Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

ORUÇLA İLGİLİ İNSANI İKNA EDEN DERSLER

-1-

            Birinci Nükte: Ramazan-ı Şerifteki oruç, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin(beş şartının) birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin(islamiyeti temsil eden işaretlerin) a'zamlarındandır(büyüklerindendir).

            İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk'ın rububiyetine(yaratıcı ve rab oluşuna), hem insanın hayat-ı içtimaiyesine(sosyal, toplum hayatın), hem hayat-ı şahsiyesine(kişisel hayatına), hem nefsin terbiyesine, hem ilahi nimetlerin şükrüne bakar hikmetleri(faydaları, yararları) var.

            Cenab-ı Hakk'ın rububiyeti(rabliği) noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:            Cenab-ı Hak yer yüzünü bir nimet sofrası şeklinde yarattığı ve bütün nimet türlerini o sofrada ­`¬K«B²E«<ö«žö­b²[«&ö²w¬8ö   bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle(yönüyle), kemal-i rububiyetini(rabliğinin mükemmelliğini) ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle(durumun göstermesi, şekliyle) ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab(sebepler) dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı(gerçeği) tam göremiyor, bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman birden muntazam(harika) bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî'nin ziyafetine davet edilmiş bir surette(şekilde) akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane(kulluk davranışı) göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli(her şeyi içine alan) rahmaniyete karşı, vüs'atli(geniş) ve azametli(büyük) ve intizamlı(düzenli) bir ubudiyetle(kullukla) mukabele(karşılık) ediyorlar. Acaba böyle ulvî(yüksek) ubudiyete(kullukla) ve şeref-i keramete(keramet şerefine) katılmayan insanlar insan ismine lâyık mıdırlar?

-2-

            İkinci Nükte: Ramazan-ı Mübareğin savmı(orucu), Cenab-ı Hakk'ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle(yönden), çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Birinci Söz'de denildiği gibi, bir padişahın matbahından(mutfağından) bir tablacının(sunucunun) getirdiği taamlar(yiyecekler) bir fiat ister. Tablacıya(garsona) bahşiş verildiği halde, çok kıymetdar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in'am edeni(nimeti vereni) tanımamak nihayet(son) derecede bir belâhet(ahmaklık) olduğu gibi, Cenab-ı Hak hadsiz enva'-ı nimetini(nimet çeşitlerini) nev'-i beşere(insan türlerine) zemin(yer) yüzünde neşretmiş(yaymış). Ona mukabil(karşılık), o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî(görünen) esbabı(sebepleri) ve ashabı(diğer sebepleri getiren etmenler, ağaç, bitkiler, arı, inekle gelen süt vb.), tablacı hükmündedirler. O tablacılara(sunuculuk yapanlara) bir fiat veriyoruz, onlara minnetdar oluyoruz; hattâ müstehak(layık) olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün'im-i Hakikî(gerçek nimet verici Allah), o esbabdan(sebeplerden) hadsiz(sonsuz) derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

            İşte Ramazan-ı Şerif'teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli(büyük) ve umumî(genel her şeyi içine alan) bir şükrün anahtarıdır. Çünki sair(diğer) vakitlerde mecburiyet tahtında(altında) olmayan insanların çoğu, hakikî(gerçek) açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor(anlayamıyor). Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet(nimet dereceleri) anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye(ilahi nimet) olduğuna kuvve-i zaikası(tat alma duygusu) şehadet(şahitlik) eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye(manevi şüküre) mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnuiyeti(uzaklığı) cihetiyle(yönüyle); "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde(kullanımında) hür değilim; demek başkasının malıdır ve in'amıdır(nimetidir). Onun emrini bekliyorum." diye nimeti nimet bilir; bir şükr-ü manevî(manevi şükür) eder. İşte bu suretle(şekilde) oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye(insanın vazifesi) olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

-3-

            Üçüncü Nükte: Oruç, insanların sosyal(toplum) hayatına baktığı cihetle(yönle) çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: İnsanlar, maişet(geçim) cihetinde(yönünde) muhtelif(çeşitli) bir surette(şekilde) halkedilmişler(yaratılmışlar). Cenab-ı Hak o ihtilafa(ayrılığa) binaen, zenginleri fukaraların(fakirlerin) muavenetine(yardımına) davet ediyor. Halbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm(acı) ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez(anlayamaz). Bu cihette(yönden) insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin(gerçek şükrün) bir esasıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette(yönden) daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir(görevli, sorumlu). Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti(zorunluluğu) olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete(yardıma) mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünki hakikî o haleti kendi nefsinde hissetmiyor.

