Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

PEYGAMBERLER VE SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED(S.A.V.)

-1-

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu dünya misafirhanesinde, hikmet bakışıyla baksan, hiçbir şeyi düzensiz, amaçsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz(amaçsız) kalabilirsin?

Karıncayı emirsiz(başkansız), arıyı yâsupsuz(arıların başkanı) bırakmayan kudret-i ezeliye(evveli ve sonu olmayan kudret, güç sahibi Allah), elbette beşeri(insanları) nebîsiz(peygambersiz) bırakmaz. (Mektubat sh: 469)

Yaratan yıldızları, nebulaları bırakın; atomları, molekülleri vb. zerreleri bile başı boş bırakmamıştır. Bir düzen ve sınır içindedir. Hiç insanları başı boş peygambersiz bırakır mı?

Anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz(öğretmensiz) olsa, mânâsız(anlamsız) bir kâğıttan ibaret kalır. (Sözler sh: 122)

Evrenin ve içindekilerin öğretmeni de peygamberimiz Hz. Muhammet’ tir. Yaşayan Kuran olarak Kuranında ilk öğretmenidir. Yani bize evren kitabını ve onu yazan yaratıcımızı ve ne yazdığını anlatmaktadır. Evrende yaratıcımızın isimlerinin ve sıfatlarını, evrende yaratıcının nasıl görüldüğünü, bizlerin ve evrenin yaratılış sırlarını anlatıyor. İnsanın aklını çok meşgul eden insanın nereden geldiğini, nereye gittiğini, bu dünyada işinin ne olduğunu ikna ederek cevaplıyor.

Bir çobanın bir valiyi taklit etmesi, bir cahilin ibn-i sinayı felsefede hikmette taklit etmesi, kendine çok dikkatle bakan her seviyeden sayısız insanlara bir sineğin kendini tavus kuşu olarak yutturması komediden başka bir şey değildir. Hz. PEYGAMBERE düşmanları yanlışını bulalım diyerek dikkatle bakarken, dostları ise taklit için dikkatle bakmaktadır. Ve sakın sadece o milyonlarca ilim adamlarına sinek kendini tavus kuşu olarak göstermiş demeyin. O bakanlar senin ve benim gibi burnunun ucunu göremeyenler değil, İbni Haldun, Farabi, ibni rüşd, ibni sina vb. gibi dünyanın sayısız zeka tarlaları, bu günkü medeniyetin temellerini atanlar,  hatta düşmanları bile onun kemalini itiraf etmişler. Nezleden ağzının tadı kaçmış olan birinin su içtiğinde tat alamayınca suçu suya atması doğru değildir..

 

-2-

SEKİZİNCİ REŞHA: Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde(toplumda) büyük bir hâkim, büyük bir himmetle(uğraşı ve çalışma ile) ancak daimî(sürekli) kaldırabilir. Halbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadçı, mutaassıb(körükörüne saplantılı olan) büyük kavimlerden(toplumlardan), zahirî(görünürde) küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle(uğraşı: sadece tebliğ yani duyurma), az bir zamanda ref'edip(kaldırıp) yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi(yüksek ahlakları) ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor.

İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı(Arab Yarımadası’nı) gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâ­tın o zamana nisbeten(şartlarına kıyasla) bir senede yaptığının yüz­den birisini acaba yapabilirler mi? (Sözler sh: 238)

İşte islamdan önce Ömer(r. anh); İslam'dan sonra Ömer. Hz Ömerden herkes “aslan avcısı Ömer” şeklinde bahseden ve herkesin korkup  titrediği acımasız Ömer, sonraları çölde giderken karıncaları devesi ezmesin diyerek kumları gözetliyor. O da Müslümanlığından önce kızını diri diri gömenlerden. Ve şöyle diyor: “Ben hayatta bir şeye çok güler bir şeye çok ağlarım. Helvadan putlar yapıp ona tapınıp ibadet edip daha sonra acıkınca yediğimizi hatırladıkça gülerim. Kızımı diri diri toprağa gömdüğümü hatırladıkça da ağlarım.”

Hz. Peygamber bugünkü din ve milliyet tüccarları gibi onlarla yani dinle, milliyet ve ırkçılıkla, kavmiyetçilikle propaganda yapmak daha kolayken bütün kavmini, ırkını, dinleri karşısına almıştır. Her zaman zayıfın, mazlumun yanında olmuştur. Hak için onlar tarafından her türlü zulmü görmüş, zorla hicrete zorlanmıştır. Ve kovulduğu yerde de rahat bırakılmamış ve kendilerini savunmak zorunda kalmıştır. Ayrıca ayakları şişinceye kadar namaz kılan, en çok oruç tutan vb. getirdiği davasını en samimi herkes ona düşman iken yaşayan o. Şunu da düşünelim ki bir çok idealist ve felsefeciler getirdikleri davaları kendileri neredeyse hiç yaşamamıştır. Hatta yaptıklarını söylediklerini yalanlar. Halbuki bütün insanlığın son peygamberi ibadette, ahlakta, emirlere uymakta, Allahtan korkmakta, zühtte ve takvada herkesten ileridir. Hem de en zor durumlarda bile herkes kendisine düşmanken bile… Sahtekarlık yapsaydı zaten hem düşmanları ona dikkatle takip ediyordu, hem dostları hemen açığa çıkardı. Bir sinek kendisine bin beş yüz yıldır her dostuyla ve düşmanıyla her seviyeden, kesimden -aliminden, cahilinden, bilim adamından, sanat adamından, coğrafyacısından, kimyacısından, fizikçisinden, vb.- kendini tavus kuşu olarak yutturabilir mi?

Bir yaşanmış olay daha: Ebu Hureyre(r. anh) anlatıyor. Ben saki(garson, içki sunan) idim. Yine Medine’de içki servisi yaparken dışarıdan biri beni çağırdı. Ve şarhoşluk veren içkinin haram kılındığını ilan eden ayeti okudu. Ben hemen elimdekileri yere attım ve koşarak içeriye bu son ayeti okudum. İçerdekilerin hepsi koşarak evlerine gittiler. Ve olayı iki türlü anlatıyorlar. Bir rivayette Medine sokaklarından haftalarca içki akmış. Yani herkes evlerindeki stokları (içki su gibi tüketiliyordu o toplumda) döktüklerinde oturan beş yaşındaki bir deveyi sel olup sokaktan sürükleyip götürecek kadar çok içki akmış. Zaten Amerikada bir eyalet toplumunu uyuşturucunun etkisinden kurtarmak için her türlü çalışmayı yapmış. Bütün devlet olanaklarını kullanmışlar. Önce içki fabrikaları yasaklanmış. Bu sefer bakmışlar herkes evinde üretmeye başlamış. Bir fabrika kapanmışsa binlerce fabrika evlerde olmuş. Ne yapmışlarsa olmuyor … merakla tarihte bunu kim başarmış diye araştırdıklarında sadece peygamber efendimizin başardığını hayretle görmüşler. Çünkü İsa peygamberimiz sadece iman esaslarını getirebilmişti. Onun dininin kanunlarında böyle bir günah yoktu. Tabi daha sonra “Muhammed” çeşmesi adıyla merkez şehirlerinin birisine bir çeşme yaptırmışlar.

Şimdi düşünelim içki peygamberimizin kaldırdığı sayısız kötü adetlerden sadece biri…..   Hemde öyle bir milletten öyle adetleri kaldırmışlarki o kötü adetleri yapmalarının tek nedeni atalarımız böyle yapmış mantığı temel felsefesi olan bir toplum. Örneğin Kuran-ı Kerimde evlerinize arkadan girmeyin şeklinde ikinci cüzde olsa gerek bir meal okudum. Daha sonra tefsirine baktım ve diyordu ki: o zamanda 360 putla dolu olan Kabedeki putları ibadet niyetine ziyaret edenler evlerine girerken evin arka kapı dediğimiz kısmını kırarak yani kapı niyetine bir yer kırarak evlerine girerlermiş. Bunu da tamamen atalarımız böyle yapmış diye yaparlarmış. Yine yola çıkmadan önce helvadan putlar yapıp ona tapınıp sonra acıkınca yemeleri. Körü körüne inat damarıyla bir saplantı ile borcunu ödeyemeyenler köle oluyor. Bir edebiyatçının sözüyle iki kavim birbirine giriyor. Peygamberimizin elinde ise hiçbir devlet gücü akraba kavim gücü yok. Aksine bütün devletler, milletler, büyük batıl ve diğer semavi dinler bile hatta kavim ve kabilesi amcası bile düşman(Ebu Lehep, Ebu Cehil vb.) olmasına rağmen kısa sürede sadece tebliğ(güzellikle duyuma) yaparak inanç ve davasını dünyanın başına geçirdi. Ve  bu şahısları dünyaya hoca ve üstat yaptı yani her biri sahabe oldu. Tarihte hiç devlet bile kurmamış ve en kötü adetleri doğruluk olarak benimsemiş bir  millete, kısa sürede o zamanın iki büyük dünya hakimi olan Sasani imparatorluğunu fethettirmiş, Roma imparatorluğunu(İstanbulu) aldırmış, dünyayı skolastik düşünce bataklığından kurtarmış ve gerçek inanç ve ahlak esaslarının temellerini vererek, dünya ahiret huzurunu sağlayan İslamı ve hakikatlerini dünyaya yaymış ve yaymaya devam etmektedir.

 

-3-

PEYGAMBERİMİZİN PEYGAMBERLİĞİNDEN ÖNCEKİ HAYATI DA O’NUN PEYGAMBERLİĞİNE DELİLDİR

1. Dünyaya teşrifi esnasında meydana gelen olağanüstü hâdiseler, çocukluk devresinde yakınlarının müşahedeleri ve gençliğinde firâset sahiplerinin kendisinde sezdikleri ma’nâlar, O’nun gelecekte büyük bir vazife altına gireceğinin anlamlı ifadelerinden başka bir şey değildi...

2. Peygamberliğine kadar olan devrede daima zulme ve haksızlığa karşı çıkmış ve “Hılfü’l-Füdûl” gibi haksızlığa uğrayanları koruma cemiyetine bil-fiil girip, mazlumların, mağdurların yanında yerini almıştı...

3. İhtişamlı ve saltanatlı bir 40 yıl yaşamayıp, tâ küçük yaşta yetim ve öksüz kalmış, dedesi ve amcasının himayesinde büyümüştü.. şahsı, malı ve taraftarları açısından öyle çok güçlü de değildi.

