Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

ÂHİRET VE HAŞİR(öldükten sonra dirilme)

1

İKİNCİSİ DAHA KOLAY

Mucizevî(mucize gibi) eserler veren bir kâtip(yazar), üç yüz bin çeşit kitabı, bir saatte, hiç birini bir diğerine karıştırmadan, noksansız bir şekil­de yazsa, o kâtibin, suya düşüp yazılan dağılmış bu- kitabını çok kolay ve çabuk bir şekilde tekrar yazmasını akıldan uzak gör­mek, o katibin gözle görünen İcraatından(yaptıklarından) hiçbir şey anlamamak­tır ve aynı zamanda ahmaklıktır.

Veya, muhteşem bir sultanın, denizleri kaldırıp yerlerine dağlar kurduğunu, dağları denizlere çevirdiğini, bir sayfadan bir diğer sayfaya geçiyor gibi zemin(yer) yüzünü değiştirdiğini gördükten sonra, o sultanın ziyafet sofrasına iştirak edecek(katılacak) olan davetlile­rin geçtiği bir vadiye yuvarlanan ve onların yolunu kapatan taşı kaldırmaya gücü yetmeyeceğine zannetmek(sanmak), idrak gözünün(anlayışın) çok berrak(açık) seyredebileceği bir hakikati(gerçeği) görememektir.

Veya, kara, deniz ve hava kuvvetlerine sahip bir orduyu, bü­tün teçhizat(cihazları, malzemeleri, elbiseleri vb.), silah ve talimiyle(yani yaptığı işleri de) bir günde hazırlayıp kuran bir kumandanın, istirahat için dağıttığı ordusunu, bir düdük sesiyle toplayamayacağına ihtimal vermek divaneliktir(deliliktir).

Aynen öyle de, kışın beyaz sayfasını çevirip, baharın ve yazın yeşil sahifesinde(sayfasında), üç yüz bin çeşit mahlukatı(yaratıkları), birbirine karıştır­madan yazan, binlerce çeşit ağacın programını küçücük bir çe­kirdekte, insanların hayatlarını hafızalarında kaydedip muhafaza eden(koruyan, saklayan), dünyayı bir sapan taşı gibi çeviren, hayat sahiplerini bir ordu gibi yoktan yaratan bir zatın(Yaratıcının), dünya sayfasını kapatıp yeni bir sayfa açması, vefat edenlerin(ölenlerin) asıllarını ve ruhlarını muhafa­zası(koruması), rahmetinin, kudretinin, hikmetinin, izzetinin(şeref, haysiyet) ve vaadinin(sözünün) neticesidir(sonucudur). O âlemin(Ahiretin) varlığı bu âlemden(dünyadan) daha aşikardır(açıktır). (10.Söz 9.Hakikat)

“Bir baharda yaratılan sinek ailesinden-arıda bir sinek türüdür-  sadece karasinek türü ilk insan Adem(a.s) dan kıyamete kadar gelecek insandan kat kat fazla….Diğer türleri, sonsuz miktardaki bitkileri, vücutlarında yenilenen sonsuz hücreleri ya da insan vücudunda yenilenen hücreleri düşünelim….ve bütün bu sonsuz sayıdaki bitkilerin, böceklerin, hayvanların, mikropların, bakterilerin, balıkların vb. Üzerlerindeki sonsuz ölçü ve düzene ve atom ve moleküllerinin milimetrik ölçüyle geliş ve gidişlerinin kontrollerine bakalım…. Dünyada yapılanlar-belki sadece vücudumuzdakiler bile- ahirettekinden kat kat daha fazladır….çünkü ahirette bedenen sadece insan ve cin  türü ruh elbisesiyle buluşturulacak…..

Şimdi birde örnekteki karasineği düşünelim. Duvara konar. Kalkış için hava alanı aramaz. İniş içinde havaalanı aramaz. Her bir uçuş için bakım istemez. Airodinamik hareketleri havada harikadır. Elinizle yakalamaya kalksanız havada hareketleriyle aniden yönünü değiştirebilir. Ve vücutça insandan geri değil belki de daha mükemmel özelliklere sahip… Yunus emre der ya “ Bir sineğin kanadını bin deveye yüklediler hep bir den çekemediler.” Düşünelim baharda mevlamız sadece sinekleri haşretmiyor. Odun olmuş ağaçları yapraklarıyla, çiçekleriyle vb…sayısız ot ve bitkileriyle…….gözü kör olan bile ahireti görür değil mi?

2

 

1-) Her bir Esma-i Hüsna (ALLAH’ın güzel isimleri)  ahretin varlığına delildir. Mesela :

a-) Kadir ( her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi) ismi ahretin delilidir. Şöyle ki:

Nasıl ki bir iğne ustasız olmaz , bir nakış nakkaşsız olmaz, bir kitap katipsiz olmaz : aynen öylede zerreden güneşe kadar her varlığın en güzel şekilde tazim edildiği şu kâinat sarayının da bir yapıcısı ve bir sanatkarı vardır. O da ALLAH ‘tır. Yerin göğün yaratıcısı her şeyin sahibi yüce ALLAH gönderdiği peygamberler vasıtası ile insanoğluna “ ahret vardır, ceza vardır, mükafat vardır “ diyor iyilik yapanların karşılığını göreceğini ve yine kötülük yapanların cezaya çarptırılacağını va’d ediyor. ALLAH hulf-ul vaadde bulunur mu ? Oysaki hulf-ul va’d acizliktendir. ALLAH her türlü acizlikten uzaktır; öyle ise ahiret vardır ve ALLAH insanları tekrar yaratacak ve va’dini yerine getirecektir.

Madem Allah var, elbette âhiret vardır... (Sözler sh: 104)

3

·        Sakın deme bu ölmüş canlıların dirilmesi acaba nasıl mümkün olacak?

·        Nasıl her kışın ölen bütün bitkiler baharda canlanıyorsa öyle olacak.

·        Nasıl toprağa atılan kupkuru tohum yeşeriyorsa öyle olacak

·        Nasıl , insan vücudunda, kesilmiş hayvan eti, kurumuş buğday unundan yapılmış ekmek tekrar canlanıyor, kemiğe , ilik kollarına , kas oluyor aynen öyle de bütün insanlar dirilecek

·        Hem nasıl yüzler şahidin şehadetiyle şehitler tabiat kanunlarına isyan edercesine çürüyüp toprak olmuyor. Aynen öylede şehitleri muhafaza eden kudret sahibi elbette çürümüş cesetlere can vermeye muktediridir.

·        Küfürde ısrar eden Übey bin Halef elindeki kuru kemiği Efendimize göstererek “ Bunu kim diriltecek “ deyince, Efendimiz... “ Kim önce can verdi ise o “ cevabını verdi. Bu cevap tek başına delil olarak yetmez mi?

·        Video kasetleri ile kuluna ses ve görüntüyü muhafaza etmeyi , mumyalama ile vücudu bozulmadan saklamayı öğreten ALLAH , insanı muhafaza edip tekrar diriltmez mi?

·        Bir çam ağacını çam çekirdeğine çıkarttıran ALLAH , insanı çürüyen kemiklerden çıkaramaz mı?

·        Bir arabayı icad mı zordur, bozup yeniden yapmak mı? ALLAH insanı yoktan var etmiş çürüyüp dağıldıktan sonra tekrar nasıl diriltir diye sorulur mu?

·        En büyük bir ağacın ruh programı nokta gibi küçük bir çekirdekte toplayıp muhafaza eden Zat-ı Hakim-i Hafız “ Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?

***  Unutma ! Ölüm hem yeni gelecek mahlukata yer boşaltmak hem de insana vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan uzaklaştıran ikaz-ı ilahidir.

***  Sakın korkma! Ölüm ebedi bir idam kapısı değil. Sadece mekan değişikliğidir. Senin gibi mü’minler için ebedi bir saadet alemidir. Öyle ise Bediüzzaman gibi söyle:Mevte , ecele dost bakarım , sen gibi korkmam kabre gülerek giderim , sen gibi ürkmem

4

Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan eden­lere de mücazat etmezse(cezalandırmazsa), saltanatı inhidama(yıkılmaya) yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve mer­hamet ve solunda kahır(şiddet ve ceza) ve terbiye lâzımdır. Mü­kâfat, merhametin iktizasıdır(gereğidir). Terbiye de mücâ­zâtı(yapılan hareketlerin karşılığını) ister. Mükâfat ve mücâzat menzilleri(yerleri) âhirettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 38)

Küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne(terbiyesizce, serserice) dese, “Beni tedip etmezsin(ceza verip terbiyelendirmezsin) ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.

Halbuki, kâfir, Cehennemi inkârla, nihayetsiz iz­zet ve gayret(gayesini ciddi takip eden) ve celâl(büyüklük ve şiddet) sahibi ve gayet büyük ve ni­hayetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip(yalanlamak)

 ve isnad-ı acz(güçsüzlükle suçlamak) ediyor, yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şid­detle dokunuyor,gayretine dehşetli dokunduru­yor, celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak(olmazı kabullenerek), Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu(yaratılış sebebi) bu­lunmazsa da, şu derece tekzip ve isnad-ı aczi ta­zammun eden(içine alan) küfür için bir Cehennem halk edi­lecek, o kâfir içine atılacaktır. (Sözler sh: 503)

Cehennem lüzumsuz değil. Çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem” der.

Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister. (Mektubat sh: 397)

5

 Adil ( sonsuz adalet sahibi) ismi ahrete delildir. Şöyle ki:

Biz biliyoruz ki şu dünyada zalim zalimliği ile mazlumda mazlumluğu ile kalıyor. Zira Hitler , Musollini , Lenin ve bir çok zalim dünyada milyonlarca kişinin ölümüne sebep oldular. Fakat törenle defnedildiler. Eğer bu insanlar dünyada cezalandırılsalardı en fazla idam edilirlerdi. Oysa ölmekle milyonlarca can almalarına karşılık bir can veriyorlar. Tam adaletin olabilmesi için onlar yüzünden ölen insanlar kadar canları alınmalı , onlar yüzünden acı çeken insanlar kadar acı çekmelidirler. Fakat bu dünyada bu mümkün değildir. Acaba nihayetsiz adalet sahibi ALLAH buna izin verir mi? Tam adaletin sağlanması bu dünyada mümkün olmadığına göre mutlaka bir başka aleme bırakılıyor. Öyle ise ahret vardır. Hesap mutlaka olacaktır.

Bir ülkede hiç hapishane olmasa bir adam hükümdara karşı devamlı saygısızlık yapsa kanun ve nizama uymasa elbette sadece o adamı cezalandırmak için bir cezaevi yapılır. Aynen öylede ALLAH’tan gelen nimetlere şükretmeyen hatta daha da ileri giderek gerçek nimet sahibini inkar eden edepsizler için bir ceza yeri olacaktır. Madem bu dünyada böyle bir ceza yeri yok öyle ise mutlaka başka bir alemde olacaktır.

ALLAH bu dünyada isyan edenler veya itaat edenler diye kısımlara ayırmadan herkese nimet veriyor. Demek ki itaat edenleri mükafatlandıracağı isyan edenleri cezalandıracağı başka bir mekan var.

Seven sevdiğine mükafat vermek onu daima mutlak görmek ister. Ama biz biliyoruz ki , ALLAH ‘ın en sevgili kulu Hz. Muhammed’e (sav) ALLAH vardır dediği için işkencenin akla hayale gelmeyeni tatbik edilmiş buna karşılık ALLAH’ın nimetlerini yalanlayıp ona isyan eden ebu cehil hayatını keyif ve eğlence ile geçirmiştir. Acaba ALLAH sadece insanlığın iftihar tablosu için bir cennet ve ebu cehil için bir cehennem yaratmaz mı?

Bir kimyager büyük bir itina ve çalışma sonucu her yaprağı on milyon lira kıymetinde olan gayet güzel ve eşsiz çiçekler yapsa ve bunları âdi bir saman çöpüymüş gibi keçilere yedirse ne kadar abes olur. Ya da bir sinema sahnesinin bir kaç saniyesi için bazen tırlar, bazen binalar yıkılıp, bazende milyon dolarlık harcamalar yapılmaktadır. Elbette o harcamalar sadece bir kaç saniye için değil belki bütün dünyada gösterilmesi ve sahnelenmesi içindir. O halde , her bir organı milyarlarca liraya değişilmeyecek kadar kıymetli olan insanları, elbette ki Hakîm-i Zülkemâl olan ALLAH (C.C)  sadece ve sadece toprak altındaki kurt ve böceklere yedirmek için yaratmamıştır. Her şeylerini hıfzedip ebed yani sonsuz bir hayatta sahnelenmek ve kullanılmak içindir.

İşte ahret olmasa insanın âkıbeti ve sonu bu tarzda anlamsız olur...

6

En büyük bir ağacın ruh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip(yerleştirip) mu­hafaza eden(koruyan) Zât-ı Hakîm-i Hafîz(herşeyi hikmetle kaydetip, koruyan, saklayan Allah), vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı(dünyayı) bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr(Kudret sahibi Allah), âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu arzı(dünya) kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? (Sözler sh: 81)

Koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülâtını(yapılışının kanununu), bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip(yerleştiren) muhafaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzeval(varlığı sonsuz olup her şeyi muhafaza edip yok etmeyen zât (Allah) ) hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza(korur) eder?” denilir mi? (Sözler sh: 516)

Haşirde sizi ihyâ edecek(hayatlandıracak) Zat öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber(emri dinler) nefer hükmündedir; emr-i kün feyekûn’a(Allah’ın “ol” der demez hemen var eden emrine) karşı kemâl-i inkıyadla(tam bir itaat) ser­furu eder(baş eğer).

