Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

MELEKLER VE RUHANİYAT

-1-

Şu âlem-i maddiyat ve şehadet(görebildiğimiz evren) ise, âlem-i melekût ve ervah(ruhların ve melekler gibi manevi varlıkların bulunduğu âlem) üstünde serpilmiş tenteneli(tül perde gibi üzerine giydirilmiş elbise) bir perdedir. (Sözler  sh: 509)

Vücudumuzun yenilenmesi hakikatini düşünelim. Vücudumuz her yıl iki kez hücrelerin ölmesi ve yenilerin gelmesiyle, hücrelerin içindeki maddeleri boşaltım yoluyla atılmasıyla yenilenmektedir. Ve bir önceki maddelerden hiç birini taşımamaktadır. Yani bir önceki maddelerimiz olmamaktadır. Başka bir değişle bizler ilkokula gittiğimiz ilk günü bugün hatırlayabilmekteyiz, duygularını hatırlayabilmekteyiz. Ama o günkü maddelerimizin hiçbir zerresini taşımamaktayız. Eğer esas maddede olsaydı her yıl annemizin maddeleri farklılaşıp tamamen değiştiğinden, annemizin ya da bizim her yıl tamamen farklı biri olması gerekirdi. Ama öyle olmuyor. Çünkü emirden yaratılan ruhumuzun  elbisesi olan ve maddeden yaratılmış bedenimiz, her zaman en az yılda iki kez değiştirilmektedir. Ölümde ise birden elbisesini terk edecektir. İşte aynen bunun gibi bütün cansız atom ve molekülleri her şeyde belli bir hudutta durduran bir yapı bir ölçü var. Demek madde mana ile ayakta durmaktadır. Evrendeki her maddiyatın(bitkiler, hayvanlar, maddeler, gezegen ve yıldızlar vb.) manevi bir hudut temsilcisi ve bekçisi mutlaka vardır. Bunu bu örnekteki gibi kendimizden bile anlayabiliriz. İşte o mana türleri ise o kadar çok geniştir ki. Bazen evrende tecelli eden Yaratıcımızın isimlerini şuurla okuyup ona takdim eden melaikeler, bazen ruhaniyatlar vb. işte bize onları aklımıza yaklaştıracak bir kapı…..

***

Ruhlar konusuna girmişken reenkarnasyona da değinmek gerek.

Ruhaniyatta rearkarnasyon insanların nüfusları artmadığı yani evrenin sabitliği üzerine kurulmuş bir iddia .eğer dedikleri gibi olsaydı ruhlar gidip gidip geliyorsa insan nüfusunun artması ne ile açıklanabilir. Ayrıca dna ile hiçbir insanın diğerinin aynısı olmaması ve olma ihtimalinin olması ne ile açıklanabilir. Bu fikir ilk çağlardan beri evrenin sonsuzdan gelip sonsuzdan gitmesiyle ilgilidir. Bu fikirde artık evrenin sonsuzluğu olmadığı ve başlagıcının olduğu HABL teleskopu ile bingbang vb. teorilerle ispatlanmıştır. Bütün bu durumlar rearkarnasyonuda bitirmektedir.

Bir türdeki ortak bir özellik o türün her ferdinde görülür. Örneğin arı su içer bal akıtır, akrep su içer zehir akıtır. Akrep ve arı türü özelliği her bireyinde vardır. Arı arkasında iğnesi varsa her bireyinde vardır. Eğer reenkarnasyon olsaydı bunu her fert yani birey yani her insan bilirdi. Ayrıca her insan binlerce yıldır birer profesör ve uzman olarak dünyaya gelirdi. Halbuki hiçbir şey bilmeden geliyor. Hayvan bitki vb. leri ise her şeyi öğrenmiş olarak geliyor. Ayrıca hep belli bölgede olanlar bunu iddia ediyor. Hatay, Hindistan vb. Bunun nedeni ise oradaki kültürün etkisiyle ya da mahalle baskısıyla çocukların ve insanların o havalara girmesindendir. Kritik düşündüğümüzde o inancın etkili olduğu yerler dışında bu gözükmüyor. Gerçi o inanç sayesinde kast sistemiyle garibanları iyi sömürüp köleleştiriyorlar. “Siz şimdi kölesiniz ama ölünce kral ve sultan vb. geleceksiniz” Tabiî ki bu başka bir mesele..Diğer başka mesele maşallah eski hayatında hepsi ya kral ya kraliçe:) Hiç çöpçü vb. olan yok..