4. Çevresinde fuhuş adına bütün olup bitenlere rağmen, peygamberliğine kadar olan bu devrede iffet, namus ve hayasına toz bile kondurmamıştı. İki defa düğüne giderken yolda uyuyup kaldığını bizzat kendisi ifade buyurmaktadır. Garîze-i beşeriyenin(duyguların, şehvetin, cinselliğin) en güçlü olduğu 25 yaşında, dul, çocuklu ve 40 yaşındaki Hatice Validemiz’le izdivaçları(evlenmeleri-bugün hangi erkek kabul eder). iyice yaşlanıncaya kadar 53 yaşı sonrasına kadar başka hiç bir evlilik yapmaması. Sefere çıkışta “kızımı, namusumu kime teslim edeyim” diye düşünenlerin hemen ilk akıllarına gelen de bu iffet ve namus âbidesi genç olmalıydı!

PEYGAMBERİMİZİN 54 YAŞ SONRASINDAKİ EVLENMELERİNİN HİKMETİNİ VE CEVABINI OKUMAK İÇİN YAZIYA TIKLAYIN VE SORU CEVAPLARDAN 2. SORUNUN CEVABINI OKUYUN

5. Peygamberlik öncesi dönemde bir defa olsun yalanına, hıyânetine ve sözünden döndüğüne şâhit olunmamıştır. Bu mevzûda, düşmanları dâhil, hiç kimse herhangi bir misâl gösterememektedir. Kaldı ki en azılı hasımları bile O’na ‘Muhammed’ül-Emîn(güvenilir Muhammed)’ diyorlardı. Kâbe tamiratında Hacerü’l Esved’i yerine koyma şerefi uğrunda kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkta hakem tayin edilmiş ve bu mukaddes taşı yere serdiği ridâsının üzerine koyup, birer ucundan kabile reislerine tutturarak kendi eliyle yerine koymuş ve bu müşkil mes’eleyi halletmişti....

 

-4-

            İnsanlık tarihinde iki gürüh ya da topluluk görülmüştür. Bunlardan biri sadece akılla gitmeye çalışan felsefe gurubu. Diğeri ise peygamberler gurubudur. Felsefe gurubunda çoğunlukla talebe bile hocasını çürüterek yoluna devam etmişlerdir. Yani davalarında birbirlerine destekçi olacaklarını birbirlerini çürütme esasına dayanmışlardır. Herkes bir birini çürütmüştür. Hatta zamanları, devirleri, mekanları, coğrafyaları aynı olmalarına rağmen. Birinin ‘idea’ alemi varsa diğerinin farklı alemleri vardır. Fakat peygamberler gurubunda ise devirleri, mekanları, coğrafyaları AYRI -hindistandaki, irandaki zerdüş vb.- olmalarına rağmen ilk peygamberde ‘lailahe illallah-Allah’tan başka ilah yoktur.’ Der. Son peygamberde, yani son anayasada bilirsiniz ki son anayasa geçerlidir:). Hatta sayılamayak kadar çok evliyalar ispatlı alimler, bilim adamlarıda bulundukları dönemlerde düşmanlarını bile ikna ederek –fazilet o dur ki : düşmanları bile tasdik etsin, kabullensin.-(Ebu Cehil’in Peygamberimize: Senin peygamberliğine ben şahitlik ederim. Sen yeterki Mekkenin yönetimine karışma. Demesi gibi….) aynı davayı söylüyorlar.

Zira o,  (Allah’tan başka ilah yoktur)der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani geçmiş ve gelecek taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler(zikrediciler), aynı kelimeyi tekrar ederek, icma'(özetle) ile manen "Sadakte ve bil-hakkı natakte"(doğru söyledi) derler. Hangi vehmin(şüphenin, vesvesenin) haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla teyid edilen(kuvvetlendirilen) bir müddeaya(davaya) parmak karıştırsın.

Şimdi düşünelim: Normal iki insan bize bir yolda giderken orada serseriler çıkıyorlar dese ya da gelen geçenlere taş atıyorlar dese biz kısa yolu bırakıp uzun yolu tercih eder ya da o yoldan dikkatli geçeriz. O iki insan peygamber ya da evliya bile değildir. Peki o iki insanın haberiyle yolumuzu değiştiriyoruz da; aldatmaz ve aldanmaz davalarını mucizelerine dayandıran ve zamanlarında düşmanlarını bile her açıdan ikna edip davalarının haklılığında susturan 124 bin peygamber; keşif ve kerametlerine dayanan 124 milyon evliya ve hesaplanamayacak kadar çok ilim adamları hatta her asırda (İmam-ı Azam Ebu Hanefi, İmam-ı Şafi; Bayezid-i Bistami; Abdulkadir-i Geylanı, İmam-ı Nakşibend, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani; Mevlana Halid-i Bağdadi ve Bediüzzaman Said Nursi gibi….) aynı davayı ispatlamalarıyla bütün hepsinin dediklerine uymamak hiç akıllı işi olabilir mi?

Ayrıca Kuran'da geçen peygamberimizin Ay'ı iki parçaya ayırması, mirac gibi mucizeleri o dönemde başta Mekke liderleri olarak herkes görmüştü. Ona rağmen inkar edemediler. Zaten başta Ebu Cehil "ben Muhammedin doğruluğuna şehadet ederim. Ama o sadece Mekkenin idaresine karışmasın, hem peygamber de ben olmalıydım" vb. egosuna yenildiğinden mücadele ettiğini belirtmiştir. "Fazilet o dur ki: düşmanları dahi onu tasdik(kabul) etsin." Hem ilim ve fikir olarak onu susturamadılar, mecburen savaşla kılınçla susturmaya çalıştılar. Ayrıca Kuran tekrar tekrar "eğer benim bir yanlışımı bulursanız haydi gösterin, ayrıca bütün gelmiş geçmiş edebiyatçılarınızdan da yardım alın, ve bir surenin dahi benzerini getirin ya da kabul edin" diye meydan okumasına rağmen ses çıkaramamışlar. İtiraz edememişlerdir. Çünkü bir benzerlik ile ya da bir yanlış ile çürütme gibi kolay yol varken mecburen savaşla susturma yoluna gitmişlerdir. Sadece dediler ki:" Abdullah'ın yetiminin sihri gökyüzünü de etkiledi" gibi iftiralara ve etrafındakileri kandırma yoluna gitmişler. Eğer bu mucizelerde bir yanlışlık olsaydı o zaman baştan çürüterek kurtulurlar ve diktatörlüğüne devam ederlerdi. Başta Ay mucizesi olarak peygamber efendimizin mucizelerine gelen itirazlara cevaplar için "19. mektup" mutlaka okunmalı. Bu sayfada 45. delile pek düzenlenmeden alındı. Fakat daha sonra düzenlenecektir. Eğer peygamber o dönemde Ay'ı iki parçaya bölmeyi yapmasaydı, bu Kuran'da da geçiyor, inkarcılar "bakın Kuranda böyle diyor ama öyle olay olmadı" derler çürütürlerde ve paygamberimiz o dönem davasını kaybederdi. Ayrıca bu vb. mucizeler ihtiyaç durumunda ani olarak gece hazır kalabalığa gösterilmiştir. Dünyanın yarısı gündüzde, gece ise diğer coğrafyadakiler gökyüzüne bakanlar çok az, görsede zaten gözüne inanamaz. Avrupa gibi kıtalarda gökyüzü daima kapalı. Ona rağmen ertesi gün Mekkeye yakın olan kervanlardan gelenler gece şöyle bir olay gördük diyenleri tarih yazıyor. Neyse en büyük delili olan diğer mucizeler ile birlikte mucize ispatları ve açıklamaları için mutlaka 19 mektubun okunması gerekmektedir. Burada devam eden maddelerde bazılarından bahsedilecektir.

Konu ile ilgili olduğu için Allah vardır bölümündeki 6. delilden bir kısmını buraya almak istedim. Aslında sadece bu kısmı yine gereğinden ötürü "Allah birdir ile beraber peygamberlik ve Kuran delilinede ekledim. Fakat ben Allah vardır bölümünün en az ilk yirmi maddesini okumanızı önerebilirim.

"TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbektepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. İslam kaynaklarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor.  ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.
 

Bilirsiniz ki tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Hatta Nuh peygamberi Sümerlerle bağlayan tarihçiler vardır. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır. Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor. Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der. Yani peygamberler her devirde olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti. Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Ayrıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    İbrahim peygamber Babillilere ait olduğunu iddia edenler var kökeni arap diyenler var vb. Bir de neden sonrasında hep mezapotamyada  ya da büyük peygamberler hep orada diye sorarsanız. İnsanlığın merkezi oralar ve insanlar oralardan yayılmış bu nedenlede ticaret yolları üzerinde dünyaya onların isimleri daha çok yayılmıştır. Son olarak o dönemden sonra ise peygamberlik israiloğullarının elinden alınmış son peygamberde onlardan gelmemiş ama aynı ortamdan gelmiştir. Yani Kuranda bahsedilen peygamberlerin çoğunluğunun buradan doğudan çıkma nedeni budur. Ticaretin ve dünya ticaret yollarının o dönem için merkezde oluşundan. Zaten daha sonra türkler müslüman olacak ve hiperaktif olan Türk milleti sabit bir yerde durmayan yapısıyla sevki ilahi ile dünyaya yayılmıştır. Ama her kavme peygamberlik gelmiştir. Sadece o kavme ait peygamberler. Kur'anda bahsedilen peygamberler ve kıssalar o bölgede yaşayanlar tarafından da bilinen olaylardır. Çünkü olmayan olaylar, şahıslar anlatılsa delil daha sorun olurdu. Son peygamber evrenseldir.

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Bazı tarikatlar kendi liderlerini, bazıları fazla muhabbette hz. Aliyi, vb. aşırı muhabbetten sevgiden abartıyla ilahlaştırmıyorlar mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü."

PEYGAMBERİMİZİN DÜŞMANLARI BİLE O’NUN SIDKINA ŞÂHİTTİRLER

 Kırk yaşına kadar kendisine “Muhammed’ül-Emîn” diyen ve emanetlerini teslim eden düşmanlarının O’nu, Peygamberlikle ortaya çıktığında red ve inkâr etmeleri, kendileri adına tenâkuzdan başka bir şey değildir. Kendilerini akıllı, kültürlü ve mütefekkir gören bu insanlar, böylece tam kırk yıl aldatılıp uyutulduklarını kabul etmiş olmuyorlar mı? Öyleyse, inkârlarında başka bir maksat vardı; çünkü değişen ve dönen Peygamber değil, döneklik yapıp, Güneş’e göz yuman bizzat onların kendileriydi....