 Bir baharı halketmek(yaratmak), bir çiçek kadar Ona ehven(kolay) gelir. Bütün hayvânâtı(hayvanları) icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zattır. (Sözler sh: 425)

Bir baharı halk etmek(yaratmak), Zât-ı Zülce­lâline bir çiçek kadar ehvendir(kolaydır). Eğer esbaba(sebeblere)  isnad edil­se(dayandırılsa), bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem bütün insanları ihyâ edip(canlandırıp, diriltip) haşretmek(toplamak), bir nefsin ihyâsı(hayatlandırılması) gibi kolaydır. (Sözler sh: 91)

Kudret-i ezeliyeye(Yaratıcının kudretine) nisbetle(ölçüyle), ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gi­bidir. Evet, nebatat(bitkiler) gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 45)

İnsanların haşri nebatatın(bitkilerin) haşri gibi­dir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin ica­dına olan vaadi ise, bütün enbiyanın(peygamberlerin) tevatürüyle(birbirini doğrulayarak verdikleri sağlam haberlerle) ve büyük insanların icmâıyla(fikir birliğiyle) sabit olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîmin lisanıyla(diliyle) da sabittir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 46)

Arının dimağını(beynini) , mikrobun gözünü tan­zim eden(düzenleyen) Zat, senin ef’âl(işler) ve a’mâlini mühmel(ihmal edilmiş, ilgisiz kalınmış), ba­şıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde(olmuş ve olacak her şeyin Allah tarafından yazılı olan yerde) yazar. Ona göre muhaseben olacaktır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 187)

Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, (koruyan) devirden devire himaye eden, inhilâlden(çözüp dağılmaktan) vikaye eden(koruyan) ve o tohumda incir ağacı­nın teşkilâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihti­mamla(tam bir özenti, ve düzen ile) muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz(dünyanın halifeliği) ünvanını alan nev-i beşerin(insanların) â’mâlini(işlerini) ihmal etmez, hıfzeder(korur, saklar). (Mesnevî-i Nuriye sh: 193)

Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun?(değiştiriyorsun: altı ayda bir vücudumuzdaki hücreler yenilenir, hücreler kendilerini maddelerini değiştirerek yeniler. Yani her yıl iki kez vücüdumuz yenileniyor. Fakat her yıl biz aynı biz oluyoruz. Demek asıl olan ruhumuz. Beden ve madde değil) Sabah ve ak­şam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyor­sun,(değiştirip, yeniliyorsun) haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine em­sali(yenisi) gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri(örnekleri) vukua gelen(olan) haşir ve neşri(öldürülüp diriltilme olayını) inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 121)

 

 

7

 

Rahim ( sonsuz merhamet sahibi ) ismi ahireti iktiza eder.

Şefkati ile anayı yavrusuna hizmetçi eden , karıncadan file kadar her canlının münacatına(dualarına, isteklerine) cevap veren ALLAH , kâinatta en çok değer verdiği insanın ebediyet isteğini karşılıksız bırakır mı?

8

İnsandaki Ebediyet isteği ahiret vardır diyor.

Nasıl ki meyve ağaca , ayak izleri bir canlıya , su kaynağına delalet eder. Dar çerçeve içinde yaşayan insanın hiç ebedi varlık görmediği halde ebediyet istemesi ebedi bir mekana delalet eder .

Bir balinanın yüzdüğü suda suyun sığlığı nedeniyle sırtı görünse anlarız ki  bu balık bu denizin balığı değil ... Ya da anne rahmindeki çocuğun eli, ayağı, gözü, kulağı, burunu, ayakları vb. orası için olmadığını yani dünyaya çıkacağını anlarız. Aynen öyle de insanın istekleri bu dünyada da bitmiyor öyle ise insanın gerçek mekanı burası değildir. Bütün isteklerine cevap verilecek bir alem vardır. Orası fani dünya hayatından sonra başlayacak baki ahret hayatıdır.

9

 

Tarih Ahiret var diyor

10

 

2-) Nübüvvet haşre dellallık ediyor.

Evet ehli tahkikin ittifakı ile şakkı kamer ve parmaklarından su akması gibi bini aşkın mucizeden had ve hesaba gelmez peygamberlik delili ile muhbir-i sadık haber veriyor :

“ Hazırlanınız , başka daimi bir memlekete gideceksiniz: öyle bir memleket ki bu memleket ona nispeten bir zindan hükmündedir. Yüce yaratıcının fermanını dinleyip itaat ederseniz ihsanlara mazhar olacaksınız; yok isyan edip dinlemezseniz , müthiş zindanlara atılacaksınız. “

Mü’min kâfir O’nu tanıyan herkes tarafından Muhammedül Emin olarak bilinen ALLAH Rasulu hayatında hiç yalan söylememiş. Buna tarih şahittir. ( benden sonra hilafet 30 sene sürecektir. İstanbul mutlaka fethedilecek , bana ilk kavuşan Hz. Fatıma olacak demiş ve hepsi doğru çıkmıştır.)  O’nun ahretin varlığından bahsetmesi ahiretin olduğuna delil olarak yetmez mi?

İnsanlığın en seçkin simaları Peygamberlerdir. Zira onların yalan konuşabileceklerini düşünmek bile küfürdür. Çünkü onlar kötülüklere karşı ALLAH tarafından korunmaktadır. Evet Hz Muhammed  başta olmak üzere Hz. İsa , Hz. Musa , Hz. Davut gibi Kur’an da adı geçen 24 peygamber yine Kur’an da adı geçmese de gelmiş olduğu bildirilen 124.000 peygamber ahret vardır diye haber vermişlerdir.

Ayrı ayrı yerlerde ayrı ayrı ayrı zamanlarda birbirlerinden haberdar olmaları imkansız olan sadık muhabirlerin bil ittifak aynı hakikati haber vermeleri delil olarak yetmez mi?

11

KERÎM ve RAHÎM İSİMLERİ ÂHİRETİ İKTİZA EDER(gerektirir)

En zayıf ve en muhtaçlara, en güzel ve en mükemmel şekilde bakılıyor. En çelimsiz canlıların, elsiz ve ayaksız varlıkların çok rahatlıkla beslendiğini görüyoruz.

İradesini kötüye kullanarak işe müdahale eden insanların yanlış müdahaleleri bir tarafa bırakılacak olursa, en zayıf, çelimsiz, aciz ve nahif varlıklara en güzel şekilde bakıldığını müşahede ediyoruz(görüyoruz).

İşte, bir hücrenin hayatiyetini devam ettirmesi; ana rahmindeki ceninin en mükemmel usulle(yolla) beslenmesi ve dünyaya gelen yavruya annenin musahhar edilerek en küçük ihtiyacının dahi, büyük bir ihtimamla deruhte ettirilmesi(karşılanması); denizin dibindeki balıklar ve meyvenin içindeki kurtların gayet mükemmel beslenmesi; yerinden kımıldama imkânı olmayan ağaçların ve yatalak hastaların rızıklarının kendilerine kadar getirilmesi ve bunlar gibi binlerce müşahhas misaller yukarıda mücerret fikir halinde söylediğimiz hususu te’kid etmektedir(destekleyip, kuvvetlendirmektedir).

Bütün bunlarla anlıyoruz ki, kâinatta hükmeden Kerîm ve Rahîm bir Zât vardır.

Cenâb-ı Hakk umum(bütün) kâinatta(evrende) bu kadar ihsan(hediyeler) ve kerem(ikram) sahibi olursa, O daima ikrâm ve ihsan etmek ister. İkram ve ihsan etmek istemesinin yanında ikram ve ihsan edeceklerinin de vücutlarını iktiza eder(gerektirir). Madem ki bu dünyada âciz, zaif ve aynı zamanda fanî(geçici) insanlara bu kadar ikrâm ve ihsanda bulunuyor; rahmet ve keremi bu ikramlarının devamını istilzam eder(lüzum eder, gerektirir). Halbuki burada insan yediği bir üzüm tanesine mukabil(karşılık) bin tokat yiyor. Tadıyor, fakat doymuyor. Ağzında tat, kalbinde feryat ve figan meydana geliyor. Ona zevk veren şeyler, veda dahi etmeden ve hiç sormadan çekip gidiyorlar. Gençlik, güç, kuvvet ve daha nice(sonsuz) zâil olan(kaybolan) nimetler gibi... Öyleyse burada insana bu kadar ihsanda bulunan Cenâb-ı Hakk ihsan ve nimetlerini kesivermekle, nimeti nikmete, lezzeti azaba ve muhabbeti düşmanlığa çevirmeyecektir. Halbuki bütün bunlar ebedî(sonsuz) olmazsa, nimet nikmet olur. Lezzet azab olur. Ve sevgi düşmanlığa dönüşür. Öyleyse, bu nimet ve ihsanların devam edeceği bir ebedî âlem vardır ve mutlaka olacaktır.

12

ŞEFKAT DE ÂHİRETİ İKTİZA EDER(gerektirir)

Yeryüzünde çok açık olarak bir şefkatin hükümferma(hükmü her yerde geçen, görülen) olduğunu müşahede ediyoruz. Şefkat acıma hissidir. Şefkat bir mazlûma merhamet etme hissidir. Şefkat, ağlayanın ağlamasına kulak verme hissidir. Şefkat, yaralı, arızalı, bereli bir kimsenin arızasını tedavi etme hissidir. En küçük daireden en büyük dairelere kadar bu şefkat hissinin geçerli olduğunu görüyoruz.

Eliniz yaralansa, siz de elinizi tedaviye koyulsanız, Allah’ın merhamet ve şefkati olmasa, inanın kanınızın, yaralanan o kısmı nescetme, onarma faaliyeti(işi) görülemeyecek ve siz o yarayı kapatamayacaksınız. Kapanmayan yaralar görüyoruz, bunlar size bir şey anlatmıyor mu? Çok ciddi ameliyat iktiza eden(gerektiren) bir hastalık karşısında, bir insanı ameliyat masasına yatırmadan evvel(önce) hekimler baş başa verip düşünüyorlar. Ya bir şeker hastalığı veya daha başka bir sebep yüzünden: “Biz bu hastayı ameliyat edersek, bu yaranın kapanması zor olacak” diyebiliyorlar. Yine sizler, öyle ameliyat geçirmiş kimseleri görürsünüz ki, bunların yaraları aylar, bazen de seneler sonra kapanmaktadır. Allah (c.c) kapatmazsa kapanmaz. Ya şeker nisbetini yükseltiyor ya da pankreasla ilgili bir arıza meydana getiriyor, ensülin dengesi bozuluyor ve yara kapanmayabiliyor.

İşte, insanın büyük sayılabilecek yaralarının dahi kısa zamanda iyileşmesini temin eden Cenâb-ı Hakk’ın sadece bu noktadaki şefkatini anlayabiliyor musunuz? Cenâb-ı Hakk (c.c) bizlere merhamet ediyor. Ama ne ile? Ancak mikroskoplarla görebileceğiniz küçücük varlıkları imdadınıza göndererek...

Bizler bütün yeryüzündeki şefkat eserlerinden istidlâl(delil) ederek şu hükme varıyoruz: Zerrelerden küreye, hücrelerden en kompleks organizmalara kadar her tarafta O’nun şefkat ufuklarını açmış olan Allah (c.c) âhireti açacak, insanları yeniden diriltecek, bu dünyada çeşitli nimetleriyle perverde etmiş olduğu insanı, âhirette de o bitmek tükenmek bilmeyen nimetleriyle donatacaktır.

13

CELÂL ve İZZET ÂHİRETİ İKTİZA EDER(gerektirir)

Tepeden tırnağa bizi bu denli nimetlerle perverde eden Cenâb-ı Hakk’ın bir de izzeti vardır. O, nimetlerine başkasının müdahale(karışma) etmesini kabul etmeyeceği gibi, nimetler mukabilinde(karşılığında) yapılacak olan arz-ı teşekkür ve minnetin(minnettarlığın ve teşekkürlerin gösterilmesi) de başkasına yapılmasına razı olmaz. Bunun yanında, aksi hareket edip, nimetlerine nankörlük edenlere karşı da bir gayret ve ceberutu vardır.

Halbuki, nice insanlar var ki, binlerce nimete gark olmuşlarken nankörlük edip, kulluk ve ubudiyetlerini Allah’tan başkasına yapıyorlar. Allah (c.c)’ın kendisini tanıtmak için yaptığı bunca ihsanına(nimetlerine) karşı gözü kapalılıkla mukabelede bulunuyorlar. Bu dünyada, kâfir, zalim, cebbâr ve gaddâr ceza görmeden çekip gidiyor.

Halbuki izzet ve celal, öyle edepsizlerin te’dibini ve cezalandırılmasını ister. Bu, dünyada olmuyor. Demek ki, başka bir âlemde olacaktır. Orada zâlim cezasını, mazlum da mükâfatını görecektir...

14

BUNCA CÖMERTLİK ÂHİRETİ GEREKTİRİR

Muhtaç olduğumuz şeyler Cenâb-ı Hakk’ın lütuf seyri içinde gelmese, cihanları versek dahi birini elde edemeyiz.

Harun Reşid’in karşısına çıkan Allah dostu sorar:

- Harun! Şu bir bardak suya muhtaç olduğunda onu elde edebilmek için bütün saltanatını verir miydin?

- Evet,

- Peki, bu suyu içsen de dışarıya çıkaramasan, onu çıkarmak için bütün saltanatını verir miydin?

- Evet.

Bunun üzerine ârif insan şunları söyler:

- İşte ya Hârun! Senin bütün servet ve saltanatın bir bardak sudan ibarettir!...