***

 

Ruhu anlamak için bir bilgisayarın donanımı dışındaki windows programını düşünelim. Görünmüyor ama elektirik gibi gözle görülmeyen yapılar akla yaklaşmada yani ruhları vb. yapıları anlamada bize yardımcıdır.

 

-2-

“Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.”(İsra, 17/70). Burada zaten yaratılanların sadece insan olmadığını ya da yaratmanın son üstün mertebesinin insan olmadığnı daha bu evrende "ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİL ALEMİN" deki alemlerin olduğunu açıkca da görüyoruz. Belki bu gün uzaylı vb. diye görülenlerin bizden milyonlarda yıl öncesindeki müthiş gelişmiş evrendeki diğer türler olabilme ihtimalini unutmamalıyız. Sonuçta yaratan ateşten, nurdan, ışıktan, hatta güzel kokudan, habis kokudan, güzel sözden vb. her şeyden her şey yaratabilir. Bu sayısız galaksiler ve evrenlerin başı boş olabileceğini düşünmek bence mantıksızlıktır. Bu evrendeki diğer boyutu ve frekansı farklı canlılar Yaratanın gücünü ve varlığını bize daha kuvvvetli şekilde gösterir. Belki dünyada ta Sümerler ve daha öncesine kadar bu uzaylılarla-melek vb. türlerle- bir bağlantısı bile olabileceği ihtimali de unutulmamalıdır.

Biri bedevî(medeniyet görmeyen), vahşî, diğeri medenî, aklı başında iki adam, arka­daş olup İstanbul gibi haşmetli(büyük) bir şehre gidiyorlar. O medenî, muhteşem şehrin uzak bir köşesinde bir gecekondu mahallesine rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o mahallenin her yeri insanlarla, hayvanlarla doludur. Boş bir hane, sakin bir sokak bulmak mümkün değildir. Adım atmakta, kalabalıktan nefes almakta zorlanıyorlar. Kimi inşaat yapıyor, kimi tezgahını kurmuş çalışı­yor, kimi dilencilik yapıyor, her metrede bir seyyar sergi açılıyor, çocuklar koşturuyor, tavuklar, kediler, kuşlar, arılar, böcekler o meydanda kendilerine bir yer kapabilmek için birbiriyle yanşı­yor. Her biri kendilerine ve durumlarına uygun bir gıda ile bes­leniyor. Kimi sadece ekmek, kimi sadece ot, kimi sadece yakala­dığı balığı yiyor.

O iki adam, daha sonra şehrin kendilerine uzak semtlerine bakıyorlar. Binlerce muhteşem sarayı, köşkleri, geceyi gündüze çeviren ışıklan, geniş meydanları, otoyolları, sokakları görüyor­lar. Oraların, o mahalleden çok farklı olduğunu anlıyorlar. O sarayların sakinlerini, ya uzaklıktan, ya gözlerinin zayıflığından veya gizlenip görünmek istememelerinden göremiyorlar.

O vahşi, cahil, muhakemesiz, şehir görmemiş adam, gülünç bir iddiada bulunarak, Şişli, Taksim, Beyoğlu gibi semtlere, ora­lardaki saray misal hanelere: "Boştur, oralarda oturanlar yoktur, oralarda canlılann yaşadığına inanmıyorum" diyor.

