Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir. 

AKLINIZA TAKILAN ÖZELLİKLE İNANÇLA İLGİLİ SORULARIN CEVAPLARINI (www.sorularlaislamiyet.com) SİTESİNDEN BULABİLİRSİNİZ. FAKAT BURADA ZAMAN BULDUKÇA SEÇİP TOPARLAYARAK YAZMAK İSTEYECEĞİM BAZI SORULARIN CEVAPLARI OLACAKTIR.

 

 1. ve 2. SORU

 

1. NE ZAMANDAN BERİ KIYAMET KOPACAK DENİYOR NEDEN KOPMADI?

 

60 sene yaşayan bir insanın ölümü bir kaç ay sürmektedir. Buna göre dünyanın ömrü ise yüz binler sene olduğunu düşünürsek dünyanın ölmesi de aynı oranda dört beş bin sene hatta çok daha fazla sürmesi normaldir.

Akılla nakil çelişirse hangisi esas alınır? Normalde asla çelişmez. ama sahte ve mecazları dengesiz ve İsrailiyat olan-yani eski hiristiyan ve yahudi alimleri müslüman olunca eski bilgilerinide islamdan olarak alındı ve anlattılar. Talebeleri ise islamdan olarak anlatttıklarını ve tuttukları notlarını rivayet ettiler dolayısıyla İslamın başına bilmeden bela ettiler...

   “Kurandaki temsiller, benzetmeler ve hikayeler neden var?” derseniz bu durum insanların yapısına bakınca anlaşılır. Çünkü insanlar bu şekilde akıllarıyla anlarlar ve günlük sosyal hayatta bu benzetmeler vb. leriyle konuşurlar. İşte Allahın tahtı, kürsüsü, eli(Allah'ın eli onların elinin üstündedir) vb..

Raziye göre, Gazaliye göre bile -ki bunlar en nakilci alimlerdir-  akıl esas alınır demişlerdir. Nakil ise tevil olunur(akılla yorumlanır) ya da temeli araştırılarak yanlışlığı ispatlanır..Buradaki nakil ise sadece Kuran değildir, Kuranda çelişmez fakat malesef bazı islam alimleri hadisleri, vb. israiliyatı ise nakil diye tanımlamalarıdır.

BİRDE Nasıl olurda hızır bir çocuk öldürür?

Cevap:

O öldüren melek türü yoksa bir insan öldüremez.. hikmeti sizin bilmediğiniz anlayamacağınız şeyler var diyor bu ayetlerdeki Musa ile yolculuk yaptığı melek. yani zahirilik görünenin, ya da sizin gördüğünüzün dışında.

 

2. Kısaca bir ömürde inkarcıların ebedi cehenneme girmesi nasıl adalet olur?

Bu sorunun cevabı Mektubatta dır. Sorularla islamiyete de sorabilirsiniz. bir ara özetle buraya yazacağım.

İdamı hak etmiş bir kişiye, müebbet hapis cezası vermek bir rahmettir. Bu açıdan müebbet hapis demek olan cehennem de bir rahmettir. Bir anne, çocuğunun hayatının kurtulması için elinin, kolunun kesilmesine razı olmaz mı? Demek ki, daha büyük bir nimet için bazı şeyler göze alınabilmektedir. Kaldı ki bunlar çocuk değildir. Annesinin namusuna göz diken bir yetişkine hangi anne acır...

Konuyu bazı soru ve cevaplarla açıklamaya çalışalım:

Soru: Bir kâfirin küfür ile ilgili günahı mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve sonsuz bir ceza ile cezalandırılması İlâhi adalete uygun olmadığı gibi, Ezeli hikmete de muvâfık değildir; merhamet-i İlâhiye müsaade etmez?..

Cevap: O kâfirin cezası gayrimütenahi olduğu ve kısa bir zamanda irtikâp edilen o küfrün, sonsuz bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir:

Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömürle yaşayacak olursa, o sonsuz ömrünü herhalde küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin sınırsız bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedî cezası, adalete muhalif değildir.

İkincisi: O kâfirin günahı sınırlı bir zamanda ise de, sonsuz derecede büyük olan umum kâinatın, vahdaniyete olan şehadetlerine gayrimütenahi bir cinayettir. Yani insan bir saniye bile inkarla vakit geçirse düşünelim. Bir saniyede sonsuz isimlerin tecellilerini, görülmesini inkar etmiş olduğundan sonsuz bir cinayet işlemiş olur. Sonsuz cinayetin karşılığı ise sonsuz bir cehennemdir. Cünkü küfür ve şirk en büyük cinayettir. Kafirler yani inkarcılar inkar etmek için Allah'ın işlerini fiillerini sebeplere, animzme vb. vererek şirke sokar. Dolayısıyla sonsuz bir cinayet işler. Çünkü atomların daha küçüklerinde sonsuz nebulalara kadar bir saniyede sonsuz Allahın yaratmaları ve görevde durdurmaları vardır. Fakat o güneşler, gezegenler inkar edemezken ve görevlerini harika yerine getirirken, Allahın emirlerini harika yerine getirirken insan gibi bir küçüçük varlığın onları görevlerini aşağılamaları ve inkarları büyük cinayettir. Ve onların hakkını o inkarcıdan almak için sonsuz cehennem gerekir. Çünkü bir saniyelik inkar bile sonsuz bir cinayet hükmündedir. Sonsuz varlıkları aşağılama ve sonsuz Allahın isim ve sıfatlarının tecellilerinin sayısınca cinayete sebebiyet vermektedir. Bir yemeği yapan bir usta aşçıya bile deseniz "bu yemek kendi kendine oldu, sebepler yaptı, vb." o aşçı bile bunu hazmedemez, dayanamaz. Bu hakareti ve cinayeti ustalığına vermez. İşte inkarcı bu inkarıyla sonsuz cinayet işlemiş olur. Sonsuz cinayette sonsuz cehennemi gerektirir. Ayrıca haklarına tecavüz ettiği o sonsuz varlıklar, görevlerini harika yapmalarına rağmen aşağılanmalarının hakkını almak için inkarcılar bu şekilde hepsi adına Kuran tarafından tehdit ediliyor ve edilmesi adaletin ta kendisidir.

Üçüncüsü: Küfür, sonsuz nimetlere hakaret olduğundan, sonsuz bir cinayettir.

Dördüncüsü: Küfür, sonsuz olan zat ve sıfât-ı İlâhiyeye cinayettir.

Beşincisi: İnsanın vicdanı, görünüşte sonlu ise de, gerçekte ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, sonsuz kabiliyeti olan o vicdan, küfürle pislenerek mahvolur, gider.

Altıncısı: Zıt, zıddına ters ise de, çok hususlarda aynı özellik taşır. Binaenaleyh iman, ebedi lezzetleri meyve olarak verdiği gibi, küfür de elim ve sonsuz elemleri âhirette intaç etmesi, şe'nindendir.

Bu altı cihetten çıkan netice ve gayrimütenahi olan bir ceza, gayrimütenahi bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.

Bu konu ile ilgili başka bir sual: Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman cehennemde hapis nasıl adalet olur?

Cevap: Sene, üçyüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakikada cinayet, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur.

Elbette “Halidina fiha ebeden” adalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı bundan anlaşılıyor.

"Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal zâhirî âdete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, Halidine de hapseder."(Lem’alar, Yirmi Sekizinci Lem'a)

"Soru: Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?"

"Cevap: Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya yokluğa gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Varlığın -velev Cehennemde olsun- yokluktan daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira yokluk sırf şerr olduğu gibi, bütün musibet ve kötülüklerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayırdır. Buna binaen kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır."

"Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları hayırlı amellerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır." (İşaratü'l-İ’caz, s.81)

Yukarıdaki soru ve cevaplardan sonra anlaşıldı ki, bir insanın sınırlı bir hayatta işlediği küfür suçu yüzünden ebedi cehennemde kalacaktır. Bu adamın imanı olmadığından cennete girmesi mümkün değildir. İşte yukarıda yapılan hesaplamalar ışığında, Rahmet-i ilahiyeyi de göz önünde bulundurmak suretiyle, cehenneme girecek insanların ebedi cehennemde kalsa bile ateşe ülfet edeceğini Bediüzzaman, hadislere dayanarak bildiriyor. Bu cümlenin izahına gelince, iki – üç tarzda izahı yapıla bilir.

1. “Sebekat rahmeti ala gadabi”, meali: “rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kudsisinden ders çıkarılabilir. Yani, Allah’ın rahmeti, belirli bir zaman sonra bu insanı rahatlatacak ve ateşe karşı bir ülfet verecektir. Yani, Allah gazabından ziyade rahmetiyle muamele edecektir. Çünkü yukarıdaki ifade de geçtiği gibi, dünyada yaptıkları iyiliklere mükafaten, merhamet-i ilahiyeye mahzar olacaklar.

Konuyla ilgili bir not:

Muhyiddin Arabî Hazretleri, “Onlar orada ebedî kalacaklardır.” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir ederken, kâfirlerin cehennemde ebedî kalmakla birlikte, azabı ebedîyen aynı seviyede tatmayacaklarını kaydeder ve zamanla oraya mahsus ayrı bir hayat çeşidine girip eski azaplarından bir bakıma kurtulmuş olacaklarını söyler. Nur Külliyatında geçen şu cümleler de o büyük velînin bu keşfini, az farkla, doğrular mahiyettedir:

“Kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev’i ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur.” (İşaratü’l-İ’caz, s.81)

“Evvelki şiddetlerden âzade olma” ifadesinden, azabın ebediyen devam edeceği, ama şiddetinin öncekilerden daha hafif olacağı anlaşılıyor. Muhyiddin Arabî Hazretleri ise azabın, yerini âdî, süflî, bayağı bir hayata bırakacağı ve kafirin cehennemde bu hâliyle ebediyen kalacağı kanaatindedir.

Nur Müellifi, naklettiğimiz ifadelerinin sonunda, buna dair “işarat-ı hadîsiye” olduğunu kaydeder. Sözü edilen hadisin metni hakkında bir bilgimiz yok. Ancak, Muyyiddin Arabî Hazretlerinin bu konuyu işlerken sıkça nazara verdiği bir hadis-i kutsî var; Üstad'ın sözünü ettiği hadis de o olsa gerek:

“Rahmetim gazabımı geçti.”

2. Adalet-i ilahiye noktasından bakılabilir. Yani bu insanın -yukarıda yapılan hesaplardan da anlaşılacağı gibi- yaptığı ve işlediği günahlardan dolayı azap görecektir. Ama bu insanlar, Bediüzzaman’ın dediği gibi, yaptıklarının cezasını çektikten sonra, ateşe ülfet yani alışma vermesi adaletinin neticesidir.

3. Kainatta ne varsa, Allah’ın bir ismini gösterir, onun aynasıdır. Bu durumda, cehennemde olan insanların da Allah’ın bazı isimlerine mahzar olması da mümkündür. Kim bilir belki de Allah’ın “Metin” ismine mazhariyet verilecek ve ateşe karşı dayanıklılık verilecektir. Keyfiyetini Allah bilir. Bize düşen iman etmek ve O dehşetli cehennemden kurtulmak için, ibadet, istiğfar ve taat siperine girmektir.

Akşam ezanı kıyamet akşam vakti kopacağı için hızlı okunuyor derler. Halbuki burada akşam ezanı okunurken başka yerde sabah ezanı okunmaktadır. Bunun mantığı nedir?

“Neden akşam namazının farzı önce kılınıyor? Bunu çok araştırdım, bir çoğu kıyametin akşam kopacağını söylüyor, doğru mu?”
 

Akşam namazının farzı önce kılınıyor. Çünkü “emir” böyledir. Böyle emredilmiştir. Bu bir ibâdettir. Nasıl emredilmişse, nasıl teşrî kılınmışsa, vahiyle nasıl gelmişse biz o şekilde kılmakla mükellefiz.

Kıyâmet nasıl akşam kopabilir? Akşam vakti dünyanın her bölgesinde aynı saatte gelmiyor ki! Bizim burada akşam iken bir diğer yerde gece, bir başka yerde sabah, başka bir yerde öğle vakti değil mi? Şüphesiz kıyâmet emri verildiği zaman her bölge bir vaktin içinde olacak. Yani güneşin o anki isâbet ettiği yere nispeten kimi yerde akşam olur, kimi yerde sabah olur, kimi yerde gece olur.

Kıyâmetin akşam vaktinde kopacağı değil de, akşam vaktinin geceye giren vakit olduğundan kıyâmete benzediği şeklinde getirilen bir temsil belki zamanla yanlışlıkla anlam değiştirmiş olabilir. Veya kıyâmet emri geldiği zaman her bölge için hangi saatte olursa olsun, akşam vakti gelmiş olur, şeklinde bir yorum da yapılmış olabilir. Veya bu söylem, Muhammed (asm) ümmeti için getirilmiş bir temsil de olabilir. Nitekim Muhammed (asm) ümmetinin kâinâtın gündüzüne nispeten ikindi sonrası ümmeti olduğu, yani kıyamete en yakın ümmet olduğu, bu ümmetin kâinâtın akşamı hükmünde olan kıyâmetle son bulacağı şeklinde değişik rivâyetler de var.1 Üstad Bedîüzzaman Hazretleri de akşam vaktini kıyâmet saatine benzetir.

"Dördüncü Nükte: Nasılki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri(dönen çarkları) birbirine bakarlar, birbirinin misalidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. (yani salise, saniye, dakika, saat vb. aynı yollardan geçer, bir birini gösterir) Öyle de; Cenab-ı Hakk'ın bir saat-ı kübrası(büyük saati) olan şu âlem-i dünyanın(dünya aleminin) saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deveranı(dönüşümü) ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insan(insan ömrünün tabakaları) ve günleri sayan edvar-ı ömr-ü âlem(evrenin ömrünün devirleri) birbirine bakarlar, birbirinin misalidirler(işaret ederler, gösterirler) ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ:

            Fecir zamanı(sabah namazı), tulûa(güneş doğuncaya) kadar, (bir yılın ömründe)evvel-i bahar(baharın öncesi, başlangıcı) zamanına, (insanoğlunun ömründe)hem insanın rahm-ı madere(anne rahmine) düştüğü âvânına(zamana), (evrenin ömründe) hem semavat ve arzın(yerlerin ve göklerin) altı gün(devrede) hilkatinden(yaratılışından) birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuunat-ı İlahiyeyi(ilahi işleri) ihtar eder(hatırlatır).

            Zuhr zamanı(öyle namazı vakti) ise, (bir yılın ömründe) yaz mevsiminin ortasına, (insanoğlunun ömründe) hem gençlik kemaline, hem ömr-ü dünyadaki(dünyanın ömründe) hilkat-ı insan(insanın yaratılış) devrine(çağına) benzer-yani dünyanın ömrünü bir güne indirgediğimizde ilk insan Adem peygamber dünyanın ömrünün öyle vaktinde gelmiş oluyor- ve işaret eder ve onlardaki rahmet tecellilerini ve nimet feyizlerini hatırlatır.

            Asr zamanı(ikindi namazı vakti) ise, (bir yılın ömründe) güz mevsimine, (insanoğlunun ömründe) hem ihtiyarlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) asr-ı saadetine benzer ve onlardaki ilahi işleri ve rahmani nimetleri hatırlatır.

            Mağrib zamanı(akşam namazı vakti) ise, güz mevsiminin âhirinde(sonunda) pekçok mahlukatın gurubunu(ölüp, gitmesini), hem insanın vefatını(ölümünü), hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki(başlangıcındaki) harabiyetini(harap olmasını) ihtar(hatırlatması) ile-yani dünyanın ömrü bir güne indirgendiğinde kıyamet başlaması akşam namazına denk gelmekte, zaten bu sebeple akşam ezanının temsil olarak hızlı okunduğu rivayetlerden söyleniyor. “Kıyamet akşam namazı vaktinde kopacak”-, celali tecelliyi hatırlatma ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder(uyarır).

            İşâ' vakti(yatsı namazı vakti) ise, âlem-i zulümat(karanlık alemi), nehar(gündüz) âleminin bütün âsârını(eserlerini) siyah kefeni ile setretmesini(örtmesini), hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bâkiye-i âsârı(eserlerinden diğer kalanlarının) dahi vefat edip nisyan(unutma) perdesi altına girmesini, hem bu imtihan yeri olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar(hatırlatma) ile Kahhar-ı Zülcelal'in celalli tasarrufatını(işlerini) ilân eder.

            Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı(kabir alemini) ifham(hatırlatma) ile, ruh-u beşer(insanın ruhu) rahmet-i Rahman'a(Cenab-ı Hakkın rahmetine) ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder ve bütün bu inkılabat(yaratılıştaki yenilikler) içinde Cenab-ı Mün'im-i Hakikî'nin(Hakiki nimet verici Allah’ın) sonsuz nimetlerini hatırlatma ile ne derece hamd ü senaya(şükür ve övgüye) müstehak(layık) olduğunu ilân eder.

            İkinci sabah ise, sabah-ı haşri(haşir sabahını-öldükten sonra yeni diriltilmeyi) ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul(akla uygun) ve lâzım(gerekli) ve kat'î(kesin) ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat'iyyettedir(kesinliktedir).

            Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılab başında olduğu ve büyük inkılabları hatırlattığı gibi; kudret-i Samedaniyenin(hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her şeyin ona ihtiyacı olduğu yaratıcının kudretinin) bir günde yaptığı işlerin işaretiyle; hem senevî(bir yıldaki yaptıklarına), hem asrî(bir devirde, insanın ve dünyanın ömründe, çağda yaptıklarına), hem dehrî, kudret mucizelerini ve rahmetin hediyelerini hatırlatır. Demek asıl yaratılış görevi ve kulluğun esası, özü ve kesin borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir(en uygundur)."

2 Fakat bütün bu benzetmeler bir yana; akşam namazının farzının önce kılınmasının en görünen hikmeti, kendi çapında vaktinin kısa oluşudur. Bununla berâber, emredilmiş olsaydı biz muhakkak önce sünnet kılacaktık. Yani iş emirde düğümleniyor. Başka hikmet aramaya gerek var mı?

                                                                                                 ***********

ALLAHIN ADALETİ NEDEN ZENGİN FAKİR AYRIMINA İZİN VERİYOR. ZENGİNLİK VE FAKİRLİK SADECE PARA DEĞİLDİR. KİMİSİNE ALLAH GÖNÜL ZENGİNLİĞİ DOST ZENGİNLİĞİ VERMİŞTİR. NİCE ZİNDANDAKİLER CENNNET HAYATI YAŞAR, FAKAT SARAYDAKİLER ZİNDAN HAYATI. SONUÇTA ALLAH İNSANLARI BİR ŞEYLE İMTİHAN EDECEK. İNSANLAR BAZEN ZENGİNLİKLE BAZEN FAKİRLİKLE İMTİHAN OLACAK. BAZEN ZENGİN FAKİR FAKİRDE ZENGİNLİKLE DE DEĞİŞTİRİLEREK İMTİHAN EDİLİR. BU ADALETSİZLİK DEĞİLDİR. ÇÜNKÜ SADECE DÜNYA İÇİN DÜŞÜNELECEK olursa elbette bu hayat tam bir zulüm olur. Fakat ebedi olarak yani sonsuz luk olarak düşündüğümüzde dünya hayatı sonsuza kıyaslanamaz. Zaten matematikte bile bir sayı ne kadar büyük olursa olsun sonsuza kıyasla hiçtir, sıfırdır. Yani buradaki herhangi bir fakirlik ya da çile, hastalık vb. ahireti kazanmamıza yani sonsuzu kazanmamıza vesile olduğundan zulüm ortadan kalkmış olur. 

 

3. SORU

 Yobaz ve alabildiğine bağnaz insanların meal ve uyduruk hadislerdeki delilleriyle kadınları aşağılamalarına asla izin vermemek gerekir. Bazende uyduruk israiliyat dediğimiz yani yahudi ve hiristiyan alimlerinin sonradan müslüman olanların eski bilgilerini islamdan mış gibi almamakta çok önemlidir. Örn: Kadınlar erkeğin leğen kemiğinden yaratıldı vb. Bu bilgilerle insanları, kadınları, zayıfları din adamları sömürmüşlerdir. Teslimiyetle insanlar inanılmaz aptallaştırılmışlardır. HAtta mealide yanlış çevirerek dövünüz felan gibi Kuranın geliş gayesine tamamen zıt çevirileride düzeltmek gerekir. Çünkü peygamberin uygulamalarında hiç öyle bir şey olmamıştır. "İfk" yani hz. aişeye iftira hadisesi ve bütün olaylarda peygamber hiç birini dövmemiş sadece kısa süreliğine fitne sona erinceye kadar yanından ayırmış ya da babasının yanına göndermiştir. Aynı şekilde yine din tüccarları vb. tarafından çok evlenmesi de sui istimale yönlendirilmektedir. Buna da çok dikkat edilmelidir. Uydurmalar günümüzde artık rüya olaylarıyla bile olmaktadır. Aman bu konuya çok dikkat edilmelidir. İşte çok evlenme hikmetlerini bilmeliyiz ki din tüccarları ya da din düşmanları bu konuyu kötüye kullanmasınlar..

PEYGAMBERİMİZ NEDEN ÇOK EVLENMİŞ?

  1.  1. On beş yaşından 54 yaşına kadar insan heves ve şehvetinin yani cinselliğinin zirvede olduğu dönemde dost ve düşmanın ittifakıyla namusunu iffetini, ve günahsızlığını tam koruma ile beraber Hatice validemiz gibi ihtiyarca bir tek kadınla yetinen bir zatın ELLİ ÜÇÜNDEN sonra yani cinselliğin tükendiği ve heveslerinin durduğu bir zamanda çok evlenmesi apaçık ve zorunlu olarak nefsani olmadığını ve başka önemli hikmetlere dayandığını zerre kadar insafı olana anlaması için yeterli delildir. Bugün hangi erkek 25 yaşındayken iffeti için 40 yaşındaki bir kadını evlenmek için ister..Hem evlendikleri yaşlı ve korunmaya muhtaç ve bazende kavimler arasında barışı sağlamaya yönelik olduğunu tarih ispatlamaktadır. Yani sosyolojik boyutları büyüktür. Çünkü kendi kabilesi tarafından Mekkeden kovulmuştu ve ona sahip olunması ve sonradan müslüman olan olan kavimlerin kabullenmesi için, İslamın kuvvetlenmesi için onlardan eş alıp onlara akraba olması gerekiyordu, Hazrec, Evs, Yahudi kabileleri, Mukavvıs bile bu şekilde kabullenmişler, cibilli bir bağlılık oluşturmuştur.

