söyledikten sonra Allah'a şükr etti." Hz. Peygamberden çok önceleri ona "Ey Muhammed" diye hitab ederek peygamberliğini tasdik ile haber veren Hz. İsâ (as) ve Barnaba İncili, O'nun en büyük peygamber olduğunun inkâr edilemez bir delilidir.

Yine aynı eserde Hz. İsâ (as), bir kadının, "Beklenen Mesih sen değil misin?" sorusuna şu cevabı vermektedir: - "Ben yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş kurtarıcı bir peygamberim. Lâkin benden sonra Allah tarafından âleme Muhammed adında bir Resûl gönderilecektir. Esasen Allah, bu kâinatı onun için yaratmıştır" demiştir (Barnaba İncili, Fasıl 96, Cümle 8). Barnaba İncil'inde Hz. İsâ'nın ne ilâhlığından söz edilmekte, ne de çarmıha gerildiğine yer verilmektedir. Yine Barnaba İncil'inde Hz. İsâ (as): "Ben bütün yeryüzündeki kabilelerin beklediği Mesih değilim." (Barnaba İncili, Fasıl 96; Cümle, 12) demektedir. Hz. Muhammed'in (asm) bizzat ismini söyleyerek "Muhammed, Arab yarımadasında zuhur edecek, putları ve putlara tapanları te'dib edecektir." (Fasıl, 163; Cümle, 7) demektedir.[1]

 

 

 

-35-

KUŞATAN BAKIŞ

Kur'an'ın mucizevî ifadelerinde varlığın hakikati, dünyanın yaratılmasından, ahiretîn en nihai ufuklarına, zerreden güneşe, ferşten arşa, öylesine bir uyum içindedir ki, yaratılış ağacı en net tablolarla resmedilmektedir.

Gayet büyük bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir görünmez per­de ile saklanmış olsun. Elbette her ağacın uzuvları; dalları, yaprakları uyum içindedir. İnsanın uzuvlarındaki uyum gibi... Her bir uzvun yüzü maksadına, meyvesine dönüktür. Fakat, bu ağaç kâinat kadar büyük olduğu için, herkes o ağacı tarif ederken kendi bulunduğu yeri tarif eder. Bakışı o ağacı kuşatamayanlar-dan biri kökünden, biri dalından, biri yaprağından bahseder. Fa­kat birisi, o büyük ağacı muhteşem bir uyum içerisinde, en küçük ayrıntısına kadar, net ve tam olarak tarif etse, anlaşılır ki onun bakışı bütün ağacı kuşatmıştır ve onun için ağacın üzerin­deki bütün örtüler ve perdeler kaldırılmıştır. Onu dinlemeyen bütün tarifçiler kendi nazarlarına takılıp kaldıkları için aldan­maya mahkumdur.

Evet, şecere-i hilkatin tarifçisi Kur"an'dır. (13,Söz)

-36-

BAKIŞ FARKI

Kur"an, güneş için, "Dönen bir siracdır, bir lambadır." der. Zi­ra güneşten, güneş için bahsetmiyor. Birinci hedefi mahiyetini • izah da değildir. Nasıl bir nizamın zembereği olduğunu anlata­rak, Saniiıü gösteren bir ayine olduğunu söylüyor.

"Güneş döner." derken, yaz kış, gece gündüz deveranındaki ince hikmet ve rahmete işaret eder. "Sirac" tabiri ile, âlemi bir saray gibi göstererek, o süslü ve sanatlı saraydaki nimetler ile ihsanat-ı İlahîyi akla getirir.

Sersem ve geveze felsefe ise, güneşten, etrafına parçalan da­ğılmış bir ateş kütlesi olarak bahseder. Azametini ve mahiyetini anlatır. İnsana bir dehşet ve hayret hissi verir ama, ruha yüksek bir irfan dersi vermez. Zahiri tantanalı, fakat batını koftur.

Kurban, özü gösterirken, felsefe aklı kesrette dağıtır, kabukta dolaşır. ( 19 Mektup 14.Reşha)

-37-

KUR'AN DEFİNESİ

Çeşitli cevherlerin bulunduğu kıymetli bir definedeki ziynet-]eri keşfetmek için birkaç adam denize dalar. Denizin dibinde araştırma yapan birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin tamamının aynı şekildeki elmaslardan ibaret olduğu­na hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka şekildeki elmasların bulunduğunu dinlediğinde, asıl elması kendisinin bulduğuna, di­ğerlerinin onun nakışlan veya tamamlayıcıları olduğuna hük­meder. Bir diğeri yuvarlak bir elmas bulur. Bir başkası başka bir şekilde... Bazıları muvazeneyi kaybedip kendi bulduğuna itimat edince, diğerlerini inkar eder. Sonra tevillere, zoraki yorumlara başlar.

Hakikat denizine Kur"an da dalmış, nazarı tamamını ihata ettiğinden ve gözü açık olduğundan her şeyi asıl hüviyetiyle ve çok net olarak görmüştür. Her asra, her meşrebe, her kabiliyete hitap etmesi ondandır. Adeta, kendisi de her asnn sahiline uza­nan bir denizidir.

Dengeyi kaybetmemenin yolu Sünnet-i Seniyyeyi muvazene yapmaktır. (Mesnevi -Zeylü'l-Habbe)

-38-

MEYDAN KUR'AN'IN

Başı semaya değen bir minare ve o minarenin altında da yer­yüzünün merkezine kadar kazılmış bir kuyu farz edelim. İki fır­ka, bütün memleketlerden duyulan bir ezanı okuyan adamın, minarenin başından kuyunun dibine kadar hangi mevkide oldu­ğunu tartışıyorlar.

Birinci fırka, "O zat minarenin başındadır. Çünkü ezanını herkes işitiyor ve o ses yüksekten geliyor. Belki herkes, onun yüksekliğinden Ötürü onu orada göremiyor, fakat herkes onu ne­rede görürse görsün makamının yüksek olduğunu biliyor. Naza­rı yüksek olanlar onu minare başında görürken, nazarı kısa olanlar da kendi durumlarmca o zatın mertebesini ve yerini kü­çük bir emare ile kavrıyor." der.

Diğer şeytanî güruh ise, "Yok, makamı minarenin başı değil, nerede görünürse görünsün kuyunun dibidir." der. Halbuki, o za­tı kuyunun dibinde ne gören vardır ve ne de görebilir.

İşte, o iki cemaatin münakaşasını halletmek için birisi çıkar ve der ki:

"Ey hayırsız topluluk! Eğer o müezzinin makamı kuyu dibi olla, her hali taş gibi katı ve karanlık olmalıdır. Öyle olsa, ona kalan yer sadece kuyu dibidir, aradaki hiçbir merhale değildir. Zira, kuyu dibindeki adamda hiç nur olmaz. 'Az da olsa nur var1 diyorsanız, kuyu dibinden başka hangi noktada gösterirlerse davayı diğerleri kazanır. Sizin müdafaa noktanız sadece kuyu dibidir. Ya kuyu dibinde olduğunu isbat edin, ya da susun."

İşte, temsildeki gibi, şeytanla münazara bahsi, arştan ferşe kadar bütün mesafeyi şeytandan ve talebelerinden alıyor, onları dar ve girilmez bir deliğe sıkıştırıyor. Onlara ."Kur'an nasıl bir kitaptır?" diye sorulsa, "Güzel ahlaki ders veren bir kitaptır." diyecekler. "Öyle ise Allah'ın kelamıdır, ki sizi bile güzel demeye mecbur ediyor." denilir.

"Peygamberi nasıl bilirsiniz?" denilse, "Güzel ahlaklı ve çok akıllı bir adam." derler.

Onun nuru, asan ve hakikati, onun minare başında olduğunu gösteriyor. İkisinin arasında bir noktada görenler, kendi bakışlarındaki zayıflıktan onu orada göremiyor. Fakat, makamını da inkâr edemiyorlar. Kuyu dibinde olması muhaldir. Eğer ehli dalaletin dediği gibi olsa, ikisinin arasında veya zirvede değil, kuyunun dibinde olması gerekir. Öyle ise O, en âli makamdadır. Bütün meydan Kur"an'ın ve Hz. Muhammed (asv)'mdır. (26.Mektup 4.Mebhas 6 Mesele)

-39-

HER YERDEN SU

Bir suyu elde etmek için bazıları uzaklardan, dağlan delerek borularla su getirir. Bazıları da her yerde kuyu kazıp su çıkabilir. Birinci kısım, zahmetlidir, tıkanıp su kesilebilir. Her yerden su çıkarmaya ehil olanlar daha rahat ve durumları sağlamdır.

Öyle de, kelâm âlimleri sebepler ve silsilelerin devamındaki f muhalden ötürü bir noktada kesip, Vacib-ül Vücud'un varlığını l îsbat ederler. Uzun bir yolda giderler. Kur'an-ı Hakim'in hakikatyolunda ise her yerden su bulunup çıkarılır. Her bir ayet, Hz. Musa'nın asası gibi, nereye vurulsa hayat suyu fışkırır. (26.Mektup 4.Mebhas 2Mesele)

-40-

İNSAN ELİ YETİŞEMEZ

Nasıl ki, nakışlı bir sarayda, bütün nakışların düğümü hük­münde olan bir kilit taşını yerleştirmek için bütün o sarayı ve duvan bilmek gerektir. Zira sanki o taşın, bütün diğer taşlara bakan bir yüzü, hepsini gören bir gözü vardır. Ve hepsi ile uyum içindedir.

Hem nasıl ki, göz bebeğini göze yerleştirebilmek için, bütün cesedi ve bütün uzuvların vazifelerini, birbiriyle olan irtibatları­nı bilmek gerekir.

Bu uyum, adeta her bir şeyi ait olduğu bünyedeki diğer uzuv­lara göre kalp ve çekirdek haline getirir. Ahengin muhafazası, vücudun dağılmaması, uyuma bağlıdır.

öyle de, hakikat ehli, Kur'an'ın her ayetinin ve her kelimesi­nin diğer ayetlere bakan yüzünü ve uyumunu izahlanyla göster­mişlerdir. Hatta, harf ilmi ile uğraşanlar, Kur'an'ın bir harfinde bir sayfa kadar sırlar bulunduğunu erbabına isbat etmiştir.

İnsanların sözleri arasında da, belki Kur'an'm kelimeleri ve cümleleri gibi ifadeler bulunabilir. Fakat, Kur'an'ın ifadelerinde-ki incelikler ve sayısız çokluktaki hikmetlerle her ayetin ve her harfin birbirine bakan yüzünü ayarlamak bütün varlığı kuşatan bir ilmi gerektirdiğinden, insan eli oraya ulaşamaz.

Kur'an İçin bir ilm-î muhit lazımdır. (19.Mektup 18.İşaret 2.Nükte)

-41-

DAĞLAR DİREK

"Dağlan birer kazık yapmadık mı?"(Nebe-7) ayeti avam hal­kın bile zemin yüzünde çok rahatlıkla okuyabildiği bîr cümleyi nazara verir.

"Direk ve kazıklarla tehlikelerden korunan bir gemi gibi, yer-

yüzü de içerisinde meydana gelecek karışıklıklardan dolayı par­çalanmak tehlikesinden korunmak için dağlarla kazıklanmıştır." Hayatı beslemek üzere.dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağı dağlardır, kirinden .   arındırır. Toprağı himaye eder, denizin istilasından korur. Zaten 1  hayatın direkleri de bu unsurlardır. Kur'an, dağların zemine di­rek olmasını anlatırken, hayatın direği olduğunu da akılların na­zarına verir. Devamındaki ayetlerde de açıklar. (MesNevi -Şemme)

-42-

TEKRAR

Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Tekrar usanç verse de, her kelâma şamil değildir. Besleyici gıdaların tekrarı memnuni­yet ve kuvvet verir. Lezzet için yenilen meyvelerin tekrarı usan­dırır. Kur'an, kalbe gıda, akla kuvvet, ruha ışık ve nefse şifa ol­duğu için usandırmaz. (Îşarat-Bakara)

-43-

 

KARANLIKTAN AYDINLIĞA

Bir hayalî vakıada, kendimi geniş bir sahrada gördüm. Zemi­nin yüzünü karanlık, sıkıcı, boğucu bir bulut kaplamıştı. Ne ha­va, ne ışık ve ne de su vardı. Vahşi mahlukların ortasındayım sandım. Denizler, fırtınalar benim düşmanım olmuşlardı. İçime, 'Zeminin öbür tarafında hava, ışık ve su var.' diye bir his geldi. Tünel gibi bir mağaraya sürüklendim. Yürüdüm. Baktım ki, bu­radan benden önce de çokları geçmiş. Çokları boğulup kalmışlar. Bazılarının ayak izleri vardı. Kimilerinin bir müddet seslerini işittim, fakat sonra o sesler kesildi.

Sonra elime, ışıklı, parçalayıcı bir alet verildi. Onun ile yolu­mu aydınlattım, Önümü açtım, dağlan parçaladım. Dağların ve denizlerin üzerine çıkarak seyre başladım.

Bir ses bana, o elektrikli aletin, Kur'an hazinelerinden veril­miş ayetler olduğunu söyledi.

O zemin, tabiat ve tabiat perestlik felsefesi idi. O tünel, felse­fecilerin hakikate ulaşmak için açtıkları yollardı. Boğulanlar Aristo, Eflatun gibi felsefeciler, sesini işittiklerim bir müddet hak yolda yürüyenlerdi.

(30.Söz 1. Maksat)

-44-

 

BAYRAMLAR VARDIR

Nasıl ki, her sultanın memleketinde ilan edilen bayram gün­leri vardır. Öyle günlerde sultanın hediyesi ve ihsanı diğer gün­lerin çok ötesindedir. Bu günler, ya bir tahta çıkışın, ya bir zafe­rin, ya bir başlangıcın yıl dönümü olabilir.

Öyle de, Cenab-ı Hakkın, bazı has günlerdeki ihsanatı sair günlerin çok ötesindedir. Hususîyle, Kur'an'ın inzal edildiği ra­mazan ayı, Kadir Gecesi, bayram günleri ihsanatın bire bin artı­rıldığı günlerdir. (29.Mektup 2.Kısım 7.Nükte)

-45-

 

YOL İKİDİR

Önümüzde iki yol var. Birisinde giderken, bütün canlıların ve insanların dünyaları harap edilmiş görülüyor, mazlumların inil­tileri ve ayrılık vaveylaları duyuluyor. Ya insanlıktan sıyrılıp,

kalbimizi katılaştırarak vahşicesine kendi selametimizi umu­mun felaketine tercih edeceğiz. Veya kalp ve aklın kulağını ka­patacağız.

Sefahat ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış tek gözlü Deccal gibi kör dehalı Avrupa'nın insanlığa gösterdiği yol, insanı âlâ-yı illiyyinden(en yüksek mertebeden) esfel-i safiline(aşağıların aşağısına) atar. Bu illete karşı bulduğu ilaç, uyutucu hevesat ve fantezilerle hisleri iptaldir.

İkinci yol, Kur'an'ın açtığı ölümsüzlük yoludur ki, şevk ve sü­rür ile yapılan vazifelerden saadet saraylarındaki mükafatlara geçiş kapısının açılmasıdır.

 

(17.Lem'a 5.Nota)

-46-

 

RUHLARA HEDİYE

Nasıl ki hava, ağızdan çıkan bir kelimenin herkese ulaşması­na vesiledir. Bîr minareden okunan ezan, radyolar aracılığı ile aynı anda bir çok yerden dinlenebilir. Bir yerde yanan lamba binlerce aynada birden görünebilir. Öyle de, bir Yasin-i Şerif okunsa ve milyonlarca ruha hediye edilse, her birine tam bir Ya­sin-i Şerif düşer. (l.Şua l.Sual)

-47-

 

BİR ÜSTAD

Kırk elli sene evvel Eski Said, daha çok aklî ve felsefî ilimler­le iştigal ettiği için, kendisine hakikat ve tarikat erbabının mes­leği gibi bir meslek aradı. Onların her birisinin kendine göre cezbedici hususiyetleri vardı. Hangisinin arkasından gideceğini dü­şünüyordu. İmam-ı Rabbani de ona gaybî bir tarzda, "Tevhid-i kıble et, yalnız bir üstadın arkasından git." demişti. Eski Said'in çok yaralı kalbine;

"Hakikî Üstad Kur'an'dır. Kıble birliği de onunla olur." diye geldi. Hem ruhu, hem kalbi garip bir seyre başladı. Nefsi onu, şek ve şüphelere karşı manevi bîr mücadeleye mecbur ediyordu. İmam-ı Gazalî (r.a.), Mevlana Celaleddin (r.a.), İmam-ı Rabbani(r.a.) gibi kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak yürüdü. Başkaları­nın akıl gözünü kapadıkları noktalardan gözü açık geçti. Kur'an'm irşadıyla umumî fazilet yolunu tercih etti. Kur'an'm hem kalbe, hem akla, hem ruha hitab etmesi gibi, o da zikir, fi­kir ve his yolunun bütünü ile meşgul oldu. (Mesnevi-Mukaddeme l.Nokta)

 

 

 

-48-

Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki ha­neden bahseder, programını ve işlerinin liste ve fihristesini(içindekiler bölümü, planını) yapar. Kur’ân dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini, tabir caizse programını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf(yapmacıklık) görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklit veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farz edip konuşmuş gibi bir hud’anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün saffetiyle, bütün hulûsuyla, sâfi(temiz), berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ışığı “Güneşten geldim” der, Kur’ân dahi “Ben Hâlık-ı Âlemin(evrenin yaratıcısının) beyanıyım ve kelâmıyım” der. (Sözler sh: 397)

Kendini   tanıttırmak  için,  kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylet­tiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttı­racak. (Şualar sh: 124)

 

 

 

-49-

Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir zâtın lisanıyla,  zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Sa­adete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor. Demek, Kur’ân’ın na­zar-ı gayb-bînîsi, o kütüb-ü sâlifenin umumunun fevkinde ahvâl-i maziyeyi görüyor ki, ittifakî mese­lelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor, ihtilâfî meselelerde musahhihâne onlara faysal oluyor. Halbuki, Kur’ân’ın vukuat ve ahvâl-i maziyeye dair ihbârâtı aklî bir iş değil ki akılla ihbar edilsin. Belki semâa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın it­tifakıyla kıraatsiz, kitabetsiz, emanetle maruf, ümmî lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzul ediyor. (Sözler sh: 404)

-50-

Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle reh­berdir, ehl‑i  hakikate muallimdir. Öyleyse, beşe­rin muhaverâtı(konuşmaları) ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini(mes’elelerini) onun li­sanıyla zikrediyor, edeb-i muaşereti(toplum hayatında beraber yaşamanın terbiye kaidesini) ondan taal­lüm ediyor(öğreniyor), ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. (Sözler sh: 185)

Kur’ân’dan sonra, ikinci derecede kütüb-ü mu­kaddese ve suhuf-u semâviyenin, (Allah’tan vahiyle gelen sayfalar)  dereceleri nis­betinde tefevvukları(üstünlükleri) vardır; o sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur’ân’­dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri top­lansa, yine Kur’ân’ın mertebe-i kudsiyesine yeti­şip tanzir edemez. (Sözler sh: 135)

 Basit bir tetkik, Kur’ân’ın dil ve ifâde yönünden hiç bir kitaba benzemediğini ortaya koymaya yetecektir. Ayrıca, üslûb, ma’nâ ve muhtevâ bakımından da Kur’ân, eşsiz ve emsâlsizdir. O halde, ya Kur’ân, şimdiye kadar yazılmış bütün kitapların altında bir yere sahiptir -ki bunu şeytan bile iddia edemez- ya da Onun her kitabın üstünde bir yeri vardır. Öyleyse, Kur’ân bir beşer sözü değildir.

 Her zamanın ve ilmin zirvesini heber veren Kur'an nasıl yazıldı ve bozulmadan günümüze geldi? sorusunun cevabı-9.soru- için tıklayın  

Kur’ân,

• şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeli­yesi,

• ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dilleri­nin tercüman-ı ebedîsi,

• ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfes­siri,

• ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

• ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

• ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

• ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

• ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, te­meli, hendesesi,

• ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

• ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl‑i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercü­man-ı sâtıı,

• ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,

• ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve zi­yası,

• ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,

• ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,

• ve insana hem bir kitab-ı şeriat,

• hem bir kitab-ı dua,

• hem bir kitab-ı hikmet,

• hem bir kitab-ı ubudiyet,

• hem bir kitab-ı emir ve davet,

• hem bir kitab-ı zikir,

• hem bir kitab-ı fikir,

• hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviye­sine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir. (Sözler sh: 366)

-51-

Kur’ân’ın takip ettiği makasıd-ı esasiye ve anâsır-ı asliye, ubudiyetle(kullukla) tevhid, risa­let(peygamberlik), haşir, adalet olmak üzere dörttür. Diğer bah­settiği meseleler ancak bu maksatlara vesilelerdir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 234)

 

-52-

 Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâina­tın (büyük kainat kitabı) en âli bir müfessiridir(açıklayıcısıdır) ve en beliğ(gerçeğe uygun konuşan) bir tercüma­nıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sayfala­rında ve zamanların yapraklarında kalem-i kud­retle yazılan âyât-ı tekviniyeyi (harika yaradılışlarıyla Allah’ı tanıtan varlıkları)  cin ve inse ders verir. (Sözler sh: 131)

-53-

 

SÖNDÜRÜLMEZ GÜNEŞ

Said Nursi, Van'da Vah1 Tahir Paşa'nın yanında iken bir gaze­teden, İngiliz Müstemlekat Nazırının, İngiliz Mebuslar Meclisin­de, elindeki Kur'an'ı göstererek: "Bu Kur'an Müslümanların elin­de kaldıkça biz onlara hakikî hakim olmayız. Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'an'dan soğutmalıyız!" dediğini okur. Bunun üzerine ruhunda bir feveran ve gayret uyanır ve: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim." der. (İlk hayatı)

-54-

Hiç bir insan kendi kendine namusuna leke getirmek ve bu mevzûda dile düşmek istemez. Hele bu insan, ömrü boyunce ‘emîn’ olarak tanınmış bir iffet ve nâmus âbidesiyse! Gerçek bu iken, Efendimiz (sav)’in hayatına baktığımızda münafıkların düzüp ortaya attığı bir hâdiseye şahit oluruz; tam bir ay belini büken, kendisini ızdıraptan ızdıraba sürükleyen, yalnız kendisini değil, pâk zevcesi Âişe (r.anha) Validemizi ve en büyük dostu Ebu Bekir Efendimiz (ra)’i ve diğer mü’minleri dilgir eden ‘ifk’ hâdisesine. Münafıkların Aişe Validemiz’e attıkları iftira karşısında, eğer Kur’ân’ı -hâşâ- kendi yazmış olsaydı, hakikatı ortaya koymak veya namusu üzerinde en ufak bir lekenin olmadığını ilân etmek için bir ay bekler miydi? Sonra, hiç insan kendi eviyle, aileleriyle alâkalı bazı mevzûları açıklamak ister mi? Halbuki, Kur’ân, Efendimiz’in hanımlarıyla ilgili olarak “Evlerinizde oturun, ilk cahiliye (kadınlar)ının açılıp-saçılmaları gibi açılıp, saçılmayın.” (Ahzâb, 33/33) ve “sözü (yumuşak-tatlı) edâ ile konuşmayın” (Ahzâb, 33/32) şeklinde emir, nehiy ve ikâzlar ihtivâ etmektedir. Sadece bu bile, Kur’ân’ın Kelâm-ı İlâhî olduğunu isbata yetmez mi? (İnancın Gölgesinde 2, s:93)

-55-

 

 

SURLAR YIKILINCA

Birinci cihan harbinden evvel, yan uyku gibi bir sadık vakı­ada, kendimi Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında gördüm. Birden o dağ müthiş bir şekilde infilak etti'. Dağlar gibi parçalarını dünyaya dağıttı. O dehşetli halde baktım ki merhum validem de yanımda imiş. Dedim: "Ana, korkma. Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahimdir ve Hakimdir."

O halde iken, mühim bir zat bana emreder gibi, "Kur'an'm ifadelerindeki yüksek hakikatleri göster!" dedi.

Uyandım, anladım ki, büyük bir infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılacak. Doğru­dan doğruya Kur'an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; ifadeleri ve yüksek hakikatleri onun zırhı ola­cak. Ve ondaki hazinelerin bir nevini şu zamanda göstermeye be­nim gibi bir adam namzet olacak, vazifelendirilecek.

Müslümanların üst el olmalarından ve Osmanlının kuvvetin­den ötürü kimse doğrudan doğruya Kur'an'a ilişemiyordu. Her­kes "Müslümanlık güzel ki, Müslümanlar dünyanın azizleridir." diye düşünüyordu. Müslümanların maddeten mağlubiyeti İle o güzel sığınak, sur yıkıldı. Fakat, Müslümanlığın güzellikleri ve Kur'an'ın hakikatleri hiçbir zaman mağlup olmadı. (28.Mektup 7,Mesele l.Sebep)

-56-

Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir(uzaktır, ihtiyaç duymaz ).  (Sözler sh: 138)

-57-

Kur’ân, İsm-i Âzamdan (Allah’ın isimlerinden en büyük olanıdır)   ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semavat ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hi­taptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâ­sia-i muhîta noktasında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâ­tına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı kemâl‑i liyakatle Kur’ân’a verilmiş. (Sözler sh: 134)

-58-

Ey Şeytan ve ey Şeytanın şakirtleri! Kur’ân ya Arş-ı Âzamdan (Allah’ın en büyük arşından, en yüce ve  her şeyi) ve İsm-i Âzamdan gelmiş bir ke­lâmullahtır(Allah’ın sözüdür)  veyahut—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—yerde, Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sabık(geçmiş) hüccetlere(delillere)  karşı bunu sen diyemez­sin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyleyse, bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir (imkansızdır)  ve olamaz. (Sözler sh: 189)

-59-

Kur’ân’ın vazife-i asliyesi, daire-i Rububiyetin (Allah’ın bütün varlıkları idare ve terbiye etmesinin)  kemâlât ve şuûnâtını (sıfat ve işlerini)   ve daire-i ubudiyetin (Allah’ın emir ve yasaklarına göre yaşamanın)  vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir. (Sözler sh: 265)

-60-

Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi,  Kur’ân’­ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ(yüce) dâmenine (eteğine) erişemez. (Sözler sh: 350)

-61-

Elde Kur’ân gibi bir mucize-i bâki varken, Başka burhan(delil)  aramak aklıma zâid (fazla, gereksiz) görünür. Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat(gerçek delil) varken, Münkirleri ilzam(susturmak) için gönlüme sıklet(manevi sıkıntı, ağırlık)   mi gelir? (Sözler sh: 365)

-62-

Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İh­lâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle‑i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf eden­ler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohu­munun kesreti misilli, Leyle-i Kadirde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işa­retiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte, Kur’ân‑ı Hakîm, tezâuf‑u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemi­yor. (Sözler sh: 346)

-63-

Kur’ân,

• bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın ke­lâmıdır;

• hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’­ın fermanıdır;

• hem bütün semâvat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır;

• hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâ­lemedir;

• hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir;

• hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir;

• hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır;

• hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir.

Ve şu sırdandır ki,  “Kelâmullah”  ünvanı, ke­mâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da ve­riliyor. Kur’ân’dan sonra sair enbiyanın kütüp ve suhufları derecesi gelir. (Sözler sh: 367)

-64-

Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı(kaynağı) ve şu seyyarelerin güneşi Kur’ân‑ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyleyse, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. (Mektubat sh: 356)

-65-

 “Bu işittiğim Kur’ân, başka kitaplara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkinde(üstünde)  olacak. Umumun altındaki şık ise, kimse diyemez ve de­memiş; şeytan dahi diyemez. Öyleyse umumun fevkindedir.” (Mektubat sh: 406)

 

-66-

 

Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi(Kuran mucizeleri risalesi)

¬v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

¬y¬V²C¬W¬"ö«–Y­#²@«<ö«žö¬–³!²I­T²7!ö~«H´;ö¬u²C¬W¬"ö~Y­#²@«<ö²–«!ö|«V«2öÇw¬D²7!«:ö­j²9¬ž²!ö¬a«Q«W«B²%!ö¬w¬\«7ö²u­5 

!®h[¬Z«1ö¯m²Q«A¬7ö²v­Z­N²Q«"ö«–@«6ö²x«7«:

                Mahzen-i mu'cizat(mucizeler deposu) ve mu'cize-i kübra-yı Ahmediye(peygamber efendimizin en büyük mucizesi) (A.S.M.) olan Kur'an-ı Hakîm-i Mu'ciz-ül Beyan'ın hadsiz(sonsuz) vücuh-u i'cazından(mucizelik yönlerinden) kırka yakın vücuh-u i'caziyeyi(mucize yönünü) arabî risalelerimde ve arabî Risale-i Nur'da ve "İşarat-ül İ'caz" namındaki tefsirimde ve geçen şu yirmidört Sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız beş vechini(yönünü) bir derece beyan ve sair vücuhu içlerinde icmalen(özetle) dercederek(katarak) ve bir mukaddeme(ön söz) ile onun tarif ve mahiyetine(yapısına) işaret edeceğiz.

                Mukaddeme üç cüz'dür.

                Birinci cüz': Kur'an nedir? Tarifi nasıldır?

                Elcevab: (Ondokuzuncu Söz'de beyan edildiği ve sair sözlerde isbat edildiği gibi) Kur'an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın(evrenin) bir tercüme-i ezeliyesi(sonsuz tercümesi).. ve âyât-i tekviniyeyi(yaratılış delillerini) okuyan mütenevvi(çeşitli) dillerinin tercüman-ı ebedîsi(sonsuz tercümanı, çevirmeni) .. ve şu âlem-i gayb ve şehadet(bilip bilmediğimiz, görüp göremediğimiz evrenlerin) kitabının müfessiri(açıklayıcısı)... Ve zeminde(yer) ve gökte gizli esma-i İlahiyenin(rabbimizin isimlerinin) manevî hazinelerinin keşşafı.. ve sutur-u hâdisatın(olayların kapalı yönlerinin) altında muzmer(gizli) hakaikın(gerçeklerin) miftahı(anahtarı).. ve âlem-i şehadette(bu gördüğümüz evrende) âlem-i gaybın(görünmeyen evrenin) lisanı(dili).. ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden(tarafından) gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye(rabbimizin iltifatı) ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin(rabbimizin konuşmasının) hazinesi.. ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.. ve avalim-i uhreviyenin(ahiret alemlerinin) mukaddes haritası... Ve zât ve sıfât ve esma(isimler) ve şuun-u İlahiyenin(ilahi işlerinin) kavl-i şârihi(açıklayan konuşması), tefsir-i vâzıhı(açık bir tefsiri), bürhan-ı katı(kesin delili), tercüman-ı satıı(parlak tercumanı)... Ve şu âlem-i insaniyetin(insanlık evreninin) mürebbisi(terbiyecisi).. ve insaniyet-i Kübra(büyük insanlık) olan İslâmiyetin mâ(su) ve ziyası(ışığı).. ve nev-i beşerin(insan türünün) hikmet-i hakikiyesi(gerçek hikmeti).. ve insaniyeti saadete sevkeden(yönlendiren) hakikî mürşidi(hocası) ve hâdîsi(doğru yolu göstericisi)... ve insana hem bir kitab-ı şeriat(kanun kitabı), hem bir kitab-ı dua(dua kitabı), hem bir kitab-ı hikmet(hikmet kitabı), hem bir kitab-ı ubudiyet(kulluk kitabı), hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine(manevi ihtiyaçlarına) merci' olacak çok kitabları tazammun eden(içine alan) tek, câmi'(içine alan) bir Kitab-ı Mukaddes'tir. Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefa(arifler) ve muhakkikînin(araştırmacıların) muhtelif(çeşitli) meşreblerine(yapılarına) ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına(zevklerine) lâyık ve o meşrebi tenvir edecek(nurlandıracak) ve her bir mesleğin mesâkına(sürecine) muvafık(uygun) ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden(çıkaran) mukaddes bir kütübhane hükmünde bir Kitab-ı Semavî'(Allah’tan gelen kitap)dir.

                İkinci cüz'(parça) ve tetimme-i tarif(tarifi tamamlama): Kur'an, arş-ı a'zamdan(Allah’a yakın en büyük makamdan), ism-i a'zamdan(tecelli eden en büyük ve geniş isimden), her ismin mertebe-i a'zamından(en büyük tecellisi mertebesinden)) geldiği için, (Onikinci Söz'de beyan ve isbat edildiği gibi) Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır(sözüdür). Hem bütün mevcudatın(varlıkların) İlahı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem bütün Semavat(gökler) ve Arzın(yerin) Hâlıkı(yaratıcısı) namına bir hitabdır. Hem rububiyet-i mutlaka(herşeyin tek rabbi) cihetinde(yönünden) bir mükâleme(konuşma)dir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir(sonsuz hutbe). Hem rahmet-i vasia-i muhita(herşeyi içine alan geniş rahmet) nokta-i nazarında(bakış noktası) bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir(rahmaniyetinin defteri). Hem uluhiyetin(ilahlığının) azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere(haberleşme) mecmuası(yazıları)dır. Hem ism-i a'zamın(en büyük ismin) muhitinden(herşeyi içine alan) nüzul(inmesi) ile arş-ı a'zamın bütün muhatına(hudutlarına) bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir Kitab-ı Mukaddes'tir. Ve şu sırdandır ki, "Kelâmullah(Allahın sözü)" ünvanı kemal-i liyakatla(tam bir hak etmeyle) Kur'ana verilmiş ve daima da veriliyor. Kur'andan sonra sair(diğer) enbiyanın(peygamberlerin) kütüb(kitap) ve suhufları(sayfaları) derecesi gelir. Sair nihayetsiz(sonsuz) Kelimat-ı İlahiyenin ise bir kısmı dahi has(özel) bir itibarla(önem, güven), cüz'î(küçük) bir ünvan ile, hususî(özel) bir tecelli ile, cüz'î(küçük) bir isim ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zahir olan(görülen) ilhamat(bütün canlılarda görülen ilhamlar: Fasulyenin yükselmek için bir dal bulması, ona yönelmesi gibi) suretinde(şeklinde) bir mükâlemedir(konuşmadır). Melek ve beşer(insanlar) ve hayvanatın ilhamları, külliyet(her şeyde görülen) ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir(çeşitlidir).

                Üçüncü Cüz': Kur'an, asırları muhtelif(değişik) bütün enbiyanın(peygamberlerin) kütüblerini(kitaplarını) ve meşrebleri muhtelif(çeşitli) bütün evliyanın risalelerini(yol gösteren eserlerini) ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın(veli yetiştirebilecek seviyedeki peygamber varisi şahıslar) eserlerini icmalen(özetle) tazammun eden(içine alan) ve cihat-ı sittesi(altı yönden) parlak ve evham u şübehatın(şüphelerin) zulümatından musaffa(temiz) ve nokta-i istinadı(dayanma noktası), bilyakîn vahy-i semavî(yaratıcımızdan gelenler) ve kelâm-ı ezelî(sonsuz yaratıcımızdan gelen söz).. ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede(toplu halde gördüğümüz) saadet-i ebediye(sonsuz mutluluk ve huzur).. içi, bilbedahe(apaçık) hâlis(saf, Allah rızası) hidayet(Allah tarafından doğru yolun kalbimize yerleştirilmesi).. üstü, bizzarure envâr-ı iman(inanç nurları).. altı, biilmelyakîn delil ve bürhan(ispat).. sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan.. solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz'an(aklı ve fikri etkileyen, ikna eden))... Meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan(cennet yerleri)... Makamı ve revacı(kabulü), bilhads-is sadık(doğruluğu olaylarla bilinen) makbul-ü melek ve ins ü can(cinler, insanlar, melekler tarafından) bir Kitab-ı Semavî'(insan eseri olmayan vahiyle Allah’ın gönderdiği)dir.

                Kur'anın tarifine dair üç cüz'ündeki sıfatların herbiri başka yerlerde kat'î(kesin olarak) isbat edilmiş veya isbat edilecektir. Davamız mücerred(tek kişilik bir iddia) değil, her birisi bürhan-ı kat'î(kesin delillerle) ile müberhendir(delillerle ispatlanmış).

                BİRİNCİ ŞU'LE(alev, ateş alevi): Bu şu'lenin üç şuaı(kaynaktan gelen ışık, ışın) var.

                BİRİNCİ ŞUA: Derece-i i'cazda(mucizelik derecesinde) belâgat-ı Kur'aniyedir(Kuranın halin gerektirmesine göre söz söylemesi). O belâgat(duruma uygun edebi söz söyleme) ise, nazmın cezaletinden(harikalığı) ve hüsn-ü metanetinden(güzelliğindeki sağlamlık) ve üslûblarının bedaatinden(eşsizliğinden), garib(tuhaf-tek) ve müstahsenliğinden(güzelliğinden) ve beyanının beraatinden(anlatımının harikalığı), faik(üstün) ve safvetinden(temiz, halis) ve maânîsinin(anlamlarının) kuvvet ve hakkaniyetinden ve lafzının(söz) fesahatinden(doğru düzgün söyleyiş), selasetinden(açık, kolay anlatımı) tevellüd eden(doğan) bir belâgat-ı hârikulâdedir(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek) ki, benî-Âdemin(insanların) en dâhî ediblerini(edebiyatçılarını), en hârika hatiblerini(hitabetçilerini), en mütebahhir ülemasını(büyük ilim adamlarının) muarazaya(biri ile bir meselenin ispatını yarışmak) davet edip binüçyüz senedir meydan okuyor, onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muarazaya(biri ile bir meselenin ispatını yarışmak) davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semavata(göklere) vuran o dâhîler, ona muaraza için ağız açamayıp kemal-i zilletle(kaybettiklerini kabullenip) boyun eğdiler. İşte belâgatındaki(duruma göre uygun söz söylemek) vech-i i'cazı(mucizelik yönü) iki suretle işaret ederiz:

                Birinci Suret(biçim): İ'cazı(mucizeliği) vardır ve mevcuddur. Çünki Ceziret-ül Arab(arap yarımadası) ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka(büyük çoğunlukla) itibariyle ümmi(okul, tahsil görmemiş) idi. Ümmilikleri için mefahirlerini(öğünmelerini) ve vukuat-ı tarihiyelerini(tarihe ait olaylarını) ve mehasin-i ahlâka(ahlakı güzelleştirmeye) yardım edecek durub-u emsallerini(ata sözlerini) kitabet(yazılı eserler) yerine şiir ve belâgat kaydıyla muhafaza ediyorlardı(koruyorlardı). Manidar(anlamı geniş) bir kelâm(söz), şiir ve belâgat cazibesiyle(çekiciliği) eslaftan(öncekilerden) ahlafa(sonrakilere) hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtrî(yaratılış ihtiyaçlarının) neticesi(sonucu) olarak o kavmin manevî çarşı-yı ticaretlerinde(fikir alışverişleri gibi manevi ticaret çarşılarında) en ziyade(ençok) revaç bulan(meşhur olan), fesahat(sözlerin söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir) ve belâgat(Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı) metaı(faydalı mal, eşya) idi. Hattâ bir kabilenin belig bir edibi(edebiyatçısı), en büyük bir kahraman-ı millîsi(milli kahramanı) gibi idi. En ziyade onunla iftihar(övünme) ediyorlardı. İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim(arap toplumu), şu en revaçlı(meşhur, üstüne düşülen, önem verilen) ve medar-ı iftiharları(övünme sebepleri) ve ona şiddet-i ihtiyaçla(şiddetle ihtiyaç duydukları halde) muhtaç olan belâgatta akvam-ı âlemden(dünyadaki diğer milletlere oranla) en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek), o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe(savaş) ederdi ve bir sözüyle musalaha(barış) ediyorlardı. Hattâ onların içinde "Muallakat-ı Seb'a" namıyla yedi edibin yedi kasidesini altunla Kâ'be'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar(övünme) ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı(meşhur) olduğu bir anda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan nüzul etti(indirildi). Nasılki zaman-ı Musa(Musa peygamber zamanında) Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı İsa Aleyhisselâm'da tıb revaçta(kabul görür, anlaşılır, önem verilir) idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülega-yı Arabı(Arap belagatçılarını), en kısa bir suresine mukabeleye(karşılığına, benzerine) davet etti:

¬y¬V²C¬8ö²w¬8ö¯?«*x­,¬"ö!x­#²@«4ö@«9¬G²A«2ö]«V«2ö@«X²7Åi«9ö_ÅW¬8ö¯`²<«*ö]¬4ö²v­B²X­6ö²–¬!«: 

fermanıyla onlara meydan okuyor. Hem der ki: "İman getirmezseniz mel'unsunuz(lanetlenmişsiniz). Cehennem'e gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor(hafife alyor). Onları bidayeten(ilk olarak, daha baştan) i'dam-ı ebedî(sonsuz idam) ile ve sonra da Cehennem'de i'dam-ı ebedî ile beraber dünyevî i'dam ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya muaraza(yarışın, karşılık verebilin, sözle karşılıklı mücadele) ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir(yıkılma)."

                İşte eğer muaraza(karşı gelmeleri) mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir-iki satırla muaraza edip(karşılık verip) davasını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilatlı(zor olan) muharebe tarîkı(savaş yolu) ihtiyar edilsin(seçilsin)? Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin? En tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin(seçsin), hiç kabil midir? Çünki bir edibleri(edebiyatçıları), birkaç hurufatla(harflerle, yazılarla) muaraza(karşılık) edebilseydi; Kur'an, davasından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe(savaşmak) gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler(seçtiler). Demek, muaraza-i bilhuruf(edebiyatla karşılık vermesi) mümkün değildi, muhaldi(imkansızdı). Onun için muharebe-i bis-süyufa(kılınçla karşılığa, savaşa) mecbur oldular. Hem Kur'anı tanzir etmek(benzerini yapmak), taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebeb vardı. Birisi; düşmanın hırs-ı muarazası(karşılık verme hırsı ve gereği). Diğeri; dostlarının şevk-i taklididir(sevgiden kaynaklanan taklit ve ona benzeme şevki) ki, şu iki saik-i şedid(yönelten sebep) altında milyonlar Arabî kitablar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim(profesör) olsun, âmi(okumamış) olsun her kim ona ve onlara baksa kat'iyyen(kesinlikle) diyecek ki: "Kur'an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez(eşi ve benzerini ortaya çıkaramaz)." Şu halde, ya Kur'an bütününün altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla(birlikte) battaldır(doğru olmadığı ispatlanmış), muhaldir(imkansızdır). Veya Kur'an, o yazılan umum(bütün) kitabların fevkındedir(üstündedir).

                Eğer desen: Nasıl biliyoruz ki, kimse muarazaya(karşılığa) teşebbüs(yeltenmedi, denemedi) etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı faide etmedi?

                Elcevab: Eğer muaraza(karşılık) mümkün olsaydı, alâküllihal(her durumda) kat'î(kesinlikle) teşebbüs edilecekti(karşılık verme denenecekti). Çünki izzet ve namus mes'elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi, alâküllihal kat'î(tam) tarafdar pek çok bulunacaktı. Çünki hakka muarız(düşman) ve muannid(inatçı) daima kesretli(kalabalık) idi. Eğer tarafdar bulsaydı, alâküllihal iştihar(duyulup meşhur olacaktı) bulacaktı. Çünki küçük bir mücadele, beşerin(insanların) nazar-ı istiğrabını(hayretini, şaşırmasını) celbedip(çekip) destanlarda iştihar(meşhur, şöhret) eder. Şöyle acib bir mücadele ve vukuat(olaylar) ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şeni'(çok kötü) şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Halbuki muarazaya(çürütmek için yapılan karşılıklı fikir mücadelesi) dair Müseylime-i Kezzab'ın bir-iki fıkrasından başka nakledilmemiş(bildirilmemiş). O Müseylime'de çendan(gerçi) belâgat varmış. Fakat hadsiz(sonsuz) bir hüsn-ü cemale(güzelliğe) mâlik(sahip) olan beyan-ı Kur'ana nisbet edildiği(karşılaştırıldığı) için, onun sözleri hezeyan(yalancılık) suretinde(şeklinde) tarihlere geçmiştir. İşte Kur'anın belâgatındaki i'caz(mucizelik), kat'iyyen(kesinlikle) iki kerre iki dört eder gibi mevcuddur(var) ki, iş böyle oluyor.