 

-5-

PEYGAMBERİMİZİN PEYGAMBERLİĞİNİ İLÂNINDAN SONRAKİ HAYATI DA O’NUN  PEYGAMBERLİĞİNİN VE DAVÂSINDAKİ DOĞRULUĞUNUN BİR BAŞKA ŞÂHİDİDİR

1. Büyük ideal ve yüksek düşüncelerle içi sürekli kaynayıp duran bir insanın, fikirlerini açığa vurmaması, düşünce ve da’vâsı paralelinde taraftar toplamaktan uzak kalması düşünülemez.

Biz basit bir fikir ve düşüncemizi bile içimizde tutamayıp, tanıdığımıza-tanımadığımıza intikâl ettirmeğe çalışırız. İnsan, düşünce ve da’vâsını en canlı ve heyecanlı olduğu gençlik yıllarında yaymaya çalışır. 15-20 yaşlarındaki binlerce, onbinlerce gencin nice bâtıl fikirleri neşretmek için ellerinde bildirilerle gösterilerde ve kanlı hâdiselerde nasıl mücâdele ettiklerine bütün dünya tarihi şahiddir. Oysa, Nebîler Sultanı (sav) da’vâsını tebliğe 40 yaşında başlamıştır: Demek ki, O, bir emir altında hareket ediyor ve kendisine emredileni yapıyordu...

2. Bir insanın, çeşitli muvaffakiyetler, zaferler, malî imkânlar ve makamlar elde ettikten sonra hiç değişmemesi, onun yüce ve yüksek ahlâkını, doğruluk derecesini gösterir. İşte, O’nun Peygamberlikten önceki ve sonraki güneş gibi parlak ve apaçık hayatı! Evet O’nun en büyük zaferler ve fetihlerden sonra bile bakışının bulanmaması, başının dönmemesi fonksiyon ve vazifesini başladığı gibi bitirmesi peygamberliğinin delili değil de ya nedir?

 

-6-

PEYGAMBERİMİZİN ZÂTI DA DOĞRULUĞUNA VE NÜBÜVVETİNE ŞEHÂDET EDER

1. Sîmâ, anlayan ve görebilen için rûhun aynası ve iç âlemin tanıtıcı satırlarını yansıtan bir kitap hükmündedir. Peygamberimizin hakikat gamzeden nurlu sîmâsını(yüzünü) gören yahudi âlimlerinden Abdullah bin Selâm, daha ilk görüşünde “Bu sîmâda yalan yoktur” diyerek îmân etmişti.

2. Muhâl-farz(olması mümkün olmayan şeyi olur kabul etmek), o Zât’ın söz ve davranışlarında yalan ve yapmacıklık olsaydı, gerek peygamberlik öncesi, gerekse peygamberliği döneminde mutlaka bir açık verecek, gaf ve falso yapacak ve neticede, fırsat kollayıp duran hasımları da, bunu cihâna ilân ederek hiç kılıca sarılma lüzumu duymadan emellerine ulaşacaklardı.

3. Bir şeyin sun’isi(yapması), taklit ve yanlışı, hiç bir zaman hakikî ve fıtrî olanı gibi değildir. Gözü doğuştan sürmeli olanla, sonradan boyalı olan birbirinden farklıdır. Sinek tavus kuşunu, ateş böceği güneşi, çoban vâliyi veya ilim adamını ne kadar temsil ve taklit edebilir? Hele Peygamberlik gibi bir mevzuda taklit ve yalanın asla yeri olamaz.

4. İnsanın, yaratılış icabı, önemsiz bir konuda küçük bir topluluk içinde, o topluluğa muhalefetle küçücük bir yalanı bile söylemesi imkânsız denecek kadar zordur. Buna karşılık, O Zât (sav), Peygamberlik gibi çok büyük bir da’vâ adına, kendine hasım büyük bir cemaat içinde, çok önemli şeyleri tam bir emniyetle, telaşsız söyleyebiliyorsa, bunda hile ve yalan olacağı düşünülebilir mi?

5. Hele bu Zât ümmî ise, okuma-yazma bilmiyorsa ve karşısında da zekî, kültürlü, söz söylemesini bilen, şiir ve belâgatta seviyeli bir cemaat bulunuyorsa, böyle bir durumda o Zât’ın söz ve davranışlarını pervasızca sergilemesi ve çok uzun zaman yalanlanmadan bunu sürdürmesi nasıl mümkün olabilir ki..?

6. İnsan, ortaya attığı herhangi bir düşünce, tez ve fikrine karşı medenîce fikir münazarası şeklinde mukabelede bulunulduğunu görse, yalan-yanlış da olsa, fikirlerini müdafaaya devam edebilir. Fakat, bir insanın tek başına, her an ayrı bir ölüm tehdidi karşısında sabredip direnmesi; hele hele rûhunu, kalbini ve şahsiyetini örseleyici, alaya alınma, yüzüne tükürülme ve hakaretlere maruz kalma gibi hâdiseler karşısında bile, da’vâsından dönmemesi ve asla ümitsizliğe düşmemesi O’nun doğruluğuna şaşmaz bir delildir.

7. Bugün pek çok insan görürsünüz ki; sözgelimi sıcak günlerde oruç tutamadığı için ma’zûr görülsün ister. Şimdi o asra gidin; üstten güneşin, alttan taşlık ve kumluk çölün, içten çile, ızdırab ve binbir ölümün sıcaklığını göz önüne getirin; sonra da, hayatında meyvelerini göremeyeceği -haşa!- bir yalan uğruna, kişinin ortaya atılıp, onca eziyet ve işkencelere katlanmasının; hurma dallarından yapılma yatakta yatıp, günlerce karnına taş bağlayacak derecede aç kalmasının ve hayatının büyük bir bölümünü savaş meydanlarında geçirmesinin mümkün olup olamayacağını düşünün..!

8. Önemli olan bir da’vâ ile ortaya çıkmak değildir; önemli olan getirdiği prensipleri bizzat tatbik edip, da’vâsına mükemmel bir nümûne olabilmektir. Tarihte, büyük diye tanınan nice sistem koyucu ve kanun vaz’ ediciler vardır ki, söylediklerini yaşamadıklarından dolayı hüsn ü kabul görmemiş, da’vâ ve sistemlerini sürekli kılamamış ve samimî, heptenci ve sâdık taraftarlar bulamamışlardır. “Namaz kılın” diyen O Zât’ın kıldığı namazlara, “zekat verin” diyen O Zât’ın infâk ettiği mallara, “oruç tutun” diyen O Zât’ın tuttuğu oruçlara ve haramlara karşı çıkan O Zât’ın haram karşısındaki tavrına bakın!..

9. İnsan, bedenen 18 yaşına kadar gelişir; huy, karakter ve ahlâkının mayalanması ise çok küçük yaşlarda başlar; rüşde ermekle gelişir, gençlik devresinde kökleşir ve 30’undan sonra âdeta meleke haline gelir ve sabitleşir. 40 yaşından sonra, geniş çapta bir kafa-kalp ameliyatı geçirmeden ahlâk ve karakter değiştirmek, cild değiştirme kadar müşkil, zor bir mes’eledir. Şimdi, iki cihân güneşi Efendimiz (sav)’e bakalım: O’nu, 40 yaşına kadar emin, namuslu ve iffetli olarak yaşamış, doğruluğunu herkese kabul ettirmiş olarak görürüz. Eğer yaratılışında -haşa!- kötü bir huy, bir karakter taşımış olsaydı, bu, gençlik tesiriyle ortaya çıkacaktı. 40 yaşına kadar râsıh ve ayrılmaz hâle gelmiş alışkanlıkların, birden 40 yaşında bıçakla kesilmiş gibi değişmesi mümkün değildir. Şimdi 40 yaşına kadar hiç yalan söylemeyen bir kişinin, 40 yaşında birden yalan söylemeğe başlaması düşünülebilir mi?

10. Yalancı, sahtekâr ve gayr-ı ciddî(ciddi olmayan) bir insanın, bırakın uğruna seve seve varını-yoğunu ve hayatını fedâ edecek arkadaşlara sahip olması, şöyle oturup sohbet edeceği dürüst ve güzel ahlâklı bir arkadaş bulması bile oldukça zordur. Şimdi siz bir de, O Zât’ın çevresinde, onca gailelere(zorluklara) rağmen bir araya gelmiş Sahâbe’ye, sonra Tabiîn’e, sonra da asırlar boyu O Kâmet-i bâlâya gönül vermiş binlerce, milyonlarca evliyâ, asfiyâ ve mürşîdlere, ilmin her dalında mütehassıs âlimlere(her sahadan bilim adamlarına) ve bu devasa insanların çevresinde kümelenmiş milyonlarca aydınlık ruhlara bakınız! Acaba, bunca insanın, hilâf-ı vâki’(olmayacak birşey) birşey etrafında bir araya gelmeleri mümkün müdür..? Ya da bir sinek bin beş yüz sene kendisine en normal insanlardan sayısız saha ve seviyede hemde inanılmaz dikkatle bakanlara kendini sürekli olarak tavus kuşu olarak yutturabilir mi (?)

11. Eğer bu Zât -haşa- peygamber değilse, başka hiçbir peygamberin peygamberliğiyle alâkalı söylenecek pek fazla birşey olamaz. Zira, bütün peygamberân-ı izâmın(büyük peygamberlerin) sundukları mesaj, gösterdikleri mu’cîze ve bıraktıkları iz, kâinatın Efendisiyle kıyas edilemiyecek kadar küçüktür.

12. Evet, O’ndan başka birinin O’nun da’vâsı ve husûsiyetleriyle(özellikleriyle) ortaya çıkması mümkün değildir; çünkü, bize bu meydan okumayı öğreten de bizzat Allah’tır. “Eğer kulumuza indirdiğimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin...” (Bakara, 2/23) şeklindeki meydan okumasına on dört asırdır henüz bir karşılık gelmiş değildir.

13. Ve nihâyet, insanlara karşı yalan söylemeyen bir Zât, nasıl olur da Allah’a karşı yalan söyler? Nasıl olur da, kendi sözlerini Allah’ın kelâmı olarak gösterebilir?