İkinci adam diyor ki: "Ey nasipsiz bedbaht! Bu karanlık, kırık dökük, bozulup yıkılabilir, 'yaşamaya müsait değil' dense bel­ki de doğru olacak bir gecekondu mahallesi, bu kadar canlılarla, buralarda oturanlarla dolu iken, o muhteşem köşkler, villalar, saraylar, meydanlar hiç boş olabilir mi? Anlaşılan sen hiç şehir görmemişsin. Elbette oralar da bütünüyle doludur, fakat oranın hayat şartlan daha başkadır. Kuru ekmek yerine börek, baklava yiyebilirler. Bizim, bulunduğumuz bu yer ve durumdan onlan göremememiz, onların yok olmasını gerektirmez. Görünmemek olmamaya delil olamaz.

İşte, bu hikâyedeki gibi, dünya, kâinat âleminde, bu kadar katı, karanlık ve kararsız, her mevsim bozulup dağılabilir ve kü­çük olduğu halde, bu derece canlılarla dolu ise, elbette ki, dünya­ya nispetle muhteşem sarayları andıran gök cisimleri de kendi­lerine uygun misafirlerle doludur.

Hayat, latif ve nuranidir. Dünya, kesif, katı ve karanlıktır. Bu mahiyetiyle latif ve nurani olan gök cisimleri, hayata dünyadan daha müsaittir denilebilir.

Halbuki, hayvandan insana, mikroptan virüse dünya hınca­hınç canlılarla doludur. Canlı olan insanın bile, sindirim siste­minde trilyonlarca canlı bakteri var iken, elinde, avucunda apatojen (zararsız) de olsa trilyonlarca canlı bakteri ve virüs vardır.

Vücudun kıymeti hayat iledir. Bir iğne başı kadar canlıda bir şehir kadar sanat vardır. Onun bütün mevcudatla irtibatı, bilme­si, bilinmesi, memnuniyeti, şükrü vardır. Bilinmek murad eden(isteyen), harika sanatlarını görmek isteyen Zat, hayata kıymet verir.

Hayatın emaresi harekettir. Hayatı seven Zat, o sırdan ve o muhabbetten, atomdan galaksiye bütün mevcudatı cezbeye gel­miş bir Mevlevi gibi hareket ettirir.

Hayata kıymet verdiği için, dünyayı bu kadar canlı ile dolu yaratan Zat'ın, semayı boş bırakması düşünülemez. Belki, bura­nın misafirleri buraya uygun olarak etten kemikten yaratıldığı gibi, oranın misafirleri de oraya uygun olarak nardan(ateşten), nurdan, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan(sesden), rayihadan(güzel koku), kelimattan(kelimelerden), esirden, elektrikten ve sair latif şeylerden yaratılmıştır. Kur"an, onlara, "melaike ve ruhaniler' adını vermiştir.

"Semavat boştur, oralarda melaike ve ruhanîler yoktur" diyen adam, şehir görmemiş bir bedevinin, "Gecekondu mahalleleri do­ludur, fakat o lüks yerleşim yerleri boştur." diyen ahmaktan far­kı yoktur. (29. Söz l.Maksat l.Esas)

Her alemin kendine göre şartları var. Örneğin bu bedenle ahiret teki beden bir olamaz. Bu dünyadaki beden guddus ismi için pislenir, tuvalet ihtiyacı olur. Ahirette ise ağaçlar gibi bir çeşit fotosentez yapar. Yani geyikten yapılan misk gibi bir fotosentezle güzel kokuyla idrar ve kazuratlar terlemeye benzer bir yolla atılır. Hem bu bedenle ne cennet nimetleri çekilir ne cehennem cezası. Yani ruhumuza giydirilen bu beden kaldırmaz. Oraya uygun beden giydirilir ruhumuza. Yoksa gözün gördüğü son noktaya ulaşım aleti olan burak ulaşacaksa bu bedenle o hız çekilmez. Cehennem ateşide:)

 -3-

Uzaklık se­bebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği ve onların gizlenmekliğiyle sana görünmemeleri, onların ol­mamalarına hiçbir vakit delil olamaz. Adem-i rü­yet(görememek), adem-i vücuda(olmadığına) delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet(delil) olamaz. (Sözler  sh: 508)