                İkinci Suret: Belâgatındaki(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek) i'caz-ı Kur'anînin(Kuran mucizesinin) hikmetini(faydasını) Beş Nokta'da beyan edeceğiz.

                Birinci Nokta: Kur'anın nazmında(sıra, tertip, düz yazısındaki) bir cezalet-i hârika(harika bir şekilde söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimelerle oluşu ve şekilde oluşu) var. O nazımdaki cezalet ve metaneti(harika kuvveti), "İşarat-ül İ'caz" baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi beyan eder(anlatır). Saatın saniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizamını(düzenini) tekmil eden(tamamlayan) ne ise, Kur'an-ı Hakîm'in herbir cümledeki, hey'atındaki(tüm kısım, parça) nazım ve kelimelerindeki nizam(düzen) ve cümlelerin birbirine karşı münasebatındaki(ilgile ve bağlantılarındaki) intizamı(düzeni) öyle bir tarzda(şekilde) "İşarat-ül İ'caz"da âhirine(sonuna) kadar beyan edilmiştir. Kim isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezalet-i hârikayı bu surette görebilir. Yalnız bir-iki misal, bir cümlenin hey'atındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.

                Meselâ: «t±¬"«*ö¬Æ!«H«2ö²w¬8ö½^«E²S«9ö²v­Z²BÅ,«8ö²w¬\«7«:ö   Bu cümlede, azabı dehşetli göstermek için en azının şiddetle tesirini(etkisini) göstermekle göstermek ister. Demek taklili ifade(azaltmayı anlatacak) edecek cümlenin bütün heyetleri de bu taklile(azaltma anlamına) bakıp ona kuvvet verecek. İşte ²w¬\«7ölafzı(kelimesi), teşkiktir(parçalama, ikiye ayırma). Şek(şüphe), kıllete(azlığa) bakar. Åj«8ölafzı(kelimesi), azıcık dokunmaktır. Yine kılleti(azlığı) ifade eder. ½^«E²S«9ölafzı maddesi, bir kokucuk olup kılleti(azlığı) ifade ettiği gibi, sîgası(kip) bire delalet(işaret, gösterme) eder. Masdar-ı merre tabir-i sarfiyesinde(anlamca) biricik demektir, kılleti(azlığı) ifade eder(belirtir). ½^«E²S«9ödaki tenvin-i tenkirî, taklili(azlığı belirtmek) içindir ki, o kadar küçük ki, bilinemiyor demektir. ²w¬8ölafzı, teb'iz(azaltma) içindir, bir parça demektir. Kılleti(azlığı) ifade eder. ¬Æ!«H«2ölafzı(kelimesi); nekal, ikaba(şiddetli azap) nisbeten(kıyasla) hafif bir nevi(tür) cezadır ki, kıllete(azlığı) işaret eder. «t±¬"«*ölafzı(kelimesi); Kahhar, Cebbar, Müntakim'e bedel(yerine) yine şefkati ihsas etmekle(hatırlatmakla) kılleti(azlığı) işaret ediyor. İşte bu kadar kılletteki bir parça azab böyle tesirli ise, ikab-ı İlahî(rabbimizin cezası, azabı) ne kadar dehşetli olur kıyas edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi(geniş, her şeyi içine alan, büyük hedefleri), herbiri kendi lisanıyla(diliyle) takviye eder(kuvvet ve destek verir). Şu misal(örnek) bir derece lafz(ağızdan çıkan söz, kelime) ve maksada(amaca) bakar.

                İkinci misal(örnek): «–x­T¬S²X­<ö²v­;@«X²5«+«*ö_ÅW¬8«:ö   Şu cümlenin hey'atı(hepsi), sadakanın şerait-i kabulünün(Allah tarafından kabul olma şartlarının) beşine işaret eder.

                Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki, _ÅW¬8«:ölafzındaki ²w¬8ö-i teb'îz ile o şartı ifade eder.

                İkinci şart: Ali'den alıp Veli'ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı ²v­;@«X²5«+«*ölafzı ifade ediyor. "Size rızık olandan veriniz" demektir.

                Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta @«X²5«+«*ödaki @«9ölafzı işaret eder. Yani "Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur."

                Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına(yeme içme vb. gerekli ihtiyaçlarına),  sarfetsin(harcasın). Yoksa sefahete(günahlara, kumara, içkiye) sarfedenlere sadaka makbul olmaz(kabul olmaz). Şu şarta «–x­T¬S²X­<ölafzı işaret ediyor.

                Beşinci şart: Allah namına vermektir ki, ²v­;@«X²5«+«*öifade ediyor. Yani "Mal benimdir, benim namımla vermelisiniz." Şu şartlarla beraber bir tevsi'(genişletme) de var. Yani: Sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dahi olur. Kavl(söz, konuşma) ile, fiil(iş) ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksama @ÅW¬8ölafzındaki @«8öumumiyetiyle(genelliğiyle) işaret ediyor. Hem şu cümle de bizzât işaret ediyor. Çünki mutlaktır, umumu(hepsini) ifade eder. İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan(hediye) ediyor. Heyetiyle(toplu halde) ihsas(özellikle hissettiriyor) ediyor. İşte heyette böyle pek çok nazımlar var. Kelimatın(sözcüklerin, kelimelerin) dahi birbirine karşı, aynen geniş böyle bir daire-i nazmiyesi(nazım dairesi) var. Sonra kelâmların(cümlelerinde, konuşmalarında) da, meselâ: ½G«&«!ö­yÁV7!ö«x­;ö²u­5ö   de altı cümle var. Üçü müsbet(olumlu, pozitif), üçü menfî(olumsuz, negatif). Altı mertebe-i tevhidi(Allah’ın birliğini ispatlayan mertebe) isbat etmekle beraber şirkin altı enva'ını(çeşidini) reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere hem delil olur, hem netice(sonuç) olur. Çünki herbir cümlenin iki manası var. Bir mana ile netice(son, gaye, amaç) olur, bir mana ile de delil olur. Demek Sure-i İhlas'ta otuz Sure-i İhlas kadar, muntazam(düzenli), birbirini isbat eder delillerden mürekkeb(bir biri içine girmiş) sureler vardır. Meselâ:

½G«&«!ö!®x­S­6ö­y«7ö²w­U«<ö²v«7ö­yÅ9«ž¬ö²G«7x­<ö²v«7ö­yÅ9«ž¬ö²G¬V«<ö²v«7ö­yÅ9«ž¬ö½G«W«.ö­yÅ9«ž¬ö½G«&«!ö­yÅ9«ž¬ö­yÁV7!ö«x­;ö²u­5

Hem: ­yÁV7!ö«x­;ö­yÅ9«ž¬ö½G«&«!ö­yÅ9«ž¬ö½G«W«.ö­yÅ9«ž¬ö²G¬V«<öv«7ö­yÅ9«ž¬ö²G«7x­<ö²v«7ö­yÅ9«ž¬ö½G«&«!ö!®x­S­6ö­y«7ö²w­U«<ö²v«7«:

Hem: ½G«&«!ö!®x­S­6ö­y«7ö²w­U«<ö²v«7ö!«)¬@«4ö²G«7x­<ö²v«7ö!«)¬@«4ö²G¬V«<ö²v«7ö!«)¬@«4ö½G«W«.ö«x­Z«4ö½G«&«!ö«x­Z«4ö­yÁV7!ö«x­;

Daha sen buna göre kıyas et...

                Meselâ: «w[¬TÅB­W²V¬7ö›®G­;ö¬y[¬4ö«`²<«*ö«žö­Æ@«B¬U²7!ö«t¬7´)öövÀ7À!ö  öŞu dört cümlenin herbirisinin iki manası var. Bir mana ile öteki cümlelere delildir. Diğer mana ile onlara neticedir(sonuç). Onaltı münasebet(ilgi, bağlantı) hatlarından bir nakş-ı nazmî-i i'cazî(mucize nazımsal işlemeleri) hasıl olur. "İşarat-ül İ'caz"da öyle bir tarzda(şekilde) beyan edilmiş ki, bir nakş-ı nazmî-i i'cazî teşkil eder(oluşturur). Onüçüncü Söz'de beyan edildiği gibi, güya ekser(çoğul) âyât-ı Kur'aniyenin(Kuran ayetlerinin) herbirisi ekser(çoğul) âyâtın(delillerin) herbirisine bakar bir gözü ve nâzır(bakan) bir yüzü vardır ki, onlara münasebatın(ilgi ve bağlantının) hutut-u maneviyesini(yollarını, çizgilerini) uzatıyor. Birer nakş-ı i'cazî(mucizelik işlemeleri) nescediyor(dokunuyor). İşte "İşarat-ül İ'caz" baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi(harika bir şekilde söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler ve şekil) şerhetmiştir(açıklanmıştır).

                İkinci Nokta: Manasındaki belâgat-ı hârikadır(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek). Onüçüncü Söz'de beyan olunan şu misale bak: Meselâ: ­v[¬U«E²7!ö­i<¬i«Q²7!ö«x­;«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö@«8ö¬yÁV¬7ö«dÅA«,ö   âyetindeki belâgat-ı maneviyeyi zevketmek istersen, kendini Nur-u Kur'andan evvel(önce) asr-ı cahiliyette(cahiliye çağında, Kuran indirilmeden önceki zamana), sahra-yı bedeviyette(çöl ve medeniyet dışı hayatta) farzet(düşünki) ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet(cahilliğin ve gafletin karanlığında) altında perde-i cümud-u tabiata(cansız tabiat perdesinde) sarılmış olduğu bir anda Kur'anın lisan-ı semavîsinden(ilahi dilinden, söylemesinden) ¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö@«8ö¬yÁV¬7ö«dÅA«,ö  veyahut Åw¬Z[¬4ö²w«8«:ö­Œ²*«ž²!«:ö­p²AÅK7!ö­€!«Y´WÅK7!ö­y«7ö­d±¬A«K­#ö   gibi âyetleri işit, bak! Nasılki, o ölmüş veya yatmış olan mevcudat-ı âlem(evrendeki bütün varlıkların) ­d±¬A«,­#ö«dÅA«,ösadâsıyla(sesiyle) işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar(uyanık) oluyorlar, kıyam edip(ayağa kalkıp) zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer camid(cansız) ateşpare olan yıldızlar ve yerde perişan mahlukat(varlıklar, yaratılanlar), ­d±¬A«,­#ösayhasıyla(çağırmasıyla) ve nuruyla işitenin nazarında(bakışında) gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma(hikmet gösteren) ve birer nur-u hakikat-eda(gerçekleri gösteren) ve Küre-i Arz(dünya) bir baş ve berr(yer) ve bahr(denizler), birer lisan(dil) ve bütün hayvanlar ve nebatlar(bitkiler) birer kelime-i tesbih-feşan(çok çok tesbihat yapan, tesbihat ifade eden) suretinde(şeklinde) arz-ı dîdar eder(açıktan görüşür). Meselâ: Onbeşinci Söz'de isbat edilen şu misale bak:

ެ!ö«–:­H­S²X«#ö«žö!:­H­S²9@«4ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö¬*@«O²5«!ö²w¬8ö!:­H­S²X«#ö²–«!ö²v­B²Q«O«B²,!ö¬–¬!ö¬j²9¬ž²!«:ö¬±w¬D²7!ö«h«L²Q«8ö@«< 

ö¬š«ž³~ö±¬›«@¬A«4ö¬–!«h¬M«B²X«#ö«Ÿ«4ö°‰@«E­9ö«:ö¯*@«9ö²w¬8ö½Ž!«x­-ö@«W­U²[«V«2ö­u«,²h­<ö¬–@«"±¬H«U­#ö@«W­U±¬"«*ö¬š«ž³~ö±¬›«@¬A«4ö¯–@«O²V­,¬"

ö¬w[¬0@«[ÅLV¬7ö_®8Y­%­*ö_«;@«X²V«Q«%«:ö«d[¬"@«M«W¬"ö@«[²9ÇG7!ö«š@«WÅ,7!ö@ÅXÅ<«+ö²G«T«7«:ö   ¬–@«"±¬H«U­#ö@«W­U±¬"«*

âyetlerini dinle bak ki, ne diyor? Diyor ki: "Ey acz ve hakareti(küçüklüğü) içinde mağrur(gururlu) ve mütemerrid(inatçı) ve za'f(zayıf) ve fakrı(fakirliği) içinde serkeş(kafa tutan) ve muannid(inatçı) olan ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz haydi elinizden gelirse hudud-u mülkümden(Allah’ın mülkünden) çıkınız! Nasıl cesaret edersiniz ki, öyle bir Sultanın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri(askerleri) gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelal'e karşı mübareze(kavga) ediyorsunuz ki, öyle azametli muti'(her emrine itaat eden, uyan) askerleri var. Faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler(taşlayabilirler). Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelal(her şeyin sahibi)'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünudundan(ordusundan) öyleleri var, değil sizin gibi küçük âciz mahluklar, belki farz-ı muhal olarak dağ ve Arz(dünya) büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir(inkarcı düşman) olsaydınız, Arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa Arzınızı(Dünya gezegeni) yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreler misillü yıldızları üstünüze Allah'ın izniyle yağdırabilirler. Daha sair âyâtın manalarındaki kuvvet ve belâgatı ve ulviyet-i ifadesini bunlara kıyas et.

                Üçüncü Nokta: Üslûbundaki(tarzındaki, şeklindeki) bedaat-i hârikadır(hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük) Evet Kur'anın üslûbları hem garibdir, hem bedi'(eşsiz)dir, hem acibdir, hem mukni'(ikna edici)dir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, taklid etmemiş. Hiç kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar taravetini(tazeliğini), gençliğini, garabetini(ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.) daima muhafaza etmiş(koruyor) ve ediyor. Ezcümle, bir kısım surelerin başlarında şifre-misal ³s³K³2öö³v´&   öö³j´<   öö´y´0   öö´h³7!ö  ö³v³7!ö  gibi mukattaat hurufundaki(harflerindeki) üslûb-u bediîsi(eşsiz tarzı), beş-altı lem'a-i i'cazı(mucizelik ışıkları) tazammun ettiğini(içine aldığını) "İşarat-ül İ'caz"da yazmışız. Ezcümle(özetle): Surelerin başında mezkûr(bahsedilen) olan huruf(harfler), hurufatın aksam-ı malûmesi(bilinen kısımlarından) olan mechure(Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.), mehmuse(gizli okunan harfler), şedide, rahve, zelaka, kalkale gibi aksam-ı kesîresinden(bir çok kısımlarından) herbir kısmından nısfını(yarısını) almıştır. Kabil-i taksim(kısımlara ayrılma özelliği) olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakilinden(ağırından) nısf-ı ekall olarak bütün aksamını(kısımlarını) tansif etmiştir(ayırmak). Şu mütedâhil(bir biri içine giren daireler) ve birbiri içindeki kısımları ve ikiyüz ihtimal içinde mütereddid(kararsız) yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek birtek yol ile umumu(hepsi) tansif etmek(sınıflandırmak) kabil olduğu halde, o yolda, o geniş mesafede sevk-i kelâm(sözleri yönlendirme) etmek, fikr-i beşerin(insan fikrinin) işi olamaz. Tesadüf hiç karışamaz. İşte bir şifre-i İlahiye(ilahi şifreler) olan surelerin başlarındaki huruf(harfler), bunun gibi daha beş-altı lem'a-i i'caziyeyi(mucizelik ışıkları) gösterdikleriyle beraber ilm-i esrar-ı huruf(harflerin sırlarının ilmi) ülemasıyla(ilim adamlarıyla) evliyanın muhakkikleri(araştırıcıları) şu mukattaattan(surelerin başındaki harflerden) çok esrar(sırlar) istihrac etmişler(çıkarmışlar) ve öyle hakaik(gerçekler) bulmuşlar ki, onlarca şu mukattaat kendi başıyla gayet parlak bir mu'cizedir. Onların esrarına ehil olmadığımız, hem umum(bütün) göz görecek derecede isbat edemediğimiz için o kapıyı açamayız. Yalnız "İşarat-ül İ'caz"da şunlara dair beyan olunan beş-altı lem'a-i i'caza(mucizelik nurlarına) havale etmekle iktifa ediyoruz.

                Şimdi, esalib-i Kur'aniyeye(Kuranın tarzı, şekli) sure itibariyle, maksad(amaç) itibariyle(yönünden), âyât(delil) ve kelâm(söz) ve kelime itibariyle birer işaret edeceğiz. Meselâ:

                Sure-i  Åv«2ö ye dikkat edilse öyle bir üslûb-u bedi'(eşsiz şeki) ile âhireti, haşri(öldükten sonra dirilmeyi), Cennet ve Cehennem'in ahvalini(hallerini) öyle bir tarzda(şekilde) gösteriyor ki, şu dünyadaki ef'al-i İlahiyeyi(Allahın işlerini), âsâr-ı Rabbaniyeyi(Rabbani eserleri) o ahval-i uhreviyeye(ahiret hallerine) birer birer bakar isbat eder gibi kalbi ikna' eder. Şu suredeki üslûbun(şeklin) izahı(açıklaması) uzun olduğundan yalnız bir-iki noktasına işaret ederiz. Şöyle ki:

Şu surenin başında Kıyamet gününü isbat için der: "Size zemini(yeri) güzel serilmiş bir beşik; dağları hanenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift; geceyi hâb-ı rahatınıza örtü; gündüzü meydan-ı maişet(geçim meydanı); Güneş'i ışık verici, ısındırıcı bir lâmba; bulutları âb-ı hayat(hayat suyu) çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı(rızıklarınızı) taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif(çeşitli) eşyayı kolay ve az bir zamanda icad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl(insanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının halledildiği kıyamet günü.) olan kıyamet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez." İşte bundan sonra kıyamette dağların dağılması, semavatın parçalanması, Cehennem'in hazırlanması ve Cennet ehline bağ ve bostan vermesini gizli bir surette isbatlarına işaret eder. Manen der: "Madem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar." Demek surenin başındaki "dağ", kıyametteki dağların haline bakar ve bağ ise, âhirde(sonda) ve âhiretteki hadikaya ve bağa bakar. İşte sair(diğer) noktaları buna kıyas et, ne kadar güzel ve âlî bir üslûbu(tarzı, şekli) var, gör. Meselâ:

­š_«L«#ö²wÅW¬8ö«t²V­W²7!ö­¬J²X«#«:ö­š_«L«#ö²w«8ö«t²V­W²7!ö|¬#ÌY­#ö¬t²V­W²7!ö«t¬7@«8öÅv­ZÁV7!ö¬u­5 

ilâ âhir... Öyle bir üslûb-u âlîde(yüksek bir şekilde) benî-beşerdeki(insanlardaki) şuunat-ı İlahiyeyi(ilahi işleri) ve gece ve gündüzün deveranındaki(dönmesindeki) tecelliyat-ı İlahiyeyi(Allahın isimlerini görülmesini) ve senenin mevsimlerinde olan tasarrufat-ı Rabbaniyeyi(rabbimizin işlerini) ve yeryüzünde hayat-memat(ölüm), haşir ve neşr-i dünyeviyedeki(dünyadaki Allahın öldükten sonra diriliş örnekleri) icraat-ı Rabbaniyeyi(Allahın işlerini) öyle bir ulvî(yüksek) üslûb(şekil) ile beyan eder ki, ehl-i dikkatin(dikkatli) akıllarını teshir eder(etkiler). Parlak ve ulvî geniş üslûbu, az dikkat ile göründüğü için şimdilik o hazineyi açmayacağız.

                Meselâ:

ö­Œ²*«ž²!ö!«)¬!«:ö²aÅT­&«:ö@«Z±¬"«h¬7ö²a«9¬)«!«:ö²aÅT«L²9!ö­š@«WÅ,7!ö!«)¬! 

²aÅT­&«:ö@«Z±¬"«h¬7ö²a«9¬)«!«:ö²aÅV«F«#ö«:ö@«Z[¬4ö@«8ö²a«T²7«!«:ö²€ÅG­8

Gök ve zeminin(yer yüzünün) Cenab-ı Hakk'ın emrine karşı derece-i inkıyadve itaatlerini(boyun eğme derecesi)  şöyle âlî(yüksek) bir üslûb(şekil) ile beyan eder ki: Nasıl bir kumandan-ı a'zam(büyük komutan), mücahede(savaşlarda, cihazlarda) ve manevra ve ahz-ı asker(askere alınma) şubeleri gibi mücahedeye(cihat ve savaşa) lâzım(gereken) işler için iki daireyi teşkil edip(oluşturup) açmış. O mücahede(savaş), o muamele işi bittikten sonra o iki daireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek(değiştirerek) istimal etmek(kullanmak) için o kumandan-ı a'zam(o büyük kumandan) o iki daireye müteveccih olur(yönelir). O daireler, herbirisi hademeleri(hizmetçileri) lisanıyla(diliyle) veya nutka(söyleme) gelip kendi lisanıyla(diliyle) der ki: "Ey kumandanım bir parça mühlet(süre) ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı-mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz(buyurunuz). İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız(kayıtlı). Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır(faydalıdır)." Öyle de: Semavat ve Arz(uzay ve yer), böyle iki daire-i teklif(imtihan dairesi) ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra Semavat ve Arz(gökler ve yer) daire-i teklife(imtihan dairesine) ait eşyayı emr-i İlahiyle(Allah’ın emriyle) bertaraf eder. Derler: "Ya Rabbena! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız sana itaattir(uymak). Her yaptığın şey de haktır." İşte, cümlelerindeki üslûbun(şeklin) haşmetine bak, dikkat et.

                Hem meselâ:

ö­š_«W²7!ö«m[¬3«:ö]¬Q¬V²5«!ö­š@«W«,ö@«<«:ö¬¾«š@«8ö]¬Q«V²"!ö­Œ²*«!ö@«< 

«w[¬W¬7@ÅP7!ö¬•²x«T²V¬7ö!®G²Q­"ö«u[¬5«:ö¬±›¬(Y­D²7!ö]«V«2ö²€«x«B²,!«:­h²8«ž²!ö«]¬N­5«:

                İşte bu âyetin bahr-ı belâgatından(belagat denizinden) bir katreye(damlaya) işaret için bir üslûbunu(tarzını, şeklini) bir temsil âyinesinde(aynasında) göstereceğiz. Nasıl bir harb-i umumîde(dünya harbinde) bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna "Ateş kes!" ve hücum eden diğer bir ordusuna "Dur!" der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. "İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfel-üs safilîne(aşağıların aşağılarına) giden o edebsiz zalimler cezalarını buldular" der.

                Aynen öyle de: Padişah-ı Bîmisal(eşi ve benzeri olmayan padişah), kavm-i Nuh'un mahvı için Semavat ve Arz'a emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz! Suyunu yut. Ey sema! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur-u İlahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular. İşte şu üslûbun(tarzın) ulviyetine(büyüklüğüne) bak. "Zemin ve gök iki muti(her emre uyan)' asker gibi emir dinler, itaat ederler" diyor. İşte şu üslûb(tarz, şekil) işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semavat ve Arz hiddete geliyorlar ve şu işaretle der ki: "Yer ve gök iki muti' asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli." Dehşetli bir zecri(tokatlamayı) ifade eder. İşte tufan gibi bir hâdise-i umumiyeyi(genel bir olayı) bütün netaiciyle(sonuçlarıyla), hakaikıyla(hakikatleri, gerçekleriyle) birkaç cümlede îcazlı, i'cazlı(mucizeli), cemalli, icmalli(özetli) bir tarzda beyan eder(açıklar). Şu denizin sair katrelerini(damlalarını) şu katreye kıyas et.

                Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba(şekile) bak. Meselâ:

¬v<¬G«T²7!ö¬–x­%²h­Q²7@«6ö«(@«2ö]ÅB«&ö«Ä¬+@«X«8ö­˜@«9²*ÅG«5ö«h«W«T²7!«: 

deki ¬v<¬G«T²7!ö¬–x­%²h­Q²7@«6ökelimesine bak, ne kadar latif(hoş) bir üslûbu gösteriyor.

Şöyle ki: Kamer'in(ayın) bir menzili(yeri, yörüngesi) var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri(ayı), hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder(benzetir). Şu teşbih(benzetme) ile semanın yeşil perdesi arkasında güya(sanki) bir ağaç bulunuyor ki beyaz, sivri, nurani bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair(diğer) yıldızlar o gizli hilkat(yaratılış) ağacının birer münevver(nurlu) meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle; medar-ı maişetlerinin(geçim sebeplerinin) en mühimmi hurma ağacı olan sahra-nişinlerin(çölde oturanlar, yaşayanlar) nazarında(bakışlarında) ne kadar münasib(uygun), güzel, latif(hoş), ulvî(yüksek) bir üslûb-u ifade(açıklama şekli) olduğunu zevkin varsa anlarsın.

                Meselâ: Ondokuzuncu Söz'ün âhirinde(sonunda) isbat edildiği gibi, @«Z«7ö¯±h«T«B²,­W¬7ö›¬I²D«#ö­j²WÅL7!ö«:ö   deki ›¬h²D«#ökelimesi şöyle bir üslûb-u âlîye(yüksek bir tarza) pencere açar. Şöyle ki: ›¬h²D«#ölafzıyla yani: "Güneş döner" tabiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deveranındaki(dönmesindeki) muntazam tasarrufat-ı kudret-i İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın kudretini) ihtar(hatırlatma) ile Sâniin(sanatkarının) azametini(büyüklüğünü) ifham eder(hatırlatır) ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem-i kudretin(kudret kalemlerinin) yazdığı mektubat-ı Samedaniyeye(Rabbimizin yazılarına) nazarı(bakışları) çevirir. Hâlık-ı Zülcelal'in(Celal ile yaratan yaratıcımızın) hikmetini i'lam(bildirir) eder.  @®%!«h¬,ö«j²WÅL7!ö«u«Q«%ö«:ö   Yani, lâmba tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki, şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise insana ve zîhayata(hayatlılara) ihzar edilmiş(hazırlanmış) müzeyyenat(süsler) ve mat'umat(yiyecekler) ve levazımat(gerekenler) olduğunu ve Güneş dahi müsahhar(her emre uyan) bir mumdar(ısı ve ışıkçı) olduğunu ihtar(hatırlatmak) ile Sâniin(sanatkarının) haşmetini ve Hâlıkın(yaratıcının) ihsanını(hediyelerini) ifham ederek(hatırlatarak) tevhide(Allah’ın varlığına ve birliğine) bir delil gösterir ki, müşriklerin(Allah’a ortak koşanların) en mühim(önemli), en parlak mabud(ibadet edilen) zannettikleri Güneş, müsahhar(her emre uyan) bir lâmba, camid(cansız) bir mahluktur(kuldur). Demek ‚!«h¬,ötabirinde Hâlıkın(yaratıcının) azamet-i rububiyetindeki(terbiye etme büyüklüğündeki) rahmetini ihtar eder(hatırlatır). Rahmetin vüs'atindeki(genişliğindeki) ihsanını(hediyelerini) ifham eder(hatırlatır) ve o ifhamda(hatırlatmada) saltanatının haşmetindeki(büyüklüğündeki) keremini(ikramlarını) ihsas eder(hissettirir, hatırlattırır) ve bu ihsasta(hatırlatmada) vahdaniyeti i'lam eder(bildirir) ve manen der: "Camid(cansız) bir sirac-ı müsahhar(ışık lamba) hiçbir cihette ibadete lâyık olamaz." Hem cereyan-ı ›¬h²D«#ötabirinde gece gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufat-ı muntazama-i acibeyi(acayip düzendeki işleri) ihtar eder(hatırlatır) ve o ihtarda, rububiyetinde münferid(tek) bir Sâniin(sanatla yaratan Allah) azamet-i kudretini(kudretinin büyüklüğünü) ifham(hatırlatır) eder. Demek Şems ve Kamer(güneş ve ay) noktalarından beşerin(insanların) zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde(sayfalarda) yazılan hâdisatın(olayların) satırlarına nazar-ı dikkati(dikkatli bakışlarını) celbeder(çeker). Evet Kur'an Güneş'ten Güneş için bahsetmiyor. Belki onu ışıklandıran zât için bahsediyor. Hem Güneş'in insana lüzumsuz olan mahiyetinden(yapısından) bahsetmiyor. Belki Güneş'in vazifesinden bahsediyor ki, san'at-ı Rabbaniyenin(Cenab-ı Hak’kın sanatının) intizamına(düzenine) bir zenberek ve hilkat-i Rabbaniyenin(rabbimizin yaratmasının) nizamına(düzenine) bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelî'nin gece gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san'at-ı Rabbaniyenin insicamına(dokumasına) bir mekik vazifesini yapıyor. Daha sair(diğer) kelimat-ı Kur'aniyeyi(Kuran kelimelerini) bunlara kıyas edebilirsin. Âdeta basit, me'luf(alışılmış) birer kelime iken, latif manaların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.

                İşte ekseriyetle(çoğunluğun) üslûb-u Kur'anın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bazan bir bedevi arab birtek kelâma meftun olur(tutulur). Müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevi ­h«8ÌY­#ö@«W¬"ö²«G².@«4   ökelâmını işittiği anda secdeye gitti. Ona dediler: "Müslüman mı oldun?" "Yok dedi, ben şu kelâmın belâgatına(sanatına) secde ediyorum."

                Dördüncü Nokta: Lafzındaki(sözündeki) fesahat-ı hârikası(Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir)dır. Evet Kur'an manen üslûb-u beyan(açıklama şekli) cihetiyle(yönüyle) fevkalâde(son derece) belig olduğu(hedeflerini tamamen, noksansız ve güzel sözlerle harika anlatması) gibi, lafzında(kelimelerin yapısında) gayet selis(düzgün ve akıcı ifade) bir fesahati vardır. Fesahatin(doğru düzgün söyleyiş) kat'î vücuduna(kesin varlığına), usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan(belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır) ve maânînin(manaların) dâhî ülemasının(alimlerinin, profesörlerinin) şehadetleri(şahitlikleri) bir bürhan-ı bahirdir(açık bir delildir). Evet binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir(ezberlenebiliyor). En hastalıklı, az bir sözden müteezzi(Ezâ duyan. Üzgün, incinen. Cefa gören) olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta(ölüm anında) olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an(Kuranın hoş sesi) onun kulağında ve dimağında(beyin, kafanın içi), aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem(zemzem suyu) gibi leziz(tatlı) geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulûbe(kalplere) kut ve gıda ve ukûle(akıllara) kuvvet ve gınadır(zenginlik) ve ruha mâ(su) ve ziya(ışık) ve nüfusa(şahıslara) deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek Kur'an, hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat(doğru harika düzgün söyleyiş) olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği(koruduğu) gibi taravetini(tazeliğini), halâvetini(tatlılık, şirinlik) de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyş'in rüesasından(reislerinden, başkanlarından) müdakkik(inceden inceye araştıran) bir belig(edebiyatçı), müşrikler(inkar edenler, Allaha ortak koşanlar) tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: Şu kelâmın öyle bir halâveti(tatlılığı) ve taraveti(tazeliği) var ki, kelâm-ı beşere(insanların sözlerine) benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri(gelecekten haber verenler) biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbaımızı(bize uyanları) kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid(inatçı) düşmanları bile fesahatinden(doğru ve harika düzgün söyleyiş) hayran oluyorlar.

                Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinde, kelâmlarında(sözlerinde), cümlelerinde fesahatin esbabını(sebeplerini) izah çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız nümune(örnek) olarak bir âyetteki huruf-u hecaiyenin(alfabe sırasına göre dizili harfler) vaziyetiyle(şekliyle) hasıl olan(oluşan) bir selaset(anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade) ve fesahat-i lafziyeyi(sözlerindeki harika açıklık) ve o vaziyetten parlayan bir lem'a-i i'cazı(mucizelik ışıkları) göstereceğiz. İşte: ²v­U²X¬8ö®^«S¬=@«0ö]«L²R«<ö@®,@«Q­9ö®^«X«8«!ö±¬v«R²7!ö¬G²Q«"ö²w¬8ö²v­U²[«V«2ö«Ä«i²9«!öÅv­$ö   ilâ âhir. İşte şu âyette bütün huruf-u heca(alfabe sırasına göre dizili harfler) mevcuddur(vardır). Bak ki, sakil, ağır bütün aksam-ı huruf(harflerin çeşitleri) beraber olduğu halde selasetini(anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade) bozmamış. Belki bir revnak(zinet, göz alıcı güzellik) ve muhtelif tellerden mütenasib(uygun), mütesanid(bir birine dayanan) bir nağme-i fesahat(ezgi, şarkı gibi bir fesahat) katmış. Hem şu lem'a-i i'caza(mucizelik ışıklarına) dikkat et ki, huruf-u hecadan(alfabeden) "ya" ile "elif" en hafif ve birbirine kalbolduğu için iki kardeş gibi her birisi yirmibir kerre tekrarı var. "Mim" ile "nun" (Haşiye-1) birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için her birisi otuzüçer defa zikredilmiştir. Šö‰ö‹ömahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için her biri üç defa, öökardeş oldukları halde ödaha hafif altı defa, ösıkleti(ağılığı) için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir(yazılmış).

                +ö)öŽöömahreççe(boğazdan çıkma şekline göre), sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbirisi ikişer defa, "lâm" ve "elif" ile beraber ikisi žösuretinde(şeklinde) ittihad ettikleri(bileştikleri) ve "elif" žösuretinde(şeklinde) hissesi "lâm"ın yarısıdır. Onun için "lâm" kırkiki defa, "elif" onun yarısı olarak yirmibir defa zikredilmiştir. "Hemze" "he" ile mahreççe kardeş oldukları için hemze (Haşiye-2) onüç, "he" bir derece daha hafif olduğu için ondört defa, ¾ö¿ö»ökardeş oldukları için »ö'ın bir noktası fazla olduğu için »öon, ¿ödokuz, ¾ödokuz, Æödokuz, €öoniki, "ta"nın derecesi üç olduğu için oniki defa zikredilmiştir. *ö"lâm"ın kardeşidir. Fakat ebced(Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen sayı sistemi)  hesabıyla *öikiyüz, "lâm" otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem *ötelaffuzca(söylenişçe) tekerrür ettiğinden(tekrarlandığından) sakil olup yalnız altı defa zikredilmiştir. Œööƒö„öSıkletleri ve bazı cihat-ı münasebat için birer defa zikredilmiştir. "Vav" "he"den ve "hemze"den daha hafif ve "ya"dan ve "elif"den daha sakil olduğu için onyedi defa, sakil hemzeden dört derece yukarı, hafif eliften dört derece aşağı zikredilmiştir.

                İşte şu hurufun bu zikrinde hârikulâde bu vaziyet-i muntazama ile

(Haşiye-1): Tenvin dahi nundur.

(Haşiye-2): Hemze, melfuz ve gayr-ı melfuz yirmibeştir ve hemzenin sâkin kardeşi elif'ten üç derece yukarıdır. Zira hareke üçtür.

ve o münasebet-i hafiye(gizli bağlantı) ile ve o güzel intizam(düzen) ve o dakik ve ince nazm(yazı) ve insicam(düzenli, pürüzsüz ve akıcı) ile iki kerre iki dört eder derecede gösterir ki, beşer(insan) fikrinin haddi değil ki, şunu yapabilsin. Tesadüf ise muhaldir(imkansızdır) ki, ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki(harflerdeki şekildeki) intizam-ı acib(harika düzen) ve nizam-ı garib(garip düzen), selaset(Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade) ve fesahat-ı lafziyeye(doğru düzgün söyleyiş) medar(sebep) olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri(gerçekleri) bulunabilir. Madem hurufatında(harflerinde) böyle intizam(düzen) gözetilmiş. Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, manalarında öyle esrarlı bir intizam(düzen), öyle envârlı(nurlu) bir insicam(Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak) gözetilmiş ki, göz görse "Mâşâallah", akıl anlasa "Bârekâllah" diyecek.

                Beşinci Nokta: Beyanındaki beraattir(Haşmet, metanet, sağlamlık. İlim ve cesarette, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak). Yani, tefevvuk(üstünlük) ve metanet(sağlamlık) ve haşmettir(büyüklüğü). Nasılki nazmında(yazısında) cezalet(harika bir şekilde söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler ve şekil), lafzında(söz ve kelimelerinde) fesahat(doğru düzgün söyleyiş), manasında belâgat(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek), üslûbunda(tarzında, şeklinde) bedaat(eşsizlik) var. Beyanında(açıklamasında) dahi faik(üstün) bir beraat(sağlamlık, ilim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük) vardır. Evet tergib(isteklendirmede) ve terhib(hal hatır sorma, dostluk), medh(övme) ve zemm(kötüleme, ayıplama), isbat ve irşad(doğru yolu göstermek), ifham ve ifham(amacı ispatla bildirmek) gibi bütün aksam-ı kelâmiyede(konuşma kısımlarında) ve tabakat-ı hitabiyede(hitap etme mertebelerinde) beyanat-ı Kur'aniye(Kuranın açıklamaları) en yüksek mertebededir.

                Meselâ: Makam-ı tergib ve teşvikte(isteklendirmede) hadsiz(sonsuz) misallerinden(örneklerinden), meselâ Sure-i ¬–@«,²9¬ž²!ö]«V«2ö]«#«!ö²u«;ö   de beyanatı(açıklaması), (Haşiye-1) âb-ı Kevser(hayat veren Kevser suyu) gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selasetle(Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade) akar, cennet meyveleri gibi tatlı, huri libası(elbisesi) gibi güzeldir.

                Makam-ı terhib ve tehdidde(hatır sorma ve gerekli şeylerden korkutmada) pek çok misallerinden(örneklerinden) meselâ: ¬^«[¬-@«R²7!ö­b<¬G«&ö«t[«#«!ö²u«;ö   suresinin başında beyanat-ı Kur'aniye(Kuranın anlatması) ehl-i dalaletin(hak yoldan olmayanların) sımahında(kulağında) kaynayan rasas(kurşun, lehim) gibi, dimağında(beyninde) yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran cehennem gibi, midesinde acı, dikenli dari'(dikenli bir bitkinin batması) gibi tesir eder(etkiler). Evet bir zâtın tehdidini(korkutmasını) gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve ¬o²[«R²7!ö«w¬8ö­iÅ[«W«#ö­(@«U«#ö   söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi(korkutması) ne derece dehşetli olduğunu gösterir.

                Makam-ı medhin(övme makamının) binler misallerinden(örneklerinden), başında "Elhamdülillah"(hamd alemlerin rabbi Allah’ındır) olan beş surede beyanat-ı Kur'aniye Güneş gibi parlak, (Haşiye-2) yıldız

(Haşiye-1): Şu üslûb-u beyan(açıklama şekli), o surenin mealinin(anlam çevirisinin) libasını(elbisesini) giymiş.

(Haşiye-2): Şu tabiratta(anlatım terimleri ve şekli) o surelerdeki bahislere(konulara) işaret var.

 

gibi zînetli(kıymetli süsler), semavat(gökler) ve zemin(yer) gibi haşmetli, melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.

                Makam-ı zemm ve zecir(kötüleme ve yasaklama yönünde)de binler misallerinden meselâ:

@®B²[«8ö¬y[¬'«!ö«v²E«7ö«u­6²@«<ö²–«!ö²v­6­G«&«!öÇ`¬E­<«! 

âyetinde zemmi(gıybeti, arkadan rahatsız edecek konuşmalar, kötüleme) altı derece zemmeder. Gıybetten altı derece şiddetle zecreder(uzaklaştırır). Şöyle ki: Malûmdur(bilinir ki): Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. İşte birinci hemze ile der: (Âyâ) sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor? İkincisi: Ç`¬E­<ölafzı(kelimesi) ile der: Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur(nefret edilen) bir işi sever? Üçüncüsü: ²v­6­G«&«!ökelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye(sosyal hayat) ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder? Dördüncüsü: «v²E«7ö«u­6²@«<ö²–«!ökelâmıyla(sözüyle) der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz? Beşincisi: ¬y[¬'«!ökelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz(Cinsi şefkat. İnsanın kendi cinsinden olana acıması.), hiç sıla-i rahminiz(hısım ve akrabayı ziyaret, affetme, irtibatı koparmama) yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun(zulme uğrayan temiz karekterliler) şahs-ı manevîsini(manevi kişiliğini) insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı(organınızı) kendi dişinizle divane(deli) gibi ısırıyorsunuz? Altıncısı: @®B²[«8ökelâmıyla(kelimesiyle) der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh(iğrenç, tiksinilen) bir iş yapılıyor? Demek zemm ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten(kendinden olana sahip çıkma) ve milliyeten mezmumdur(ayıplanmış, kötü). İşte bak! Nasıl şu âyet, îcazkârane(kısa ifadeyle çok şey anlatarak) altı mertebe zemmi(kötüleme ve gıybeti) zemmetmekle i'cazkârane altı derece o cürümden zecreder(engeller).

                Makam-ı isbatta(kanıtlamada) binler misallerinden(örneklerinden) meselâ:

@«Z¬#²x«8ö«G²Q«"ö«Œ²*«ž²!ö]¬[²E­<ö«r²[«6ö¬yÁV7!ö¬a«W²&«*ö¬*@«$³~ö]«7¬!ö²h­P²9@«4 

°h<¬G«5ö¯š²z«-ö±¬u­6ö|«V«2ö«x­;«:ö|«#²Y«W²7!ö|¬[²E­W«7ö«t¬7´)öŖ¬!

de haşri isbat ve istib'adı(akla uzak kaldığının sanılmasını) izale(kaldrımak) için öyle bir tarzda beyan eder ki, fevkınde(daha harika bir) isbat olamaz. Şöyle ki: Onuncu Söz'ün Dokuzuncu Hakikatında, Yirmiikinci Söz'ün Altıncı Lem'asında isbat ve izah edildiği gibi; her bahar mevsiminde ihya-yı arz(yer yüzünün canlandırılması) keyfiyetinde(yapı ve kalitesinde) üçyüzbin tarzda haşrin(öldükten sonra dirilmenin) nümunelerini nihayet(son) derecede girift, birbirine karıştırdığı halde nihayet derecede intizam(düzen) ve temyiz(ayırma) ile nazar-ı beşere(insanların bakışlarına) gösteriyor ki, bunları böyle yapan zâta, haşir ve kıyamet ağır olamaz, der. Hem zeminin(yer yüzünün) sahifesinde yüzbinler enva'ı(türleri), beraber birbiri içinde kalem-i kudretiyle hatasız, kusursuz yazmak; bir tek Vâhid-i Ehad'in sikkesi olduğundan, şu âyetle Güneş gibi vahdaniyeti isbat etmekle beraber, Güneş'in tulû' ve gurubu(doğup batması) gibi kolay ve kat'î, kıyamet ve haşri gösterir. İşte «r²[«6ölafzındaki keyfiyet(yapı, kalite) noktasında şu hakikatı gösterdiği gibi, çok surelerde tafsil(ayrıntılarıyla uzun uzun) ile zikreder(bahseder).

                Meselâ: Sure-i ¬G[¬D«W²7!ö¬–³~²h­T²7!ö«:ö»Àö  de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyanla(açıklaması) haşri(öldükten sonra dirilmeyi) isbat eder ki, baharın gelmesi gibi kat'î(kesin) bir surette(şekilde) kanaat verir(ikna eder). İşte bak: Kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek "Bu acibdir, olamaz" demelerine cevaben ¯‚:­h­4ö²w¬8ö@«Z«7ö@«8«:ö@«;@ÅXÅ<«+ö«:ö@«;@«X²[«X«"ö«r²[«6ö²v­Z«5²x«4ö¬š@«WÅ,7!ö]«7¬!ö!:­h­P²X«<ö²v«V«4«!ö   ilâ âhir-il âyet... ­‚:­I­F²7!ö«t¬7´H«6ö   a kadar ferman ediyor. Beyanı su gibi akıyor. Yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızk oluyor. Hem makam-ı isbatın(ispatlama yerinde) en latif misallerinden: «w[¬V«,²I­W²7!ö«w¬W«7ö«tÅ9¬!ö¬v[¬U«E²7!ö¬–³!²I­T²7!«:ö³j´<ö   der. Yani, "Hikmetli Kur'ana kasem(yemin) ederim. Sen Resullerdensin." Şu kasem işaret eder ki, risaletin(peygamberin) hücceti(delili) o derece yakînî ve haktır ki, hakkaniyette makam-ı ta'zim(büyüklük) ve hürmete çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işaret ile der: "Sen resulsün. Çünki senin elinde Kur'an var. Kur'an ise, haktır ve Hakk'ın kelâmıdır(sözüdür). Çünki içinde hakikî hikmet, üstünde sikke-i i'caz(mucizelik mührü) var."