-7-

Dikkat edilmesi geren en önemli nokta, ayrıca en büyük mucize KUR'AN-I KERİM'dir. Peygamberlik delilinin en büyük mucize olması noktasında aslında birincisidir. Örnek1: Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emin dediğiniz zat gibi okumak yazmak bilmez, kıraat (okumak) ve kitabet(yazma, eğitim, öğretim) görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız. (Sözler sh: 383)
    Cin ve insin, hattâ şeytanların netice-i efkârları(bilim ve fikirlerinin birikimleri) ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur’ân’ın hükümlerine ve hikmet ve belâgatine karşı âcizdirler. (Sözler sh: 412)
    Her peygamber döneminde insanlar arasında ne meşhur, yaygın ve üstünlükle önem veriliyorsa peygamberlere de o türden mucizeler gelmiştir. Örneğin Hz. Musa peygamber zamanında sihire çok önem verilirdi. Musa peygambere de asanın yılana dönmesi, elinin parlaması, denizi ikiye ayırması vb. mucizeler gelmiştir. O asra insanların anladığı ve o sahada mucizeliği kavradığı türden mucizeler var. Hz. İsa zamanında ise en yaygın olan ve önem verilen tıp idi. İsa peygamberde hastaları iyileştirmek türünden hatta ölüleri, ölümcül hastaları iyileştirme türünden mucizelerle gönderilmiştir. Hz. Muhammet(sav) zamanında ise en yaygın belagat ve edebiyat idi. Bir edebiyatçıya kavimlerin en büyükleri olarak bakılır. Hatta çöllerde gezen bedevilerden şehirdekilere kadar herkes sanatlı ve edebiyatlı konuşurdu. Yarışmalar düzenlenir ve kabenin etrafına altınla yazılarak asılır. Muallakat-ı seba olayları olurdu. Kuran geldiğinde hepsine meydan okudu. Bir benzerini yapın şeklinde onların bütün egolarını yerle bir etti. Hatta o büyük şairlerden Hansa ve Lebid gibi edebiyat ustaları Müslüman bile olmadan pes edip belagat karşısında secdeye kapandı. LEBİDİN KIZI kabedeki babasının şiirini indirirken “Muhammedin getirdikleri karşısında bunların hiçbir sanat özelliği kalmadı” demiştir. Ve buna o zamanın bütün ustaları bütün ısrarlara rağmen karşılık yapamamış. Kısa yoldan Kuranı yenecek hiç kılıç kullanmadan rezil edecekken kolay yolu bırakacaklar ve o zamanın bütün büyük dinleri ve grupları bu meydan okuma karşısında mağlup olacaklardır. Ve mecburen kolay yol olan Kuranı çürütmeye hepsi birleştiği halde bu yolu bırakıp kılıçla mücadeleye kalkacaklardır. Demek diğer yol mümkün olmamıştır. Olsaydı o zaman çürütülürdü. Buda Kuranın sonsuz mucizelerinden biridir. Ve peygamber efendimizin en büyük mucizesi Kurandır. Her asırda her seviyeden insanların profesörlerden çobanlara kadar aklını, kalbini, ruhunu, nefsini doyurmaktadır. Her yüzyıl, saha ve seviye kendine ait sayısız manalar ondan çıkaracaktır. Bu arada şunu da belirtelim ki MEAL EŞİTTİR KUR'AN DEĞİLDİR. Bu güne kadar bilinen üç yüz elli bin tefsiri yapılmış bazıları otuz cilt olmasına rağmen halada yazılmaktadır. Bu otuz ciltlik tefsir yazarları bile benim yazdığım Kuran'dır dememiş. Sadece benim anladığım bu kadardır diyebilmiştir. Daha bugün yeni bulunan değişik sahalardaki ilerlemeler Kuranda bin beş yüz yıl önce bulunmaktadır. Daha onlara aklımız yeni yeni ulaşabilmektedir.
Beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid(dayanmış) olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî(bütün) eşyayı birden görebilir, ezel-ebed   ortasında bütün hakaikı(gerçekleri) bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. (Sözler sh: 141)
Örnek 2: Eserinde manzara tasvirinde bulunan bir yazar, daha çok tabiî şekilleri, iklimi, arazi yapısı ve bitki örtüsüyle yaşadığı veya gezip gördüğü çevreyi tanıtır. Halbuki, Kur’ân’da çölün ve çöl hayatının tasvirinden çok, coşkun akan nehirlerden, yemyeşil manzaralardan, toprağa can katan yağmur yüklü bulutlardan, bağ ve bahçelerden, dağlardan ve denizlerden bahis açıldığını görürüz. Sözgelimi, Nûr Suresi 40’ncı âyette, engin denizin karanlıkları, üst üste dalgaların gelmesi, dalgaların üstünü bulutların kaplaması ve bütün bu karanlıklar içinde elin görülememesi gibi gerçekten enteresan teşbih ve anlatımlarda bulunulmaktadır ki, bu ne o zamanki Arap coğrafyası, ne de devrin denizcilik literatürüyle alâkalıdır. Sonra, çölde doğup çölde büyüyen ve sadece, gençliğinde bir veya iki defa Şam tarafına, yine çöllerden geçerek seyahatte bulunan Efendimiz (sav), ne Kur’ân’ın sözünü ettiği manzara ve bitki örtülerini görmüş, ne de deniz yolculuğu yapmıştı. Bu durumda, böylesi tasvir ve teşbihler çölde yetişmiş bir insanın muhayyile ve dehâsından nasıl kaynaklanmış olabilir?
Örneğin En’âm Sûresi 125’nci âyette, kâfirin hâli, göğe doğru yükselirken kalbi sıkışıp daralan bir insanın durumuna benzetilir. Kelimenin telaffuz husûsiyeti de, şeddeli “Sad”ın arkasından şeddeli “Ayn” harfinin gelmesiyle havasızlıktan açık kalan ağzı resmetmektedir (yessa ’adü). Bugün ilmî gelişmeler, gerekli cihaz kullanılmadan dağların tepesine doğru yükseldikçe oksijen azlığından insanın nefessiz kaldığını ve göğsünün daralıp sıkıştığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu gerçek, ancak balon gibi vasıtalarla yukarılara çıkıldığında, ya da çok yüksek dağlara tırmanılmakla anlaşılabilmektedir. Efendimiz’in döneminde balonla yolculuk bir hayal bile olmadığı gibi, Arabistan coğrafyası da kendisine çıkılmakla göğsün daralacağı yüksek rakımlı yerlerden mahrumdu. Öyleyse, böyle bir teşbih ve ifade, ancak her şeyi bilen Allah (cc)’a ait olabilir.
    Ya da gelecekten bahseden ayetler. Örneğin "dünyanın en alçak yerinde, ya da rumların yeneceğini" söylemesi gibi onlarda delil vardır. Çünkü dünya çoğrafyasında en alçak yani dünyada en düşük seviyede olan yer olduğu daha yeni keşfedildi, ve rumlar Kurandaki ayetten sonra Sasanileri yendi. Gelecekten haber veren ya da bugün yeni keşfedilen bir çok bilgiler Kuranda bin beş yüz yıl önceden haber verilmiş. Bu maddeler boş vakit bulduğumda sıralanacaktır.
Ya da Kuranda "yer yüzünde denizlerde gemilerle, karalarda çeşit çeşit bineklerle sizi gezdiren O'dur. Şimdi size söylesekte anlayamayacağınız ne bineklere bineceksiniz" yani Kuran bin beş yüz sene önce araba, uçak diye açıkca Kuran bahsetse insanlar ne saçma diye imana girmezlerdi. Onun için bir çok da gelecekten habere mucize bir şekilde işaretlerle bahsetmiş. İki denizin suyunun birbirine karışmaması gibi. Bu yüzyıla kadar tefsirciler çiçeklerdeki renklerin birbirine karışmaması, ya da evredeki hayvanların renklerinin, kandaki temiz ve kirli kanın, ya da pislik içinden tertemiz süt ile kazuratın bir birine karışmaması, topraktakilerin karışmaması, çamurun içinden mis gibi meyve ve sebzelerin birbirine karışmaması şeklinde açıklandı. Tabi bu manalarda haktı ve doğru bir düşünce bakışı ve dersiydi. Neyse Kuran bunun gibi bu gün daha yeni keşfedilen "evrenin genişlemesi-zariyat suresi", "yer ve gök birlikteyken sonra ayırdık- enbiye suresi", "evrenin başlangıcı olduğu ve bütün evrenin yıldızların vb. her şeyin hareket halinde olduğu-enbiya suresi", "bitkilerin bile eşleri olduğu yani her şeyin eş olduğu, bilinmeyen çiftler diyor atomların bile eşi olan anti atom, anti proton, anti nötron ki bunlar daha yeni bulundu", "dünyanın geoid yani deve kuşu yumurtası gibi kutuplardan basık orta kısmı şişkin olduğu", "bal arısını kullanırken balı yapanın dişi arı olduğunu dişi arı takısıyla açıkca bilmesi", "örümcek yuvasının güvensizliğini belli ederken de dişi örümcek takısı takması", "atmosferin başta su, ışık, enerji, ses vb. geri çevirme ve dünyadan çıkarmama özelliği", "karınca suresindeki Süleyman peygamberin karınca liderlerinin dişilerden oluştuğunu yine dişilik takısıyla açıkca söylemesi", "çocuğun erkek mi dişimi olmasında o dönem herkes kadını suçlarken erkekten gelen genlerle tespit olup belirlendiğini", "anne karnındaki bebek oluşum sırası ve anne karnındaki katmanlar", "güneşin de galaksimizin de aynı anda hareket ettiğini, günümüzde bile bazı insanlar güneş ortada durarken dünya döndüğünü sanarken güneşinde bir hedefe doğru gittiği söylenmesi, ayında güneşe tabi olduğunu söylemesi", "bütün yıldızların ve her şeyi bir hesap ve yörüngeyle hareket ettiğini", "ayrıca işâri anlamları örneğin ay suresinde 27 kez ay geçmekte, buradan bugün ayın aslında 27 kez dünyanın etrafında döndüğü, ayın güneşi takip ettiği fakat dünyanın da aynı anda döndüğünden 29 güne denk geldiği, gün kelimesi tekil olarak 365 kez, çoğul olarak 30 kez yani bir aydaki gün sayısına uygun(gerçi bu son rakamlı örnek kuranın metodu değil ama ilgilenilmesi gereken farklı bir yön)" vb. hakikatleri gibi binlerce bilgiyi 1500 sene önceden bildirmesiyle bir insanın yapamayacağı, bilemeyeceği bilgileri birbirinde tamamen farklı bilimler için yeni bulunanları içinde barındırmaktadır. Bunu hiç bir insan beceremez. Herkes bu hakikatlerin hatta daha düne kadar tersine inandığı bir dönemde kesinlikle belirtmesini iyi düşünmemiz gerek. Yani uydurma olamaz. Bu da bize yazarının okuma yazma bile bilmeyen bir ümmi olamayacağının delillerindendir. Ancak her şeyi bilen evrenin yaratıcısından gelen bir kitap olduğunu gösterir. Çünkü peygamberin döneminde hatta son yüzyıla kadar hepsinin tersi inancı yaygındı ve hakimdi. Peygamberimize o dönemde itirazlar olmasına rağmen ayet inancında geri adım atmamış böyle geldi demiştir. Ama bu bahsettiğim birkaç hakikate insanlık daha yeni yeni ulaşmaya başlamıştır.