Şu bir bardak sudan alalım da her an muhtaç olduğumuz havaya kadar, bütün nimetleri, kapımızda hazır buluyoruz.

Her mevsim ayrı ayrı binlerce çeşit meyve Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanıyla geliyor. Aksini düşünseydik, değil o meyveleri, bütün cihana bedel bir çekirdeği dahi elde edemezdik.

İşte, dünyada, Cenâb-ı Hakk’ın bu denli seha ve cömertliğini görüyoruz.

Zavallı insan, keramet ve mucize arıyor. Halbuki etrafımızdaki bu çeşit hadiselerin hepsi hârikulade olarak meydana geliyor.

Cömertliğe bakın ki, güneş ve ay insana iki mûtî(itaatkar) hizmetkâr gibi çalışıyor ve hizmet ediyor. Isısıyla başımızı okşarken, ihtiyacımız olan meyve, sebze ve hububatın olgunlaşmasını da deruhte(karşılıyor) ediyor. Eğer bütün bu cömertlikler geçici ve fani şu dünya misafirhanesine mahsus olsa ve devam etmese, düşündüğümüz ve her an bize gelmesi muhtemel(olabilecek) ölüm sebebiyle, her nimetin ardından bir bardak zehir içiyor gibi ızdırap çekecektik. Zira itlâf ettiğimiz her nimet bize, bir gün bütün nimetlerden mahrum olacağımızı ihtar etmektedir(hatırlatmaktadır). Bundan da korkuncu ebedî yokluğu hatırlatmaktadır.

Halbuki bu kadar cömert bir Zât, verdiği bunca nimetleri tattırdıktan sonra elimizden almaz. Belki o nimeti devam ettirir ve ebedîleştirir. İşte bu geçici âlemde bu kadar cömertliği cilvelenen Zât’ın, bir de ebedî ve tükenmeyen bir âlemi vardır ki, burada numunesini(örneklerini) gördüğümüz cömertlikler orada bizzat ve ebedî olarak devam edecektir. Yoksa onun bunca cömertliği, aksiyle vasıflanır ki, bu da onun Zat-ı ulûhiyetiyle(ilahlığıyla) bağdaşamaz ve O, böyle çirkinliklerden münezzeh ve mukaddestir.

15

EBEDÎ CEMAL ÂHİRETİ İSTER

Bir bahar mevsiminde, kuşların şakıyışı ve suların çağlayışını dinleyelim. Bütün nebatat(bitkiler) ve ağaçların yemyeşil zümrüt gibi güzelliğini; güneşin doğuş ve batışını ve bulutsuz bir gecede mehtabı seyredelim. Kâinatta cilvelenen bütün güzellikleri hayalimizin nazarına(bakışına) arzedelim.

İşte bu ve bunun gibi bütün tatlı tablolar Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin bir cilvesidir. O peşi peşine birbirini takip eden bu manzaralarla bize, kendi güzelliğini göstermektedir. Bizler de O’nun bu cilvelerindeki güzelliği seyretmekle kendimizden geçiyoruz. O, kendini tanıttırmak istiyor, biz de tanımaya çalışıyoruz.

Şayet biz bu güzellikleri seyrederken perdeyi kapayıverse ve bizi yokluk karanlıklarında bıraksa, nimet nikmete, muhabbet musibete, akıl da bize ızdırap(acı) veren bir âlete döner. Halbuki böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinlikten münezzeh(uzak, temiz) ve mukaddestir.

Aslında nimeti nimet yapan ve aklı her şeyden lezzet alır hale getiren, o nimetlerin devamıdır. Binâenaleyh Allah, kendi ebedî(sonsuz) ve sermedî olan Cemâlini devamlı bize göstereceği ayrı bir yurt açacak, bizi o diyarda haşr ve neşr edecek(diriltecek), sonsuz nimetlerini Cemâl ve Kemâlini bize orada gösterecektir.

Hem O’nun güzellikleri ebedîdir(sonsuzdur). Öyleyse güzelliklerin devam edeceği ebedî bir âlem gerekir. Tâ ki, buradan geçip giden güzellikler orada ebedî olarak devam etsin. Evet, bu dünyada cilvelerinin güzelliğiyle kendimizden geçtiğimiz gibi, bir gün Zâtı’nın Cemâl ve güzelliğini seyrederken de kendimizden geçeceğiz.

“Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar. Rabb’ine bakar.” (Kıyâme, 75/22, 23)

16

BÜTÜN VARLIK ARASINDA BİR TENASÜB(uygunluk) VAR BU DA ÂHİRETİ İSBATLAR

Dış eşya ile insan arasında çok ciddi bir alâka(ilgi, bağlılık, bağlantı) görüyoruz. Bu alâka her ikisini yaratan Hâlıkın(yaratıcının) birlik ve vahdetine delâlet eder. Dışta görülecek, duyulacak, tadılacak şeyleri yaradan kim ise; insana görme, duyma ve tad alma duygularını ihsan eden de yine O’dur.

Şefkat edilecekleri var edenle, insana şefkat duygusu veren aynı Zâttır. Bazı hâdiseler(olaylar) irade(istek gücü) ile halledilir. Bu hâdiseleri vaz’ eden(yapan) de, insanda iradeyi vaz’ eden de aynı Zât olmalıdır. Saymakla bitmez nimetleri verenle, kendisine bu nimetleri tatma duygusu veren, var eden bir Vâcibü’l-Vücud(yaratıcı) vardır. İnsan vücuduna gözü yerleştiren kim ise, semanın gözüne güneşi gözbebeği gibi yerleştiren de O’dur. Zira güneş ile insanın gözü arasında ciddi bir münasebet(bağlantı) ve tenasüb(uygunluk) vardır.

Elma insan vücudu için faydalı vitaminleri taşıyor. Sert ve selülozlu kabuğu dahi, faydadan hâli değildir. Çünkü yendiği zaman bağırsaklarda onu eritecek enzim olmadığından bağırsak tembellikten kurtulur ki, bu da vücut için faydalı bir husustur(özelliktir).

Elma, vitaminleriyle faydalıdır. Ancak insan onun vitamininden istifade ederken(faydalanırken), ağız ondan tat almasa ve tiksinti duysa acaba o vitaminleri almaya yeltenmek kâbil olur mu? Ancak çok zarurî(zorunlu) hallerde ve zaruret(gerekli) miktarı kadar; aynen bir ilâç gibi alınır ve insanın içinde daima bir isteksizlik doğurur. Fakat, düşünelim ki, evvelâ bizim vücudumuz ondaki vitaminlere muhtaç olarak yaratılmış. Ayrıca o vitaminleri alırken ağzımıza da bahşiş veriliyor ve biz bir elmayı yerken, vücudumuza faydasından ziyade(çok) ağzımızda hâsıl ettiği(oluşturduğu) tadından ve lezzetinden dolayı yiyoruz. Bütün meyveleri elmaya kıyas ederken bu usulün hayatın her sahasında tatbik edildiğini de hatırlatmış olalım...

Evet, bir evin odaları arasında nasıl ciddi bir alâka(ilgi, bağlantı) ve tenasüb(uygunluk) varsa, dünya ile âhiret arasında da aynen öyle ve hatta daha mükemmel bir surette(şekilde) tenasüb(uygunluk) vardır.

17

BURADAKİ HIFZ(saklama) ve MUHAFAZA(saklayıp koruma) ÂHİRETİN OLACAĞINA DELİLDİR

Bu âlemde mükemmel bir hafîziyet(hıfzetme, korunma, saklanma) hükümfermadır. İnsanın mahiyeti(yapısı, herşeyi) sperm denilen bir hücrede muhafaza edilmektedir(korunmaktadır). Karakterinin en ince teferruatına(ayrıntılarına) kadar kromozomlarda onun istikbali(geleceği) saklanmaktadır. Sizler insandaki kromozom sayısını değiştirmeye kalksanız onun mahiyetini(yapısını) değiştirmiş olacaksınız. Bilindiği gibi insanın ruh yapısı, karakteri, iç dünyası bu kromozomlar vasıtasıyla şekillenmektedir. Bunların sayısı 46 değil de 44 ya da 48 olsa, insan bambaşka bir canlı şekline dönüşmüş olur. Görüldüğü şekilde kromozom gibi minnacık varlıklar insanın ne olacağı hususunda, sebep ve vesile olarak hüküm veriyorlar. Demek ki, Cenâb-ı Hak onlara takdir hakkını vermiş ve belli bir nizamı(düzeni) böylece sürdürüyor. Biz de burada riyâzî bir keyfiyetin hükümferma olduğunu müşahede ediyoruz(görüyoruz).

İnsan zâyi olmamaktadır(kaybolmamaktadır). Bugün insan olarak doğan yarın hayvana, başka bir gün de bitkiye dönüşmemektedir. Evet, mikroskopla ancak görülebilecek kadar küçük bir varlıkta kâinatın(evrenin) hülasası olan(özeti) insan muhafaza olunuyor(korunuyor). O, insan olarak doğacak, yaşayacak, ölecek ve nihayet(sonunda) yine insan olarak haşrolup(diriltilip) insan olarak hesaba çekilecektir.

Koca çam ağacı, küçücük çekirdeğine yerleştirilmiş ve orada semaya ser çekecek istikbaldeki(gelecekteki) haliyle muhafaza ediliyor(korunuyor).

Atom fiziğinin kurucularından S. James: “Kâinatı(evreni) yaratan muhakkak en mükemmel bir matematikçidir” derken, kâinatta hüküm süren riyazî(mecaz anlamıyla milimetrelik) ölçülere işaret etmektedir. Hiçbir hâdise(olay), yön ve harekette, kâinatta mevcut bulunan riyazî ölçülere terslik göstermez. Esasen bütün bunlar bize O’nun Mukaddir ismini anlatıyor. Fakat Jean ve onun gibi düşünenler sâir(diğer) isimleri de, O’nun Mukaddir isminin gölgesine sokuyor. Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak, bir yönüyle bunu kabul ederiz. Bir dairede herhangi bir isim hâkim ise, diğer isimler, mevcudiyetlerini o ismin gölgesinde hissettirirler. İşte, takdir, ölçü, kıstas, matematiğin hâkimiyeti ve gözü tırmalayacak bir durumun bulunmaması açısından eşya ve hâdiselere baktığımızda evvelâ(öncelikle) bütün ihtişamiyle(büyüklüğüyle) Allah’ın “Mukaddir” ismini görüyoruz.

Herşeyin muhafaza(korunup saklandığını) edildiğini söylemiştik. Bütün bitkileri de aslî hüviyetlerinde muhafaza eden(koruyan) kromozomlarıdır. Evet, insan spermde; bir ağaç, çekirdeğinde muhafaza edildiği(korunduğu) gibi, bütün sesler de fezada ve çeşitli cisimlerde muhafaza ediliyor(korunuyor). Belki bir gün gelecek keşfedilen aletlerle bu sesleri yeniden dinleme imkânı doğacaktır. Bir teyp bandına sesler tesbit edildiği gibi, bize ait ses, tavır ve hareketler de yanından geçtiğimiz veya içinde yaşadığımız cisimler tarafından tesbit edilmektedir ki, bir gün leh veya aleyhimizde şehadet(şahitlik) edeceklerdir.

Bir ilim adamının yapmış olduğu denemede şöyle bir husus gözlenmiştir: İlim adamı deneme yapıyor. Bir ağaç altında işlenen cinayetle ilgili olarak şüpheli birkaç kişi deneme mahalline getiriliyor. Maznunlardan masum olanlar içeriye girdiğinde hiçbir değişiklik göstermeyen ağaçlar, kâtil içeriye girdiğinde sarsılmaya(titreşimlere) başlıyorlar. Ve böylece kâtil tesbit edilmiş oluyor. Daha önce katilin çıkardığı şerareler, ağaç tarafından tesbit ve muhafaza edildiğinden dolayı sonra kâtili ihbar ediyor.

En basit hareket ve hâdiselerin dahi tesbit edildiği ilmen sabit olduktan sonra, meselenin insana ait yönüne bakabiliriz: İnsanı spermde, ağacı çekirdekte ve bir tavuğu yumurtanın hayat düğümünde muhafaza eden böyle bir Hafîz, insan gibi, kâinatın nokta-i mihrâkiyesi ve yeryüzünün halifesi bir sultanı öldükten sonra, başıboş bırakmayacak ve toprağa atılan bir tohum gibi, başka bir âlemde, ona şayeste bir hayat bahşedecektir.

 

18

 

SONSUZ KUDRETİN ÂHİRETE DELÂLETİ(işareti)

Dudaklarda bir tebessüm(gülümseme) meydana getirecek veya dudakları patlatacak her iki manzarayı da hâvi(içine alır) bir mahşerin kurulacağını Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’ında vaad(söz) ve vaîd(zalimleri tehditle söz) ediyor. Bu ifadeler bir yönüyle müjde diğer yönüyle korkutma mânâsını taşıyor.

O, söz veriyor. Verdiği sözü yerine getirmeye muktedirdir. Sözünden dönmek ise O’nun keyfiyetsiz keyfiyetine asla yakışmaz. Zira O, hulfu’l-vâ’d(sözünden dönme) gibi bir noksanlıktan münezzehtir(uzaktır)...

İşte böyle kudreti sonsuz olan Cenâb-ı Hakk bir kitap gibi yarattığı şu kâinatı bir gün kapatıp, başka bir gün yeniden açacağını vaad ediyor. Madem ki, söyleyen O’dur; ve bu mevzuun(konunun) ihtisas(ehli, uzmanı) sahibi olan nebiler(peygamberler), sıddıklar ve veliler hep buna şehadet(şahitlik) ediyorlar; öyleyse muhakkak olacaktır. O halde haşrin meydana geleceğine mümkün olarak değil mutlak vaki’(kesin olmuş) nazarıyla(bakışıyla) bakmalıdır.