                Hem makam-ı isbatın(delil) îcazlı(edebi) ve i'cazlı(mucizeli) misallerinden şu:

°v[¬V«2ö¯s²V«'ö±¬u­U¬"ö«x­;«:ö¯?Åh«8ö«ÄÅ:«!ö@«;«@«L²9«!ö›¬HÅ7!ö@«Z[¬[²E­<ö²u­5ö°v[¬8«*ö«]¬;«:ö«•@«P¬Q²7!ö]¬[²E­<ö²w«8ö«Ä@«5 

Yani; insan der: "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" Sen, de: "Kim onları bidayeten(hiç yokken baştan) inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek." Onuncu Söz'ün Dokuzuncu Hakikatının üçüncü temsilinde tasvir edildiği(anlatıldığı) gibi; bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese: "Şu zât, efradı(şahısları) istirahat(dinlenme) için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar. Tabur nizamı(düzeni) altına getirebilir." Sen ey insan, desen; "İnanmam." Ne kadar divanece(delice) bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi hiçten, yeniden ordu-misal(ordu örneği) bütün hayvanat(hayvanlar) ve sair(diğer) zîhayatın(hayatlıların) tabur-misal(tabur örneği) cesedlerini kemal-i intizamla(tam bir düzenle) ve mizan-ı hikmetle(hikmetli ölçülerle) o bedenlerin zerratını(oluşturan en küçük yapılarını) ve letaifini(manevi özellik ve organlarını) "Emr-i kün feyekûn"(ol emri) ile kaydedip yerleştiren ve her karnda(devre, bir insan ömrü ya da yüzyıl) hattâ her baharda rûy-i zeminde(yer yüzünde) yüzbinler ordu-misal zevilhayat(hayatlılar) enva'larını(türlerini), taifelerini icad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm(herşeyi bilen ve kudreti herşeye yeten), tabur-misal bir cesedin nizamı(düzeni) altına girmekle birbiriyle tanışmış zerrat-ı esasiye(esas atom ve molekülleri) ve ecza-yı asliyeyi(aslı oluşturan kısımlar) bir sayha(çağırış) ile Sur-u İsrafil'(İsrafilin suru üflemesi)in borusu ile nasıl toplayabilir? İstib'ad(akıldan uzakmış gibi) suretinde(şeklinde) denilir mi? Denilse, eblehçesine(ahmakçasına) bir divaneliktir(deliliktir).

                Makam-ı irşadda(doğru yolu gösterme noktasında) beyanat-ı Kur'aniye(Kuranın anlatmasında) o derece müessir(etkileyen) ve rakiktir(nazik, ince) ve o derece munis(uyumlu, arkadaş canlısı) ve şefiktir(Şefkatli, esirgeyen) ki, şevk ile ruhu, zevk ile kalbi; aklı merakla ve gözü yaşla doldurur. Binler misallerinden yalnız şu:

®?«x²,«5öÇG«-«!ö²:«!ö¬œ«*@«D¬E²7@«6ö«]¬Z«4ö«t¬7´)ö¬G²Q«"ö²w¬8ö²v­U­"x­V­5ö²a«,«5öÅv­$ 

ilâ âhir... Yirminci Söz'ün Birinci Makamı'nda üçüncü âyet mebhasinde(anlatmasında) isbat ve izah edildiği gibi benî-İsrail'e(Yahudilerde) der: "Musa Aleyhisselâm'ın asâsı gibi bir mu'cizesine karşı sert taş, oniki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı halde, size ne olmuş ki, Musa Aleyhisselâm'ın bütün mu'cizatına karşı lâkayd kalıp; gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?" O sözde şu mana-yı irşadî(doğru yolu gösterme anlamında) izah edildiği(anlatıldığı) için oraya havale ederek burada kısa kesiyorum.

                Makam-ı ifham ve ilzamda(açıklama ve diğer fikirleri düşünceleri susturup ispat etmede) binler misallerinden yalnız şu iki misale bak: Birinci misal:

ö¬y¬V²C¬8ö²w¬8ö¯?«*x­,¬"ö!x­#²@«4ö@«9¬G²A«2ö]«V«2ö@«X²7Åi«9ö@ÅW¬8ö¯`²<«*ö]¬4ö²v­B²X­6ö²–¬!«: 

«w[¬5¬(@«.ö²v­BX­6ö²–¬!ö¬yÁV7!ö¬–:­(ö²w¬8ö²v­6«š!«G«Z­-ö!x­2²(!«:

Yani: "Eğer, bir şübheniz varsa, size yardım edecek, şehadet edecek bütün büyüklerinizi ve taraftarlarınızı çağırınız. Birtek suresine bir nazire(örnek, benzetme) yapınız." "İşarat-ül İ'caz"da izah ve isbat edildiği için burada yalnız icmaline(özetine) işaret ederiz. Şöyle ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan diyor: "Ey ins(ve cin insanlar ve cinler)! Eğer Kur'an, Kelâm-ı İlahî(Allah sözü) olduğunda şübheniz varsa, bir beşer kelâmı(insan sözü) olduğunu tevehhüm ediyorsanız(şüpheyle bakıyorsanız), haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammed-ül Emin(güvenilir: düşmanlarının bile dediği) dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmiden(okul ve eğitim görmemişden) bu Kur'an gibi bir kitab getiriniz, yaptırınız. Bunu yapamazsanız, haydi ümmi olmasın, en meşhur bir edib(edebiyatçı), bir âlim(prof) olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi birtek olmasın, bütün büleganız(edebi söz ustalarınız), hutebanız(insanlara konuşma ustaları), belki bütün geçmiş beliglerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını ve ilahlarınızın himmetlerini(yardımlarını) beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur'ana bir nazire(benzeri) yapınız. Bunu da yapamazsanız, haydi kabil-i taklid(taklid edilmesi mümkün olmayan) olmayan hakaik-i Kur'aniyeden(Kuran hakikatlerinden) ve manevî çok mu'cizatından(mucizelerinden) kat-ı nazar(bakışı bıraksan bile), yalnız nazmındaki(yazısındaki) belâgatına(duruma uygun mucizevi konuşmaya) nazire(benzer yarışacak) olarak bir eser yapınız." ¯€@«<«h«B²S­8ö¬y¬V²C¬8ö¯*«x­,ö¬h²L«Q¬"ö!x­#²@«4ö   ilzamıyla(susturmasıyla) der: "Haydi sizden mananın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bütün Kur'an kadar olmasın, yalnız ¯*«x­,ö¬h²L«Q¬"öon suresine nazire getiriniz. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, birtek suresine nazire getiriniz. Bu da çoktur. Haydi, kısa bir suresine bir nazire ibraz ediniz(ortaya çıkarın). Hattâ, madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde; çünki haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazire getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette

­?«*@«D¬E²7!ö«:ö­‰@ÅX7!ö@«;­(x­5«:ö]¬BÅ7!ö«*@ÅX7!ö!x­TÅ#@«4 

işaretiyle Cehennem'de haps-i ebedî(sonsuz hapis) ile mahkûm ve sanemlerinizle(taptığınız putlarınızla) beraber ateşe odunluk edeceksiniz. Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur'an dahi mu'cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya imana geliniz veyahut susunuz, Cehennem'e gidiniz!" İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın makam-ı ifhamdaki(akıllara anlatma makamı) ilzamına(susturmasına) bak ve de: ½–@«[«"ö¬–³~²h­T²7!ö¬–@«[«A²7!ö«G²Q«"ö«j²[«7öEvet beyan-ı Kur'andan(Kuranın anlatımından) sonra beyan olamaz ve hacet(ihtiyaç) kalmaz.

                İkinci Misal(örnek):

²u­5ö¬–Y­X«W²7!ö«`²<«*ö¬y¬"ö­lÅ"«h«B«9ö°h¬2@«-ö«–x­7x­T«<ö²•«!ö¯–x­X²D«8ö«ž«:ö¯w¬;@«U¬"ö«t±¬"«*ö¬a«W²Q¬X¬"ö«a²9«!ö@«W«4ö²h±¬6«H«4 

­y«7Åx«T«#ö«–x­7x­T«<ö²•«!ö«–x­3@«0ö°•²x«5ö²v­;ö²•«!ö!«H´Z¬"ö²v­Z­8«Ÿ²&«!ö²v­;­h­8²@«#ö²•«!ö«w[¬M¬±"«I«B­W²7!ö«w¬8ö²v­U«Q«8ö]±¬9¬@«4ö!x­MÅ"«h«#

²•«!ö«–Y­T¬7@«F²7!ö­v­;ö²•«!ö¯š²z«-ö¬h²[«3ö²w¬8ö!x­T¬V­'ö²•«!ö«w[¬5¬(@«.ö!x­9@«6ö²–¬!ö¬y¬V²C¬8ö¯b<¬G«E¬"ö!x­#²@«[²V«4ö«–Y­X¬8ÌY­<ö«žö²u«"

°vÅV­,ö²v­Z«7ö²•«!ö«–:­I¬O²[«M­W²7!ö­v­;ö²•«!ö«t±¬"«*ö­w¬=!«i«'ö²v­;«G²X¬2ö²•«!ö«–x­X¬5x­<ö«žö²u«"ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö!x­T«V«'

²w¬8ö²v­Z«4ö!®h²%«!ö²v­Z­7«@²K«#ö²•«!ö«–x­X«A²7!ö­v­U«7«:ö­€@«X«A²7!ö­y«7ö²•«!ö¯w[¬A­8ö¯–@«O²V­K¬"ö²v­Z­Q¬W«B²K­8ö¬€²@«[²V«4ö¬y[¬4ö«–x­Q¬W«B²K«<

ö!®G²[«6ö«–:­G<¬h­<ö²•«!ö«–x­A­B²U«<ö²v­Z«4ö­`²[«R²7!ö­v­;«G²X¬2ö²•«!ö«–x­V«T²C­8ö¯•«h²R«8

«–x­6¬h²L­<ö@ÅW«2ö¬yÁV7!ö«–@«E²A­,ö¬yÁV7!ö­h²[«3ö°y´7¬!ö²v­Z«7ö²•«!ö«–:­G[¬U«W²7!ö­v­;ö!:­h«S«6ö«w<¬HÅ7@«4

                İşte şu âyâtın(ayetlerin) binler hakikatlerinden(gerçekleri anlatıp bildirmesinden) yalnız beyan-ı ifhamiyeye(anlayışımıza indirmede) misal(örnek) için bir hakikatını beyan ederiz. Şöyle ki: ²•«!öö²•«!ölafzıyla onbeş tabaka istifham-ı inkârî-i taaccübî(aklın alamadıklarını inkar, yalanlama) ile ehl-i dalaletin(inanç konusunda sapıtanların) bütün aksamını(kısımlarını) susturur ve şübehatın(şüphelerin) bütün menşe'lerini(çıkışlarını) kapatır. Ehl-i dalalet için içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalalet(doğru yoldan çıkış perdei) bırakmıyor, yırtıyor. Yılanlarından hiçbir yılanı bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada bir taifenin(grubun) hülâsa-i fikr-i küfrîlerini(inkar fikirlerinin özetlerini, özünü) ya bir kısa tabir ile ibtal eder. Ya butlanı(yanlışlığı) zahir olduğundan(göründüğünden) sükûtla(sessiz kalmakla) butlanını(gerçek dışı olduğunu) bedahete(açıklığa) havale eder(bildirir) veya başka âyetlerde tafsilen(açıklamalarıyla, ayrıntılarıyla) reddedildiği için burada mücmelen(özetle) işaret eder. Meselâ: Birinci fıkra ­y«7ö]¬R«A²X«<ö@«8«:ö«h²Q±¬L7!ö­˜@«X²WÅV«2ö@«8«:ö   âyetine işaret eder. Onbeşinci fıkra ise @«#«G«,«S«7ö­yÁV7!öެ!ö½^«Z¬7³~ö@«W¬Z[¬4ö«–@«6ö²x«7ö   âyetine remzeder(işaret eder). Daha sair(diğer) fıkraları buna kıyas et. Şöyle ki: Başta diyor: "Ahkâm-ı İlahiyeyi(İlahi hükümleri) tebliğ(duyur) et. Sen kâhin(gelecekten haber veren) değilsin. Zira kâhinin sözleri, karışık ve tahminîdir. Seninki, hak ve yakînîdir(kesin). Mecnun(deli) olamazsın, düşmanın dahi senin kemal-i aklına(aklının mükemmelliğine) şehadet eder(şahitlik).

¬–Y­X«W²7!ö«`²<«*ö¬y¬"ö­lÅ"«h«B«9ö°h¬2@«-ö«–x­7x­T«<ö²•«! 

                Âyâ, acaba muhakemesiz(dengeli düşünemeyen) âmi(okumamış ya da ilim adamı olmayan) kâfirler gibi, sana şâir mi diyorlar. Senin helâketini(musibete uğrayıp, zarar görmeni) mi bekliyorlar. Sen, de: "Bekleyiniz. Ben de bekliyorum." Senin parlak büyük hakikatlerin(gerçeklerin), şiirin hayalatından münezzeh(temiz, ilgisi olmayan) ve tezyinatından(süslerinden) müstağni(ayrı)dir.

!«H´Z¬"ö²v­Z­8«Ÿ²&«!ö²v­;­h­8²@«#ö²•«! 

                Yahut; acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, "aklımız bize yeter" deyip sana ittibadan(uymadan) istinkaf(kaçınma) mı ederler. Halbuki akıl ise , sana ittibaı(uymayı) emreder. Çünki bütün dediğin makuldür(akla uygundur). Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.

«–x­3@«0ö°•²x«5ö²v­;ö²•«! 

                Yahut: İnkârlarına sebeb, tâgi zalimler gibi, Hakk'a serfüru(uymamaları) etmemeleri midir! Halbuki mütecebbir(kuvvet sahibi sanılan) zalimlerin rüesaları(başları) olan Firavunların, Nemrudların akibetleri(sonları) malûmdur(bilinir).

«–Y­X¬8ÌY­<ö«žö²u«"ö­y«7Åx«T«#ö«–x­7x­T«<ö²•«! 

                Veyahut: Yalancı, vicdansız münafıklar(inanır gözüken ama içinden inanmayan) gibi "Kur'an senin sözlerindir" diye seni ittiham(suçlama) mı ediyorlar! Halbuki, tâ şimdiye kadar sana Muhammed-ül Emin diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imana niyetleri yoktur. Yoksa Kur'anın âsâr-ı beşeriye(insan eserleri) içinde bir nazirini(ortağını) bulsunlar.

¯š²z«-ö¬h²[«3ö²w¬8ö!x­T¬V­'ö²•«! 

                Veyahut: Kâinatı(evreni) abes(boş) ve gayesiz itikad eden felasife-i abesiyyun(boş gören düşünürler) gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Hâlıksız(yaratansız) mı zannediyorlar! Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen(süslü) ve gayelerle müsmirdir(sarılı, örtülü) ve mevcudat(varlıklar), zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır(vazifeli) ve evamir-i İlahiyeye(Allahın emirleri ve kanunlarına) müsahharlardır(uyarlar).

«–Y­T¬7@«F²7!ö­v­;ö²•«! 

                Veyahut: Firavunlaşmış maddiyyun gibi, "Kendi kendine oluyorlar. Kendi kendini besliyorlar. Kendilerine lâzım olan herşeyi yaratıyorlar" mı tahayyül(hayal) ediyorlar ki, imandan, ubudiyetten(kulluktan) istinkâf ederler(kaçarlar). Demek kendilerini birer Hâlık(yaratıcı) zannederler. Halbuki birtek şeyin Hâlıkı(yaratıcısı), herbir şeyin Hâlıkı(yaratıcısı) olmak lâzım gelir(gerektirir). Demek kibir ve gururları onları nihayet(son) derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlub(yenilen) bir âciz-i mutlakı(tam bir acizi), bir Kadîr-i Mutlak(her şeye kudreti ve sözü geçer) zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukut etmişler(düşmüşler). Hayvandan, belki cemadattan(cansızlardan) daha aşağıdırlar. Öyle ise, bunların inkârlarından müteessir(etkilenip üzülme) olma. Bunları dahi, bir nevi(çeşit) muzır(zararlı) hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet(önem) verme.

«–x­X¬5x­<ö«žö²u«"ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö!x­T«V«'ö²•«! 

                Veyahut: Hâlıkı(yaratıcıyı) inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah'ı inkâr mı ediyorlar ki, Kur'anı dinlemiyorlar. Öyle ise, semavat ve arzın(göklerin ve yerlerin) vücudlarını inkâr etsinler veyahut "Biz halkettik(yarattık)" desinler. Bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp, divaneliğin(deliliğin) hezeyanına(yalanlamasına) girsinler. Çünki semada(gökyüzünde) yıldızları kadar, zeminde(yer yüzünde) çiçekleri kadar berahin-i tevhid(Allah’ın varlığı ve birliği delilleri) görünüyor, okunuyor. Demek yakîne(gerçeğii bulmaya) ve hakka niyetleri yoktur. Yoksa "Bir harf kâtibsiz(yazarsız) olmaz" bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitab yazılan şu kâinat kitabını, kâtibsiz(yazarsız) zannediyorlar.

«t±¬"«*ö­w¬=!«i«'ö²v­;«G²X¬2ö²•«! 

                Veyahut: Cenab-ı Hakk'ın ihtiyarını(iradesini, gücünü) nefyeden(inkar eden) bir kısım hükema-yı dâlle(doğru yoldan çıkan aklına güvenen düşünürler) gibi ve Berahime(bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri) gibi asl-ı nübüvveti(peygamberliğini) mi inkâr ediyorlar? Sana iman getirmiyorlar. Öyle ise, bütün mevcudatta(varlıklarda) görünen ve ihtiyar(irade) ve iradeyi gösteren bütün âsâr-ı hikmeti(hikmet eserlerini) ve gayatı(amaçlarını) ve intizamatı(düzenleri) ve semeratı(meyveleri) ve âsâr-ı rahmet(rahmet eserleri) ve inayatı(yardımları) ve bütün enbiyanın(peygamberlerin) bütün mu'cizatlarını(mucizelerini) inkâr etsinler(yalanlasınlar) veya "Mahlukata(yaratılmış bütün varlıklara) verilen ihsanatın(hediyelerin, ikramların) hazineleri yanımızda ve elimizdedir" desinler. Kabil-i hitab(bu inkarcıların konuşulacak özelliklerde bile olmadığını) olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim(üzülme) olma. Allah'ın akılsız hayvanları çoktur, de.

«–:­I¬O²[«M­W²7!ö­v­;ö²•«! 

                Veyahut: Aklı hâkim yapan mütehakkim Mu'tezile gibi kendilerini Hâlıkın(yaratıcının) işlerine rakib ve müfettiş tahayyül edip(hayal edip) Hâlık-ı Zülcelal'i(yaratıcıyı) mes'ul(sorumlu) tutmak mı istiyorlar? Sakın fütur(ümitsizlik ve usanç) getirme. Öyle hodbinlerin(Başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve menfaatını tâkib eden. Bencil. Enaniyetli. Kibirli) inkârlarından bir şey çıkmaz. Sen de aldırma.

¯w[¬A­8ö¯–@«O²V­,¬"ö²v­Z­Q¬W«B²,­8ö¬€²@«[²V«4ö¬y[¬4ö«–x­Q¬W«B²,«<ö°vÅV­,ö²v­Z«7ö²•«! 

                Veyahut: Cin ve şeytana uyup kehanetfüruşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba(görmediğimiz alemlere) başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semavata(göklere), onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül(hayal) ediyorlar ki, senin semavî haberlerini tekzib ederler(yalanlarlar). Böyle şarlatanların(yalancı, yüksekten atıp karşısındakileri kandıranların) inkârları, hiç hükmündedir.

«–x­X«A²7!ö­v­U«7«:ö­€@«X«A²7!ö­y«7ö²•«! 

                Veyahut: Ukûl-ü aşere(bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider. Bunlarca, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "Ukul-ü Aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.) ve erbab-ül enva' namıyla şerikleri(ortakları) itikad eden(inanan) müşrik(Yaratıcıya ortak koşan) felasife(felsefe türleri) gibi ve yıldızlara ve melaikelere bir nevi(tür, çeşit) uluhiyet(ilahlık) isnad eden(dayandıran) Sabiiyyun gibi, Cenab-ı Hakk'a veled(evlat edinme) nisbet eden(benzetmesini eden) mülhid ve dâllînler(hak yoldan çıkanlar) gibi, Zât-ı Ehad ve Samed'in(Tek eşi ve benzeri olmayan Rabbimizin) vücub-u vücuduna(varlığına), vahdetine(birliğine), samediyetine(her şeyin Ona ihtiyacı olması, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı olmaması), istiğna-yı mutlakına(hiçbir şeye ihtiyacı olmamasına) zıd olan veledi(çocuk edinmeyi) nisbet(benzetme) ve melaikenin(meleklerin) ubudiyetine(ibadetlerine) ve ismetine(günah işlememe) ve cinsiyetine münafî(zıt) olan ünûseti(cinsiyeti, kız oluşlarını) isnad(dayandırma, iddia) mı ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana tabi olmuyorlar? İnsan gibi mümkin, fâni(geçici), beka-yı nev'ine(türünün devamına) muhtaç ve cismanî ve mütecezzi(parçalanabilir), tekessüre(kırılabilir) kabil(özellikli) ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise(mirasçı) müştak(arzu ve iştiyak gösteren, fazla istekli) mahluklar(yaratılmışlar) için vasıta-i tekessür ve teavün(yardımlaşma ve çoğalma aracı) ve rabıta-i hayat ve beka(hayatın ve devamının bağlayıcısı) olan tenasül(Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek.), elbette ve elbette vücudu vâcib(gereken) ve daim, bekası ezelî(öncesi olmayan) ve ebedî(sonsuz), zâtı cismaniyetten mücerred ve muallâ(evren türünden olmayan) ve mahiyeti(yapısı) tecezzi ve tekessürden münezzeh ve müberra(artma ve küçülmeden temiz) ve kudreti aczden(acizlikten) mukaddes(Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan) ve bîhemta(eşi ve benzeri olmayan) olan Zât-ı Zülcelal'e(Allah’a) evlâd(oğul) isnad etmek(dayandırmak), hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağruranesine(gururlarına) yakıştıramadıkları bir nevi(çeşit) evlâd(çocuk) yani hadsiz(sayılamayacak kadar çok) kızları isnad etmek(dayandırmak), öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır(delilikten kaynaklanan yalan) ki, o fikirde olan heriflerin tekzibleri(yalanları), inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divanenin(delinin) hezeyanına(yalanına) kulak verilmez.

«–x­V«T²C­8ö¯•«h²R«8ö²w¬8ö²v­Z«4ö!®h²%«!ö²v­Z­7«@²,«#ö²•«! 

                Veyahut: Hırsa, hıssete(cimriliğe) alışmış tâgi, bâgî(azgın, zalim) dünyaperestler(dünyaya tapacak derecede perestiş gösteren) gibi senin tekâlifini(tekliflerini) ağır mı buluyorlar ki, senden kaçıyorlar ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah'tan istiyorsun ve onlara Cenab-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin hased ve beddualarından kurtulmak için, ya on'dan veya kırk'tan birisini kendi fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki, emr-i zekatı(zekat emrini) ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzibleri(yalanlamalarını) ehemmiyetsiz(önemsiz) olmakla beraber, hakları tokattır. Cevab vermek değil...

«–x­A­B²U«<ö²v­Z«4ö­`²[«R²7!ö­v­;«G²X¬2ö²•«! 

                Veyahut: Gayb-aşinalık(bilinmeyen) dava eden Budeîler(budistler) gibi ve umûr-u gaybiyeye(bilinmeyen işlere ait emirler) dair tahminlerini yakîn tahayyül eden(zanneden) akılfüruşlar(sadece aklına güvenmekle üstünlük taslayanlar) gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitabları mı var ki, senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar. Öyle ise, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb(bilmediğimiz evrenler), kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip(hayal edip) ondan malûmat(bilgiler) alarak yazıyorlar hülyasında(hayalinde, rüyasında) bulunuyorlar. Böyle, haddinden hadsiz tecavüz etmiş mağrur(gururlu) hodfüruşların(egosu aşırı olanlar) tekzibleri(yalanlamaları), sana fütur(tenbellik) vermesin. Zira az bir zamanda senin hakikatlerin onların hülyalarını(rüya ve hayallerini) zîr ü zeber(darmadağın edip yıkacak) edecek.

«–:­G[¬U«W²7!ö­v­;ö!:­h«S«6ö«w<¬HÅ7@«4ö!®G²[«6ö«–:­G<¬h­<ö²•«! 

                Veyahut: Fıtratları(yaratılışları, yapıları) bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar(içi inkar eden, dışı inanıyormuş gibi gözüken), dessas zındıklar gibi ellerine geçmeyen hidayetten(hak yolu bulmaktan) halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin(bilinmezleri bildiren, gelecekten haber veren), kâh mecnun(deli), kâh sahir(sihirci) deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden(aldatmalarından), inkârlarından müteessir(rahatsız) olarak fütur(tenbellik) getirme. Belki daha ziyade(fazla) gayret et. Çünki onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler ve onların fenalıkta(kötülükte) muvaffakıyetleri(kazanmaları) muvakkattır(geçicidir) ve istidracdır(Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması), bir mekr-i İlahî(imtihan sebebiyle bir çeşit oyun)dir.

«–x­6¬h²L­<ö@ÅW«2ö¬yÁV7!ö«–@«E²A­,ö¬yÁV7!ö­h²[«3ö°y´7¬!ö²v­Z«7ö²•«! 

                Veyahut: Hâlık-ı hayr ve hâlık-ı şer(iyilik tanrısı ve kötülük tanrısı) namıyla ayrı ayrı iki ilah tevehhüm(zanneden, sanan) eden Mecusiler(ateşe tapanlar) gibi ve ayrı ayrı esbaba(sebeplere) bir nevi(çeşit) uluhiyet(ilahlık yaratıcılık) veren ve onları kendilerine birer nokta-i istinad(dayanma noktası) tahayyül(hayal) eden esbabperestler(sebeplere yaratıcılık özellikleri vererek tapanlar), sanemperestler(putatapanlar) gibi başka ilahlara dayanıp sana muaraza(karşı mücadele, savaş) mı ederler? Senden istiğna(kaçınma) mı ediyorlar? Demek

@«#«G«,«S«7ö­yÁV7!öެ!ö½^«Z¬7³~ö@«W¬Z[¬4ö«–@«6ö²x«7 

hükmünce, şu bütün kâinatta gündüz gibi görünen bu intizam-ı ekmeli(harika düzeni), bu insicam-ı ecmeli(pürüzsüz düzeni) kör olup görmüyorlar. Halbuki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zîr ü zeber(yok olur, yıkılır) olur ve insicam(mükemellik) herc ü merce(dağılır) düşer. Halbuki sinek kanadından tâ semavat kandillerine(yıldızlara) kadar o derece ince bir intizam(düzen) gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke yer bırakılmamış. Madem bunlar bu derece hilaf-ı akıl ve hikmet(akıl ve hikmete ters) ve münafî-i his ve bedahet(eşsizliğe ve hissettiklerimize ters, zıt) hareket ediyorlar. Onların tekzibleri(yalanları) seni tezkirden(gerçeklerden ve Allah’tan bahsetmekten, anlatmaktan) vazgeçirmesin."

                İşte silsile-i hakaik(gerçekleri bildiren yollar kademeler) olan şu âyâtın(ayetlerin, delillerin) yüzer cevherlerinden yalnız ifham(akla yapılan) ve ilzama(susturmaya) dair birtek cevher-i beyanîsini(anlatma cevherini) icmalen(özetle) beyan ettik(anlattık). Eğer iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha gösterseydim, "Şu âyetler tek başıyla bir mu'cizedir" sen dahi diyecektin.

                Amma ifham ve talimdeki(aklıldaki ve eğitim, öğretmedeki) beyanat-ı Kur'aniye(Kuranın anlatması) o kadar hârikadır, o derece letafetli(hoş) ve selasetli(Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade)dir; en basit bir âmi(okuma yazma bilmez), en derin bir hakikatı onun beyanından(anlatmasından) kolayca tefehhüm eder(anlar). Evet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, çok hakaik-i gamızayı(ince) nazar-ı umumîyi(herkesin bakışını) okşayacak, hiss-i âmmeyi(herkesin halkın hislerini) rencide etmeyecek, fikr-i avamı(bilim adamı olmayan vatandaşların fikrini) taciz edip yormayacak bir surette basitane(basitçe) ve zahirane(herkesin görebileceği şekilde) söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat(kullanımları) istimal edilir(kullanır). Öyle de: ¬h«L«A²7!ö¬Äx­T­2ö]«7¬!ö°}Å[¬Z´7¬!ö°€«žÇi«X«#ödenilen mütekellim(konuşan) üslûbunda(şeklinde) muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip(inip) öyle konuşan esalib-i Kur'aniye(Kuran uslüpları), en mütebahhir(açık) hükemanın(Âlimler. Çok bilgili kimseler) fikirleriyle yetişemediği hakaik-i gamıza-i İlahiye(ilahi derin gerçekler) ve esrar-ı Rabbaniyeyi(Rabbimize ait sırlar) müteşabihat suretinde(her zaman ve her şahıs için birçok yorum ve anlam barındıracak şekilde) bir kısım teşbihat(benzetme) ve temsilât ile en ümmi(okuma yazma bilmez) bir âmiye ifham eder(anlatır). Meselâ: ›«x«B²,!ö¬Š²h«Q²7!ö]«V«2ö­w´W²&Åh7«!ö   bir temsil ile rububiyet-i İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın rabliğini) saltanat misalinde(örneğinde) ve âlemin(evrenin) tedbirinde(düzenlenmesinde) mertebe-i rububiyetini(Rablik terbiyecilik, idarecilik makamını), bir Sultanın taht-ı saltanatında(saltanatı altında) durup icra-yı hükûmet ettiği gibi bir misalde gösteriyor. Evet Kur'an, bu kâinat(evren) Hâlık-ı Zülcelalinin(Yaratıcının) kelâmı(sözü) olarak rububiyetinin mertebe-i a'zamından(büyük mertebesinden) çıkarak, umum(bütün) mertebeler üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek(doğru yolu göstererek), yetmişbin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir ederek(nurlandırarak), fehm(anlama) ve zekâca muhtelif(çeşitli) binler tabaka muhatablara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar(çağlar) üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle(bolluk ve ucuzlukla) manalarını ortaya saçmış olduğu halde kemal-i şebabetinden(gençliğinden, tazeliğinden), gençliğinden zerre kadar zayi' etmeyerek(kaybettirmeyerek) gayet taravette(tazelikte), nihayet(son derece) letafette(hoşlukta) kalarak gayet sühuletli(kolay) bir tarzda(şekilde), sehl-i mümteni'(harika kolay) bir surette(şekilde), her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi; aynı derste, aynı sözlerle fehimleri(anlayışları) muhtelif(çeşitli) ve dereceleri mütebayin(açık) pek çok tabakalara dahi ders verip ikna' eden, işba' eden(doyuran) bir kitab-ı mu'ciznümanın(mucize kitaplarının) hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem'a-i i'caz(mucize ışıkları) görülebilir.

                Elhasıl: Nasıl "Elhamdülillah"(Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a aittir) gibi bir lafz-ı Kur'anî(Kuranın sözleri) okunduğu zaman dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi; aynı lafz(söz), sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de: Kur'anın manaları, dağ gibi akılları işba' ettiği(doyurduğu) gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder(öğretir), tatmin eder. Zira Kur'an, bütün ins ü cinin(cinlerin ve insanların) bütün tabakalarını imana davet eder. Hem umumuna imanın ulûmunu(ilimlerini) talim eder(öğretir), isbat eder. Öyle ise, avamın(ilim ehli olmayan halkın) en ümmisi(okuma yazma bilmeyenden) havassın(bilim adamlarının) en ehassına(üstününe, özüne) omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur'anîyi(Kuranın dersini) dinleyip istifade edecekler(faydalanacaklar). Demek Kur'an-ı Kerim, öyle bir maide-i Semaviyedir(Semavi yemek) ki, binler muhtelif(çeşit çeşit) tabakada olan efkâr(fikirler) ve ukûl(akıllar) ve kulûb(kalpleri) ve ervah(ruhlar), o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyatını(lezzetlerini iştahla) alıyorlar. Arzuları(istekleri) yerine gelir. Hattâ pekçok kapıları kapalı kalıp, istikbalde geleceklere bırakılmıştır. Şu makama misal(örnek) istersen, bütün Kur'an baştan nihayete(sonuna) kadar bu makamın misalleridir(örnekleridir). Evet bütün müçtehidîn(İslamiyet ile ilgili hüküm verebilecek seviyede ilim adamı olanlar, işin otoritesi olanlar) ve sıddıkîn(Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan) ve hükema-i İslâmiye(İslam ilim adamları) ve muhakkikîn(Hakikat araştıran, hak âlimleri) ve ülema-i usûl-ül fıkıh(FIKIH ilminin kurallarının bilginleri) ve mütekellimîn(İslâm ve iman esaslarını, hakaik-ı Kur'aniye ile isbat ve izahını yapan büyük İslâm allâmeleri, âlimleri, İlm-i Kelâm âlimleri) ve evliya-i ârifîn(İLİM adamlarının evliyaları) ve aktab-ı âşıkîn(aşk ehillerinin kutupları) ve müdakkikîn-i ülema(her şeyin gerçeğini araştıranlar) ve avam-ı müslimîn(ilim ehli olmamış Müslüman halk) gibi Kur'anın tilmizleri(öğrencileri) ve dersini dinleyenleri, müttefikan(hep birden) diyorlar ki: "Dersimizi güzelce anlıyoruz." Elhasıl(özetle), sair(diğer) makamlar gibi ifham(akıl) ve talim(öğretme) makamında dahi Kur'anın lemaat-ı i'cazı(mucizelik ışıkları) parlıyor.

                İKİNCİ ŞUA: Kur'anın câmiiyet-i hârikulâdesidir(harika bir biçimde her şeyi içine alması). Şu şuanın(ışığın), beş lem'ası(parlaması) var.

                Birinci Lem'a: Lafzındaki(sözlerdeki) câmiiyettir(genelliği). Elbette evvelki sözlerde, hem bu sözde zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet(her şeyi içine alması) aşikâre(açıkca) görünüyor. Evet

½–x­X­4ö«:ö½–x­M­3«:ö½–x­D­-ö¯±u­U¬7«:ö°p«VÅO­8«:öÊf«&ö«:ö°w²O«"«:ö°h²Z«1ö¯^«<³~ö±¬u­U¬7

olan hadîsin işaret ettiği gibi; elfaz-ı Kur'aniye(Kuranın sözleri), öyle bir tarzda(şekilde) vaz'edilmiş(çıkmış) ki, herbir kelâmın(sözlerin), hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazan bir sükûtun(sessizliğinin, susması) çok vücuhu(yönleri) bulunuyor. Herbir muhatabına(mesaj verdiklerine) ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.

                Meselâ: !®(@«#²:«!ö«Ä@«A¬D²7!ö«:ö   yani: "Dağları zemininize(yer yüzüne ) kazık ve direk yaptım" bir kelâmdır(sözdür). Bir âminin(okuma yazma bilmeyen ya da ilim adamı olmayan kişiler) şu kelâmdan hissesi: Zahiren(görünüşte) yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menafi'ini(menfaatlerini, yararlarını) ve nimetlerini düşünür, Hâlıkına(yaratıcısına) şükreder.

                Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin(yer yüzü), bir taban; ve kubbe-i sema(atmosfer, uzay), üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir daire suretinde(şeklinde) ve semanın(gökyüzünün) etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misalinde(gibi) tahayyül(hayal) eder. Sâni'-i Zülcelaline(Sanatla yaratan Yaratıcımıza) hayretkârane perestiş(sevdirme, ibadet ettirme) eder.

                Hayme-nişin(Çadırda oturan. Göçebe) bir edibin(edebiyatçının) bu kelâmdan nasibi: Zeminin(yer) yüzünü bir çöl ve sahra; dağların silsilelerini pek kesretle(çoklukla) ve çok muhtelif(çeşitli) bedevi(çöllerde yalnız kendi halinde yaşayanlar) çadırları gibi, güya tabaka-i türabiye(toprak tabakası), yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türabiyeyi(toprak perdesini) yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlukatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlukları, böyle yeryüzünde çadırlar misillü(gibi) kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelaline karşı secde-i hayret(hayret secdesi) eder.

                Coğrafyacı bir edibin(edebiyatçısı) o kelâmdan(sözden) kısmeti: Küre-i zemin(yer yüzü), bahr-ı muhit-i havaîde veya esîrîde(yıldız, gezegen vb. içinde üzerinde dolaştığı uzay denizi) yüzen bir sefine ve dağları, o sefinenin(geminin) üstünde tesbit ve müvazene(ölçü) için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder(düşünür). O koca küre-i zemini(yer yüzünü), muntazam(harika düzenle) bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktar-ı âlemde(evren kıtaları) gezdiren Kadîr-i Zülkemal'e karşı «t«9@«-ö«v«P²2«!ö@«8ö«t«9@«E²A­,öder.

                Medeniyet ve heyet-i içtimaiyenin(medeniyet ve toplum hayatının) mütehassıs(özel) bir hakîminin bu kelâmdan(sözden) hissesi: Zemini(yeri), bir hane ve o hanenin direği, hayat-ı hayvaniye(hayvanların hayatı) ve hayat-ı hayvaniye direği, şerait-i hayat(hayat şartları) olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zira dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat-ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levazımat-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu suretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni'-i Zülcelal Vel'ikram'a, kemal-i ta'zim ile hamd ü sena eder.

                Hikmet-i tabiyenin(fizik ilmi) bir feylesofunun şu kelâmdan nasibi şudur ki: Küre-i zeminin(yer yüzünün) karnında(devrinde) bazı inkılabat(değişmeler) ve imtizacatın(kaynaşmalar) neticesi(sonucu) olarak hasıl olan(oluşan) zelzele ve ihtizazatı(sallanmayı), dağların zuhuruyla(görülmesiyle) sükûnet(rahatlık, sakinlik) bulduğunu ve medar ve mihverindeki(yörüngesi) istikrarına(kararlılığına) ve zelzelenin irticacıyla(çalkalamasıyla) medar-ı senevîsinden(senelik hareketlerinden) çıkmamasına sebeb, dağların hurucu(çıkması) olduğunu ve zeminin(yerin) hiddeti ve gazabı, dağların menafiziyle(çıkmasıyla) teneffüs etmekle(nefes almakla) sükûnet(sakinleştiğini) ettiğini fehmeder(anlar), tamamen imana gelir. ¬yÁV¬7ö­^«W²U¬E²7«!öder.

                Meselâ @«W­;@«X²T«B«S«4ö@®T²#«*ö@«B«9@«6ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!öŖ«!ö   daki @®T²#«*ökelimesi, tedkikat-ı felsefe(felsefi inceleme) ile âlûde(karışık, bulaşmış) olmayan bir âlime(ilim adamına), o kelime şöyle ifham(söyler) eder ki: Sema(atmosfer, gök) berrak(ter temiz), bulutsuz; zemin(yer yüzü) kuru ve hayatsız, tevellüde(canlıların üremesi ve oluşumuna) gayr-ı kabil(uygun, kabiliyetli değil) bir halde iken.. semayı yağmurla, zemini(yeri) hazrevatla(yeşilliklerle) fethedip bir nevi(çeşit) izdivac ve telkîh(üreme, çoğalma) suretinde(şeklinde) bütün zîhayatları(hayatlıları) o sudan halketmek(yaratmak), öyle bir Kadîr-i Zülcelal'in işidir ki; rûy-i zemin(yer yüzü), onun küçük bir bostanı ve semanın(göğün) yüz örtüsü olan bulutlar, onun bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine(kudretinin büyüklüğüne) secde eder. Ve muhakkik bir hakîme(evrenin gayelerini araştıaran bulan), o kelime şöyle ifham(hatırlatır ki) eder ki: Bidayet-i hilkatte(yaratılışın) sema ve arz(gök yüzü ve yer yüzü) şekilsiz birer küme ve menfaatsiz(faydasız) birer yaş hamur, veledsiz mahlukatsız(varlıksız, yaratıksız, canlı olmayan) toplu birer madde iken; Fâtır-ı Hakîm(Hikmetle yaratan şekillendiren Yaratıcı), onları feth ve bastedip(genişletip, yayıp) güzel bir şekil, menfaatdar(faydalı) birer suret(şekil), zînetli(süslü) ve kesretli(kalabalık) mahlukata(yaratıklara) menşe'(çıkış noktası, yer) etmiştir anlar. Vüs'at-i hikmetine(hikmetinin genişliğine) karşı hayran olur. Yeni zamanın feylesofuna(felsefecilerine) şu kelime şöyle ifham(anlatıki) eder ki: Manzume-i Şemsiyeyi(Güneş sistemini) teşkil eden(oluşturan) küremiz(dünyamız), sair seyyareler(diğer gezegenler), bidayette(başlangıçta) Güneş'le mümteziç(birleşik) olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken; Kadîr-i Kayyum(Allah) o hamuru açıp, o seyyareleri(gezegenleri) birer birer yerlerine yerleştirerek, Güneş'i orada bırakıp, zeminimizi(yer yüzümüzü) buraya getirerek, zemine(yere) toprak sererek, sema canibinden(gök yüzü tarafından) yağmur yağdırarak, Güneş'ten ziya serptirerek(ışık dağıtarak) dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, "Âmentü billahi-l Vâhid-il Ehad"(İnandım ki: Allah vardır ve birdir) der.