KURAN MUCİZESİ İLE İLGİLİ DAHA ÇOK MADDELER VE ÖRNEKLER OKUMAK İÇİN YAZIYA TIKLA

AYRICA İzlemeniz için önerebileceğim belgesellerden ikisi:

KURAN MUCİZELERİ 1 İZLEMEK İÇİN TIKLA

KURAN MUCİZELERİ 2 İZLEMEK İÇİN TIKLA

 

Not: Aşağıdaki siyah yazıyla olan kısım Kurana ve peygambere yapılan iftirarlarla ilgili kellime-i tevhid bölümünden konu ile ilgili bir bağlantı olarak alınmıştır. Konuyla direkt bağlantısı yoktur. Ayrıca Kuran çevirilerindeki hatalar kitabını okumanızı ya da youtubeden dinlemenizi önerebilirim. Fakat aşağıdaki kısım çok önemli, bazı tekrarlar sonra tarafımdan düzenlenecektir. İsterseniz bu siyah kısmı okumadan da geçebilirsiniz.

Zaten Kuranda hadis kelimesi Kuran dışında hiç iyi anlamda kullanılmaz. Kur'an yeter der. Sahih hadislerin sayılarında bile ciddi ihtilaf vardır. Çünkü peygamber ve 4 halife döneminde hadis yazmak yasaktı. Hz. peygamberden 230 yıl sonra toplanmıştır. Kur'an arapça anlaşılmaz diyenlere hadisler türkçe mi diye sormak gerek. Hadisleri niye uydurmuşlar:
Reklamcılık, insanları daha fazla ibadete teşvik etmek için, mezheplerini savunmak için, krallarını övmek için, mehdilikle ilgili hadisler, hurmayı satmak için, insanlara zulmetmek için, kızdıkları bazı hayvanları cezalandırmak için, ısırılmıştır köpek tarafından ya da komşusunun hayvanını kıskanmıştır, komşusunun nesini kıskanıyorsa onunla ilgi bir şeyi haram edecektir, sevmediği şeyleri haram kılmak için, resim ve müzik yasağı gibi, felan filan. Mezheplerde dümbelek izni var, ama gitar haram. Çünkü dümbelek Arapların:) Farisilerin müzik aletleri ise haram. Çünkü Allah haşa arap Allahıydı:)
Aynı hadis kitaplarında bu uydurmaların zıtlarını çelişkilerini, doğrularını da bulabilirsiniz ama insanlar tarihte bu uydurmaları kullanmışlar Musa, İsa büyütmelerinin yerine Muhammet koydurmuşlar peşinden kendi liderlerini, hocalarını vb. putlaştırmışlar maalesef peygamberin mücadele ettiklerini bu yolla yerleştirmişlerdir. Peygamber önce abd sonra resuldür ve Muhammed çokça hamdeden, öven yani Allah'ı öven anlamındadır. Kendi soyuna sopuna maddi manevi hiç bir torpil geçmemiştir. Kızına "baban peygamber diye güvenme seni ben de kurtaramam" Kutsi hadis uydurmalarıyla.
Ayetlere kasten yanlış manalar vermişler ya da kendi uydurdukları hadislere uydurmak için yanlış anlamlandırmışlardır. Örneğin: "Darebe" Kuranın her yerinde kısa süreli ayrılık anlamına gelirken kadınlara gelince dayak olarak çevrilmiştir. Halbuki hz. peygamber Aişe validemizdeki "ifk: iftira" hadisesinde hiç dövmemiş onu sadece kısa süreliğine babasının yanına göndermiştir. Ya da hiç eşlerini dövmemiştir. Allahın böyle bir emri olsaydı zaten önce peygamber uygulardı. Fakat kadınları aşağılama kültürüne geri dönmek isteyenler kadınları aşağılayan hadisler uydurarak o cahiliye günlerine döndürmüşlerdir. Kur'an açıkca kadın erkek arasında, bütün insanlar arasında eşitliği emrederken siyasi vb. nedenlerle diğer ırklarında müslüman olmaya başlamasıyla "Cennet dili arapçadır" "liderlik kureyştendir" vb. hadislerle araplara üstünlük verilmiş sonradan müslüman olduklarını gördükleri kavimlere üstünlük taslanmıştır. Seçim ortadan kaldırarak emevilerle saltanat başladı.
Cihat iyilik için cehdetmekten gayret etmekten gelirken yani iyilik ve gerçekler için çalışmakken sadece beş anlamından bir tek anlama indirgemeleridir. Size savaş açarlarsa savaş açın vb. manasını cımbızla alarak genelleştiriliyor. Halbuki o ayetlerin başına ve sonuna bakıldığında hiç alakası olmayan manalar verildiği gündüz gibi görülmektedir. Kasten adam öldürmede ki devletin eliyle olan kısas ise günümüzde amerika vb. her yerde uygulanmaktadır. Ayrıca affı ve diyeti tavsiye etmiştir. Bu konu farklıdır. Fakat maalesef bir çok mezhepte ise Kurana ters düşen öldürme emirleri vardır. Size saldırınca olayın "öldürmeyin" emriyle çatışmaması için "savaşta aşırı gitmeyin prensibiyle, zaten haklıysanız savaşıyorsunuz, barışçı olun" bu eksikliği gidermiştir Kur'an-ı Kerim. Yoksa adamlar sana savaş açıp, seni öldürürmeye gelirken ben onları öldürmeyecekmiyim çelişkisi bu şekilde net olarak giderilmiştir. Karşı taraf savaşı başlattığında manası, savaş sırasındaki manası vb. gözden kasten çıkarılmıştır. Normalde Kuran herkesi iyilikle islama çağır diyor. Zaten medine döneminde peygamber oranın yöneticisiydi ve yönetimi altında herkes(yahudi, dinsiz, müşrik vb.) vardı. Ve hatta hepsi isteyerek peygamberin yönetici olmasını isterdi. Federal laik bir devlet gibiydi. Günümüzde hangi müslümanın, mezhebin, cemaat liderinin yönetici olmasını isteriz. Yazık ya nereden nereye gelmişiz. Yani Kuran adalet diyor, hak yemeyin vb. diyor. Savaş esirleri içinse "köleleştirin demiyor Muhammed suresi 4. ayet onları ya fideye karşılığı bırakın, ya da serbest bırakın" diyor. Tabi hali hazırdaki fakirliği bitirmek için önlem aldığı gibi..Merhale merhale kölelikle bitirmek için mücadele etmiştir(Nur 33, Muhammed 4, enfal 68 ). Çünkü Kuran geldiğinde bunları hali hazırda bulmuştur kendisi getirmemiştir. Aynı içkiyi merhale merhale kaldırdığı gibi. Önce "zararı faydasından çok daha fazladır, sonra namaza sarhoşken yaklaşmayın, sonrasında fal ile birlikte yasaklanması" gibi..Kadınla ilgili ise bu kadar erkek kölesi yapılması acaba tefsirleri erkelerin yazmasından olabilir mi:) Yolcuya yani müslümanlara kızıp, yola yani islama küsme:) Zaten sahabe döneminden sonra Kur'anı Kuran ile açıklama metodu unutulması bu problemlerin ve yanlış algılamaların temelini oluşturmuştur.
Sahabe "arkadaş" demektir. Allahtan başkasını büyütmemeyi ders veren peygamber kendine sadece arkadaşlık vermiştir. Büyüklüğü sadece Rabbimize ait sıfat olduğunun üstünü çizmiştir. Kuranda "çobanımız, reaya vb." demeyin diyor. Akledin, sorgulayın diyor mukallid taklitçi, mürit olun demiyor. Her türlü pislik israiliyat(sonradan müslüman olan yahudi, hiristiyanlar alimlerinin müslüman olduklarında bilgilerini islam olarak aktarması. Çünkü onlar müslüman olduklarında eski ilimleri yok olmadı, islama büründü.) ve hadis külliyatı yoluyla İslamın içine sokulmuştur. Hatta Kuran-ı Kerimdeki bir çok kıssalar-Firavun ve ondan kaçan Musa peygamber, Süleyman ve karınca ki buradaki karınca belli kavimlerin simgesiydi, mısırlıların hiyeroglif yazılarındaki temsili milletler gibi- bunların yorumlarıyla gerçek dışı hale ve anlama getirilmiştir.
Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler. Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”
 
Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Belki o zatlar öyle dememişlerdir ama zamanla ilahlaştırılmışlardır. Aynı Hz. İsa, hiristiyanlıktaki azizler, Paulus vb. gibi...Eğer Kuran İsa peygamberin peygamber olduğunu dememiş olsaydı biz belki onu suçlayacaktık. Bu alimler ve evliyalarda zamanla ilahlaştırılıyorlar yoksa kendileri masum olabilirler.. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK” Haniflik tarihin ancak ya da son olarak gidebildiği İbrahim peygamber hanif di. Yine peygamber zamanında Ebu bekir vb. leride hanifti. Aslında asıl hak din bu noktada tek dindir. Yani bir tanedir. Tabi kurallar kavim kavim ya da zaman zaman hikmete binaen değiştirilmiştir ama inanç esasları olarak tek din vardır. Zamanla tahrif olmuşlardır. Bir de zamanla kendi kültürleri de dinden destek alınarak, dinselleştirilerek yani kültürlerini yaşantılarını dinle destekleyerek törelerini, kültürlerini din yapma hastalığı da çok önemli rol oynamaktadır.
SAPMANIN ÖNCELİKLE NEDENİ, İLÂHİ BİLGİNİN KAYNAĞININ , KİŞİLERİN GÖRÜŞ İNSİYATİFİNE İNDİRGENMESİDİR. AYRICA KÜLTÜRLERE ALET EDİLMESİDİR. OYSA Kİ KUR-AN' IN BİLGİSİ, TÜM ÇAĞLARA, İNSANLARA IŞIK TUTACAK ŞEKİLDE, RABBİMİZ TARAFINDAN BELİRLENMİŞTİR.
HER İNSAN VE TOPLUM, ANCAK KUR-AN'A UYDUĞU ORANDA ONDAN FAYDALANACAKTIR.
(-Bir örnek: Yahudilerin kesilecek inek hakkında aşırı sorularla yaptığı gibi-) RİTÜELLER çoğaltılarak ya da abartılarak namazda, abdestte, duada, kıraatta vb. İnsanları bu yolla bir çeşit islamda olmaması gereken ruhban sınıfı çıkarılıyor. Bu ruhbanlarda dini bir kaç noktaya takıntı hale getiren, dini darlık:) denilerek, takva denilerek haram olmayan şeyler haram ilan edilerek-halbuki Allahtan başka kimse helali haram haramı helal yapamazken-kadına ve başörtüsüne takan, koltuk altı kıllarına takan, müziği bile haram kılan, sakala takan-traş olmaya şirk diyebilen-, hz. peygamberin dönemiyle sonraki dönem arasındaki uygulama farkını anlamayan, ahlak boyutunu unutturan bir hale getirebiliyorlar. Hz. Peygamberden iki yüz elli yıl sonra toparlanan hadislerle ve aralarına sızmış uydurma hadislerle, hadis çöplüğüyle ya da sünnilik, şia, mezhep vb. leriyle insanların beyinleri devre dışı bırakılarak onlara itaat etmemeyi ya da aklı kullanmayı inançsızlık vb. diye tehditlerle kendi hakimiyetini kuruyorlar. İndirilen dinden kendi uydurulan dinlerini dayatıyorlar. Dolayısıyla birer put gibi oluyorlar. Bu yolla din dogmaları, düşünemeyen, sorgulamayan, teslimiyetle aptallaşan insan tipleri oluşturularak iyi insanlar bile kötü insan haline getirilebilmektedir. Diğer ideolojiler gibi gücü eline geçirinceye kadar iyi insan olurlar. Daha sonra liderinin yeşil düğmeden kırmızı düğmeye basmasıyla kötü insan zalim insan oluverir. Bunun nedeni Allahtan başkalarına kul olmaları, beyinlerine ihanet etmeleri vb. Kendilerine uymayanları mürted vb. ilan edip o insanlar eliyle öldürülebiliyorlar. Ayetlere de kasten yanlış manalar verilerek islamın mücadele ettiklerini islam içine katabiliyorlar. Zaten iftiralarla bile dine saldıran dinsizlerinde malzemeleri buradan çıkıyor. Nâsih ve mensuh uydurmasıyla bütün barışçı ayetleri iptal edebiliyorlar islamı bile savaş dini haline getirebiliyorlar. Çünkü direk karşı çıkamıyorlardı. İbrahim peygamberin babası dinini oğluna dayatmaya çalıştı. Dayatma yapan yanlış yapar İbrahim gibiler ise dayatma yapmaz. Sadece hakikatin peşinde koşar. Bir başka örnek daha "yok kadın erkeklerle oturup yemek yiyemez, gülemez millet içinde, sesini duyuramaz. Kadınlarla konuşmak günah vb. Yahu Kuranda erkek kılığında gelenlerle İbrahim peygamberin eşi beraber yemek yiyor, kahkaha atarak gülüyor, vb. Yine Kur'anda "güzellikleri dikatini çekse bile, hoşlansan bile yani çarşafın içindeki kadının mı güzelliği dikkatini çekecek:)" Sakın Kuran okumayın bizi dinleyin ayaklarına girmiş oluyorlar. Unutmayın bir helali takva denilerek haram yapanlar daha değişik nedenlerle onlarcasını ekleyebilir. Bu yollu bazen samimi olarak dengesizliğinden bazen de işine geldiği noktada sahtekarlığından yapabilir. Dolayısıyla din ritüelleri artırılarak kendilerini araya yerleştirmişte hatta putlaştırmışta oluyorlar. Bir kısmı da değişik yollarla din tüccarı, mukallit yani eskilerin taklitçisi oluyor. Yani ilk çağlardan beri her tarihte ve milletlerde, amerika vb. olduğu gibi..
Ne komiktir ki uydurma hadislerdeki hükümlerin tersini söyleyen aynı kitaplardaki hadisleri ise hiç görmüyorlar:) Örneğin peygambere namaz kılmıyor diye şikayet eden bir kadını peygamber "o adamı dövün felan demiyor" Neyse yüzlerce örnek yazılabilinir. Ayrıca mezhebini dinleştirme ve paket program gibi her imamın mezhebin vb. demelerini mutlak doğru kabul etmek en büyük yanlışlıktır. Şunu unutmayın imamı azamın talebeleri onunla aynı fikirde değiller ve çatır çatır tartışmışlar. Zaten mezhep kuruyorum diye yola çıkmamışlar. Zaten ebu hanife hadisleri bile kabul etmeyen biri..Hatta Buhari bunun için ve sadece aklı esas aldığı için "ümmetin en şerlisi" demiş. Biz de fıkıh, iman vb. her konuda otorite kabul etmek imana terstir. Bu mezhepçi vb. mantık islam içinde bile savaşa sebep oluyor. Hocaları vb. lerini fikirlerini alıp tartışabilin. Önemli olan Kuran ve akıl süzgeci değil midir? Tek etiket Müslümanlık..Allah kime ne kadar imkan verdiyse o kadar soru sorar..İnsan mezhepli olabilir ama mezhepçi olamaz. Tek hak benim mezhebim deyince ipler kopar. Bir ayrıca daha hz. peygamber "salı günü kuzu sarması yiyelim bir de yürüyüşe çıkalım" dediğinde salı günü kuzu yemek ve yürüyüş yapmak sünnettir diye algılayanlar bile var:I) Ya da o zaman savaş kılıçlaydı sünnet kılıç bomba yoktu:) Yani diş temizlemek sünnet olabilir ama illa misvak değildir. Amaç 1500 yıl önce diş temizliği dersi olmalıdır. vb.
Burada ölçü size Kuranı gösterenlerin araya kendini koymayanları ve kendini aradan çekenleri maddi manevi kullanmayanları dikkate alabiliriz. Yoksa araya kendini yerleştirenleri-aziz, papaz vb.- asla..Zaten bu teslimiyetle İslam dünyasında ilerleme durmuş, gelişim durmuştur. İslamın mücadele ettiği dogma haline gelmiştir. Bundan sonra ise İslamın ve peygamberin mücadele ettiği ne varsa cehalet, recm, büyük bilir, kadın düşmanlığı, kölecilik, cariyecilik, öldürme, padişahlığın kardeş katli, üstün hanedanlık, barışcı olma yerine savaşçı olma, eleştirenleri işkencelerle öldüren ve öldürten peygamber tasavvuru, ahlaksızlık, rontgencilik, sex manyağı bir peygamber, şefaatle vb. İsa peygamber gibi peygamberi ilah gibi büyütme, cinsi sapıklık, pedofil, diktatörlük, akılsızlık, kadınları aşağılama, kendi ırklarını ya da peygamberin soyunu üstün ve hatasız gösterme vb. islamın içine sokulmuştur. Bunu uydurma hadislerle vb. yollarla yapmışlardır. Fakat aynı sahtekarlar hiç sünnet diye kara köpek avlamaya, kertenkele avlamaya gitmez, ya da dokuz yaşlarındaki kızlarını sahtekarlar sünnet diye 40 yaşındaki hacılara vermez. Sahtekarlar bu pislikleri sadece zayıf, aciz insanlara uygular sadece onların ellerini hırsızlık yaptılar diye keserler..Halbuki Kuran el kesmeyi hırsızlığa engel olun anlamında kullanmasına rağmen çarpıtırlar. Peygamber sadece dul, garibanlarla evlenmesine bunun nedeni yeni Müslüman olan milletlere, kabilelere düşmanlığın kesilmesi için vb. nedenleri olmasına rağmen. Kendilerine gelince çok evliliğe bahane bulmaları ve cariyelik yoluyla yine islamın mücadele ettiği köleliği, kadınları kullanmayı geri getirmelerini görmemiz gerek.. Aslında bu hurafelerle bu sapıklıkla ciddi manada mücadele edilerek -ki ateizm ile mücadeleden daha mühimdir, ayrıca ateistlerin çoğu bu sapkınlıklar nedeniyle ateist olmaktadır- ortadan kaldırılmalıdır. Yok kadın erkeğin kemiğinden yaratıldı, erkeğin rızasını almayan kadın cehennemlik vb. israiliyatlarla da mücadele etmek küfürle mücadele etmenin önemini kavramalıyız. Zaten yalancılık, iftiradan ibaret olan küfür ve inkar bu uyduruk iftiralardan ibaret olan malzemeleri kullanmakta ve dinsizliğe delil olarak sunmaktadır. Halbuki insanı başta aklını, kalbini, ruhunu ve mahiyetini imandan başka bir şey doyurmaz. Yani tesadüflere bağlanan inkar insan için doyurucu tatmin edici değildir. İnsan günahlarda bile, bir atomada bile, en kuytu bir köşedeki bir çiçekte bile hatta bir mikroorganizmada bile tesadüf safsatasını yıkarak yaratanı bulmasına yetecek delilleri görür.
Kur'anda Firavun politik sömürüyü, Karun emek, mal ve mülk sömürüsünü, Haman siyasi ve ekonomik sömürüyü askeri güç olarak gerekirse zorla yaptıran gücü, 4. olarak fravunun sihirbazları gibi propoganda gücü, afyonlama ile sömürünün devamı için insanların kandırılması ve insanların onaylaması. Bu dört güç insanları ıvır zıvır ile dinin asıl emirlerinden uzaklaştırırlar. Bu dört güç çoğu zaman el birliğiyle bu aldatmaları götürmektedir. İşin garibi açlıktan nefesi kokanların bankaları savunması, ya da zenginleri savunması vb. gariplikler..:) Kölelerin efendilerini savunması vb. Bu nedenle beyin yamyamları yoluyla Kur'an ineği kesin emrini vererek kutsallarını yıktırıyor. Yani tek rabbinizi bilin onu kullanarak hürriyetinizi ele alanları bitirin diyor..Zaten hürriyet giderse zihinler giderse, taklitçi ve hür düşünemez olursa o bireylerden icat ilerleme vb. çıkmaz.
Günümüzde bile 30 yıllık araştırma yapıp Bediüzzaman seyyittü kürt değildi demek için uğraıyorlar. Halbuki kürt olsa ne olur, türk olsa, ya da seyyit olsa. İslam ırkçılığı haram kılmadı mı? Yani asıl islam ruhundan uzaklaşmak budur. Sırf tıraş oluyor sakal bırakmıyor vb. maddelerle hatta kabak sevmiyor vb. bahanelerle önce insanları mürted ilan edip öldürme fetvaları verebilecek derecede cehaleti din olarak algılayabiliyorlar. Siyasete din alet edilip muhalifleri öldürme aracı da yapıp hak dinin ruhuna tamamen ters bir yapıya bürünebiliyorlar. NEzaket dinini kılla uğraşan, yatak odalarını dikizleyen, idrarla uğraşan vb. bir cehalet halini aldırıyorlar. 1400 yüz yıl öncesi diş temizliği dersi veren misvağı bile herkesin içinde dişlerini göstere iğrenç hale getirerek nezaketten uzaklaşabiliyorlar. Bu gün afganistan vb. ülkelerdeki durumları görebiliyoruz. Yanlış yorumlamalarla kadın dışlanıyor mücahit dediklerimiz pedofil derecesinde kız çocuklarıyla evlendirilebilmeyi bile dine mal edebiliyorlar. Bu aklı devreden çıkararak cahil bir toplum haline farketmeden getiriliebiliyorlar. İslam dünyası bu dogmalarla geri kalmaya başlamıştır. Evreni oku diye emreden islam, hazenferi öldürmüş hatta bir çok aklını kullanan dünyaya yön veren bilim ve ilim adamlarının kaçmalarına neden olan yobazlığı takva adı altında islamdan göstermişlerdir. Halbuki İslam bunlarla mücadele etmiştir. (Kur'an merkezli, şahıslara bağlı olmayan yani tapılmayan, kendini hiç sayıp aradan çekenler, gerçeğin ve hakkın yanında olanlar, samimi, ihlaslılar bahsimizden hariçtir. Onlar birlik ve beraberlikten yana, ayrıca sosyal ihtiyacı sağlayan hak yol sahipleri olanlarda bahsimiz dışıdır. Şirk insanı aptallaştırır. Burada eleştirdiğimiz dini kullanarak zihinsel, ekonomik, politik olarak tarih boyunca ve günümüzde insanları soyanları, taklitçileri, sahtekarları, aklını teslim etmiş olanları eleştirip göstermektir. Maalesef bunların çoğu güçlüden yana olarak zalim iktidarlara çalışırlar ve bazılarının bundan haberi bile olmaz. Çözüm tevhit ile özgür bir insan olmaktır. Bu olmazsa insanları herkes kullanır, din adına muhammet, isa, mehdi vb. adına insanları kullanırlar.
Elbette onlardan ritüelleri namaz, oruç vb. alacaksanız bile onlara tapmadan, aşırı büyütmeden, ondan öğrendiğin için aklınızı onlara vermeden, aşırı abartılarını anlayıp o bataklığa girmeden almalısın. Yoksa faydalanma anlamında değildir. Yani onlardaki hakikatleri alabilir hayatına uygulayabilirsin. Bir insandan dini birkaç bilgiler, hakikatler öğrendiniz diye onu büyütmeye gerek yok. Zaten o samimi ihlaslılar bunu bilir, bunu istemez. Allahla aralarına kendilerini koymaz. Aksine kendilerini aradan çeker. Direk hakkı göstermeye çalışır. Ellerini bile öptürmez. Büyüklük Allaha mahsus der. vb. Ayrıca yakındaki kişi daha iyi görebilir. Yani bir insanın yanında çamaşır makinesi olursa uzaktaki karıştırır. Bu çamaşır makinesimi bulaşıkmı diye uzaktaki şaşırabilir. Yani namaz vb. ritüellerde yakındakilerden o zamana yakınlardan öğrenebiliriz ama onlara tapmadan, onları büyütmeden, onların abartılarını fark edilerek ya da onlardan sonra gelenlerin eklemelerini çıkararak. Şunu da unutmayalım eğer Kuran olmasaydı biz İsa peygamberi kendine tanrı dedi sanırdık. Yani sonraki eklemeleri ya da kasdi şaşırtmaları unutmamalıyız. )