“O gün Sur’a üflenir, bölük bölük gelirsiniz. Gök açılmış kapı kapı olmuştur.” (Nebe, 78/18, 19)

Sırtlarına yüklenen büyük emanet hakkında kendilerine sorulacak sorulara cevap vermek, istintaka tâbi(hesaba) tutulmak üzere, ins ve cinle beraber, melâike de mahşeri saracaktır. Kur’ân-ı Kerim’in müteaddid(ayrı ayrı) ayetleri bu hususa dikkati çekiyor.

19

YERYÜZÜNDE GÖRÜLEN ÖLDÜRME ve DİRİLTME HÂDİSESİ(olayı) ÂHİRETİ İSBAT EDİYOR

Yeryüzünü tetkik ettiğimiz(araştırdığımız) zaman, bir an olur ki, o anda her şey var olma ve dirilme havası içinde arz-ı didar eder(kendini gösterir). El ele, omuz omuza, diz dize, bütün mahlûkat(varlıklar, yaratıklar) Cenâb-ı Hakk’ın karşısında resm-i geçit vaziyeti alıyor gibi hazır vaziyet alırlar. Ağaçlar, otlar, yeşillikler ve bütün çemenzâr, formalarını takan askerler gibi, Şâhid-i Ezelî’nin(Yaratıcının) karşısında boy boy dizilirler. Başka bir an olur ki, yapraklar dökülür, varlıklar enkaz haline gelir ve zemin çöl manzarası arzetmeye başlar. İlkbaharda, yeryüzünü alabildiğine cazibedarlık(çekicilik), revnekdarlık(renklilik) içinde görmemize karşılık, hazan mevsiminde, yıkıcı, sökücü ve götürücü rüzgârların ardından, herşeyin yüzüne kül elenmiş gibi bir manzara müşâhede ederiz(görürüz). Sonbaharda çölde yürüyor gibi yürürüz. Hele kış basıp da kar düşen yerlerde, hayattan ve canlılıktan eser kalmaz gibi olur. Ağaçlar kupkuru kemik haline gelir. Otlar çürür, hayatları biter. Toprak istihâlelerle(temizlik makineları ile: solucan, bakteri, mikrop vb.) tohumları çürütür.

Fakat ilkbaharda bu enkaz yeniden canlanmaya başlar. Bir de bakarsınız, o kül üzerinde yan gelmiş yatan ağaçlar, sündüs ve istebrak gibi bütün süs ve zinetlerini takınır; Şahid-i Ezelî’(Ezeli şahit, her şeyi gören ve izleyen yaratıcımızın)nin karşısında kıyâma dururlar. Ağaçlar altında pörsümüş ve solmuş o otlar, çiçekler ve toprağın altındaki tohumlar yeniden neşv ü nema bulup arz-ı didar etmeğe başlarlar. Bütün hevâmm ve haşerât ölüm uykusundan rahat rahat gözlerini açarlar, teneffüs edecekleri(nefes alacakları) tertemiz havanın, yüzlerini okşadığını hissederler. Rızıklarını, toprağın sinesinde yeşillikler halinde stok edilmiş olarak bulurlar. Her baharda Cenâb-ı Hakk, milyonlarca mahlukat(yaratıklar) çeşidini bunun gibi haşr ve neşreder(yayarlar).

İşte bu umumî(genel) haşr ve neşr(tekrar diriltilme); o kadar canlı ve revnekdar(renkli, canlı) cereyan(oluşma) etmektedir ki, buna bakan herkes şu kanaate(karara) varır: Biz de öldükten sonra, aynen bunlar gibi, öbür âlemin baharında haşr ve neşr(dirilteceğiz) olacağız...

Kur’ân-ı Kerim:

“De ki: “Yeryüzünde gezin, bakın yaratmağa nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah, herşeye kâdirdir.” (Ankebût, 29/20)

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bakın ki, nasıl yeri ölümünden sonra diriltiyor?! Şüphe yok ki, O, ölüleri de diriltecektir. O, herşeye kâdirdir” (Rûm, 30/50) diyerek bu hakikate işaret etmektedir.

Bir sahifede(sayfada: bahar mevsimindeki bitkiler, sinekler, böcekler vb.), milyonlarca kitabı birbirine karıştırmadan yazıp nazarımıza(bakışlarımıza) arz eden(içine alan) bir Zât, formalarını söküp dağıttığı bir kitabı ikinci defa aynı şekilde bir araya getireceğini vaad etse(söz verse), bu O’nun kudretinden uzak görülebilir mi?

Yoktan, bir makinayı icad eden sanatkâr, daha sonra bu makinayı söküp dağıtsa ve ikinci defa aynı makinayı monte edeceğini söylese, inkâr edilebilir mi? Hiçten ve yoktan bir orduyu teşkil edip(oluşturup) intizam(düzen) altına alan bir kumandan, efradı(şahısları) istirahat için(dinlenmek) dağılmış bir orduyu, bir boru sesiyle tekrar toplayabileceğini söylese, ona karşı “hayır yapamazsın” denilir mi?

İşte bu basit misaller(örnekler) dahi âhiretin inkârının mümkün olmadığına kanaat getirtmeğe kafi ve yeterlidir. Halbuki bunun misali üç-beş değil, üçyüzbin, belki milyonlarcadır.

20

EN BASİT ŞEYLERE GÖSTERİLEN İHTİMAM(özenti)

Bu mevzuda(konularda) sadece küçük bir misâl(örnek) arz etmek yeter zannederim.

Selüloz maddesi ağaçların içinde liğninle beraber odunun temel rükünlerini teşkil eder.

Çeşitli sanayi maddelerinde kullanılan selülozun kâğıt sanayiinde ayrı bir yeri vardır. Ayrıca o, elastikiyetiyle, ağaçların rüku eder gibi eğilmelerini ve bu esnada kırılmamalarını sağlar.

Selülozun, erimesi ve hazmı çok zordur. İnsan selülozlu maddeleri yese eritemez. Ancak geviş getiren hayvanların salgıladıkları enzimler, selüloz maddesini çözebilir. Selüloz, hayvanın vücudunda faydalı hale gelir ve biz de ondan istifade ederiz(faydalanırız). Hatta dışkısından dahi gübre olarak yararlanıyoruz. Âdetâ hayvanlar, selülozlu maddelerin faydalı hale getirilmesi için bir fabrika gibi çalışıyor.

Fakat bu kadar çok selüloz maddesinin hepsini hayvanlar yiyemez. Dolayısıyla yere dökülenler de olur. Bunlar da yerdeki bakterilerin akıl durdurucu faaliyetiyle küçük moleküller haline getirilir. Bir taraftan toprak bunlardan istifade ederken(faydalanırken), diğer taraftan yeryüzü kerih(kötü) kokulu maddelerden kurtulmuş ve temizlenmiş olur.

Bakteri deyip geçmemeliyiz. Şöyle bir düşünelim. Hz. Âdem’den bu yana ölmüş olan insanlar, dünya kurulduğundan beri ölmüş olan hayvanlar ve bitkiler eğer çürümeselerdi acaba bugünkü hayattan eser kalır mıydı? Meseleyi bu kadar uzatmaya lüzum(gerek) da yok. Birkaç sene içinde yaşayıp ölen sinekler eğer çürüme ameliyesine(işine) tâbi tutulmasalardı, yeryüzü birkaç santim kalınlığında sinek ölüleriyle örtülecek ve insan adım atacak yer bulamayacaktı.

Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hakk en küçük varlıklara büyük işler yaptırıyor. Bir avuç toprakta milyonlarcası bulunan bakterilere, yeryüzünün temizlik vazifesini gördürüyor.

İşte böyle, selülozu ve bakteriyi başıboş bırakmayan; bu basit ve küçük varlıklara büyük bir ihtimam gösteren Allah (c.c) nasıl olur da insan gibi, kâinatın sultanı olan bir varlığı başıboş bırakır? Bu asla mümkün değildir.

 

21

TARİH ve FELSEFE “ÂHİRET VAR” DİYOR

Tarih, haşir akîdesi(inanma kuralı) zaviyesinden(açısından) ele alındığında, ilk insandan günümüze kadar insanlık çapında bir haşir inancının var olduğu müşahede(görülür) edilir. Will, medeniyet tarihinde çeşitli milletlerin öldükten sonra dirilme mevzuundaki(konusundaki) kanaatlerini, nasıl mezarlara gömüldüklerini, duvarlarına yazdıklarını ve dehlizlerinde mevzu(konu) ile alâkalı resimlerin tesbit edildiğini anlatır. Dünyanın en maddeperest insanları olan firavunlar dahi öldükten sonra dirilme mevzuunu(konusunu) ele alıyorlardı. Firavun mezarlarındaki kazılarda şu mânâyı ifade eden sözler bulunmuştur: “İnsanlar öldükten sonra, mücrimler yerin altında, çirkin suretlere(şekillere) dönüşmek suretiyle ebedî kalacaklar, sâfi ve tertemiz ruhlar ise; meleklere iltihak edecek(katılacak) yüceler içinde bir hayat yaşayacaklar.”

Bu itikad(inanç) sebebiyledir ki, firavunlar, mezarlara yiyecek, içecek ve en güzel elbise ve zinet eşyalarını da beraber koyduruyorlardı. Anlayışta inhirafla(farklılıkla) beraber âhirete itikattır(inançtır) ki, onlara bunu yaptırıyordu. Ayrıca mezarları içine alan dehlizlerin duvarlarına balık ve yılan resimleri yaptırıyor, ilahların bu resimlerden hoşlandıklarına inanıyorlardı. Bu inanış dahi onların, öldükten sonra başlayan ikinci bir hayata itikad ettiklerini(inandıklarını) isbat ediyor. Zira yaptırdıkları bu resimlerle,-itikatlarınca- ilahlarının rızasını kazanacaklar ve böylece diğer bir âlemde rahat edeceklerdir...

22

TEKRAR DİRİLMEK

İki adam cennet gibi güzel bir memlekete giderler. Bakarlar .ki oradakiler evinin, dükkanının muhafazasına(korunmasına, saklanmasına) fazla dikkat et­miyor. Paralar ve mallar açıktadır.

Onlardan birisi her şeye elini uzatır, çalar, gasp eder, ahlâk­sızlıklar yapar.

Arkadaşı: "Bu memleketteki nizâm(düzen) ve ahenkten anlaşılıyor ki, bu mallar sahipsiz değildir. Bak görüyorsun, herkes görevin­de azamî(büyük) bir dikkatle çalışıyor ve her biri çok önemli İşler görü­yor. Belli ki herkes buranın padişahının askeridir. Her yerde o padişahın memurları, kameraları, dinleyicileri vardır. Belki sivil olduklarından sana dokunmuyorlar. Sen başıboş gibi, kimse gör­müyor gibi hareket etme. Onun memleketinde, onun kanunları­na uygun hareket edeceğini, misafir gibi davranacağını ona ilan et!" diyerek onu uyarır.

O sersem: "Bunlar birinin malı değil, sahipsizdir." diyerek inad eder. Aralarında ciddi bir tartışma başlar.

O adam divanece "Ne padişahı, ben padişah falan görmüyo­rum ve tanımıyorum!" der.

Arkadaşı: "Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız, bir harf katipsiz olmaz, Bu kadar düzenli, bu denli güzel bir memleketin hakimsiz olması, bu sarayların, bu nakışların(işlemelerin) kendi kendine yapılması hiç mümkün müdür. Hem bak o padişahın her şey üzerin­de mührü ve imzası var." diye cevap verir.

"Tamam" der o sersem... "Padişahı kabul ediyorum. Fakat, benini bu küçük yaramazlıklarımın ona ne zararı olabilir. Her­kes vazifesini yaparken bir tane de benim gibisi olsun. Hem zin­dan falan da görünmüyor, bu yaptıklarımdan ötürü ceza görmüyorum."

Arkadaşı: "Burası bir manevra meydanıdır. Vazifesini yap­mak için her gün kafileler(türler, canlılar, türler) gelir, kafileler gider. Bir müddet son­ra bu yıkılmaya müsait(uygun) diyar tamamen boşaltılacak, buradakiler daimi bir memlekete alınacak. Herkes vazifesini yapması nispe­tinde(ölçüsünde) ya ceza çekecek, ya mükafat görecek." der.

"Buradan başka bir diyar olduğuna, bizim oraya götürülece­ğimize inanmıyorum!" der inatçı adam.

O emin arkadaşı: "Madem bu denli inat ediyorsun, ben sana o gidilecek hakikî diyarı isbat edeyim."der.

Bu yerlerin padişahının hak edene hak ettiğini verdiğine bu misafirhanenin şahit olduğunu, bunun onun adaletini isbat etti­ği gibi gönderdiği yaverine(elçisine, peygamberine) de adaletini söylettiğini, halbuki za­limlerin izzetiyle mazlumların zilletiyle gittiğini, demek bir mahkeme-i kübra'ya(büyük mahkemeye) bırakıldığını, Onun itaat edenlerin mükafa­tını vermesi için ebedî(sonsuz) bir diyarın olması gerektiğini, kendisi için olmasa bile bu ahenkli misafirhanede huzuru bozanlardan itaat edenlerin hakkını almak için bir hesap meydanını kuracağını, vaadini, vaadinden dönmesinin O'nun için muhal(imkansız) olduğunu, zira vaadini(sözünü) yerine getirmekte aciz olmadığını, bu dünyada bile her ölüme bir dirilişi takip ettirerek, ölen bir elmayı midede, ölen bir çekirdeği toprakta dirilterek diriliş numuneleri(örnekleri) gösterdiğini, bu memleketi yoktan kuran birisinin dağılmış parçalarını toplama­sının akıl için daha kolay olduğunu, ebedî(sonsuz) ikram etmek isteyenin ebedî ziyafet sofralarının ve ebedî tecellisinin olacağını.... Binler­ce delil ile anlatır.