                Meselâ: @«Z«7ö¯±h«T«B²,­W¬7ö›¬I²D«#ö­j²WÅL7!ö«:   ödaki "Lâm"; hem kendi manasını(anlamını), hem "fî"(içinde) manasını, hem "ilâ" manasını ifade eder. İşte ±¯h«T«B²,­W¬7öin "Lâm"ı, avam o "Lâm"ı "ilâ" manasında görüp fehmeder(anlatırki) ki, size nisbeten(kıyasla) ışık verici, ısındırıcı müteharrik(hareketli) bir lâmba olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, mahall-i kararına(karar yerine) yetişecek, size faidesi dokunmayacak bir suret(şekil) alacaktır, anlar. O da, Hâlık-ı Zülcelal'in(Yaratıcının) Güneş'e bağladığı büyük nimetleri düşünerek "Sübhanallah, Elhamdülillah" der. Ve âlime(ilim adamlarına) dahi o "Lâm"ı "ilâ" manasında gösterir. Fakat mensucat-ı Rabbaniyenin(Cenabı Hakkın dokumaları) bir mekiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan mektubat-ı Samedaniyenin(Rabbimizin mektupları) mürekkebi, nur bir hokkası(kalemi) suretinde(şeklinde) tasavvur ederek(düşünerek) Güneş'in cereyan-ı surîsi(görünürdeki sureti şekli) alâmet olduğu ve işaret ettiği intizamat-ı âlemi(evrenin düzenini) düşündürerek Sâni'-i Hakîm'in(Hikmetle ve sanatla yaratan yaratıcının) san'atına "Mâşâallah" ve hikmetine "Bârekâllah" diyerek secdeye kapanır. Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa "lâm"ı "fî" manasında şöyle ifham(anlatırki) eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri(merkezi) üzerinde zenberekvari(harekete sebep olan araç) bir cereyan ile manzumesini(sistemini) emr-i İlahî(Allah’ın emri) ile tanzim edip(düzenleyip) tahrik eder(harekete geçirir). Şöyle bir saat-ı kübrayı(büyük saati) halkedip(yaratıp) tanzim eden(düzenleyen) Sâni'-i Zülcelaline(Sanatla yaratan Rabbimize) karşı kemal-i hayret ve istihsan(tam bir hayretlik ve hayranlıkla) ile "El-azametü lillah ve-l kudretü lillah"(büyüklük ve kudret ancak Allahtandır) der felsefeyi atar, hikmet-i Kur'aniyeye girer. Ve dikkatli bir hakîme şu "lâm"ı, hem illet manasında, hem zarfiyet(kelimenin zarf olması) manasında tutturup şöyle ifham(anlattırır ki) eder ki: "Sâni'-i Hakîm, işlerine esbab-ı zahiriyeyi(görünürde sebepleri) perde ettiğinden, cazibe-i umumiye(çekim kuvveti) namında bir kanun-u İlahîsiyle(ilahi kanunuyla) sapan taşları gibi seyyareleri(gezegenleri) Güneş'le bağlamış ve o cazibe ile muhtelif(çeşitli) fakat muntazam(düzenli) hareketle o seyyareleri(gezegenleri) daire-i hikmetinde(hikmet dairesinde) döndürüyor ve o cazibeyi(çekim kuvvetini) tevlid(doğuran) için Güneş'in kendi merkezinde hareketini zahirî(görünürde) bir sebeb etmiş. Demek ±¯h«T«B²K­W¬7ömanası: @«Z¬B«8x­P²X«8ö¬*!«h²T¬B²,¬ž¬ö@«Z«7ö¯±h«T«B²K­8ö]¬4öyani, kendi müstekarrı(kararlı) içinde manzumesinin istikrarı ve nizamı(sisteminin düzenli devamı) için hareket ediyor. Çünki hareket harareti(ısıyı), hararet kuvveti, kuvvet cazibeyi(çekimi) zahiren(görünürde) tevlid eder(doğurur) gibi bir âdet-i İlahiye(ilahi adet), bir kanun-u Rabbanîdir(Rabbimizin kanunu). İşte şu hakîm(hikmetli işleri bulan, ortaya çıkaran, takip eden ustası), böyle bir hikmeti, Kur'anın bir harfinden fehmettiği(anladığı) zaman, "Elhamdülillah Kur'andadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya saymam" der. Ve şâirane(şair gibi) bir fikir ve kalb sahibine şu "lâm"dan ve istikrardan(kararlılıktan) şöyle bir mana fehmine(aklına, anlayışına) gelir ki: "Güneş, nurani bir ağaçtır. Seyyareler(gezegenleri) onun müteharrik(hareketli) meyveleri... Ağaçların hilafına(zıttına) olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar." Hem tahayyül(hayal) edebilir ki: "Şems(güneş) meczub(başkasının etkisiyle kendisinden geçmiş) bir ser-zâkir(baş zikreden, zikredenlerin başı)dir. Halka-i zikrin(zikir halkasının) merkezinde cezbeli(çekici) bir zikreder ve ettirir." Bir risalede şu manaya dair şöyle demiştim: "Evet Güneş bir meyvedardır; silkinir tâ düşmesin seyyar(gezici-gezegenler) olan yemişleri. Eğer sükûtuyla(sessizliğinle) sükûnet(sakinlik, kararlılık vb.) eylese, cezbe(çekim) kaçar, ağlar fezada(uzayda) muntazam(düzenli) meczubları(gezegenler)."

                Hem meselâ «–Y­E¬V²S­W²7!ö­v­;ö«t¬\´7:­«!ö  da bir sükût(susma, konuşmama) var, bir ıtlak(serbest bırakmak) var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünki bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet'i düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi(ebedi saadeti) arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-yı İlahîyi(Allah rızasını) rica eder. Bir kısım, rü'yet-i İlahiyeyi(Allah’ın nurunu görmeyi) gaye-i emel(hedef) bilir ve hakeza(bunun gibi).. bunun gibi pek çok yerlerde Kur'an, sözü mutlak bırakır, tâ âmm(genel, herkese seslenen) olsun. Hazfeder(kısa keser), tâ çok manaları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte «–x­E¬V²S­W²7«!öder. Neye felah(kurtuluş, çıkış) bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla(sessizlikle) der: "Ey müslümanlar!.. Müjde size. Ey müttaki(takva sahibi)!.. Sen Cehennem'den felah bulursun(kurtulursun). Ey sâlih!.. Sen Cennet'e felah bulursun. Ey ârif!.. Sen rıza-yı İlahîye nail olursun(muradına isteğine ulaşırsın). Ey âşık!.. Sen rü'yete(Allah’ın nurunu görmeye) mazhar olursun." ve hakeza... İşte Kur'an, câmiiyet-i lafziye(sözlerinin her şeyi içine alması) cihetiyle(yönüyle) kelâmdan(cümlelerinden, tümcelerinden), kelimeden, huruftan(harflerden) ve sükûttan(yerinde susmasından) her birisinin binler misallerinden(örneklerinden) yalnız nümune(örnek) olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı(kıssaları: hikayeciklerini) bunlara kıyas edersin.

                Meselâ(örneğin): «t¬A²9«H¬7ö²h¬S²R«B²,!«:ö­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÅ9«!ö²v«V²2@«4   âyeti, o kadar vücuhu(çok yönü) var ve o derece meratibi(mertebeleri) var ki, bütün tabakat-ı evliya(evliyaların tabakaları), bütün sülûklerinde(ilerlemelerinde) ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir gıda-yı manevî(manevi gıda), bir taze mana almışlar. Çünki "Allah" bir ism-i câmi'(her ismi içine alan bir isim) olduğundan esma-i hüsna(Rabbimizin sıfat ve işlerinden çıkan işimleri) adedince(sayısınca) tevhidler(Rabbimizin birliği), içinde bulunur.

«x­;öެ!ö«w´W²&«*ö«žö«x­;öެ!ö«s¬7@«'ö«žö«x­;öެ!ö«»!Å+«*ö«žö²›«!

ve hakeza(bunun gibi). Hem meselâ: Kısas-ı Kur'aniyeden(Kuran’ın hikayeleri) kıssa-i Musa Aleyhisselâm, âdeta asâ-yı Musa(Musa peygamberin asası gibi) Aleyhisselâm gibi binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı teskin ve teselli(rahatlandırma, avunma), hem küffarı(inkarcıları) tehdid, hem münafıkları takbih(kötüleme), hem Yahudileri tevbih gibi çok makasıdı, pekçok vücuhu vardır. Onun için surelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifade ile beraber yalnız birisi maksud-u bizzât(temel amacı) olur, diğerleri ona tabi kalırlar.

                Eğer desen: "Geçmiş misallerdeki bütün manaları nasıl bileceğiz ki, Kur'an onları irade etmiş(istemiş) ve işaret ediyor?"

                Elcevab: Madem Kur'an bir hutbe-i ezeliye(sonu ve öncesi olmayan her zamana söylenen hutbe)dir. Hem muhtelif(çeşitli), tabaka tabaka olarak asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî-Âdeme(insanalara) hitab ediyor(söyleniyor), ders veriyor. Elbette o muhtelif(çeşitli) efhama(anlayışlara) göre müteaddid(çeşitli) manaları dercedip(içine alıp) irade edecektir(isteyecektir) ve iradesine emareleri(işaretleri) vaz'edecektir(oluşturacaklardır). Evet "İşarat-ül İ'caz"da şuradaki manalar misillü kelimat-ı Kur'aniyenin(Kuranın kelimelerinin) müteaddid(çeşitli) manalarını İlm-i Sarf ve Nahv(Dilbilgisi. Gramer)'in kaideleriyle(kurallarıyla) ve İlm-i Beyan ve Fenn-i Maânî(anlatma ve anlam bilminin)'nin düsturlarıyla(kurallarıyla), Fenn-i Belâgat(sanatlı anlatma ilminin)'ın kanunlarıyla isbat edilmiştir. Bununla beraber ulûm-u Arabiyece(arap ilmince) sahih(söz ve anlamca noksanı bulunmayan) ve usûl-i diniyece(Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarından ve nübüvvet ve itikada ait mes'elelerinden İslâmî esaslar dairesinde bahseden ilim. KELAM ilmi) hak olmak şartıyla ve Fenn-i Maânîce(anlam ilmine göre) makbul(kabul edilmiş) ve İlm-i Beyanca(analatım ilmiyle) münasib(uygun) ve belâgatça(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek) müstahsen olan(güzel olan) bütün vücuh(yön) ve maânî(anlamlar), ehl-i içtihad(fetva ehli) ve ehl-i tefsir(Kuranı açıklayanlar) ve ehl-i usûl-üd din(dinin usulü, ölçüleri) ve ehl-i usûl-ül fıkhın(fıkıh ilminin kurallarının, ölçülerinin) icmaıyla(hepsiyle) ve ihtilaflarının(ayrılığa düştüklerinin) şehadetiyle(şahitliğiyle) Kur'anın manalarındandırlar. O manalara, derecelerine göre birer emare(işaret) vaz'etmiştir(çıkmıştır). Ya lafziyedir(kelime süsleridir), ya maneviyedir. O maneviye ise, ya siyak(sözün gelişi) veya sibak-ı kelâmdan(Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ) veya başka âyetten birer emare(işaret) o manaya işaret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkikler(hakikatleri, gerçekleri araştıran araştırmacılar) tarafından yazılan yüzbinler tefsirler, Kur'anın câmiiyet(her konuyu içine alan) ve hârikıyet-i lafziyesine(sözlerinin harikalığı) kat'î(kesin) bir bürhan-ı bahirdir(açık bir delildir). Her ne ise... Biz şu sözde herbir manaya delalet eden(işaret eden, gösteren) emareyi(işleri) kanunuyla, kaidesiyle(kurallarıyla) göstersek söz çok uzanır. Onun için kısa kesip kısmen "İşarat-ül İ'caz"a havale ederiz.

                İkinci Lem'a: Manasındaki câmiiyet-i hârikadır(herşeyi içine alan genişlik, genellik). Evet, Kur'an bütün müçtehidlerin(İslam kanunları hakkında hüküm veren ilim adamları) me'hazlerini(çıkış noktalarını), bütün âriflerin(bilginler Allah’ı bilen ve tanıyanlar) mezâklarını(zevklerini), bütün vâsılların(Allaha ulaştıranların) meşreblerini(mesleklerini), bütün kâmillerin(kemal ve fazilet sahibi) mesleklerini, bütün muhakkiklerin(her şeyin gerçeğini araştıran ilim adamlarının) mezheblerini(yollarını); manasının hazinesinden ihsan etmekle(hediye etmekle) beraber, daima onlara rehber ve terakkiyatlarında(ilerlemelerinde, yükselmelerinde) her vakit onlara mürşid olup(yol gösterici), o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr-i envâr ettiği(nurları yaydığının) bütün onlarca musaddaktır(Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan) ve müttefek-un aleyhtir(İttifak eden. Birbiriyle aynı fikirde olan. Birleşmiş, anlaşmış olan).

                Üçüncü Lem'a: İlmindeki câmiiyet-i hârikadır(her ilmi harika bir biçimde içine alması). Evet Kur'an, şeriatın(İslam hukuk sisteminin kanunlarının) müteaddid(ayrı ayrı çeşitli) ve çok ilimlerini, hakikatın mütenevvi(çeşitli) ve kesretli(çoklukla) ilimlerini, tarîkatın(Allah yoluna ulaştıran yolların) muhtelif(çeşitli) ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi, daire-i mümkinatın(evrenin) hakikî hikmetini ve daire-i vücubun(rabbimizin şu an göremediğimiz diğer alemleri) ulûm-u hakikiyesini(gerçek ilimlerini) ve daire-i ahretin(ahiret dairesinin) maarif-i gamızasını(kolay anlaşılmayan ince meselelerini), o denizinden muntazaman(sürekli ve düzenli) ve kesretle(bollukla) akıtıyor. Şu lem'aya(ışıkçığa, nura) misal getirilse, bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümune(örnek) olarak şu yirmibeş aded Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş aded Sözler'in doğru hakikatleri, Kur'anın bahr-i ilminden(ilim denizinden) ancak yirmibeş katredir(damlacıktır). O Sözler'de kusur varsa, benim fehm-i kasırıma(dar anlayışıma) aittir.

                Dördüncü Lem'a: Mebahisindeki(anlattıklarındaki) câmiiyet-i hârikadır(harika genişlik ve her şeyi içine alma). Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat(evren) ve Hâlık-ı Kâinat'ın(evrenin yaratıcısının), arz ve semavatın(yer ve göklerin, uzayın), dünya ve âhiretin, mazi(geçmiş) ve müstakbelin(geleceğin), ezel ve ebedin(geçmiş ve geleceğin) mebahis-i külliyelerini(bütün anlattıklarını ve konularını) cem'etmekle(içinde toplamakla) beraber nutfeden(sperm, tohumlar vb.) halketmek(yaratak), tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından(ahlak kurallarından) tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine(konularına) kadar; altı gün hilkat-i âlemden(evrenin yaratılışından) tut tâ ¬€@«<¬*!ÅH7!«:   ö¬€«Ÿ«,²I­W²7!«:ö  kasemleriyle(yeminleriyle) işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar; ¬y¬A²V«5«:ö¬š²h«W²7!ö«w²[«"ö­Äx­E«<   ­yÁV7!ö«š@«L«<ö²–«!öެ!ö«–Î:@«L«#ö@«8«:   işaratıyla(işaretleriyle), insanın kalbine ve iradesine(isteklerine) müdahalesinden(karışabilmesinde) tut, tâ ¬y¬X[¬W«[¬"ö°€@Å<¬x²O«8ö­€!«Y´WÅK7!«:ö  yani, bütün semavatı(gökyüzü ve uzay katmanlarını) bir kabzasında(avucunda) tutmasına kadar;  ¯Æ@«X²2«!«:ö¯u[¬F«9ö²w¬8ö¯€@ÅX«%ö@«Z[¬4ö@«X²V«Q«%«:ö   zeminin(yer yüzünün) çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ @«Z«7!«i²7¬+ö­Œ²*«ž²!ö¬a«7¬i²7­+ö!«)¬!ö  ile ifade ettiği hakikat-ı acibeye(hayret verici gerçeklere) kadar; ve semanın

½–@«'­(ö«]¬;«:ö¬š@«WÅ,7!ö]«7¬!ö›«x«B²,!öÅv­$ 

haletindeki(şeklindeki) vaziyetinden(şeklinden) tut, tâ duhanla(dumanla) inşikakına(ikiye ayrılma, yarılma) ve yıldızlarının düşüp hadsiz(sonsuz) fezada(uzay) dağılmasına kadar ve dünyanın imtihan(sınav) için açılmasından, tâ kapanmasına kadar ve âhiretin birinci menzili(yeri) olan kabirden, sonra berzahtan(kabir, dünya ile ahiret arası), haşirden(öldükten sonra dirilmekten), köprüden tut, tâ Cennet'e, tâ saadet-i ebediyeye(ebedi saadete) kadar; mazi(geçmiş) zamanının vukuatından(olmuş olaylarından), Hazret-i Âdem'in hilkat-ı cesedinden(cesedinin yaratılmasından), iki oğlunun kavgasından tâ Tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına(Firavun toplumunun boğulmasına), tâ ekser enbiyanın(peygamberlerin çoğunun) mühim(önemli) hâdisatına(olaylarına) kadar ve ²v­U±¬"«h¬"ö­a²,«7«!ö   işaret ettiği hâdise-i ezeliyeden(geçmişi olmayan olaylardan) tut, tâ ½?«h¬1@«9ö@«Z±¬"«*ö]«7¬!ö½?«h¬/@«9ö¯H¬\«8²x«<ö°˜x­%­:ö   ifade ettiği vakıa-i ebediyeye(sonsuza kadar olabilecek olaylara) kadar bütün mebahis-i esasiyeyi ve mühimmeyi(önemli ve temel konuları) öyle bir tarzda(şekilde) beyan eder(anlatır) ki, o beyan, bütün kâinatı(evren) bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin(yer yüzü) bir bahçe ve sema(uzay, gökyüzü), misbahlarıyla(kandilleri hükmünde olan yıldız ve güneşleri) süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden(kullanan) ve mazi(geçmiş) ve müstakbel(gelecek), bir gece ve gündüz gibi nazarına(bakışına) karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden(izleyen) ve ezel(sonsuz geçmiş) ve ebed(sonsuz gelecek), dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın(bir biri sıra meydana gelen işler) iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş(bir birine kavuşmuş) bir surette(şekil) bir zaman-ı hazır(şimdiki zaman) gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelal'(Allah’a)e yakışır bir tarz-ı beyan(açıklama şeklidir)dır. Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden(evden) bahseder. Proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini(içindekileri) yapar. Kur'an dahi, şu kâinatı(evreni) yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini(içindekileri) -tabir caiz ise- proğramını yazan, gösteren bir zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır(şekildedir). Hiçbir cihetle eser-i tasannu'(yapmacıklık belirtisi ya da zerresi) ve tekellüf(zorlama hareket) görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklid(taklit lekesi, hatası) veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip(zannedip) konuşmuş gibi bir hud'anın(hile, aldatma) emaresi(işareti) olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle(halis, saf, temiz), bütün hulusuyla safî(temiz), berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası(ışığı) "Güneş'ten geldim" der. Kur'an dahi, "Ben, Hâlık-ı Âlem'in(evrenin yaratıcısının) beyanıyım ve kelâmıyım(sözüyüm)" der. Evet şu dünyayı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverane ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle(sanat harika ve mucizeleriyle), şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzim eden(düzenleyen) ve zeminin(yer) yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni'(Sanatla yaratan Allah), bir Mün'imden(Nimet veren Allah) başka şu velvele-i takdir(takdir edilme sesleri) ve istihsanla(güzel görünme ve kendini sevdirme) ve zemzeme-i hamd ü şükranla(teşekkür ve hamd sesleriyle) dünyayı dolduran ve zemini(yeri) bir zikirhane(zikir yeri), bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlahiyeye(Rabbimizin sanat eserlerini izlemeye) çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı(sözü) olabilir? Ondan başka kim ona sahib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya(ışık), Güneş'ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı(evrenin sırlarını) keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an(Kuranın anlatması, açıklaması), Şems-i Ezelî'(Allah)den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazire(benzer) getirsin, onun taklidini(sahtesini) yapsın? Evet, bu dünyayı san'atlarıyla(sanat eserleriyle) zînetlendiren(süslendiren) bir san'atkârın, san'atını istihsan eden(beğenen) insanla konuşmaması muhaldir(imkansızdır). Madem ki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden(düzenlenmesinden) lâkayd(alakasız, ilgisiz) kalmayan bir Mâlik-ül Mülk(bütün mülkün sahibi rabbimiz), bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?

                Beşinci Lem'a: Kur'anın üslûb(tarzı) ve îcazındaki(Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek) câmiiyet-i hârikadır(harika olarak söylenmesi gereken her şeyi içine alması). Bunda "Beş Işık" var.

                Birinci Işık: Üslûb-u Kur'anın(Kuranın tarzının) o kadar acib bir cem'iyeti(toplaması) var ki, birtek sure, kâinatı(evreni) içine alan bahr-i muhit-i Kur'anîyi(Kuranın her şeyi içine alan denizini) içine alır. Birtek âyet, o surenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sure, surelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur'andır. İşte şu, i'cazkârane îcazdan(mucize bir şekilde az sözle çok şey anlatması) büyük bir lütf-u irşaddır(yol gösterme hediyesi) ve güzel bir teshildir(kolaylıktır). Çünki herkes, her vakit Kur'ana muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden(kalın kafalılık, ahmaklık, anlayışsızlık) veya başka esbaba(sebeplere) binaen her vakit bütün Kur'anı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar, Kur'andan mahrum kalmamak için, herbir sure, birer küçük Kur'an hükmüne, hattâ herbir uzun âyet, birer kısa sure makamına geçer. Hattâ Kur'an Fatiha'da, Fatiha dahi Besmele'de münderic(içine yerleştirilmiş) olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler(birleşmişlerdir). Şu hakikata bürhan(delil) ise, ehl-i tahkikin(araştırmacıların) icmaıdır(birleşerek aynı şeyi söylemeleri).

                İkinci Işık: Âyât-ı Kur'aniye(Kuran ayetleri), emir ve nehy(yasaklama, uzaklaştırma), va'd ve vaîd(söz ve uzaklaştırma, korkutma), tergib ve terhib(ümitlendirme ve korkutma), zecr ve irşad(engel olma ve doğru yolu gösterme), kısas ve emsal(kıssalar, örnekler, hikayeler), ahkâm(hükümler) ve maarif-i İlahiye(ilahi bilgiler, yaratıcımızı tanımaya ait bilgiler) ve ulûm-u kevniye ve kavanin(kanun ve devir, çağlara ait ilimler, bilgiler) ve şerait-i hayat-ı şahsiye(özel hayat şartlarına) ve hayat-ı içtimaiye(toplum hayatına) ve hayat-ı kalbiye(kalp hayatına) ve hayat-ı maneviye(manevi hayata) ve hayat-ı uhreviye(ahiret hayatına) gibi umum(bütün) tabakat-ı kelâmiye(söz tabakaları) ve maarif-i hakikiye(gerçek ilimler, bilimlere) ve hacat-ı beşeriyeye(insanlığın ihtiyaçlarına) delalatıyla, işaratıyla(delilleri ve işaretleriyle) câmi'(içine almak) olmakla beraber, «a²\¬-ö@«W¬7ö«a²\¬-ö@«8ö²H­'öyani, "İstediğin herşey için Kur'andan her ne istersen al" ifade ettiği mana, o derece doğruluğuyla makbul olmuş ki, ehl-i hakikat(gerçekleri araştırıp bulan ilim adamları) mabeyninde(arasında) durub-u emsal(meşhur sözler, atasözleri) sırasına geçmiştir. Âyât-ı Kur'aniyede(Kuran ayetlerinde) öyle bir câmiiyet(her şeyi içine alan bir yapı) var ki, her derde deva, her hacete(ihtiyaçlara) gıda olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir(gerekir). Çünki daima terakkiyatta(yükseliş, ilerlemede) kat'-ı meratib(mertebeleri kesen) eden bütün tabakat-ı ehl-i kemalin(bütün güzel sıfatlarla özellikleri içine alan) rehber-i mutlakı(tam rehberi) elbette şu hâsiyete(özelliğe) mâlik(sahip) olması elzemdir(en lüzumlu bir iştir).

                Üçüncü Işık: Kur'anın i'cazkârane îcazıdır(mucize bir biçimde az sözle çok şeyi anlatmasıdır hatta her asra ve her seviyeden insana). Kâh olur ki, uzun bir silsilenin(ard arda devam eden yapı) iki tarafını öyle bir tarzda(şekilde) zikreder(anlatır) ki, güzelce silsileyi gösterir.

                Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarihan(açıkca), işareten, remzen(işareten), imaen(işaret vererek) bir davanın çok bürhanlarını(delillerini) derceder(içine alır). Meselâ:

²v­U¬9!«x²7«!ö«:ö²v­U¬B«X¬,²7«!ö­¿«Ÿ¬B²'!«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­s²V«'ö¬y¬#@«<³~ö²w¬8«: 

de âyât ve delail-i vahdaniyet(Allahın varlığı ve birliğinin delillerinin) silsilesini(ard arda devamlarını) teşkil eden(ulaştıran) silsile-i hilkat-ı kâinatın(evrenin yaratılış halkalarının) mebde' ve müntehasını(başlangıç ve bitirişini) zikr ile(bahsetmekle) o ikinci silsileyi(ard arda gelen bir birine bağlı mertebeleri, devirleri) gösterir, birinci silsileyi okutturuyor. Evet bir Sâni'-i Hakîm'e(Sanatla yaratan Rabbimize) şehadet eden(şahitlik eden) sahaif-i âlemin(evrenin sayfalarının) birinci derecesi, semavat ve arzın(göklerin ve yerin) asl-ı hilkatleri(yaratılış asıllarıdır)dir. Sonra gökleri yıldızlarla tezyin(süslendirme) ile zeminin(yerin) zîhayatlarla(hayatlılarla) şenlendirilmesi, sonra Güneş ve Ay'ın teshiriyle(etkisiyle) mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilaf ve deveranı(dönmesi) içindeki silsile-i şuunattır(işlerinin daireleri mertebeleri). Daha gele gele tâ kesretin(çok olmanın, kalabalığın) en ziyade(fazla) intişar ettiği(yayıldığı) mahal(yer) olan sîmaların(yüzlerin) ve seslerin hususiyetlerine(özelliklerine) ve imtiyazlarına(farklarının seçimlerine) ve teşahhuslarına(farklı yüzlerine, kişiliğine) kadar... Madem ki en ziyade(fazla) intizamdan(düzenden) uzak ve tesadüfün karışmasına maruz olan(karşı karşıya kalan) ferdlerin sîmalarındaki(yüzlerindeki) teşahhusatta(şekillendirilmede) hayret verici bir intizam-ı hakîmane(hikmetli düzen) bulunsa, üzerinde gayet san'atkâr bir hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları(düzenleri) zahir olan(görülen) sair(diğer) sahifeler(sayfalar) kendi kendine anlaşılır, nakkaşını(sanatkarını) gösterir. Hem madem koca semavat(uzay) ve arzın(yerin) asl-ı hilkatinde(yaratılış asıllarında) eser-i san'at ve hikmet(hikmet ve sanat eseri) görünüyor. Elbette kâinat(evrenin) sarayının binasında temel taşı olarak gökleri ve zemini(yeri) hikmetle koyan bir Sâniin(Sanatla yaratan Cenab-ı Hakkın) sair(diğer) eczalarında(parçalarında) eser-i san'atı(sanat eseri), nakş-ı hikmeti(hikmetli işlemeleri) pekçok zahirdir(görünür). İşte şu âyet, hafîyi izhar(gizliyi gösterme), zahirîyi ihfa(görüneni gizleme) ederek gayet güzel bir îcaz(az sözle çok şey söylemek) yapmış. Elhak: «–x­,²W­#ö«w[¬&ö¬yÁV7!ö«–@«E²A­,«4ö   den tut, tâ ­v[¬U«E²7!ö­i<¬i«Q²7!ö«x­;«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö]«V²2«ž²!ö­u«C«W²7!ö­y«7«:ö   e kadar altı defa ¬y¬#@«<³~ö²w¬8«:öö¬y¬#@«<³~ö²w¬8«:öile başlayan silsile-i berahin(delillerin ard arda sıralanması), bir silsile-i cevahir(cevherlerin ard arda sıralanması)dir, bir silsile-i nurdur(ard arda gelen nurlar), bir silsile-i i'cazdır(ard arda gelen mucizeler), bir silsile-i îcaz-ı i'cazîdir(mucizelik derecesinde ard arda görülen az sözle çok şey söylemek). Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat ne yapayım makam kaldırmıyor. Başka vakte talik edip(bırakıp), o kapıyı şimdi açmıyorum.

                Hem meselâ:ö­s<±¬G±¬M7!ö@«ZÇ<«!ö­r­,x­<ö¬–x­V¬,²*«@«4ö¬–x­V¬,²*«@«4   kelâmıyla(sözüyle) ­r­,x­<ökelimesi ortalarında şunlar var:

­r­,x­<ö«Ä@«5ö«:ö¬w²D±¬K7!ö]«7¬!ö«`«;«H«4ö­˜x­V«,²*«@«4ö_«<Ì:ÇI7!ö­y²X¬8ö«h«A²Q«B²,«ž¬ö«r­,x­<ö]«7¬!

Demek beş cümleyi bir cümlede icmal edip(özetleyip) îcaz(az sözle çok şey söylediği) ettiği halde vuzuhu(açıklılığı) ihlâl etmemiş(zarar görmemiş), fehmi işkal etmemiş(aklı meşgul edip yormamış).

                Hem meselâ: !®*@«9ö¬h«N²'«ž²!ö¬h«DÅL7!ö«w¬8ö²v­U«7ö«u«Q«%ö›¬HÅ7«!ö   İnsan-ı âsi(isyana girmiş olan insan der), "Çürümüş kemikleri kim diriltecek" diye meydan okur gibi inkârına(yalanlamasına) karşı Kur'an der: "Kim bidayeten(başlangıçta yoktan) yaratmış ise, o diriltecek. O yaratan zât ise, herbir şeyi herbir keyfiyette(özellikleri ve yapısıyla) bilir. Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir." İşte şu kelâm, diriltmek davasına müteaddid(farklı) cihetlerle(yönlerle) bakar, isbat eder. Evvelâ, insana karşı ettiği silsile-i ihsanatı(ard arda gelen hediyelerinin, iyiliğinin) şu kelâmıyla(sözleriyle) başlar, tahrik eder(harekete geçirir), hatıra getirir. Başka âyetlerde tafsil ettiği(açıkladığı) için kısa keser, akla havale(bırakır) eder. Yani, size ağaçtan meyveyi ve ateşi ve ottan erzakı(rızıkları) ve hububu(tohumlar taneler) ve topraktan hububatı(tohumları ve taneleri) ve nebatatı(bitkileri) verdiği gibi, zemini(yer yüzünü) size hoş -herbir erzakınız(rızıklarınız) içinde konulmuş- bir beşik ve âlemi(evreni), güzel ve bütün levazımatınız içinde bulunur bir saray yapan bir zâttan kaçıp başıboş kalıp, ademe(yok olmaya) gidip saklanılmaz. Vazifesiz olup kabre girip uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız. Sonra o davanın bir deliline işaret eder: ¬h«N²'«ž²!ö¬h«DÅL7«!ökelimesiyle remzen(işareten) der: "Ey haşri(öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden adam! Ağaçlara bak! Kışta ölmüş, kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ herbir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin(öldükten sonra dirilmenin) nümunelerini(özetlerini) gösteren bir zâta karşı inkâr ile(yalanlama ve inanmama), istib'ad(akla uygun görmemek) ile kudretine meydan okunmaz." Sonra bir delile daha işaret eder, der: "Size ağaç gibi kesif(opak, saydam olmayan), sakil, karanlıklı bir maddeden ateş gibi latif(hoş), hafif, nurani bir maddeyi çıkaran bir zâttan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur(irade, isteme özelliği) vermeyi nasıl istib'ad(akıldan uzak) ediyorsunuz?" Sonra bir delile daha tasrih eder(açıkca belirtirki) der ki: "Bedeviler(Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamıyan) için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutubetiyle yeşil ve hararetiyle(sıcaklığıyla) kuru gibi iki zıd tabiatı(yapıyı) cem'edip(birleştirip), onu buna menşe etmekle herbir şey hattâ anasır-ı asliye(dört esas madde-hava, toprak, su, güneş) ve tabayi-i esasiye(Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar), onun emrine bakar, onun kuvvetiyle hareket eder, hiçbirisi başıboş olup tabiatıyla hareket etmediğini gösteren bir zâttan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı, topraktan yeniden çıkarması istib'ad(akla uzak görme) edilmez. İsyan ile ona meydan okunmaz. Sonra Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın şecere-i meşhuresini(meşhur ağacını) hatıra getirmekle şu dava-yı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Musa Aleyhisselâm'ın dahi davasıdır. Enbiyanın(peygamberlerin) ittifakına(birleşmesine) hafî(gizli) bir îma(işaret) edip, şu kelimenin îcazına(az kelimeyle çok şey anlatmak) bir letafet(hoşluk) daha katar.

                Dördüncü Işık: Îcaz-ı Kur'anî(Kuranın az kelimeyle çok anlamları söylemesi) o derece câmi'(her şeyi içine alan, genel) ve hârıktır(harika), dikkat edilse görünüyor ki: Bazan bir denizi bir ıbrıkta gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları(her şeyde bulunan kanunları) ve umumî kanunları(genel kanunları), basit ve âmi(ilim adamı olmayan) fehimlere(anlayışlara) merhameten basit bir cüz'üyle(parçacığıyla), hususî(özel) bir hâdise(olay) ile gösteriyor. Binler misallerinden(örneklerinden) yalnız iki misaline(örneğe) işaret ederiz.

                Birinci Misal(örnek): Yirminci Söz'ün Birinci Makamında tafsilen(açıklamalarıyla) beyan olunan üç âyettir ki, şahs-ı Âdem'e(Adem peygambere) talim-i esma(varlıkların isimlerini) ünvanıyla nev-i benî-Âdeme(İnsan türüne) ilham(Allah tarafından kalbe gelen mâna) olunan bütün ulûm(ilimlerin) ve fünunun(fenlerin) talimini(öğretmesini) ifade eder(anlatır) ve Âdem'e, melaikenin(meleklerin) secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle(olaylarıyla) nev-i insana(insan türüne) semekten(balıktan) meleğe kadar ekser(bir çok) mevcudat(varlıklar) müsahhar olduğu(emrine koşturulduğu) gibi, yılandan şeytana kadar muzır(zararlı) mahlukatın(yaratıkların) dahi ona itaat etmeyip(uymayıp) düşmanlık ettiğini ifade ediyor. Hem kavm-i Musa (A.S.) bir bakarayı(ineği), bir ineği kesmekle Mısır bakar-perestliğinden(ineklere tapma) alınan ve "İcl" hâdisesinde tesirini gösteren bir bakar-perestlik(ineğe tapma) mefkûresinin(gayesinin) Musa Aleyhisselâm'ın bıçağıyla kesildiğini ifade ediyor. Hem taştan su çıkması, çay akması ve dağılıp yuvarlanması ünvanıyla tabaka-i türabiye(toprak tabakaları) altında olan taş tabakası, su damarlarına hazinedarlık ve toprağa analık ettiğini ifade ediyor.

                İkinci Misal(örnek): Kur'anda çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm'ın cümleleri ve cüz'leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz'ü(parçası), bir düstur-u küllînin(genel kanun ve kuralların) ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu(kuralı) ifade ediyor. Meselâ, @®&²h«.ö]¬7ö¬w²"!ö­–@«8@«;ö@«<ö   Firavun, vezirine emreder ki: "Bana yüksek bir kule yap, semavatın(uzayın) halini rasad edip bakacağım. Semanın(uzayın) gidişatından acaba Musa'nın (A.S.) dava ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlah var mıdır?" İşte @®&²h«.ökelimesiyle ve şu cüz'î(küçük) hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı(yaratıcıyı) tanımadığından tabiat-perest(tabiatçı yani tabiatın yaratıcı olduğunu savunup) olup rububiyet(ilahlık) dava eden ve âsâr-ı ceberutlarını(büyüklük eserlerini) göstermekle ibka-yı nam(şanını devam ettiren) eden, şöhret-perest(şöhrete düşkün) olup dağ-misal(dağa gibi) meşhur(tanınmış) ehramları(piramitleri) bina eden ve sihir ve tenasühe(ruhların tekrar beden giyip gelmesi) kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden(koruyan) Mısır firavunlarının an'anesinde(örf ve adetlerde) hükümferma(hüküm süren) bir düstur-u acibi(acayip bir kuralı) ifade eder. Meselâ: «t¬9«G«A¬"ö«t[±¬D«X­9ö«•²x«[²7@«4ö 

Gark(boğulan) olan Firavuna der: "Bugün senin gark olan cesedine necat(kurtuluş, koruma) vereceğim" ünvanıyla umum Firavunların tenasüh fikrine binaen(dayandırarak) cenazelerini mumyalamakla maziden(geçmişten) alıp müstakbeldeki(gelecekteki) ensal-i âtiyenin(gelecek neslin) temaşagâhına(izlemelerine) göndermek olan mevt-âlûd(ölüye benzer), ibretnüma(ders alınacak) bir düstur-u hayatiyelerini(hayat kuralını) ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde(ahirzaman, son asırda, yüzyılda) o gark olan(boğulan) Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri(yayılma dalgaları) üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu'cizane bir işaret-i gaybiyeyi(bilinmeyen bir olaya işaret etmesi, göstermesi), bir lem'a-yı i'cazı(mucizelik ışığı) ve bu tek kelime bir mu'cize olduğunu ifade eder.

                Hem meselâ: ²v­6«š@«,¬9ö«–x­[²E«B²,«<«:ö²v­6«š@«X²"«!ö«–x­E±¬"«H­<ö   Benî-İsrail'in oğullarının kesilip, kadın ve kızlarını hayatta bırakmak; bir Firavun zamanında yapılan bir hâdise(olay) ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde her asırda maruz(karşılaştığı) olduğu müteaddid(çeşitli ayrı ayrı) katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihanede(kötü yollarda) oynadıkları rolü ifade eder.

ö¯?x«[«&ö]«V«2ö¬‰@ÅX7!ö«‹«h²&«!ö²v­ZÅ9«G¬D«B«7«: 

­«–x­V«W²Q«<ö!x­9@«6ö@«8ö«j²\¬A«7ö«a²EÇ,7!öv¬Z¬V²6«!«:ö¬–!«:²G­Q²7!«:ö¬v²$¬ž²!ö]¬4ö«–x­2¬*@«,­<ö²v­Z²X¬8ö!®h[¬C«6ö›«h«#«:  

ö«w<¬G¬K²S­W²7!öÇ`¬E­<ö«žö­yÁV7!«:ö!®(@«,«4ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö«–²x«Q²,«<«:   ö

ö¬w²[«#Åh«8ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4öŖ­G¬,²S­B«7ö¬Æ@«B¬U²7!ö]¬4ö«u[¬=!«h²,¬!ö]¬X«"ö]«7¬!ö@«X²[«N«5«:  

«w<¬G¬,²S­8ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö!²x«C²Q«#ö«ž«:  

                Yahudilere müteveccih(yönelik) şu iki hükm-ü Kur'anî(Kuranın hükmü), o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede(insanların sosyal hayatlarında) dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi(genel kanun ya da kuralı) tazammun(içine alma) eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi(insanların sosyal hayatını) sarsan ve sa'y ü ameli(çalışmayı), sermaye ile mübareze ettirip(savaş, kavga) fukarayı(fakirleri) zenginlerle çarpıştıran, muzaaf(kat kat) riba(faiz) yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud'a(aldatma) ile cem'-i mal(malları toplayan) eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve galiblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi(tür) ihtilale parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor. Meselâ: «€²Y«W²7!ö!­xÅX«W«B«4ö   "Eğer doğru iseniz, mevti(ölümü) isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz." İşte meclis-i Nebevîde(Peygamberin mescidinde) küçük bir cemaatin cüz'î(küçük) bir hâdise ünvanıyla(olayın), milel-i insaniye(insan milletleri) içinde hırs-ı hayat(hayat hırsı) ve havf-ı mematla(ölüm korkusu) en meşhur olan millet-i Yehud'(Yahudi milleti)un tâ kıyamete kadar lisan-ı halleri(durumları), mevti(ölümü) istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder. Meselâ: ­}«X«U²K«W²7!«:ö­^Å7±¬H7!ö­v¬Z²[«V«2ö²a«"¬h­/ö   Şu ünvanla o milletin mukadderat-ı istikbaliyesini(gelecek kaderini) umumî(genel) bir surette(şekilde) ifade eder. İşte şu milletin seciyelerinde(ahlaklarında) ve mukadderatında(kaderlerinde) münderic(içine yerleştirilmiş) olan şöyle müdhiş desatir(kurallar) içindir ki, Kur'an onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te'dib(haddini bildirme tokatını) vuruyor. İşte şu misallerden(örneklerinden) kıssa-i Musa Aleyhisselâm(Musa peygamberin kıssası) ve Benî-İsrail'(İsrail oğullarının)in sair cüz'lerini(parçalarını) ve sair(diğer) kıssalarını bu kıssaya kıyas et. Şimdi şu Dördüncü Işık'taki i'cazî(mucizeliği) lem'a-i îcaz(az sözle çok şeyleri söyleme ışıkları) gibi Kur'anın basit kelimatlarının(kelimelerinin) ve cüz'î(küçük) mebhaslerinin(anlattıkları konuların) arkalarında pekçok lemaat-ı i'caziye(mucizelik ışıklarına) vardır. Ârife(Cenab-ı Hakkı tanıyan) işaret yeter.

                Beşinci Işık: Kur'anın makasıd(amaçlarının) ve mesail(meselelerin), maânî(anlamları) ve esalib(tarzlar, şekiller) ve letaif(hoş) ve mehasin(güzellik) cihetiyle(yönünden) câmiiyet-i hârikasıdır(harika olarak her konuyu içine alması). Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın surelerine ve âyetlerine ve hususan(özellikle) surelerin fatihalarına, âyetlerin mebde'(başlangıçlarına) ve makta'larına(kıtalarına) dikkat edilse görünüyor ki: Belâgatların(duruma uygun laf söylemek) bütün enva'ını(türlerini), fezail-i kelâmiyenin(sözlerin faziletlerinin) bütün aksamını(kısımlarının), ulvî(üstün) üslûbların(şekillerinin) bütün esnafını(sınıflarını, türlerini), mehasin-i ahlâkıyenin(ahlakın güzelliklerinin) bütün efradını(fertlerini), ulûm-u kevniyenin(evrenin ilimlerini) bütün fezlekelerini(özetlerini), maarif-i İlahiyenin(Cenab-ı Hakkın tanınmasının) bütün fihristelerini(içindekilerini), hayat-ı şahsiye(özel hayatının) ve içtimaiye-i beşeriyenin(sosyal hayatının) bütün nâfi'(faydalı) düsturlarını(kurallarını) ve hikmet-i âliye-i kâinatın(evrenin yüksek hikmetlerinin) bütün nurani kanunlarını cem'etmekle(içinde toplamakla) beraber hiçbir müşevveşiyet(karışıklık) eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnas-ı muhtelifeyi(değişik türleri) bir yerde toplayıp bir münakaşa(tartışma, kavga), bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i'cazînin(mucize bir şekilde düzen kuranın) işi olabilir. Elhak, bütün bu câmiiyet(genellik) içinde şu intizam(düzen) ile beraber geçmiş yirmidört aded Sözlerde izah ve isbat edildiği gibi; cehl-i mürekkebin(kat kat cahilliğin) menşei olan(çıkışı, doğuşu) âdiyat(beyağılık, her zaman meydana gelme) perdelerini keskin beyanatıyla(açıklamalarıyla) yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan hârikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalaletin(hak yoldan çıkmanın) menbaı(kaynağı) olan tabiat tagutunu(putunu, isyankarlığa insanı sevkeden), bürhanın(delilin) elmas kılıncıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra'd-misal(gökgürültüsü gibi) sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi(insan felsefesinin) ve hikmet-i insaniyeyi(insanların hikmetini) âciz bırakan kâinatın(evrenin) tılsım-ı muğlakını(kapalı sırlarını) ve hilkat-i âlemin(evrenin yaratılışının) muamma-yı acibesini(acayip kapalı sırlarını) feth ve keşfetmek, elbette hakikat-bîn(gerçekleri bulan) ve gayb-aşina(gizlilikleri bulan, keşfeden) ve hidayet-bahş(doğru yolları bulduran hakikat nurunu yerleştiren) ve hak-nüma(gerçeği bulan) olan Kur'an gibi bir mu'cizekârın(mucize kaynağı, mucize yapan ustaların) hârikulâde işleridir. Evet, Kur'anın âyetlerine insaf ile dikkat edilse görünüyor ki: Sair(diğer) kitablar gibi bir-iki maksadı(amaçları) takib eden tedricî(derece) bir fikrin silsilesine(ard arda gelme) benzemiyor. Belki, def'î ve ânî(birden) bir tavrı var ve ilka olunuyor bir gidişatı var ve beraber gelen herbir taifesi müstakil(tek başına) olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli(önemli) bir muhaberenin(haberleşmenin) tek tek, kısa kısa bir surette(şekilde) geldiğinin nişanı var. Evet kâinatın Hâlıkından(Yaratıcısından) başka kim var ki, bu derece kâinat(evren) ve Hâlık-ı Kâinat'(evrenin yaratıcısı)la ciddî alâkadar(ilgili) bir muhabereyi(haberleşmeyi) yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelal'i kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun. Evet, Kur'anda kâinat Sânii'nin(Sanatkarının, Allah’ın) pek ciddî ve hakikî ve ulvî(yüksek) ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor. Taklidi îma edecek(gösterecek) hiçbir emare(iş) bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal(imkansız bir şeyi kabul ederek) olarak Müseylime gibi hadsiz(sonsuz) derece haddinden çıkıp taklidkârane(taklit ederek) o izzet ve ceberut(büyüklük) sahibi olan Hâlık-ı Zülcelalini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı(evreni) onunla konuştursa, elbette binler taklid emareleri(belirtileri, işaretleri) ve binler sahtekârlık alâmetleri(işaretleri) bulunacaktır. Çünki en pest(iyi)bir halinde en yüksek tavrı takınanların her haleti(durumu) taklidciliğini gösterir. İşte şu hakikatı kasem(yemini) ile ilân eden

]«&x­<ö°]²&«:öެ!ö«x­;ö²–¬!ö›«x«Z²7!ö¬w«2ö­s¬O²X«<ö@«8«:ö›«x«3ö@«8«:ö²v­U­A¬&@«.öÅu«/ö@«8ö›«x«;ö!«)¬!ö¬v²DÅX7!«: 

ya bak, dikkat et...