KURAN MEALLERİNİ SONRADAN DİNİN İÇİNE KONARAK (UYDURMA HADİS VE MEZHEP YORUMLARIYLA) İSLAMIN MÜCADELE ETTİĞİ HER ŞEYİ NASIL İÇİNE KOYDUKLARINI ANLAMAK İÇİN Kuran çevirilerindeki hataları okumak yanında aşağıda bir iki örneğini koyduğum videoları MUTLAKA vaktiniz müsait olduğunda dinlemenizi ISRARLA öneririm. Bu videolarda nasih mensuh saçmalaması, recm ayeti vb. saçmalaları özellikle dördüncü saatinden sonrakini hatta hepsini mutlaka izlemenizi öneririm. Ayrıca "KURAN ÇEVİRİSİNDEKİ HATALAR" vb. videoları izlemenizi öneririm.

1. Teke Tek "IŞİD ve İslam ilişkisi, Cübbeli Ahmet Hoca'nın eleştirileri" 4 Ağustos

                  www.youtube.com/watch?v=nlqygXHscoI

2. Kurana göre hırsızın eli kesilir mi?

               www.youtube.com/watch?v=2Pg_BCCgmBs


 

***

Yani TABU yok. Benim putum senin putunu döver anlayışı yok. Bana itaat peygambere itaattir demek yok. İnsanları dogmalaştırmak yok. Bu yolla Kuranın ve aklın süzgecini bıraktırmak yok. Şirk bütün pisliklerin hastalıkların, kötülüklerin temelidir. Zihin hür, vicdan hür vb. Hür düşünce..Kur'anda geçtiği gibi bütün kutsal ineklerin kesilmesidir. Militarist, baskıcı yapıları yıkma, hür olma. Hürüzdür, ve bunun için önce her türlü putlar yıkılmalıdır.  Hiç bir şey ibadet edilecek derecede putlaştıramazsın. Çünkü mahlukiyet noktasında her şey eşittir. Tevhid özgürlük ve hürriyet demektir. Delilsiz inanmaz. Onlardan faydalanıp ilmini alabilirsin. Ama ilmini aldığını büyütüp tapamazsın. Beynini durdurup onların hikayelerini kayıtsız şartsız kabul edemezsin. Eskilerinde iyilerini alacaksın. Fakat kötülerini eleştirip değiştirebileceksin. Bu islamın ana prensibidir. Bu nedenle islamın mücadele ettiklerini uydurma hadislerle sonradan kendinin müslüman olduğunu iddia eden munafıklar islam içine yerleştirme çalışması yapmışlar ve bunda da baya başarılı olmuşlardır. Hadislerle ayetleri bile neshetmişlerdir. Kutsi hadis uydurmalarıyla. Ayetlere kasten yanlış manalar vermişler ya da kendi uydurdukları hadislere uydurmak için yanlış anlamlandırmışlardır. Örneğin: "Darebe" Kuranın her yerinde kısa süreli ayrılık anlamına gelirken kadınlara gelince dayak olarak çevrilmiştir. Halbuki hz. peygamber Aişe validemizdeki "ifk: iftira" hadisesinde hiç dövmemiş onu sadece kısa süreliğine babasının yanına göndermiştir. Ya da hiç eşlerini dövmemiştir. Allahın böyle bir emri olsaydı zaten önce peygamber uygulardı. Fakat kadınları aşağılama kültürüne geri dönmek isteyenler kadınları aşağılayan hadisler uydurarak o cahiliye günlerine döndürmüşlerdir. Kur'an açıkca kadın erkek arasında, bütün insanlar arasında eşitliği emrederken siyasi vb. nedenlerle diğer ırklarında müslüman olmaya başlamasıyla "Cennet dili arapçadır" "liderlik kureyştendir" vb. hadislerle araplara üstünlük verilmiş sonradan müslüman olduklarını gördükleri kavimlere üstünlük taslanmıştır. Seçim ortadan kaldırarak emevilerle saltanat başladı. Cihat iyilik için cehdetmekten gayret etmekten gelirken yani iyilik ve gerçekler için çalışmakken sadece beş anlamından bir tek anlama indirgemeleridir. Size savaş açarlarsa savaş açın vb. manasını cımbızla alarak genelleştiriliyor. Halbuki o ayetlerin başına ve sonuna bakıldığında hiç alakası olmayan manalar verildiği gündüz gibi görülmektedir. Kasten adam öldürmede ki devletin eliyle olan kısas ise günümüzde amerika vb. her yerde uygulanmaktadır. Ayrıca affı ve diyeti tavsiye etmiştir. Bu konu farklıdır. Fakat maalesef bir çok mezhepte ise Kurana ters düşen öldürme emirleri vardır. Size saldırınca olayın "öldürmeyin" emriyle çatışmaması için "savaşta aşırı gitmeyin prensibiyle, zaten haklıysanız savaşıyorsunuz, barışçı olun" bu eksikliği gidermiştir Kur'an-ı Kerim. Yoksa adamlar sana savaş açıp, seni öldürürmeye gelirken ben onları öldürmeyecekmiyim çelişkisi bu şekilde net olarak giderilmiştir. Karşı taraf savaşı başlattığında manası, savaş sırasındaki manası vb. gözden kasten çıkarılmıştır. Normalde Kuran herkesi iyilikle islama çağır diyor. Zaten medine döneminde peygamber oranın yöneticisiydi ve yönetimi altında herkes(yahudi, dinsiz, müşrik vb.) vardı. Ve hatta hepsi isteyerek peygamberin yönetici olmasını isterdi. Günümüzde hangi müslümanın, mezhebin, cemaat liderinin yönetici olmasını isteriz. Yazık ya nereden nereye gelmişiz. Yani Kuran adalet diyor, hak yemeyin vb. diyor. Savaş esirleri içinse "köleleştirin demiyor Muhammed suresi 4. ayet onları ya fideye karşılığı bırakın, ya da serbest bırakın" diyor. Tabi hali hazırdaki fakirliği bitirmek için önlem aldığı gibi..Merhale merhale kölelikle bitirmek için mücadele etmiştir(Nur 33, Muhammed 4, enfal 68 ). Çünkü Kuran geldiğinde bunları hali hazırda bulmuştur kendisi getirmemiştir. Kadınla ilgili ise bu kadar erkek kölesi yapılması acaba tefsirleri erkelerin yazmasından olabilir mi:) Yolcuya yani müslümanlara kızıp, yola yani islama küsme:)
Sahabe "arkadaş" demektir. Allahtan başkasını büyütmemeyi ders veren peygamber kendine sadece arkadaşlık vermiştir. Büyüklüğü sadece Rabbimize ait sıfat olduğunun üstünü çizmiştir. Kuranda "çobanımız, reaya vb." demeyin diyor. Akledin, sorgulayın diyor mukallid taklitçi, mürit olun demiyor. Her türlü pislik israiliyat(sonradan müslüman olan yahudi, hiristiyanlar alimlerinin müslüman olduklarında bilgilerini islam olarak aktarması. Çünkü onlar müslüman olduklarında eski ilimleri yok olmadı, islama büründü.) ve hadis külliyatı yoluyla İslamın içine sokulmuştur. Hatta Kuran-ı Kerimdeki bir çok kıssalar-Firavun ve ondan kaçan Musa peygamber, Süleyman ve karınca ki buradaki karınca belli kavimlerin simgesiydi, mısırlıların hiyeroglif yazılarındaki temsili milletler gibi- bunların yorumlarıyla gerçek dışı hale ve anlama getirilmiştir.
 