  2.  2. Bir insanın hayatının yarısı dışarıda yarısıda içeride geçmektedir. Dışarıdaki hayatını biz insanlara duyuracak olan sahabeler ve dostları ve tenkit için olaya bakan düşmanları vardı. Fakat içerdeki hayatını yani dinin diğer yarısına kaynaklık edecek kısmına ise peygamberimizin hanımları tespit edip biz insanlığa miras olarak bırakmıştır. Dış hayatını herkes kendi yapısına göre değişik açılardan ve taraflardan bakan kalabalık bir grup vardı. Bazıları temizliğine, bazıları yürümesine, bazıları titizliğine, bazıları ticaretine, bazıları eğitim noktasına, bazıları komutanlığına vb. değişik açılardan bakıyorlardı. Aynen bunun gibi dinin kaynağı olması için gönderilen peygamberimizin hayatının yarısını oluşturan iç hayatı için değişik açılardan dikkat edip insanlığa bildirecek değişik fıtratlı annelerimizin olması gerekmekteydi. Kimisi gençtir, kimisi duldur yani farklı bakışlar, ihtiyara ait hüküm nasıl olur, gence ait nasıl olur? vb. düşünebiliriz. Bu gün gusül abdestini bile onlardan ve temizli vb. peygamberimizin değişik açılardan iç hayatının açıklamalarını öğrenmekteyiz. Bunun için değişik ve farklı açılardan bakacak annelerimiz olmaylıydı.  Yani buradaki hikmet ümmete irşat ve tebliğ içindi.

  3.  3. Peygamberimiz kadınlara bire bir dini yani Allah’ın emirlerini fitne olmaması için öğretmezdi. Bu görevi peygamberimizin hanımları yapardı. Bu çok evlenmesi sebebiyle her bir annemiz bir üniversite gibi o dönemin kadınlarını yetiştiren bir merkez olmuştur. Özellikle Hz. Aişe validemiz bir mezhep imamıdır. Dinin en büyük kaynağı ve Kuranın öğretmeninin açıklamasını yapmıştır. Ayrıca gece namazı özel olarak sadece hz. peygambere farz olması gibi kadınlarla tokalaşmaması da ona ait özel bir emirdi. Bu nedenle kadınlarla beatı hz. ömer yapmıştır. "hatta bir tokalaşma sırasında kadın elini erkek eli sandığında -kadın eli bakımlı olur. erkek eli sandım- demiştir. " Düğünden dönen eşine ne yaptınız denildiğinde "düğün eğlencedir, neden eğlenmediniz" demiştir. Bir ayrıca daha şu ki: Peygamber farklı yaratılış ve yapıdaki kadınlarla evlenmiştir ki farklı kadınlara nasıl davranılacağını ve onları nasıl yapılarına göre özgür bırakılacağını bizlere göstermiştir. Hz. peygamber eşleri üç sınıftır. Birinci kısmı ve malesef islam dünyasında sadece öne sürülen kısmı: Kocaya itaatkar, etliye sütlüye karışmaz, mutlak itaatkar, erkek ne diyorsa uyan vb. hz. Alinin eşi hz. fatıma tarzı. İkinci kısım: Son derece aktif her yerde liderlik yapan komutanlık yapan, aktif tip olan hz. Aişe tipi Üçüncü tip ise: Eşine bakan derecede Hz. hatice vb... yani İslam dünyasında maalesef sadece -belkide erkek egomanyası hakim olduğundan, yani erkekler tarafından yazıldığından ve erkeklerin işine geldiğinden - sadece birinci tip kadın kadın tipi makbul sayılmış, ve bu nedenle kadınlar ikinci plana atılmaya başlanmış, belki de İslam dünyasının geri kalması sebeplerinden biri olmuştur. Özellikle hz. ömer sonrası kadın özgürlükleri kısıtlanarak erkek egomanya fetvalarla kadınlar toplumlardan soyutlanmıştır. Tabi bu durum emeviler dönemiyle tam bir faciaya dönüşmüştür. Bu gün bazı islam ülkelerinde şii ve sünni yanlış yorumlar nedeniyle kadınlara şoförlük bile yaptırılmaması bu yüz karası yanlış yorumlardandır. Hz. peygamberin uygulamalarında hiç olmayan hatta tam tersi olan şerefsizlikleri din adıyla kadınlara uygulanması ise tamamıyla bu dinsiz anlayışlardandır. Boşama olaylarında ya da kadına davranma da kadına "üf" bile demeyen, namussuzluk iftirasıyla suçlananan bir eşine bile değil dövmek, "üf" bile demeyen bir peygamberin ümmeti "gerekirse kadın dövülebilir" diye yorumlama yapar hale gelmişse buradaki yanlışlıklardan artık dönülmesi gerek. Kur'andaki kısa süreli ayrılık anlamına gelen ve peygamberinde öyle uyguladığı "darabe" kelimesini bile dövmek diye yorumlayanlar var ise artık bu şia ve sünni egomanyasından çıkmak gerek. Yoksa kadınlara bu saygısız bakışlar nedeniyle yetişen erkekler her zaman zalimliğine perde altına gerekçe bulacaklar. Gerçi tek tesellimiz islam dünyasında emevilerle bu dönem başlarken avrupa vb. yerlerde kadın insan bile sayılmıyordu...-

  4.  4. Peygamberimiz(s.a.v) kaç evlilik yaptı?Kimlerle yaptı? Hiçbir dönemde 4 ten fazla eşi bir arada olmamıştır. Evliliği birden 4 e çıkarmamıştır. Onlardan yirmilerden 4 e indirmiştir. Kadınların orta malı olduğu bir devirde evlilik sayısını yüzlerden 4 e düşürmüş yani sınırlamıştır.  1 evliliği tavsiye ederken İslam dünyasında tek evliliği hakim yapmıştır. Aynen kölelere verdiği haklarla insanları köle edinmekten merhale merhale bıraktırdığı gibi..İçkiyi toplumdan merhale merhale kaldırdığı gibi..İnsanları tek evliliğe yönlendirmiştir. Peygamber efendimiz 25 yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenir. Tam gençlikte cinselliğin zirvede olduğu bir dönemde kendine göre yaşlı bir kadınla evlendi ve 53 yaşına kadar başka kimseyle evlenmedi. Fakat daha sonra ömrünün son 9 yılında sosyal nedenlerden ötürü evlenmeler yaptı. Çünkü bir kavmi Müslüman yaptığında bazen o kavim ve kabileden biriyle evlenmesi gerekiyordu ki aralarında kan davası ve savaş ihtimali kalksın. Vb. sosyal nedenleri unutmamak gerek..Hz. Resul Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir. Çünkü Hz. Resul , Hz. Hatice'nin tüm malını Allah yolunda dağıtmıştır(Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.) Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar. Hz. Hatice , peygamberimize :'Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen ‘ deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.'Hz. Hatice 65 yayında vefat eder. Hz. Resul 2-3 sene daha kimse ile evlenmez , 53 yaşına gelir. Not : O dönemde ‘sahabi' ( Peygamber Efendimizin arkadaşları) savaşlarda şehit oluyor, eşleri dul, çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz sahabiye bu dul hanımlar ile evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor, kendisi de bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar. Hz. Sevde: 53 yaşında, dul. Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan (17-18 yaşlarında : Hz. Aişe'nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr'le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir-) Hz. Aişe ile evlenir. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Çünkü bir peygamberin her halinin ümmetine ders olarak verilmesi gerekir. Ve bir insanın çoğunluk hayatı evde ve içte geçmektedir. Bunu ümmete anlatacak ve ders verecek olanlar ise peygamberimizin hanımlarıdır. Bu hanımlar farklı yapılardan oluşan insanlardan olmak gerekmektedir. Çünkü bu sayede her biri peygamberin farklı bir yapısına bakarak-titiz yapıdaki titizliğine temizliğine, kimisi muhabbetine, kimisi yemek yemesine vb- ümmete farklı açıları ders vermişlerdir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi üstlenmiştir. Aynı zamanda mezhep imamıdır. Hz. Hafsa: Dul, Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul, Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul, Cahş kızı Zeynep: Dul, Ümmü Habibe: 55 yaşında dul, Cüveyriye, Safiye: Esir (esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu , onlarında insan olduğunu çevresindekilere ispat eder .) Meymune: 2 çocuklu dul, Mısırlı Mariye: Cariye Hz. Resul 50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor ,her türlü dünyevi teklifleri reddediyor ve 50 yaşından sonra genç ve zengin bir çok kız yerine koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi bir amaç olmadığını görebilirler yeter ki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim. Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ? NE KADAR İYİ BİLİNİRSE BİLİNSİN BİR ERKEK DUL BİR KADININ EVİNE ARADA BiR BİLE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YAŞLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD'E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA " ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR. Çünkü zamanında onu bu davadan vazgeçirmek için “sana Mekkenin en güzel kızlarını verelim, altından tepeler sunarım vb. teklifler etmişler. Hepsini reddetmiş ve Ona hayatı zehir etmelerine rağmen davasından dönmemiştir. Peygamberlik gibi ağır bir yükü alın aklığıyla tamamlamıştır. Hiç keyfine düşkün olsaydı böyle hiçbir ciğerin çekemeyeceği yükü kabul edermiydi? ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI ANNELERIMIZIN "YASLARINDAN DOLAYI" O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞANILIYORSA ... YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR. NE MUTLU O'NA VE O'NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE ! Bazı ön yargılı çevreler Hz. Zeynep annemiz ile Hz. Resul'ün evliliklerine dillerine dolarlar. Güya Hz. Zeynep'ten hoşlanan Hz. Resul onun eşinden boşanmasını bekleyip onunla evlenir. Halbuki Hz. Zeynep Hz. Resul'ün akrabasıdır ve daha onu kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Halbuki evlenmedi ve kendi eli ile Zeynep'i evlatlığı olan kölesi ile evlendirir. Ailenin devamı için huzursuzluk baş gösterip, boşanma talepleri gelince Hz. Resul hep bunlara engel olur. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tapuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, evlâtlıkta evlât gibidir. Evlenince hanımı kızın gibi olur türünden ön yargıları yıkmak için Allah'ın ayeti ile emretmesi üzerine Hz. Zeynep ile evlenir. Tapu dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile, çünkü Hz. Resul insâni olmayan tüm tapu-taassuplara savaş açmıştı: Kadın savaşmıyor, miras alamaz, kız çocuğu uğursuzdur, namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir. Soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur...gibi bir çok günah – zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir. Bura da da evlatlıkların öz evlat edinilmesine yani onun soyunu yok etmeye karşı çıkmıştır. Çünkü hak dinin korumakla yükümlü olduğu şeylerden biride soy ve sopun korunmasıdır. Hz. Muhammed'e atılan bir diğer iftira ‘da Hz. Safiye ile evlenmeleri olayıdır : Güya Hz. Resul esir olan Safiye annemize “ benimle evlenirsen seni serbest bırakırım , “ diye bir teklifte bulunmuştur. Halbuki olay şöyle gelişmiştir: ...Savaşta esir olan Yahudilerden olan Hz. Safiye ‘ye Hz. Resul “ sana bir teklifim var , istersen serbestsin mallarını al ve git , istersen sana evlenme teklif ediyorum ,Müslüman ol , yanımda kal “ teklifini özgür ve hür iradesiyle değerlendiren Hz. Safiye annemiz , kendi isteği ile teklifi kabul eder ve Hz. Muhammed'in yanında kalır. Bunun üzerine Müslümanlar “ biz annemizin akrabalarını esir etmeyiz , “ diyerek esir edilen tüm Yahudileri serbest bırakırlar... Yahudilerde bu gelişmeler üzerine İslam'a girerler...- Dinsiz T.Dursun iki maddeden oluşan teklifi tek maddede birleştirerek aktarır:" Benimle evlenirsen serbestsin!"..Düşünebiliyor musunuz, bu tek cümleye indirme ile Safiye annemizin seçme hakkı da ortadan kaldırılmış olunuyor.Amacı da bu zaten.Bilerek iftira böyle atılıyor işte.! Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir. Hz. Resul insanlara karşı merhametli idi. Kendisini her türlü kötülükten koruyan amcası Hamza'yı öldürüp ciğerlerini yiyen Hint'i ve katili Vahşi'yi affetmiş, kendine hakaret edip, Müslümanları öldürüp aç ve susuz yurtlarından kovan Mekke Müşriklerini,Hayber'li yahudilerin hidayet bulmaları için onlara dua etmiştir.Kendisini zehirlemeye çalışan Yahudi kadını afetmiş , bir topluluk içinde kendisine karşı ağzı bozuk ve saygıdan uzak bir şekilde konuşan kadına karşı takındığı yumuşak ve seviyeli tutumu ile kadının hal ve hareketlerinin değişmesine sahip olmuş , çevresine gerektiğinde nükteler yapan , Nisa suresini dinlerken gözyaşlarını tutamayan ," insanlara hizmet eden insanların efendisidir" buyurup ,halka gerektiğinde eliyle su dağıtan , kibirleden uzakişleri paylaşmayı seven ,evinde iken herkes gibi " ayakkabılarını tamir edip,elbiselerini dikip temizleyen kendi işini kendi gören ,koyunları sağan b.r insan olan Hz. resul çocukları da çok severdi : Onları bir sıraya dizer karşılarına geçer “ bana ilk gelene hediye vereceğim” derdi, çocuklar sevinç içinde O'na koşar çevresini sararlardı. Torunlarını sırtına alır , namazda iken onların kendi sırtlarına çıkmalarına izin verirdi.Bayram günü ağlayan ,aç bir çocuğu temizleyip doyurmuş ,ona bayram sevincini tattırmış , her çocuğa yetişkin gibi selam verip, onlarla şakalaşır ,namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi üzerine , çocuğun ailesinin cemaat içinde olabileceğini düşünüp namazı hızla bitirmiş , kendisine 9 sene hizmet eden Enes'i bir defa bile azarlamamış ... bir insandı. Hz. Resul hayvanlara ve bitkilere de merhametli idi. Yere uzanmış iken elbisesinin üzerine yatan kediyi uyandırmamak için elbisesini keserek ayağa kalkar, islâm ordusunun yolu üzerine çıkan bir köpek ve yavrusunu rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren , susuz bir deve görünce eli ile ona su veren peygamberimiz , savaş vakti bitkilerin kesimini yasaklamış, “yarın kıyamet kopacağını bilseniz ağaç dikin” buyurarak insanları ağaç dikmeye davet etmiştir. Peygamberimiz evlilikleri ile büyük bir merhamet örneği göstermiş, hayatının son senelerinde karşılıklı rıza ile fedakârlık göstererek Müslüman hanımlara kol kanat germiştir. Ayrıca bu evlilikler Peygamber Efendimizin hanımlarının kabilelerini de etkilemiş, onların kendiliğinden İslâm'a ısınıp kabul etmelerine vesile olmuştur. GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLİLİĞİ ÖYLE HER EVLİLİĞE BENZEMEMEKTE..

  5.  5.

Bu konunun daha geniş açıklaması için Risale-i Nur külliyatından Mektubat kitabından Yedinci mektup okunmalıdır.

 

 4. SORU

ALLAH'I KİM YARATTI? Bütün varlıkları Allah yarattı; öyleyse -haşa- Allah'ı kim yarattı? Olmayacak bir soru tamamen mantık dışı ama meşhur olduğu için cevap verilmek zorunda kalınmış. İşte cevapları..

 

1. EVRENİN SANATKARI EVREN CİNSİNDEN DEĞİLDİR

 

Evrenin sanatkarı evren cinsinden olamaz. Nasıl ki resim ressam türünden olamaz. Yani resim konuşmaz, işitmez, hareket etmez. O zaman ressamda konuşmuyordur, işitmiyordur, hareket etmiyordur, diyemeyiz. Evet resim ressamı gösterir. Yapısından ressamın özelliklerini ve sıfatınıda tanıttırır. Ama ressam resim cinsinden ve resimi oluşturan parçalardan olamaz. Ressam boya, çerçeve, tuval, bez ya da astar cinsinden de olamaz.

 

Binayı yapan usta bina cinsinden olamaz. Binanın ustası binanın içinde aranmaz. Yani mühendis harç, çimento, demir, tuğla, boya, elektrik tesisatı, su tesisatı, elektrik, su, kireç, kalıp, kolon, kiriş türünden ve özelliklerinden olamaz. Olsa zaten binayı yapamaz.

 

Aynen bu resim ve bina örnekleri gibi evrenin ustası evren cinsinden olamaz. Evrendeki hiçbir şey (bitkiler, hayvanlar, insan, ruh, melek, elektrik, enerji, madde, hava, toprak, su, güneş vb…) cinsinden ve onlara ait özelliklerden de olamaz ve benzemez. Olsa rab olmaz. Fakat evren resim ressamı gösterdiği gibi evrenin yaratıcısını da tanıttırır.

 

Bütün bu sebeplerden evrendeki hiçbir sebep ve varlık yaratıcı olamaz ve yaratıcıya benzemez. Tarih boyunca insanlar yaratıcıyı kendi türlerinden düşünerek yoldan çıkmışlardır. Bir tren vagonunu çeken onun önündeki vagondur. Onu çeken ise önündekinin önündeki... Sonunda ise bütün vagonları çeken lokomotif vardır. Bütün vagonları bir vagon çekiyorsa lokomotifi çeken vagon hangisidir denilmez. Çünkü onu da çeken bir vagon olsa o lokomotif olmaz.

 

2. Değerli kardeşimiz;

Zamanımızda saf zihinleri bulandırmak, körpe dimağları ifsat etmek için ortaya atılan sorulardan biri de "Bu mahlûkatı Allah yarattı, peki ya Allah'ı -hâşâ- kim yarattı?" sorusudur.

 

Aynı soru müşrikler tarafından bizzat Peygamber Efendimize (asm.) sorulmuş ve bu soru üzerine Cebrail (as.), Allahü Azîmüşşân'dan İhlâs Sûresini cevap olarak getirmiştir. Bu sûre ile şirkin bütün nev’ileri kökünden kesilip atılıyor, tevhidin bütün mertebeleri en güzel bir şekilde izah ve ispat ediliyordu. Resûl-i Ekrem (asm.) Efendimiz de bu soruyu soran kimselere yine İhlâs Sûresi ile cevap verilmesini beyan buyurmuşlardır.(1)

 

Biz de Resûlulluh’a (asm.) ittiba ederek bu soruya İhlâs Sûresi ile cevap vereceğiz. Cenâb-ı Hak İhlâs suresinde kendisini kullarına şöylece bildirmektedir:

 

"De 'ki O Allah'dır, Ehad’dir. (O) Allah'tır, Samed'dir. Doğurmadığı gibi, doğmamıştır da.  Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değildir."

 

Bu sûre Allah'ın varlığının, birliğinin, eşi ve dengi olmadığının en güzel, en cami bir ifadesidir ve Kur'ân-ı Kerîm'in tevhid noktasında bir özeti gibidir. Bu konudaki diğer âyet-i kerîmeler, bir bakıma bu sûrenin tefsiri hükmündedirler.

 

 

 

“De ki: O Allah'dır, Ehad'dir.”

Âyet-i kerîmedeki Allah lâfzı Cenâb-ı Hakk'ın zâtına işaret etmekte, Ehad ise, O'nun birliğini ifade etmektedir. Burada şunu belirtmek gerekir, Ehad ism-i şerifi "adet olarak" bir demek olmayıp, "yegâne birdir", "tek birdir", "şeriksiz birdir", "kendinden başkası hep mahlûk olan " manasına gelir. Yâni O'ndan başka bütün birler adet olarak birdirler, mahlûkturlar, mümkindirler.

 

Cenâb-ı Hakkın zâtının bir olduğunu, kudsî mahiyetinin hiçbir mahiyete benzemediğini, mekândan ve zamandan, cisimden ve cisme ait bütün özelliklerden münezzeh olduğunu ifade eder.

 

Cenâb-ı Hakk'ı "Ehad" olarak bilen bir insan O’nu kimin yarattığı gibi bir sorunun ne kadar saçma olduğunu hemen anlar. Böyle bir mü'mini hiçbir vehim ve vesvese şüpheye ve tereddüde düşüremez.

 

 

 

(O) Allah'tır, Samed'dir.

 Yâni, O hiçbir şeye muhtaç değildir, herşey O’na muhtaçtır. Bütün istek ve arzulara cevap veren, bütün ihtiyaçları gideren yegâne merci O'dur.

 

 

 

Doğurmadığı gibi…

Yani, Ehad ve Samed olan Allahü Teâlâ, evlâd sahibi olmaktan, doğurmaktan ve bölünüp - parçalanmaktan münezzehtir.

 

"Allahü Teâlâ, Ehad, Samed olduğu için tecezzi etmez, O'ndan ne bir cüz, ne bir cevher, ne bir madde kopup ayrılmaz, çıkmaz. O'nun cinsi, nev'i, benzeri olmaz. Hiçbir ihtiyacı ve eksiği bulunmaz. Ancak O'nun ilminde bulunan herşey, yine O'nun yaratmayı dilemesiyle vücuda gelir. 'Ol' demesiyle olur."(2)

 

O Vahid-i Ehad bölünme ve parçalanmadan münezzeh olduğu için, kendi zâtından bir ilâh sudur etmesi muhaldir. Mahlûkatını ilmi, iradesi, kudreti ile yaratır. Yarattığı mahlûkatın O'na denk yahut O'ndan güçlü olması muhaldir.

 

 

 

… doğmamıştır da.

Yâni, bir başkasından doğmamıştır, sonradan olmamıştır; evveli yoktur, ezelîdir. O'nun olmadığı bir zaman tasavvur edilemez.

 

Bu ayet, Allahü Teâlâ hakkında babalığı, analığı, başkasından doğmuş olmayı reddetmekle, başta Hıristiyanların "teslis" akidesi olmak üzere her türlü velediyet fikrini reddeder.

 

 

 

Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değildir."

Merhum Elmalılı Hamdi Efendi, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur:

 

Ne öncesinde doğuran bir sabıkı ve üstünü, ne de sonrasında doğmuş ve doğacak bir astı ve eki yoktur. Şan ve değer bakımından da O'na eşdeğer olacak hiçbir şekilde hiçbir denk mevcut değildir. Ne zatında, ne sıfatında hiçbir eşiti, hiçbir benzeri, ne zıtlaşacak, ne birleşek şekilde hiçbir eş, arkadaş, ortak veya rakip olmamıştır ve olamaz. Yani ezelde olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır. O'ndan başka bir "Vacibu'l-vücud" yoktur. Ezelde olmayınca sonradan olması da muhaldir. Bunu ihtara hacet yoktur. Çünkü sonradan olanlar hâdis ve mahluk olacağı için zaten O'na denk ve eşit olması mümkün değildir. Çünkü sonradan olanda ne kadar kemal farz edilirse edilsin yine de mahluktur. (3)

 

Sûrenin önceki âyetleri tevhidin bütün mertebelerini özet olarak ifade ettiği gibi, bu âyet-i kerîme de Cenâb-ı Hakk'ın Zâtında benzeri, fiillerinde ortağı ve sıfatında misli bulunmadığını beyan ile şirkin akla gelebilecek bütün türlerini reddetmektedir.