                ÜÇÜNCÜ ŞUA: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ihbarat-ı gaybiyesi(bilinmeyenlerden ve gelecekten haber vermesi) ve her asırda şebabiyetini(tazeliğini, gençliğini) muhafaza etmesi(koruması) ve her tabaka insana muvafık(uygun) gelmesiyle hasıl olan(oluşan) i'cazdır(mucizeliktir). Şu Şua'ın(ışığın) "Üç Cilve(hoşa giden görünüş)"si var.

                Birinci Cilve: İhbarat-ı gaybiyesidir(görünmeyenleri bilinmeyenleri bildirme). Şu cilvenin "Üç Şavk(ışık, parıltı)"ı var.

                Birinci Şavk: Maziye(geçmişe) ait ihbarat-ı gaybiyesi(görünmeyen ve bilinmeyenlerden haber vermesi)dir. Evet, Kur'an-ı Hakîm bil'ittifak(birleşerek aynı şeyi söyleyerek) ümmi(okuma yazma bilmeyen, okul vb. görmemiş) ve emin bir Zâtın lisanıyla(diliyle) zaman-ı Âdem(Adem zamanından)'den tâ Asr-ı Saadete(son peygamber Hz. Muhammet’e) kadar, enbiyaların(peygamberlerin) mühim(önemli) hâlâtını(hallerini) ve ehemmiyetli(önemli) vukuatını(olaylarını) öyle bir tarzda(şekilde) zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitabların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar(haber) ediyor. Kütüb-ü Sâlifenin(önceki kitapların) ittifak ettikleri(birleştikleri) noktalarda muvafakat(uygunluk) etmiştir. İhtilaf(fikir ayrılıklarına düştükleri) ettikleri bahislerde, musahhihane(sağlam kaynaklı) hakikat-ı vakıayı(olayların gerçeklerini) faslediyor(birleştiriyor). Demek Kur'anın nazar-ı gayb-bînisi(bilinmeyen ve görünmeyenleri görmesi ve göstermesi), o Kütüb-ü Sâlifenin(Kurandan önce gelen kitapların ve sahifelerin) umumunun(hepsinin) fevkınde(üstünde) ahval-i maziyeyi(geçmiş halleri, olayları) görüyor ki, ittifakî(birleştikleri) mes'elelerde(konularda, anlattıklarında) musaddıkane(doğrulayarak) onları tezkiye(tamamlıyor) ediyor. İhtilafî(fikir ayrılığına düştükleri) mes'elelerde(konularda) musahhihane(yanlışları düzelterek) onlara faysal(karar) oluyor. Halbuki Kur'anın vukuat(olayları) ve ahval-i maziyeye(geçmiş hallere) dair(ait) ihbaratı(haberleri) aklî bir iş değil ki, akıl ile ihbar edilsin. Belki, semaa(işitilerek) mütevakkıf(bağlı-işitmeyle duyulmuş) nakildir(işittiğinin anlatılması). Nakil ise, kıraat(okuyan) ve kitabet(kurallarına uygun yazanlar) ehline mahsustur(özel). Dost ve düşmanın ittifakıyla(birleşmesiyle) kıraatsız(okumamış), kitabetsiz(yazmamış), emanetle maruf(bilinen), ümmi(tahsilsiz) lâkabıyla mevsuf(tanınmış) bir zâta nüzul ediyor(iniyor). Hem o ahval-i maziyeyi(geçmiş zamana ait haller) öyle bir surette(şekilde) ihbar(haber) eder ki, bütün o ahvali(halleri) görür gibi bahseder. Çünki uzun bir hâdisenin(olayların) ukde-i hayatiyesini(hayat bağını) ve ruhunu alır. Maksadına(amacına, isteğine) mukaddeme(ön söz) yapar. Demek Kur'andaki fezlekeler(öz), hülâsalar(özetler) gösteriyor ki, bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün maziyi(geçmişi) bütün ahvali(halleri) ile görüyor. Zira bir zâtın bir fende veya bir san'atta mütehassıs(uzman) olduğu; hülâsalı(öz) bir sözle, fezlekeli(öz) bir san'atçıkla, o şahısların(kişilerin) meharet(ustalıklarını) ve melekelerini(kabiliyetlerini) gösterdiği gibi, Kur'anda zikrolunan vukuatın(olayların) hülâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuatı ihata etmiş, görüyor, (tabir caiz ise) bir meharet-i fevkalâde(harika kabiliyetleri) ile ihbar ediyor(haber veriyor).

                İkinci Şavk(ışık): İstikbale(geleceğe) ait ihbarat-ı gaybiyesi(görünmeyen ve bilinmeyenden haber vermek)dir. Şu kısım ihbaratın(haber vermelerin) çok enva'ı(türleri) var. Birinci kısım, hususîdir(özeldir). Bir kısım ehl-i keşif ve velayete(evliyalara ve sırları gören bazı keşifçilere ait) mahsustur(aittir). Meselâ(örneğin): Muhyiddin-i Arabî ­•:Çh7!ö¬a«A¬V­3övÀ7À!ö  Suresi'nde pekçok ihbarat-ı gaybiyeyi(bilinmeyenlere ait bilgiler) bulmuştur. İmam-ı Rabbanî, surelerin başındaki mukattaat-ı huruf(surelerin başındaki kısaltma harfler) ile çok muamelât-ı gaybiyenin(bilinmez işlerin) işaretlerini ve ihbaratını(haberlerini) görmüştür ve hâkeza... Ülema-yı bâtın(sırları araştıran sırlı dünyaların bilim adamı) için Kur'an, baştan başa ihbarat-ı gaybiye(bilmediklerle ilgili haberler) nev'indendir(türündendir). Biz ise, umuma(genel) ait olacak bir kısmına işaret edeceğiz. Bunun da pekçok tabakatı(mertebeleri) var. Yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz. İşte Kur'an-ı Hakîm, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a der: (Haşiye)

Ês«&ö¬yÁV7!ö«G²2«:öŖ¬!ö²h¬A².@«4 

«–x­4@«F«#ö«žö«w<¬h±¬M«T­8ö«:ö²v­U«,Î:­*ö«w[¬T±¬V«E­8ö«w[¬X¬8³!ö­yÁV7!ö«š@«-ö²–¬!ö«•!«I«E²7!ö«f¬D²K«W²7!öÅw­V­'²G«B«7   ö

¬y±¬V­6ö¬w<±¬G7!ö]«V«2ö­˜«h¬Z²P­[¬7ö¬±s«E²7!ö¬w<¬(«:ö›«G­Z²7@¬"ö­y«7x­,«*ö«u«,²*«!ö›¬HÅ7!ö«x­;   ö

­h²8«ž²!ö¬yÁV¬7ö«w[¬X¬,ö¬p²N¬"ö]¬4ö«–x­A¬V²R«[«,ö²v¬Z¬A«V«3ö¬G²Q«"ö²w¬8ö²v­;«: 

­–x­B²S«W²7!ö­v­U±¬<«@¬"ö«–:­h¬M²A­<«:ö­h¬M²A­B«,«4   öö

¬–Y­X«W²7!ö«`²<«*ö¬y¬"ö­lÅ"«h«B«9ö°h¬2@«-ö«–x­7x­T«<ö²•«! 

¬‰@ÅX7!ö«w¬8ö«t­W¬M²Q«<ö­yÁV7!«:   ö«w[¬M¬±"«I«B­W²7!ö«w¬8ö²v­U«Q«8ö]±¬9¬@«4ö!x­MÅ"«h«#ö²u­5ö

(Haşiye): Bu gaybdan(bizim bilmediğimiz, görmediklerimizden) haber veren âyetler, pekçok tefsirlerde izah(açıklanmasından) edilmesinden ve eski harfle tab'etmek(bastırmak, yayınlamak) niyeti müellifine(kitap yazan) verdiği acelelik hatasından burada izahsız(açıklamasız) ve o kıymetdar hazineler kapalı kaldılar.

«w[¬X¬8ÌY­W²7!ö]«V«2ö¯^Å7¬)«!ö­y«9xÇA¬E­<«:ö²v­ZÇA¬E­<ö¯•²x«T¬"ö­yÁV7!ö]¬#²@«<ö

¯v¬=«žö«^«8²x«7ö«–x­4@«F«<ö«ž«:ö¬yÁV7!ö¬u[¬A«,ö]¬4ö«–:­G¬;@«D­<ö«w<¬h¬4@«U²7!ö]«V«2ö¯?Åi¬2«!ö

@«Z«9x­4¬h²Q«B«4ö¬y¬#@«<³~ö²v­U<¬h­[«,ö¬yÁV¬7ö­f²W«E²7!ö¬u­5«: 

¯w[¬A­8ö¯Ä«Ÿ«/ö]¬4ö«x­;ö²w«8ö«–x­W«V²Q«B«K«4ö@«X²VÅ6«x«#ö¬y²[«V«2«:ö¬y¬"ö@ÅX«8³~ö­w´W²&Åh7!ö«x­;ö²u­5 

²w¬8ö«w<¬HÅ7!ö«r«V²F«B²,!ö@«W«6ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö²v­ZÅX«S¬V²F«B²K«[«7ö¬€@«E¬7@ÅM7!ö~Y­V¬W«2«:ö²v­U²X¬8ö~Y­X«8³!ö«w<¬HÅ7!ö­yÁV7!ö«G«2«: 

@®X²8«!ö²v¬Z¬4²x«'ö¬G²Q«"ö²w¬8ö²v­ZÅX«7±¬G«A­[«7«:ö²v­Z«7ö]«N«#²*!ö›¬HÅ7!ö­v­Z«X<¬(ö²v­Z«7öÅw«X±¬U«W­[«7«:ö²v¬Z¬V²A«5

gibi çok âyâtın(ayetlerin) ifade ettiği(anlattığı) ihbarat-ı gaybiyedir(bilinmeyenlerden verilen haberler) ki, aynen doğru olarak çıkmıştır. İşte pekçok itirazat ve tenkidata(tenkitlere) maruz(uğrayan) ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir Zâtın lisanından(dilinden) böyle tereddüdsüz(kesin), kemal-i ciddiyet(tam bir ciddiyet, samimiyeet) ve emniyetle(güvenle) ve kuvvetli bir vüsuku(sağlamlığı) ihsas eden(özellikle önem veren) bir tarzda(şekilde) böyle ihbarat-ı gaybiye(bilmediğimiz haberlere), kat'iyyen(kesinlikle) gösterir ki; o Zât(kişi), Üstad-ı Ezelî(Allah’tan)'sinden ders alıyor, sonra söylüyor.

                Üçüncü Şavk(parıltı): Hakaik-i İlahiyeye(İlahi gerçeklere) ve hakaik-i kevniyeye(evrenle ve evrenin oluşumuyla ilgili gerçeklere) ve umûr-u uhreviyeye(ahiret işlerine) dair(ait) ihbarat-ı gaybiyesidir(gizli olan haberlerdir). Evet Kur'anın hakaik-i İlahiyeye(ilahi gerçeklere) dair beyanatı(açıklamaları) ve tılsım-ı kâinatı(evrenin sırlarını) fethedip(açıp) ve hilkat-i âlemin(evrenin yaratılışının) muammasını(anlaşılmazlığını) açan beyanat-ı kevniyesi(evrenin yaratılışına ait açıklamalar), ihbarat-ı gaybiyenin(saklı haberlerin) en mühimmidir(önemlisidir). Çünki o hakaik-i gaybiyeyi(saklanan gerçeklerin) hadsiz(sonsuz) dalalet(sapıtma, doğru yoldan çıkma) yolları içinde istikametle(doğru ve dengeli biçimde) onları gidip bulmak, akl-ı beşerin(insan aklının) kârı değildir ve olamaz. Beşerin(insanların) en dâhî hükemaları(bilim adamları) o mesailin(konuların) en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur(bilimdir). Hem Kur'an, gösterdiği o hakaik-i İlahiye(ilahi gerçekler) ve o hakaik-i kevniyeyi(evrenin oluşumuna ait gerçekler) beyandan(açıklanmasından) sonra ve safa-yı kalb(kalp huzuru ve temizliği) ve tezkiye-i nefisten(nefsi terbiyeden) sonra ve ruhun terakkiyatından(yükselmesinden) ve aklın tekemmülünden(olgunlaşıp gelişmesinden) sonra beşerin(insanların) ukûlü(akılları) "Sadakte"(doğru söyledin) deyip o hakaikı(gerçekleri) kabul eder. Kur'ana "Bârekâllah" der. Bu kısmın, kısmen Onbirinci Söz'de izah ve isbatı geçmiştir. Tekrara hacet(ihtiyaç) kalmamıştır. Amma ahval-i uhreviye ve berzahiye(ahirete ve kabre ait haller) ise, çendan(gerçi) akl-ı beşer(insanların aklı) kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur'anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. Onuncu Söz'de, Kur'anın şu ihbarat-ı gaybiyesi(gizli sırlardan haberleri) ne derece doğru ve hak olduğu izah ve isbat edilmiştir. Ona müracaat et.

                İkinci Cilve(ışık, parıltı): Kur'anın şebabetidir(gençliğidir). Her asırda taze nâzil(iniyor) oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor(koruyor). Evet Kur'an, bir hutbe-i ezeliye(öncesi olmayan sonsuz hutbe) olarak umum(bütün) asırlardaki(yüzyıllar) umum(bütün) tabakat-ı beşeriyeye(insan tabakalarına) birden hitab ettiği(seslendiği) için öyle daimî bir şebabeti(gençliği) bulunmak lâzımdır. Hem de, öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ efkârca(fikirlerce) muhtelif(çeşitli) ve istidadça(kabiliyteçe) mütebayin(ayrılığı açıkca görülen) asırlardan her asra göre güya o asra mahsus(özel) gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin(insanların) âsâr(eserleri) ve kanunları, beşer(insanlar) gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'anın hükümleri ve kanunları, o kadar sabit ve rasihtir(sağlam bir biçimde) ki, asırlar geçtikçe daha ziyade(fazla) kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyade(fazla) kendine güvenen ve Kur'anın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır(şimdiki yüzyıl) ve şu asrın(yüzyılın) ehl-i kitab(hiristiyan ve yahudi gibi) insanları Kur'anın ¬Æ@«B¬U²7!ö«u²;«!ö@«<ö¬Æ@«B¬U²7!ö«u²;«!ö@«<ö   hitab-ı mürşidanesine(doğru yolu gösteren anlatımları) o kadar muhtaçtır ki, güya o hitab doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir(yönelmiştir) ve ¬Æ@«B¬U²7!ö«u²;«!ö@«<ölafzı(sözü) ¬`«B²U«W²7!ö«u²;«!ö@«<ömanasını dahi tazammun eder(içine alan). Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebabetiyle(gençlik, tazelik) ²v­U«X²[«"ö«:ö@«X«X²[«"ö¯š!«x«,ö¯^«W¬V«6ö]«7¬!ö!²x«7@«Q«#ö¬Æ@«B¬U²7!ö«u²;«!ö@«<ösayhasını(çağırış) âlemin aktarına(kıtalarına) savuruyor.

                Meselâ: Şahıslar(kişiler), cemaatler, muarazasından(söz mücadelesinden) âciz kaldıkları Kur'ana karşı; bütün nev'-i beşerin(insan türlerinin) ve belki cinnîlerin(cinlerin) de netice-i efkârları(fikirlerinin sonucu) olan medeniyet-i hazıra(şimdiki medeniyet), Kur'ana karşı muaraza(sözle mücadele) vaziyetini(şeklini) almışlar. İ'caz-ı Kur'ana(Kuranın mucizeliğine) karşı, sihirleriyle muaraza(sözle karşı gelme) ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muarazacıya karşı i'caz-ı Kur'anı(Kuranın mucizeliği), Çw¬D²7!«:ö­j²9¬ž²!ö¬a«Q«W«B²%!ö¬w¬\«7ö²u­5ö   âyetinin davasını isbat etmek için medeniyetin muaraza(sözle karşı gelme) suretiyle(şeklinde) vaz'ettiği(oluşturduğu) esasatı(temelleri) ve desatirini(kurallarını), esasat-ı Kur'aniye(Kuranın esaslarına) ile karşılaştıracağız.

                Birinci derecede: Birinci Söz'den tâ Yirmibeşinci Söz'e kadar olan müvazeneler(karşılaştırmalar) ve mizanlar(ölçüler, dengeler) ve o Sözlerin hakikatleri(gerçekleri) ve başları olan âyetler, iki kerre iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur'anın i'cazını(mucizeliğini) ve galebesini(kazanmasını) isbat eder.

                İkinci derecede: Onikinci Söz'de isbat edildiği gibi, bir kısım düsturlarını(kurallarını) hülâsa(özetleme) etmektir. İşte medeniyet-i hazıra(şimdiki medeniyet), felsefesiyle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede(insanların toplum hayatında) nokta-i istinadı(dayanma noktası) "kuvvet" kabul eder. Hedefi "menfaat"(fayda, yarar) bilir. Düstur-u hayatı(hayat kuralını) "cidal(boğuşma, savaşma)" tanır. Cemaatlerin rabıtasını(birbirine bağlarını) "unsuriyet ve menfî milliyet(ırkçılık)" bilir. Gayesi(amacı), hevesat-ı nefsaniyeyi(nefsinin hevesleri ve arzularını) tatmin(doyuran) ve hacat-ı beşeriyeyi(insanların ihtiyaçlarını) tezyid etmek(artırmak) için bazı "lehviyat"(kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar)tır. Halbuki: Kuvvetin şe'ni(işi), tecavüzdür. Menfaatin(faydacılığın) şe'ni(işi), her arzuya kâfi gelmediğinden(yetmediğinde) üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin(çarpışmanın) şe'ni(işi), çarpışmaktır. Unsuriyetin(ırkçılığın) şe'ni(işi), başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır(kurallarındandır) ki, bütün mehasiniyle(güzellikleriyle) beraber beşerin(insanların) yüzde ancak yirmisine bir nevi(çeşit) surî(sadece görünürde olan içte olmayan) saadet(mutluluk) verip seksenini rahatsızlığa, sefalete(fakirlik, yoksulluğa) atmıştır.

                Amma hikmet-i Kur'aniye(Kuranın hikmeti, faydası) ise nokta-i istinadı(dayanma noktası), kuvvet yerine "hakk"ı kabul eder. Gayede, menfaat(yarar) yerine "fazilet ve rıza-yı İlahî(yüksek ahlak ve Allah rızasını)"yi kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal(kavga ve savaş düsturu) yerine "düstur-u teavünü(yardımlaşma kuralını)" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında(bağlanmalarında), unsuriyet ve milliyet(ırkçılık) yerine "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî(vatan, sınıfla alâkalı, kısıma ait ve dini)" kabul eder. Gayatı(amaçları), "hevesat-ı nefsaniyenin(nefsin isteklerinin) nâmeşru(doğru yolda olmayan) tecavüzatına(saldırılarına) sed çekip ruhu maaliyata(yüksekliklere) teşvik(yönlendirme, sevketme) ve hissiyat-ı ulviyesini(yüksek hislerini) tatmin etmektir(doyurmaktır) ve insanı kemalât-ı insaniyeye(insanlığı mükemmelliğe) sevkedip(yönlendirip) insan etmektir." Hakkın şe'ni(işi) ise, ittifaktır(birleşmedir). Faziletin(yüksek ahlak ve edebin) şe'ni(işi), tesanüddür(yardımlaşma, birbirine dayanma). Teavünün(yardımlaşmanın) şe'ni(işi), birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni(işi) uhuvvettir(kardeşliktir), incizab(sevgi)dır. Nefs-i emmareyi(kötülüğü isteyen nefis) gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta(yüksekliğe, insanlığın en üst mertebelerine, basamaklarına) kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni(işi), saadet-i dâreyndir(iki cihan mutluluğudur). İşte medeniyet-i hazıra(şimdiki medeniyetin), edyan-ı sâbıka-i semaviyeden(semavi dinlerden), bahusus(özellikle) Kur'anın irşadatından(yol göstermesinden) aldığı mehasinle(güzellikleriyle) beraber, Kur'ana karşı böyle hakikat(gerçek) nazarında(açışından) mağlub(yenilmiş) düşmüştür.

                Üçüncü derece: Binler mesailinden(meselelerinden) yalnız nümune(özet) olarak üç-dört mes'eleyi göstereceğiz. Evet Kur'anın düsturları(kuralları), kanunları, ezelden(öncesi olmayandan, yani zamanın bile yaratıcısından) geldiğinden ebede(sonsuza) gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup(yaşlanıp) ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. Meselâ: Medeniyetin bütün cem'iyat-ı hayriyeleri(bütün hayırları, iyilikleri) ile, bütün cebbarane şedid inzibat ve nizamatlarıyla(şiddetli istediğini mutlaka yapan düzenleri), bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla(terbiyecileriyle), Kur'an-ı Hakîm'in iki mes'elesine(konusuna) karşı muaraza(karşı, zıt) edemeyip mağlub(yenilmiş) düşmüşlerdir. Meselâ: !x«"±¬h7!ö«•Åh«&«:ö«p²[«A²7!ö­yÁV7!öÅu«&«!«:   «?x«6Åi7!ö!x­#³~«:ö«?«xVÅM7!ö!x­W[¬5«!«:ö   Kur'anın bu galebe-i i'cazkâranesini(mucizece bir biçimde galip gelmesini) bir mukaddeme ile beyan(anlatma, açıklama) edeceğiz. Şöyle ki:

                "İşarat-ül İ'caz"da isbat edildiği gibi bütün ihtilalat-ı beşeriyenin(insanların ihtilal ve savaşlarının) madeni(temeli, çıkış sebebi), bir kelime olduğu gibi bütün ahlâk-ı seyyienin(kötü ahlakların) menbaı(kaynağı) dahi, bir kelimedir.

                Birinci kelime: "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne."

                İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

                Evet hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede(insanların sosyal hayatlarında) havas(zenginler sınıfı) ve avam(zengin olmayan halk), yani zenginler ve fakirler, müvazeneleriyle(aralarında denge kurulmasıyla) rahatla yaşarlar. O müvazenenin(dengenin, ölçünün) esası ise: Havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi birinci kelime, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir(yönlendirmiştir). İkinci kelime, avamı(zengin olmayan halkı) kine, hasede(çekememezlik), mübarezeye(çekişme, savaşa, mücadeleye) sevkedip rahat-ı beşeriyeyi(insanların rahatlarına) birkaç asırdır selbettiği(engellediği) gibi; şu asırda sa'y(çalışma), sermaye ile mübareze(savaşması) neticesi(sonucu) herkesçe malûm olan(bilinen) Avrupa hâdisat-ı azîmesi(büyük olayı) meydana geldi. İşte medeniyet, bütün cem'iyat-ı hayriye(iyiliklerinin hepsi ile beraber) ile ve ahlâkî mektebleriyle(ahlak okullarıyla) ve şedid inzibat(şiddetli düzen sağlayıcı asker ordu vb.) ve nizamatıyla(düzeni), beşerin(insanların) o iki tabakasını musalaha edemediği(barıştıramadığı) gibi, hayat-ı beşerin(insanların hayatlarının) iki müdhiş(büyük) yarasını tedavi edememiştir. Kur'an, birinci kelimeyi esasından "vücub-u zekat(zekatın gerekliliği -zenginlerin gerekli bütün ihtiyaçlarından sonra arta kalan kârlarının üzerlerinden bir yıl geçmiş zenginlik miktarlarının kırkta birini fakirlere bırakmak)" ile kal'eder(engeller), tedavi eder. İkinci kelimenin esasını "hurmet-i riba(faizin kaldırılması)" ile kal'edip(kaldırıp) tedavi eder. Evet, âyet-i Kur'aniye(Kuran ayetleri) âlem kapısında durup ribaya yasaktır der. "Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız" diyerek insanlara ferman eder. Şakirdlerine(talebelerine, öğrencilerine) "Girmeyiniz" emreder.

                İkinci Esas: Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı(çok evliliği) kabul etmiyor. Kur'anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet(faydaya zıt, ters) ve maslahat-ı beşeriyeye(insanların faydasına) münafî(ters) telakki eder(kabul eder). Evet eğer izdivacdaki(evlenmekteki) hikmet, yalnız kaza-yı şehvet(cinsel ihtiyacını karşılama) olsa, taaddüd(birden fazla) bilakis olmalı. Halbuki, hattâ bütün hayvanatın(hayvanların) şehadetiyle(şahitliği) ve izdivac eden(üreyen) nebatatın(bitkilerin) tasdikiyle(katılmasıyla) sabittir(kesinleşmiştir) ki; izdivacın(evlenmenin) hikmeti ve gayesi, tenasüldür(üremedir). Kaza-yı şehvet(cinsellik, sex) lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyedir(küçük bir ücrettir). Madem hikmeten, hakikaten, izdivac(evlenme) nesil içindir, nev'in(türün) bekası(devamı) içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil(doğurabilen) ve ayın yalnız yarısında kabil-i telakkuh(gebe kalma özelliği) olan ve elli senede ye'se(ümitsizlik-menapoz) düşen bir kadın, ekseri(çoğunluk) vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkîh(aşılama yapabilen, sperm üreten) bir erkeğe kâfi gelmediğinden(yetmediğinden), medeniyet pek çok fahişehaneleri(zina yerleri, evlenme harici ilişkiye girilen yerleri) kabul etmeye mecburdur.

                Üçüncü Esas: Muhakemesiz(dengeli karar vermeyen) medeniyet, Kur'an kadına sülüs(üçte bir) verdiği için âyeti tenkid eder(eleştirir). Halbuki hayat-ı içtimaiyede(sosyal hayatta) ekser(birçok) ahkâm(kurallar, kanunlar), ekseriyet(çoğunluk) itibariyle(yönüyle) olduğundan; ekseriyet(çoğunlukla) itibariyle bir kadın, kendini himaye edecek(koruyacak) birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını(geçimini) ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesaî(birlikte hayat geçirmeye) etmeye mecbur olur. İşte bu surette(şekilde) bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini(eksikliğini) temin eder(karşılar). Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği(evlendiği) kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsavi(eşit) gelir. İşte adalet-i Kur'aniye(Kuranın adaleti) böyle iktiza eder(gerektirir), böyle hükmetmiştir.

(Eşitlikte adalet yoktur. Eşitlik ancak kanun önündedir. Çok çalışanda az çalışanda ya da işi gereği az çalışanda çok çalışanda aynı ücreti alması eşitliktir ama adalet değildir. Bir örnek daha verecek olursak 21 yaşlarındaki bir kadının taşıyacağı bir yükle erkeğin taşıyacağı yükleri eşitlik adıyla herkese aynı miktar yapılmamalı. Erkek normalde fazla taşıyabilir yapıdadır. Aynı şekil de yaşları eşit olan iki kişinin birisi fiziksel olarak çok gelişmiş ve güçlü-kuvvetli ise diğeri zayıf ve kuvvetsiz ise her ikisine aynı yük verilmesi eşitliktir ama adalet değildir. İşte her toplumda işi gereği çok çalışan insanlar vardır. Dolayısıyla otomatikmen bu kişilerin daha fazla para kazanarak zengin olması doğaldır. Yada her toplumda tenbel çalışkan olduğunda zengini fakiri mutlaka olacaktır. Aradaki uçurum farkıda zekat, fitre, sadaka –komşusu açken tok yatan bizden değildir- vb hükümlerle kaldırılmış ve tarihte sadece bu zekat vb. uygulayan toplumlarda zekat bile verilecek fakirler bulunamamıştır.

İnsan psikolojisiyle ilgili birde şu olayı anlatmak istiyorum: Çinde Mao dan hemen sonra herkesin sadece kendi evinin çatısının altındaki yerleri ekip dikmeye izin verildiğinde inanılmaz bir olayla karşılaşılmıştır. Devlet arazilerine göre tirilyonda bir bile olamayacak o kısımdan alınan ürün yüzdelik oranlarla kıyaslanmıştır. Çünkü herkesin alacağı miktar devlet arazilerinde nekadar çalışırlarsa çalışsınlar aynı olacaklarından insanlar çalışmaz olmuşlar. Yani komunizm hiçbir şekilde insan yapısına uygun değil. Faşizm ise çok zalim ve acımasız. Zenginlerle fakirler arasındaki tek denge ise zekat müessesi ve “sen çalış ben yiyeyim” kuralının kaldırılması) (Haşiye-1)

                Dördüncü Esas: Sanem-perestliği(putperestliği) şiddetle Kur'an men'ettiği(yasakladığı) gibi, sanem-perestliğin bir nevi(çeşit) taklidi olan suret-perestliği(resim vb çok düşkünlük) de men'eder(yasak eder). Medeniyet ise, suretleri kendi mehasininden(güzelliğinden) sayıp Kur'ana muaraza(karşı gelmek) etmek istemiş. Halbuki gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir(taşlaşmış zulüm) veya bir riya-yı mütecessid(cesetleşmiş gösteriş) veya bir heves-i mütecessimdir(cisimleşmiş heves) ki, beşeri(insanları) zulme ve riyaya(gösterişe) ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder(yönlendirir). Hem Kur'an merhameten, kadınların hürmetini muhafaza(koruma) için, hayâ perdesini(utanma duygusunu) takmasını emreder. Tâ hevesat-ı rezilenin(aşağılık heveslerin) ayağı altında o şefkat madenleri zillet(aşağılık) çekmesinler. Âlet-i hevesat(şehvet ve heves giderme aleti), ehemmiyetsiz(önemsiz) bir meta'(mal) hükmüne geçmesinler.(Haşiye-2) Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde(arasında) mütekabil(karşılıklı) hürmet ve muhabbetle(saygı ve sevgi) devam eder. Halbuki açık-saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti izale edip(kaldırıp) ailevî hayatı zehirlemiştir. Hususan(özellikle) suretperestlik(görünüşe çok önem verme), ahlâkı fena(kötü) halde sarstığı ve sukut-u ruha(ruhun alçalma sebebi) sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasılki merhume(ölmüş) ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle(şehvet, heves, cinsellik açısından) bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder(bozar). Öyle de: Ölmüş kadınların suretlerine(resim vb.) veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine(resim vb.) hevesperverane(şehvet ve cinsellikle) bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi(insanların yüksek duygularını) sarsar, tahrib eder(harab eder, bozar).

                İşte şu üç misal(örnek) gibi binler mesail-i Kur'aniyenin(Kuranın anlattıkları konuların) herbirisi, saadet-i beşeriyeyi(insanların mutluluğunu) dünyada temine(kazandırmaya) hizmet etmekle beraber hayat-ı ebediyesine(sonsuz hayatına, ahiretine) de hizmet eder. Sair(diğer) mes'eleleri mezkûr(bahsedilen) mes'elelere(konulara) kıyas edebilirsin(karşılaştırabilirsin).

                Nasıl medeniyet-i hazıra(şimdiki medeniyet), Kur'anın hayat-ı içtimaiye-i beşere(sosyal hayata, toplum hayatına) ait

(Haşiye-1): Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyiz'in müdafaatından(savunmasından) bir parçadır. Bu makama haşiye olmuş.

                Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde(sosyal hayatlarında) en kudsî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi(ilahi kural), üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına(hep beraber birleşerek aynı konulara ispatla inanarak ve duyurarak) istinaden(dayanarak) ve bin üçyüzelli sene zarfında geçmiş ecdadımızın(dedelerimizin) itikadlarına(inançlarına) iktidaen(uyarak) tefsir eden(açıklayan) bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde(yer yüzünde) adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir(kaldıracaktır)."

(Haşiye-2): Tesettür-ü nisvan(kadınların örtünmesi) hakkında Otuzbirinci Mektub'un Yirmidördüncü Lem'ası, gayet kat'î(kesin) bir surette(şekilde) isbat etmiştir ki: Tesettür(örtünme), kadınlar için fıtrîdir(yaradılışları gerektiriyor). Ref'-i tesettür(tesettürün kaldırılmasıdır), fıtrata münafîdir(yaradılışa zıttır).

olan düsturlarına(kuralarına) karşı mağlub olup(yenilip) Kur'anın i'caz-ı manevîsine(manevi mucizeliğine) karşı hakikat noktasında iflas eder. Öyle de: Medeniyetin ruhu olan felsefe-i Avrupa(Avrupanın felsefesinin) ve hikmet-i beşeriyeyi(insanların hikmetini, felsefesini), hikmet-i Kur'anla(Kuran felsefesiyle) yirmibeş aded Sözlerde mizanlarla(karşılaştırmalı, ölçüleri) iki hikmetin müvazenesinde(karşılaştırılmasında), hikmet-i felsefiye(sadece akılla giden felsefe) âcize(yetersiz) ve hikmet-i Kur'aniyenin(Kuran hikmetlerinin) mu'cize olduğu kat'iyyetle(kesinlikle) isbat edilmiştir. Nasılki Onbirinci ve Onikinci Sözlerde, hikmet-i felsefiyenin aczi ve iflası; ve hikmet-i Kur'aniyenin i'cazı ve gınası(mucizeliği ve zenginliği) isbat edilmiştir, müracaat edebilirsin.

                Hem nasıl medeniyet-i hazıra(şimdiki medeniyet), hikmet-i Kur'anın ilmî ve amelî(fiillere ait) i'cazına(mucizeliğine) karşı mağlub oluyor(yeniliyor). Öyle de: Medeniyetin edebiyat ve belâgatı(duruma uygun söz) da, Kur'anın edeb ve belâgatına karşı nisbeti(karşılaştırılması): Öksüz bir yetimin muzlim(zulüm görmesinden kaynaklanan) bir hüzün ile ümidsiz ağlayışı, hem süflî(alçak, aşağı) bir vaziyette(şekilde) sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınasının (şarkı demektir) nisbeti(karşılaştırılması) ile, ulvî(yüksek) bir âşıkın muvakkat(geçici) bir iftiraktan(ayrılmaktan) müştakane(aşkla isteyerek), ümidkârane(ümitlice) bir hüzün ile gınası (şarkısı); hem zafer veya harbe(savaşa) ve ulvî(yüksek) fedakârlıklara sevketmek(yönlendirmek) için teşvikkârane(yönlendirme) kasaid-i vataniyeye(vatan marşları, şiirleri) nisbeti(kıyaslanması) gibidir. Çünki edeb ve belâgat, tesir-i üslûb(tarzının etkilenmesi) itibariyle(yönüyle) ya hüzün verir, ya neş'e verir. Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakd-ül ahbabdan(dostsuzluk, dostlardan ayrılmadan) gelir, yani ahbabsızlıktan, sahibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalalet-âlûd(sapıtan), tabiatperest(tabiata tapan), gafletpîşe(gafletli olmalı) olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün, firak-ul ahbab(sevdiklerinden ayrılmadan)dan gelir, yani ahbab(sevdikleri) var, firakında(ayrılığında) müştakane bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet-eda(hidayet verici), nur-efşan(nur dağıtan) Kur'anın verdiği hüzündür. Amma neş'e(mutluluk) ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi hevesatına(heveslerine) teşvik eder(gayret verdirir). O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe'nidir(işidir). İkinci neş'e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı maaliyata(yüksek seviyelere), vatan-ı aslîlerine(gerçek vatanına), makarr-ı ebedîlerine(sonsuz makamlarına), ahbab-ı uhrevîlerine(ahretteki sevdiklerine) yetişmek için latif(hoş) ve edebli masumane bir teşviktir(yönlendirme) ki, o da Cennet ve saadet-i ebediyeye(sonsuz mutluluğa) ve rü'yet-i cemalullaha(Allahın cemalini görmeye) beşeri(insanlara) sevkeden(yönlendiren) ve şevke getiren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın verdiği neş'edir. İşte

¬y¬V²C¬W¬"ö«–Y­#²@«<ö«žö¬–³!²I­T²7!ö~«H´;ö¬u²C¬W¬"ö~Y­#²@«<ö²–«!ö]«V«2öÇw¬D²7!«:ö­j²9¬ž²!ö¬a«Q«W«B²%!ö¬w¬\«7ö²u­5 

!®h[¬Z«1ö¯m²Q«A¬7ö²v­Z­N²Q«"ö«–@«6ö²x«7«:

ifade ettiği azîm mana ve büyük hakikat, kasır-ül fehm(anlayışı dar, kısa) olanlarca ve dikkatsizlikle mübalağalı(abartmalı) bir belâgat(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek) için muhal(imkansız) bir suret(şekil) zannediliyor. Hâşâ! Mübalağa(abartma) değil, muhal(imkansız) bir suret(şekil) değil, ayn-ı hakikat(gerçeklerin kendisi) bir belâgat(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek) ve mümkün ve vaki' bir surettedir.

                O suretin(şekli) bir vechi şudur ki; yani, Kur'andan tereşşuh etmeyen(damlamayan) ve Kur'anın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur'anı tanzir edemez(benzetemez), demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor. İkinci vecih(yönü) şudur ki: Cin ve insin(insanların) hattâ şeytanların netice-i efkârları(fikirlerinin sonucu birikimi) ve muhassala-i mesaîleri(hepbirlikte birikimleri) olan medeniyet ve hikmet-i felsefe(felsefeciler) ve edebiyat-ı ecnebiye(yabancı bütün edebiyatçılar), Kur'anın ahkâm(hükümleri) ve hikmet ve belâgatına(durumun gerektirdiğine en uygun ve harika bir biçimde söz söylemek) karşı âciz derekesindedirler(düşerler), demektir. Nasıl da nümunesini(örneğini) gösterdik.

                Üçüncü Cilve: Kur'an-ı Hakîm, her asırdaki tabakat-ı beşerin(insan tabakalarının) herbir tabakasına güya doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccihtir(yönlenir), hitab ediyor(anlatıyor). Evet bütün benî-Âdeme(insanoğluna) bütün tabakatıyla en yüksek ve en dakik ilim olan imana ve en geniş ve nurani fen olan marifetullaha(Allah’ı tanımaya) ve en ehemmiyetli(önemli) ve mütenevvi(çeşit çeşit) maarif olan(bilinen) ahkâm-ı İslâmiyeye(İslam ahlakına) davet eden(çağıran), ders veren Kur'an ise, her nev'e(türe), her taifeye muvafık(uygun) gelecek bir ders vermek elzemdir(lüzumlusudur). Halbuki ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat(mertebeler, çeşitler) bulunmak lâzımdır(gereklidir). Derecata(derecelere) göre herbiri, Kur'anın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini(kendine düşen hakkını) alır. Şu hakikatın çok nümunelerini(örneklerini) zikretmişiz(anlatmışız). Onlara müracaat(danışılabilir) edilebilir. Yalnız burada bir-iki cüz'ünün(parçasının), hem yalnız bir-iki tabakasının(mertebesinin) hisse-i fehmine(anlama hissesine) işaret ederiz:

                Meselâ: ½G«&«!ö!®x­S­6ö­y«7ö²w­U«<ö²v«7«:ö²G«7x­<ö²v«7«:ö²G¬V«<ö²v«7ö   Kesretli(çokluğun) tabaka olan avam tabakasının(ilim ehli olmayan halkın) şundan hisse-i Fehmi(anlama hissesi): "Cenab-ı Hak, peder ve veledden(oğuldan) ve akrandan(arkadaş edinmeden) ve zevceden(eşten) münezzehtir(kusur ve noksanlıklardan uzak. Hiç bir şeye muhtaç olmayan. Kötülükten, kusurdan ve noksanlık gibi şeylerden tenzih edilen)." Daha mutavassıt(orta) bir tabaka, şundan "İsa Aleyhisselâm'ın ve melaikelerin(meleklerin) ve tevellüde mazhar(doğan ve doğuran yaratıkların) şeylerin uluhiyetini(ilahlığını) nefyetmektir(kabul etmemektir)." Çünki muhal(imkansız) bir şeyi nefyetmek(ortadan kaldırmak, sürmek), zahiren(görünürde) faidesiz(faydasız) olduğundan belâgatta medar-ı faide(fayda yeri) olacak bir lâzım-ı hüküm(hüküm gerektiricisi) murad olunur(istenir). İşte cismaniyete(cisimli bedenli olmlaya) mahsus(ait, özel) veled(çocuk) ve vâlidi(annesini) nefyetmekten(reddetmekten) murad(istek) ise, veled(çocuk) ve vâlidi(annesini) ve küfvü(benzeri, eşi) bulunanların, nefy-i uluhiyetleridir(ilah olmadan kovulmaları) ve mabud(ibadet edilen) olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sure-i İhlas herkese, hem her vakit faide verebilir. Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse-i Fehmi(anlaması): "Cenab-ı Hak mevcudata(varlıklara) karşı tevlid(doğma) ve tevellüdü(doğurulma) işmam edecek(oluşturacak) bütün rabıtalardan(bağlanma ve bağlantılardan) münezzehtir(ayrıdır). Şerik(ortak) ve muinden(yardımcıdan) ve hemcinsten(kendisi gibi  olandan) müberradır(uzaktır). Belki mevcudata(varlıklara) karşı nisbeti(kıyaslaması), Hallakıyettir(Yaratıcı olma). "Emr-i kün feyekûn"(“Ol” demekle her işi yapma kudretinde olan Allah) ile, irade-i ezeliyesiyle(öncesi ve sonrası olmayan ve her şeyi istediği gibi yapan Allah), ihtiyarıyla(isteğiyle) icad eder. Îcabî(gerekli) ve ızdırarî(mecburiyet durumu) ve sudûr-u gayr-ı ihtiyarî(istek harici iş yapma) gibi münafî-i kemal(harikalığa zıt) herbir rabıtadan(bağlanmadan) münezzehtir(uzaktır, imkansız)." Daha yüksek bir tabakanın hisse-i Fehmi(anlaması): Cenab-ı Hak ezelîdir(öncesi olmayan), ebedîdir(sonrası olmayan), evvel ve âhir(baş ve son)dir. Hiçbir cihette(yönden) ne zâtında(kendinde), ne sıfâtında(özelliklerinde), ne ef'alinde(işlerinde) naziri(eşi), küfvü(uygunu), şebihi(benzer), misli(örneği), misali, mesîli(gibisi) yoktur. Yalnız ef'alinde(işlerinde), şuununda(işlerinde) teşbihi(benzetmesi) ifade eden mesel var: |«V²2«ž²!ö­u«C«W²7!ö¬yÁV¬7«:ö   Bu tabakata(mertebelere); ârifin tabakası(bilim adamlarının mertebeleri), ehl-i aşk(aşk ehli) tabakası, sıddıkîn(sadıklar) tabakası gibi ayrı ayrı hisse sahiblerini kıyas edebilirsin.