Evet, öldükten sonra dirilmek, gecenin sabahı, kışın baharı kadar kesindir.

"Vermek istemeseydi istemek vermezdi." (10. Söz)

23

ŞEFKATLİ PADİŞAH

Bu misafirhanenin sahibi olan emsalsiz(eşi benzeri olmayan) Zatın icraatları(yaptıkları) gös­teriyor ki, Onun pek büyük bir şefkati vardır. Her musibetzedenin imdadına koşuyor, her isteğe cevap veriyor. En küçük bir raiyetinin(yarattığının, emri altındakilerin), en küçük bir ihtiyacını ihmal etmiyor(bırakmıyor). Bir koyunun aya­ğı incinse, ya merhem, ya hekim gönderiyor.

Bak, bu misafirhanede büyük bir içtima(toplanma) var. Onun yaveri(elçisi), bü­tün misafirler adına bir nutuk okuyor. Padişahtan bir şeyler is­tiyor. Bütün ahali, "Evet, biz de istiyoruz." diyorlar. Padişahın en kerim memuru diyor ki:

"Ey bizi nimetleriyle perverde eden(çeşit çeşit nimetlerle donatan, etrafımızı kuşatan, saran) sultanımız! Bize gösterdi­ğin numunelerin(örneklerinin) asıllarını, membalarını(kaynaklarını) göster. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî(itaatkar) raiyetini(yarattıklarını) başıboş bırakıp idam etme!" diyor ve pek çok yal­varıyor.

Bu kadar şefkatli ve kudretli padişahın, en küçük bir isteği bile cevapsız bırakmazken, hem kendi muradı(isteği), hem merhamet ve adaletinin gereği olan, en sevgili yaverinin(elçisinin, peygamberinin) umum adına yap­tığı isteğe cevap vermemesi düşünülemez.

Hakikî(gerçek) hazinelerini ve lütfunu(hediyelerini, nimetlerini) öyle bir tarzda(şekilde) gösterecektir ki, bütün akıllar hayrette kalacaktır. (10.Söz 5-Suret)

24

BAŞKA MAKSAT(amaç)

Nasıl ki bir sinema setinde harcanan o kadar emek ve mas­raf, sadece o birkaç dakika için değil, nice yıllar sinemalarda sey­redilmek içindir.

Aynen onun gibi, hayat ve Ölüm arasında yuvarlanan, topla­nıp dağılan mevcudat(varlıklar) bir başka gaye(amaç) içindir.

Bu dünyada kısa bir zamanda, bir toplum içinde yaşamak, vakıaların(olayların) ve neticelerin(sonuçların) kaydedilmesi, büyük bir huzurda ve meydanda görülüp gösterilmesi, mizanda(ahretteki ölçüyle) tartılması, ebedî(sonsuz) bir saadeti(mutluluğu) netice(son, sonuç) vermesi içindir.

Hadis-i şerifteki, "Dünya ahiretin mezraasıdır(tarlasıdır)." sözü bu haki­katin ifadesidir. (10.Söz 10.Hakikat)

25

BURANIN DEĞİL

Küçük bir kışlada misafir edilen bir paşanın rütbesi, vazifesi(görevleri), cihazları, hareket tarzı ve maaşı, o paşanın oraya ait olmadığını ilan eder.

İnsanın kalbi latifeleri(ince duyguları), aklî potansiyeli, istekleri ve kabiliyet­lerle donatılması, onun ebede(sonsuza) müteveccih(yönelme) olduğunu, o şeylerin orası için verildiğini, ona göre teçhiz edildiğini gösterir.

Elbette ki, kocaman bir yunus balığının her hâli, dar bir ak­varyum için olmadığını ve oraya sığamayacağını haykırır. (10.Söz 11.Hakikat)

Ya da anne karnındaki bir çocuk o haliyle bize “Ben bu ana karnı için değil. Elim ayağım, burunum, gözüm burası için olamaz. Dünyada kullanacağım.” Demektedir. Aynen bunun gibi insanında yapısına baksak dünya için yaratılmadığını hemen anlayacağız…

26

BiR SAYHA

Meydanda hiç ordu yokken, tam donanımlı bir orduyu bu­günde kuran birisi için, talimden sonra kısa bir istirahat için da­ğıttığı ordusunu bir sayha ile toplamak daha kolaydır.

Allah (cc) için, zorluk, kolaylık yoktur. Fakat, varlığın yoktan var edildiğini gördükten sonra, tekrar diriltilmesi akıl için uzak ve zor olmamalıdır. (10.Söz 9-Hakikat)

27

BİTKİSEL HAYAT

Bitkiler hayatın en alt basamağındadır. Komaya giren insan hakkında onun için bitkisel hayatta tabiri kullanılır.

Ölü çekirdek, toprağın altına girince, kokuşur, çürür, dağılır. Fakat, onun öldüğü noktada filizin hayatı başlar.

Meyvelerin dalından koparılarak ölmeleri, insanların midele­rinde yeni ve daha yüksek bir hayatta dirilmelerini netice verir.

Adeta, her ölüm bir dirilişle gelir.

Bitkisel hayat seviyesindeki bir varlık, bir çekirdek, öldükten sonra dal budak salarak böylesine dirilirse, hayatın en üst basamağındaki insanın öldükten sonra dirilmesi ve hakikat-ı insanîyenin(gerçek insanlığının) bütün potansiyeli ile açılması kim bilir ne kadar muhte­şem olacaktır. (l.Mektup 2.Sual)

28

YONTULMUŞ TAŞLAR

Bir firka askerin tanışıklığı, birbirine alışmışlığı, talimi ve terbiyesi olmadığında, yontulmamış taşlar gibi olduklarında bir araya getirilmelerinde çok zahmet vardır. Fakat terhisten sonra çok kolay içtima ederler(toplanırlar).

Öyle de, birbirine alışmış, bir derece yontulmuş taş hükmüne geçmiş beden hücreleri, öldükten sonra, Halikın(yaratıcının) izniyle, İsrafil'in borusuyla çok kolay içtima eder, yine eskisi gibi aynı bedeni oluş­tururlar. (İşarat-Bakara)

29

KISA ÖMÜRLÜ GÜL

Allah'a ait sanat eserleri beka(sonsuzluk) içindir, ölüm ve fenaları vazi­felerinden terhistir(vazifelerini bitirip, ayrılmaları), idam değildir. Onlar ölümle bir cihette(yönden) fena­ya gitseler de, çok cihetlerden baki(sonsuz) kalırlar.

Bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zahiren(görünürde) kaybolsa bile, Al­lah'ın izniyle kulaklarda, kağıtlarda, kitaplarda, akıllar adedince akıllarda nasıl baki kalıyorsa, kısa bir zamanda vazifesi ta­mam olan, solan, ölen gül de, onu gören insanların hafızaları ve ardından gelen tohumlardaki suretleri(şekilleri, resimleri) adedince bakidir(sonsuzdur). Demek ki, gülün tohumu, hafızalar, gül için bir menzildir(yerdir).

Başıboş bırakılmayan insan için de dünya bir menzil olduğu gibi, kabir de, berzah(kabir alemi) da, haşir de birer menzildir(yer). Bütün mahlukat(yaratıklar) için olduğu gibi, onun da amali(işleri) hıfzedilmektedir(korunmaktadır). (Mesnevi Lasiyyemalar)

30

HIFZ(her şeyin saklanıyor olması) KANUNU

Bir ağaç meyveye hamile olduğu gibi, o meyveden hasıl olan(oluşan, çıkan) tohum da meyveye hamiledir. Ağacın bünyesinde(yapısında, içinde) semeresi(meyvesi) mev­cut(var) olduğu gibi, tohumunda da semeresi(meyvesi) mevcuttur. Meydana ge­len ve geçen olaylar, insanın hafızasında mevcuttur.

En küçük bir hadiseyi kaydeden hafizîyet(koruyup saklama) kanunu her şeyi kuşatmıştır. O kanunun yüzü ise ebede(sonsuza) bakar. (Mesnevi -Lasiyyemalar)

31

CİSMİN DEĞİŞMESİ

Ey haşri inkar eden kafasız! Ömründe kaç defa cesedini de­ğiştiriyorsun? Sabah akşam elbiseni değiştirdiğin gibi, her sene bir defa cismini değiştirip, yeniliyorsun. Belki her sene, her gün cisminden bir kısım şeyler ötür, yerine benzeri gelir.

Bunu hiç düşünmüyorsun. Eğer düşünebilseydin her yerde ve her zaman binlerce numuneleri(örnekleri) meydana gelen Öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmezdin.

Doktora git, kafanı tedavi ettir. (Mesnevii -Habbe)

32

 

Kur’an Haşir vardır diyor

Kur’an ki “bütün alimlerinizi(bilim adamlarınızı) , bütün ediplerinizi(edebiyatçılarınızı) toplayın yine de Kur’anın bir suresini meydana getiremezsiniz. “ , mealinde ki ayetle kendisinin hak kelâmı(Allah sözü) olduğuna itiraz edenleri susturan ilahi hitapta tam 115 defa ahiretten bahsedilmektedir. Evet şahit olarak yüksekler yükseğinden nüzul eden(indirilen) ilahi kanunlar mecmuası(hepsi) Kur’an yetmez mi?

33

 

BUNUN İÇİN Mİ ?..

Bir kimyager büyük bir itina ve çalışma sonucu her yaprağı on milyon lira kıymetinde olan gayet güzel ve eşsiz çiçekler yapsa ve bunları âdi bir saman çöpüymüş gibi keçilere yedirse ya da yaksa ne kadar abes(boş) olur. O halde , her bir organı milyarlarca liraya değişilmeyecek kadar kıymetli olan insanları, elbette ki Hakîm-i Zülkemâl olan ALLAH (C.C)  sadece ve sadece toprak altındaki kurt ve böceklere yedirmek için yaratmamıştır.

İşte ahiret olmasa insanın âkıbeti ve sonu bu tarzda olur...

Madem israf yok ve abesiyet(boşluk) olmaz. Elbette saadet-i ebediye(sonsuz saadet yeri) olacaktır. Çünkü, dönmemek üzere adem(yokluk), herşeyi abes(boş) eder, herşey israf olur. (Sözler sh: 519)

Şu dünya bir zi­kirhane-i Rahmân(Rahman yaratıcının zikir yeri), bir talimgâh-ı beşer ve hay­van(hayvanların ve insanların talim, eğitim öğretim yeri), ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır(insan ve cinnin imtihan meydanı). Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye(insanların ve hayvanların ölümleri) ise, terhisattır(askerlikten terhis gibi). Va­zife-i hayatını(hayat görevini) bitirenler, bu dâr-ı fâniden(geçici dünyadan), mânen mesrurâne(sevinçli olarak), dağdağasız(gürültüsüz, rahat olan) diğer bir âleme giderler—ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. (Sözler sh: 17)

Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!”(sonsuzluk) sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini doldu­ramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur. (yaradılmıştır) (Sözler sh: 522)

Evet, şu dâr-ı dünya(dünya yeri), beşerin(insanların) ruhunda münde­miç(konulmuş) olan hadsiz istidatların(kabiliyetlerin) sünbüllenmesine mü­sait(uygun) değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri(değeri) büyüktür, öyleyse ebede namzettir. Mahiyeti(yapısı) âliyedir(yücedir). Öyleyse cinayeti(kusurunun büyüklüğü) dahi azîmdir(çok büyük), sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız(düzensiz) olamaz, mühmel(boş, ihmal edilemez) kala­maz, abes edilmez, fenâ-yı mutlakla(tamı tamına hiçlik)  mahkûm olamaz, adem-i sırfa(tam bir yokluğa) kaçamaz. Ona, Cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise, âguş-u nazdâ­rânesini (ilgi duyar avucunu)  açmış, gözlüyor. (Sözler sh: 525)

Nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmak­tan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır; o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da öle­cek, sonra dirilecek; veya yatıp, sonra subh-u ha­şirle(haşir sabahıyla) gözünü açacaktır. (Sözler sh: 530)

İnsan, ipi bo­ğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri(çekimleri) alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muha­sebe için zaptedilir. (Sözler sh: 76)

Bu dünya ebedî(sonsuz) kalmak için yaratılmış bir menzil(yer) değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedî(sonsuz) ve sermedî olan Dârüsselâm(hiçbir tehlike, zarar ve dertlerin bulunmadığı yer. Cennet) menziline dâvetlisi olan mahlû­katın içtimaları(toplanmaları) için bir han ve bir bekleme salo­nudur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 43)

Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak  üzere yatasınız. (Sözler sh: 115)

Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı(içindekileri) inkâr etmek demektir.