 

İhlas suresinin kısa bir açıklamasını verdikten sonra söz konusu soru hakkında şunları da ifade etmekte fayda görüyoruz:

 

Şu varlık aleminin yaratıcısı ancak ve ancak vücudu vâcib, ezelî ve ebedî, zâtında ve sıfatlarında benzeri bulunmayan Allah'dır. Elbette, O Zât-ı Akdes hakkında böyle bir soru sorulamaz. Çünkü kim yarattı sorusu ancak mahlûkat için sorulabilir.

 

Allahü Teâlâ Ehad’dir; birdir, zatında şeriki yoktur.

 

Allahü Teâlâ Samed'dir. Bütün mahlûkat yaratılmalarında, devam ve bekalarında, idare ve tedbirlerinde her an O'na muhtaçtır. Hiçbir şeye muhtaç olmayan O Ehad ve Samed hakkında böyle bir soru sormak O'nu tanımamanın, bilmemenin bir ifadesidir.

 

Allahü Azîmüşşân doğmadan ve doğurulmadan münezzehtir. Ezelî ve ebedî olan ve kendisinden üstün bir varlık tasavvur edilmeyen O Zât-ı Zülcelâl'in, bir başkasının tesiri ile, vücuda gelmesi nasıl tevehhüm edilebilir?

 

Allahü Teâlâ'nın eşi, benzeri, dengi ve misli yoktur. Ne ulûhiyyetinde, ne rubûbiyetinde, ne mabudiyetinde, ne hallâkiyetinde ve ne de hâkimiyetinde O'na denk ve misil olacak hiçbir varlık düşünülemez. Zerre kadar aklı olan bir insan böyle bir Zât hakkında bu çelişkili sorunun sorulamayacağını bilir.

 

Evet, "Cenâb-ı Hakk'ı -hâşâ- kim yarattı?" sorusunda açık bir çelişki vardır. Şöyle ki: Allahü Teâlâ Hazretleri'nin vücudu zâtidir. Ezelî ve ebedîdir. Eşi ve benzeri yoktur. Herşeyi yaratan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu bir Zata yaratılma izafe edilirse çelişki ortaya çıkar. Hakikatlerin zıddına dönüşmesi gerekir.

 

"İnkılâb-ı hakâik, ittifaken muhaldir ve inkılâb-ı hakâik içinde muhal-ender muhal, bir zıddın kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdad içinde bilbedahe bin derece muhal şudur ki: Zıt, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun."(4)

 

Soru bu hakikatin ışığında incelendiğinde şu tezatlar ortaya çıkar:

 

Allahü Teâlâ'nın -hâşâ- yaratıldığı vehmedilirse o halde, O Zât-ı Mukaddes'in hem ezelî, hem hadis (sonradan yaratılmış), hem Hâlık, hem mahlûk, hem sonsuz kadir, hem sonsuz âciz, kısacası, hem ulûhiyetin sonsuz kemâl sıfatlarına, hem de mahlûkiyetin sonsuz eksik sıfatlarına sahip olması lâzım gelir.

 

Soru böyle sonsuz çelişki ve zıtlıklar taşıdığı gibi, birçok imkansızlıkları da içine almaktadır. Bunlardan sadece birisi olan "Teselsülün muhaliyeti"ni nazara vermekle yetineceğiz.

 

Bir an için O Vâcib-ül Vücud hakkında böyle bir soru sorulduğu farzedilse, o zaman bu soru o noktada kalmaz. Yâni Cenâb-ı Hakk'ı yarattığı vehmedilen o halikın da bir halikı, onun da halikı... sorulur. Böylece soru silsile haline sonsuza kadar gider. O hâlde bu sorunun mahiyeti muhale, imkânsızlığa dayanır ve böyle bir soru sorulamaz.

 

Teselsülün muhal olduğuna dair bazı misaller takdim edelim:

 

On-onbeş vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan herbirisini bir önceki vagon çeker. Ve nihayet iş lokomotife dayandığında artık "lokomotifi kim çekiyor?" diye bir soru sorulamaz. Zira, çekip fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa bu nizam bozulur ve hareket meydana gelmez.

 

Aynı şekilde, bir şekerin nasıl yapıldığını sorsak, bize cevaben, şeker fabrikasında yapıldığı söylenecektir. Şeker fabrikasındaki âletlerin nerede yapıldığını sorduğumuzda onların da tezgâhları gösterilecektir. Sonunda mes'ele bir zatın ilmine, iradesine ve kudretine dayanmazsa, tezgâhın da tezgâhı sorulacak ve teselsüle gidilecektir.

 

Diğer taraftan bir elma, tabiri caiz ise, elma fabrikası olan ağacında yapılmaktadır. Bu ağaç ise kâinat fabrikasında inşa edilmiştir. Eğer elma ağacının da, kâinatın da yapılması sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse, kâinat fabrikasına da bir fabrika, o fabrikaya da bir fabrika gerekecek ve çıkmaza girilecektir.

 

Bir asker emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve başkumandan da padişahtan alır. "Ya padişah kimden emir alıyor?" şeklinde bir soru sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o da asker derecesine iner ve emir aldığı zât padişah olur. Bu durumda birinci şahıs padişah değildir ki: "Padişah kimden emir alıyor?" diye bir soru sorulabilsin. Padişah denilince, emir veren, fakat emir almayan bir hükümdar akla gelir.

 

Bu misâllerden anlaşıldığı gibi, bu kâinatın yaratılışının; zâtı, esması ve sıfatlarıyla ezelî ve ebedî olan Allah’ın ilim, irade ve kudretine dayanması zaruridir.

 

"Cenâb-ı Hakk'ı -hâşâ- kim yarattı?" diye firavunâne soru soranlar “teselsülün muhal oduğunu” bilmediklerini ve nefisleriyle bir demogoji yaptıklarını açığa vurmuş olurlar.

 

Dipnotlar:

--------------------------

(1) Hak Dini Kuran Dili, 9/6272; Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 23/554-555.; Suyûtî, Lübâbun-Nukûl, 11,199-211; Alusi, XXX, 27O-27I

(2) Elmalılı Hamdi Yazır H.D.K.D., Cilt 9, s. 6321

(3) Elmalılı Hamdi Yazır a.g.e., s. 6333

(4) Said Nursî, Sözler s. 65

 

Bu sorunun bir değişik formatı: Allah kaldıramayacağı taşı yaratır mı?

Örneğin bir matematik profesörü düşünün adam matematiğin her şeyine hakim mutlak bilgin. Matematikte bilemeyeceği hiç bir soru yok. Bu kişi için "matematikte çözemeyeceği soru sorabilir mi" demek gayet saçma olur. Yaratılmış olan yani yaratıcının yarattığı mantık bu soruyu zaten mantıkszı buluyor. İsteseydi mantıklıda buldurabilirdi. Allah'ın kaldıramayacağı taş yoktur. Varı da yoğu da Allah yaratmıştır. Üçgen dörtgen olabilir mi gibi mantıksız bir soru. Ama unutmayalım mantığın yaratıcısı olan Allah tır. Örneğin

 

 

5. SORU

 

 

AHİRZAMAN VE KIYAMET  VE ALAMETLERİ İLE İLGİLİ HARİKA AÇIKLAMALAR

Bu bölüm daha sonra boş vakit bulduğumda eklenecektir

 

NEDEN ALLAH DİNDAR İNSANLARA, İNANÇLI İYİLERE ZULUM VERİYOR FAKAT KAFİRLERİ GÖRMEZDEN GELİYOR?

SORU

Allah Neden Masumlara Ve Çocuklara Zulmedilmesine İzin Veriyor?
Allah'ın sonsuz merhameti buna nasıl müsade ediyor?
İşte cevabı...Cevabı youtubeden dinlemek için buraya altı çizili yazıya tıkla..

 

Dünyada çile çekenlerin suçu ne? Bazılar bir eli yağda bir eli bağda bu neden? Özellikle neden kafirlerden zalimlerden böyle..

Büyük cinayetler büyük merkezlere -biraz gecikmeyle de olsa- havale edilir. Örneğin köyde biri tavuk çalsa muhtar bunu aralarında halledebilir. Ama köyde biri cinayet işlese hemen büyük merkezlere havale edilir. Savcısı polisi o adamı yakalar. Biraz gecikmeylede olsa mahkeme sürecine havale edilir. Kafir ve zalimler küfürleriyle -bir salisede bile sonsuz tanıtıcıları tanımayarak sonsuz cinayet işlediğinden, zalim zalimlik yaptığından- yaratıcı fani olan bu dünya hayatı -sonsuza göre fani hayat bin sene bile olsa hiç hükmündedir- boyunca cezaları çekilmesi olmayacağından sonsuz hayata bırakır. Masuları ise fani hayatta bazı hastalık, musibet vb. tersliklerle günahlarını yok eder ve ebedi hayata cenneti hazırlar. Diğer zalimler ise sonsuz hayatta hiçbir alacak bırakmaz. Ever sadece dünyalık düşünürseniz büyük zulumdür bu. Fakat sonsuza kıyas olduğunda büyük adalet olur.

Biricisi: Eğer Allah sadece bu dünya için bizi yaratmış olsaydı evet bu çok büyük bir zulümdü. Hem de bu soruyu soranlar yüzde sonsuz haklıydı. Fakat Allah için dünya hayatı ahiret hayatı aynı anda gözükür. Ve dünya hayatı ahirete nispeten bir salise bile değil yani bir hiç. Çünkü en ahiret sonsuz ve en büyük rakamın bile sonsuza kıyası sıfırdır, değersizdir. Çekilen çileler, hastalıklar, musibetler, belalar sadece günahlarımıza kefaret olmakla kalmaz, sonsuz hayatımızdaki mertebemizide yükseltir. Ve bazen Allahın çok yükseltmek istediği kulları vardır ve onlar kesinlikle ibadet vb. yollarla o mertebeye çıkamazlar. Bunun için onlara bazı imtihanlar verir ve o sayede onları o sonsuz hayatlarında o yüksek mertebeye ulaştırır. Aynen şehit edilen birinin ahirette "az bir zahmetle sonsuz bir saltanat kazandım. ve o zalimlerde cehenneme gitmesiyle intikamımı tam aldım." demesi gibi..

İkincisi: Ayrıca bu dünya bir imtihan dünyası. neyle imtihan edilecek ki insan..zenginlik, fakirlik, hastalık, vb..fakat adalette farklı tecelli ve sırlar vardır. Ya da hayatın adaleti çok farklı işler. Unutmayın nice saraylarda ki insanlar intihar etmektedir. Yediği baklavadan tat alamazken, kuru ekmeği bulan insan ondan daha fazla tat ve hayattan huzur alabilmektedir. Nice gece kondulardaki insanlarda mutludur. Engelli bir insan engelsiz bir insandan daha mutlu olduğu görülebilmektedir.  Nice hastaların başında ölecek diye ağlayanlar ölmüşlerdir, o hastalar şifa bulup yaşamışlardır..Yani yaratanın hikmetinden sual(soru) sorulmaz. Bazı çileler yaşayan insanlar da ucbe(ameline-yaptığı iyi işlere güvenme hastalığı) girmemeli. Yani ameline güvenmemeli. Çünkü insan gece gündüz ibadet vb. etse bile sadece verilmiş olan nimetlerin karşılığı olamaz. Bir nefes alabilmemiz için bile bütün evrenin-dünyanın dönmesi, atmosfer azot devinimi, atmosfer tabakaları, bitkiler, hayvanlar vb. canlı cansız her şeyin- çalışması gerekmektedir mesela..Sabah namazından sonra öyle namazını kıldığınızda aradaki nimetlerin bile şükrü olamaz. Bu yaşanılan imtihanlarla ucbe de düşmemek gerek çünkü bu nedenle cennet yaratanın fazlındandır, lutfudur hediyesidir. Cehennem ise kendi cezasıdır. Aşağıdaki kısmı "ilahi program kader" bölümünden konu ile ilgili olduğu için almak istiyorum..

(Kader ve cüz-i irade(insana verilmiş irade) imanın son hududunu çizmiştir. Kader: nefsi gururdan kurtarır. Cüz-i irade ise insana sorumluluk vermesine vesile olur. Bir boing plotunu düşünelim. 600 den fazla yolcusuna “hey bu uçağı uçuran benim.” Deme hakkına sahip olabilir mi? O uçağın belki de bir vidasını bile yapamaz. Ya da bir gemi kaptanı..İnsan da cahilliğinden ve kendisine emanet verilmiş egosundan dolayı, her şeyi kendisinin yaptığını, kendi kudretiyle cansız ve canlıların onun yardımına koştuğunu sanmaktadır. Âdeta öttüğü için güneşin doğduğunu sanan bir horoz gibi:)) Hâlbuki insan, konuşurken başta dilinde binlerce kası oynar, haberi bile olmaz. Vücudunun bir hücresinde bile sayısız şuurlu işler olur, haberi bile olmaz. İşte kader der ki "GURURLANMA. Yaptığın her iyi şey Allah'tandır." Sana koşan canlı cansız, güneş ışınları, su ve hava dengesi, madeninden, meyve ve sebzesinden, arının balı, ineğin sütü vb. her şey kaderden külli iradeden. "Sen gemideki dümenci gibisin, ya da uçağı kullanan pilot gibisin. Gururlanamazsın." Bu sefer “her şey Allah tan ise ve iyiliklerimde havalara girip ben ve egom hissedar değilse, günahlar ve kötülüklerde o zaman külli iradedendir yani yaratandandır” diyeceği anda kader diyor ki: Hayır cüz-i iraden var. Sorumlusun. Yani gemi dümenini terk edersen, uçağı kasten düşürürsen bütün sorumluluk senin. YANİ KADER NEFSİ GURURDAN, CÜZ-İ İHTİYARİ İSE NEFSİ SORUMLULUKTAN KAÇMAKTAN KURTARMAK İÇİN İMAN ŞARTLARI ARASINA GİRMİŞTİR. YOKSA BUGÜNKÜ İNSANLARIMIZ GİBİ İYİ VE HAYIR İŞLERİNDE NEFSİNE PAY VERİP, SORUMLULUKTA İSE YARATANI VE KADERİ SUÇLAMAK İÇİN GİRMEMİŞTİR:) Maalesef bu gün bu mana tamamen tersine kullanılmaktadır. Yani iyi işlerimizde kendimiz yaptık diye hava atıp gururlanırız, Allah'ın lütfettiğini ve şükrü unuturuz. Kötü işlerimizde ise direk kaderi ve yaratanı suçlayıp, hiç üzerimize almayız.)

Ayrıca buraya güzel bir hikaye de ekliyelim:) Harun Reşit bir gün vezirleriyle dolaşırken karşısına artezyen kuyusunda çalışan bir yahudi çıkar. "Siz dünya kafirin cenneti, müminin cehennemi diyorsunuz. Bir sizin halinize bakın, saraylar köşkler, kaftanlar hizmetçiler,  bir de benim" deyince. Harun Reşit:  "Senin ahiretteki haline göre bu halin cennetindir, benim bu halimde ahiretteki halime göre cehennemdir." der..

Üçüncüsü:

Engellinin suçu ne?

-Soru: Bir arkadaşım “Engellilerin suçu ne ?” diye sordu, cevap veremedim. Ne diyebilirim?

-Cevap: Engelli kardeşimize kim suçlu gözüyle bakabilir? Arkadaşınız “Suçları neydi ki onları Allah engelli yarattı?” diye mi sormak istiyor? Allah’a inanan ve dinini iyi bilen bir Mümin’in kalbine böyle bir soru gelmez. 

-Hindistan’da hükmeden reenkarnasyon inancına göre, insan öldükten sonra hayatındaki günahına/sevabına göre yeniden başka bir bedende dünyaya gelir. Örneğin bir zalimse köpeğin vücudunda dirilirken, iyiliksever birisiyse bir bilgenin vücudunda dirilir, hatta tanrılaşır. Bizim dinimiz böyle bir safsata inanca yer vermez. 

-Bizim dinimize göre, Allah dilediği şekilde hayatı engelli veya engelsiz yaratır. Kimini doğmadan, kimini bebekken, çocukken, yetişkinken veya yaşlanınca ahırete alır. Kimine hastalık, kimine şifa, kimine zenginlik, kimine fakirlik verir. Kimini erkek, kimini kadın, kimini güzel, kimini çirkin yaratır. Verdiklerini de zaman içerisinde değiştirir. Hastaya şifa, şifalıya hastalık, zengine fakirlik ve fakire zenginlik verir. Tüm bu farklılıkların içerisinden geçen hiç kimse doğal özellikleri nedeniyle suçlu sayılamaz. 

-Dinimizde hayatın amacı dünyada hesapsızca keyif sürmek değil, Allah’ın verdiği şartlarla mücadele ederek Allah’ı ve sonsuzluğu kazandırmaktır. Bu açıdan insanlar engelle, hastalıkla, ayrılıkla, fakirlikle, musibetle sınanarak vicdanlarını geliştirirler. Yaradılış amaçlarına kavuşabilirlerse sonları sonsuz Cennet olur.

-Birçok insanın imtihanı gizli kalır da, engelli bir insanın üzerinde Allah’ın imtihanı alenen görünür. Allah her farklılığı mutlaka önemli bir amaç için yaratmıştır. Bu açıdan engellileri de hem kendilerine bir imtihan, hem de engelsizlere bir mektup, bir uyarıcı olarak yaratmıştır. Allah engellilik rolünü ona değil de sana verebilirdi. Seni de başka bir şeyle sınayacaktır. Başına kaderden bir bela gelirse ille de suçlu mu sayılacaksın? Cennet bedava değildir. 

-Basiretli insan engelli kardeşinin hayata tutunma azmini, şükrünü, vefasını, sabrını görür. Onun bunca zorluğa rağmen hayata tutunabilmesi karşısında kendi nankörlüğünün ne denli kötü göründüğünü algılar. Kötüye kullandığı gözünün kulağının hesabını ilahi huzurda veremeyeceğini fark eder. Kendine gelir, durumunu düzeltir. 

Engellinin engelinden çekebileceği sıkıntıya gelince… Aslında engelliye hayatı dar eden engelinden ziyade engelsizin nankörlüğü ve duyarsızlığıdır. Engelli acınmaya muhtaç değildir. Engellinin hakkı, tam bir insan gibi saygı görmektir. Görmezlikten gelinmemektir. Yolların, rehberlerin “aramızda engellilerimiz de var” düşüncesiyle tanzim edilmesidir. Engelliyi üzen Allah’ın verdiği engel değildir yani. Engelsizlerin hayatı sadece kendilerinden ibaret sanma bencillikleridir.

Şükreden samimi bir kalbe Allah zindanda bile ıstırap çektirmez. Nice engelli engelliyle boğuşmadan hayata tutunmakla ve sonsuzluğu kazanmakla ilgilenebildiği ortadadır. Nankörlük ise sarayda bile insana hayatı dar eder. Asıl engelli odur ki gözü vardır görmez, kulağı vardır duymaz, kalbi vardır hissetmez. Eli ayağı sağlamdır ama o yapmaktan, çalışıp çırpınmaktan erinir. Dr. Muhammed Bozdağ

 

 

6. SORU

 

HAK BİR OLUR NEDEN BU KADAR MEZHEP FELAN VAR?

Bu bölüm daha sonra boş vakit bulduğumda eklenecektir. Fakat şimdilik aşağıdaki video olabilir..

mezheplerin hikmetlerini at dostum


http://www.youtube.com/watch?v=3uI4Vtim7QU&list=PLzZaQTROoMO8rCic9GOF_JMKd8ZixRdt_


 

 

7. SORU

 

VESVESE NEDİR VE ŞEYTANDAN NASIL KORUNABİLİRİZ? VESVESE: STRES

Bu bölüm daha sonra boş vakit bulduğumda eklenecektir.

 

8. SORU

 

TARİKAT NEDİR HASTALIKLARI, TEHLİKELERİ VE FAYDALARI NELERDİR?

TEHLİKELERİ(Bu maddeler hak tarikatler için değildir, yoldan çıkan ya da çıkma tehlikesinin görülebilmesi içindir..)

1. Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve manidar "Cibali Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velayet, zahiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bazan sahvede ve daire-i akılda görünür, bazan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir mes'eleyi halet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise indallah mahfuzdur, dalalete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller, bid'at ve dalalet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmis. Iste muvakkat veya daimî meczub olduklarından, manen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef degiller. Ve mükellef olmadıkları için, muahaze olunmuyorlar. Kendi velayet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalalete ve ehl-i bid'aya tarafdar çikarlar. Mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. Mektubat.343 Gerçi bazıları muhyiddini arabi gibi "bizim seviyemize gelmeyenler eserlerimizi okumasın" demişlerdir. Bazılarıda istiğrak halleriyle-kendinden geçme, o kalbi durumla aklını yitirme- durumlarında kendileri o haldeyken akılları başında olmadığı için dediklerinden, yaptıklarından sorumlu değildir. Fakat o halleri geçip normal aleme duruma döndüklerinde sorumludur. O halleriyle onların peşlerinden gidenlerde sorumludur.

Ayrıca insanların arapça bilenleri ve konuşanları ya da arap gibi giyinenleri-ebu cehilde arapça konuşurdu, hemde ustaca, vesileye inanırdı, sarık sakalı vardı- büyütme ve ağlayarak duygu sömürüsü yapanlara yönelme hastalığı da bu tarikat hastalıklarından sayılabilir. Firavun başına sarık sarsa, yahudi şapkasının büyüğünü takarsa, tepihini alırsa, Türk ve müslüman olsa "bizim fravunumuz" oluverir:)) Bu hastalıkla tarikatler insanları etkiliyor, bu yolla kullanıyor gücünü maddi manevi gücünü artırıyor.

2. Tarikat adetlerini farzın ve sünnetin önüne geçirmek. Virdini yapmak için camideki farzını ya da farz namazını bile terkeder öncelik olarak tarikat adetlerini esas alır. Halbuki bütün sünnetler bir farzın yerini tutmayacağı gibi, bütün tarikat adetleride bir farzın yerini ya da bir sünnetin yerini tutamaz.