                İkinci misal: Meselâ, ²v­U¬7@«%¬*ö²w¬8ö¯G«&«!ö@«"«!ö½GÅW«E­8ö«–@«6ö@«8ö   Tabaka-i ûlânın(ilk, üst tabakanın) şundan hisse-i Fehmi(anlama hissesi) şudur ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârı(hizmetçisi) veya "Veledim(evladım, oğlum)" hitabına mazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini(eşini) kendine küfüv(eş, uygun) bulmadığı için tatlik etmiş(boşanmış). Allah'ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyet der: "Peygamber size evlâdım dese, risalet(peygamberliği) cihetiyle(yönüyle) söyler. Şahsiyet(kendisi) itibariyle(yönünden) pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münasib(uygun) düşmesin." İkinci tabakanın hisse-i Fehmi(anlaması) şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine(altındakilere) pederane(baba gibi) şefkatle bakar. Eğer o âmir(emreden), zahir(görünen) ve bâtın(iç, görünmeyeni) bir Padişah-ı Ruhanî(ruhani padişah) olsa, o vakit merhameti pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiğinden o raiyetin efradı(fertleri) onun hakikî(gerçek) evlâdı gibi ona peder(baba) nazarıyla(bakışıyla) bakarlar. Peder nazarı(baba bakışı), zevc(eş) nazarına(bakışına) inkılab edemediğinden(dönemediğinden); kız nazarı(bakışı) da zevce(eş) nazarına(bakışına) kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede(genel herkesin fikirlerinde) Peygamber (A.S.M.), mü'minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden Kur'an der: "Peygamber (A.S.M.), merhamet-i İlahiye(Allah’ın merhameti) nazarıyla(yönünden) size şefkat eder, pederane muamele(davranma) yapar. Risalet(peygamberliği) namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniyet(insanlık karakteri) itibariyle(yönünden) pederiniz(babanız) değildir ki, sizden zevce(eş) alması münasib(uygun) düşmesin." Üçüncü kısım şöyle fehmeder(anlarki) ki: Peygamber'e (A.S.M.) intisab edip(bağlanıp) onun kemalâtına(mükemmelliğine) istinad ederek(dayanarak) onun pederane şefkatine itimad edip kusur ve hatiat(hata) etmemelisiniz, demektir. Evet çoklar var ki, büyüklerine ve mürşidlerine(doğru yolu gösterenlere) itimad edip(güvenip) tenbellik eder. Hattâ bazan, "Namazımız kılınmış" der. (Bir kısım Alevîler gibi) Dördüncü Nükte: Bir kısım şu âyetten şöyle bir işaret-i gaybiye(gizli işaret) fehmeder(anlar) ki: Peygamber'in (A.S.M.) evlâd-ı zükûru(erkek evladı), rical(adam) derecesinde kalmayıp, rical(adam, erkek) olarak nesli, bir hikmete binaen kalmayacaktır. Yalnız "rical" tabirinin ifadesiyle(anlatmasıyla), nisanın(kızın) pederi olduğunu işaret ettiğinden, nisa olarak nesli devam edecektir. Felillahilhamd Hazret-i Fatıma'nın nesl-i mübareki(mübarek nesli), Hasan ve Hüseyin gibi iki nurani silsilenin(soyun) bedr-i münevveri(nurlu devam edilmesi), Şems-i Nübüvvet'in(peygamberlik güneşinin) manevî ve maddî neslini(soyunu) idame(devam) ediyorlar. ¬y¬7³~ö]«V«2ö«:ö¬y²[«V«2ö±¬u«.öÅv­ZÁV7«!ö (Birinci Şu'le, üç Şua ile hitama erdi.)

                İKİNCİ ŞU'LE(alev): İkinci Şu'le'nin "Üç Nur"u var.

                Birinci Nur: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın heyet-i mecmuasında(genelinde, hepsinde) raik(halis, tam) bir selaset(açık, kolay anlatımı), faik(üstün) bir selâmet(kurtuluş, sağlamlık), metin(sağlam) bir tesanüd(dayanışma), muhkem(sabit) bir tenasüb(uygunluk), cümleleri(tümceleri) ve heyetleri mabeyninde(aralarında) kavî(sağlam) bir teavün(yardımlaşma); ve âyetler ve maksadları(amaçları) mabeyninde(arasında) ulvî(yüksek) bir tecavüb(cevaplanma) olduğunu İlm-i Beyan(edebiyat ilmince) ve Fenn-i Maânî ve Beyanî(anlatma ve açıklama fenni)'nin Zemahşerî, Sekkakî, Abdülkahir-i Cürcanî gibi binlerle dâhî imamların şehadetiyle sabit olduğu halde, o tecavüb(cevaplaşma) ve teavün(yardımlaşma) ve tesanüdü(dayanışma) ve selaset(açık, kolay anlatımı) ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz-dokuz mühim(önemli) esbab(sebepler) bulunurken, o esbab(sebepler) bozmağa değil, belki selasetine, selâmetine, tesanüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbab(sebepler) bir derece hükmünü icra edip, başlarını perde-i nizam ve selasetten(düzen ve kolay anlatım perdesinden) çıkarmışlar. Fakat nasılki yeknesak(tek düze), düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenasübünü(uygunluğunu) bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zînetli(süslü) tekemmülüne(gelişmesine) ve cemaline medar(sebep) olan meyveyi vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbab(sebepler) dahi, Kur'anın selaset-i nazmına(yazısının açık ve kolay anlaşılır olmasına) kıymetdar(kıymeteli) manaları ifade için sivri başlarını çıkarıyorlar. İşte o Kur'an-ı Mübin(Kuranı Kerim), yirmi senede hacetlerin(ihtiyaçların) mevkileri(bulundukları makamları) itibariyle(yönünden) necim necim olarak, müteferrik(ayrı) parça parça nüzul ettiği(indirildiği) halde, öyle bir kemal-i tenasübü(birbirlerine harika uygunluğu) vardır ki, güya(sanki) bir defada nâzil olmuş(indirilmiş) gibi bir münasebet(uygunluk) gösteriyor.

                Hem o Kur'an, yirmi senede, hem muhtelif(çeşitli), mütebayin(açıklanmış, meydana çıkmış) esbab-ı nüzule(indirilme sebeplerine) göre geldiği halde, tesanüdün(bir birine destek verme, dayanma) kemalini(mükemmelliğini) öyle gösteriyor; güya(sanki) bir sebeb-i vâhidle(tek bir sebeple) nüzul etmiştir(indirilmiştir). Hem o Kur'an, mütefavit(çeşitli) ve mükerrer(tekrar) suallerin(soruların) cevabı olarak geldiği halde, nihayet(son derece) imtizac(uygun) ve ittihadı(birleşmeyi) gösteriyor. Güya(sanki) bir sual-i vâhidin(tek bir sorunun) cevabıdır. Hem Kur'an mütegayyir(değişen), müteaddid(ayrı ayrı) hâdisatın(olayların) ahkâmını(hükümlerini, kural ve kanunlarını) beyan(açıklama) için geldiği halde, öyle bir kemal-i intizamı(düzenin mükemmelliğini) gösteriyor ki, güya bir hâdise-i vâhidin(tek bir olayın) beyanıdır(anlatımı). Hem Kur'an mütehalif(bir birine uymayan, zıt), mütenevvi(çeşitli) halette(hallerde) hadsiz(sonsuz, sayısız) muhatabların(dinleyenlerin) fehimlerine(anlayışlarına) münasib(uygun) üslûblarda(tarzlarındaki) tenezzülât-ı kelâmiye(insanaların seviyesine inme, anlayabileceği şekilde konuşma) ile nâzil(indirildiği) olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül(güzel örnekleri) ve güzel bir selaset(Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade) gösteriyor ki, güya(sanki) halet(haller) birdir, bir derece-i fehimdir(anlama kapasitesi); su gibi akar bir selaset gösteriyor. Hem o Kur'an mütebaid(uzaklaşan), müteaddid(ayrı ayrı) muhatabîn(konuşulanların) esnafına(sınıflarına) müteveccihen(yöneldiğine) mütekellim(söyleyen) olduğu halde, öyle bir sühulet-i beyanı(anlatmasının kolaylığı), bir cezalet-i nizamı(düzenli sanatlı anlatımı) bir vuzuh-u ifhamı(anlayışlarca açığa çıkmış) var ki; güya(sanki) muhatabı(söyledikleri) bir sınıftır. Hattâ herbir sınıf zanneder(sanır) ki, bil'asale(bizzat, kendisi) muhatab(söylenen) yalnız kendisidir. Hem Kur'an, mütefavit(uygun) mütederric(derece derece ilerleyen) irşadî(yol göstermede) bazı gayelere(amaçları) îsal(kavuştursun) ve hidayet etmek için nâzil olduğu(indirildiği) halde, öyle bir kemal-i istikamet(tam bir uygunluk), öyle bir dikkat-i müvazenet(dikkatli ölçülü denge), öyle bir hüsn-ü intizam(harika düzen) vardır ki; güya(sanki) maksad(amaç) birdir. İşte bu esbablar(sebepler), müşevveşiyetin(karmakarışıklığın) esbabı(sebepleri) iken, Kur'anın i'caz-ı beyanında(mucizece anlatmasında), selaset(Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık) ve tenasübünde(uygunluğunda) istihdam(yönlendirilmesi) edilmişlerdir. Evet kalbi sekamsiz(hastalık, bozukluk), aklı müstakim(dengeli düşünme), vicdanı marazsız(hastalıksız), zevki selim(doğru, dengeli) her adam Kur'anın beyanında(açıklanmasında) güzel bir selaset, rânâ bir tenasüb(uygunluk), hoş bir ahenk, yekta bir fesahat(doğru düzgün söyleyiş) görür. Hem basîresinde(görmesinde) selim(sağlam) bir gözü olan görür ki, Kur'anda öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı(evreni) zahir(görünen dış) ve bâtını(görünmeyen iç) ile vâzıh(açık), göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda(şekilde) o sahifenin(sayfanın) manalarını söyler. Şu Birinci Nur'un hakikatini misaller(örnekler) ile tavzih etsek(vazifelendirsek), birkaç mücelled(ciltlenmiş) lâzım. Öyle ise, sair(diğer) risale-i arabiyemde(Arapça risalemde) ve "İşarat-ül İ'caz"da ve şu yirmibeş aded Sözlerde şu hakikatın isbatına dair olan izahatla(açıklamalarla) iktifa edip(yeterligörüp) misal(örnek) olarak mecmu-u Kur'anı(Kuran’ı) birden gösteriyorum.

                İkinci Nuru: Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin hâtimelerinde(sonlarında) gösterdiği fezlekeler(öz sözler, özet sözler) ve esma-i Hüsna(Allah’ın isimleri) cihetindeki(yön) üslûb-u bediisinde(eşsiz anlatım şeklinde) olan meziyet-i i'caziyeye(mucizelik özelliğine) dairdir.

                İHTAR: Şu İkinci Nur'da çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nur'un misalleri değil, belki geçmiş mesail(konuların) ve şuaların(nurların) misalleri(örnekleri) dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek(açıklamak) çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmale(kısaltma ve özete) mecburum. Onun için gayet muhtasar(kısa) bir tarzda(şekilde) şu sırr-ı azîm-i i'cazın(büyük mucizelik sırrının) misallerinden(örneklerinden) olan âyetlere birer işaret edip tafsilâtını(açıklamalarını) başka vakte talik ettik(erteledik).

                İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, âyetlerin hâtimelerinde(sonlarında) galiben(çoğunlukla) bazı fezlekeleri(sonuçları, özetleri) zikreder(anlatır) ki; o fezlekeler, ya esma-i hünsayı(Cenab-ı Hakkın isimlerini) veya manalarını tazammun ediyor(içine alıyor) veyahut aklı tefekküre(düşünmeye, düşündürmeye) sevketmek(yönlendirmek) için akla havale eder(bırakır) veyahut makasıd-ı Kur'aniyeden(Kuranın amaçlarından) bir kaide-i külliyeyi(büyük bir kanunu, kuralı) tazammun eder(içine alır) ki, âyetin te'kid ve teyidi(kuvvetlenmesi ve sağlamlaştırması) için fezlekeler(özetlendirme, sonuç) yapar. İşte o fezlekelerde(kısaltmalarda) Kur'anın hikmet-i ulviyesinden(yüksek hikmet ve faydalarından) bazı işarat(işaretlerinden) ve hidayet-i İlahiyenin(Allah’ın hidayetinin) âb-ı hayatından(hayat suyundan) bazı reşaşat(damlacıklar), i'caz-ı Kur'anın(Kuranın mucizeliğinin) berklerinden(şimşeklerinde) bazı şerarat(kıvılcımlar) vardır. Şimdi pek çok o işarattan(işaretlerinden) yalnız on tanesini icmalen(özetle) zikrederiz(anlatırız). Hem pek çok misallerinden(örneklerinden) birer misal(örnek) ve herbir misalin(örneğin) pek çok hakaikından(gerçeklerinde) yalnız herbirinde bir hakikatın meal-i icmalîsine(özet bir anlamına) işaret ederiz. Bu on işaretin ekserisi(çoğunluğu), ekser(bir çok) âyetlerde müçtemian(birlikte aynı konuyu söyleyerek) beraber bulunup hakikî bir nakş-ı i'cazî(mucizelik işlemeleri) teşkil ederler(oluştururlar). Hem misal olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserisi(çoğunluğu), ekser işarata(işarete) misaldir(örnektir). Biz yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misal(örnek) getireceğimiz âyetlerden eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız mealine bir hafif işaret ederiz.

                Birinci Meziyet-i Cezalet(harika sanatsal ses uyum özelliklerinden): Kur'an-ı Hakîm, i'cazkâr(mucizeli bir şekilde) beyanatıyla(anlatımıyla) Sâni'-i Zülcelal'in(sanatla yaratan Allah) ef'al(işlerini) ve eserlerini nazara(bakışa) karşı serer, basteder(genişletir). Sonra o âsâr ve ef'alinde(eser ve işlerinde) esma-i İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın isimlerini) istihrac eder(çıkarır, gösterir); veya haşir(öldükten sonra dirilme) ve tevhid(Allah’ın varlığı ve birliği) gibi bir makasıd-ı asliye-i Kur'aniyeyi(Kuranın asıl hedeflerini) isbat ediyor. Birinci mananın misallerinden(örneklerinde) meselâ:

¯€!«x´W«,ö«p²A«,öÅw­Z<Åx«,«4ö¬š@«WÅ,7!ö]«7¬!ö›«x«B²,!öÅv­$ö@®Q[¬W«%ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö@«8ö²v­U«7ö«s«V«'ö›¬HÅ7!ö«x­; 

°v[¬V«2ö¯š²z«-ö±¬u­U¬"ö«x­;«:

                İkinci şıkkın misallerinden(örneklerinden) meselâ:

@®%!«:²+«!ö²v­6@«X²T«V«'«:ö!®(@«#²:«!ö«Ä@«A¬D²7!ö«:ö!®(@«Z¬8ö«Œ²*«ž²!ö¬u«Q²D«9ö²v«7«!ö   ilâ âhir...

@®#@«T[¬8ö«–@«6ö¬u²M«S²7!ö«•²x«<öŖ¬!ö   e kadar... Birinci âyette âsârı(eserleri) bast edip(genişletip, yaymak) bir neticenin(sonucun), bir mühim(önemli) maksudun(amacın, hedefin) mukaddematı(başlangıcı, önsözü) gibi; ilim ve kudrete, gayat(amaç) ve nizamatıyla(düzenleriyle) şehadet eden en azîm(büyük) eserleri serdeder(içine alır). Alîm(her şeyi bilen Rabbimiz) ismini istihrac eder(anlamı çıkarır). İkinci âyette, Birinci Şu'le'nin Birinci Şua'ının Üçüncü Noktasında bir derece izah(açıklama) olunduğu gibi; Cenab-ı Hakk'ın büyük ef'alini(işlerini), azîm(büyük) âsârını(eserlerini) zikrederek(anlatarak) neticesinde(sonucunda) yevm-i fasl(kavuşma günü) olan haşri(öldükten sonra dirilme), netice(sonuç) olarak zikrediyor(bahsediyor, anlatıyor).

                İkinci Nükte-i Belâgat(Hale duruma en uygun anlatımı): Kur'an, beşerin(insanların) nazarına(bakışlarına) san'at-ı İlahiyenin(ilahi sanatların) mensucatını(dokumalarını) açar, gösterir. Sonra fezleked(özetle konuyu bağlamada)e o mensucatı(dokunmuş sanat eserleri olan varlıkları), esma(Allahın isimleri) içinde tayyeder(konuyu bağlar, konulara uçurur) veyahut akla havale eder. Birincinin misallerinden(örneklerinde) meselâ:

­‚¬h²F­<«:ö¬a¬±[«W²7!ö«w¬8Å|«E²7!ö­‚¬h²F­<ö²w«8«:ö«*@«M²"«ž²!«:ö«p²WÅ,7!ö­t¬V²W«<ö²wÅ8«!ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬š@«WÅ,7!ö«w¬8ö²v­U­5­+²h«<ö²w«8ö²u­5 

öÇs«E²7!ö­v­UÇ"«*ö­yÁV7!ö­v­U¬7´H«4ö«–x­TÅB«#ö«Ÿ«4«!ö²u­T«4ö­yÁV7!ö«–x­7x­T«[«,«4ö«h²8«ž²!ö­h±¬"«G­<ö²w«8«:ö¬±|«E²7!ö«w¬8ö«a¬±[«W²7!

                İşte başta der: "Sema ve zemini(göğü ve yeri), rızkınıza iki hazine gibi müheyya(hayatlandırma) edip oradan yağmuru, buradan hububatı(bitkileri vb.) çıkaran kimdir? Allah'tan başka koca sema ve zemini(göğü ve yeri) iki muti(itaatkar, emrine uyan) hazinedar(hazineci) hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır(aittir)."

                İkinci fıkrada der ki: "Sizin âzalarınız(organlarınız) içinde en kıymetdar göz ve kulaklarınızın mâliki(sahibi) kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latif kıymetdar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab odur, Mabud(ibadete layık, ibadet edilmeyi hak eden) da o olabilir."

                Üçüncü fıkrada der: "Ölmüş yeri ihya(hayatlandırıp) edip yüzbinler ölmüş taifeleri(nesilleri) ihya eden(hayatlandıran) kimdir? Hak'tan başka ve bütün kâinatın(evrenin) Hâlıkından(yaratıcısından) başka şu işi kim yapabilir? Elbette o yapar. O ihya(hayatlandırır) eder. Madem Hak'tır, hukuku zayi'(kaybetme) etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübraya(büyük mahkemeye, ahiret) gönderecektir. Yeri ihya ettiği(hayatlandırdığı) gibi, sizi de ihya edecektir(hayatlandıracaktır)."

                Dördüncü fıkrada der: "Bu azîm(büyük) kâinatı(evreni) bir saray gibi, bir şehir gibi kemal-i intizamla(harika bir düzenle) idare edip tedbirini gören, Allah'tan başka kim olabilir? Madem Allah'tan başka olamaz; koca kâinatı(evreni) bütün ecramıyla(yıldız ve galaksileriyle) gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir(sonsuz) ki, hiçbir şerik(ortak) ve iştirake(ortaklığa) ve muavenet(yardım) ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı(evreni) idare eden, küçük mahlukatı(yaratıkları) başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez "Allah" diyeceksiniz." İşte, birinci ve dördüncü fıkra "Allah" der, ikinci fıkra "Rab" der, üçüncü fıkra "El-Hak" der. Çs«E²7!ö­v­UÇ"«*ö­yÁV7!ö­v­U¬7´H«4ö   ne kadar mu'cizane düştüğünü anla. İşte Cenab-ı Hakk'ın azîm(büyük) tasarrufatını(işlerini), kudretinin mühim(önemli) mensucatını(eserlerini, yarattıklarını) zikreder(anlatır). Sonra da o azîm(büyük) âsârın(eserlerin), mensucatın(dokudukları eserlerinin) destgâhı Çs«E²7!ö­v­UÇ"«*ö­yÁV7!ö­v­U¬7´H«4öder. Yani "Hak" "Rab" "Allah" isimlerini zikretmekle(söylemek) o tasarrufat-ı azîmenin(büyük işlerinin, fiillerinin) menbaını(kaynağını) gösterir.

                İkincinin misallerinden(örneklerinden):

«‰@ÅX7!ö­p«S²X«<_«W¬"ö¬h²E«A²7!ö]¬4ö›¬I²D«#ö]¬BÅ7!ö¬t²V­S²7!«:ö¬*@«ZÅX7!«:ö¬u²[ÅV7!ö¬¿«Ÿ¬B²'!«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö¬s²V«'ö]¬4öŖ¬! 

¯^Å"!«(ö±¬u­6ö²w¬8ö@«Z[¬4öÅb«"«:ö@«Z¬#²x«8ö«G²Q«"ö«Œ²*«ž²!ö¬y¬"ö@«[²&«@«4ö¯š@«8ö²w¬8ö¬š@«WÅ,7!ö«w¬8ö­yÁV7!ö«Ä«i²9«!ö@«8«:

«–x­V¬T²Q«<ö¯•²x«T¬7ö¯€@«<žÀ«ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬š@«WÅ,7!ö«w²[«"ö¬hÅF«K­W²7!ö¬Æ@«EÅ,7!«:ö¬ƒ@«<±¬h7!ö¬r<¬h²M«#«:ö

                İşte Cenab-ı Hakk'ın kemal-i kudretini(kudretinin harika ve sonsuzluğunu) ve azamet-i rububiyetini(rabliğinin büyüklüğünü) gösteren ve vahdaniyetine(birliğine) şehadet eden(şahitlik eden) semavat ve arzın(göklerin ve yerin) hilkatindeki(yaratılıştaki) tecelli-i saltanat-ı uluhiyet(rablik saltanatının görülmesi); ve gece gündüzün ihtilafındaki(ayrılığındaki, birbiri ardında gelmesindeki) tecelli-i rububiyet(Rablik görüntüsü); ve hayat-ı içtimaiye-i insana(insanın sosyal hayatına) en büyük bir vasıta olan(araç olan) gemiyi denizde teshir(emre koşturulması ile) ile tecelli-i rahmet(rahmet tecellisi); ve semadan(uzaydan, gökyüzü) âb-ı hayatı(hayatsuyu) ölmüş zemine(yere) gönderip zemini yüzbin taifeleriyle(türler) ihya edip(hayatlandırıp) bir mahşer-i acaib(harika bir şekilde türlerin toplanması ve geçişleri) suretine(şekline) getirmekteki tecelli-i azamet-i kudret(yaratıcımızın kudretinin büyüklüğünün görülmesi); ve zeminde(yer yüzünde) hadsiz(sonsuz) muhtelif(çeşitli) hayvanatı(hayvanları) basit bir topraktan halketmekteki(yaratmaktaki) tecelli-i rahmet ve kudret(kudret ve rahmet tecellisi yani görülmesi); ve rüzgârları, nebatat(bitkiler) ve hayvanatın(hayvanların) teneffüs ve telkîhlerine(aşılamak, çoğalmak) hizmet gibi vezaif-i azîme(büyük vazifeler) ile tavzif edip(vazifelendirip) tedbir(önlem almak) ve teneffüse(nefes almaya) sâlih vaziyete(şekilde) getirmek için tahrik(harekete) ve idaresindeki tecelli-i rahmet ve hikmet(hikmet ve rahmet görülmesi); ve zemin(yer) ve âsuman(gök yüzü) ortasında vasıta-i rahmet(rahmet vasıtası, kavuşturması) olan bulutları bir mahşer-i acaib(muhteşem bir toplanma) gibi muallakta(boşlukta asılı) toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip(dinlettirip) vazife başına davet etmek gibi teshirindeki(etkisindeki) tecelli-i rububiyet(yaratıcılığın görülmesi) gibi mensucat-ı san'atı(sanat dokumalarını) ta'dad ettikten(saydıktan) sonra aklı, onların hakaikına ve tafsiline(açıklamasına) sevkedip(yönlendirip) tefekkür ettirmek(düşündürmek) için «–x­V¬T²Q«<ö¯•²x«T¬7ö¯€@«<ž«Àöder. Onunla ukûlü(akılları) ikaz için(uyarmak için) akla havale eder(bırakır).

                Üçüncü Meziyet-i Cezalet(mucizelik özelliği): Bazan Kur'an, Cenab-ı Hakk'ın fiillerini(işlerini) tafsil ediyor(anlatıyor). Sonra bir fezleke(özet anlatım) ile icmal eder(özetler). Tafsiliyle(açıklamalarıyla) kanaat verir(ikna eder), icmal(özetleme) ile hıfzettirir(ezberletir), bağlar. Meselâ:

@«ZÅW«#«!ö@«W«6ö«Æx­T²Q«<ö¬Ä³~ö]«V«2«:ö«t²[«V«2ö­y«B«W²Q¬9öÇv¬B­<«:ö¬b<¬(@«&«ž²!ö¬u<¬:²@«#ö²w¬8ö«t­W±¬V«Q­<«:ö«tÇ"«*ö«t[¬A«B²D«<ö«t¬7´H«6«: 

°v[¬U«&ö°v[¬V«2ö«tÅ"«*öŖ¬!ö«s´E²,¬!«:ö«v[¬;!«h²"¬!ö­u²A«5ö²w¬8ö«t²<«x«"«!ö]«V«2

                İşte Hazret-i Yusuf ve ecdadına(dedelerine) edilen nimetleri şu âyetle işaret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle(peygamberlik mertebesinde) serfiraz(yükselen), bütün silsile-i enbiyayı(peygamberleri), silsilenize(ard arda olan bağlantı) rabtedip(bağlayıp), silsilenizi nev'-i beşer(insan türü) içinde bütün silsilenin serdarı(başı); hanedanınızı ulûm-u İlahiye(ilahi ilimler) ve hikmet-i Rabbaniyeye(rabbimizin hikmetleri) bir hücre-i talim(eğitim ve öğretim hücresi, evi) ve hidayet(doğru yolu buldurma) suretinde(şeklinde) getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârane(mutluluk ve huzur veren) saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle(sonsuz mutluluğu) sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır'a hem aziz bir reis, hem âlî(seviyesi, rütbesi yüksek) bir nebi(peygamber), hem hakîm(hikmetli) bir mürşid etmek(doğru yol göstermek) olan nimet-i İlahiyeyi(ilahi nimetleri) zikr ve ta'dad edip(bahsedip, sayıp); ilim ve hikmet ile onu, âbâ(babaları) ve ecdadını(dedelerini) mümtaz(seçkin) ettiğini zikrediyor(anlatıyor). Sonra "Senin Rabbin Alîm ve Hakîm'dir" der. "Onun rububiyeti ve hikmeti iktiza eder(gerektirir) ki, seni ve âbâ ve ecdadını(babaları ve dedeleri) Alîm, Hakîm(rabbimizin her şeyi bilen ve hikmetle iş yapan ismi) ismine mazhar(görünme) etsin." İşte o mufassal(açıklamalı) nimetleri, şu fezleke(öz söz) ile icmal eder(özetler).

                Hem meselâ(örneğin): ­š@«L«#ö²w«8ö«t²V­W²7!ö|¬#ÌY­#ö¬t²V­W²7!ö«t¬7@«8öÅv­ZÁV7!ö¬u­5ö   İşte şu âyet Cenab-ı Hakk'ın, nev'-i beşerin(insanların) hayat-ı içtimaiyesindeki(sosyal hayatlarındaki) tasarrufatını(işlerini) şöyle gösteriyor ki; izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'ın meşietine(hikmetli işine) ve iradesine(isteğine) bağlıdır. Demek kesret-i tabakatın(tabakaların çoğunluğunun) en dağınık tasarrufatına(işleri) kadar, meşiet(işler) ve takdir-i İlahiye(Cenab-ı Hakkın karar vermesi) iledir. Tesadüf(kendi kendine olma) karışamaz. Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin(insanların) rızkını doğrudan doğruya Rezzak-ı Hakikî'nin(hakiki rızık veren Allah) hazine-i Rahmetinden(rahmet hazinesinden) gönderdiğini bir-iki mukaddeme(önsöz) ile isbat eder. Şöyle ki: Der: "Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer(Güneş ve Ay)'i teshir eden(etkileyen), gece ve gündüzü çeviren zâtın elindedir. Öyle ise bir elmayı, bir adama hakikî rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o zât verebilir. Ve o, ona hakikî Rezzak(rızık verici) olur." Sonra da: ¯Æ@«K¬&ö¬h²[«R¬"ö­š@«L«#ö²w«8ö­»­+²h«#ö«:ö   der. Bu cümlede o tafsilâtlı(anlatımlı, açıklamalı) fiilleri(işleri) icmal(özet) ve isbat eder. Yani "Size hesabsız rızık veren odur ki, bu fiilleri(işleri) yapar."

                Dördüncü Nükte-i Belâgat(belagat ince anlamı): Kur'an kâh olur, mahlukat-ı İlahiyeyi(rabbimizin yarattıkları) bir tertible(düzenle) zikreder(anlatır); sonra o mahlukat(yaratıklar) içinde bir nizam(düzen), bir mizan(ölçü) olduğunu ve onun semereleri(meyveleri) olduğunu göstermekle güya bir şeffafiyet(saydam, içini gösteren), bir parlaklık veriyor ki; sonra o âyine-misal(örnek gösteren ayna gibi) tertibinden(hazırlanmasından) cilvesi(görünmesi) bulunan esma-i İlahiyeyi(yaratıcımızın isimlerini) gösteriyor. Güya(sanki) o mahlukat-ı mezkûre(bahsetttiğimiz yaratıklar), elfazdır(lafız, konuşma). Şu esma(isimler) onun manaları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hülâsalarıdırlar(özetleridirler). Meselâ:

®^«T«V«2ö«^«S²OÇX7!ö@«X²T«V«'öÅv­$ö¯w[¬U«8ö¯*!«h«5ö]¬4ö®^«S²O­9ö­˜@«X²V«Q«%öÅv­$ö¯w[¬0ö²w¬8ö¯^«7«Ÿ­,ö²w¬8ö«–@«,²9¬ž²!ö@«X²T«V«'ö²G«T«7«: 

öö«h«'³~ö@®T²V«'ö­˜@«9²@«L²9«!öÅv­$ö_®W²E«7ö«•@«P¬Q²7!ö@«9²x«,«U«4ö@®8@«P¬2ö«}«R²N­W²7!ö@«X²T«V«F«4ö®^«R²N­8ö«}«T«V«Q²7!ö@«X²T«V«F«4

                İşte Kur'an, hilkat-i insanın(insanın yaratılışının) o acib, garib, bedi'(eşsiz), muntazam(düzenli), mevzun(ölçülü) etvarını(tavırlarını, hareketlerini) öyle âyine-misal(gösteren) bir tarzda(şekilde) zikredip(anlatıp) tertib ediyor ki; «w[¬T¬7@«F²7!ö­w«,²&«!ö­yÁV7!ö«¾«*@«A«B«4öiçinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ vahyin bir kâtibi(yazarı) şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. "Acaba bana da mı vahy gelmiş" zannında bulunmuş. Halbuki evvelki kelâmın(sözün) kemal-i nizam(tam bir düzen) ve şeffafiyetidir(göstermesi) ve insicamıdır(düzgün, pürüzsuz söz oluşundan) ki, o kelâm(söz daha) gelmeden kendini göstermiştir.

                Hem meselâ: «u²[ÅV7!ö]¬L²R­<ö¬Š²h«Q²7!ö]«V«2ö›«x«B²,!öÅv­$ö¯•@Å<«!ö¬^ÅB¬,ö]¬4ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö«s«V«'ö›¬HÅ7!ö­yÁV7!ö­v­UÅ"«*öŖ¬! 

ÇÆ«*ö­yÁV7!ö«¾«*@«A«#ö­h²8«ž²!«:ö­s²V«F²7!ö­y«7ö«ž«!ö¬˜¬h²8«@¬"ö¯€!«hÅF«,­8ö«•x­DÇX7!«:ö«h«W«T²7!«:ö«j²WÅL7!«:ö@®C[¬C«&ö­y­A­V²O«<ö«*@«ZÅX7!

«w[¬W«7@«Q²7!

                İşte Kur'an şu âyette azamet-i kudret-i İlahiye(Rabbimizin kudretinin büyüklüğüne) ve saltanat-ı rububiyeti(ilahlığının saltanatı) öyle bir tarzda(şekilde) gösteriyor ki: Güneş, Ay, yıldızlar emirber neferleri(askerleri) gibi emrine müheyya(uyan); gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp âyât-ı rububiyetini(ilahlığının delillerinin) kâinat(evren) sahifelerinde yazan ve arş-ı rububiyetinde(ilahlık makamında) duran bir Kadîr-i Zülcelal'i gösterdiğinden, her ruh işitse «w[¬W«7@«Q²7!öÇÆ«*ö­yÁV7!ö«¾«*@«A«B«4ö­yÁV7!ö«š@«-@«8ö­yÁV7!ö«¾«*@«"ödemeye hâhişger(istekli) olur. Demek «w[¬W«7@«Q²7!öÇÆ«*ö­yÁV7!ö«¾«*@«A«#ösâbıkın(bahsettiğimizin) hülâsası(özeti), çekirdeği, meyvesi ve âb-ı hayatı(hayat suyu) hükmüne geçer.

                Beşinci Meziyet-i Cezalet(Mucize bir biçimde anlatma ahlakı): Kur'an bazan tegayyüre(değişmeye) maruz(uğrayan) ve muhtelif(çeşitli) keyfiyata(lezzetlere) medar(sebep) maddî cüz'iyatı(küçüklükleri) zikreder(anlatır). Onları hakaik-i sabite(kesin gerçekler) suretine(şekline) çevirmek için; sabit, nuranî, küllî(her şeyi içine alan) esma(isimleri) ile icmal eder(özetler), bağlar. Veyahut tefekküre(düşünmeye) ve ibrete(derse) teşvik eder(yönlendirir) bir fezleke(özetleme) ile hâtime(son) verir. Birinci mananın misallerinden(örneklerinden) meselâ:

«w[¬5¬(@«.ö²v­B²X­6ö²–¬!ö¬š«žÎY´;ö¬š@«W²,«@¬"ö]¬9x­\¬A²9«!ö«Ä@«T«4ö¬}«U¬\´V«W²7!ö]«V«2ö²v­Z«/«h«2öÅv­$ö@«ZÅV­6ö«š@«W²,«ž²!ö«•«(³~ö«vÅV«2«: 

­v[¬U«E²7!ö­v[¬V«Q²7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö@«X«B²WÅV«2ö@«8öެ!ö@«X«7ö«v²V¬2ö«žö«t«9@«E²A­,ö!­x7@«5

                İşte şu âyet evvelâ: "Hazret-i Âdem'in hilafet(halifelik, varlıkların reisi) mes'elesinde, melaikelere rüchaniyetine(üstünlüğüne) medar(sebep) onun ilmi olduğu" olan bir hâdise-i cüz'iyeyi(o küçük olayı) zikreder(anlatır). Sonra o hâdisede(olayda) melaikelerin Hazret-i Âdem'e karşı ilim noktasında hâdise-i mağlubiyetlerini(yenildikleri olayı) zikreder(anlatır). Sonra bu iki hâdiseyi(olayı) iki ism-i küllî(her şeyi içine alan isimleri) ile icmal(özetliyor) ediyor. Yani, ­v[¬U«E²7!ö­v[¬V«Q²7!ö«a²9«!öyani "Alîm ve Hakîm sen olduğun için Âdem'i talim(öğrettin) ettin, bize galib oldu. Hakîm olduğun için, bize istidadımıza(kabiliyetimize) göre veriyorsun. Onun istidadına(kabiliyetine) göre rüchaniyet(üstünlük) veriyorsun."

                İkinci mananın misallerinden(örneklerinden) meselâ:

«w[¬"¬*@ÅLV¬7ö@®R¬=@«,ö@®M¬7@«'ö@®X«A«7ö¯•«(«:ö¯²h«4ö¬w²[«"ö²w¬8ö¬y¬9x­O­"ö]¬4_ÅW¬8ö²v­U[¬T²,­9ö®?«h²A¬Q«7ö¬•@«Q²9«ž²!ö]¬4ö²v­U«7öŖ¬!«: 

ilâ âhir.. «–:­hÅU«S«B«<ö¯•²x«T¬7ö®^«<žÀ«ö«t¬7´)ö]¬4öŖ¬!ö¬‰@ÅXV¬7ö°š@«S¬-ö¬y[¬4ö   İşte şu âyetler, Cenab-ı Hakk'ın koyun, keçi, inek, deve gibi mahluklarını insanlara hâlis, safi, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnu'ları(sanat eserlerinide) da insanlara latif(hoş), leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu'cizat-ı kudretini(kudretinin mucizelerini) şifalı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre(düşünceye), ibrete, başka şeyleri de kıyas etmeğe(karşılaştırmaya) teşvik için(yönlendirme)  «–:­hÅU«S«B«<ö¯•²x«T¬7ö®^«<žÀ«ö«t¬7´)ö]¬4öŖ¬!ö   der, hâtime(son) verir.

                Altıncı Nükte-i Belâgat(yerinde konuşma yazısı): Kâh oluyor ki âyet, geniş bir kesrete(çoğunluğa) ahkâm-ı rububiyeti(rabliğin hükümlerini) serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdet(birlik bağlarını) ile birleştirir veyahut bir kaide-i külliye(büyük kanunlar) içinde yerleştirir. Meselâ(örneğin):

­v[¬P«Q²7!öÇ]¬V«Q²7!ö«x­;«:ö@«W­Z­P²S¬&ö­˜­(ÎY«<ö«ž«:ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­yÇ[¬,²h­6ö«p¬,«: 

                İşte Âyet-ül Kürsi'de on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde isbat etmekle beraber ¬y¬9²)¬@¬"öެ!ö­˜«G²X¬2ö­p«S²L«<ö›¬HÅ7!ö!«)ö²w«8ö   cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın(başkasının) müdahalesini(karışmasını) keser, atar. Hem şu âyet ism-i a'zamın(büyük ismin) mazharı(sahip olan) olduğundan, hakaik-i İlahiyeye(ilahi gerçeklerin) ait manaları(anlamları) a'zamî(en yüksek) derecededir ki, a'zamiyet(en büyüklük) derecesinde bir tasarruf-u rububiyeti(yaratıcılık işlerini) gösteriyor. Hem umum(bütün) semavat(gökler) ve arza(yere) birden müteveccih(yönelen) tedbir-i uluhiyeti(ilahlık işlerini) en a'zamî(yüksek) bir derecede umuma(herkese) şamil(içine alan) bir hafîziyeti(hıfzetme, korumayı) zikrettikten sonra; bir rabıta-i vahdet(birlik bağları) ve birlik ciheti(yönünden), o a'zamî(büyük) tecelliyatlarının(görülmelerinin) menba'larını(kaynaklarını) ­v[¬P«Q²7!öÇ]¬V«Q²7!ö«x­;«:ö   ile hülâsa eder(özetler).

                Hem meselâ:

«hÅF«,«:ö²v­U«7ö@®5²+¬*ö¬€!«h«WÅC7!ö«w¬8ö¬y¬"ö«‚«h²'«@«4ö®š@«8ö¬š@«WÅ,7!ö«w¬8ö«Ä«i²9«!«:ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö«s«V«'ö›¬HÅ7!ö­yÁV7«! 

«hÅF«,«:ö¬w²[«A¬=!«(ö«h«W«T²7!«:ö«j²WÅL7!ö­v­U«7ö«hÅF«,«:ö«*@«Z²9«ž²!ö­v­U«7ö«hÅF«,«:ö¬˜¬h²8«@¬"ö¬h²E«A²7!ö]¬4ö«›¬h²D«B¬7ö«t²V­S²7!ö­v­U«7

@«;x­M²E­#ö«žö¬yÁV7!ö«a«W²Q¬9ö!:ÇG­Q«#ö²–¬!«:ö­˜x­W­B²7«@«,ö@«8ö±¬u­6ö²w¬8ö²v­U[«#³~«:ö«*@«ZÅX7!«:ö«u²[Å7!ö­v­U«7

                İşte şu âyetler, evvelâ(önce) Cenab-ı Hakk'ın insana karşı şu koca kâinatı(evreni) nasıl bir saray hükmünde halkedip(yaratıp) semadan(gökyüzünden) zemine(yer yüzüne) âb-ı hayatı(hayat suyu) gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini(yeri) ve semayı(gökleri) iki hizmetkâr(hizmetçi) ettiği gibi, zeminin(yerin) sair(diğer) aktarında(kıtalarında) bulunan herbir nevi(tür) meyvelerinden, herbir adama istifade(faydalanması) imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa'ylerini(çalışma meyvelerini) mübadele edip(değiştirip) her nevi(tür) medar-ı maişetini(geçimine sebep) temin etmek için gemiyi insana müsahhar etmiştir(emrine koşturulmuştur). Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet(şekil) vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla(aracıyla) bütün zemine(yere) münasebetdar(bağlantılı) etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî(yaratılıştan) birer vesait-i nakliyesi(taşınma aracı) hükmünde teshir(etkileyen); hem Güneş ile Ay'ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün'im-i Hakikî(Hakiki nimet verici Allah)'nin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki müsahhar(her emre uyan) hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş(yaratmış). Hem gece ve gündüzü insana müsahhar(emrine ve hizmetine koşturan) yani hâb-ı rahatına(istirahat için uykusuna) geceyi örtü, gündüzü maişetlerine(geçim ve çalışmalarına) ticaretgâh(ticaret yeri) hükmünde teshir etmiştir(etkilemiştir). İşte bu niam-ı İlahiyeyi(ilahi nimetleri) ta'dad ettikten(saydıktan) sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede ne derece hadsiz(sonsuz) nimetler dolu olduğunu şu

@«;x­M²E­#ö«žö¬yÁV7!ö«a«W²Q¬9ö!:ÇG­Q«#ö²–¬!«:ö­˜x­W­B²7«@«,ö@«8ö±¬u­6ö²w¬8ö²v­U[«#³~«:

fezleke(özetler) ile gösterir. Yani: İstidad(kabiliyet) ve ihtiyac-ı fıtrî(yaratılış ihtiyaçları) lisanıyla(diliyle) insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlahiye(ilahi nimetler), ta'dad(saymakla) ile bitmez, tükenmez. Evet insanın madem bir sofra-i nimeti(nimet sofrası) semavat ve arz(gökler ve yer) ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı Şems(güneş), Kamer(ay), gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan(yönelmiş) nimetler hadd ü hesaba(saymaya) gelmez.

                Yedinci Sırr-ı Belâgat: Kâh oluyor ki âyet; zahirî(dış, görünür) sebebi, icadın kabiliyetinden azletmek(kovmak) ve uzak göstermek için müsebbebin(sonuçların) gayelerini(amaçlarını), semerelerini(meyvelerini) gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki; sebeb, yalnız zahirî(dış) bir perdedir. Çünki gayet hakîmane(faydalı) gayeleri(amaçları) ve mühim(önemli) semereleri(meyveleri) irade etmek(istemek), gayet Alîm, Hakîm(her işi bilen, hikmetle iş yapan Allah’ın) birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz(akılsız, fikirsiz), camiddir(cansızdır). Hem semere(meyve) ve gayetini(amaçlarını) zikretmekle(anlatmakla) âyet gösteriyor ki; sebebler çendan(gerçi) nazar-ı zahirîde(görüntüye göre) ve vücudda müsebbebat(sebeplerin oluşturdukları) ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatta(gerçekte) mabeynlerinde(aralarında) uzak bir mesafe var. Sebebden müsebbebin(neticenin, sebeplerle oluşan meyve yada diğerleri) icadına kadar o derece uzaklık var ki; en büyük bir sebebin eli, en edna(alçak, düşük, zayıf) bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlahiye(Allah’ın isimleri) birer yıldız gibi tulû' eder(doğar). Matla'ları(doğduları yer), o mesafe-i maneviye(manevi mesafe)dir. Nasılki zahir nazarda(görünürde) dağların daire-i ufkunda(ufuk dairesinde) semanın(göğün) etekleri muttasıl(birleştirilmiş) ve mukarin(yakın, bitişik) görünür. Halbuki daire-i ufk-u cibalîden(dağların ufuk dairesinden) semanın(göğün) eteğine kadar, umum yıldızların matla'ları(güneş ve yıldızların doğdukları yer, çıkış noktaları) ve başka şeylerin meskenleri(yerleri) olan bir mesafe-i azîme(büyük mesafede) bulunduğu gibi; esbab(sebepleri) ile müsebbebat(sonuçları) mabeyninde(arasında) öyle bir mesafe-i maneviye(manevi mesafesi) var ki, imanın dûrbîniyle(dürbün), Kur'anın nuruyla görünür. Meselâ:

@ÈA«&ö@«Z[¬4ö@«X²B«A²9«@«4ö@ÈT«-ö«Œ²*«ž²!ö@«X²T«T«-öÅv­$ö_ÈA«.ö«š_«W²7!ö@«X²A«A«.ö@Å9«!ö¬y¬8@«Q«0ö]«7¬!ö­–@«,²9¬ž²!ö¬h­P²X«[²V«4 

²v­U¬8@«Q²9«ž¬ö«:ö²v­U«7ö@®2@«B«8ö@È"«!ö«:ö®^«Z¬6@«4ö«:ö@®A²V­3ö«s¬=!«G«&ö«:ö®Ÿ²F«9ö«:ö@®9x­B²<«+ö«:ö@®A²N«5ö«:ö@®A«X¬2ö«:

                İşte şu âyet-i kerime, mu'cizat-ı kudret-i İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın kudretinin) bir tertib-i hikmetle(hikmet düzenlemeleri ile) zikrederek(anlatarak) esbabı(sebepleri) müsebbebata(sonuçlara) rabtedip(bağlayıp) en âhirde(sonda) ²v­U«7ö@®2@«B«8ölafzıyla(söyleme şekliyle) bir gayeyi gösterir ki; o gaye(amaç), bütün o müteselsil(bir biri ardına bağlı, giden) esbab(sebepler) ve müsebbebat(sebeplerle olan meyveler, sonuçlar) içinde o gayeyi(hedefi) gören ve takib eden gizli bir mutasarrıf(iş yapan) bulunduğunu ve esbab(sebepler), onun perdesi olduğunu isbat eder. Evet ²v­U¬8@«Q²9«ž¬ö«:ö²v­U«7ö@®2@«B«8ötabiriyle(şekil söylemesiyle, anlatmasıyla) bütün esbabı(sebepleri), icad kabiliyetinden azleder(kovuyor). Manen der: "Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su semadan(gökten) geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından; su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebatatıyla(bitkileriyle) açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı(bitkileri) yetiştirmekten pekçok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm'in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara(hayatlılara) uzatıyor. İşte şu beyanattan(anlatma şeklinden) Rahîm, Rezzak(Rızık verici), Mün'im(Nimet verici), Kerim(Bol ikram sahibi) gibi çok esmanın(isimlerin) matla'ları(çıkış noktasından görünür) görünüyor. Hem meselâ(örneğin):

ö«»²(«x²7!ö›«h«B«4ö@®8@«6­*ö­y­V«Q²D«<öÅv­$ö­y«X²[«"ö­r±¬7Ïx­<öÅv­$ö@®"@«E«,ö]¬%²i­<ö«yÁV7!öŖ«!ö«h«#ö²v«7«! 