Demek, ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cen­net ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor. (Sözler sh: 87)

Ebedînin(sonsuzun) sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâkî’nin âyine-i zîşuuru(anlayışlı aynası, kendini tanıtıp göstereni) bâki(sonsuz) olmak lâzım gelir. (Şualar sh: 55)

Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gide­ceksiniz.  Öyle bir  memleket ki,  bu memleket ona nisbeten(kıyasla) bir zindan hükmündedir. (Sözler sh: 58)

Zât-ı Akdes-i İlâhî(Allah) madem sermedî(sürekli, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde yok olmaz) ve daimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı(isimleri) dahi sermedî(sonsuz) ve daimîdir­ler. Madem sıfâtı ve esmâsı daimî ve sermedîdir­ler; elbette onların aynaları ve cilveleri ve nakış­ları ve mazharları olan âlem-i bekadaki(ahretteki, sonsuzluk dünyasındaki) bâkiyat ve ehl-i beka, fenâ-yı mutlaka, (tam manasıyla yokluğa) bizzarure, (ister istemez, kesin olarak) gidemez. (Mektubat sh: 59)

İnsanın ebede(sonsuza) uzanmış emelleri(arzuları, istekleri) ve kâinatı ihata etmiş(kaplamış) efkârları(düşünceleri) ve ebedî saadetlerinin(mutluluklarının) envâına(çeşitlerine, türlerine) yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş(yaratılmış) ve ebede gidecek­tir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar(bekleme) salonudur. (Sözler sh: 87)

34

Baharımızda yeryüzünü bir mahşer(tekrar yaratma meydanı) eden, yüz bin haşir(öldükten diriltme) nümunelerini(örneklerini) icad eden Kadîr-i Mutlaka, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir? (Sözler sh: 72)

Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati(yaradılışı), o Cen­netten daha müşküldür(zordur) ve hayretfezâdır(hayret edilmesi gereken) denilebilir. (Sözler sh: 72)

Mevt(ölüm), tebdil-i mekândır(yer, yurt, mekan değiştirme), ıtlak-ı ruhtur,(ruhun yolculuğu) vazifeden terhistir; idam ve adem(yokluk) ve fenâ(son) değildir. (Mektubat sh: 7)

35

Madem, fü­nunun(fenlerin) ittifakıyla(birleşmesiyle) ve ulûmun(ilimlerin, bilim dallarının, bilgilerin) şehadetiyle(şahit olup göstermesiyle), hilkat şeceresinin(yaradılış ağacının, yani bütün varlıkların) en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat(yaratılanlar) içinde en ehemmiyetli(önemli) insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insa­nın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i(türü) hükmün­dedir. Elbette, kat’î bir hads(sezgi) ile hükmedilir ki, ha­şir ve neşr-i ekberde(büyük diriltilişte), beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 151)

Ebedî ve sermedî(sürekli) olan bir cemâlin(güzelliğin) seyirci müştâkı(isteklisi) ve âyinedar(ayna olmak hizmetini gören) âşıkı, elbette bâki kalıp ebede(sonsuza) gidecektir. İşte Kur’ân şakirtlerinin akıbet­leri(sonları) böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eyle­sin. Âmin! (Sözler sh: 126)

 Bütün beşerin(insanların) fıtrat-ı insaniyet(insanın yaratılışı) lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka(sonsuz yaşamak) ve saadet-i ebediyeyi(sonsuz mutluluğu), o nev-i beşer(insan türü) namına zat-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin(insanların) nuranî kısmı, onun arkasında âmin diyorlar. Aca­ba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn(yakın) olmasın? (Sözler sh: 70)

36

-Ahmet Turan Alkan “Aksiyon, 394. sayı”-

DOĞUMDAN SONRA HAYAT VAR MI?

 Aşağıda okuyacağınız hikayeyi, Emre Gedikli isimli okuyucum Eskişehir’den göndermiş. İnternet’te dilden dile gezen şeylere iltifat etmek âdetim değil fakat bu hikâyeyi sizlerle paylaşmam gerektiğini düşündüm. Şuur ve hayatın farklı boyutlarda tecelli edebileceğini en azından hatırlattığı için bu küçücük metin çok hoşuma gitti.

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni farketmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış: “Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!”

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, anneleriyle onları birbirine bağlayan kordonu farketmişler. Bu kordon sayesinde hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini anlamışlar. “Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.”

 Aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terkedeceklerinin işaretlerini almaya, dokuzuncu aya yaklaştıklarında, belirtileri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: “Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?” Öteki daha sakinmiş, üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; sezgileriyle daha geniş bir alemi arzuluyormuş. Cevap vermiş: “Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor” ve eklemiş: “Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz artık.”

“Ama ben gitmek istemiyorum” diye haykırmış kardeşi.

 “Hep burada kalmak istiyorum.” Öteki, “Elimizden gelen birşey yok, hem, belki doğumdan sonra bambaşka bir hayat vardır.” “Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?” diye cevaplamış diğeri. “Buradan ayrılmak zorunda kalırsak nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbiri geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söyleyebilsin. Hayır bu herşeyin sonu olacak.” Ve karamsarlıkla eklemiş:

 “Hem belki de anne diye birşey yok!”

 “Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?”

 “Sen hiç anneni gördün mü” diye üstelemiş öteki; “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.” Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terkettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

 Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.(Ne kadarda şüphecilikleri bizim inkarcılara benzedi değil mi? Anladı onu senJ))

37

DELİLLER... DELİLLER... ve YİNE DELİLLER...

Vücutta meydana gelen bir yara kapanıyor; kabuk bağlıyor ve sonra o kabuğu da atmak suretiyle kendi kendini tamir ediyorsa bu, o yaranın meydana geldiği uzuvdaki canlılığa delâlet(delillik) eder.

Meyve, meyveyi yetiştiren ağacı gösterir... Yoldaki izler, yürüyeni ele verir. Gezip tozduğumuz yerde su sızıntıları varsa, orada su cetvelleri var demektir. İnsanda da öyle izler öyle sızıntılar ve tamirler var ki, ona bakanın âhireti görmemesi mümkün değildir.

Sınırlı ve mahdut(sınırlı) kalıplar içerisine sıkışmış bir insana bu sonsuzluk fikri nereden geldi? Onun böyle bir düşünceye kendi kendine sahip olduğu söylenemez. Bu âlemde, ona böyle bir ilham verecek varlık da yoktur. Öyle ise ondaki bu duygu esasen başka âlemden gönderilen mesajlardan ibarettir. Su sızıntılarının su cetvellerine delâleti(işareti) nasıl kat’î(kesin) ise; ebediyet sızıntılarının da ebedî âlemlere delâleti o kat’iyettedir(kesinliktedir).

İnsan iç âlem ledünniyatıyla(iç dünya), maddî âlemde(dünyada) elde edemediği semereleri(meyveleri) elde eder. İnsan öyle coşar, dünya ve mâfihaya(yaratılmışlardan) öyle sırt çevirir ve mâsivanın(yaratılmışların, Allah’tan başkaları) üstüne çıkar ki, bu hal ve keyfiyet(durum) onun şu imkân(gördüğü) âleminin üstünde mümkün olmayan bir varlıkla münasebetini(ilgisini, bağlan) anlatır. Şu sınırlı, yıkılan ve yapılmayan ve yapılmayacak olan dünya dahi, hiç yıkılmayacak bir yurdun olacağına delâlet(işaret, delillik) eder. Bu vaziyetiyle her varlık, bir yönüyle sahibini gösterirken; diğer yönüyle öbür âlemdeki mazhariyetlerine(kavuşmalarına) işaret etmektedir.

İnsanın vücudundaki hücreler nasıl birbiriyle ittisal edip(birleşip) rabıta(bağlantı) kuruyor; birinde meydana gelen bir arızanın imdadına koşuyor; bir vücut ayrı ayrı eyaletler gibi işliyorken, iktiza ettiğinde(gerektiğinde) bu eyaletler baş başa verip müşterek(ortak) düşmanı tardedip(kovup) ona karşı bir temerküz(merkez nokta) ve tahşidat(ortak savunma) meydana getiriyorlar; aynen öyle de, kâinatın sînesinde, yerine göre kalp gibi atan; göz gibi ışık saçan; bazen kabz bazen de bast(genişleme, rahatlama) eden; en küçük kürelerden(meteor, gezegenlerden) en büyük nebülozlara(galaksiler topluluklarına) kadar bütün kâinat, âdetâ ayrı ayrı uzuvlardan(organlardan) meydana gelmiş tek vücut gibidir. Belki bütün kâinata müekkel(vekil) bir melek vardır ki, kâinatın ruhu odur. Kâinat(evren) muhteşem keyfiyetiyle(yapısıyla) ve insandaki küçük misaliyle canlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ayinedarlık(aynalık, Allah’ın isimlerini gösterme aracı) etmektedir. Tıpkı insan uzuvları(organları) gibi o da yaralanmakta ve yaraları tamir edilmektedir. Einstein: “Bilemediğimiz bir sırla kâinatın uzak köşelerinde yeni yeni cisimler teşekkül etmektedir” diyor. Elbette şu kâinat denilen sarayı yapıp kurduktan sonra Cenâb-ı Hakk onu bir insan vücudu gibi serfiraz edecek ve o da vazifesini bitireceği ana kadar işine devam edecektir.

Yeryüzünde insanların vazifeleri bitinceye kadar o bir kalp gibi atacak, göz gibi görecek ve güneş gibi ışık saçacaktır. Kendisine tevdi edilen(verilen) vazifeyi(görevi) de şuurlu bir mü’min edasıyla yerine getirecektir. Bunun için de tahrib edilen yerleri tamir; bozulan yerlerine ilâveler yapılacak ve bu âlemin işaret ettiği ikinci bir âlem, bu kâinatın bir köşesinde inşa edilecektir.

Bizler, eşya ve hâdiselere bütünüyle nüfuz edemiyoruz(hakikatlerine, gerçeklerine tamamen ulaşamıyoruz, idrak edemiyoruz). Onların arasında halden ve dilden anlamayan seyirci ve müşahitler gibi dolaşıyoruz. Onun için de hangi şeyden neler olur henüz bilemiyoruz. Belki bir gün eşya ve hâdiselerin ruhunu kavrasak, bunların var ediliş keyfiyetine(özelliğine, yapısına) tam nüfuz etsek(tam anlasak); hayatımıza tuzak kurmuş mikroplardan dahi en büyük şekilde istifade etme(faydalanma) kapıları açılacaktır. Belki de çeşitli mikroplar üreten fabrikalar kuracak ve memleketin gelir kaynaklarından en büyüğünü keşfetmiş olacağız. Fakat şu anda bizler, akan bir ırmağı sadece seyreden ve ondan çok çeşitli yönleriyle istifade edemeyen insanlar durumundayız. Evet, eşya ve hâdiseler(varlıklar, olaylar) akıyor ve biz de sadece bakıyoruz. Halbuki Allah Rasulü (s.a.s) bir duasında, Cenâb-ı Hakk’tan eşya ve hâdiselere nüfuz edebilmeyi talep(istek) ediyor ve “Allahım bana eşyanın hakikatını göster” diyor. İnsan için ideal ufuklardan birisi ve belki de en birincisi eşyanın hakikatına nüfuz edebilme keyfiyetini kazanabilmektir. İşte bu keyfiyetle kâinat(evren) tetkik edilse(araştırılsa), her eşya ve hâdisenin(olayın) verâsında(arkasında), ince bir perde arkasında âhiret görülüp müşahede edilecektir.

Yeryüzünde diken gülle, bülbül kargayla, beraberdir. Esasen birbirine zıt gibi görünen eşya yekdiğerini tamamlamaktadır. Kâinatta(evrende) abes ve boş hiçbir hâdise ve eşya yoktur. Mesela yeryüzündeki bütün köpekleri yok etsek; kâinatın sinesinde bir boşluk meydana gelir. Bir zaman Batılı bir mütefekkir(düşünür), bir kuş türünün tükenmeye yüz tuttuğunu ve bu sebeple kâinatta mühim(önemli) bir gediğin açılacağını gazeteler diliyle ilân etmişti.

Kâinatın seyri içinde, herkese ve herşeye bir vazife(görev) düşmektedir. Onun için kâinatın sinesinden neyi alırsanız alın, orada bir boşluk, tarrakalar çıkaracak ve “Kâinatta bir boşluk meydana geldi” diyecektir.

 Zira, bu kâinat sarayında belki her şeyin bir yeri vardır. Ancak asıl mesele onun yerini bilmek ve onu yerine koymaktır. Onlar öldürülse meydana gelecek zarar önü alınamayacak kadar büyük olacaktır.

Ağaçların içindeki bakteriler yok edilse, birkaç sene sonra meyvelere öyle şeyler musallat olacak ki artık onları bu tasalluttan(saldırılardan) kurtarmak mümkün olmayacaktır. Zira, Cenâb-ı Hakk, birbirine mukabil(karşılık) varlıklarla kâinatta bir denge ve düzen kurmuştur. Siz mukâbillerden(karşılık verenlerden) birini ortadan kaldırdığınızda diğerinin istilasıyla karşı karşıya kalırsınız.

Evet, kâinat öyle bir binadır ki, bu binayı meydana getiren taşların hepsi birbiriyle irtibatlıdır(bağlantılıdır). Oradan küçücük bir taşı çıkarayım derseniz, binayı başınıza yıkarsınız.

Ayrıca, hâdiselere(olaylara) devreler hakimdir. Yedi senelik fâsılalarda hububatın(bitkilerin); ondört senelik fasılalarda ise balıkların çok bol ve mebzul(bol) olarak elde edildiğini bir ilim adamı tesbit etmiştir. Eğer bu devreler mevzuu(konusu), ilmî hüviyetiyle(yönüyle) ve tam mânâsıyla tetkik edilse(araştırılsa), beşerin(insanların) içtimaî(sosyal) ve iktisadî çok meseleleri halledilecektir. Kur’ân-ı Kerim’de ve bilhassa Sure-i Yusuf’da bu devreler meselesine işaretler vardır. Şu küçük devrelerin bir intizam(düzen) ve nizam içinde cereyan ve deveran etmesi, işaret ve isbat ediyor ki, dünya hayatı da bir devirdir. O da bir gün bitecek ve ardından başka bir devir başlayacaktır. Dünyada bolluk ve bereket içinde yaşayan insan, kıtlık mânâsını taşıyan bir kabir hayatını da yaşayacak. Sonra da apaçık bir haşir devresine girecektir. Onun ardından, sıkıntı ve ızdırap içinde bir hesap verme hayatı, daha sonra da sırattan geçme devresi gelecek. Varabilen cennete varacak ve görebilen Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini(nurunu) görecektir. Fakat verilen nimetlerde veya aksine ızdıraplarda, ülfet ve alışkanlık olmayacak. Cennet veya cehennemde de ayrı ayrı devrelerde karşılaşılacaktır.