3. Dini imani konularda manayı murat haktır demeli. Ondan sonra fikirleri tartışmalı ve değerlendirmeli. Yani Allah Kuranında ne kast ettiyse kesin olan mana ile o haktır ve gerçektir demeli..ondan sonra kendi fikirlerini beyan etmeli. Mezhep vb. herkes farklı farklı görüşte. Bazı görüşler zaten imani konular bile değildir. Örneğin ahrette yaratanı görecekmiyiz görmeyecek miyiz vb. gibi.. başörtüsü meselesinde de Kuran da bir yerde geçiyor. Namaz gibi tekerrür yani tekrar edilmiyor. Kimisi göğüslerinizi örtün diyor felan filan. Bizim dememiz gereken manayı murat haktır…deyip sonra yorumlamaktır. Zaten islamın yanlış yorumundan çok çekmiyor muyuz. Herkes yorumlama da hür olmalı fakat dediğim ölçüyle. Tarikat ve mezhep ve cemaat hastalıklarına dikkat edilmeli: bu hastalıklar tarikat vb. adetlerini dinin ve farzların önüne geçirmek. Meseleleri olduğundan fazla büyütmek, mekruhu haram, haram olmayan şeyleri takva adıyla haram kılmak vb. halbuki Allahtan başka kimse haramı helal, helali haram yapamaz. Allah adına dayatma, iftira ve haram kılma takva felan filan diye yapılmamalıdır. Bazen insanlar kendi yaşadıklarını, ya da fikirlerini desteklemek için Allaha ya da peygambere iftira ile destek alabilmek için bile hadis vb. şeyleri kendilerine yontabilmekte ya da uydurabilmektedir. Tarih böyle sahtekarlarla doludur. Yüzü kapatma yokken emreder. Adam dinde seccade bile yokken “seccaden kumlardı” diye şiirlerde bile bahsedilirken çift seccade kullanması, ayağına aynı anda mes giymesi vb. bunu da takva diye herkese şumullemesi yani genellemesi düzeni bozuyor. Saatin işleyen çarklarında salise çarkının önemini anlayan bir kişinin “bu kadar önemli bir çark neden bu kadar küçük diyerek çarkı büyütmesi saati bozuyor” aynen bunlarda böyle islamı takva adı altında bozmuş oluyor bu da büyük tehlike…

4. İslam "lailahe" ile başlar yani Allahtan başka herkesi ve her büyüklüğü önce yıkar yok eder. "Allahtan başka ilah yoktur." Büyüklük Allah'a mahsustur. Hz. peygamber önce abd yani kul sonra resuldur. Af şefaat vb. sadece Allah'ındır. Halbuki bu tarikat vb. teslimiyetle insanlar şeyhlerini büyütmeye ve onlara bazı üstünlükler belirtmeye başlar. En tehlikeli durumda ve dinin ruhuna ters düşen budur. Bazıları mehdi, kurtarıcı yani manevi makam sahibi olmadan dini bile anlatılamaz haldeler. Yani bu dünyada din mevki makam-mehdi, lider vb.- olmadan anlatılamaz mı? Halbuki tamamen olay terstir. Nefis cümleden edna(en aşağı, adi), mana cümleden âlâdır(üstündür). Yani kuyumcunun tipi vb. önemli değildir. Önemli olan kuyumcudaki altındır. Yani gerçeklerdir. Şirk en tehlikeli konudur. Allahın haram etmediğini haram edemeyiz. Ya da insanları büyük göremeyiz. En ufak şeylere takta adıyla dikkat edilirken şirke hiç dikkat edilmemektedir. Şirk 7 büyük günahtan bile değildir. Çünkü şirk koşan imandan dinden çıkar..En büyük fitne bazen din adamları, papazlar, vb. olabilmektedir. Eğer tuttuğun yol Allah tan başkasına(mevki, makam, şan, para, siyaset, kişilere vb.) gidiyorsa, yarın seccadeni cehenneme sererler(Sadi Şirazi) Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..
Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.
[Mehmed Akif ERSOY]
"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Hz. Peygamber her şeyi danışarak, meşveretle, oylamayla yaparken bunlar bana itaat et diyorsa bu islamın ruhuna terstir. Sahabeler "bu vahiy mi sizin fikriniz mi" diye sorarak peygamberin fikriyse hemen itiraz edip kendi düşüncelerini söylerken, ayrıca meşveretlerde peygamberin dediğinin zıttına uyulurken bunlar tam tersidir. Ayrıca hz. peygamber kendisinden sonra kimseyi atamaz ve seçime bırakırken bunlar atarlar.
Örneğin:

5.

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir. NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay.Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

 

 

 

Bu bölüm daha sonra boş vakit bulduğumda eklenecektir.

 

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ebu Hureyre (R.A.)dan rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

“Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.”1 buyurmuşlardır. Bu ne demektir?

Katâde bin Nu'man (R.A.)dan rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

“Allah Cebrail'i, bana gönderdiği suretlerin en güzelinde indirdi. Cebrail şöyle dedi: "Ey Muhammed, yüce Allah sana selâm söylüyor ve şöyle buyuruyor:

“Ben dünyaya dostlarım için acı, bulanık, dar ve sıkıntılı olmasını vahyettim. Tâ ki, Bana kavuşmayı özlesinler. Ben dünyayı dostlarım için bir zindan, düşmanlarım için de bir Cennet olarak yarattım.”2


Dünyanın mümine zindan olmasından kasıt; dünya şehvetlerinden bazılarının mümine haram ve mekruh kılınması ve meşakkatli ibadetlerin emir buyrulmasıdır. Mümin öldüğü vakit rahata erer ve Allah Tealâ\'nın ona hazırladığı ebedi nimetlere, kedersiz rahatlara kavuşur. Dünyanın kâfire cennet oluşu ise, dünyada bütün arzu ve şehvetlerinin gerçekleşmesi itibariyledir. Kâfir öldüğü zaman ebedi azaba ve ebedi mutsuzluğa uğrayacaktır.

Diğer bir bakış açısı da, dünya ve ahiret nispeti, karşılaştırması yönüyledir. Cenneti hak etmiş bir mümini düşünelim: Dünyada helal olan tüm lezzetleri tatmış. Aynı şekilde cehennemi hak etmiş bir kâfiri düşünelim: O da dünyada helal-haram ne kadar lezzet varsa tatmış olsun. Şimdi bu mümin ile kâfirin dünya ve ahiretini kıyaslayalım:

Mümin kimse, Cennet ve Cemalullah gibi o kadar büyük nimetlerle karşılaşır ki, dünya hayatı bunun yanında zindan gibi kalır. Kâfir de ahirette öyle azap çekecektir ki, dünya onun yanında bir Cennet gibi kalacaktır. 

Demek ki hadis-i şerifi ahirete nispetle müminin dünyası Cehennem, kâfirin dünyası da Cennettir şeklinde anlamak gerekir.

Ayrıca buraya güzel bir hikaye de ekliyelim:) Harun Reşit bir gün vezirleriyle dolaşırken karşısına artezyen kuyusunda çalışan bir yahudi çıkar. "Siz dünya kafirin cenneti, müminin cehennemi diyorsunuz. Bir sizin halinize bakın, saraylar köşkler, kaftanlar hizmetçiler,  bir de benim" deyince. Harun Reşit:  "Senin ahiretteki haline göre bu halin cennetindir, benim bu halimde ahiretteki halime göre cehennemdir." der..


Bu hadis-i şeriften ders çıkarmamız gereken birçok husus vardır: 

Bunlardan biri dünyaya gerektiğinden fazla önem vermememiz gerektiğidir.

Bir hadis-i şerifte dünyanın Allah Teâlâ katında kusurlu bir oğlak ölüsü kadar kıymeti olmadığı ifade edilmektedir. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz dünya nimetlerini kâfir müslüman ayırmadan çalışan her kuluna vermektedir. Çok çalışan kâfirlere, az çalışan müslümanlardan daha fazla dünya nimeti vermesi de bundandır. Fakat ahiret nimetleri böyle değildir. Onların Allah katında kıymeti vardır. Binaenaleyh bu nimetleri özellikle müminlere ve rızasını kazananlara ihsan edecektir.

Dünyanın imtihan yeri olduğunu unutmayacağız. İmtihanın rahat olmasını beklemek doğru değildir. Mümin dünyada rahatı değil, hizmeti aramalıdır. Dünyanın şerefi zenginlik, ahiretin şerefi ise takvadır. ALLAH Teâlâ için olan şeyler dışında dünya ve dünyadakiler lanetlenmiştir. Cenab-ı Hakk katında dünyanın sineğin kanadı kadar kıymeti olsa idi, oradan kâfirlere bir bardak su bile vermezdi. ALLAH Teâlâ hazretlerine karşı, seni kulluktan alıkoyan her şey dünyadır.

Bu sebeple akıllı ve ferasetli mümin dünyayı kendisi için yalancı ve sahte bir cennet yapmak için çalışıp çabalamaz. O, böyle bir tuzağa düşmez. Dünya cennet değildir, cennet olmaz. Dünya imtihan yeridir. Dünyanın zenginlikleri geçicidir. Dünya aldatır, oyalar.

Elbette dünya için çalışmaya gerek yoktur denilemez. Dünyada ne kadar kalacaksan, onun için o kadar çalış; ahirette ne kadar kalacaksan onun için o kadar çalış.

Evet, dünyada rahatı aramayacağız. Ahiretimizi kazanmak için, ebedi rahatlık için, gerekirse rahatsız olacağız.

Dilimizde dolaşan “Dünyada rahatlık yoktur\" diye güzel bir söz vardır: Çünkü dünya hayatı acılarla, üzüntülerle, sıkıntılarla doludur. Bilhassa müminin başından belâlar eksik olmaz. Bunun sebebi müminin manen olgunlaşıp Cennete lâyık hale gelmesidir. Cenab-ı Hakk sevgili kullarına çeşitli musibetler verir; onları sabra, tahammüle davet ederek manen yükselmelerini sağlar. 

Sabır ve tahammül gösterildiğinde mümin kullarının günahlarını silen, onlara manevî makam ve mertebeler ihsan eden Cenab-ı Hakk, işte böyle dünya hayatını belâ ve felaketlerle donatmıştır. Çile ve ıstırap eksik olmaz insanın hayatında. Bazen dünya yıkılacak olur. İnsan o kadar daralır, bunalır ki nerdeyse çıldıracak dereceye gelir. Ama mümin bütün bu hallerde huzurundan pek birşey kaybetmez. Çünkü o zahmette rahatı bulmuş insandır. Her şeyin Allah\'ın izni ve müsaadesiyle olduğuna inanır ve Ondan gelen her şeyi sabır ve tahammülle karşılar.

Bu işin görünen kısmıdır. Yoksa aslında kâfir dünyada da bir nevi Cehennem hayatı yaşamaktadır. Görünüşte şatafatlı, parlak bir hayat geçirmektedir, fakat içi ıstırap ve sıkıntılarla doludur. Çünkü inançsız insan, ölümü yokluk olarak görür. Her an darağacında asılacakmışçasına korku ve endişe içerisinde kalır. Lezzetleri bütün bütün kaçar. Hiçbir şeyden gerçek manada bir lezzet alamaz.

Mümin ise, dünyayı âhiretin bir bekleme salonu şeklinde görür. Dünyası ne kadar sıkıntılı ve ıstıraplı da olsa, gideceği yerde rahat edeceği düşüncesiyle sabreder, şükreder. Müminin dünyası âhiretine kıyasla zindan şeklindedir. Yoksa mümin dünyada da bir nevi Cennet hayatı yaşamaktadır. Bedenen zindanda bile olsa ruhen bahçelerde, saraylardadır. Çünkü mümin acı tatlı her şeyin Allah\'tan geldiğini bilir, Allah\'tan gelen her şeyi hoş karşılar, tahammül eder, sabreder.

Bu nedenle hadis-i şerifi bazı kimselerin anladığı gibi dünya hayatını mümin için gerçek bir zindan ve çile-sıkıntı yeri olarak anlamak doğru değildir. Dünyada neden kâfirler konfor ve rahat içinde yaşasınlar da Allah\'ın yeryüzündeki en sadık halifeleri olan Müslümanlar çile ve ıstırap çeksinler

Böyle bir anlayış doğru değildir. Çünkü Müminin âhireti de cennettir, dünyası da. Mümin, imanın verdiği nur ve mutlulukla gerek ferdî, gerek ailevî ve gerekse toplum içinde huzurlu bir hayat yaşar. Dünyanın meşru her türlü nimetinden gerektiğince faydalanır. Onu dünya nimetlerinden uzaklaştıracak hiçbir gerekçe ve sebep yoktur. Allah, âhiret nimetlerini olduğu gibi dünya nimetlerini de mümin kulları için hazırlamıştır.

Saadet kaynağı olan iman içte olduktan ve dünya nimetlerinden mümkün olduğunca faydalandıktan sonra dünya niçin zindana dönsün?

 

9. SORU

Kuran' da ki tekrarların olmasının nedeni nedir?

 

Birincisi tekrarlar ihtiyaçtan doğar. İnsan her zaman nefes alır ve her gün yemek yer ya da su içer. Bunun gibi insanlar her zaman yanlarında Kuranın tamamını bulundurup ezberleyemez. Bu nedenle bir surede bütün konular vitamin ilaçlarında her türlü vitamin ve mineralin bulunması gibi bulunur. Bu ihtiyaçtan kaynaklanır.

ikincisi:...

Kur’an ayetlerindeki tekrarlar usanç vermiyor mu bu tekrarların hikmeti nedir?

Arkadaş her parlayan şey ateş değildir. Evet, tekrar bazen usanç verir. Fakat umumi değildir. Her yere, her kelama ve her kitaba şamil değildir.
Usanç verdiği zannedilen pek çok tekrarlar, söz sanatı olan belagatçe güzel kabul edilir. Ve takdir edilir.
Evet, insanın yediği yemekler; biri gıda, diğeri meyve olmak üzere iki kısımdır.
Birinci kısım yani gıda olanı tekrar ettikçe memnuniyet verir, kat kat teşekküre sebep olur.
İkinci kısım olan meyve de ise tekrar usanç, değişiklik ise lezzet verir.
• Aynen bunun gibi sözler ve kelamlar da iki kısımdır.
Bir kısmı ruhlara gıda ve fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki, tekrar ettikçe, güneşin ışığı gibi, ruhlara, fikirlere hayat verir. Meyveye benzeyen kısımda ise tekrar makbul değildir. Ve beğenilmez. Buna binaen; Kur’an tamamıyla kalplere gıda ve kuvvet olduğundan, tekrarı usanç değil, lezzet verdiği gibi, Kur’an ayetlerinden öyle bir kısmı vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmünde olup, tekrar ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar, misk gibi karıştırıldıkça kokar.
• Ayrıca tekrar zannedilen ayetlerde, hakikatte tekrar yoktur. Zira o ayetler ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifade ettiğinden, yalnız ibarece ve lafızca birbirine benzediklerinden tekrar zannedilmiştir. Hatta Musa (a.s.)’ın kıssasında çok meziyetler ve hikmetler vardır ki, her makamda o makama münasip bir yön ile zikredilmesi, belagatin ta kendisidir. Demek hangi surede tekrar varsa, o surenin ruhuyla münasip bir cihet bizzat kastedilmiştir.
• Ayrıca Kur’an, hem bir zikir kitabı, hem bir dua kitabı, hem bir davet kitabıdır. Bu sebeple içindeki tekrar güzeldir hatta lazımdır. Zira zikrin gereği tekrar ile nurlanmak, duanın gereği ısrarla istemek, davetin gereği ise tekrar ile kuvvetlendirmek. O halde kusur zannedilen tekrar kusur olamaz.
• Bilakis böyle bir kitapta tekrar olmaması kusurdur. Çünkü zikir, dua ve davet tekrar ile güzeldir.
• Hem herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya güç yetiremez fakat bir veya birkaç sureyi okumaya muvaffak olabilir. Onun için Kur’an’da ki tevhid, ahiret ibadet gibi en mühim maksatlar her bir surenin içine yerleştirilmiş böylece her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiştir. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için bu maksatlar hemen her surede tekrar edilmiştir.
• Hem Kur’an tesis edicidir. Âlemi islamın temellerini ve bu dinin esaslarını içerir. Ve bu esasları beşerin toplumsal hayatına yerleştirip tesis etmeye çalışır. Öyle ise bu esasların tekrar ile zikredilmesi gerekir ta ki bu tekrar ile o hakikatler kalplerde kuvvet bulup perçinleşsin. O halde kusur zannedilen tekrar kusur değildir. Bilakis nerde tekrar var ise orada önemine binaen bir tekid var demektir.
• Hem Kur’an öyle büyük meselelerden ve ince hakikatlerden bahseder ki onu okuyup dinleyenlerin kalplerine yerleştirmek için çok defa farklı şekillerde tekrar gerekir.
Arkadaş her parlayan şey ateş değildir. Evet, tekrar bazen usanç verir. Fakat umumi değildir. Her yer, her kelam ve her kitab için geçerli değildir.
İşte saydığımız tüm bu sebeplerden dolayı kusur zannedilen Kur’anda ki tekrarların ne kadar yerinde, münasip ve belâğatça makbul olduğu anlaşılmıştır. Bizler ayetlerdeki tekrarın hikmetlerini birer cümle ile ifade ederek bu konuyu tamamlamak istiyoruz.
1- Kur’an’da her makamda ayrı ayrı hikmetler, nükteler, gayeler ifade edildiğinden ve ayetler ibarece ve lafızca birbirine benzediklerinden tekrar zannedilmiştir.
2- Kuran hem bir zikir kitabı, hem bir dua kitabı, hem bir davet kitabıdır. Zikir, dua ve davet ise tekrar ile güzeldir.
3- Hem herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya güç yetiremediği fakat bir veya birkaç sureyi okumaya muvaffak olabildiği için en mühim maksatlar her bir surenin içine yerleştirilerek her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiştir. Yani hiç kimseyi mahrum etmemek için bu maksatlar hemen her surede tekrar edilmiştir.
4- Hem Kur’an tesis edicidir. İslam’ın esaslarını beşerin toplumsal hayatına yerleştirip tesis etmeye çalışmaktadır. Öyle ise bu esaslar tekrar ile zikredilmelidir ki o hakikatler kalplerde kuvvet bulup yerleşsin.
5- Hem Kur’an’ın zikrettiği büyük meseleleri ve ince hakikatleri, onu okuyup dinleyenlerin kalplerine yerleştirmek için çok defa farklı şekillerde tekrar gerekir.
Tüm bu sebeplerden dolayı Kur’an ayetlerindeki tekrarlar yerindedir, lazımdır ve güzeldir.

 

 

10. SORU

Nâsih mensuhun hikmeti nedir? Neden Allah hüküm değiştirmiştir. ya da

 

böyle bir şey var mıdır? Aslında nasih mensuh yoktur. (sonra açıklanacak)

Birincisi: Mevlamız bize değişimi ders veriyor. Sabit fikirli olmamayı gerektiğinde hüküm değiştirilebileceğimizi vb..Bu değişimler temel konularda mesela imani konularda felan değildir.

İkincisi: İlkokul, ortaokul, lise, üniversite matematik, türkçe konuları seviyeye göre değişiyorsa insanlarında imtihanları, şeriatları dönem dönem, devir devir, çağ çağ değişik kanunlarla sınanmıştır. Bir kısmına balık tutmak belli gün yasaklanmış, bir kısmına ....

Üçüncüsü: Çağlar farklı olduğu gibi insanlarda da durumlar değişir. Bin bir türlü halleri vardır. Her eve kendi kapısından girildiği gibi her duruma göre farklı şartlar oluşur. İmam azamın kufedeki fetvaları ile basradaki fetvaların bir birinden tamamen farklı olması gibi. Su ishal için vacip iken, ameliyattan yeni çıkanlara haram, normal insanlara mübah olması vb. gibi. duruma göre fetvalar değişeceği gibi..

 

 

11. SORU

 

Ayrıca Kuranın hiç değiştirilmeden bu güne kadar geldiğini iner inmez yazılıp muhafaza edilen tek ilahi metin olduğunu bütün düşmanları bile kabul ederler. Fakat son zamanlarda misyonerlerin Kuran değiştirildi iddiasına karşı cevabı da nasıl yazıldı bölümünden sonra mutlaka izlemenizi öneririm. Misyonerlerin asılsız Kuran değiştirildi iftirasına cevabı dinlemek için yazıya tıklayın

 

    KUR'AN NASIL YAZILMIŞTIR? KUR'AN DA TAHRİFATLAR OLMUŞ DİYENLERE BİLİMSEL NASIL CEVAP VERİLMELİDİR?

Kur'an'ın ilk yazılmış nüshaları neden ortadan kaldırıldı  mı? Kur'an'ın aslı yakıldı mı?

Değerli kardeşimiz;

Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Mesud, Hz. Aişe, Hz. Abdullah b. Abbas gibi bazı sahabilerin elindeki Mushaflar, hususilik arz ediyordu. Daha Kur'an'ın vahyi tamamlanmadan, bu zatlar peyderpey gelen ayetleri kendilerine yazmaya başlamışlardı. Bu Mushaflar, onların kendilerine özel mushaflar olduğu için, ayetin manasını açıklayan bazı haşiye türü eklemeleri yazmakta bir sakınca görmemişlerdi. Halbuki daha sonra bu farklı ifadeler veya açıklamalar başkaları tarafından ayetin kendisi olarak değerlendirilebiliyordu.

 

Misal olarak, Abdullah b. Mesud'un mushafında meal olarak:

 

"(Hac mevsiminde) "Rabbinizden rızk istemenizde bir günah yoktur."(Bakara, 2/198) şeklinde yazılmıştı. Oysa parantez içindeki bilgi, onun Hz. Peygamber (a.s.m)'den öğrendiği ayetin bir açıklamasıdır.

 

İşte yedi lehçe, farklı telaffuz ve benzeri sebeplerden dolayı, Hz. Osman (ra) devrinde, -daha önce Hz. Ebu Bekir (ra) döneminde bir araya getirilen ve daha sonra Hz. Hafsa (ra)'nın yanında bulunan Kur'an sahifeleri esas alınarak dört veya yedi adet Mushaf nüshaları düzenlenmiştir.

 

Ümmet içinde bu konuda birliği sağlamak maksadıyla, bazı kimselere özel Mushafları -sahabelerin onayıyla- yaktırmıştı. (bk. Suyutî, İtkan, I/134; Subhi Salih, el-Mebahis, s. 78-85).

 

Ünlü tefsir ve hadis âlimi İbn Kesir (ö. 774), söz konusu nüshalardan bir tanesini Şam'da Dimaşk camiinde gördüğünü söylemiştir. İbn el-Cezerî, İbn Fadlullah el-Umerî de bu Mushafı orada gördüklerini söylemişlerdir. (bk. el-Mebahis, s. 88-89).