Bütün fizik kanunlarını ve diğer fenlerin kanunlarını gözümüzle göremeyiz. Yerçekimi, suyun kaldırması kanunları gibi. Çünkü onlar emirden gelmişler ve yaratılmışlardır. Başka bir deyişle rabbimiz onları değişik bir alemle yaratmış ve var etmiş. Emretmiş “ol demiş” olmuşlardır. Onlara bir şuur, akıl verilse onlarda bir şuurlu bir ruhani olur. Zaten ruhlarda şuur giydirilmiş kanundur. 

 

-4-

Bütün ehl-i edyan(dinler), bütün asır­larda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melâ­ikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna(gerçekliğine) itti­fak etmişler(birleşmişler) ve insanın taifeleri birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivayeti gibi, meleklerle muha­vere edilmesine(görüşerek konuşma) ve onların müşahedesine(görülmesine) ve on­lardan rivayet edilmesine icmâ(fikir birliği) etmişlerdir. (Sözler  sh: 511)

-5-

Hem hiç mümkün müdür, hiç makul müdür, hiç kabil midir ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye(insanların toplum hayatı) semâ­sının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icmâ-ı mâ­nevî kuvvetiyle ihbar ettikleri(çok sağlam haber) ve şehadet(şahitlik) ettikleri melâike ve ruhaniyatın vücutları ve müşahedeleri bir şüphe kabul etsin, bir şekke(kuşkuya, tereddüde) medar olsun? (Sözler  sh: 512)

-6-

Şu nihayetsiz(sonsuz) feza-yı âlem ve şu muhteşem semâ­vat, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur(şuurlu), zîhayat(hayatlı), zîruh­larla(ruhlularla) doludur. Nardan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten(karanlıktan), havadan, savttan(sesten), râyihadan(güzel koku), kelimat­tan(sözler), esirden(atomdan daha küçük ve bütün varlıkları kaplayan varlıktan) ve hattâ elektrikten ve sair seyyâlât-ı lâtifeden(görünmeyen ve çabuk yayılan hoş şeylerden) halk olunan(yaratılan) o zîhayat(hayatlı) ve o zîruhlara(ruhlu) ve o zîşuurlara(şuurlu), Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye(Peygamberimiz (asm) elçiliğiyle Allah’ın gönderdiği  İslâmiyet) (Aley­hissalâtü Vesselâm), Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Be­yan, “melâike ve cân(cin, cinler) ve ruhaniyattır” der, tesmiye eder(isimlendirir).

Melâikenin ise, ecsâmın(cisimlerin) muhtelif(çeşitli) cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağ­mura müekkel(vekil) olan melek, şemse müekkel olan meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnâs-ı muhtelifeleri(çok değişik türleri) vardır. (Sözler  sh: 508)

Bu meseleyi aklımıza yaklaştırmak için denizler alemini düşünelim. Sanki biz onlara bakıyoruz ve diyoruz: “nasıl bu suyun içinde yaşıyorlar?” onlarda bize bakıp diyorlar ki: “nasıl bunlar dışarıda yaşıyorlar.” Yani alemler farklı olduğundan şartlar tamamen farklıdır. Ateşten yaratılan için güneşler belkide beslenme sebebidir. Şunu unutmamalıyız ki biz çok dar düşünceliyiz. Hatta insanlar bazen Yaratıcımızı bile kendi türünden düşünme gafletinde bulunmaktadırlar(bir kısım Hiristiyanlar ve Yahudiler gibi). Yaratmasını düşündüklerinde ise sadece kendi cinsinden düşünebilmektedirler(Bizim gibi bize benzettiğimiz sadece patlak gözlü uzaylılar gibi…). Halbuki dar düşünmemeliyiz. Nasıl ki bizim içimizde ruhlar aleminden ruhumuz, şu gördüğümüz alemi şehadetten bedenimiz, levh_i mahfuz aleminden hafızamız, şeytanlar aleminden alıcı hükmünde olan nefsimiz, hayvanlar aleminden hayvansı hırslı bazen ölçüye gelmez duygularımız, bitkisel alemden tırnaklarımız, saçlarımız, enerji aleminden nöronlarımız vb. bulunduğu gibi…… Yaratıcımızda sesden, güzel sözden, güzel kokudan, emirden varlıklar yaratmaktadır. Bizim dar düşüncemiz ise sadece cehalet perdemizdir…….