Adiyy b. Hâtim (r.a) -ki dünyanın en cömert insanı olan Hâtim-i Tâi’nin oğludur. Önce Hıristiyanlığa süluk etmiş(yönelmiş) ve ardından da hak din olan İslâm’ı bulmuştur - şöyle der: “Allah Rasûlü (s.a.s) dünyaya ait bazı hâdiseleri(olayları) daha vukû bulmadan(olmadan) önce haber vermişti. Bir de ayrıca âhirete ait haberler verdi. Dünyaya ait verdiği haberler aynen çıktı. Bununla anlıyorum ki âhirete ait verdiği haberler de aynen zuhur edecektir(görülecek, çıkacaktır).”14

Allah Rasûlü (s.a.s) Hz. Enes’e (r.a) dua etmişti: “Allahım onun ömrünü uzun ve evlatlarını çok et. Onu cennetine koy!” Hz. Enes (r.a) yüz yaşından fazla yaşadı ve kendi ifadesiyle yüz tane evladını kendi eliyle defnetti. Hz. Enes (r.a) şöyle derdi: “Allah Rasulü (s.a.s)’nün benim için ettiği duadan ikisini gördüm ve üçüncüsünden de ümitliyim.”15

Biz Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu bir devreler âlemi içinde yaşıyoruz. Fakat bu devran, kafiyesiz bir şiir gibi bitiyor. Öbür âlem bu şiire kafiye olup tamamlayacaktır. Bu dünyaya ait haber verilen hâdiselerin aynen tahakkuku(olması); mü’mini(inananları) mesrur(sevindirir) ve kâfiri mahzun(üzgün) edecek bir hâdisenin de tahakkuk(olacağını) edeceğini isbat etmektedir.

İnsan doğar doğmaz bir taraftan yaşamaya diğer taraftan da ölmeye başlar. Her doğuş bir ölümün ve her ölüm de yeniden bir doğuşun habercisidir. Eğer neticede ebedî bir doğuş yoksa, yeryüzünün en talihsiz varlığı insandır. İnsanlar içinde de en talihsizi nebiler(peygamberler) ve nebiler içinde de İki Cihan Serveri’nin en talihsiz olması icab eder. Halbuki O, bütün bir cihanın yaratılma sebebidir. İnsanlık ağacı öyle bir meyve elde etmek için dikilmiştir. İnsanın yeryüzüne gelmesinden, insanlık içinde zuhur eden(görülen) nebilere kadar her hâdise, neticede(sonuçta) âhireti isbat eder.

Ayrıca: Cenâb-ı Hakk’ın, Allah; Peygamberimiz’in Rasûlullah(yaratıcımızın gönderdiği); ve Kur’ân’ın Kelâmullah(Allah sözü) olduğunu isbat eden bütün deliller aynı zamanda âhireti de isbat eder. Zira iman bir bütündür; tecezzi ve inkisam(ayrılma, bölünme) kabul etmez.

38

SEMÂVÎ KİTAPLAR ve ÂHİRET

Kur’ân-ı Kerim’in beşte üçü âhiretle ilgilidir. Bu mevzuda(konuda) birkaç misali daha önce zikretmiştik. Burada sözü yine oraya havale etmekle iktifa edeceğiz(yetineceğiz).

Tevrat, Hz. Musa (s.a.s)’dan günümüze kadar birçok defa tahrif edildi(bozularak değiştirildi). Hatta Efendimiz (s.a.s) zamanındaki Tevratlarda mevcut olan bazı ayetleri bile şimdi bulmamız mümkün değil. Kısas ayeti, buna bir delil olarak gösterilebilir.

Tevrat, tamamen maddîleştirildi. Gün be gün mânâya ait yüce mefhumlar teker teker silinip, yerine tam zıddı fikirler yerleştirildi. Buna rağmen işaret kabilinden dahi olsa, Tevrat’ta âhirete ait birçok meselelere temas edilmiştir(değinilmiştir).

İncil, bir cihetle(yönden) Tevrat’ta tahrif olunanları(bozulanları) tashih, tahrif olunmayan hususları ise tasdik için gelmiştir. O günün Tevrat’ında âhirete ait meseleler anlatıldığından dolayı, İncil bunu tasdik etmekle yetinmiş ve meselenin tafsiline(açıklamasına, ayrıntılarına) girmemiştir. Böyle olmasına rağmen yine biz yer yer onda da âhirete ait mânâları ifade eden ayetler buluruz.

Matta İncil’i Beşinci İshah’da şu ayetler var:

“Kim bu dünyada salih amel işlerse, o, Rabb’in melekutuna yükselecektir.”

“Müjdeler olsun miskinlere! Onlar melekut-u semavata yükselecekler.”

“Müjdeler olsun merhametlilere ki, onlar öbür âlemde Allah’ın merhametine mazhar olacaklar.”

“Müjdeler olsun müttakilere(itaat edenlere) ki, onlar Rablerini görecekler.”

“Göklerin ve yerin melekûtunun(gizli gerçeğini gösteren hikmet yönü, manevi yönü) misali şuna benzer: Zürra tarlaya tohum atar. Bu tohumlar biter. Matlup olan(istenilen) semaya doğru ser çeker ve büyür. İçinde birtakım dikenler de boy gösterir. Bunu görenler tarlanın sahibine müracaat edip(başvurup) derler: Seyyidimiz! Mahsulü(ürünleri) matlup olan(istenen) bu güzel bitki nema buldu yeşerdi, fakat aradaki bu dikenler de nedir? Cevap verir: “O da bu da gerek!” Havâriler Hz. Mesih’e sordular: “Bunu bize izah eder misin?” Hz. Mesih: “Evet”, diyor ve anlatıyor: “O tohumu atan Allah (c.c)’tır. Mezra(tarla) ise yeryüzüdür. Ekilen tohum, beşerdir(insanlardır). Matlup olan(istenen) mahsul(ürün) ise salih insanlardır. Dikenler ise kâfirlerdir. Burada iyi kötüyle beraber bulunacaktır. Fakat âhirette iyiler melekut-u semâvâta(cennetlere) yükselecek; kötüler ise cehenneme girecektir.”

Matta İncili Yirmibirinci İshah:

“O gün melik gelecek. Ebrar(temizler, iyi ruhlar, iyiler) sağında; eşrar(kötüler) ise solunda yerlerini alacaklar. Melik, ebrara şöyle diyecek: “Sizi bugün mükâfatlandıracağım. Çünkü dünyada iken ben acıktım, yedirdiniz. Susadım, su verdiniz. Mahpus oldum, âzad ettiniz. Garip kaldım, beni barındırdınız. “Onlar melike şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Sen nasıl acıkır, susar, mahpus olur ve garip kalırsın? Zira sen Rab’sin!..” Allah (c.c) onlara şöyle karşılık verecek: “Dünyada benim zaif ve garip kullarım vardı. Siz biliyordunuz ki, onlara yedirdiğiniz, içirdiğiniz zaman bana yedirip içirmiş gibi oldunuz. Onları âzad ettiğiniz ve barındırdığınızda sanki bu iyilikleri bana yapmış gibi oldunuz.”(*)

Sonra da Rab, solundakilere döner ve şöyle der: “Sizi bugün ta’zib edeceğim(azaplandıracağım). Çünkü acıktım birşey yedirmediniz. Susadım, içirmediniz. Garip kaldım, barındırmadınız. Mahpus oldum, âzad etmediniz.” Onlar da aynı şekilde “Ey Rabbimiz! Sen nasıl acıkır, susar, garip kalır ve mahbus olursun!?” derler. Bunun üzerine Melik: “Bilmiyor musunuz, eğer benim dünyada bazı kullarım acıktığında doyursaydınız, susadığında su içirseydiniz, garip kaldığında barındırsaydınız ve mahpus kaldıklarında âzad etseydiniz, bütün bunları bana karşı yapmış gibi olacaktınız” der.

İncil’de bunlara munzam(düzenle) daha birçok âyetlerde, hemen hemen Kur’ân-ı Kerim’in ifadelerine mutabık(uygun) şekilde âhirete ait meseleler dile getirilmiştir. Fakat bu mevzuda(konuda) esas söz sahibi; her türlü tahrip ve tahriften(bozulmadan) korunmuş olan Kur’ân-ı Kerim’e aittir ki, biz yukarıda bunları Kur’ân-ı Kerim’in haşri isbat metodunda mücmel(özet) de olsa zikretmiştik(anlatmıştık). (Geniş Bilgi “Ölüm Ötesi Hayat” Kitabında Bulunabilir)[1]

 

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMENİN İSPATINDA TEMEL OLAN ONUNCU SÖZ BURAYA DAHA SONRA KELİMELERİ PARANTEZ İÇİNDE VERİLEREK YERLEŞTİRİLECEKTİR

ŞİMDİLİK AŞAĞIDAKİ VECİZELERİ EKLİYORUM

Bu fâni eşya başka yerde bâki meyveler verirler  ve  daimî  suretler  bırakır ve başka ci­hette ebedî mânâlar ifade eder, sermedî(sürekli) tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur, fânide bâkiye(sonsuza) yol bulur. (Sözler sh: 86)

Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin(ilahi saltanatının) sermedî(sonsuz) bir medarı olan âhiret vardır. (Sözler sh: 104)

Madem dünyada hayat var; elbette in­sanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler(kötüye kullanmayanlar), dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ. (Sözler sh: 108)

Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Mu­ham­mediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane(deli) olacak ve küre-i arz(dünya) kafasını, aklını kaybedecek, belki şu­ursuz kalmış olan başını bir seyyareye(gezegene, gök cismine) çarpacak, bir kıyameti koparacak. (Sözler sh: 110)

Mevt-i dünya(dünyanın ölümü) ve kıyamet kopması ise:

Bir anda bir seyyare(gezegen) veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize(dünyamıza), misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir saray bir dakikada harap olması gibi. (Sözler sh: 113)

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür(ömür sermayesi) ve istidad-ı hayatınızı(hayat kabiliyetinizi), hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir dere­cede şu hayat-ı fâniye(geçici dünya hayatına) ve lezzet-i maddiyeye(sadece maddi lezzetlere) sarf etmeyiniz(harcamayınız). Yoksa, sermayece en âlâ(yüksek) hayvandan elli derece(kat) yüksek olduğunuz halde, en ednâsın­dan(aşağısından) elli derece aşağı düşersiniz. (Sözler sh: 127)

 

Kabir, ehl-i iman(inananlar) için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır. (Sözler sh: 142)

İnsan-ı mü’mine(inanan insana) nur-u imanla(iman nuru ile) gös­terir ki, mevt(ölüm), idam değil, tebdil-i mekândır(yer değiştirmektir). Kabir ise, zulümatlı(karanlıklı) bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli(nurlu) âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete  nisbeten bir zindan  hükmündedir. (Sözler sh: 203)

Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat(hayat yolu, dünya hayatı) bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider. (Sözler sh: 212)

Cennet bütün lezaiz-i maneviyeye(manevi lezzetlere) medar olduğu gibi, bütün lezaiz-i cismaniyeye(maddi lezzetlere) de medardır(yeridir). (Sözler sh: 497)

Hadis-i Şerif işaret ediyor ki: İnsanın ne ka­dar hüsünperver(güzelliği çok sever) ve zevkperest ve ziynete(süse) meftun ve cemâle müştak(güzelliğe çok istekli) duyguları ve hasseleri ve kuvâ­ları(beş duyusu) ve lâtifeleri(ince duyguları) varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes’ut(mutlu) edecek, maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn‑ü cemâle(güzelliğe) huriler câmidirler(toptan sahiptirler) (Sözler sh: 501)

Şu kâinatın eczaları dakik, ulvî(yüksek) bir nizamla(düzenle) birbirine bağlanmış; hafî(gizli), nazik, lâtif(hoş) bir rabıta ile tutun­muş; ve o derece bir intizam(düzen) içindedir ki, eğer ec­râm-ı ulviyeden(yüksekteki yıldızlardan) tek bir cirm(yıldız), kün “ol” emrine veya “Mihverinden(eksen çemberinden) çık” hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerâta(ölmeye) başlar. Yıldızlar çarpışacak, ec­ramlar dalgalanacak. Nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müthiş sadâları gibi vâveylâya(bağırıp gürültülere) başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, de­nizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekeratla(ölüm anında), Kadîr-i Ezelî kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, Cehennem ve Cehennemin mad­deleri bir tarafa, Cennet ve Cennetin me­vadd-ı münasebeleri(uygun olan maddeleri) başka tarafa çekilir; âlem-i âhiret tezahür eder(Ahiret evreni görülmeye başlar). (Sözler sh: 531)

Evet, dünya öldükten sonra âhiret olarak diriltile­cektir. Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan Zat, yine daha güzel bir surette(şekilde) onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır. (Sözler sh: 533)

Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahipsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün hare­kât ve ef’âli(işleri) yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a’mâlinin(amellerinin, yaptıklarının)] neticeleri hıfzediliyor(korunup saklanıyor) ki, muhasebe-i kübrâda(büyük hesaplaşma gününde, kıyametten sonra)   ona göre derece alsın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 44)