 

Konuyla ilgili detaylı bilgi için şu makaleyi de okumanızı tavsiye ederiz:

 

Kur'an'ın aslı yakıldı mı?

 

Vahiy nedir? Kur’an Nasıl Toplanmıştır?

 

VAHİY: Kelime anlamı, imâ, fısıldama, işaret, bir şeyi hızla yapmaktır. Dini anlamda ise vahiy; Yüce Allah'ın, insanlara ulaştırmak istediği mesajı (emir, yasak, tavsiye, bilgi,..), değişik yollarla Peygamberine iletmesine denir. Vahiy kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de; ilham etmek, içgüdü, emretmek, işaret etmek, fısıldamak anlamlarında da geçmektedir...

 

Peygamberimiz (a.s.), peygamberliğinin ilk altı ayında sâlih rüyalar görür ve gördükleri aynen çıkardı. "...Mü'minin rüyası, peygamberliğin kırkaltı parçasından biridir.” buyurmuştur. (Peygamberlik süresi yirmi üç yıldır, altı ayda bu sürenin kırk altı da birini oluşturur.) Cebrâil (a.s.), vahyi Peygamberimize görünmeden getirdiği gibi, asıl şekliyle ya da bir insan şeklinde görünerek getirdiği de olurdu. Miraçta olduğu gibi aracısız olarak doğrudan Yüce Allah tarafından verildiği de olmuştur...

 

Vahiy gelmeye başladığında Peygamberimiz (asm) oldukça zor ve dayanılması güç anlar geçirir,

 

“Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz."(Müzzemmil, 73/5)

 

ayetinde olduğu bildirildiği gibi kendisini sıkıntı basardı. Soğuk günlerde bile çok fazla terlerdi, deve üzerinde vahiy geldiğinde, deve buna dayanamaz hemen yere çökerdi. Mekke'de vahyin gelmeye başladığı ilk yıllarda vahiy inerken, Hz. Peygamber (asm) sesli olarak inen âyetleri tekrarlardı, fakat daha sonra bunu terk etmiştir. Vahyin gelişi anında bilincini kaybetmez, vahiyden hemen sonra, inen âyet ya da sureyi görevlendirdiği vahiy katiplerine yazdırırdı. (Vahiy kâtiplerinin sayısı zaman zaman değişmekle birlikte, yaklaşık kırk kişidir), daha sonra arkadaşlarına okurdu, onlar yazar dileyenlerde hem ezberlerdi. Bir âyet indiğinde, onun hangi surede, hangi âyetten sonra olması gerektiğini belirtir, vahiy katipleri de onu oraya ilave ederlerdi. Vefatından dokuz gün öncesine kadar vahiy indiği için, hayattayken ciltli tek bir kitap haline getirilmemiştir. Hz. Ebu Bekir, halife olduktan sonra bazı bölgelerde dinden dönme (ridde) olayları meydana gelmiş, Yemame savaşında (M.633), 70 hafız şehit olmuştur. Bunun üzerine, Hz. Ömer (ra)'in teşvik ve ısrarıyla, Hz. Ebu Bekir (ra), kendisi hafız ve aynı zamanda vahiy kâtibi olan Zeyd bin Sabit başkanlığında bir heyet oluşturmuş, Kur'ânı toplayıp bir kitap haline getirme görevini bu heyete vermiştir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, İbni Kâab Zeyd’e büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Oldukça titiz çalışmalar sonucunda yaklaşık bir yıl sonra Kur'ân-ı Kerim, ciltli bir kitap haline getirilmiştir, ama sure sıralarına riayet edilmemiştir.

 

Ermeniyye bölgesindeki bir savaşta bir araya gelen değişik kabilelerdeki Müslümanların Kur’an’ın kelimelerini değişik şekillerde okudukları haberi üzerine, Hz. Osman (ra)’ın emriyle dördü asıl, on iki kişilik bir heyet oluşturulmuş. Hz. Ebu Bekir (ra) zamanında yazılan Kur'ân-ı Kerim'e bakılarak çoğaltılmış olan Mushaf, aynı zamanda sure sıraları da Hz. Peygamber (asm)'in emir buyurduğu gibi düzenlenmiştir. Bu tasnifte ihtilaf edilen kelimelerde Kureyş lehçesine göre yazılmıştır. Bundan sonra Kur’an önemli şehir merkezlerine gönderilmiştir. (H.25/M.646)

 

O dönemde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu, Hz. Muaviye devri Irak valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur'ân-ı Kerim'i yanlış okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu'l Esved Dueli'yi görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek için nokta koymuştu. Daha sonra Haccac, kâtiplerinden Nasr bin Asım ve Yahya bin Ya’mer’e harflere nokta koymalarını emreder. Harflere ve noktalara bugünkü şeklini veren, Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur.

 

Zeyd İbni Said şöyle der: “Kur'ân'ı araştırmağa, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeğe başladım. Tevbe Suresi'nin sonu olan: ‘Andolsun size kendi içinizden öyle bir elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir. Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: 'Allah bana yeter. O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayandım. O, büyük Arşın sahibidir.' âyetini yalnız Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin yanında buldum." (Buhârî, Fedâilu'l Kuran, 3, 4 ncü bâblar, Ibn Hanbel, Musned, 1/13; Ebu Dâvûd, Kitâbu'l-Mesâhif, s. 67)

 

Zeyd İbni Said ve komisyonda bulunan diğer üyeler güçlü hafız olmalarına rağmen titiz çalışmasından dolayı başka iki şahidin bulunmasını da istemişlerdir. İbni Hacer Askalani “Belki de iki şahitten maksat: Hem ezberlemek hem de yazılı olarak getirmekti.” der. Ebu Şâme: Zeyd “Onu Huzeyme’den başkasında bulamadım.” demiştir. Yani onu Ebu Huzeyme’den başkasında yazılı olarak bulamadım, demektir.’ der. Doğrusu da budur.

 

Zeyd'in derlediği bu Mushaf, Ebubekir (ra)'in yanında kalmış, onun vefatıyla Ömer (ra)'e intikal etmiş, onun vefatından sonra da kızı Hafsa'nın eline geçmiştir.

 

Hz. Osman (ra), okuma farklarını ortadan kaldırıp Müslümanları bir tek kıraatte birleştirmek amacıyla başka bütün mushafların ve Kur'ân parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî, es-Sunen, Kitabu's-Salât, 2/42)

 

Hz. Osman'ın, yazdırdığı resmî Mushaf dışındaki mushafların yakılmasını emretmesi, kıraat ihtilâflarını ortadan kaldırmak, Müslümanları tek kıraatte birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nitekim Hz. Ali (ra)’nin: "Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemekten, ona 'Mushaflar yakıcısı!' demekten sakının. Vallahi o, Mushafları, biz Muhammed'in ashabı önünde yaktı.", "Osman zamanında yönetici ben olsaydım, onun mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım." dediği rivayet edilir.(Kurtubî, 1/54; el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)

 

Hz. Osman'ın, özel mushafları yaktırdığı rivayet edilmektedir, ama onun bu emrine uymayıp kendi özel Mushaflarını saklayanların bulunduğu da tarihen sabittir. Çünkü Hz. Alî, Abdullah ibn Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel Mushaflarından söz edilmektedir.(Kurtubî, 1/53) (Bu Mushaflara dokunulmamış olmasının nedeni düzgün ve imla kurallarına uygun olarak yazılmış olmalarıdır.)

 

Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki farkları Kitâbu'l-Mesâhif’inde toplamıştır. Buhârî'nin rivayetine göre Hz. Âişe (ra), Mushafını görmek üzere gelen bir Iraklıya, özel mushafını göstermiştir.(Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 5)

 

Tüm Mushaflar yakıldıysa Hz. Aişe kendi tasnifi olan mushafı nasıl gösterebilmiştir?

 

Hz. Hafsa'ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye dek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem, yakmak üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu mü'minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır. (el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)

 

Kur’an-ı Kerim'de bazı ayetler neshedilmiş, yani önce Peygambere inmiş daha sonra ise hükmü kaldırılmıştır. Kur’an bu üslubuyla tedriciliği yani kolaydan, zora doğru eğitimi insanlara öğretmektedir. Aynen Hz. Aişe’nin dediği gibi “İnsanlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra helal ve harama dair ayetler indi. İlk evvel ‘içki içmeyiniz’ tarzında ayet inseydi ‘içkiyi terk etmeyiz’ diyecek yahut ilk evvel ‘zina etmeyiniz’ tarzında ayet inseydi, herkes ‘zinayı terk etmeyiz’ diyecekti.” (Buhari, telifü’l-Kur’an Babı) Günümüz modern eğitiminde de yerini almış olan bu metot, daha o zamanlarda topluma yön veriyordu. Hükmü kalkan o emirlerin büyük bir bölümü yine Yüce Allah’ın emriyle Kur’an’da yer almadı.

 

  Resmî Mushaf Dışındaki Mushaflar Neden Yakıldı?

 

1. Özel mushafların yakılmasının temel nedeni, Kur'ân üzerinde bir düşünce ayrılığının doğmasını önlemek idi. Henüz gelişmemiş, noktasız ve harekesiz olan o zamanki Arap yazısı ile tutulan notların, aynen Peygamber'den duyulduğu biçimde okunması da çok zor idi. İşte bundan ötürüdür ki okuma farkları baş göstermişti.

 

2. Kur'an'ı yazan Müslümanlar, anlamını bilmedikleri kelimelerin yanına Peygamber (asm)'den duydukları anlamları da yazıyorlardı. Bu ileride büyük karışıklıklara neden olacaktı.

 

3. Kişilerin, kendi kendilerine tuttukları notları, evlerinde veya herhangi bir yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi. İşte bu yanılmalardan ötürü bazı kelimelerin okunuşunda farklar doğmuştu. Kimi bir kelimeyi hitap kipiyle okurken, kimi de onu üçüncü şahıs kipiyle okumuştu.

 

Bu farkları ancak uzmanlardan oluşan bir komisyon ortadan kaldırabilirdi. İşte bu iş, ilk olarak Ebubekir zamanında yapıldı. Titiz bir çalışma ile Kur'ân'ın sûreleri derlendi, bir araya getirildi. Fakat sûre denilen bu bölümler, esaslı bir sıraya konmamış, derlenen parçalar, rast gele bir araya getirilip bir cild (Mushaf) halinde bağlanmıştı. Bu Mushaf, özel nüshalardan farklı idi. Çünkü özel nüshaların kiminde sûreler iniş sırasına göre dizilmiş, kiminde böyle bir metot izlenmemişti.

 

Böylece Peygamber (asm)'e vahyedilmiş olan bütün Kur'ân âyetlerini ve sûrelerini içeren Mushaf yazılmış oldu. Bu Mushaf çoğaltıldı, biri Başkent Medine'de bırakıldı, ötekiler, eyalet merkezlerine gönderildi.

 

4. Resmî Kur'ân'dan az da olsa farklı birtakım özel Kur'ân nüshaları durdukça Kur'ân üzerindeki ihtilâflar sürüp gider ve hattâ büyürdü. İşte böyle bir ihtilâfı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.

 

5. İkinci derlemede meydana gelen Kur'ân nüshasının, diğerinden farkı birinci derlenen Mushaf’ın sûreleri bir sıraya konmamıştı. İşte Osman (ra) zamanında kurulmuş olan komisyon, daha titiz ve daha rahat bir çalışma ile Kur'ân'ın tüm âyetlerini ve surelerini derleyip Hz. Peygamber (asm)’in işaret ettiği gibi yerli yerince konmuştur.

 

6. Hz. Osman (ra) zamanında yapılmış olan derleme, Peygamber (asm)'in yazdırdığı Kur'ân'dan farklı olsaydı, Osman'dan sonra halîfe olan Hz. Alî, kendi özel Mushafını resmîleştirir, Osman Mushafını yürürlükten kaldırırdı. Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraber resmîleştirmemiş, Osman Mushafını resmî Muhsaf kabul etmiştir. Bu durum da mevcut Mushafın, asıl Kur'ân'a uygunluğunu gösterir.

 

Hz. Âlî (ra) Mushafını görmüş olanlar, onun-sûrelerinin iniş sırasına göre düzenlenmiş olmakla beraber-içerikte Osman Mushafının aynı olduğunu söylemektedirler. Sadece sayısı pek az bazı kelime farkları vardır. Bunlar da anlam değişikliği yapmayan sinonim kelimelerdir.

 

7. Resmî Mushaf'tan ayrı olarak meydana getirilmiş olan özel nüshalar yakılmış olmakla beraber, bunlardan bazıları saklanarak sonraki kuşaklara intikal etmiştir. Bunları görenler, bunlarla resmî Mushaf arasındaki farkları tesbit etmişlerdir. İbn Ebî Davud'un Kitâbu'l-Mesâhifi, bu farkları belirtmiştir. Bunlar gözden geçirilince resmî Mushaf ile bu özel nüshalar arasında da temelde bir fark olmadığı, sadece ufak tefek bazı kelime farkları bulunduğu, çok az olan bu farkların da bir anlam değişikliği yapmadığı görülür. Bu durum da resmî Mushafın, Peygamber’in okuduğu Kur'ân olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyar.

 

Hz. Peygamber Devrinde Kaç Hafız vardı

 

- Hz. Peygamber (asm)'in vefatından bir yıl sonra yapılan Yemame savaşında 70 hafız sahabe şehid düşüyor. Ayrıca Bi’ri Maune olayında 70 hafızın şehid düştüğü göz önüne alınırsa hafız sahabi sayısının çok olduğu anlaşılmaktadır.

 

- Mesela, bir sahabe 1-10 arasındaki sureleri ezbere biliyor, bir başkası 5-13, bir diğeri de 10-20 arası sureleri biliyordu. Bunların ortak bildikler sureler hesaba alındığında sadece Medine’de bile aynı sureleri bilen Müslüman sayısının ne kadar çok olduğu ortaya çıkar. Veda haccında yüz bin Müslümanın Hz. Peygamberi (asm) dinlediği göz önüne alınırsa, nasıl bir rakamın ortaya çıkacağı gün gibi aşikârdır.

 

8. Çevre ülke, şehir ve kasabalara dağılan Hz. Peygamberin arkadaşları gittikleri yerde öğrencilerine Kur’anı ve Peygamberin sünnetini öğretmişlerdir. Eğer onların bildikleri, tertip edilen Kur’an’dan farklı olsaydı mutlaka farklılıklar olurdu? Ama Dünyanın neresine gidilirse gidilsin farklılık yoktur.

 

9. Kur’an’ın aslı yakıldı, diyerek gerçek Kur’an’ın ortada olmadığı iftirasını atanlar, o devir Müslümanlarının ezberledikleri surelerin hafızalarının nasıl silindiğini açıklamak durumundadırlar. Demek ki Hz. Peygamberden dinledikleri Kur’an’la aynıydı ki itiraz etmediler.

 

10. O devirde yaşayan Müslümanlar, günümüzde İslam’a, Hz. Peygambere en küçük bir hakarette ayaklanan Müslümanlardan daha mı duyarsızdılar ki Kur’an’ın aslı yakılırken(!) hiçbir itiraz ve tepki göstermeyip sineye çektiler?

 

11. İbni Hacer Askalani’ye göre, Osman diğer nüshaları yakmamış, okunmasını düzeltmiş, düzelmesi mümkün olmayanları toplamış, yanlış okumaya, hatalı okuyuşa meydan vermemek için bozmuş suyla silmiştir. Noktasız “Haraga” kelimesi yakmak anlamına gelir, “Haraga” noktalı olarak yazılırsa yırtmak anlamına gelir. Düzeltilmesi mümkün olmayan sayfaları yırttı attı demektir.

 

Kâfirlerin akıl hocalarından olan oryantalistlerden Schwally, Hz. Osman’a isnad olunan bu yakma işini çok şüpheli bulur.

 

Prof. M. Hamidullah şöyle der:

 

"Kur'an'ın bütün metnini ezberleme alışkanlığı Hz. Peygamber (s.a.) zamanından başlar. Halifeler ve İslâm devlet reisleri daima bu alışkanlığı teşvik etmişlerdir... Başlangıçtan beri Müslümanlar bir eseri müellifinin veya icazetli bir talebesinin huzurunda okumayı ve karşılaştırmayı, zamanında gerekli düzeltmeler yapılmış ve tesbit edilmiş metnin rivayeti için yazılı iznini (icazetnamesin) almayı âdet edinmişlerdi. Kur'an'ı ezberden okuyanlar yahut sadece yazılı metni yüzünden okuyanlar da aynı şeyi yaptılar ve bu itiyat günümüze kadar böylece devam etti. Bu işin dikkat çeken yönü şuydu: Her üstad kendisi tarafından verilen icazetnamede talebesinin yalnız okuyuşunun doğruluğunu değil, aynı zamanda kendisinin üstadından işittiği okuyuşa uygun olduğunu açık bir şekilde söyler ve kendi üstadının da üstadından bunu böyle okuduğunu ve talebesine öyle öğrettiğini zikrederek zincir Hz. Peygambere (s.a.) kadar devam ederek götürülür."

 

"Bu satırların yazarı Kur'an'ı Medine'de şeyh Hasan eş-Şair'den okudu ve aldığı icazetnamede diğer bilgiler arasında üstadların ve üstadların üstadlarının zinciri nihaî kısımlardaki üstadın aynı zamanda Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. İbn Mesud, Hz. Übey İbn Kâab ve Hz. Zeyd bin Sabit'den (ki hepsi ashabdandırlar. Allah cümlesinden razı olsun) okuduğunu kayıt eder. Hafızların sayısı dünyada şimdi yüzbinlerle sayılmaktadır, ve metnin kopyaları (yani Kur'an-ı Kerîm'in aslî nüshaları) dünyanın her tarafında bulunur ve birinin metniyle diğerinin metni arasında kafiyen fark bulunmaz. Bu kayda değer bir noktadır ki, hafızların hafızalarındaki Kur'an ile eldeki Kur'an metni arasında hiç bir ayrılık yoktur." (İslam Giriş, Prof. M. Hamidullah, s.42)

 

- İmamı Nevevi, Müslim şerhi Şerhi Mühezzeb’te: Bütün Müslümanlar Felak, Nas ve Fatiha’nın Kur’an’dan olduğunda ittifak ve icma etmişlerdir. Onların Kur’an’dan olduğunu inkar eden kafir olur. İbni Mesud’dan rivayet edilen şey batıldır ve doğru değildir. İbni Hazm, Fahreddi Razi’de bunun bir yalan ve iftira olduğunu söyler.

 

- Dr. Muhammed İbni Lütfî es-Sabbâğ, "Lemehât fî Ulûmi'l-Kur'ân" adlı kitabında; "Osmanî Mushaflar şimdi nerede?" başlıklı kısımda şöyle diyor.

 

..Hicri 614 yılında ölen İbni Cübeyr, Seyahatnâme'sinde, Dımışk Câmi'inden söz ederken şunu zikretmiştir.

 

“Mısırdaki yeni maksurenin doğu rüknünde (köşesinde) büyük bir dolap (hazâne) vardır ki içinde Osman'ın mushaflarından bir mushaf bulunmaktadır. O Osman'ın Şam'a gönderdiği mushaftır. Dolap her gün namazın ardı sıra açılır. İnsanlar ona dokunup öpmekle teberruk ederler. Onu uğurlu sayarlar.” (el-Burhan, 1/235-el-İtkan, 1/60)

 

- İbni Faldan el- Ömeri Ö.Hicri 749) de Dımışk’ta bir mushaf görmüştür. Onun Osmani mushaflardan biri olduğunu anlatıp, Onun sol tarafında, müminlerin emiri Osman ibni Affan’ın hattıyla “Osmani Mushaf” diye yazılı olduğunu söylemiştir. (Mesalikü'l-Ebsar fi memaliki’l-Emsar, 195)

 

- İbni Batuta, Şam’daki nüshadan ayrı Basra’da Osmani mushafından bir tane daha gördüğünden bahseder. (Rıhletü İbni Batuta, 1/116)

 

- Dr. Abdurrahman eş-Şehbender demiştir ki: Dımışk-ı Şam'da bu Osmânî mushaflardan bir nüsha elde ettim. Maalesef onu, otuz yıl önce Emevî Camiini yakıp kül eden yangında ateş telef etmiş." O, bu sözü, M. 1922 yılının Nisan ayında yazmıştır. (Müzekkirât-ı Abdurrahman eş-Şehbender, s. 34)

 

- Üstad el-Kevserî'nin zikrettiğine göre; Şeyh Abdulhakîm el-Efgânî (ö.H. 1326-M.1908), ölümünden önce bu Osmânî Mushaf'ın resmine (yazı ve imlâsına) uygun bir mushaf kopya etmiştir.

 

- Kevserî, bu Osmânî Mushaf'ın, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a nakledildiği zannındadır. Efgânî'nin kopya ettiği mushafın ise Dımışk'taki adamlarından birinde mahfuz olduğu zikredilmiştir. (Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)

 

Yine Kevserî, Küfe Mushafının, Humus'ta bulunduğunu ve onun, Birinci Dünya Savaşı sırasında başkent İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiş, ancak Humus'ta hangi mescidde bulunduğunu zikretmemiştir.

 

Nitekim Kevserî, Medine'de bulunan Medine mushafının da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiştir. (Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)

 

İstanbul’da “Türk ve İslam Eserleri Müzesinde” şu tarihi mushaflar bulunmaktadır.

 

457 numarada: Hz. Osman imzasını ve hicri 30 yılını içeren Mushafı Şerif.

 

557 numarada: Hz. Ali’nin imzasını içeren Mushafı Şerif.

 

458 numarada: Hz. Ali’nin yazısı olduğu belirtilen Mushafı Şerif.

 

Hz. Ömer’e nisbet edilen ve ceylan derisine yazılmış, tahtaya yapıştırılmış bir Kur’an sayfası. (Ulumu’l-Kur’an,187-190)

 

Bir mucizedir ki nur-i Kur’ân

Durdukça cihan durur numâyan (Ziya Paşa)

 

Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?..

 

Not: Bu yazı Rıza GÖRÜŞ'ün "Kur'an'ın Aslı Yakıldı mı?" isimli makalesinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

 

Selam ve dua ile...

Sorularla İslamiyet

 

 

 

 

------------------------------------------

 

Kur'an gerçek ayetleri toplanırken yakıldı mı? Kur'an'da geçen bilgilerin eski yazıtlarda da bulunduğu iddia ediliyor?

 

 

Değerli kardeşimiz;

Cevap 1:

 

"Kur'an'ın gerçek ayetlerinin toplanırken yakıldığı,..” sözü, tamamen, uydurma bir kandırmacadır.