-7-

Evet, hava, su, in­sanın yürüyüşüne, cam ziyanın(ışığın) geçmesine, şuânın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna(içine girip geçmesine) ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hara­retin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.

Kezalik, bu kesif(yoğun, sık) âlemde ruhânîleri deverandan(dönüp dolaşmaktan, devretmekten), cinnîleri cevelandan, (dolaşmadan, yerinde durmayıp gezmeden) şeytanları cereyandan, (akmadan, akışdan) me­lekleri seyerandan(gezmekten, bakıp görmekten) men edecek bir mâni(engel) yoktur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 138)

 

-8-

KIRK BİN BAŞ

Efendimiz (sav), kırk bin başlı, her başında kırk bin dili olan ve her dille de kırk bin aynı tesbîhat yapan meleklerden haber vermektedir.

Mesela, çeşitli varlıklar bir cemaat şekline girse, Barla ağzı­nın, dağ dilinin, bir kelimesi olan bahçemizdeki çınar ağacının, her başında kaç yüz dal dillerinin, her dilde kaç yüz meyve keli­melerinin, her kelimede kaç yüz tohumcuk harflerinin, Sani-i Zülcelâline ne kadar yüksek bir methiye ve tesbihat okuduğu işi­tilir ve görülür.

Elbette ki, o çınara müekkel melek de mana âleminde çeşitli dillerle o tesbihatı yapar ve temsil eder. (14.Söz Üçüncüsü)

Bir bitkiyi düşünelim. Onun tohumu içinde bütün hayat programı; yaprağının, gövdesinin, çiçeğinin  kalıbı ve bütün cihazlarıyla yapısı; toprağı, havayı, güneşi, suyu nasıl kullanıp, hangi minarelerini alacağı yazılmış. Yani HAFİZ ismi tecelli etmiş. Sonra HAY(hayat veren Allah) ismiyle hayat buluyor. GAYYUM ismiyle yer çekimine rağmen yükseliyor. REZZAK ismiyle rızıklandırılıyor, yani besleniyor. Hatta bir hayvan yese REZZAK isminin değişik bir tecellisi daha oluyor. MÜZEYYEN ve CEMİL isimleriyle yaprakları ve çiçekleriyle süslendiriliyor. MÜLEVVİN(boyayıcı) ismiyle boyanıyor. Yani sayısız isimler üzerinde tecelli ediyor. İşte bütün bu sayısız isimler o bitki üzerinde şuursuz olarak var. Ve ondaki şuursuz tecelliyi, işleri, isimleri, zikirleri şuurla bildirmekle görevli vekillere melek diyoruz. Yani işleri yapan mevlamız meleklerse şuurla ona takdim ediciler, sunuculardır. Örneğin MİKAİL(a.s) onların bu manada evrendeki tecellilerin  en büyük görevlisidir. AZRAİL(a.s) MÜMİT(öldüren Allah) isminin görevli vekilidir. Yoksa tekrar söyleyelim ki işleri yapan mevlamız şuurla tesbih eden takdis eden, mevlamızın fiili  ve işi olduğunu idrak eden seyirci ise meleklerdir. Çünkü insanların pek çoğu gaflet ve dalaletler sebebiyle bu işi yeteri miktar yapamamaktadır. Ancak onlardan pek azı düşünür ve mevlamızın birçok yaratmalarından haberi bile olamaz. Mesela hangimizin şu an dağ doruğunda taşlar arasında bir mucize olarak açan dağ çiçeği ve ondaki tecellilerden haberimiz var. Fakat merak etmeyelim ona vekil ve ondaki Allah’ın isimlerini şuurla takdim eden bir melek mutlaka var. Unutmayalım evrendeki her şey TEKVİN(yaratma) sıfatından gelmektedir. Ve aklımıza yaklaştırmak için mevlamız kendini görmek ve göstermek istediğinden evreni yaratmıştır.    