Ölüm haktır. Evet, bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif(bir birine ters, farklı) şeylerden terekküp(birleşerek meydana gelmiş) etmiş; kısa bir zamanda teva­fukları(uyumları), içtimaları(toplanmaları) varsa da iftirakları(birbirinden ayrılmaları) ve dağılma­ları her vakit melhuzdur(olabilir). (Mesnevî-i Nuriye sh: 52)

Kabir, âlem-i âhirete(ahiret dünyasına) açılmış bir kapıdır. Arka ciheti(yönü) rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka ci­hetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak(katılma) za­manın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın(isteğin) yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzarla ikrah edecekler­dir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 129)

Bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleke­tine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıta­cak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güne­şinden, Rahmân’ın hazinesinden tedarik edilebi­lir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 220)

İnsan bir yolcudur. Sabâvet­ten(çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yol­culuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, (gerekli şeyleri)   Mâlikü’l-Mülk(her şeyin sahibi Allah c.c.) tarafından verilmiştir. Fakat o le­vazımatı(gerekli olanları), cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye(geçici hayata) sarf ediyor(harcıyor). Halbuki, o levazımattan lâ­akal(en azından) onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı ba­kiyeye(sonsuz hayata) sarf etmek gerektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 223)

Ölüm, zeval(sona erme), firak(ayrılık), adem(yok olma) kapısı ve zulümat(karanlıklar) kuyusu olmayıp an­cak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir(giriş yeridir). (Mesnevî-i Nuriye sh: 226)

Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır(yer değiştirme), bir tahvil-i vücut­tur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebdedir(başlangıçtır), bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir(başlangıcıdır). (Mektubat sh: 7)

İmansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta(günah işlemekte), kebâirde(büyük günahlarda) birer men­hus(kötü ve çirkin) lezzet-i şeytaniye(şeytani ve nefsi lezzet) bulunabilir. Fakat imansız­lıkta hiçbir cihet-i lezzet(lezzet yönü) yok. Elem(acı) içinde elemdir, zulmet(karanlık) içinde zulmettir, azap içinde azaptır. (Mektubat sh: 63)

Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firak(ayrılık) ebedî olsaydı, elîmâne teessürat(acımalar, üzülmeler) ve meyusâne(ümidsizce) teellümâtın(elem ve acılar çekmenin) bir mânâsı olurdu. Fa­kat madem dünya bir misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de, biz de oraya gide­ceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsus değil, umumî bir caddedir. Hem madem mufarakat(ayrılıklar) dahi ebedî değil; ileride hem berzahta(kabir dünyasında), hem Cennette görü­şülecektir. “El-hükmü lillâh(hüküm Allah’ındır),” demeli. “O verdi, o aldı. Elhamdü lillâhi alâ külli hal” (her hale hamdolsun) deyip sabırla şükretmeli. (Mektubat sh: 79)

Vesile-i saadet-i dâreyn(iki cihan saadeti) olan iman ve İs­lâmiyet, mü’mine der ki: Şu sekeratta(can çekişmede) olan çocu­ğun Hâlık-ı Rahîmi, onu bu pis dünyadan çıkarıp Cennetine götürecek. Hem sana şefaatçi, hem ebedî bir evlât yapacak. Mufarakat(ayrılık) muvakkattir(geçicidir), merak etme.

«–x­Q¬%!«*ö¬y²[«7¬!ö@Å9¬!«:ö¬yÁV¬7ö@Å9¬!   (Hüküm Allah’ındır. )ö¬yÁV¬7ö­v²U­E²7«!ö de, sabret. (Mektubat sh: 80)

Sizlere müjde! Mevt(ölüm) idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz(yıkılış) değil, sönmek değil, firak-ı ebedî(sonsuz ayrılık)  değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam(kendiliğinden yok oluş) değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm ta­rafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Sa­adet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sev­kiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı(toplanma yeri) olan âlem-i berzaha bir visal(kavuşma) kapısıdır. (Mektubat sh: 226)

Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ(çalışmamız boşuna ve faydasız) oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip me’yus(ümitsiz) olmayınız.

Çünkü sizin herşeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiş­tir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip(kendine alıp) yeraltında muvakkaten(geçici olarak) durdurur, sonra huzuruna aldırır.

Ne mutlu sizlere ki, hiz­metinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşak­kat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz. (Mektubat sh: 227)

Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet(kulluk görevi) boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat(yapılan görevlerin karşılığının verileceği yer (cennet) ), bir mahall-i sa­adet senin için ihzar edilmiştir(hazırlanmıştır). Senin şu fâni dün­yana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine iman ve itimad et. Ona, vaadinde hulf etmek(sözünden caymak) muhaldir.(imkansızdır) Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine acz müdahale edemez. Senin kü­çük bahçeni halk ettiği gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana vaad et­miş. Ve vaad ettiği için, elbette seni onun içine alacak. (Mektubat sh: 227)

Ey insan! Fenâya, ademe(yokluğa), hiçliğe, zulümata, nis­yana(karanlıklara, unutulmaya), çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğul­maya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelî­nin payitahtına(hükümet merkezi olan başşehire (yani ahirete) dönüyorsunuz. Kesrette(unsurlar içinde) boğul­maya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksi­niz. Firaka(ayrılığa) değil, visale(kavuşmaya) müteveccihsiniz(yönelmişsiniz). (Mektubat sh: 228)

Şu dünyanın mânevî güneşi olan hayat dahi, harab-ı dünya(dünyanın harabı) ile gurubundan(batışından) sonra, haşrin saba­hında bâki bir surette tulû edecektir(doğacaktır). Ve cin ve insin bir kısmı saadet-i ebediyeye(cennete) ve bir kısmı da şekavet-i ebediyeye(ebedi, sonsuz şikayet yeri Cehennem) mazhar olacaktır. (Mektubat sh: 252)

Kıssa-i Yusuf’un en parlak kısmı ki, Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle gö­rüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dün­yada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda(zamanda), Hazret-i Yusuf’un mevtini(ölümünü) şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:

Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Haz­ret‑i Yusuf kendisi Cenâb-ı Haktan vefatını is­tedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu. Demek, o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi haki­katbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti(ölümü) istedi, tâ öteki sa­adete mazhar olsun(kavuşsun). (Mektubat sh: 283)

Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan(özellikle) bütün duygularıyla ve cihazat-ı mâneviyesiyle(manevi cihazlarıyla) ubudiyet etmiş(kulluk etmiş) ve Cennetin lezâizine(lezzetlerine) istihkak kesb(hak etmiş) etmişse, herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letâifini(ince duygularını) zevk­lendirecek bir tarzda, Cennetin herbir nev’inden birer mehâsini gösterecek bir tarz-ı libası(elbise şeklini), kendi­lerine ve hurilerine, rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek. (Mektubat sh: 385)

Ey insan, düşün! Sen alâküllihal(ister istemez) öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mes­rur olacaklar(sevinecekler). Eğer “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” deyip Kur’ân’a ve Habib-i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semavat(gökler) ve arz(dünya) ve mevcudat(varlıklar), herke­sin derecesine nisbeten, senin derecene göre se­nin firâkından(ayrılığından) müteessir olup(üzülüp) mânen ağlarlar. (Lem’alar sh: 86)

Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat kül­fetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten(kulluk görevinden) bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap(sevdiği) ve akrabasına kavuşmak için bir ve­siledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna(cennetler bağına) bir davettir. Hem Hâ­lık-ı Rahîminin fazlından(ihsan ve bağışından), kendi hizmetine mu­kabil ahz-ı ücret etmeye(karşılığını almaya) bir nöbettir. (Lem’alar sh: 210)

Madem ecel vakti muayyen(açık ve belli) değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye’s-i mutlak(tam bir ümitsizlik) ve gaflet-i mutlaktan(tam bir gafletten) kurtar­mak için, havf ve recâ(ümid ve koku) ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek(korumak) noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir(hatırladır), öylece hazırlanır. (Lem’alar sh: 212)

Ölüm,  idam değil, firak(ayrılık) değil, belki hayat-ı ebediyenin(ebedi, sonsuz hayatın) mukaddemesidir(başlangıcıdır), mebdeidir(başıdır). Ve vazife-i hayat(hayat görevinin) külfetinden(ağırlığından) bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır(yer değiştirmektir). Berzah(kabre) âlemine göçmüş kafile-i ahbaba(sevdiklerine) kavuşmaktır. (Lem’alar sh: 232)

Ölüm firak değil, visaldir(kavuşmaktır), tebdil-i me­kândır, bâki bir meyveyi sümbül vermektir. (Lem’alar sh: 256)

O Cemâl‑i Ezelî, kendisinin âyine‑i müştâkı(çok istekli kendini tanıtan aynası) olan insan ile ebedü’l-âbâd(sonsuzluk hayatı) yolunda seyahatinde beraber bu­lunmak için, alâ külli hal(herhalde), bir dâr-ı bekada bir ha­yat-ı bâkiyeye(sonsuz hayata) insanı mazhar edecek. (Lem’alar sh: 356)

Ölüm, ehl-i iman için bir ter­histir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekân­dır(yer değiştirme), bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısı­dır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan‑ı ci­nâna(cennet bahçelerine) bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahmân’a girmeye bir nöbettir ve dâr-ı saadete(ebedi saadet yeri cennete) gitmeye bir davettir. (Şualar sh: 17)

Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bü­tün ahbabını(ilgi duyup sevdiklerini) ve akaribini(yakınlarını, dostlarını) asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit(yalnız başına hapis) ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zin­dan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana(bahçeye) açılan bir kapıdır. (Şualar sh: 195)

Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz(sonsuz) bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi ettiğiniz(kaybettiğiniz) evlât ve akra­balarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş(kaydedilip, korunmuş); mükâfatla­rını göreceksiniz. (Şualar sh: 225)

 AHİRETE İNANMANIN YARARLARINDAN BİR KAÇI

 

Öldükten sonra dirilmeye inanmak insanoğluna ömrün her devresinde saadet getirmiştir. Zira çocuklar , gençler ihtiyarlar ancak haşire inanmakla mutlu olabildiği gibi sosyal hayatta  rahata ve mutluluğa ulaşmak haşire inanmakla mümkün olmuştur. Meseleyi misallerle ele alalım :

Çocuklar : Çocukların büyükleri gibi ölen yakınlarını unutmak için unutturucu uğraşları olmadığından saplantı haline gelen ölüm gerçeğini aklından atamayacak , ancak öldükten sonra dirilmeye inanmakla kalbi feraha erecektir. ( Mesela babası ölen bir çocuk : Babam öldü ama cennete gitti. O şimdi gittiği yerde daha mutlu. Bizde bir zaman sonra onun yanına gidip hiç ayrılmayacağız. Diyebilirse teselli olur.)ihtiyarlar: Hayat yolunun sonuna gelmiş ihtiyarlar . ancak ölümün idamı ebedi değil fani hayattan  baki hayata geçiş olduğuna inanırlarsa hayattan zevk alabilirler.

gençler: Hareket ve aksiyonun temsilcileri gençlerdir. Onlar hayatı hem cennete hem cehenneme çevirebilirler. Gençlerin azgınlıklarını , haddi aşmalarını önlemek ancak haşir akidesine inanmakla mümkün olur.

Hastalar: Hasta hastalığı ebedi aleme gidişte bir araç olarak görürse ve“Evet ben gidiyorum fakat öyle bir yere gidiyorum ki orada ancak mutluluk var” Diyecek inancı varsa mutlu olabilir.Yine “Evet ben hastayım fakat benim Rabbim çektiğim çileleri karşılıksız bırakmaz; mutlaka ahrette-günahlarıma kefaret olarakda olsa, yada mertebemi yükselterekte olsa- karşılığını verir.” Diyebilirse ızdırap ve sıkıntılara katlanabilir.

Mazlumlar : Zulme uğramışlar gördükleri zulümlerin adil bir mahkemede karşılığını göreceklerini ve zalimlerin cezalandırılacağına inanırlarsa mutlu olabilirler.

Bütün musibet zedeler: Başına gelen musibetlerin ( sel, yangın , savaş, kaza ) ahrette kendisine ihsan olarak geri döneceğine inanırsa teselli olabilir.

Milletler ve Devletler: Millet ve Devletler ancak haşir akidesi ile ihya edilebilir.( rüşvet, adam kayırma , sahtekarlık inanç nisbetinde olmaz)

Adalet: Adaletin ihyası ancak haşir akidesi ile mümkündür. Suçlu çeldirici deliller gösterip haklı görünebilir. Ancak her şeyin ortaya çıkacağı haklı ile haksızın ayrılacağı bir mekanın olacağına inanırsa gerçek adalet tesis edilebilir. ( Efendimize (sav) anlaşamayan iki sahabe geldi . efendimiz –“ Bana inandırıcı delil getireni haklı bulurum. Fakat daha sonra ALLAH’a hesap vereceksiniz unutmayın” dedi. Bu sözlerden sonra iki sahabeden suçlu suçunu kabul etti. Ağlayarak haklarını birbirlerine helal ettiler... işte gerçek adalet.

Gıybet ve fitne: Öldükten sonra dirilmeye inanan insan Müslüman kardeşini asla arkasından çekiştirmez. Zira fertleri birbirine düşüren ve hayatı içtimaiyi(sosyal hayatı) felce uğratan gıybetten daima uzak durur.

Evet yukarıda izah edildiği gibi haşire inanmak hem ferdin hem de toplumun refahını sağlar. Her iman esası gibi...

 


 

[1]Ölüm Ötesi Hayat