-4-

            Dördüncü Nükte: Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki(yönündeki) çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki(kabul) eder. Hattâ mevhum(gerçekte olmayan var olduğu sanılan) bir rububiyet(rablik) ve keyfemayeşa(hiçbir kural ve kanun tanımaz) hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan dünyada servet ve iktidarı(gücü) da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi(ilahi nimetleri) hayvan gibi yutar.

            İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik(sahip) değil, memluktür(mülktür, mülk sahibi değil); hür değil, abddir(kul). Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum(hayali) rububiyeti(rabliği) kırılır, ubudiyeti(kulluğu) takınır, hakikî vazifesi(görevi) olan şükre girer.

 -5-

 

            Beşinci Nükte: Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına(ahlak dışı hareketlerine) ve serkeşane(serserice) muamelelerinden(davranışlarından) vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Nefs-i insaniye(insanın nefsi) gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki(yapısındaki) hadsiz(sonsuz) aczi(insan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez, vücudunda sayısız şuurlu işler vardır şuurunun kendisinin haberi bile olmaz, idaresi bile elinde değildir), nihayetsiz(sonsuz) fakrı(insan fakirdir: bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyide ister, baharıda ister, cennetide ister. Adeta arzu ve istekleri hayali nereye giderse o kadar geniştir, yapısı gereği sonsuza kadar uzanmış. Elindeki sermayesi ise eli nereye uzanırsa o kadar dardır. O yüzden insan fakirdir. Emel ne kadar uzun ömür ne kadar kısa....), gayet(son) derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zaîf(zayıf) ve zevale(sona) maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan(çelikten) bir vücudu var gibi, lâyemûtane(ölümsüzmüşcesine) kendini ebedî(sonsuz) tahayyül(hayal) eder gibi dünyaya saldırır. Şedid bir hırs ve tama' ile ve şiddetli alâka(ilgi) ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli(faydalı) şeylere bağlanır. Hem kendini kemal-i şefkatle(tam bir şefkatle) terbiye eden Hâlıkını(yaratıcısını) unutur. Hem netice-i hayatını(hayatın sonunu, sonucunu, meyvesini) ve hayat-ı uhreviyesini(ahiret hayatını) düşünmez; ahlâk-ı seyyie(kötü ahlaklar) içinde yuvarlanır.

            İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere(nefsi firavunlaşmaya başlayan inatçılara), za'fını(zayıflığını) ve aczini(acizliğini) ve fakrını(fakirliğini) ihsas ediyor(hatırlatıyor). Açlık vasıtasıyla(sebep olmasıyla) midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf(zayıf) vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder(anlar). Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr(Allah’a karşı acizliğini ve fakirliğini anlar) ile dergâh-ı İlahiyeye(yaratıcının dergahına) ilticaa(sığınmaya) bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî(manevi şükür) eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise...

 

-6-

            Dokuzuncu Nükte: Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum(sanılan) rububiyetini(rablik iddiasını) kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini(kulluğunu) bildirmek cihetindeki(yönündeki) hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

            Nefis Rabbisini tanımak istemiyor, firavunane(firavun gibi) kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azablar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, za'fını, fakrını gösterir. Abd(kul) olduğunu bildirir.

            Hadîsin rivayetlerinde vardır ki: Cenab-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?" Nefis demiş: "Ben benim, sen sensin!" Azab vermiş, Cehennem'e atmış, yine sormuş. Yine demiş: "Ene ene(ben ben), ente ente(sen sen)." Hangi nevi(tür) azabı vermiş, enaniyetten(benlikte) vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş, yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene vema ente(ben kimim sen kimsin)?" Nefis demiş: Yani: "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin(rahim olan rabbimsin), ben senin âciz bir abdinim(kulunum)."