Doğrusu: “Hz: peygamber (a.s.m)’in emriyle –yumuşak deri, yufka taş, deve ve koyun kürek kemikleri, hurma dalı, parşümen gibi- değişik parçalar halinde, değişik malzemeye yazılan Kur’an metni, Hz. Ebu Bekir (ra) devrinde ilk defa –bütün sahabenin ittifakıyla- bir Mushaf haline getirilmiş ve en son Hz. Ömer (ra)’in kızı müminlerin annesi Hz. Hafsa (r.anha)’ya teslim edilmişti.

 

Fakat bunun yanında ayrı ayrı kimselerin kendileri için hususî olarak yazdıkları Kur’anlar da söz konusuydu. Bunların bir  çoğu tam Kur’an olmayıp eksik idi. Abdullah b. Mesud gibi, bazı sahabeler ise kendilerinin bu hususî Mushaflarında tefsir mahiyetinde bazı açıklamaları da dipnot şeklinde koymuşlardı. Bu ise -birkaç kelimeyi geçmese de- bir farklılık arz ediyordu.

 

Hz. Osman (ra) devrinde bütün sahabelerin ittifakıyla Hz. Hafsa (r.anha)’nın yanındaki Mushaf esas alınarak yeniden bir gözden geçirme söz konusu edilmiştir. Bunun nüshaları çoğaltılmış, beş veya yedi adet nüshalar değişik merkezlere gönderilmiş ve bir tanesi de Medine-i Münevvere'de bırakılmıştır. Bu arada bütün ümmetin icma ettiği bu yeni nüshaların esas alınmasını sağlamak için adı geçen ve bir farklılık imajını veren hususî Mushafların yakılması cihetine gidilmiştir.

 

Cevap 2:

 

İlk insan Hz. Adem (as)’den beri her devirde Allah tarafından gönderilen peygamberlerle birlikte insanları irşat eden vahiy mesajları da gelmiştir. Bu mesajların başında Allah’ın varlığı ve birliğinin ispatı gelir. Bu ispat ise, kâinatın varlığı, onların bazı parçaları nazara verilerek yapılmıştır. Bu sebeple, Tevrat'ta, İncil'de, Hz. İbrahim (as), Hz. Nuh (as) ve Hz. Adem (as)’in sahifelerinde de bu tür mesajlar vardı. Bunların var olduğunu Kur’ an’ın onlarla ilgili verdiği mesajlarından anlıyoruz.

 

Eğer gözü dönmüş, aklı sönmüş bir kimse kalkıp daha Kur’an’ın önceki insanların bilgilerinden iktibaslar yaptığını söylerse, bu hükmün bütün semavî kitaplar için de söz konusu olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Eğer bütün semavî kitapların bilgileri insanların bulduğu keşiflerden, yazılımlardan esinlenerek yazıldığını iddia eden çıkarsa, bunun Allah ile problemi var demektir.

 

Bununla beraber, kâinat hakkında Kur’an’ın yaptığı açıklamaların hepsinin olduğu gibi başka belgelerde de vardır diyen varsa, göstersin bu belgeleri... Çünkü, zaman ihtiyarlandıkça buna paralel olarak eski bilgilerin çoğu da ihtiyarlanıyor. Yalnız Kur’an zamanla daha da gençleşiyor, müspet ilmin doğru keşifleri ortaya çıktıkça, onun hakikatleri daha da parlak hale geliyor ve göz kamaştırıyor.

 

-----------

 

Kuranı Kerimin yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

İslamın en büyük dayanağı ve iddiası Kuranın değişmezliği , ana gönderiliş sebebi de daha önce gönderilen kutsal kitapların aslından uzaklaşması olduğuna inanıyoruz, ama İslam tarihi okunduğunda Kuranın Hz Ebubekir zamanında Hz Ömer in ısrarı üzerine toplandığı, ve daha sonra Hz Osman zamanında da çoğaltılıp diğer nüshaların yakıldığını öğreniyoruz, Kuranın neden Efendimiz zamanında değil de ölümünden sonra toplandığı ve bir kitap haline getirildiği sorusuna verilen cevap genelde vahyin Efendimizin son zamanlarına dek devam etmesi ve Efendimizin vahyin gelişinin ne zaman biteceğini bilememesi olarak gosterilir , Benim Kuranı toplayan sahabelerin doğruluğu hakkında en ufak bir şüphem yok, Sorum şu ki, İslamın en önemli özelliği kutsal kitabinin değişmezliği olduğuna göre, ve İslamın bu iddiasına ateist ve misyonerlerin kuranın peygamberimiz zamanında kitap haline getirilmemesini öne sürerek itiraz etmelerini düşünürsek, Efendimizin toplama işini hayatında yapamasa bile bunu neden vasiyet etmediğini , yada sağlığında bu konuda hiç konuşmadığını, Allahın neden peygamberini bu konuda uyarmadığını anlayamıyorum. Çünkü biliyoruz ki, Hz Ömer, Hz Ebubekir e fikrini soylediğinde Hz Ebubekir "peygamberin bile yapmadığı bir isi ben nasıl yaparım\\\" diyor, bu da gösteriyor ki Efendimizin bu konuda sahabelere herhangi bir talimatı yada tesviği yok, sözün kısası, Allahın peygamberinin (haşa) bu basireti göstermesi gerekmez miydi, yada Allah in bunun ileride sorun olacağını resulüne bildirip bu konuda harekete geçmesini istemesi gerekmez miydi? Ayrıca, iddia edildiği gibi, gerçekten su an elimizde bulunan en eski Kuran hangisidir, nerededir? Hz Osmanın dağıttığı nüshalar nerededir, ve Hz Osmana ait olduğu söylenen Topkapı sarayındaki Kuran gerçekten Hz Osman?a mi aittir?

 

CEVAP

Değerli kardeşimiz;

Sorunuza kısa bir cevap verdikten sonra detaylı bir açıklamayı da ekleyeceğiz.

 

Peygamber Efendimiz bir çok Hadislerinde kendinden sonra özellikle dört halifeye ve genel olarak da sahabelerine uymayı emreder. Eğer Peygamber Efendimiz her konuda vasiyet etseydi, o zaman yeni olaylar karşısında "vasiyet olmadığı için yapamayız" gibi düşüncelerle çözümler üretilemezdi. Bu nedenle Halifelik ve Kuranın toplanması gibi önemli konularda bile vasiyet edilmemiştir. Böyle çok önemli konularda bile ashabın çözüm yollarına uyulması, diğer konularda onların örnek alınacağına ayrıca bir delil olabilmiştir. Diğer taraftan bu ve buna benzer konularda ashabın çözüm yolu bulması, bundan sonra meydana gelecek olaylarda nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiği de gösterilmiş olmaktadır.

 

O (S.A.V.), insanlığı kurtuluşa çağıran, karanlık dünyada yolları aydınlatan bir ziya ve nur mesabesinde idi. Bu görev için seçilerek ilahi bir terbiyeden geçmiş ve nihayet, kemal döneminde görevlerin en yücesi ile vazifelendirilmişti. Resulullah, görevinde son derece titizdi. Vahyi telakki ederken ve de sonraki davranışları bunu ortaya koyar. Mesela O (S.A.V.), vahiy hali vuku bulduğunda, bildirileni çabuk ezberleyip kalbine yerleştirmek için dilini hareket ettiriyor. (Kıyamet, 16) Gelen vahiyleri özel katiplerine kaydettiriyor, buna mukabil Kur'an ile karışmasın diye kendi sözlerinin kaydedilmemesini ashabından istiyordu.

 

Kur’an-ı Kerim 42 vahiy katibi tarafından yazılmıştır. En meşhurları Mekke'de Abdullah b. Sa'd Medine'de ise Übey ibni Kab'dır. Kur’an ayetleri kağıt, bez, deri parçaları, taş, tuğla, kürek kemikleri üzerine yazılmıştır. Her Ramazan ayında nazil olan vahiy pasajlarını (Kur'an'ı Kerim'i) baştan sona Cebrail'e arz ediyordu. Karışıklığı önlemek için de gelen vahyin nereye konulacağını belirtiyordu. Peygamber Efendimiz hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiğinden, Kur’an metni, iki kap arasında mushaf haline getirilemezdi. Böyle yapılmış olsaydı sık sık değişiklik yapmak, araya girecek birkaç ayeti yerleştirmek için, ikide bir çok sayıda yazılmış metni imha etmek mecburiyeti hasıl olacaktı. Diğer taraftan Kur’an metni birçok hafız tarafından ezberlenip devamlı surette okunuyor ve ashabın bir kısmının nezdinde yazılı nüshalar da bulunuyordu. Üstelik Hz. Peygamber gibi bir teminat mercii vardı. Bu yüzden metnin muhafazası konusunda endişeye sebep yoktu.

 

Ayrıca El-Hakim (Ö 405-1014) Müstedrek’inde “Kur’an metninin biraraya getirilmesi 3 defa yapılıp, birincisi Resulullah’ın huzurunda olmuştur” dedikten sonra, bu hükmüne esas teşkil eden şu hadisi, Zeyd İbn Sabit’den (Buhari ve Müslim’in rivayet şartlarını taşıyan bir senedle) nakleder. Zeyd diyor ki: “Biz, Hz. Peygamber’in huzurunda Kur’an’ı birtakım parçalardan telif ediyorduk (topluyorduk).” Beyhaki bu hadis hakkında: “Kanaatimce bundan maksad, birkaç ayrı defada indirilen ayet gruplarını, Hz.Peygamber’in Nezaretinde sureler halinde derlemektir” demektedir.

 

Şu halde vahyi tamamlanan sureleri peygamberimiz, mevcut en uygun malzemeye, birtakım sahifeler halinde temize çektirip muhafaza ediyordu. Peygamberimizin hayatında birçok sahabi Kur’an’ı hem hafızalarında hem de sahifelerinde toplamış bulunuyorlardı. O’nun ahirete irtihali üzerine Hz.Ali derhal evine kapanmış, “Kur’an’ı cemetmedikçe Cuma namazına çıkmak hariç, ridamı giymemeye yemin ettim” diyerek, sözünü yerine getirmiş, Kur’an’ı cemetmedikçe Hz. Ebu Bekir’e biat etmemişti.

 

KUR’AN’IN MUSHAF HALİNE GETİRİLMESİ:

 

Hz. Peygamber’in vefatından sonra ilahi rehber Kur’an metninin, ümmetin icmaından geçmek suretiyle, tek kelimesinden şüphe edilmeyecek tarzda; kıyamete kadar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tarzda toplanması gerekmişti. Zeyd İbn Sabit diyor ki: “Yemame Savaşında ashabın öldürülmesini müteakib, Hz. Ebu Bekir beni çağırttı. Yanına vardım. Hz.Ömer de orada idi. Ebu Bekir bana dedi ki: Ömer bana gelip dedi ki: “Yemame ‘de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi vakalarda hafızların ölmeleriyle Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın cem edilmesi için bir emir çıkarman gerekir.” Ben de Ömer’e şöyle cevap verdim: “Resulullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin?”, Ömer: “Vallahi bu hayırlı bir teşebbüstür, dedi.” Sonra bu iş üzerinde o kadar durdu ki, bana söyleye söyleye neticede Allah kalbime bu işi yatırdı, ben de onun görüşünü benimsedim.” Zeyd devamla diyor ki: “Ebu Bekir bana dönüp şöyle dedi: “Sen genç, dinç, zeki bir adamsın. Kimse ittiham edemez. Zaten Resulullah’ın da vahiy katibi idin. Kur’an metnini topla.” Vallahi bir dağı yerinden nakletmemi isteselerdi, Kur’an’ı toplama mes’uliyeti kadar bana ağır gelmezdi.” Neticede Kur’an’ı hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım.” (Buhari)

 

Kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Hz. Ebu Bekir, Zeyd’e asla hafızasına güvenmemesini, her ayet için 2 delil olmak üzere, 2 şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti. Bu iş için Zeyd, Hz.Ömer’in yardımını şart koşmuş, O da ciddi bir şekilde kendisine yardım etmiştir. Zeyd bizzat kendisi iyi bir hafız olduğu halde, kendisi gibi başka hafızlarla da yetinmeyip, her ayet hakkında mukabele görmüş 2 yazılı şahid aramak gibi son derece titiz ve ilmi bir usul takib etmiştir. Yalnız Tevbe Suresinin sonundaki 2 ayet hakkında, araştırmasına rağmen 2 yazılı şahidi bulamamış, Ebu Huzeyme’deki yazılı nüshaya istinad etmek durumunda kalmıştır. Bu şekilde Hz.Ebu Bekir devrinde biraraya getirilen sahifelere “el- Mushaf” denilmiştir.

 

HAFIZ SAYISI:

 

Burada yeri gelmişken o devirde ki mevcut hafız sayısının 4-7 arası olduğuna dair iddiaya da cevap verme ihtiyacı gördük. Hz. Peygamber (sav.)’in terbiyesinde yetişmiş sahabeler arasında 23 yıl içinde Kuran’ı sadece 4 veya 7 kişinin ezberlemiş olması aklen muhaldir. Buhari’nin Es-Sahih’inde rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (sav.) henüz hayatta iken meydana gelen ‘Bi’ru Maune’ olayında şehid olan ‘kurra’nın sayısı 70 kadardır. Hz. Peygamberin vefatını takip eden yıl içinde meydana gelen dinden dönme olayları üzerine yapılan savaşlarda, ‘Yemame’de şehid olan ‘kurra ve huffaz’ın sayısı da bazı alimlere göre 450-500 kadar bazılarına göre ise 700 kadardır. Bir başka önemli nokta da Hz. Peygamber hayatta iken vahyin henüz son bulmamış olmasıdır. En son nazil olan birkaç süre veya ayet, bazı kimseler tarafından bilinmeyebilir. Hamidullah’a göre Peygamberimiz (sav) vefat ettiğinde 3000 kişi Kuran’ı ezbere biliyordu. Zeyd B. Sabit’in yazmış olduğu Kuran ile Hz. Muhammed’e (sav) indirilen Kuran arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü: Kuran’ı herkes ezberliyor, ayrıca ezberlediklerini yazılı vesikalarla te’yid ediyorlardı. Her gün namazda okunan ve ona göre amel edilen şey nasıl unutulabilir? Kuran ayetleri öyle ahenkli iniyordu ki, herkesin kolayca ezberleyebileceği kadar azar azar iniyordu.

 

Sonuç olarak, Kur'an vahyinin inmesinde peygamber dahil hiç bir kimsenin müdahalesinin söz konusu olmadığını aşağıdaki ayet bize bildirmektedir: "Eğer o Peygamber bazı sözler uydurup bize isnat etmeğe kalkışsaydı muhakkak ki biz onu kuvvetle yakalar (ve ondan intikam alırdık). Sonra da muhakkak ki, onun kalb damarını keserdik. O zaman sizden hiç kimse O'nu koruyamaz" (*)

 

Kur'an-ı Kerim Nasıl Mushaflaştı? Son vahyin tarihi ile ilgili kapsamlı bir çalışma.

 

Son Vahyin Tarihi- İlgili Ayetler:

 

A’la 6:’Sana okuyacağız ve sen Allah’ın izni ile unutmayacaksın.’

 

Abese 11-14: "Hayır, şüphesiz o yüce kağıtlarda yazılı olan ve isteyenin üzerinde tezekkür edeceği bir öğüttür."

 

el-Kıyame 16-19: "Vahiy esnasında, hemen alabilmek için, onunla birlikte dilini hareket ettirme! Doğrusu vahyin kalbine yerleştirilmesi ve okuman bize aittir. Biz vahyi okurken, sen sadece okunmasını dinle! Sonra O'nun açıklanması bize aittir."

 

el-Furkan 32: "İnkar edenler, Kur'an O'na bir defada topluca indirilseydi ya, dediler. Biz, onunla Senin kalbini sağlamlaştırmak için böyle parça parça indirdik ve onu ağır ağır okuduk."

 

eş-Şuara 192-195: " Bu Kur'an alemlerin Rabbi'nin indirmesidir. Uyaranlardan olasın diye, onu, Cibril, Mübin Arap Lisanı ile indirdi."

 

el-İsra 106: " Kur'an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik ve onu gerektirdikce biz indiririz."

 

et-Tur 1-3: "Tur'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a andolsun ki..."

 

el-Bakara 185: "Ramazan ayı, içinde, insanları doğruya iletici, doğruyu yanlıştan ayıran ve doğruya yol gösteren kesin deliller olmak üzere Kur'an indirildi."

 

Vahy erken dönem kitaplaşma sürecini ele alalım.

 

a) Peygamber Dönemi: (Rasul’un Sağlığında Cem’)

 

Mekke Dönemi:

 

Peygamber vahyin muhafazası için azami dikkati gösterirdi (1) Cebrail’i takibde acele davranırdı .

el-Kıyame 16-17 ayetleri bunu anlatır. Onu göğsünde toplayıp dilinde okutmak Allah’a aitti. Rasûlu-Ekrem, gelen vahyleri önce kendisi namazlarda okuyarak ezberini kuvvetlendirdi. (2) Sonra yavaş yavaş okuyarak ezberi kuvvetli (3) Ümmi olan Arap mü’minlerin (4) ezberlemesini sağladı. (5)

 

Kur'an'da " Sana okutacağız ve sen Allah'ın diledikleri dışında unutmayacaksın"(6) buyrulur. Peygamber'den ayrı olarak sahabeler de vahyi ezberlemeye çalıştılar. Geceleri ve namazlarda sürekli ondan okunan bölümler vahyin korunmasında hizmet etti.

 

Peygamber Kalbine indirilen Kur'an’ı insanlara yalnız okumakla kalmadı, yazdırdı da. et-Tur suresinin ilk ayetleri bunun tanığıdır. Abese 11-14 de bu kapsamda düşünülebilir.

 

Kur'an'da " Sana okutacağız ve sen Allah'ın diledikleri dışında unutmayacaksın"(7) buyrulmuştur.

 

Peygamber'den ayrı olarak sahabeler de onları ezberlemeye çalıştılar. Geceleri ve namazlarda sürekli ondan okunan bölümler vahyin korunmasında hizmet verdi. O sırada günde iki vakit namaz kılıyorlardı. Sabah ve ikindi.(8)

 

"Hz.Peygamber'in Kur'an'ın doğruluk ve tamamiyetini muhafaza için yazıyla tespitten ayrı iki ilave tedbir daha aldığını görüyoruz:

 

1-İnen ayetleri hemen kendisi ezberliyor ve sürekli olarak namazlarda, ikametinde, yolculuğunda, sıkıntıda, ferahta onu okuyordu. (9) Günlük namazların kılınması esnasında Kur'an ayetlerinin yüksek sesle okunmasını emretti. Bunun neticesi, Müslümanlar Kur'an'ı hıfz etmek mecburiyetinde kaldılar. Bundan doğan diğer bir sonuç da Kur'an'ın bir nevi din adamı sıfatını taşıyan kimselerin tekelinde tutulmamış olmasıdır.

 

Kendi sahabesine sindire sindire okurdu. Sahabe de ona o kadar önem verirdi. Peygamber de onların okuduklarını kontrol ederdi.(10)

 

2- Kur'an öğrenenlerin bunu yetişmiş öğretmen, bir muallim nezaretinde yapmalarını emretmiştir. İlk Muallim Peygamber'in kendisi ve sonra, Kur'an'da iyi yetişmiş olmaları dolayısıyla O’nun tarafından yetkili kılınmış sair muallimlerdi."(11)

 

"Akılda tutma ve ezberleme kabiliyetleri fertten ferde değişik olduğundan pek tabiidir ki sahabeden bazı kimseler, boş zamanlarında tekrar edip ezberlemek maksadıyla bu ayetleri yazıyla tesbit etmek istediler. İşte bu ayetleri bu şekilde yazıyla tesbit işi ne zaman başladı bunu kati ölçüler dahilinde bilemiyoruz."(12)

 

Rivayetler Peygamber'in gelen vahyi yazdırma konusunda acele davrandığını aktarırlar.(13)

 

Vahyin ne zaman yazılmaya başlandığı hususunda kesin bir bilgi bulunmuyor. Hz. Rasul okur yazar değildi.(14) Siyer materyalinde daha Mekke devirlerinde bile Kur'an'ın yazılı bölümleri bulunduğu görülür. Örneğin Ömer'in İslam oluş kıssasını anlatan İbnu Hişam O'nun kızkardeşi Fatıma'ın evinde kocası Said ile el-Hadid (veya er-Rahman) ile TaHa (7/81, 45/20) surelerini üzerine yazıldığı bir sahifeden okudukları anlatılır.(15) Ömer'in müslüman oluşu, Peygamberliğin 5. yılına isabet eder ki bu, İslam tebliğinin genele yapılmaya başlamasının ikinci yılıdır. Yani hicretten 8 sene önce. Hamidullah " Nakledilen bu vakanın doğrululuk ve gerçekliğinden şüphe etmemiz için bir sebeb göremiyoruz, zira ilk vahyedilen Hicret öncesi surelerin bir çoğu, "yazılı Kur'an nüshaları"ndan bahsetmektedir. el-Furkan 5. ayeti ve el-En'am 79 ayeti bu vakaya örnek gösterilebilir. Bizzat Kur'an'da, Kur'an için devamlı “Kitab” kelimesi kullanılır; muhakkak ki bu kelime "yazılı bir vesika" manasına da içine almaktadır."(16) Hadis yazımının yasaklandığını anlatan rivayetlerde de Kur'an'ın yazımının söz konusu olduğu doğrulanır.

 

Hadis yazımının yasaklandığını anlatan rivayetlerde de Kur'an'ın yazımının söz konusu olduğu doğrulanır.

 

Hz. Rasul inanırlardan edindiği katiplere yazdırmaya çalıştı. Mekke döneminde Ebu Bekr, Osman, Ali, Zübeyr ibnu Avvam, Amir ibnu Fuheyre, sayılabilir.

 

Peygamber'in yanında olan ayetler dışında sahabiler kendileri için özel sayfalarda yazıyorlardı. Kur'an'ın bütününü ezbere bilenlere Kurra deniliyordu. İbnu Mes'ud, Muaz, Salim, Ubey ibn Ka'b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Ebu Zeyd bunlardandır.