«w¬8ö­Ä±¬i«X­<ö«:ö¬y¬7«Ÿ¬'ö²w¬8ö­‚­h²F«<

ö­š@«L«<ö²w«8ö¬y¬"ö­`[¬M­[«4ö¯(«h«"ö²w¬8ö@«Z[¬4ö¯Ä@«A¬%ö²w¬8ö¬š@«WÅ,7!

­`«;²H«<ö¬y¬5²h«"ö@«X«,ö­(@«U«<ö­š@«L«<ö²w«8ö²w«2ö­y­4¬h²M«<ö«:

¯š@«8ö²w¬8ö¯^Å"!«(öÅu­6ö«s«V«'ö­yÁV7!«:ö¬*@«M²"«ž²!ö]¬7:­ž¬ö®?«h²A¬Q«7ö«t¬7´)ö]¬4öŖ¬!ö«*@«ZÅX7!ö«:ö«u²[Å7!ö­yÁV7!ö­`±¬V«T­<ö¬*@«M²"«ž²@¬"

ö]¬L²W«<ö²w«8ö²v­Z²X¬8ö«:ö¬y¬X²O«"ö]«V«2ö]¬L²W«<ö²w«8ö²v­Z²X¬W«4

                İşte şu âyet, mu'cizat-ı rububiyetin(Rabbimizin mucizeliğinin) en mühimlerinden(önemlilerinden) ve hazine-i rahmetin(rahmet hazinesinden) en acib perdesi olan bulutların teşkilâtında(oluşmasında) yağmur yağdırmaktaki tasarrufat-ı acibeyi(harika işleri) beyan ederken güya bulutun eczaları cevv-i havada(atmosferde) dağılıp saklandığı vakit, istirahata giden neferat(askerler) misillü bir boru sesiyle toplandığı gibi emr-i İlahî(Allah’ın emri) ile toplanır, bulut teşkil eder(oluşturur). Sonra küçük küçük taifeler(gruplar) bir ordu teşkil eder(oluşturur) gibi, o parça parça bulutları te'lif edip(oluşturup, yazdırıp), -kıyamette seyyar(dolaşan, gezebilen) dağlar cesamet(irilik, büyük olma) ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde(yönünde) kar ve dolu keyfiyetinde(şeklinde) olan- o sehab(gürültücü) parçalarından âb-ı hayatı(hayat kaynağı) bütün zîhayata(hayatlı) gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade(istek), bir kasd görünüyor. Hacata(ihtiyaçlara) göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv(gök yüzü) berrak, safi, hiçbir şey yokken bir mahşer-i acaib(harika toplanma yeri) gibi dağvari(dağlara gibi) parçalar kendi kendine toplanmıyor, belki zîhayatı(hayatlıları) tanıyan birisidir ki, gönderiyor. İşte şu mesafe-i maneviyede(manevi seviyede) Kadîr(her şeye kudreti yeten), Alîm(her şeyi bilen), Mutasarrıf(her şeyi idare eden), Müdebbir(hikmetle her işi bilerek tedbir eden, yapan), Mürebbi(terbiye eden), Mugis(yardım eden), Muhyî(hayat veren) gibi esmaların(isimlerin) matla'ları(uçlarını, görülmesini) görünüyor.

                Sekizinci Meziyet-i Cezalet(harika kusursuz anlatım): Kur'an kâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk'ın âhirette hârika ef'allerini(işlerini) kalbe kabul ettirmek için ihzariye(aklı hazırlama) hükmünde ve zihni tasdika(kabullendirmeye) müheyya etmek(hayatlandırmak) için bir i'dadiye(hazırlama) suretinde(şeklinde) dünyadaki acaib ef'alini(işlerini) zikreder veyahut istikbalî(geleceği) ve uhrevî(ahirete ait) olan ef'al-i acibe-i İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın acayip işlerini) öyle bir surette(şekilde) zikreder ki, meşhudumuz(şahit olduklarımız) olan çok nazireleriyle(benzerleriyle) onlara kanaatımız gelir. Meselâ:

°w[¬A­8ö°v[¬M«'ö«x­;ö!«)¬@«4ö¯^«S²O­9ö²w¬8ö­˜@«X²T«V«'ö@Å9«!ö­–@«,²9¬ž²!ö«h«<ö²v«7ö«:«! 

tâ surenin âhirine(sonuna) kadar... İşte şu bahiste(anlatılanarda) haşir(öldükten sonra dirilme) mes'elesinde Kur'an-ı Hakîm, haşri isbat için yedi-sekiz surette(şekilde) muhtelif(çeşitli) bir tarzda(şekilde) isbat ediyor. Evvelâ neş'e-i ûlâyı(ilk oluşumu) nazara(bakışlara) verir. Der ki: "Nutfeden(zigot, iki hücrenin birleşmesinden oluşmuş hücre) alakaya(kan pıhtısı), alakadan mudgaya(bir çiğnem et parçası), mudgadan tâ hilkat-ı insaniyeye(insanın yaratılışına) kadar olan neş'etinizi(oluşumunuzu) görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş'e-i uhrayı(son oluşturulma, yaratılmayı) inkâr ediyorsunuz(yalanlıyorsunuz). O, onun misli, belki daha ehveni(kolayı)dir." Hem Cenab-ı Hak insana karşı ettiği ihsanat-ı azîmeyi(büyük ihsanları, hediyeleri, nimetleri) !®*@«9ö¬h«N²'«ž²!ö¬h«DÅL7!ö«w¬8ö²v­U«7ö«u«Q«%ö›¬HÅ7«!ö   kelimesiyle işaret edip der: "Size böyle nimet eden zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız." Hem remzen(işaret ederek) der: "Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib'ad(akıldan uzak görme) ediyorsunuz. Hem semavat ve arzı(gökleri ve yeri) halkeden(yaradan), semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından(öldürmesinden) âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet(önem) vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini(sonuç, meyvelerini) terketmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat(yaratılış) şeceresini(ağacını) abes(boş) ve beyhude yapar mı zannedersiniz?" Der: "Haşirde sizi ihya edecek(hayatlandıracak) zât, öyle bir zâttır ki; bütün kâinat, ona emirber nefer(her emrine koşan asker) hükmündedir. Emr-i kün feyekûne(“ol” demekle her şeyi yapma kudretine sahip olan Allah) karşı kemal-i inkıyad(tam bir itaat) ile serfüru'(itaat, emrine koşar) eder. Bir baharı halketmek(yaratmak) bir çiçek kadar ona ehven(kolay) gelir. Bütün hayvanatı(hayvanları) icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zâttır. Öyle bir zâta karşı, «•@«P¬Q²7!ö]¬[²E­<ö²w«8ö   deyip kudretine karşı taciz ile meydan okunmaz... Sonra ¯š²z«-ö±¬u­6ö­€x­U«V«8ö¬˜¬G«[¬"ö›¬HÅ7!ö«–@«E²A­,«4   tabiriyle: Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti, iki menzil(yer) gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelal'dir." Madem böyledir, bütün delailin(delillerin) neticesi(sonucu) olarak «–x­Q«%²h­#ö¬y²[«7¬!ö«:ö   Yani: "Kabirden sizi ihya edip(hayatlandırıp), haşre(öldükten sonra yaratılma) getirip, huzur-u kibriyasında(büyük huzurunda) hesabınızı görecektir." İşte şu âyetler, haşrin(öldükten sonra dirilmenin) kabulüne zihni müheyya(hayatlı) etti, kalbi de hazır etti. Çünki nazairini(bakışlarını) dünyevî(dünyaya ait) ef'al(işler) ile de gösterdi.

                Hem kâh oluyor ki, ef'al-i uhreviyesini(ahiret işlerini) öyle bir tarzda(şekilde) zikreder(anlatır) ki; dünyevî(dünyaya ait) nazairlerini(bakışlarını) ihsas etsin(özelleştirsin), tâ istib'ad(akla uzak kalmaya) ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ: ²€«*±¬x­6ö­j²WÅL7!ö!«)¬!ö  ilh... ve ²€«h«O«S²9!ö­š@«WÅ,7!ö!«)¬!ö  ilh... ve ²aÅT«L²9!ö­š@«WÅ,7!ö!«)¬!ö  İşte şu surelerde kıyamet ve haşirdeki inkılabat-ı azîmeyi(büyük inkilapları, yenilikleri) ve tasarrufat-ı rububiyeti(rabbimizin işlerini) öyle bir tarzda(şekilde) zikreder ki; insan onların nazirelerini(benzerlerini) dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılabatı(inkilapları) kolayca kabul eder. Şu üç surenin meal-i icmalîsine(özet bir anlamına) işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune(özet) olarak göstereceğiz. Meselâ: ²€«h¬L­9ö­r­EÇM7!ö!«)¬!ö  kelimesi ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mali(işleri) bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor(anlatılıyor). Şu mes'ele, kendi kendine çok acaib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat surenin işaret ettiği gibi haşr-i baharîde(bahar haşrinde) başka noktaların naziresi(benzeri) olduğu gibi, şu neşr-i suhuf(bahar sayfası gibi dokunan sayfalar) naziresi(benzeri) pek zahirdir(görünür). Çünki her meyvedar ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esma-i İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın isimleri) ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri(kullukları, ibadetleri) var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla(hayat tarihleri) beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde(yerde) çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla(diliyle), gayet fasih(açık anlatımlı) bir surette(şekilde), analarının ve asıllarının a'malini(işlerini) zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a'malini(işlerinin yazıldığı sayfalarını) neşreder(yazdırır). İşte gözümüzün önünde bu Hakîmane, Hafîzane(her şeyi korumayı), Müdebbirane, Mürebbiyane, Latifane şu işi yapan odur ki, der: ²€«h¬L­9ö­r­EÇM7!ö!«)¬!ö  Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat(genişlet) et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte ²€«*±¬x­6ö­j²WÅL7!ö!«)¬!ö  Şu kelâm(söz); "Tekvir" lafzıyla, yani sarmak ve toplamak manasıyla, parlak bir temsile(örneğe) işaret ettiği gibi, nazirini(benzerini) dahi îma eder.

                Birinci: Evet Cenab-ı Hak tarafından adem(yokluk) ve esîr(uzayı dolduran ve gezegenerle yıldızlar arasındaki iletişim vb. rol oynayan atomları bile oluşturan en küçük yapı parçası) ve sema(göklerin) perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden(rahmet hazinesinden) çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

                İkinci: Veya ziya(ışık) metaını(varlığını) neşretmek(yaymak) ve zeminin(yer yüzünün) kafasına ziyayı(ışığını), zulmetle(karanlıkla) münavebeten(değişimli) sarmakla muvazzaf(görevli) bir memur olduğunu ve her akşam o memura metaını(yaptıklarını) toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alış-verişini az yapar; kâh olur Ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini(işlerini) bir derece çeker, metaını ve muamelât(işlerini) defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal(kovulacak) edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl(yok edilme, kovulma sebebi) bulunmazsa, şimdilik küçük fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş yerin başına izn-i İlahî ile sardığı ziyayı(ısı ve ışığı), emr-i Rabbanî(Allah’ın emri) ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, "Haydi yerde işin kalmadı" der. "Cehennem'e git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u müsahharı(Allah’ın emrini tutan bir memur) sadakatsizlikle tahkir(aşağılama yapanları) edenleri yak." der. ²€«*±¬x­6ö­j²WÅL7!ö!«)¬!ö  fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.

                Dokuzuncu Nükte-i Belâgat: Kur'an-ı Hakîm kâh olur cüz'î(küçük) bazı maksadları(amaçları) zikreder. Sonra o cüz'iyat(küçük olayları) vasıtasıyla(araçlarıyla) küllî(büyük küçük) makamlara zihinleri sevketmek(yönlendirmek) için, o cüz'î(küçük) maksadı(amacı), bir kaide-i külliye(büyük kurallara) hükmünde olan esma-i Hüsna(Allah’ın isimlerine) ile takrir ederek(tekrarla bildirerek) tesbit eder, tahkik edip(arştırarak, gerçeği bulmakla) isbat eder. Meselâ:

_«W­6«*­:@«E«#ö­p«W²,«<ö­yÁV7!«:ö¬yÁV7!ö]«7¬!ö]¬U«B²L«#«:ö@«Z¬%²:«+ö]¬4ö«t­7¬(@«D­#ö]¬BÅ7!ö«Ä²x«5ö­yÁV7!ö«p¬W«,ö²G«5 

°h[¬M«"ö°p[¬W«,ö«yÁV7!öŖ¬!

                İşte Kur'an der: "Cenab-ı Hak, Semi'-i Mutlak'tır, herşeyi işitir. Hattâ en cüz'î(küçük) bir macera olan ve zevcinden(eşinden) teşekki eden(şikayet eden) bir zevcenin(kadının) sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latif(hoş) cilvesine(görünümüne) mazhar(uğrayan) ve şefkatın en fedakâr bir hakikatına maden olan bir kadının haklı olarak zevcinden(eşinden) davasını ve Cenab-ı Hakk'a şekvasını(şikayetini) umûr-u azîme(büyük bir emir ve iş) suretinde(şeklinde) Rahîm ismiyle ehemmiyetle(önem vererek) işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar." İşte bu cüz'î maksadı(amacı) küllîleştirmek(genelleştirmek) için, mahlukatın(yaratıkların) en cüz'î(küçük) bir hâdisesini(olayını) işiten, gören; kâinatın(evrenin) daire-i imkânîsinden(olabilirlikten) hariç(dış) bir zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir zât olmak lâzımgelir. Ve kâinata(evrene) Rab olan, kâinat içinde mazlum(ezilen) küçük mahlukların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, "Rab" olamaz.Öyle ise, °h[¬M«"ö°p[¬W«,ö«yÁV7!öŖ¬! cümlesiyle iki hakikat-ı azîmeyi(büyük gerçekleri) tesbit eder.

                Hem meselâ:                         ö]«M²5«ž²!ö¬f¬D²K«W²7!ö]«7¬!ö¬•!«I«E²7!ö¬f¬D²K«W²7!ö«w¬8ö®Ÿ²[«7ö¬˜¬G²A«Q¬"ö›«h²,«!ö›¬HÅ7!ö«–@«E²A­, 

­h[¬M«A²7!ö­p[¬WÅ,7!ö«x­;ö­yÅ9¬!ö@«X¬#@«<³~ö²w¬8ö­y«<¬h­X¬7ö­y«7²x«&ö@«X²6«*@«"ö›¬HÅ7!

                İşte Kur'an, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mi'racının(evrenin her mertebelerinin yükselmesinin) mebdei(başlangıcı) olan, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya olan seyeranını(dolaşmasını) zikrettikten(anlattıktan) sonra ­h[¬M«A²7!ö­p[¬WÅ,7!ö«x­;ö­yÅ9¬!öder. ­yÅ9¬!ödeki zamir, ya Cenab-ı Hakk'adır veyahut Peygamberedir. Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki: "Bu seyahat-ı cüz'îde(küçük seyahatta, gezmede), bir seyr-i umumî(her şeyi izleme), bir uruc-u küllî(herşeyin üstüne çıkma, yukarı çıkma, yükselme) var ki, tâ Sidret-ül Münteha'ya(en üst makama, mertebeye), tâ Kab-ı Kavseyn(varlık kanunları dışı sayılabilecek rabbimizin makamına)'e kadar, meratib-i külliye-i esmaiyede(Rabbimizin genel isimlerinin mertebelerine) gözüne, kulağına tezahür eden(görünen) âyât-ı Rabbaniyeyi(Cenab-ı Hakkın emirlerine, delillerine) ve acaib-i san'at-ı İlahiyeyi(Cenab-ı Hakkın harika sanatlarını) işitmiş, görmüştür" der. O küçük, cüz'î(küçük) seyahatı; küllî(genelleştirme) ve mahşer-i acaib(her şeyin ve alemin içinde olduğu) bir seyahatın(gezmenin) anahtarı hükmünde gösteriyor. Eğer zamir(adıl), Cenab-ı Hakk'a raci'(yönelmiş, ilgili, bağlantılı) olsa şöyle oluyor ki: "Bir abdini bir seyahatta huzuruna davet edip bir vazife ile tavzif etmek(görevlendirmek) için Mescid-i Haram'dan mecma-i enbiya(peygamberlerin toplanma yeri) olan Mescid-i Aksa'ya gönderip enbiyalarla(peygamberlerle) görüştürüp bütün enbiyaların(peygamberlerin) usûl-ü dinlerine(dinlerinin kurallarına) vâris-i mutlak(tam bir varis) olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kab-ı Kavseyn'e kadar mülk ü melekûtunda(Allah’ın mülkünde) gezdirdi." İşte çendan(gerçi) o zât bir abddir(kul), bir mi'rac-ı cüz'îde(küçük yükselmede) seyahat eder. Fakat bu abdde(kulda) bütün kâinata(evrene) taalluk eden(ilgilendiren) bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin(sonsuz mutluluğun, cennetin) kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenab-ı Hak kendi zâtını bütün eşyayı işitir ve görür sıfatıyla tavsif eder(vasıflanrırır, kapsar, anar, özellik verir). Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul(evreni içine alan) hikmetlerini(faydalarını) göstersin.

                Hem meselâ:

ö««Ÿ­$«:ö]«X²C«8ö¯^«E¬X²%«!ö|¬7:­!ö®Ÿ­,­*ö¬}«U¬\´V«W²7!ö¬u¬2@«%ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö¬h¬0@«4ö¬yÁV¬7ö­f²W«E²7«! 

°h<¬G«5ö¯š²z«-ö±¬u­6ö]«V«2ö«yÁV7!öŖ¬!ö­š@«L«<ö@«8ö¬s²V«F²7!ö]¬4ö­G<¬i«<ö«@«"­*«:

                İşte şu surede, "Semavat ve arzın(göklerin ve yerin) Fâtır-ı Zülcelali(sanatla işleyicisi olan Rabbimiz), semavat ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip(süslendirip) âsâr-ı kemalini(harika eserlerini) göstermekle hadsiz(sayısız) seyircilerinden Fâtır'ına(sanatla şekil veren Rabbimiz) hadsiz(sayısız) medh ü senalar(övgüler) ettiriyor ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, sema ve zemin(gök ve yer) bütün nimetlerin ve nimetdîdelerin(nimete uğramışların) lisanlarıyla(dilleriyle) o Fâtır-ı Rahman'ına nihayetsiz(sonsuz) hamd ü sitayiş(övgüyle şükür) ederler." dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır'ın verdiği cihazat(cihazları) ve kanatlarıyla seyr ü seyahat(gezen) eden insanlarla hayvanat ve tuyur(hayvanlar ve kuşlar) gibi; semavî(uzaydaki) saraylar olan yıldızlar ve ulvî(yüksek) memleketleri olan burclarda gezmek ve tayeran(uçmak) etmek için, o memleketin sekeneleri(sakinleri) olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelal, elbette herşeye kadir olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre'den(Venüs) Müşteri(Jüpiter)'ye, Müşteri'den Zühal(Satürn)'e uçacak kanatları o veriyor. Hem melaikeler, sekene-i zemin(yer yüzünün sakinleri) gibi cüz'iyete(küçüklüklere) münhasır(kayıtlı, kısıtlı) değiller, bir mekân-ı muayyen(apaçık bilinen yer) onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade(fazla) yıldızlarda bulunduğuna işaret «@«"­*«:ö««Ÿ­$«:ö]«X²C«8ökelimeleriyle tafsil verir(açıklama). İşte şu hâdise-i cüz'iye(küçük olay) olan "Melaikeleri(melekleri) kanatlarla teçhiz etmek(donatmak)" tabiriyle, gayet küllî ve umumî(geniş her şeyi içine alan) bir azamet-i kudretin(büyük kudretin) destgâhına(dokumasına) işaret ederek; °h<¬G«5ö¯š²z«-ö±¬u­6ö]«V«2ö«yÁV7!öŖ¬!ö   fezlekesiyle(öz söylemeyle) tahkik edip(doğruluğunu araştırıp) tesbit eder(ispat eder).

                Onuncu Nükte-i Belâgat(belagat nüktesi): Kâh oluyor âyet, insanın isyankârane(isyan içeren) amellerini(işlerini) zikreder(anlatır), şedid(şiddetli) bir tehdid ile zecreder(engeller). Sonra şiddet-i tehdid(tehdidin şiddetinden), ye'se ve ümidsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esma(isimler) ile hâtime(son) verir, teselli eder. Meselâ:

ö]«7@«Q«#«:ö­y«9@«E²A­,ö®Ÿ[¬A«,ö¬Š²h«Q²7!ö›¬)ö]«7¬!ö!²x«R«B²"«žö!®)¬!ö«–x­7x­T«<ö@«W«6ö°}«Z¬7³!ö­y«Q«8ö«–@«6ö²x«7ö²u­5 

öÅw¬Z[¬4ö²w«8«:ö­Œ²*«ž²!«:ö­p²AÅ,7!ö­€!«Y´WÅK7!ö­y«7ö­d±¬A«,­#ö!®h[¬A«6ö!Èx­V­2ö«–x­7x­T«<ö@ÅW«2

öö!®*x­S«3ö@®W[¬V«&ö«–@«6ö­yÅ9¬!ö²v­Z«E[¬A²,«#ö«–x­Z«T²S«#ö«žö²w¬U´7ö«:ö¬˜¬G²W«E¬"ö­d±¬A«,­<öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!ö«:

                İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki(ortağı) olsaydı, elbette arş-ı rububiyetine(rablik makamına) el uzatıp müdahale(karışılma) eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık(düzensizlik) olacaktı. Halbuki yedi tabaka semavattan(uzaydan), tâ hurdebînî(mikroskopla görülebilen) zîhayatlara(hayatlılara) kadar, herbir mahluk(yaratık) küllî(büyük) olsun cüz'î(küçük) olsun, küçük olsun büyük olsun, mazhar(görüldüğü) olduğu bütün isimlerin cilve(görülme) ve nakışları(işlemeleri) dilleriyle, o esma-i hünsanın(Cenab-ı Hakkın güzel isimlerinin) Müsemma-i Zülcelalini(Allahın isimlerini) tesbih edip, şerik(ortak) ve nazirden(benzerden) tenzih(uzak olduğunu ispat) ediyorlar. Evet nasılki sema(gökyüzü) güneşler, yıldızlar denilen nur-efşan(aydınlatan) kelimatıyla(kelimeleriyle), hikmet ve intizamıyla(düzenleriyle), onu takdis ediyor(varlıklar türünden olmadığını ve her türlü noksandan ve kusurda uzak olduğunu bildirir), vahdetine(birliğine) şehadet(şahitlik) ediyor ve cevv-i hava(hava boşluğu) dahi, bulutların ve berk(şimşek) ve ra'd(gökgürültüsü) ve katrelerin(damlaların) kelimatıyla(konuşmalarıyla) onu tesbih(anmak) ve takdis(noksanlıklardan uzak olduğunu ilan etmek) ve vahdaniyetine(birliğine) şehadet(şahitlik) eder. Öyle de zemin(yer yüzü), hayvanat(hayvanların) ve nebatat(bitkiler) ve mevcudat(varlıklar) denilen hayattar kelimatıyla(kelimeleriyle) Hâlık-ı Zülcelalini(yaratıcısını) tesbih ve tevhid(birliğini ilan) etmekle beraber, herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla(kelemeleriyle) yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de en küçük mahluk(yaratık), en cüz'î(küçük) bir masnu'(sanat eseri), küçüklüğü ve cüz'iyetiyle(küçüklüğüyle) beraber, taşıdığı nakışlar(sanat işlemeleri) ve keyfiyetler işaretiyle pekçok esma-i külliyeyi(Cenab-ı Hakkın isimlerini) göstermek ile Müsemma-yı Zülcelali tesbih edip vahdaniyetine(varlığına ve birliğine) şehadet eder. İşte bütün kâinat birden, bir lisan(dil) ile, müttefikan(ittifakla, hep birden) Hâlık-ı Zülcelalini tesbih edip vahdaniyetine(varlığına ve birliğine) şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf(vazifeli) oldukları vazife-i ubudiyeti(kulluk görevini), kemal-i itaatle(tam bir itaatle) yerine getirdikleri halde, şu kâinatın(evrenin) hülâsası(özeti) ve neticesi(sonucu) ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye'se(ümitsizliğe) düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz(sonsuz) bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhar-ı Zülcelal nasıl meydan verip kâinatı başlarına harab etmediğinin hikmetini göstermek için !®*x­S«3ö@®W[¬V«&ö«–@«6ö­yÅ9¬!ö   der. O hâtime(bitirme) ile hikmet-i imhali(cezaları geciktirme) gösterip, bir rica kapısı açık bırakır.

                İşte şu on işarat-ı i'caziyeden(mucizelik işaretlerinden) anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki(sonlarındaki) fezlekelerde(kısaltmalarda), çok reşehat-ı hidayetiyle(hidayet damlacıklarıyla) beraber çok lemaat-ı i'caziye(mucizelik ışıkları) vardır ki, bülegaların(en uygun söz söyleyenlerin) en büyük dâhîleri, şu bedi'(eşsiz) üslûblara(şekillere) karşı kemal-i hayret(tam bir hayret) ve istihsanlarından(sevdirmelerinden, güzelliklerinden) parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, ¬h«L«A²7!ö­•«Ÿ«6ö!«H´;ö@«8ödemiş. ]«&x­<ö°]²&«:öެ!ö«x­;ö²–¬!ö   ya, hakkalyakîn(gerçeğe görerek) olarak iman etmişler. Demek bazı âyette, bütün mezkûr(bahsettiğimiz) işaratla(işaretlerle) beraber bahsimize girmeyen çok mezaya-yı âheri(son iyilikler) de tazammun(içine alır) eder ki, o mezayanın(iyilik, güzelliklerin) icmaında(toplanmasında) öyle bir nakş-ı i'caz(mucizelik işlemeleri) görünür ki, kör dahi görebilir.

                İkinci Şu'lenin Üçüncü Nuru şudur ki: Kur'an, başka kelâmlarla(sözlerle) kabil-i kıyas(karşılaştırma özelliği) olamaz. Çünki kelâmın(sözlerin) tabakaları(mertebeleri), ulviyet(yükseklik) ve kuvvet ve hüsn-ü cemal(güzel görülme) cihetinden(yönünden) dört menbaı(kaynağı) var. Biri mütekellim(konuşan), biri muhatab(konuşulan), biri maksad(amaç, hedef), biri makam(hangi mertebede)dır. Ediblerin(edebiyatçıların), yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde "Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" ise bak. Yalnız söze bakıp durma. Madem kelâm(söz) kuvvetini, hüsnünü(güzelliğinin) bu dört menbadan(kaynağından) alır. Kur'anın menbaına(kaynağına) dikkat edilse, Kur'anın derece-i belâgatı, ulviyet ve hüsnü(belagat, yükseklik ve güzellik derecesi) anlaşılır. Evet madem kelâm(söz), mütekellime(konuşana) bakıyor. Eğer o kelâm(söz) emr ve nehy(yasaklama) ise, mütekellimin(konuşanın) derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder(içine alır). O vakit söz mukavemet-sûz(dayanıksız) olur; maddî elektrik gibi tesir(etki) eder, kelâmın(sözün) ulviyet(yükseklik) ve kuvveti o nisbette(ölçüde) tezayüd eder(artar). Meselâ: ]¬Q¬V²5«!ö­š@«W«,ö@«<«:ö¬¾«š@«8ö]¬Q«V²"!ö­Œ²*«!ö@«<ö   yani "Ya arz(dünya)! Vazifen bitti suyunu yut. Ya sema(atmosfer, gök yüzü)! Hacet(ihtiyaç) kalmadı, yağmuru kes." Meselâ: «w[¬Q¬=_«0ö@«X²[«#«!ö@«B«7@«5ö@®;²h«6ö²:«!ö@®2²x«0ö@«[¬B²=!ö¬Œ²*«Ÿ²7¬ö«—ö@«Z«7ö«Ä@«T«4ö   yani "Ya arz(yer)! Ya sema! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm(itaat, uyun) olunuz. Ademden(yokluktan) çıkıp, vücudda meşhergâh-ı san'atıma(sanat geçidi, gösterisi) geliniz." dedi. Onlar da: "Biz kemal-i itaatle(tam bir itaatla, emrine uymakla) geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi senin kuvvetinle göreceğiz." İşte kuvvet ve iradeyi tazammun eden(içine alan) hakikî ve nafiz(etkili) şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine(yüksekliğine) bak. Sonra insanların ­^«8@«[¬T²7!ö@«Z­BÅ<«!ö]¬8x­5«:ö­š@«W«,ö@«<ö]±¬T«L²9!«:ö­Œ²*«!ö@«<ö]¬X­U²,­! gibi suret-i emirde cemadata hezeyanvari muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas(karşılama kabiliyeti, özelliği) olabilir mi? Evet temenniden(istekten) neş'et eden(çıkan) arzular(istekler) ve o arzulardan neş'et eden(doğan) fuzuliyane(boş ve gereksiz) emirler nerede? Hakikat-ı âmiriyetle(yönetmekle ve yönetim hakikatıyla) muttasıf(özelliği bulunduran) bir âmirin(yöneticinin) iş başında hakikat-ı emri(emir gerçeği nerede) nerede? Evet emri nafiz(içine alan) büyük bir âmirin(emreden yöneticinin) muti'(itaatkar, her emre koşan) ve büyük bir ordusuna "Arş" emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi(en düşük mertebede) bir neferden(askerden) işitilse; iki emir sureten(görünüşte) bir iken, manen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var. Meselâ:

­–x­U«[«4ö²w­6ö­y«7ö«Äx­T«<ö²–«!ö@®\²[«-ö«(!«*«!ö!«)¬!ö­˜­h²8«!ö_«WÅ9¬!ö   Hem meselâ: «•«(ž¬Àö!:­G­D²,!ö¬^«U¬=«Ÿ«W²V¬7ö@«X²V­5ö²)¬!«:ö   Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine(yüksekliğine) bak, sonra beşerin(insanların) emirler nev'indeki(türündeki) kelâmına(sözlerine) bak. Acaba yıldız böceğinin Güneş'e nisbeti(karşılaştırılması) gibi kalmıyorlar mı? Evet hakikî bir mâlikin(sahibin) iş başındaki bir tasviri(anlatmaları) ve hakikî bir san'atkârın işlediği vakit san'atına dair verdiği beyanatı(açıklamaları) ve hakikî bir mün'imin(nimet veren Allah) ihsan(iyilikler) başında iken beyan ettiği(anlatıp, açıkladığı) ihsanatı(iyilikleri), yani kavl(söz) ile fiili birleştirmek, kendi fiilini(işlerini) hem göze, hem kulağa tasvir etmek(anlatmak) için şöyle dese: "Bakınız! İşte bunu yaptım, böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak, bunun için işte bunu böyle yapıyorum." Meselâ:

@«;@ÅXÅ<«+ö«:ö@«;@«X²[«X«"ö«r²[«6ö²v­Z«5²x«4ö¬š@«WÅ,7!ö]«7¬!ö!:­h­P²X«<ö²v«V«4«! 

@«Z[¬4ö@«X²[«T²7«!ö«:ö@«;@«9²(«G«8ö«Œ²*«ž²!«:ö¯‚:­h­4ö²w¬8ö@«Z«7ö@«8«:ö

¯`[¬X­8ö¯G²A«2ö±¬u­U¬7ö›«h²6¬)ö«:ö®?«h¬M²A«#ö¯c[¬Z«"ö¯‚²:«+ö±¬u­6ö²w¬8ö@«Z[¬4ö@«X²B«A²9«!ö«:ö«]¬,!«:«*ö

@«Z«7ö¯€@«T¬,@«"ö«u²FÅX7!«:ö¬G[¬M«E²7!öÅ`«&ö«:ö¯€@ÅX«%ö¬y¬"ö@«X²B«A²9«@«4ö@®6«*@«A­8ö®š@«8ö¬š_«WÅK7!ö«w¬8ö_«X²7ÅJ«9ö«:ö

­‚:­h­F²7!ö«t¬7´H«6ö@®B²[«8ö®?«G²V«"ö¬y¬"ö@«X²[«&²:«!ö«:ö¬(@«A¬Q²V¬7ö@®5²+¬*ö½G[¬N«9ö°p²V«0ö

                Kur'anın semasında(atmosferinde) şu Surenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasviratı(anlatmaları), şu ef'alleri(işleri) içindeki intizam-ı belâgatla(sanatlı anlatma düzenleri) çok tabaka haşrin(öldükten sonra dirilmenin) delailini(delillerini) zikredip(anlatıp) neticesi(sonucu) olan haşri ­‚:­h­F²7!ö«t¬7´H«6ötabiri ile isbat edip surenin başında haşri inkâr edenleri ilzam(fikirlerini çürütüp susturmak) etmek nerede? İnsanların fuzuliyane(boş boş) onlarla teması az olan ef'alden(işlerden) bahisleri(anlatmaları) nerede?  Taklid suretinde(suretinde) çiçek resimleri; hakikî, hayatdar çiçeklere nisbeti(karşılaştırması) derecesinde olamaz. Şu !:­h­P²X«<ö²v«V«4«!ödan tâ ­‚:­h­F²7!ö«t¬7´H«6öa kadar güzelce meali(tercümesini) söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

                Surenin başında, küffar(insanların) haşri(öldükten sonra dirilmenin) inkâr ettiklerinden Kur'an onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat(önsözün, başlangıcın genişlenmesi) eder. Der: "Âyâ(dikkat), üstünüzdeki semaya(uzaya) bakmıyor musunuz ki, biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam(düzenli), muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin(süslendirme) etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini(yeri) size ne keyfiyette(kabiliyette) sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz(şereflendirmişiz). O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından(ölçüyü kaybedip) muhafaza etmişiz(koruyup). Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadrevatı(yeşillikler), nebatatı(bitkileri) halkettik(yarattık); yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette(özellikte) sema(atmosfer) canibinden(yönünden) bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı(bitkileri), yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip(yaratıp) ibadıma(kullarıma) rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz; o su ile ölmüş memleketi ihya ediyorum(hayatlandırıyorum). Binler dünyevî(dünyaya) haşirleri(öldükten sonra yaratılma) icad ediyorum. Nasıl bu nebatatı(bitkileri), kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz(öldükten sonra yaratılmayı) da böyledir. Kıyamette arz(dünya) ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde(öldükten sonra dirilmenin ispatında) gösterdiği cezalet-i beyaniye(anlatma harikalığı) -ki, binden birisine ancak işaret edebildik- nerede; insanların bir dava için serdettikleri(düzenledikleri) kelimat(kelimeler) nerede?

                Şu risalenin başından şimdiye kadar tahkik(araştırma, gerçeği bulma) namına bîtarafane(tarafsız) muhakeme(gerçekle) suretinde(şeklinde), Kur'anın i'cazını(mucizeliğini) muannid(inatçı) bir hasma(düşmana, mücadele edilen, yarışılan) kabul ettirmek için Kur'anın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi, mumlar sırasına getirip müvazene(ölçüyorduk) ediyorduk. Şimdi tahkik(araştırma)vazifesini(görevini) îfa edip(yerine getirip), parlak bir surette(şekilde) i'cazını(mucizeliğini) isbat etti. Şimdi ise tahkik(gerçeği araştırarak ispatlama) namına değil, hakikat namına bir-iki söz ile Kur'anın müvazeneye(ölçüye) gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz:

                Evet sair(diğer) kelâmların(sözlerin) Kur'anın âyâtına(ayetlerine) nisbeti(karşılaştırması), şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti(kıyaslanması) gibidir. Evet herbiri birer hakikat-ı sabiteyi(kesin bir gerçeği) tasvir eden(anlatan), gösteren Kur'anın kelimatı(kelimeleri) nerede? Beşerin(insanların) fikri ve duygularının âyineciklerinde(aynalarında) kelimatıyla(kelimeleriyle) tersim(resim) ettikleri manalar nerede? Evet envâr-ı hidayeti(hidayet nurlarını) ilham eden ve Şems(Güneş) ve Kamer(Ay)'in Hâlık-ı Zülcelalinin(yaratıcısının) kelâmı(sözü) olan Kur'anın melaike-misal(melek gibi) zîhayat(hayatlı) kelimatı(kelimeleri) nerede? Beşerin(insanların) hevesatını(heveslerini) uyandırmak için sehhar(sihir eden, etkileyen) nefisleriyle, müzevver(uydurulmuş, düzme) incelikleriyle ısırıcı kelimatı(kelimeleri, sözleri) nerede? Evet ısırıcı haşerat ve böceklerin mübarek melaike ve nuranî ruhanîlere nisbeti(karşılaştırılması) ne ise; beşerin(insanların) kelimatı(sözleri), Kur'anın kelimatına(kelimelerine) nisbeti(karşılığı) odur. Şu hakikatları Yirmibeşinci Söz ile beraber geçen Yirmidört aded Sözler isbat etmiştir. Şu davamız mücerred(yalnız, tek) değil; bürhanı(delili, ispatı), geçmiş neticedir(sonucudur). Evet herbiri cevahir-i hidayetin(hidayet hazinesinin) birer sadefi(değerli kabuğu) ve hakaik-i imaniyenin(iman hakikatlerinin, gerçeklerinin) birer menbaı(kaynağı) ve esasat-ı İslâmiyenin(isman esaslarının) birer madeni ve doğrudan doğruya Arş-ür Rahman'(Allah katından)dan gelen ve kâinatın(evrenin) fevkınde(üstünde) ve haricinde(dışında) insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden(içine alan) ve hitab-ı ezelî(ezeli, öncesi olmayan hitap) olan elfaz-ı Kur'aniye(Kuran sözleri) nerede? İnsanın hevaî, hevaperestane(hislerinin peşine hizmet eden), vâhî, hevesperverane elfazı(sözleri) nerede? Evet Kur'an bir şecere-i tûbâ(cennet ağacı) hükmüne geçip şu âlem-i İslâmiyeyi(İslam dünyasını) bütün maneviyatıyla, şeair ve kemalâtıyla(adetleri, sözleri), desatir ve ahkâmıyla(düstur ve hükümleriyle) yapraklar suretinde(şeklinde) neşredip(anlatıp) asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla(hayat suyuyla) taze, güzel gösterip bütün kemalât(harikalıklar, faziletler, iyilikler) ve hakaik-i kevniye ve İlahiyeyi(ilahi ve evrenin gerçekleri) semere(meyve) verip meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî(işle, fiille) birer düstur(kural), birer proğram hükmüne geçip yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil(ard arda gelen) hakaikı(gerçekleri) gösteren Kur'an nerede? Beşerin(insanların) malûmumuz(bildiğimiz) olan kelâmı(sözleri) nerede? @Å<«hÇC7!ö«w¬8ö!«hÅC7!ö«w²<«!

                Bin üçyüzelli senedir Kur'an-ı Hakîm, bütün hakaikını(gerçeklerini) kâinat(evren) çarşısında açıp teşhir(sergilediği) ettiği halde; herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden(zenginliklerinden), hakaikından(gerçeklerinden) almıştır ve alıyorlar. Halbuki ne o ülfet(alışkanlık), ne o mebzuliyet(ucuzluk), ne o mürur-u zaman(zaman geçtikçe), ne o büyük tahavvülâtlar(değişmeler); onun kıymetdar hakaikına(gerçeklerine), onun güzel üslûblarına(şekillerine) halel(zarar, engel) verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü(güzelliğini) söndürmemiştir. Şu halet(durum) tek başıyla bir i'cazdır(mucizeliktir).

                Şimdi biri çıksa Kur'anın getirdiği hakaikten(gerçekler) bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam(düzen) verse, Kur'anın bazı âyâtına(ayetlerine) muaraza(karşı gelebilmek) için nisbet etse, "Kur'ana yakın bir kelâm(söz) söyledim" dese, öyle ahmakane bir sözdür ki, meselâ taşları muhtelif(çeşitli) cevahirden(mücevherlerden) bir saray-ı muhteşemi(harika sarayı) yapan ve o taşların vaziyetinde(şeklinde) umum(bütün) sarayın nukuş-u âliyesine(yüksek işlemelerine) bakan mizanlı nakışlar(ölçülü işlemeler) ile tezyin eden(süslendiren) bir ustanın san'atıyla; o nukuş-u âliyeden(yüksek işlemelerden) fehmi(anlayışı) kasır(kısa), o sarayın bütün cevahir(mücevherleri) ve zînetlerinden(süslemelerden) bîbehre(nasipsiz) bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip o kıymetdar taşlardaki ulvî(yüksek) nakışları(işlemeleri) bozup çocukça hevesine göre âdi bir hanenin vaziyetine(şekline) göre bir intizam(düzen), bir suret(şekil) verse ve çocukların nazarına(bakışında) hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra "Bakınız! O sarayın ustasından daha ziyade(fazla) meharet ve servetim var ve kıymetdar zînetlerim(mücevherden süslerim) var" dese; divanece(delice) bir hezeyan(yalanlama) eden bir sahtekârın nisbet-i san'atı(sanat kıyaslaması) gibidir.

                ÜÇÜNCÜ ŞU'LE: Üç ziyası(ışığı) var.

                BİRİNCİ ZİYA(ışık): Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın büyük bir vech-i i'cazı(mucizelik yönü) Onüçüncü Söz'de beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair(diğer) vücuh-u i'caz(mucizelik yönü) sırasına girmek için bu makama alınmıştır. İşte Kur'anın herbir âyeti, birer necm-i sâkıb(karanlığı delip geçen parlak yıldız) gibi i'caz(mucizelik) ve hidayet(doğru yolu gösterme) nurunu neşr(yayma) ile küfür ve gaflet zulümatını(zalimliğini) dağıttığını görmek ve zevketmek istersen; kendini Kur'anın nüzulünden(inmesinden) evvel(önce) olan o asr-ı cahiliyette(cahillik asrında) ve o sahra-yı bedeviyette(çölde yaşayan göçebe) farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet(cahillik ve ilme ilgi duymama karanlığı) altında perde-i cümud-u tabiata(doğanın soğuk, cansız perdesine) sarılmış olduğu bir anda birden Kur'anın lisan-ı ulvîsinden(yüksek söylemesinden)

¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö@«8«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö@«8ö¬yÁV¬7ö­d±¬A«,­<   ö­v[¬U«E²7!ö­i<¬i«Q²7!ö«x­;«:ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö@«8ö¬yÁV¬7ö«dÅA«, 

¬v[¬U«E²7!ö¬i<¬i«Q²7!ö¬‰:ÇG­T²7!ö¬t¬V«W²7!

gibi âyetleri işit bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem(evrendeki varlıklar) ­d±¬A«,­<ö«dÅA«,ösadâsıyla(sesleriyle) işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar(uyanık, dirilme) oluyorlar, kıyam edip(ayağa kalkıp) zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid(cansız) ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlukat(yaratılmışlar), ­Œ²*«ž²!«:ö­p²AÅ,7!ö­€!«Y´WÅK7!ö­y«7ö­d±¬A«,­#ö   sayhasıyla(çağırşıyla) işitenin nazarında(bakışında) nasıl gökyüzü bir ağız; bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma(hikmet, fayda, yarar kelimeleri, sözleri), birer nur-u hakikat-eda(gerçekleri anlatan nur) ve arz(dünye) bir kafa ve berr ve bahr(kara ve deniz) birer lisan(dil) ve bütün hayvanat(hayvanlar) ve nebatat(bitkiler) birer kelime-i tesbih-feşan(çok çok tesbihat yapan) suretinde(şeklinde) arz-ı dîdar(görüşmesini arzetmesini) eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla, mezkûr(bahsedilen) zevkin dekaikini(dakikalarını) göremezsin. Evet o zamandan beri nurunu neşreden(yayan) ve mürur-u zamanla(zamanın geçmesiyle) ulûm-u mütearife(herkesçe bilinen, meşhur) hükmüne geçen ve sair(diğer) neyyirat-ı İslâmiye(islam nurları) ile parlayan ve Kur'anın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet(şekil) ile veyahut sathî(yüzeysel incelemeden) ve basit bir perde-i ülfet(öylesine, dikkatsizce) ile baksan; elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i'caz(mucizelik) içinde ne çeşit zulümatı(karanlıkları) dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok enva'-ı i'cazı(mucizelik türlerini) içinde bu nevi(çeşit) i'cazını(mucizeliğini) zevkedemezsin.

                Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın en yüksek derece-i i'cazına(mucizelik derecesine) bakmak istersen, şu temsil(örnek hikaye) dûrbîniyle(dürbün) bak. Şöyle ki:  Gayet büyük ve garib ve gayetle(son derece çok) yayılmış acib bir ağaç farzedelim(düşünelim) ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb(bilmediğimiz bir gizlilik perdesi) altında bir tabaka-i mesturiyet(kapalı, gizlilik) içinde saklanmıştır. Malûmdur(bilinir) ki, bir ağacın insanın âzaları(organları, eli, kolu) gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları(organları) arasında bir münasebet(bağlantı), bir tenasüb(uygunluk), bir müvazenet(ölçülü yapı, denge) lâzımdır(gerekir). Herbir cüz'ü(parçası), o ağacın mahiyetine(yapısına) göre bir şekil alır, bir suret(şekil) verilir. İşte hiç görülmeyen -ve hâlâ görünmüyor- o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına(organına, dalı, gövdesi vb.) mukabil(karşılık) bir resim çekse, bir hudud(sınırlarını) çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüble(uygunlukla) bir suret(şekil) tersim etse(resiminin çizse) ve birbirinden nihayet(son derece, sonsuz) uzak mebde(baş) ve müntehasının(sonunun) ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık(uygun) tersimat(resimler) ile doldursa, elbette şübhe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî(görünmeyen) ağacı gayb-aşina(bilinmezleri bilen) nazarıyla(bakışıyla) görür, ihata eder(kapsar, içine alır), sonra tasvir eder(anlatır).

                Aynen onun gibi, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan dahi hakikat-ı mümkinata(evren, evrenin kanunlarının ve görebildiğimiz olabilirlik dairelerine) dair(ilgili) -ki o hakikat(gerçek), dünyanın ibtidasından(başlangıcından) tut, tâ âhiretin en nihayetine(sonuna) kadar uzanmış ve arştan ferşe(Allah katından yer yüzüne), zerreden(atom ve daha küçük parçalarından) şemse(güneşe) kadar yayılmış olan şecere-i hilkatın(yaratılış ağacının) hakikatına dair(gerçeklerine ait)- beyanat-ı Kur'aniye(Kuranın anlatmaları) o kadar tenasübü(uygunluğu) muhafaza etmiş(korumuş) ve herbir uzva(organa) ve meyveye lâyık(uygun) bir suret(şekil) vermiştir ki, bütün muhakkikler(araştırmacılar) nihayet-i tahkikinde(araştırmalarının sonunda) Kur'anın tasvirine(anlatılmasına) "Mâşâallah, Bârekâllah" deyip, "Tılsım-ı kâinatı(kainatın sırlarını) ve muamma-yı hilkati(yaratılış sırrını) keşf ve fetheden(açan) yalnız sensin ey Kur'an-ı Kerim!" demişler. |«V²2«ž²!ö­u«C«W²7!ö¬yÁV¬7«:ö   temsilde kusur yok. Esma ve sıfât-ı İlahiye(Allah’ın isim ve sıfatları) ve şuun(işleri) ve ef'al-i Rabbaniye(rabliğe ait işleri), bir şecere-i tûbâ-i nur(cennet ağacının nuru) hükmünde temsil(örnek, benzetilme) edilmekle; o şecere-i nuraniyenin(nurlu ağacın) daire-i azameti(büyüklük dairesi) ezelden ebede(başlangıcı ve sonu olmadan) uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyası(büyük sınırları), gayr-ı mütenahî(sınırsız) feza-yı ıtlakta(uzayda) yayılıp ihata ediyor(içine alıyor). Hudud-u icraatı(işlerinin sınırları)  ›«xÅX7!«:ö¬±`«E²7!ö­s¬7@«4   öö¬y¬A²V«5«:ö¬š²h«W²7!ö«w²[«"ö­Äx­E«< hududundan(sınırından) tut, tâ  ¯•@Å<«!ö¬^ÅB¬,ö]¬4ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö«s«V«'   öö¬y¬X[¬W«[¬"ö°€@Å<¬x²O«8ö­€!«Y´WÅK7!«:  hududuna(sınırına) kadar intişar etmiş(yayılmış) o hakikat-ı nuraniyeyi(nurlu gerçekleri) bütün dal ve budaklarıyla, gayat(amaçları) ve meyveleriyle o kadar tenasüble(uygunlukla) birbirine uygun, birbirine lâyık(uygun), birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek(korkmayacak, ürkmeyecek) bir surette(şekilde) o hakaik-i esma(isim hakikatlerini) ve sıfâtı ve şuun(işleri) ve ef'ali beyan eder ki; bütün ehl-i keşf ve hakikat(gizli sırları keşfedenler, bulanlar ve gerçeği bulanlar) ve daire-i melekûtta(Allah katında hikmetinde) cevelan(olan) eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet(fayda ve ilim için çalışanlar), o beyanat-ı Kur'aniyeye(Kuranın anlatmalarına) karşı "Sübhanallah" deyip, "Ne kadar doğru, ne kadar mutabık(uygun), ne kadar güzel, ne kadar lâyık" diyerek tasdik ediyorlar. Meselâ: Bütün daire-i imkân(olabilirlik dairesi, içinde bulunduğumuz evren) ve daire-i vücuba(olması gereken daire, sınır) bakan, hem o iki şecere-i azîmenin(büyük ağacın) bir tek dalı hükmünde olan imanın(inanç kurallarının) erkân-ı sittesi(altı iman esası) ve o erkânın(şartlarının) dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüb(uygunluk) gözetilerek tasvir eder(anlatır) ve o derece bir müvazenet(ölçülülük) suretinde(şeklinde) tarif eder(anlatır) ve o mertebe bir münasebet(uygunluk) tarzında(şeklinde) izhar eder(gösterir) ki, akl-ı beşer(insanların akılları) idrakinden(anlamasından) âciz(yetersiz) ve hüsnüne(güzelliğine) karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi(islamın namaz kılmak, oruç tutmak gibi beş şartı) aralarında ve o erkânın(şartların) tâ en ince teferruatı(meseleleri, konuları), en küçük âdâbı(davranışı, kuralı) ve en uzak gayatı(gayeleri, amaçları) ve en derin hikemiyatı(faydaları) ve en cüz'î semeratına(küçük meyvelerine) varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenasüb(harika bir uygunluk) ve kemal-i münasebet(tam bir ilgi) ve tam bir müvazenet(ölçü) muhafaza(korunduğuna) ettiğine delil ise, o Kur'an-ı câmiin(Kuranın genelinin) nusus(kesin kuralları ve kesinliği) ve vücuhundan(bahsettiği ve özelliği olan yönlerden) ve işarat(işaretlerinden) ve rumuzundan(işaretlerinden) çıkan şeriat-ı kübra-yı İslâmiyenin(büyük islamiyetin kanunlarının, kurallarının) kemal-i intizamı(tam bir düzeni) ve müvazeneti(ölçüleri) ve hüsn-ü tenasübü(harika uygunluğu) ve rasaneti(sağlamlığı); cerhedilmez(hiçbir hastalığı bulunamaz) bir şahid-i âdil(adaletli şahit), şübhe getirmez bir bürhan-ı katı'dır(kesin bir delildir). Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'aniye(Kuranı anlatmaları), beşerin(insanların) ilm-i cüz'îsine(küçük ilmine), bahusus(özellikle) bir ümminin(tahsil görmemişin) ilmine müstenid olamaz(dayanamaz). Belki bir ilm-i muhite(her şeyi bilen bir ilme) istinad ediyor(dayanıyor) ve cemi'(bütün, her varlığı) eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed(sonu ve başı olmayan) ortasında bütün hakaikı(gerçekleri) bir anda müşahede eder(görür) bir zâtın kelâmıdır(sözüdür). Âmennâ...

                İKİNCİ ZİYA(ışık): Hikmet-i Kur'aniyenin(Kuranın faydalarının) karşısında meydan-ı muarazaya(tartışmaya) çıkan felsefe-i beşeriyenin(insanların felsefesinin ya da aklının), hikmet-i Kur'ana(Kuranın faydalarına) karşı ne derece sukut(düştüğünü) ettiğini Onikinci Söz'de izah ve temsil ile tasvir(anlatma) ve sair(diğer) Sözlerde isbat ettiğimizden onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir müvazene(ölçme) ederiz. Şöyle ki:

                Felsefe ve hikmet-i insaniye(insanların akıllarının ürünü olan felsefelerinin faydalarının), dünyaya sabit bakar; mevcudatın(varlıkların) mahiyetlerinden(yapılarından), hasiyetlerinden(özelliklerinden) tafsilen(uzun uzun ayrıntılarıyla) bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmalen bahseder. Âdeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder(anlatır), manasına ehemmiyet(önem) vermez. Kur'an ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılabcı olarak bakar. Mevcudatın(varlıkların) mahiyetlerinden(yapılarından), surî ve maddî hâsiyetlerinden(özelliklerinden) icmalen(özetle) bahseder. Fakat Sâni'(Yaratıcı) tarafından tavzif edilen(görevlendirilen) vezaif-i ubudiyetkâranelerinden(kulluk görevlerinden) ve Sâniin(Yaratıcının) isimlerine ne vechile(yönden) ve nasıl delalet(işaret) ettikleri ve evamir-i tekviniye-i İlahiyeye(Allah’ın yaratma kanunları ve emirlerine) karşı inkıyadlarını(itaatlarını, uymalarını) tafsilen(açıklamalarıyla) zikreder(anlatır). İşte felsefe-i beşeriye(insanların akıllarının ürünü olan felsefe) ile hikmet-i Kur'aniyenin(Kuranın hikmetlerinin, yarar gözetmesinin) şu tafsil ve icmal(açıklama ve özet) hususundaki(konusundaki) farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat(gerçeğin aynısı ve gerçek olan) hangisidir göreceğiz. İşte nasıl elimizdeki saat, sureten(görünürde) sabit görünüyor. Fakat içindeki çarkların harekâtıyla(hareketleriyle), daimî(sürekli) içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırabları(azapları) vardır. Aynen onun gibi; kudret-i İlahiyenin(Cenab-ı Hakkın kudretinin) bir saat-ı kübrası(büyük bir saati) olan şu dünya, zahirî(görünürdeki) sabitiyetiyle(sabitliği ile) beraber daimî zelzele ve tegayyürde(değişimde), fena(kötü) ve zevalde(sonda) yuvarlanıyor. Evet dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın(büyük saatin evrenin) saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini ta'dad eden(sayan) bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı emvac-ı zeval(son bulma dalgaları) üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali(geçmiş ve geleceği) ademe(yokluğa) verip, yalnız zaman-ı hazırı(şimdiki zamanı) vücuda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân(yer) itibariyle(yönünden) dahi yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit(sabit durağan olmayan) bir saat hükmündedir. Çünki cevv-i hava(atmosfer olayları) mekânı çabuk tegayyür ettiğinden(değiştiğinden), bir halden bir hale sür'aten(hızlı) geçtiğinden bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tegayyürü(değişme şekli) hükmünde bir tegayyür(değişme) veriyor. Şimdi, dünya hanesinin(evinin) tabanı olan mekân-ı arz(isteme makamı) ise, yüzü mevt(ölüm) ve hayatça, nebat(bitki) ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden(değiştiğinden) dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti(yönü) geçici olduğunu gösterir. Zemin(yer) yüzü itibariyle(yönünden) böyle olduğu gibi, batnındaki(içindeki) inkılabat(yenilikleri) ve zelzelelerle ve onların neticesinde(sonucunda) cibalin(dağların, yanardağların) çıkmaları ve hasflar(birleştirme) vuku bulması(olması), saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti(yönü) ağırca mürur(geçici) edicidir, gösterir. Dünya hanesinin(evinin) tavanı olan sema mekânı(gök sınırı, atmosfer) ise, ecramların(yıldızların) harekâtıyla(hareketleriyle), kuyruklu yıldızların zuhuruyla(görülmesiyle), küsufat ve husufatın(güneş ve ay tutulmasının) vuku bulmasıyla(olmasıyla), yıldızların sukut(düşme) etmeleri gibi tegayyürat(halden hale dönüşmeleri) gösterir ki; semavat(atmosfer, gökyüzü) dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tegayyüratı(değisimi), haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan(gerçi) ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval(son) ve harabiyete(dağılmaya) karşı gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle(yönüyle) şu yedi rükün(şart) üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler(şartlar), daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine(Sanatla yaratan yaratıcının) baktığı vakit, o harekât ve tegayyürat(değişimler), kalem-i kudretin(kudret kaleminin) mektubat-ı Samedaniyeyi(Allah’ın mektuplarını) yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahval(durumların, hallerin değişmesi) ise, esma-i İlahiyenin(Cenab-ı Hakkın isimlerinin) cilve-i şuunatını(işlerinin cilvesinin, isimlerin görülmesinin) ayrı ayrı tavsifat(özelliğini) ile gösteren, tazelenen âyineleridir(aynalarıdır). İşte dünya, dünya itibariyle(yönüyle) hem fenaya(sona) gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatta akarsu gibi rıhlet ettiği(geçtiği) halde, gaflet ile sureten(görünürde) incimad etmiş(donmuş), fikr-i tabiatla(tabiatçılık fikriyle, doğa yapmış fikriyle) kesafet(kir, saydam olmama, bulanıklık) ve küduret(bulanıklık) peyda edip(oluşturup) âhirete perde olmuştur. İşte felsefe-i sakime(sağlam olmayan felsefe) tedkikat-ı felsefe(felsefi araştırma) ile ve hikmet-i tabiiye(fizik bilgisi) ile ve medeniyet-i sefihenin(eğlenceye düşkün medeniyetin) cazibedar(çekici) lehviyatıyla(his ve heves oyunlarıyla), sarhoşane hevesatıyla(hevesleriyle, duygularıyla) o dünyanın hem cümudetini(sağlamlığını, geçici olduğunu unutturmasını) ziyade edip(artırıp) gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle(katışığını, dünyaya meyli ve dünyayı sabit zannedilmesini) bulanmasını taz'îf edip(kat kat arttırıp) Sânii(Sanatla yaratan yaratıcıyı) ve ahreti(öbür dünyayı) unutturuyor. Amma Kur'an ise, şu hakikattaki(yapıdaki) dünyayı, dünya cihetiyle(yönünden)  ¯*­xO²,«8ö¯Æ@«B¬6ö«:ö¬*­x±O7!ö«:   öö­^«Q¬5!«x²7!ö¬a«Q«5«:ö!«)¬!   öö­^«2¬*@«T²7!ö@«8ö­^«2¬*@«T²7«!  âyâtıyla(ayetleriyle, delilleriyle) pamuk gibi hallaç(dağıtır, didik didik eder) eder, atar.                                                                               ö¬Œ²*«ž²!ö«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö¬€­xU«V«8ö]¬4ö!:­h­P²X«<ö²v«7«:«! 

ö@«;@«X²[«X«"ö«r²[«6ö²v­Z«5²x«4ö¬š@«WÅK7!ö]«7¬!ö!:­h­P²X«<ö²v«V«4«!  

@®T²#«*ö@«B«9@«6ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!öŖ«!ö!:­h«S«6ö«w<¬HÅ7!ö«h«<ö²v«7«:«! 

gibi beyanatıyla(anlatımlarıyla) o dünyaya şeffafiyet(açıklık, yapısını ve geçiciliğini saydam olarak gösterebilme) verir ve bulanmasını izale eder(kaldırır). °x²Z«7ö«:ö°`¬Q«7öެ!ö@«[²9ÇG7!ö­œ@«[«E²7!ö@«8«:   ö¬Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­*x­9ö­yÁV7«!ö   gibi nur-efşan(etrafı aydınlatan nur) neyyiratıyla(nurlularla, nur yayanlar), camid(cansız) dünyayı eritir. ²€«h«O«S²9!ö­š@«WÅ,7!ö!«)¬!ö  ve ²€«*±¬x­6ö­j²WÅL7!ö!«)¬!   öve ­yÁV7!ö«š@«-ö²w«8öެ!ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö²w«8ö«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö]¬4ö²w«8ö«s¬Q«M«4ö¬*xÇM7!ö]¬4ö«e¬S­9«:   ²aÅT«L²9!ö­š@«WÅ,7!ö!«)¬!   mevt-âlûd(ölüm gibi) tabirleriyle(kullandığı kavramlarıyla) dünyanın ebediyet-i mevhumesini(sanılan zannedilen sonsuzluk inancını) parça parça eder.

­Ä¬i²X«<ö@«8«:ö@«Z²X¬8ö­‚­h²F«<ö@«8«:ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö­c¬V«<ö@«8ö­v«V²Q«< 

²v­B²X­6ö@«8ö«w²<«!ö²v­U«Q«8ö«x­;«:ö@«Z[¬4ö­‚­h²Q«<ö@«8«:ö¬š@«WÅ,7!ö«w¬8ö

°h[¬M«"ö«–x­V«W²Q«#ö_«W¬"ö­yÁV7!«:ö«–x­V«W²Q«#ö@ÅW«2ö¯u¬4@«R¬"ö«tÇ"«*ö@«8«:ö@«Z«9x­4¬h²Q«B«4ö¬y¬#@«<³~ö²v­U<¬h­[«,ö¬yÁV¬7ö­G²W«E²7!ö¬u­5ö«: 

Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla(sesleriyle) tabiat fikrini tevlid eden(doğuran) gafleti dağıtır. İşte Kur'anın baştan başa kâinata(evrene) müteveccih olan(yönelen) âyâtı(ayetleri), şu esasa göre gider. Hakikat-ı dünyayı(dünya gerçeklerini, mahiyetini, yapısını) olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin(insanların) yüzünü ondan çevirtir, Sânia(sanatkar yaratıcıya) bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin(insanların) gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir. Kâinat(evren) kitabının manalarını talim eder(öğretir). Hurufat(harfler) ve nukuşlarına(işlemelerine) az bakar. Sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, manayı unutturup, hurufatın nukuşuyla(harflerin işlemeleriyle) insanların vaktini malayaniyatta(boş işlerde) sarfettirmiyor(harcattırmıyor).

                ÜÇÜNCÜ ZİYA: İkinci Ziya'da hikmet-i beşeriyenin(insanların kendi akıllarıyla bulduğu faydalıklar, yararlılıklar) hikmet-i Kur'aniyeye(Kuranın hikmetine) karşı sukutuna(düşmesine) ve hikmet-i Kur'aniyenin i'cazına(mucizeliğine) işaret ettik. Şimdi şu ziyada(ışıkta), Kur'anın şakirdleri(öğrencileri) olan asfiya ve evliya; ve hükemanın(inançlı felsefecilerin) münevver(nurlu) kısmı olan hükema-yı İşrakiyyunun(doğu felsefecileri) hikmetleriyle Kur'anın hikmetine karşı derecesini gösterip, şu cihette(yönde) Kur'anın i'cazına(mucizeliğine) muhtasar(özetleyeceğiz) bir işaret edeceğiz:

                İşte Kur'an-ı Hakîm'in ulviyetine(büyüklüğüne, yüksekliğine) en sadık bir delil ve hakkaniyetine en zahir(görünen) bir bürhan(delil) ve i'cazına(mucizeliğine) en kavî(sağlam) bir alâmet(işaret) şudur ki: Kur'an, bütün aksam-ı tevhidin(birlik kısımlarının) bütün meratibini(mertebelerini), bütün levazımatıyla(gerekenleriyle) muhafaza ederek(koruyarak) beyan edip(açıklayıp) müvazenesini(ölçüsünü, dengesini) bozmamış, muhafaza etmiş(korumuş). Hem bütün hakaik-i âliye-i İlahiyenin(Cenab-ı Hakkın yüksek hakikatleri, gerçekleri) müvazenesini(ölçüsünü) muhafaza etmiş(korumuş). Hem bütün esma-i hünsanın(Cenab-ı Hakkın isimlerinin) iktiza ettikleri(gerektirdikleri) ahkâmları(hükümleri) cem'etmiş(toplamış), o ahkâmın(hükümlerin) tenasübünü(uygunluğunu) muhafaza etmiş(korumuş). Hem rububiyet ve uluhiyetin(İlahlığın, Allah’ın) şuunatını(işlerinin) kemal-i müvazene(tam bir denge) ile cem'etmiştir(toplattırmıştır). İşte şu muhafaza(koruma) ve müvazene(ölçü) ve cem'(genel her şeyi içine toplama), bir hâsiyettir(özelliktir). Kat'iyyen(kesinlikle) beşerin(insanların) eserinde mevcud(var) değil ve eazım-ı insaniyenin(insanlığın büyükleri) netaic-i efkârında(fikirlerin sonuçlarında) bulunmuyor. Ne, melekûte(varlık aleminin perde arkasındaki hikmet yönleri) geçen evliyaların eserinde; ne, umûrun(işlerin, emirlerin, olayların) bâtınlarına(iç yüzlerindeki) geçen İşrakiyyunun(hak yoldan çıkan felsefeciler, yaratıcıyı bizzat idareden ayırarak sebeplere bırakan şirkçiler) kitablarında; ne, âlem-i gabya(bilmediğimiz gizli dünyalara) nüfuz eden(giren) ruhanîlerin(madde dışı mana ve varlıkların) maarifinde(bilgilendirmelerin, okumaların bilinenlerin) hiç bulunmuyor. Güya(sanki) bir taksim-ül a'mal(işlerin paylaştırılmasında) hükmünde herbir kısmı hakikatın(gerçeklerin) şecere-i uzmasından(büyük ağacından) yalnız bir-iki dalına yapışıyor. Yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor. Başkasından ya haberi yok, yahut bakmıyor. Evet hakikat-ı mutlaka(gerçek), mukayyed(dar bakışla, şartlı bakışla) enzar(tek bakışlada) ile ihata edilmez(kavranılmaz, görülmez). Kur'an gibi bir nazar-ı küllî(her şeyi görür bir bakış) lâzım ki, ihata etsin(kapsayabilsin). Kur'andan başka çendan(gerçi) Kur'andan da ders alıyorlar, fakat hakikat-ı külliyenin(her gerçeğin, bütün gerçeklerin), cüz'î(küçük) zihniyle yalnız bir-iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat(aşırıcılık) veya tefrit(normalin çok altında kalmak) ile hakaikın(gerçeklerin) müvazenesini(ölçülerini) ihlâl edip(yerine getirmeyip, yapmayıp) tenasübünü(uygunluğunu) izale eder(kaldırır). Şu hakikat(gerçekler), Yirmidördüncü Söz'ün İkinci Dalında acib bir temsil ile izah edilmiştir(anlatılmıştır). Şimdi de başka bir temsil(örnek hikaye) ile şu mes'eleye işaret ederiz. Meselâ:

                Bir denizde hesabsız cevherlerin(mücevher türlerinin, elmas, gümüş, altın, inci vb.) aksamıyla(kısımlarıyla) dolu bir definenin bulunduğunu farzedelim(düşünelim). Gavvas(gayretli) dalgıçlar, o definenin cevahirini(cevherlerini) aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki; bütün hazine, uzun direk gibi elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevahiri(mücevherleri) işittiği vakit hayal eder ki; o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir(asıllarına bağlıları, parçaları), fusus(yüzük taşları) ve nukuşlarıdır(bağlı işlemeleri). Bir kısmının da kürevî(küre şeklinde, yuvarlağa benzer) bir yakut eline geçer; başkası, murabba(kare şeklinde) bir kehribar(cevher saçan) bulur ve hâkeza(böyle, bunun gibi)... Herbiri eliyle gördüğü cevheri(mücevheri), o hazinenin aslı ve mu'zamı(büyüterek, en büyük ve temel kısım o bulduğu sanarak) itikad edip(inanıp), işittiklerini o hazinenin zevaid(fazlalıklar, diğer önemsiz parçalar) ve teferruatı(ıvır zıvır parçaları) zanneder(sanır). O vakit hakaikın(gerçeğin) müvazenesi(dengesi) bozulur. Tenasüb(uygunluk) de gider. Çok hakikatın rengi değişir. Hakikatın(gerçeğin) hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfata(uydurma ve zorlanmalara) muztar(mecbur) kalır. Hattâ bazan inkâr ve ta'tile(çalışmalarını ve inancını keser) kadar giderler. Hükema-yı İşrakiyyunun(şirk koşan yaratılmayı sebeplere bırakan) kitablarına ve Sünnetin mizanıyla(ölçüleriyle) tartmayıp keşfiyat(keşfettiklerini) ve meşhudatına(gördüklerine) itimad eden(güvenen) mutasavvıfînin(tasavvufçuların, sofilerin) kitablarına teemmül eden(inceleyen), bu hükmümüzü bilâşübhe(şüphesiz) tasdik eder. Demek hakaik-i Kur'aniyenin(Kuran gerçeklerinin) cinsinden ve Kur'anın dersinden aldıkları halde, -çünki Kur'an değiller- böyle nâkıs(noksan) geliyor. Bahr-i hakaik(gerçeklerin denizi) olan Kur'anın âyetleri dahi, o deniz içindeki definenin bir gavvasıdır(gayretidir). Lâkin onların gözleri açık, defineyi ihata eder(kavrarlar). Definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenasüb(uygun) ve intizam(düzen) ve insicamla(sağlam, düzenli) tavsif eder(anlatır, özelliğini gösterir), beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemali(güzelliği) gösterir. Meselâ: Âyet-i

¬`­B­U²V¬7ö±¬u¬D±¬K7!ö±¬]«O«6ö«š@«WÅ,7!ö›¬x²O«9ö«•²x«<  

¬y¬X[¬W«[¬"ö°€@Å<¬x²O«8ö­€!«Y´WÅK7!«:ö¬^«8@«[¬T²7!ö«•²x«<ö­y­B«N²A«5ö@®Q[¬W«%ö­Œ²*«ž²!«: 

ifade ettikleri azamet-i rububiyeti(Rabliğin büyüklüğünü) gördüğü gibi,

­š@«L«<ö«r²[«6¬•@«&²*«ž²!ö]¬4ö²v­6­*±¬x«M­<ö›¬HÅ7!ö«x­;ö¬š@«WÅ,7!ö]¬4ö«ž«:ö¬Œ²*«ž²!ö]¬4ö°š²z«-ö¬y²[«V«2ö]«S²F«<ö«žö«yÁV7!öŖ¬! 

²v­6@Å<¬!«:ö@«Z­5­+²h«<ö­yÁV7«!ö@«Z«5²+¬*ö­u¬W²E«#ö«žö¯^Å"!«(ö²w¬8ö²w±¬<«@«6«:  ö@«Z¬B«[¬.@«X¬"ö½H¬'³~ö«x­;öެ!ö¯^Å"!«(ö²w¬8ö@«8 

ifade ettikleri şümul-ü rahmeti(rahmetin genişliğini) görüyor, gösteriyor. Hem

«‡YÇX7!ö«—ö¬€@«W­VÇP7!ö«u«Q«%«:ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö«s«V«'ö   ifade ettiği vüs'at-ı hallakıyeti(yaratıcılık genişliği) görüp gösterdiği gibi, «–x­V«W²Q«#ö@«8«:ö²v­U«T«V«'ö   ifade ettiği şümul-ü tasarrufu(tasarrufunun, işlemesinin her şeyde görülmesi) ve ihata-i rububiyeti(rabliğinin her şeyi içine almasını) görüp, gösterir. @«Z¬#²x«8ö«G²Q«"ö«Œ²*«ž²!ö]¬[²E­<ö   ifade ettiği hakikat-ı azîme(büyük gerçekler) ile ¬u²EÅX7!ö]«7¬!ö«tÇ"«*ö]«&²:«!ö«:ö   ifade ettiği hakikat-ı kerimaneyi(bol zenginlikle ikram gerçeğini) ¬˜¬h²8«@¬"ö¯€!«hÅF«,­8ö«•x­DÇX7!«:ö«h«W«T²7!«:ö«j²WÅL7!ö«:ö   ifade ettiği hakikat-ı azîme-i hâkimane-i âmiraneyi(büyük gerçeklerin ve her türlü hikmetlerin emredicisini, sahibini) görür, gösterir. °h[¬M«"ö¯š²z«-ö±¬u­U¬"ö­yÅ9¬!ö­w´W²&Åh7!öެ!öÅw­Z­U¬K²W­<ö@«8ö«w²N¬A²T«<«:ö¯€@Å4@«.ö²v­Z«5²x«4ö¬h²[ÅO7!ö]«7¬!ö!²:«h«<ö²v«7ö«:«! 

ifade ettikleri hakikat-ı rahîmane-i müdebbiraneyi(rahim bir şekilde terbiye edilme gerçeği)

@«W­Z­P²S¬&ö­˜­(ÎY«<ö«ž«:ö«Œ²*«ž²!«:ö¬€!«Y´WÅK7!ö­yÇ[¬,²h­6ö«p¬,«: 

ifade ettiği hakikat-ı azîme(büyük gerçek) ile ²v­B²X­6ö@«8ö«w²<«!ö²v­U«Q«8ö«x­;«:ö   ifade ettiği hakikat-ı rakibaneyi(yakınlık gerçeğini)

°v[¬V«2ö¯š²z«-ö±¬u­U¬"ö«x­;«:ö­w¬0@«A²7!«:ö­h¬;@ÅP7!«:ö­h¬'žÀ²!«:ö­ÄÅ:«ž²!ö«x­;ö   ifade ettiği hakikat-ı muhita(her şeyi içine alan gerçekler) gibi

¬G<¬*«x²7!ö¬u²A«&ö²w¬8ö¬y²[«7¬!ö­Æ«h²5«!ö­w²E«9ö«:ö­y­K²S«9ö¬y¬"ö­‰¬x²,«x­#ö@«8ö­v«V²Q«9«:ö«–@«K²9¬ž²!ö@«X²T«V«'ö²G«T«7«:ö   ifade ettiği akrebiyeti(yakınlığı) ¯^«X«,ö«r²7«!ö«w[¬K²W«'ö­˜­*!«G²T¬8ö«–@«6ö¯•²x«<ö]¬4ö¬y²[«7¬!ö­ƒ:Çh7!«:ö­^«U¬\´V«W²7!ö­‚­h²Q«#ö   işaret ettiği hakikat-ı ulviyeyi(yüksek gerçekleri) ¬]²R«A²7!«:ö¬h«U²X­W²7!«:ö¬š@«L²E«S²7!ö¬w«2ö]«Z²X«<ö«:ö]«"²h­T²7!ö›¬)ö¬š@«B<¬!«:ö¬–@«K²&¬ž²!«:ö¬Ä²G«Q²7@¬"ö­h­8²@«<ö«yÁV7!öŖ¬!ö   ifade ettiği(anlattığı) hakikat-ı câmia(genel ve her şeye hitap eden gerçekler) gibi bütün uhrevî(ahrete ait) ve dünyevî(dünyaya ait), ilmî ve amelî(fiille ilgili, yapma ve yaşama ile ilgili) erkân-ı sitte-i imaniyenin(imanın altı esaslarının) herbirisini tafsilen(açıklamalarla) ve erkân-ı hamse-i İslâmiyenin(islamın beş şartının: Kelime-i şehadet, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek) herbirisini kasden ve cidden ve saadet-i dâreyni(dünya ahiret iki cihan mutluluğunu) temin eden(sağlayan) bütün düsturları(kuralları) görür, gösterir. Müvazenesini(ölçülerini) muhafaza edip(koruyup), tenasübünü(uygunluğunu) idame edip(devam ettirip) o hakaikın(gerçeklerin) heyet-i mecmuasının(hepsinin) tenasübünden(uygunluğundan) hasıl olan(oluşan) hüsün ve cemalin(güzelliğinin ve hediyelerinin) menbaından(kaynağından) Kur'anın bir i'caz-ı manevîsi(manevi mucizeliği) neş'et eder(doğurur).

                İşte şu sırr-ı azîmdendir(büyük sırdandır) ki; ülema-i ilm-i Kelâm(Kelam ilminin bilim adamları), Kur'anın şakirdleri(talebeleri) oldukları halde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı imaniyeye(iman esaslarına) dair binler eser yazdıkları halde, Mu'tezile(inanç konusunda ehli sünnetten ayrılmış) gibi aklı nakle(vahiyle gelenlere) tercih ettikleri için Kur'anın on âyeti kadar vuzuh(açık) ile ifade ve kat'î(kesin) isbat ve ciddî ikna edememişler. Âdeta onlar, uzak dağların altında lağım yapıp, borularla tâ âlemin(evrenin) nihayetine(sonuna) kadar silsile-i esbab(sebeplerin ard arda gidişi) ile gidip orada silsileyi keser. Sonra âb-ı hayat(hayat suyu) hükmünde olan marifet-i İlahiyeyi(Allah’ın tanınmasını) ve vücud-u Vâcib-ül Vücud(Allah’ın varlığını)'u isbat ederler. Âyet-i kerime ise, herbirisi birer asâ-yı Musa(Musa peygamberin asası) gibi her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni'-i Zülcelali(Sanatla yaratan yaratıcımızı) tanıttırır. Kur'anın bahrinden(denizinden) tereşşuh eden(damlayan) Arabî "Katre" risalesinde ve sair Sözlerde şu hakikat fiilen isbat edilmiş ve göstermişiz. İşte hem şu sırdandır ki: Bâtın-ı umûra(işlerin kanunları sadece içine) gidip, Sünnet-i Seniyeye ittiba etmeyerek(uymayarak), meşhudatına(sadece gözünün gördüğüne, gördüklerine) itimad ederek(güvenerek) yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyasetine(reisliğine, başına) geçip bir fırka(bölük) teşkil eden(oluşturan) fırak-ı dâllenin(sapıtanların, hak yoldan çıkanların) bütün imamları hakaikın(gerçeklerin) tenasübünü(uygunluğunu), müvazenesini(ölçülerini) muhafaza(koruyama) edemediğindendir ki, böyle bid'aya(sonradan uydurmalara), dalalete(sapıklığa) düşüp bir cemaat-ı beşeriyeyi(insanların cemaatini) yanlış yola sevketmişler(yönlendirmişler). İşte bunların bütün aczleri(acizlikleri), âyât-ı Kur'aniyenin(Kuran ayetlerinin) i'cazını(mucizeliğini) gösterir.

* * *

Hâtime(son söz)

                Kur'anın lemaat-ı i'cazından(mucizelik ışıklarında) iki lem'a-i i'caziye, Ondokuzuncu Söz'ün Ondördüncü Reşhasında geçmiştir ki; bir sebeb-i kusur(noksanlık sebebi) zannedilen(sanılan) tekraratı(tekrarları) ve ulûm-u kevniyede(evrene ait ilimlerde, fizik, kimya, biyoloji vb.) icmali(özetle geçiştirmesi), herbiri birer lem'a-i i'cazın(mucizelik ışığının) menbaıdır(kaynağıdır). Hem Kur'anda mu'cizat-ı enbiya(peygamberlik mucizeleri) yüzünde parlayan bir lem'a-i i'caz-ı Kur'an(Kuran mucizeliklerinin ışıkları), Yirminci Söz'ün İkinci Makamında vâzıhan(açıkca) gösterilmiştir. Daha bunlar gibi sair(diğer) Sözlerde ve risale-i arabiyemde(Arapça risalemde) çok lemaat-ı i'caziye(mucizelik ışıkları) zikredilip(anlatılıp) onlara iktifaen(bırakarak) yalnız şunu deriz ki:

                Bir mu'cize-i Kur'aniye(Kuran mucizeside) daha şudur ki: Nasıl bütün mu'cizat-ı enbiya(peygamberlerin mucizelerinin), Kur'anın bir nakş-ı i'cazını(mucizelik işlemelerini) göstermiştir; öyle de Kur'an bütün mu'cizatıyla(mucizeleriyle) bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olur ve bütün mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) dahi, Kur'anın bir mu'cizesidir ki, Kur'anın Cenab-ı Hakk'a karşı nisbetini(alakasını, bağlantısını) gösterir ve o nisbetin zuhuruyla(görülmesiyle) herbir kelimesi bir mu'cize olur. Çünki o vakit birtek kelime bir çekirdek gibi bir şecere-i hakaikı(gerçeklik ağacını) manen tazammun(içine alabilir) edebilir. Hem merkez-i kalb(kalbin merkezi) gibi hakikat-ı uzmanın(büyük gerçeklerin) bütün âzasına(organlarına, her parçasına) münasebetdar(ilgili) olabilir. Hem bir ilm-i muhite(her şeyi içine alan bir ilme) ve nihayetsiz(sonsuz) bir iradeye(isteğe, kudrete) istinad ettiği(bağlandığı) için, hurufuyla(harfleriyle), heyetiyle, vaziyetiyle, mevkiiyle hadsiz eşyaya bakabilir. İşte şu sırdandır ki; ülema-i ilm-i huruf(Kuranın harlerinin anlattıklarıyla uğraşan ilim), Kur'anın bir harfinden bir sahife kadar esrar bulduklarını iddia ederler ve davalarını o fennin ehline isbat ediyorlar.

                Risalenin başından şuraya kadar bütün şu'leleri, şuaları, lem'aları, nurları, ziyaları nazara topla; birden bak. Baştaki dava, şimdi kat'î netice(kesin sonuç) olarak, yani

¬u²C¬W¬"ö!x­#²@«<ö²–«!ö]«V«2öÇw¬D²7!«:ö­j²9¬ž²!ö¬a«Q«W«B²%!ö¬w¬\«7ö²u­5  

!®h[¬Z«1ö¯m²Q«A¬7ö²v­Z­N²Q«"ö«–@«6ö²x«7«:ö¬y¬V²C¬W¬"ö«–x­#²@«<ö«žö¬–³~²h­T²7!ö!«H´;

i yüksek bir sadâ(sesle) ile okuyup ilân ediyorlar.

­v[¬U«E²7!ö­v[¬V«Q²7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö@«X«B²WÅV«2ö@«8öެ!ö@«X«7ö«v²V¬2ö«žö«t«9@«E²A­, 

@«9²@«O²'«!ö²:«!ö@«X[¬K«9ö²–¬!ö@«9²H¬'!Ïx­#ö«žö@«XÅ"«* 

]¬7²x«5ö!x­Z«T²S«<ö]¬9@«K¬7ö²w¬8ö®?«G²T­2ö²u­V²&!«:ö›¬h²8«!ö]¬7²h±¬K«<«:ö›¬*²G«.ö]¬7ö²ƒ«h²-!ö±¬Æ«* 

ö«h«Z²0«!ö«:ö«h«Z²1«!ö«:ö«u«A²9«!ö«:ö«u«W²%«!ö«:ö«u«N²4«!ö²v±¬V«,ö«:ö±¬u«.öÅv­ZÁV7«!

«:ö«v«P²2«!ö«:öÅi«2«!ö«:ö«•«h²6«!ö«:öÅh«"«!ö«:ö«w«K²&«!ö«:

«•«:²(«!ö«:ö«p«4²*«!ö«:ö|«5²*«!ö«:ö«G«<²+«!ö«:ö«h«C²6«!ö«:ö]«4²:«!ö«:ö«t¬#!«x«V«.ö«r«O²7«!ö«:ö«¾«h²"«!ö«:ö]«6²+«!ö«:ö]«V²2«!ö«:ö«¿«h²-«!

¬`¬;!«x«8ö¬`¬=@«E«,ö¬u¬"!«x¬"ö­G<¬i«#ö«:öÇG«B²W«#ö@®9!«h²S­3ö«—ö~®Y²S«2ö«:ö@®9!«x²/¬*ö«:ö®^«W²&«*ö«:ö@®8«Ÿ«,ö«:ö®?«Ÿ«.ö«t¬8«Ÿ«,

ö¬j¬=@«S«X¬"ö!x­6²i«#ö«:ö~Y­W²X«#ö«:ö«t¬8«h«6ö«:ö«¾¬(x­%

®^Å<¬G«"«!ö­Ä:­i«#ö«žö«t¬BÅ[¬7«+«@¬"ö®^Å[¬7«+«!ö«t¬X«X¬8ö«:ö«¾¬(x­%ö¬r¬=@«O«7ö¬r¬=!«h«-

¬–@«;²h­A²7!ö«:ö¬p¬8ş7!ö¬h¬;@«A²7!ö¬*xÇX7!ö«t¬T²V«'ö¬h²[«'ö¯GÅW«E­8ö«t¬7x­,«*ö«:ö«t¬A[¬A«&ö«:ö«¾¬G²A«2ö]«V«2ö­Äx­E«#ö«žö«t¬BÅ<¬G«"«@¬"

¬h¬'@«S²7!ö¬Ä@«W«U²7!ö«:ö¬h¬;@«T²7!ö¬Ä«Ÿ«D²7!ö«:ö¬h¬;!Åi7!ö¬Ä@«W«D²7!ö«:ö¬h¬8@«R²7!ö¬*xÇX7!ö«:ö¬h¬'!ÅH7!ö¬h²E«A²7!ö«:ö¬p¬0@«T²7!ö¬h¬;@ÅP7!

ö¬y¬7³~ö]«V«2ö«:ö¬y²[«V«2ö«t¬#!«)ö¬^«W«P«Q¬"ö«a²[ÅV«.ö]¬BÅ7!ö«t«#«Ÿ«.ö

­ƒ«h²L«#ö«:ö@«X«"x­9­)ö@«Z¬"ö­h¬S²R«#ö®?«Ÿ«.ö«t¬7´H«6ö¬y¬A²E«.ö«:

@«X«&!«:²*«!ö@«Z¬"ö­ƒ±¬:«h­#ö«:ö@«X«"x­V­5ö@«Z¬"ö­h±¬Z«O­#ö«:ö@«9«*:­G­.ö@«Z¬"

«:ö@«9«h¬0!«x«'ö@«Z¬"ö­˜±¬i«X­#ö«:ö@«9«*!«h²,«!ö@«Z¬"ö­‰±¬G«T­#ö«:ö

@«X¬"x­V­5ö«Ä@«S²5«!ö@«Z¬"ö­d«B²S«#ö«:ö@«X«/!«h²8«!ö@«Z¬"ö]¬S²L«#ö«:ö@«9¬*!«h²,«!ö]¬4ö@«8ö¬€!«*:­G­6ö@«Z¬"ö]±¬S«M­#ö«:ö@«9«*@«U²4«!

­Æ@Å;«x²7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö®^«W²&«*ö«t²9­G«7ö²w¬8ö@«X«7ö²`«;«:ö@«X«B²<«G«;ö²)¬!ö«G²Q«"ö@«X«"x­V­5ö²¬i­#ö«žö@«XÅ"«* 

«w[¬8³~ö«w[¬8³~ö«w[¬8³~öö«w[¬W«7@«Q²7!ö±¬Æ«*ö¬yÁV¬7ö­G²W«E²7!ö¬–«!ö²v­Z<«x²2«(ö­h¬'³~ö«: 


 

[1] Zafer Dergisi, Sayı: 72