-7-

            Yedinci Nükte: Ramazanın orucu, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev'-i insanın(insan türünün) kazancına baktığı cihetteki(yönündeki) çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a'mal(yapılan sevaplara sevap), bire bindir. Kur'an-ı Hakîm'in nass-ı hadîs(hadisin belirtmesi) ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet(Cennet meyvesi) getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum'alarında daha ziyadedir(fazladır). Ve Leyle-i Kadir'de(Kadir gecesinde) otuzbin hasene(sevap) sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur'an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ(cennet ağacı) hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif'te mü'minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî(sonsuz), kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın(harflerin) kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette(zararda) olduğunu anla!

            İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî(ahrete bakan) hasılât(şeyler, ürünler) için, gayet münbit(ekime uygun) bir zemindir(yerdir). Ve neşvünema-i a'mal(amellerimizin, yaptıklarımızın filizlenip, büyümesi) için, bahardaki mâh-i Nisandır(nisan yağmurudur). Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye(rabbimizin rablik saltanatının) karşı ubudiyet-i beşeriyenin(insanların kulluğunun) resmi geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına(ihtiyaçlarına) ve malayani(boş) ve hevaperestane(sadece heves) müştehiyata(emrine) girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten(geçici) hayvaniyetten çıkıp melekiyet(meleklik) vaziyetine(şekline) veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî(dünyaya ait) hacatını(ihtiyaçlarını) muvakkaten(geçici) bırakmakla, uhrevî(ahirete yönelmiş) bir adam ve tecessümden(sanki cisimlenerek) tezahür etmiş(görülmüş) bir ruh vaziyetine(şekline) girerek; orucu ile, Samediyete bir nevi(çeşit) âyinedarlık(aynalık) etmektir. Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni(geçici) ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki(sonsuz) bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi(sonsuz hayatı) tazammun(içine alır) eder, kazandırır.

            Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını(meyvelerini) kazandırabilir. Leyle-i Kadir(kadir gecesi) ise, nass-ı Kur'an(Kuran hükmüyle) ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır(kesin bir delildir). Evet nasılki bir padişah, müddet-i saltanatında(hayat müddetinde) belki her senede, ya cülûs-u hümayûn(hümayun bahşişleri) namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına(saltanatının cilvesine) mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini(hükmü altında ki), o günde umumî(genel) kanunlar dairesinde değil; belki hususî(özel) ihsanatına(hediyelerine) ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde(harika) icraatına(işlerine) ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne(yönelmesine) mazhar eder(kavuşturur). Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden(yönelen) ferman-ı âlîşanı(büyük fermanı) olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş(indirilmiş). Elbette o Ramazan, mahsus(özel) bir bayram-ı İlahî(ilahi bayram) ve bir meşher-i Rabbanî(Rabbani mahşer, toplanma yeri) ve bir meclis-i ruhanî(ruhani meclis) hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir(hikmetinin gerektirmesidir). Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî(adi) ve hayvanî(hayvana ait) meşagılden(meşguliyetlerden) insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli(olması gerekeni) ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye(insanın cihazlarına, organlarına ve duygularına) dahi bir nevi(çeşit) oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan(haramlardan), malayaniyattan(boş işlerden) çekmek ve her birisine mahsus(özel) ubudiyete(kulluğa) sevketmektir(yönletmektir). Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz(kötü, küfür) tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı(dili), tilavet-i Kur'an-Kuran okuması- ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar(günahlarına tevbe) gibi şeylerle meşgul etmek... Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men'edip(kaldırıp), gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'an dinlemeğe sarfetmek(harcamak) gibi sair(diğer) cihazata(cihazlara) da bir nevi(çeşit) oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta'til-i eşgal(meşgul) ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba(uydurulabilir) ettirilebilir.

-8-

            Sekizinci Nükte: Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine(şahsi hayatına) baktığı cihetindeki(yöndeki) çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

            İnsana en mühim(önemli) bir ilâç nev'inden(türünden) maddî ve manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir ki: İnsanın nefsi, yemek içmek hususunda keyfemayeşa(keyfine göre) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi; hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir. Serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner. Ramazan-ı Şerifte oruç vasıtasıyla bir nevi(çeşit) perhize alışır; riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçare(çaresiz) zaîf mideye de, hazımdan evvel(önce) yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez(kendine çekmez). Ve emir vasıtasıyla(sebebiyle) helâli terkettiği cihetle(yönden), haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan(Allah’ın emirleri) gelen emri dinlemeğe kabiliyet(uygunluk) peyda eder(oluşturur). Hayat-ı maneviyeyi(manevi hayatı) bozmamağa çalışır.