MELEKLERİN TİMSALİ

Nasıl ki, kocaman bir ağacın kendince kulluğu ve tesbihatı vardır. Yaprak, meyve ve çiçekleri o tesbihatın adeta kelimeleri­dir. Öyle de, semavat denizi de, kelimeleri hükmünde olan gü­neşler, yıldızlar ve aylarıyla Sani-i Zülcelâline(sanatla yaratan Allah) tesbihat yapar ve hamd eder. Şuursuz oldukları halde şuurlu gibi hareken eden cansız varlıkların ve gök cisimlerinin mana alemindeki temsilci­leri, teşbih ve teşekkürlerinin takdimcileri meleklerdir. O melek­lerin mülk alemindeki(bu evrendeki) maddî temsilcileri, timsalleri, hane ve mescitleri de gök cisimleridir. (29.Söz 1. Maksat 4.Esas)

-9-

AKLA PERDE

Azrail Aleyhisselam, Cenab-ı Hakka dua etmiş ve "Vazifem gereği ruhlarını kabzettiğim için insanlar bana küsecekler, ben­den şikayetçi olacaklar." demiş.

Allah (c.c.), ona cevaben buyurmuş: "Senin vazifene hastalık­ları ve musibetleri perde yapacağım. Böylece kullarımın şikaye­ti onlardan olacak, sana gelmeyecek."

Aynen diğer perdeler gibi, haksız şikayetlerin Cenab-ı Hakk’ın gitmemesi için Azrail (a.s.) da bir perdedir. Çünkü İnsan, her za­man ölümdeki hikmetleri, rahmeti, güzellikleri ve faydalan gö­remez, şikayete başlar. Rahim-İ Mutlak'a haksız şikayetlerin git­memesi ve onları Allah'a baş kaldırıyor gibi mes'ul etmemesi için Azrail (a.s.) perde olmuştur. (11.Şua 11. Mesele)

-10-

AYRI HÜKÜMETLER

Ayrı ayrı hükümetlerin müstemlekîyet(sömürge) veya ticaret münase­betleri(bağlantıları) benzeri durumlardan ötürü bir memlekette hakimiyetle­rinin bulunması gibi, semavat memleketinin, payitaht ve merkez itibariyle gayet uzak olduğu halde, arz memleketindeki insanla­rın kalplerine uzanan manevî telefonları vardır. Sema âleminin sadece cismani âleme bakmayıp, ruhlar ve melekler âlemine de bakması gibi, mana âlemi bir yönüyle de perde altından şehadet âlemini(bizim görebildiğimiz bu evreni) ihata(içine alır) eder.

Habis ruhların, yıldız kayması denilen mancınıklarla semaya çıkmak isterken kovulması da, bu âlemlerin iç içe olmasındandır. (28.Lem'a 28.Nükte)

-11-

Hakikat ve hikmet ister ki, zemin(yeryüzü) gibi semavatın(göklerin, uzay’ın) da kendine münasip sekeneleri(oraya uygun oturup yaşayanları) bulunsun. Lisan‑ı şer’îde, (din kuralları dilinde) o ecnâs-ı muhtelifeye(farklı cinsten olanlara) “melâike ve ruhani­yat” tesmiye(isimlendirilir) edilir. (Sözler  sh: 176)

-12-

Şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar(süslenmiş saraylar) hükmünde olan semavat dahi zîşuur(şuur sahibi, canlı ve duygulu) ve zevi’l-idrak(anlayışlı, akıl sahibi) mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu salta­nat‑ı Rububiyetin(bütün varlıkları emri altında ve terbiyesinde tutan Allah’ın) dellâllarıdırlar(ilan edip herkese duyuranlarıdır). (Sözler  sh: 176)