 

Ayetlerin Surelere Yerleştirilmesi:

 

İnen ayetlerin hangi surelere yazılacağı Peygamber'in talimatı ile belirleniyordu.(17) "Tarihçilerin verdiği bilgiye göre bazan da inen bu parçalar içinde birkaç sureye ait ayrı parçalar aynı anda nazil olabiliyordu. Bu durum muvahacesinde yeni bir kısım vahiy geldiğinde Hz. Peygamber, o zamana kadar nazil olmuş bulunan bütün içinde bu yenilerin alacağı yeri gösteriyordu."(18)

 

Yazı Materyali:

 

Peygamber kendi hıfzı, sahabe hıfzı ve yapılan kontrollerle yetinmeyip deri, kemik, tahta ve yassı taşlar üzerinde nuzulünü takiben yazdırırdı. (19)

 

Yazı materyali olarak hurma dalları, ince beyaz taşlar, kürek kemikleri, işlenmiş ince deri parçaları, tahta, çanak, çömlek parçaları ve qırtas adı verilen kağıtlar, deri, (20) bez, hurma lifi, taş, kullanıldı. İranlılar ve Romalılar gibi kağıt sanatı Araplarda yoktu.

 

Medine Dönemi:

 

Hz. Rasul Medine döneminde Ubey ibnu Ka'b, Zeyd ibnu Sabit, Abdullah ibnu Revaha gibi yeni vahy katipleri de edindi. Bu yazım işinde el-Askalani (852/1448) görev alan 40'a yakın sahabiden söz eder.(21)

 

İbnu İshak'ın Rabat'ta bulunan Siyer kitabında şöyle bir rivayet yer alır: "Kur'an'dan ne zaman bir parça nazil olsa Rasulullah bunu önce erkeklerin iştirak ettiği bir topluluk huzurunda okur, tebliğ eder ve sonra kadınlardan müteşekkil ayrı bir topluluğa tebliğ ederdi."(22)

 

Her Ramazan'da Hz. Rasul'un o seneye kadar inen ayetleri Cibril ile okuyup karşılaştırdıkları rivayetleri vardır."Hz. Peygamber halkın huzurunda baştan sonra kadar tilavet etmek itiyadındaydı. Etrafında toplanan Ashab, beraberinde Kur'an nüshalarını getirirler ve bunlarla O’nun okuduklarını mukabele ederler ve icabında ellerindekileri düzeltirlerdi. Hayatının son Ramazan ayı esnasında (23) bunu daha ileri bir ihtiyat tedbiri olarak iki defa tekrarladı. Bu tarz "mukabeleler" ve halk huzurunda tilavet etmeler Arza (takdim) adını alır ve bunların işaret ettiğimiz en sonuncusuna Arza Ahira, Kur'an tarihinde unutulmaz olarak kalmıştır."(24)

 

Medine’de bir çok çevreye Kur’an öğretmeni gönderildi.(25)

 

Rasul son vahyden 9 ya da 81 gün sonra vefat etti. Bu sureden önce kitaplaşmaması, ayetlerin elimizdeki tertip üzere inmemesindendir.

 

Hz. Muaviye'nin Vahy Katipliği:

 

Mekke'de okuma yazma oranı çok düşüktü. Mekke ve Medine'de bu dönemde okur yazar 33 kişinin adı geçer. Yazı yazma, ok atma ve yüzme gibi üç hasleti taşıyana kamil ünvanı verilirdi. Mekke'ye yazı Harb ibnu Umeyye ile girdi. Ebu Sufyan ile iki oğlu, Muaviye ve Yezid ibnu Ebi Süfyan okuma yazma biliyorlardı.

 

Rasulullah Arap kabileleriyle yaptığı yazışmalar için katipler edinmişti. Ebu Sufyan'ın isteği üzerine Muaviye de bunlar arasına katıldı.(26) eş-Şehriyari, Rasul'un Osman ve Ali'yi vahiy katibi olarak ihtiyar ettiğini bu ikisinin bulunmaması durumunda Ubeyy ve Zeyd ibnu Sabit'in vahiy yazdığını söyler. (27) Bir çok kaynak Muaviye'nin katipliği içine vahy katipliğinin girmediğini söylerler.(28)

 

İrfan Aycan, Muaviye biyografisinde O'nun vahy katipliği yaptığından bahseden kaynakları zikreder.(29) Kürsi ayetini yazdığı söylenirse de bu ayetin hicretin ilk yıllarında nazil olduğu biliniyor.

 

El-Mesudi, bu meseleye daha değişik açıdan bakar ve Muaviye'nin, Rasulullah'a, vefatından önce, sadece bir kaç defa katiplik yaptığını belirterek, uzun müddet Rasulullah'a katiplik yapanlarla bir tutulamayacağını ve katipler zümresine katılamayacağını belirtir.(30) Çağdaş araştırmacıların tetkiki sonucu O’nun vahy katipliği yaptığını belgeleyen bir delile rastlanmadığı ifade edilmiştir.(31)

 

b) Rasul'un Vefatından Sonra:

 

1. Ebu Bekr Dönemi- 1. Derleme: (32)

 

Peygamber'in vefatından kısa bir süre önce vahyedilmesi tamamlanan Kur'an'ı, Rasul'un vefatından sonra Ali ibnu Ebi Talib nuzul sırasına göre bir Mushaf tertip etmişti. (33) Bu Mushaf’ı yazana kadar, namaz dışında dışarı çıkmamıştı. Bu rivayet O’nu kendisine biat etmemesini sormak için Ebu Bekr’in çağırttığı zaman verdiği cevapta geçer: ‘Allah’ın kitabına bir şey ziyade edilebilir diye düşündüm, onu yazıncaya kadar namaz dışında elbisemi giymemeye karar verdim’ dedi. Ebu Bekr, ne ‘Ne güzel düşünmüşsün’ dedi.(34)

 

Resmi Tedvin:

 

Yemame savaşında (633) sahabeden en az 70 Kur’an hafızı Kurra (Kariler) şehid olunca- ki Bu rakamı 700 e kadar çıkaranlar var. M. Hamidullah bu savaşa katılan 3000 hafızdan söz eder (35) -bu olay Cem'e bu olay hızlılık kazandırdı. Ömer, Ebu Bekr’den cem için ısrarcı oldu ve O’nu ikna etti. Hafızası güçlü vahy katibi Zeyd ibnu Sabid’i (36) çağırarak O’nun tereddüdlerini gidererek görevlendirdi. (37)

 

Zeyd şöyle anlatır: "Yemame Harbinde 70 Kurra’nın şehadetinden sonra Ebu Bekr beni çağırttı, Ömer yanındaydı. Dedi ki: Ömer bana gelerek: Yemame günü şiddetli harp olup birçok Kurra şehid oldu. Bir çok şavaş yerinde hafızların şehid edilmelerinden dolayı Kur’an’ın birçok ayetinin zayi olmasından korkarım, Kur’an’ın toplanmasını emretmeni uygun görürüm. Ben de Rasullullah’ın yapmadığını yapmaktan çekindiğimi (38) söyledim. Ömer hayırlı olduğunu söyleyerek devamlı bana başvurdu. Allah benim de göğsümü Ömer gibi açtı. Sen akıllı bir gençsin, Resûlullah için vahy yazıyordun, Kur’an’ı araştır ve onu topla.’ Vallahi bana herhangi bir dağı yerinden kaldırıp başka bir yere nakletmeyi önerselerdi bu kadar ağır gelmezdi. Önce karşı geldim sonunda Allah Ebu Bekir, Ömer'in akıllarını yatırdığı gibi benim de aklımı yatırdı. Kur'an'ı araştırmaya, hurma dallarından, yassı taslardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım"(39)

 

Ebu Bekr ,Ömer ve Zeyd’e şu talimatı vermişti: ‘Mescid’in kapısına oturun. Her kim ki, size Allah’ın Kitabından olduğuna dair iki şahidle (40) yazılı bir şey getirirse hemen onu yazınız’(41) Ömer bunun üzerine Mescid’in kapısına geldi. ‘ Her kim ki, Rasûlullah’dan Kur’an namına bir şey aldıysa onu getirsin’ dedi.(42) Heyet bu getirilen ayetleri sahifelere, levhalara ve hurma dallarına yazıyorlardı.

 

Zeyd hafızasındaki metinleri başkalarının şehadeti ile de belgeledi. Destek bulmadan yazmadı. (43) Yazılan bir nüsha icmaya mazhar oldu. (44)

 

Hamidullah bu olayı şöyle anlatır: "Zeyd, esasen Kur'an’ı ezbere biliyordu. Böyle olmakla beraber daha ileri bir ihtiyat tedbiri olmak üzere, kaleme alacağı her bir ayet veya kelime için Hz. Peygamber'in huzurunda Arza dan geçirilmiş, mukabele edilmiş iki ayrı yazılı vesikanın şahadetine müracaat etmesini Halife Ebu Bekr O’na emretti. Halka yanlarında saklamakta oldukları bu nüshaları Zeyd ve arkadaşlarına göstermek üzere Mescidun Nebi'ye getirmeleri duyuruldu. Bu çalışma böylece sona erdirildiğinde, Zeyd ibnu Sabit hazırlanan nüshayı yeniden iki defa baştan sona okudu ve varsa bütün noksan ve kusurlar izale edildi."(45)

 

Böylece Mushaf- ki Ona el-Mushaf dediler(46) - Halifeyi-Rasûl Ebu Bekr tarafından 11/632 de resmi olarak da cem edildi.

 

Ayetlerin sırası ve hangi sureye ait olduklarının Hz. Peygamber tarafından tayin edildiğini biliyoruz. Ayetler bugünkü Mushaf’taki gibi surelerde yer aldı. Ama sureler için bunların sahabe içtihadlarına dayandığı görüşü de vardır.(47) Sure sıralamasında ise ihtilaf var.(48)

 

Derlenen nüsha Halife'nin yanında kaldı. Tek nüsha olan bu Mushaf önce Ebubekr’den sonra Ömer’in yanında idi. Ömer’in vefatından sonra da Kurra’dan da olan Mü’minlerin Annesi Hafsa’ya geçti. (49)

 

II. Osman Dönemi: 2. Derleme:

 

1 Muharrem 24/646 da Osman hilafete getirildi. Osman döneminde Müslümanların hakimiyetinde olan topraklar Arabistan'ın sınırlarını aştı. Ana dili yabancı olan bir çok Müslüman Kur'an'ı Arapça okumada zorlanıyordu. Buna Araplar arası lehçe, şive farklılıkları da eklenmeli. Bu farklı okuyuşlar karşılıklı suçlamalara da dönüşebiliyordu. (50) Şam halkı Ubeyy’in, Kufe kalkı İbnu Mes’ud’un Basra halkı Ebu Musa’nın kıraatıyla okuyordu.

 

 Kimi farklı okuyuşlar sahih senedlerle Peygamber'e de dayanabiliyordu. Huzeyfetu’l-Yeman Şam ordularıyla Ermenistan ve Azerbaycan üzerine yürümüştü.(25/646). Gazve esnasında Şamlı askerlerle Iraklı askerlerin Kur’an okuyuşunda ihtilaf ettiğini gördü ve ihtilaflardan endişelenerek tedirgin oldu.(51) Olay tekfir noktasına varıyordu .Durumu Halife’ye iletti.

 

"Ey Mü'minlerin Emiri! Kalk! Müslümanlar, Kur’an’ın kıraatinde Hrıstiyanlar'la Yahudiler'in ihtilafları gibi ihtilaf etmeden önce bu işin çaresine bak" dedi. (52)

 

III. Halife zamanında kıraat farklılıklarının Müslümanlar arasında anlamazlık konusu olması(53) üzerine" Hafsa Mushafı"nı istedi. Osman, Hafsa'daki Mushaf’ı getirtip çoğaltmaları için 4 kişi görevlendirdi: Zeyd, Abdullah ibnu Zübeyr, Said ibnu As, Abdurrahman ibnu Haris. Zeyd dışında üçü Kureyşli'dir. Ihtilaf ederlerse O'nu Kureyş lehçesi ile yazmalarını emretti. (54) (55) el-Buhari'nin diğer rivayetine göre diğer üç üye de Ensardır: Muaz, Ubey ibnu Ka'b ve Zeyd ibnu Sabit.

 

Komisyonun çalışması 5 sene sürdü. "Hazırlanan bu 7 nüsha Medine Mescidi’nde herkesi mutmain kılmak üzere halkın huzurunda alenen okundu ve sonra her bir nüsha, 26. yılda hududları Medine'den taşıp Batı’da İspanya'nın güneyine, Doğu'da Ceyhun Nehri'nin ötesine Çin'e dayanmış geniş İslam yurdunun muhtelif eyalet merkezlerine gönderildi. Öyle emredildi ki bundan böyle Kur'an nüshaları, mutlaka bu resmi kopyalara uygun ve mutabık olacak ve farklı bulunanlar imha edilecekti"(56)

 

II. Komisyon'un ihtilaf ettiği noktalar da önemsizdir. Örneğin Tabut kelimesi "yuvarlak T " ile mi "açık T" ile mi yazılacak? Osman Kureyş yazımı üzere "açık T" ile yazmalarını istemiştir.

 

Önemli Merkezlere Gönderilen Teksirler:

 

Çoğaltılan nüshalar (Mushaflar) 5 ya da 7 nüsha (57) olarak önemli yerleşim merkezlerine gönderildi. (Kufe, Basra, Şam, Yemen, Mekke ve Bahreyn'e) gönderildi. Bir nüsha da Medine'de kaldı. Kayıtlarda şahsi nüshaların da imha edildiği aktarılır.

 

Bu resmi tedvin dışındaki Mushafların yakılması talimatını dinlemeyenler de oldu. Ali, İbnu Mes'ud, Aişe, Ubey ibnu Ka'b'in özel mushaflarından söz edilir. Bu Mushaflar arasındaki farkları konu edinen bir kitabı Ebubekr ibnu Davud telif etti: "Kitabu'l-Mesahif

 

Resmi Mushafa Alınmayan Ayetler Var mı?

 

Ayet sayılarında kitaplarda görülen ihtilaf, kimi ayetlerin ortadan bölünüp iki ayet sayılmasından, ya da besmelenin her birinin ayrı hesaba katılıp katılmamasından kaynaklanmaktadır.

 

Ubey ibnu Ka'b, Mushaf’ın Osman zamanındaki teksiri için oluşturulan komisyonun üyesi idi. O’nun kunut dualarını Kur'an'dan saymış olması bu nedenle mümkün değildir.

 

III. Ali ibnu Ebi Talib Dönemi:

 

Osman'ın yazdırdığı Mushaf Hz. Rasûl'ünkünden farklı olsaydı, sonraki Halife Ali kendi Mushaf’ını resmileştirirdi.(58)

 

Ali'nin Mushafi'nın farkı surelerin nuzul sırasına göre tertibinden kaynaklanır. Anlam değişikliği yapmayan çok az kelime sinonimi dışında fark yoktur.

 

Kur'an'ın İlk Yazmaları Ne oldu:

 

Başta şunu belirtmek isteriz ki; Kur'an'ın ilk yazmalarının yakıldığına ilişkin güvenilir bilgi yoktur. Bu konuyla ilgili rivayetler zayıftırlar. Bu konuda S. es-Salih'in de kitabında aktardığı bilgi güvenilir değildir. Zaten S.es-Salih de bu görüşü paylaşmamakta, sadece İbnu Ebu Davud'un böyle bir görüş naklettiğini söylemektedir. Saldırganlar ustaca bu gerçeği gizlemeye çalışarak bu yanlış bilgiyi herkesin kabul ettiği bir görüşmüş gibi gösteriyorlar.

 

Ebu Bekr Mushafı:

 

Ebubekr zamanında iki kapak arasında toplanıp muhafaza edilen Kur'an'a ne oldu? Unutulmamalıdır ki o dönemde bu nüshadan yüzlercesi Müslümanlarca kopye edilmiştir. Yani bunun yok olması veya yakılması Kur'an'ın yok olması demek değildir.

 

Ebubekr tarafından iki kapak arasına toplanan bu nüsha Ebubekr öldükten sonra Ömer'e geçti. Ömer öldükten sonra da kızı Hafsa'ya geçti. Osman kendi döneminde bunu Hafsa'dan isteyerek çoğalttı ve İslam merkezlerine gönderdi. Sonra da Hafsa'ya iade etti. Sonra ne oldu? Et-Taberanî'nin güvenilir yolla Salim'den aktardığına göre Medine Valisi Mervan, Hafsa'ya adam göndererek belki de Osman’ın izni ile bu nüshayı O’ndan istedi. Hafsa vermedi. Hafsa öldükten sonra (h.41) Mervan, İbnu Ömer'e adam göndererek ‘bu nüshayı bana gönder’, dedi. O da gönderdi. Böylelikle bu nüshanın Mervan döneminde Emevilere geçtiğini görüyoruz. Nüshanın bundan sonraki akıbeti konusunda herhangi bir kayda rastlanmamaktadır. Büyük bir ihtimalle uzun süre Emeviler'in elinde kalmış, Emeviler'in yıkılışı sırasında değerinden dolayı biri tarafından alıkonmuştur.

Ömer’in vefatından sonra Hafsa'nin elindeki Mushaf'in II.derleme sonrası Hafsa’nın vefatından sonra Medine valisi Mervan tarafindan yaktırıldığı söylenir. Öyle de olsa bu rivayeti oryantalistlere materyal sağlayacak şekilde istismar etmek hatalıdır.

 

Ali şöyle der: "Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemeyin. O'na -Mushaflar yakıcısı- demekten sakının. Vallahi o, Mushafları biz Muhammed'ın ashabı önünde yaktı. Osman zamanında yönetici ben olsaydım aynısını yapardım. "

 

İhtilaflarını gerçeğin katli için kullanmayan bir fakih ancak böyle söyleyebilirdi.

 

Çoğaltılan Mushafların Akıbetleri:

 

Schwally'nin belirttiği gibi "Kur'an insanın beklemeyeceği büyük bir titizlik ve mükemmeliyetle muhafaza edilmiştir."(59)

 

Casanova, yaptığı araştırmaların yanısıra bir başka araştırmacı Quatremere'in araştırmalarına dayanarak Hz. Osman'ın çoğalttığı Mushaf nüshalarından birinin Hicri 4. asır başlarında bilindiğini ve görüldüğünü kaynaklara dayanarak söylemektedir. (60)

 

1-Medine Mushafı:

 

Bu tarihi eser Medine'de Ravzai- Mutahhara'da muhafaza olunmakta idi. Eserin orada mahfuz bulunduğunu, muhtelif tarihlerde seyyahlar ve meraklılar tarafından görüldüğünü biliyoruz. Mevlana Şibli Tehzibu'l-Ahlak Mecmuası’nda (H.1329/M.1911) bu nüshanın 735 senesinde orada görüldüğünü kaydediyor.

 

Esas I.Cihan Harbine kadar hep Medine'de muhafaza olundu. Harp esnasında ne olur ne olmaza karşı, oradan nakledilerek emin yerlerde muhafaza edilen kıymetli eserler meyanında hükümetçe o da muhafaza altına alınmıştır. Harp bittikten sonra eser yine oraya iade edilmiştir.

 

Rusya Müslümanlarından Musa Carullah Bigiyev, 1930 da Bolşevik Rusya'dan kaçtıktan sonra, Yakın ve Uzak Şark'ta dolaşırken Kur'an ve Mushaf’a ait epeyi tetkikat yapmış bunları Hindistan’da neşretmiştir. Mezkur nüshanın Medine'de Ravzai- Mutahhara'da mahfuz bulunduğunu, Medine-i Münevvere’de mücavirliği esnasında eseri orada gördüğünü söylemektedir.

 

2-Mekke Mushafı:

 

Mekke'deki nüshanın Hicretin 735. senesinde orada bulunduğunu ve görüldüğünü yine Mevlana Şibli söylüyor.

 

3-Kufe Mushafı:

 

Hz. Osman tarafından Kufe'ye gönderilen nüsha, meçhul bir tarihte Tarsus şehrine gelmiş, orada mahfuz imiş. Çukurova'nın en şirin şehirlerinden biri olan Tarsus, Abbasiler zamanında mühim bir serhat idi. Me'mun, Seyfu'd-Devle, Şair Mütenebbi oradadırlar. Kufe Mushafı oraya her halde Abbasiler zamanında gelmiş olacak. Abbasi Halifeleri orada yaşardı. Nüsha orada muhafaza olunmakta iken sonraları, Suriye'deki Humus kalesine nakledilmiş H.1050-1143/ M.1640-1730) arasında yaşayan meşhur en-Nablusî (H.1100/M.1689) senesinde yaptığı seyahatinde bu nüshayı uzun boylu tavsif eder. Bu nüsha 1.Cihan Harbine kadar Humus’ta korunmuş, harp esnasında o da diğer kıymetli ve tarihi eserler gibi muhafaza altına alınmıştır.

 

4-Şam Mushafı:

 

Şam'a gönderilen nüsha, Kudus'le Dımışk-ı Şam arasında bulunan Taberiye'de mahfuz iken, sonraları Şam'a nakledilmiştir."İlaveli Esmaru't-Tevarih" şunu kaydediyor:" Nakli Mushafı Şerifi Osmani Bicamii Dımışk ez-Taberiye, sene 492"

 

İbnu Kesir (h.8.yy) Şam nüshasını bizzat görmüştür. Şöyle der: " Hz. Osman'ın çoğalttığı Kur'an nüshalarına gelince bugün için onların en meşhuru Suriye'de Şam Camii’nde bizzat gördüğüm bu değerli, büyük kitap güzel, açık ve güçlü hat ve kaliteli bir mürekkeple deve derisi üzerine yazılmıştır."(61)

 

M.Şibli'nin (62) yazdığına göre Ebu'l-Kasım es-Sebti, H. 657 senesinde Şam Camii’nin Maksuresinde Hz. Osman tarafından oraya gönderilen Mushafı görmüştür. Abdulmelik de h.725’de bu nüshayı orada gördüğünü söylüyor. İbnu'l-Cezeri (h.751-833/ m.1350-1429) zamanında Şam'da Mescidü't-Tevbe'de hıfzolunan bu nüsha daha sonra Emevi Camii' ne nakledilmiş, İbnu'l-Cezeri, Şam Mushafı'nı gördüğü gibi Mısır'da da Mesahifi Emsar'dan bir tane gördüğünü söylüyor.

Lala Mustafa Paşa'nın 982 tarihli Vakfiyesi'nde Şam'da ki mevkufatı zikrolunan Humus arazisinde "Vakfı Mushafı Seyyidina Osman" diye bir kayda rastlanıyor ki bundan o tarihte Musfahı Osman vakfı bulunduğunu anlıyoruz. Demek Mushafı Osman oradaymış. Mevlana Şibli'nin İslam alemi seyahati esnasında İstanbul'a geldiğinde bu nüshanın mahfuz olduğunu öğrendiğini söylüyor.