            Hem insanın ekseriyet-i mutlakası(çoğunluğu) açlığa çok defa mübtela olur(başına gelir). Sabır ve tahammül(dayanma) için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki oruç onbeş saat, sahursuz ise yirmidört saat devam eden bir müddet-i açlığa(açlık zamanına) sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin(insanların) musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün(sabredememe, dayanamamanın) bir ilâcı da oruçtur.

            Hem o mide fabrikasının çok hademeleri(hizmetçileri) var. Hem onunla alâkadar(ilgili) çok cihazat-ı insaniye(insanın cihazları) var. Nefis, eğer muvakkat(geçici olarak) bir ayın gündüz zamanında ta'til-i eşgal(işlerini tatil) etmezse; o fabrikanın hademelerinin(hizmetçilerinin) ve o cihazatın(cihazların) hususî(özel) ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü(hükmü) altında bırakır. O sair(diğer) cihazat-ı insaniyeyi(insan cihazlarının, organlarının) de, o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder(karıştırır). Nazar-ı dikkatlerini(dikkatli bakışlarını) daima kendine celbeder(çeker). Ulvî(yüksek) vazifelerini muvakkaten(geçici) unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl-i velayet(evliyalar), tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeğe kendilerini alıştırmışlar. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri(hizmetçileri) anlarlar ki; sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair(diğer) cihazat(cihazlar), o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz(lezzet) ederler, nazarlarını(bakışlarını) onlara dikerler. Onun içindir ki; Ramazan-ı Şerifte mü'minler, derecatına(derecelerine) göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara(sevinçlere) mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin(duyguların) o mübarek ayda oruç vasıtasıyla(sebebiyle) çok terakkiyat(manevi yükselme) ve tefeyyüzleri(feyizleri) vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane(masum bir şekilde, has ve temizlikle) gülüyorlar.

 

-9-

            Altıncı Nükte: Ramazan-ı Şerifin orucu, Kur'an-ı Hakîm'in nüzulüne(indirilmesine) baktığı cihetle(yönle) ve Ramazan-ı Şerif, Kur'an-ı Hakîm'in en mühim(önemli) zaman-ı nüzulü(indirilme zamanı) olduğu cihetindeki(yönündeki) çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur'an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan'da(Ramazan ayında) nüzul etmiş(indirilmiş); o Kur'anın zaman-ı nüzulünü(indirilme zamanını) istihzar(hürmetle hatırlama) ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek(güzel karşılamak) için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden(sefil ihtiyaçlarından) ve malayaniyat(boş) hâlattan(hallerden) tecerrüd(sıyrılma) ve ekl ü şürbün(yeme ve içmenin) terkiyle melekiyet(meleklere) vaziyetine benzemek ve bir surette(şekilde) o Kur'anı yeni nâzil oluyor(iniyor) gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi(ilahi hitapları) güya(sanki) geldiği ân-ı nüzulünde(indirilme anında) dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail'den, belki Mütekellim-i Ezelî'(Ezeli konuşmacı olan yaratıcımızdan)den dinliyor gibi bir kudsî halete(hallere) mazhar olur(uğrar). Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'anın hikmet-i nüzulünü(indirilme sebebini) bir derece göstermektir.

            Evet Ramazan-ı Şerifte güya(sanki) âlem-i İslâm(İslam dünyası) bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin(büyük mescidin) kûşelerinde(köşelerinde) o Kur'anı, o hitab-ı semavîyi(yaratıcıdan gelen hitabı) Arzlılara(dünyalılara) işittiriyorlar. Her Ramazan ­–³~²h­T²7!ö¬y[¬4ö«Ä¬i²9­!ö›¬HÅ7!ö«–@«N«8«*ö­h²Z«-ö   âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur'an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın(büyük cemaatin, toplumun) sair(diğer) efradları(fertleri), bazıları huşu' ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki(durumdaki) bir mescid-i mukaddeste(mukaddes mescitte), nefs-i süflînin(alçak nefis isteklerinin) hevesatına(heveslerine) tabi olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden(nurani vaziyetten) çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama(oruç tutanlara) muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın(İslam aleminin) manevî nefretine ve tahkirine(hakaretine, aşağılamasına) hedeftir.