 

 

-13-

Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hik­metiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyare, (boşlukta gezen cisimler) seyyarattan(gezegenlerden) tut, ta katarâta(su ve yağmur damlalarına) kadar, bir kısım melâ­ikenin merâkibidirler(binekleridirler). Onlar bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadiste “tuyurun hudrun” (Müslim, İmâra: 121; Ebû Dâvud, Cihad: 25; Tirmizi, Tefsîru Sûreti: 3:19; İbn-i Mâce, Cenâiz: 4,  Cihad: 16, Dâremî, Cihad: 18; Müsned, 6:386.) tesmiye edilen Cennet kuşla­rından tut, ta sineklere kadar, bir cins ervâhın(ruhların) tayyareleridirler(uçakları). Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı(bizim görebildiğimiz bu evren) seyran edip o ceset­lerdeki hasselerin(duyu organlarının) pencereleriyle cismânî mucizât-ı fıtratı(yaratılış mucizelerini) temâşâ ederler(izler ve görürler). (Sözler  sh: 176)

-14-

Hakikat kat’iyen  iktiza  eder(gerektirirki) ve hikmet yakî­nen ister ki, zemin(yer, dünya) gibi, semâvâtın(göklerin) dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur(şuurlu) sekeneleri olsun ve o sekene­ler((gökte) dolaşan cansız cisimler) o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisa­nında, pek çok muhtelif-ül cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir(isimlendirilir). (Sözler  sh: 504)

-15-

Bir kısım ecsâm-ı câmide-i seyyâre, (gökte dolaşan cansız cisimler) yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına(damlaları) kadar, bir kısım melâ­ikenin sefine(gemi) ve merâkibidirler(binekleridirler). O melâikeler, bu seyyârelere izn-i İlâhi ile binerler, âlem-i şehadeti(görünen ve maddi varlıkların hepsini, dünya ve göğü) seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler. (Sözler  sh: 505)

-16-

Madem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan(başı dönmüş (Bu kelime dünyanın sür’atli hareketini anlatan benzetmeli bir tabirdir)) zeminimiz bu kadar had ve hesaba gelmez zevil-hayat(ruhlu varlıklar) ile, zevil-ervah (ruh sahibi varlıklar) ile ve zevi-l idrak(akıl sahibi varlıklar) ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakin ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye(gökteki apartmanlar (yıldızları ifade etmek için bir tabirdir.)) ve şu buruc-u sâmiyenin(yüce yüksek burçların, yani yıldız kümelerinin) dahi kendilerine münasip(uygun) zîhayat, zîşuur (hayatlı, şuurlu) sekeneleri(sakinleri) vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nuranî sekeneler bulunur. Nâr(ateş), nuru yak­maz. Belki ateş ışığa medet verir. (Sözler  sh: 507)

-17-

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Me­lâike, ibâd-ı mükerremdir. (Allah’ın ikram edip şerefli kıldığı kullardır, yani Allah’ın emirlerine tamı tamına bağlıdırlar) Emre muhalefet et­mezler. Ne emrolunsa onu yaparlar.”

Melâike, ecsâm-ı lâtife-i nuraniyedirler(nurlu hoş cisim sahipleri). Muhte­lif(çeşitli) nevilere münkasımdırlar. (bölünmüştürler) Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir; kelâm sıfatından gelen şeriat-i İlâ­hiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessille­ridir(tamı tamına uyup temsil edicileridir). Öyle de, melâike dahi muazzam bir üm­mettir ki, onların amele kısmı irade sıfatından ge­len şeriat-i tekviniyenin(yaradılış kanunlarının (varlıkların yaradılışlarına ait olarak Allah’ın koyduğu düzen ve kanunlardır)) hamelesi(taşıyıcısı), mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir‑i Hakikî olan kud­ret-i fâtıranın((Allah’ın) yaratıcı kudretinin) ve irade-i ezeliyenin emirlerine tâbi bir nevi ibâdullahtırlar(Allah’ın kullarıdırlar) ki, ecrâm-ı ulviyenin her­biri onların birer mescidi, birer mâbedi hükmün­dedirler. (Sözler  sh: 511)