 

Çağdaş alimlerden Şamlı Şeyh AbdulHakim Efgani, Şam Mushafı'ndan bir nüsha istinsah etmek istemiş. 1.Harpten önce bu işe başlıyarak Şam Mushafı'nın yazısını ayniyle muhafaza ve şeklini taklid ederek harf ve kelimelerin suratını, imlasını koruyarak resim yapar gibi satırları aynen nakletmiş ve tam bir nüsha çıkarmıştır. Şam'da AbdulHakim Efgani'nin istinsah ettiği nüsha mevcuttur.

 

5-6.Bahreyn-Yemen Mushafları:

 

Akıbetleri hakkında pek bilgi yok.

 

Sahabe Sayfaları:

 

Peygamber'in yanında olan ayetler dışında sahabiler kendileri için özel sayfalarda yazıyorlardı. Kur'an'ın bütününü ezbere bilenlere Kurra deniliyordu. İbnu Mes'ud, Muaz, Salim, Ubey ibnu Ka'b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme bunlardandır.

 

Resmi tedvin dışındaki Mushafların yakılması talimatını dinlemeyenler de oldu. Ali, Ibnu Mes'ud, Ubey ibnu Ka'b'in özel Mushaflarındanda söz edilir. Aişe'ninde bir Mushaf’i vardı. Bu Mushaflar arasındaki farkları konu edinen bir kitabı Ebubekr ibnu Davud telif etti: Kitabul-Mesahif

 

Bugün dünyanın her yerindeki Mushaflar birbirinin aynısıdır. Topkapı Müzesi'nde saklanan Mushaf'ın Osman Mushaf’ı olduğu söylenir. Özbekistan'in başkenti Taşkent'te de ilk Mushaflardan bir örnek vardır. (63)

 

Türkiye’deki Tarihi Mushaflar:

 

İstanbul'da Türk ve İslam Eserleri Müzesinde şu tarihli Mushaflar vardır.

 

No:457. Hz. Osman'ın imzasını ve Hicri 30 senesini havi Mushafı Şerif

 

No:557. Hz. Ali'nin imzasını havi Mushafı Şerif

 

No:458. Hz. Ali'nin yazısı olduğuna işaret edilen bir Mushaf.

 

Diğer Resmi Ali Mushafları:

 

Mısır'da Kahire'de "Seyyidüna Hüseyin" Camii’nde, Ali ibnu Ebi Talib'e mensup kendi el yazısıyla Kufi kadim hattıyla yazma bir Mushaf vardır.

 

Mısırlı Türk Dostu Abdulvehhab Azzam Şehadetnamesi’nde Meşhed'de Hattı Kufi ile yazılı bir Mushaf'tan bir kısım gördüğünü ve sonunda şu ibare bulunduğunu yazıyor: "Bunu Ali ibnu Ebu Talib yazdı."

 

Yine orada diğer tam bir Mushaf vardır, o da Kufi Hattıyla şu ibare yazılı: "Bunu Hasan ibnu Ali ibnu Ebu Talip yazdı."

 

Şia ulemasından Abdullah Zicani, Kur'an Tarihi’nde Necefu'l-Eşref'te Hz. Ali hattıyla Mushaf bulunduğunu söyler.

İşte, muhtelif eski nüshalar, Sahabe devrinden kalma Mushaflar bugün de elde mevcuttur. Bu mushaflar arasında hiçbir farklılık yoktur.(64)

 

"Münih Üniversitesi’nde kurulmuş "İnstitut für Koran Forschung", bütün dünyadan topladığı 42.000 kadar tam ve natamam Kur'an nüshasını bir araya getirip tasnif etmiş ve 50 yıl süren bir mukabele ve tetkikat sonunda bunlar arasında bir iki hattat hatası bir yana, hiç bir nüsha farkı olmadığını tesbit etmiş ve bu durumu bir raporla dünyanın gözleri önüne sermiştir. Bu Enstitü, içindeki vesikalarla birlikte II. Dünya harbi esnasında Amerikan uçaklarının bombardımanları sırasında berhava oldu."(65)

 

c)Harekeleme ve Noktalama Dönemi:

 

Tevbe Suresinin 3. ayeti "Ve Rasuluhu" yerine "Ve Rasulihi" şeklinde okununca anlam, "Allah ve Rasülü müşriklerden beridir" şeklinde iken "Allah, müşriklerden ve Rasülü'nden de beridir" şekline dönüşür. Harekelemeye göre değişen bu okuyuş hatalarını Arap olmayanların farketmesi imkansızdır. Harekeleme, bu zaruretten doğdu.

 

69/688 de Ebu’l-Esved ed-Düeli renkli bir mürekkeble harflerin üstüne, altına, önüne birer nokta koydu. Üstteki a, alttaki i, yandaki u , sesini veriyordu. Tenvin içinde iki nokta kullanıldı.

 

Esved'in ögrencisi Nasr ibnu Asım (89/708) de harfleri harekeledi. Kimi tarihçiler bunu yapanın Basralı Yahya ibnu Ma'mer (129/746) olduğunu söylerler . Kur'an imlasında son düzenleme Halil ibnu Ahmed (175/791) tarafından gerçekleştirildi. Hemze, şedde, sila, revm, işmam belirlendi. Bu hareket başlangıçta bir muhalefetle karşılaştı ise de sonunda genel kabul görmüştür.

 

Konu hakkında bilgi almak için tıklayınız.

 

Kur’an Tarihi Üzerine Çağdaş Literatür:

el-AKK, Halid Abdurrahman, Tarihu Tevsiki Nassı’l-Qur’ani’l-Kerim, Şam, 1986

EBYARİ,İbrahim, Tarihu’l-Kur’an, Kahire

HAMİDULLAH, Muhammed, Kur’an Tarihi, ç. Salih Tuğ, İst, 1993 (66)

HANEFİ, Muhammed Bahit el-Mutii, el-Kelimatu’l-Hisan fi’l-Hurufi’s-Sab’ati ve Cemi’l-Kur’an, Beyrut,1986

HUCCETİ, Muhammed Bakır, Muhtasar Tarihi’l-Kur’ani’l-Kerim, Dımeşk, 1975

İBNU’L-HATİB, Muhibbuddin, el-Furkan, Beyrut, 1990

MARZUK, Muhammed Abdulaziz, el-Mushafu’ş-Şerif Dirasetun Tarihiyyetün ve Fenniyyetun, Kahire, 1985

MUHEYSİN, Muhammed Salim, Tarihu’l-Kur’ani’l-Kerim, İskenderiyye, 1990

SALİM, Sahar es-Seyyid Abdulaziz, Advaun ala Mushafi Osman ibnu Affan, İskenderiyye, 1991

ŞAHİN, Abdussabur, Tarihu’l-Kur’an, 1994 (67)

 

DİPNOTLAR

(*) Kaynaklar:

KUR’AN-I KERİM VE KUR’AN İLİMLERİNE GİRİŞ Yazar: Doç. Dr. Suat YILDIRIM Yayinevi: Ensar Nesriyat

MİTOLOJİ KİTAB-I MUKADDES VE KUR'AN-I KERİM

DÜŞÜNCE KAYMALARI

KUR’AN'I KERİM BİLGİLERİ Yazar : Osman KESKİNOĞLU Yayınevi: Türkiye Diyanet Vakfı

(1) (Ebu Şehbe s.236), Şehhate ( s.27), es-Sabuni, et-Tıbyan fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut,1408, s.68)

(2) el-Müzzemmil 1-4

(3) es-Sabuni/Kur’an İlimleri, ç.Zeynelabidin Tatlıoğlu, 1996,ist,İnsan yay. s.62-63 :’ Arap Milleti Kur’an’ın indiği devirde bellekleri kuvvetli, ezberlemeleri süratli, zihinleri akıcı, saf ve mükemmel Arap özelliklerini taşıyorlardı. Bir Arap yüz binlerce şiiri (NOT: BİR İNSANIN YÜZBİNLERCE ŞİİRİ EZBERLEMESİ VE BUNLARI EZBERDEN OKUMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. BİR İNSAN ÖMRÜ BUNA YETMEZ. BÜYÜK BİR İHTİMALLE TERCÜME HATASI VEYA MÜBALAĞA: YÜZLERCE VEYA BİNLERCE OLMASI MUHTEMELDİR. ESERİN ORİJİNALİNİN BULUNUP KONTROL EDİLMESİ LAZIM)ezberden okuyor, kabilelerin soylarını bilip ezberden sayıyor, onların ve harplerinin tarihlerini biliyordu. Onlardan Arap kabilelerin soylarını saymayan asılmış on kasideyi şiirlerin çok olmasına ve ezberlenmenin güç olmasına rağmen bilmeyen yok gibiydi. Araplara Kur’an gelince onun beyanının kuvvetli, hükümlerinin parlak, saltanat ve nüfuzunun büyük olması karşısında şaşırdılar ve Kur’an onların beş duyularını yakalayıp akıllarına ve fikirlerine hakim oldu. Kur’an onların gayretlerini şanlı Kitab’a çevirdi. Şiir ezberlemeyi bırakıp O’nun surelerini ve ayetlerini ezberleyip okudular. Çünkü Kur’an’da hayatın ruhunu bulmuşlardı....Sahabe Kur’an’ı okumada ve incelemede birbirleriyle yarış ediyorlar, var güçlerini harcıyorlardı. Evlerinde Kur’an’ı hanımlarına, çocuklarına öğretiyorlardı. Hatta gecenin karanlığında sahabenin evlerinin yanından geçen bir kimse Kur’an okuyanların sesini arı sesi gibi işitirdi. Resûlullah gece karanlığında Ensar evlerinin bazılarının yanlarından geçiyor bazılarının yanlarında durup Kur’an dinliyordu

(4) el-Cum’a 2

(5) Ezbere verilen önem Medine yıllarında da devam etti. Rasûl sürekli ezberi teşvik etti: Buhârî’nin Ebu Musa rivayeti: Resûlullah, Ebu Musa’ya: ‘Dün gece senin okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin, gerçekten sana Al-i Davud’un mizmarlarından bir ses verilmiştir’ dedi.

Müslim’de şu ziyade yer alır: Ebu Musa: ‘Ya Rasûlallah! Allah’a yemin ederim ki, eğer senin benim okuyuşumu dinlemiş olduğunu bilmiş olsaydım ona daha güzelleştirirdim’

el-Buhârî ve Müslim: Rasûlullah ‘Eş’arî kabilesini geceye girdikleri vakit Kur’an okurlarken yumuşak seslerinden evlerini tanırım’ der.

(6) el-A'la 6

(7) el-A'la 6

(8) Hamidullah, M / Rasulullah Muhammed s. 195

(9) (Ebu Şehbe,s.236),(es-Sabuni, s.68), (Şahhate,s.21)

(10) (Ebu Şehbe,s.236),(er-Rumi, Ulumu’l-Kur’ans.89), (Şahhate, s.21)

(11) Hamidullah, M / Rasulullah Muhammed s. 197

(12) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 195

(13) Bera ibnu Azib'den gelen bir rivayetde şöyle denilmektedir: en-Nisa 95 ayeti nazil olunca; Rasulullah Zeyd'i çağırttı, elinde yazı aletleriyle gelen Zeyd'e bu ayeti yazmasını söyledi." Zeyd ibnu Sabit'ten aktarılan uzun bir rivayette o, " Rasulullah'ın yanında bulunduğu bir sırada Peygamber'de vahiy halinin belirdiğini, bu hal geçince, kendisine " Zeyd yaz!" dediğini, bunun üzerine bir kürek kemiği alarak üzerine Nisa 95 ayetini "ecren azima" e kadar yazdığını, sonra, Peygamber de tekrar vahiy halinin belirdiğini, bu hal geçince kendisine "oku" dediğini, yazdığı ayetleri okuduğunu, ayette "vel Mücahidun" kelimesine gelince, Peygamberin " gayru ulid darari" kısmını söylediğini haber vermekte. (el-Buhari/Fedail)

Zeyd ibnu Sabit: Biz Kur'an'ı Rasulullah'ın huzurunda rika üzerine yazardık." (İbnu Hanbel/ Müsned)

(14) el-Ankebut 48, el-A’raf 157

(15) İbnu İshak /es-Sire

(16) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 196

(17) Osman ibnu Ebi'l-As: Bir gün Rasulullah'ın yanında bulunduğum bir sırada gözleri birden sevinçle parladı ve bir noktaya bakarak şöyle buyurdu: Cibril bana geldi ve en-Nahl 90 ayetini yerine koymamı emretti." (İbnu Hanbel/ Müsned)

İbnu Abbas: Rasulullah, bir sure nazil olunca, vahiy katiplerinden bir veya bir kaçını çağırtır ve onlara şöyle derdi: "Bu ayetleri, şu şu ayetleri olan sureye yazın."(et-Tirmizî)

(18) Hamidullah; M / Rasulullah Muhammed s. 196

(19) ( Tahir el-Cezairi, et-Tıbyan, Beyrut, 1412, s.101) (Ebu Şame el-Makdisi, Kitabu’l-Murşidi’l-Veciz, Ank,1986, s.44).

(20) Zeyd ibnu Sabit: ‘Biz Rasûlullah’ın yanında Kur’an’ı deriler üzerine yazıyorduk.’

(21) İbnu Hacer/Fethu'l-Bari

(22) Hamidullah,M/ Rasulullah Muhammed s. 195

(23) Her Ramazan'da Hz. Rasul'un o seneye kadar inen ayetleri Cibril ile okuyup karşılaştırdıkları rivayetleri vardır. ( ez-Zerkani, I,234, Ebu Şehbe, s.236). Çiçek,M.Halil, 20.Asırda Ku’ran İlimleri Çalışmaları,1996,İst,s.179-189

(24) Hamidullah, M./ Rasulullah Muhammed s.197

(25) Mus’ab ibnu Umeyr’in İbnu Ümmi Mektum ile Yesrib’e Hicret öncesi öğretmen olarak gönderildiğini biliyoruz. Hicret sonrası Mekke’ye Muaz öğretmen olarak geldi. Medine’ye gelen göçmenlere de Muaz’ın nakline göre Kur’an öğretecek birini görevlendiriyordu. Mescid’de Kur’an okuyanlar Namaz kılanların yanılmasına vesile olabiliyordu. Onun sağlığında Bi’r-i Maune vakasında 70 Kurra şehid olmuştu.

(26) İbnu Hanbel /Fadalilus-Sahabe; İbnu Kesir/ Tefsiru'l-Kur'an'il Azim

(27) el-Cahşitari/ Kitabu'l-Vüzera ve'l-Kuttab

(28) İbnu Kuteybe/ el-Maarif el-Belazuri/Ensab; et-Taberi/ İbnu Abdiberr/ el-Bağdadi/ İbnu Abdirabbih/ İbnu'l-Esir/ Usdu'l-Gabe İbnu Teymiyye/İbnu Hacer

(29) el-Belazuri/ Ensab el-Yakubi/ İbnu Abdirabbih/ en-Nevevi/ es-Sirettü'n-Nebeviyye ez-Zehebi/Nübela: Ayetel-Kürsi'yi yazdığını kaydeder. İbnu Tiktaka/ İbnu Kesir/ el-Fusul fi Ihtısari'r-Rasul Fasi/ İbnu Hacer/ Takribu't-Tehzib el-A'zami,Muhammed Mustafa/ Küttabü n- Nebi

(30) el-Mes'udi/et-Tenbih

(31) el-Kettani,Abdulhay/Nizamu'l-Hükümeti'n-Nebeviyye Akkad, Abbas Mahmud/

(32) Çiçek, M. Halil, 20. Asırda Ku’ran İlimleri Çalışmaları, 1996, İst, s.179-189

(33) Ali'nin Mushafi'nın farkı surelerin nuzul sırasına göre tertibinden kaynaklanır. Anlam değişikliği yapmayan çok az kelime sinonimi dışında fark yoktur. Hz.Peygamber (a). ın irtihalinden sonraki altı ay içinde Ebu Bekr dönemindeki tedvinden önce Kur'an’ı Peygamberimiz'in talimatı üzerine mushaflaştırdığı nakledilir. Bu Mushaf’ta sureler nuzul sırasına göre dizilmiştir.

Ebubekr Abdullah İbnu Ebi Davud, Süleyman el-Eş'as es-Sicistani /Kitabu'l-Mesahif

(Tah. ve Neşr. Arthur Jeffery Mısır 1936)

(34) es-Suyuti/ İkrime’den İbnu Şirin nakletti. Rivayet tartışma götürür. İbnu Şirin’in rivayetine göre onda Nasih-Mensuh ayetler bulunuyordu.

(35) el-Buhârî ve Müslim’in Enes’dan naklettiği hadisin zahirine bakarak Rasûl zamanında ezberin sınırlı kişiye hasrı yanlıştır: ‘Rasûlullah zamanında dört kişi Kur’an’ı ezberlemişti. Bunların hepsi Ensardandı: Ubeyy ibnu Ka’b, Muaz ibnu Cebel, Zeyd ibnu Sabit, Ebu Zeyd.’ (Ebu Zeyd, Enes’in amcasıdır)

(36) Niçin Zeyd? Çünkü Kurra’dandı, vahy katibiydi, Son Arz’da hazır bulunmuştu.

(37) (Ebu Şame, s.48-49) ( el-Cezairi, s.99-100) ( ez-Zerkani, I,235), ( Ebu Şehbe, el-Maakkal, 243-244) ( el-Kattan, s.124), (Zurzur, s.87)

(38) O’nun beyan ettiği gerekçe dışında sebeb arayanlar arasında, ezbere olan rağbetin azalmasını düşünen usulcüler vardır.

(39) el-Buhârî/Fedaili'l-Kur’an

(40) İbnu Hacer: İki şahidden murad, o ayetin ezberde olması ile yazılmış olmasıdır.’

es-Sekavi: İki şahidden murad, o ayetin Rasûlullah’ın huzurunda yazıldığına dair iki kimsenin şahadet etmesidir.

(41) Ebu Davud/ (er-Rumi, Ulumu’l-Kur’an, s.901) (el-Cezairi, s.100), (es-Sabuni,I,77)

(42) Ebu Davud/

(43) Ebu Davud/ (Itr, s.49), ( el-Kettan, s.126).

(44) (el-Askalani, Fethu’l-Bari, Beyrut, ) ( er-Rumi, s.92).

(45) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 198

(46) ( Ebu Şame, s.64) ( Ebu Şahbe, s.251-252).

(47) Şöyle dediği söylenir: ‘Mushaflar hakkında insanların en büyük ecre nail olanı Ebu Bekr’dir. Allah ona rahmet etsin. Çünkü o, Allah’ın Kitabını ilk toplayandır.’

(48) (Şehhate, s.32).

(49) (el-Buhari, III, 196).

(50) Ebu Kılabeden rivayet edilir: Osman Halife olunca Kur’an okutan öğretmenler tayin etti, Her öğretmen kendi hocasının kıraatını öğretiyordu. Öğrenciler birbirleriyle karşılaştıklarında ihtilaf ediyorlardı. Muallimler birbirlerini küfürle itham edecekti. Osman olayı duyunca hutbede şöyle dedi: Siz benim yanımda ihtilaf ediyorsunuz, benden uzak şehirlerde bulunanların ihtilafları daha şiddetlidir.

(51) (el-Buhari, II,196-197)

(52) el-Buhari/Kur’an’ın Cem’i Babı, Enes ibnu Malik rivayeti.

(53) Ebu'ş-Şusa: Biz Mescid’de oturuyorduk. İbnu Mes'ud da Kur'an okuyordu. O sırada Huzeyfe geldi ve şöyle dedi:" İbn Ümmi Abd'ın kıraati! Ebu Musa'l-Eş'ari'nin kıraati ha! Allah'a yemin ederim ki eğer Osman' ın huzuruna varabilirsem bunları tek bir kıraat haline getirmesini taleb edeceğim.(İbnu Ebi Davud (316/928)

(54) el-Buhari/Menakib

(55) el-Buhari/Menakib

(56) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 198

(57) İstanbul Topkapı Sarayı’ndaki Mushafın bu nüshalardan olma ihtimali zayıftır. Yazısının mükemmelliği, harflerinin keskin dik köşeli oluşu dikkat çekiyor. Hamidullah bu nüsha ile Taşkent nüshasının Osman Mushaflarından olduğunu düşünür. (Rasullullah Muhammed s. 198).

(58) Bak:I.Derleme Dönemi

(59) Schwally/ Die Sammlung des Qurans 2/93

(60) Muhammed et-Lafin du Monde s.125

(61) İbnu Kesir/ Fezailu'l-Kur'an

(62) Şibli,M/ Tehzibu'l-Ahlak Mecmuası. 1913

(63) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 198

(64) Keskioğlu,Osman/Kur'an'ı Kerim Bilgileri

(65) Hamidullah, M/Rasulullah Muhammed s.198

(66) Aslı Fransızca. 222 sayfa. Eser ilmi boyutu oldukça engin olan ve muhtevanın ilmi seviyesi olabildiğince yüksek bir bilgi hazinesidir. Meseleler tamamen tarihi gerçekliğe ve Kur’an gerçeğine dayandırılarak ilmi ciddiyetin gerektirdiği objektivite içerisinde ele alınmıştır. Kur’an hasımlarının ileri sürdüğü eleştirilere cevap teşkil edebilecek bir muhteva ile yazılmıştır. Ancak eleştirilerin aynısını nakletme ihtiyacı duymadığından ne onların isimlerini ve ne de eleştirilerini zikreder.

(67) Kur’an metninin Peygamber’in vefatından sonra gerek Ebubekir döneminde gerekse Osman’ın dönemindeki durumunu inceler. Diğer fasıllarda olduğu gibi konu ile ilgili oryantalistlerin ileri sürdüğü itirazları ve cevapları kaydeder.

Mushafların çokluk problemini ve İbnu Mes’ud, Ubey ibnu Kab, Ali ibn u Ebi Talib, İbnu Abbas, Ömer, Hafza, Aişe, Ümmi Seleme, Abdullah ibnu Amr, Abdullah ibnu Zubeyr, Ebu Musa el-Eş’ari, Zeyd ibnu Sabit, Enes ibnu Malik ve Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim’in mushaflarını ele alır. İmam Mushaf’la arasındaki farkları gözden geçirir. Özellikle İbnu Abbas, Ubeyy ibnu Kab, İbnu Mesud ve Ali’nin mushaflarını detaylı bir şekilde inceleyerek bunlarla imam mushaf’ın arasındaki farklara bakar ve bu farkların müsteşriklerin abarttığı gibi hiç de büyük olmadığını kaydeder. Faslın sonunda R. Blachere vb.nin İmam Mushaf aristokratik bir temayülün eseridir iddialarını çürütür ( s.262-266.)

 

Selam ve dua ile...

Sorularla İslamiyet

(ayrıca ahirzaman alametleri ile ilgili Said Nursinin 5. şua eserini okuyabilirsiniz ya da googleden bulun youtubeden felan:)