-18-

Seyyarat içinde mu­tavassıt(orta dereceli büyüklükte)  ve  yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre-i arz(dünya), mevcudat(varlıklar) içinde en kıymettar ve nu­ranî olan hayat ve şuur, hesapsız bir surette onda bulunuyorlar. Elbette, karanlıklı bir hane hük­münde olan şu arza(dünyaya) nispeten müzeyyen(süslü) kasırlar(saraylar, apartmanlar), mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler, zîşuur ve zîhayat(şuur ve hayat sahibi) ve pek kesretli ve muhtelifül’ecnas(cinsleri çeşitli olan) olan melâike ve ruhanîlerin  meskenleridir. (Sözler  sh: 569)

-19-

Melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlarla görüşen umum melâike-i mukarrebîn(Allah’a yakın melekler), mezkûr(bahsettiğimiz) âlemlerin vücutlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan(birlikle) haber veriyorlar. (Sözler  sh: 104)

-20-

Madem Rahîm bir Hâlıkımız(yaratıcımız) var; bizim için gurbet olamaz. Madem O var; bizim için her şey var. Madem O var; melâ­ikeleri de var. Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar, (yalnız dağlar) boş sahrâlar(büyük çöller) Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla do­ludur. (Lem’alar sh: 228)

-21-

Melâike, insan gibi bir surete inhisar etmez(hasrolunmaz, düşünülmez); müşahhas(şahıslanmış) iken, bir küllî(fertlerden meydana gelen bütün) hükmündedir. Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, kabz-ı ervâha(ruhların bedenden alınmasına) müekkel(vekil edilen) olan melâikelerin nâzırıdır. (bakan idare eden) (Mektubat sh: 351)

-22-

Hazret-i Cebrâil, Mikâil, Azrâil gibi melâike-i izâm, (büyük meleklerden bir zümre) birer nâzır-ı umumî(Allah’ın isimlerine evrenin genelinde izleyip bakan) hükmünde, kendi nevilerinden(türlerinden) ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri(yardımcıları) vardır. Ve o mu­avinler, envâ-ı mahlûkata(yaratıkların çeşitlerine) göre ayrı ayrıdırlar. Su­lehânın(Salih kulların) ervâhını(ruhlarını) kabzeden başkadır, ( Bizde “Seyd┠lâkabıyla meşhur bir veliyy‑i azîm, sekeratta(ölüm anında) iken, ervâh-ı evliyanın kabzına(evliyaların ruhlarını alan) müek­kel(vekil) melekü’l-mevt(ölüm meleği) gelmiş. Seydâ, bağırarak demiş ki: “Ben talebe-i ulûmu(ilim talebelerini) çok sevdiğim için, talebe-i ulûmun kabz-ı ervâhına müekkel, mahsus taife ruhumu kabzet­sin” diye dergâh-ı İlâhiyeye rica etmiş. Yanında oturan­lar bu vak’aya şahit olmuşlar.)  ehl-i şekavetin ervâhını kabzeden(azaba müstehak olanların ruhların alan) yine başkadır. Nasıl ki, (“Yemin olsun kâfirin ruhunu tâ derinliklerinden şid­detle söküp alanlara. Ve mü’minin ruhunu kolaylıkla alanlara.” Nâziât Sûresi, 79:1-2.) âyeti işaret ediyor ki, kabz-ı ervâh eden, taife taifedir. (Mektubat sh: 352)

-23-

Meleklerin hiçbir cihette hi­lâf-ı emir(emre aykırı) hareketleri yoktur. Hâlis bir ubudiyetten(saf bir ibadetten) başka hiçbir icad ve emirsiz hiçbir müdahale, hattâ izinsiz şefaatleri dahi olmaz. (Şualar sh: 265)