 


 

 

-8-

PEYGAMBERİMİZİN EŞSİZ AHLÂKI DA NÜBÜVVETİNE VE DOĞRULUĞUNA ŞÂHİDDİR

 Güzel ahlâk çekirdekler halinde insanın fıtratına dercedilmiştir(yerleştirilmiştir). Saf fıtratın(yaratılış) tezâhürü(görünümü), temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve rûhun dış aynada yansıması demek olan güzel ahlâka sahip bulunmanın en önde gelen şartlarından biri, belki birincisi terbiye ve telkindir. Evet, güzel ahlâk kendine has ortamda beslenir râsih hâle gelir.

Şimdi, Peygamber Efendimiz (sav)’in nübüvvetinden(peygamberliğinden) önceki ve sonraki devrelerine bakalım: En güzel ve yüksek ahlâkı O’na kim telkin etmiş ve bu mükemmel terbiye ile O’nu kim yetiştirmiştir? Annesi, babası diyemeyiz, çünkü onları çok küçükken kaybetmiştir. Dede ve amcalarının ise, içinde bulundukları toplumda O’na böyle bir ahlâk kazandırmaları hiç mi hiç mümkün görünmemektedir. Peki, kimdir öyleyse O Zât’ın mürebbîsi(terbiyecisi)? Cevabını, kendi beyânıyla verelim: “Eddebenî Rabbî, fe-ahsene te’dîbî!” “-Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti!”...

 

-9-

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HER ALANDAKİ İNKILÂPLARI NÜBÜVVETİNİN DELİLLERİDİR

1. “Yeryüzünde en mühim, en lüzumlu, en zor ve en faydalı meslek hangisidir?” sorusuna verilecek cevap acaba ne olabilir? İdarecilik midir bu dört husûsiyeti kendinde bulunduran meslek, yoksa siyaset midir; veya hâkimlik, savcılık, avukatlık, ya da askerlik veya polislik midir? Çiftçilik, işçilik, esnaflık ya da, öğretmenlik, ilim adamlığı, mürşidlik veya hocalık mıdır..? Bu soruyu hangi meslek sahibine sorsanız, hepsi de size mesleğinin lüzumundan, faydasından, zorluğundan ve öneminden bahsedecektir. Evet, mutlaka her mesleğin kendine göre faydası, önemi, zorluğu ve lüzumu vardır; fakat, her bir meslek ve çalışma sahasının esası ve temeli hiç şüphesiz insan unsuru yani ferdin yetiştirilmesi ve yararlı hâle getirilmesidir.

2. İçtimaînin(sosyal hayatın) temel şartı olan “müstesna insanı” yetiştirmek için, her şeyden önce yetiştiricinin müstesna, mükemmel bir ahlâk ve kabiliyete sahip olması gerekir. Bundan başka, yetiştirici, ele aldığı ferdin yaratılış kanunlarını, fıtratını, psikolojik yanını, ruhî yapısını, istidat ve kabiliyetlerini, kültür ve anlayış durumunu, his dünyasını, duygularını, kafa ve düşünce husûsiyetini, meyil ve ümniyelerini, za’f ve zayıf taraflarını, sosyal mevkiini ve bütün bunlardan daha önemli olarak da gelecekte kazanacağı özellikleri, muvaffak ve verimli olabileceği sahaları, kısaca bütün yönleriyle insanı bir kitap gibi okumak ve anlamak rütbesindedir. Sonra, bu tanıma ve tahlil de kâfi değildir. Muhatabların her birinin bütün bu yanlarını hem de karıştırmadan, unutmadan, zaman ve zemininde, muhataba ve durumuna göre en isabetli kararı vermek, gerekeni söylemek ve en uygun davranışta bulunmak, doğacak neticeleri hesaba katarak kararlar verip fertleri yönlendirmek de oldukça önemlidir. Bundan da öte, tek tek her ferdi en iyi biçimde tanıdıktan ve her birine uygun davranış ve konuşma tarzını seçip tesbit ettikten sonra, her bir fertte mevcud kötü ahlâk ve alışkanlıkları, en olumlu usûllerle izâle etmek, yan etkilerini ve doğabilecek reaksiyonları hesaba katarak her ferdi kafa ve kalb ameliyatından geçirip, her türlü habis ur ve mikroplardan temizlemek ve bütün bunlardan sonra, aşağılardan çekip aldığı talebesini, yukarılara yükseltmek için, grafik çizgisini sürekli müsbet istikamette seyrettirecek şekilde, en yüksek, en yüce huylarla bezeyip, tefrite, yani karşı aşırı uca terketmemek; tıpkı çiftçinin zararlı otlardan temizlediği tarlasına en verimli tohumları saçıp, yeterli ısı ve ışıkla bu tohumlara sümbül açtırması gibi, o insanın görülüp gözetilmesi de hayatî ehemmiyeti hâiz bir başka husustur, özelliktir...

-10-

Bir mektepte öğretmen veya bir kuruluş başında idarecisiniz. Öğrencilerinizin veya idareniz altındaki kimselerin gönüllerine girmek, mesajınızı onların kafalarına, kalblerine yerleştirmek, bu uğurda her türlü zorluğa katlanmak, her çeşit hakarete, maddî-ma’nevî zarar ve tehlikelere sabırla göğüs germek niyetindesiniz. Şimdi, kendinizi, kalbinizi ve hislerinizi şöyle bir yoklayın:

Muhataplarınız,

Yanınızdan geçerken yüzünüze bir tükrük atsalar,

Siz secdedeyken başınıza işkembe geçirseler,

Zaman zaman tokat aşketseler,

Yollarınıza dikenler koyup, taşlar dökseler,

Köşe başlarında ellerinde kamalar sizi bekleseler,

Halkın içinde sizinle alay edip, küçük düşürseler,

Ailenize en büyük iftirayı etseler,

En yakınlarınızı paramparça doğrayıp, ciğerlerini çiğneseler,

Defalarca üzerinize asker gönderip, arkadaşlarınızı öldürseler ve sizi değişik yerlerinizden yaralasalar,

Sizi öz yurdunuzdan çıkmaya mecbur etseler... Acaba ne yaparsınız? Dayanıp, sabır ve tahammül gösterebilir misiniz? En ufak bir tereddüde düşmeden yolunuza devam edebilir misiniz? Afv ve müsamaha ile karşılık verip, muhabbet, şefkat ve merhametinizi sürdürebilir misiniz? “Ya Rabb, bilmiyorlar, onları afv ve hidayet et” diye duâda bulunabilir misiniz? Hatta gökleri ve cenneti seyran edip, en büyük ni’metleri tattıktan sonra yine onların arasına dönebilir misiniz? Evet, her türlü hakaret ve işkencelere karşı hiç sarsılmayan ve hiç eksilmeyen o merhamet, muhabbet, şefkat ve müsamahasıyla en vahşi insanları, örnek insanlar haline getiren O Zât (sav)’ın Peygamberliğini kabul etmemek bin defa körlük ve sağırlıktır.

 

-11-

Hz. PEYGAMBER’İN GEÇMİŞLE İLGİLİ HABERLERİ PEYGAMBERLİĞİNİN VE RİSÂLETİNİN DELİLLERİDİR

 Tarih, bir ilim dalıdır. İlk bakışta çok kolay gibi gelse de ona daha derin ve köklü bakıldığında ne kadar zor ve müşkil bir ilim dalı olduğu anlaşılacaktır. Çünkü, tarih lâboratuvarlarda tecrübe edilemez; tecrübî ilimler gibi çabuk neticeye gidilemez. Geçmiş hâdiseleri, târihî olayları ve o olayların kahramanlarını yeniden sahneye çıkarıp film seyrediyor gibi seyretmemiz mümkün değildir. Bu sebeple, tarih hakkında bildiklerimiz, bir bakıma dökümanların ortaya koyduğu ve kitapların anlattıklarından ibarettir. Ayrıca, kişileri değerlendirmek sadece olaylara veya görgü şâhidlerinin sözlerine bağlı bulunduğundan gerçek niyetler ve maksatlar saklanabilmektedir.

Bir tiyatro düşünün: Sahnede oyuncular, sahne gerisinde yapımcı rejisör, senarist ve karşıda seyirciler. Bir de, bu oyunun gerçek sahneleyicileri... Şimdi iç içe buudlu bu oyunu yalnızca seyredenlerin ağzından ya da kaleminden dinlediğinizde, neyi ne kadar kavrayabilirsiniz? Diğer taraftan her seyircinin anlayışı, idrâki, aktarışı ve değerlendirişi farklı olmayacak mıdır? Sonra, oynayanların niyeti, oyunu sahneye koyanların hüviyeti ve amacı seyirci tarafından ne kadar bilinebilir? Basit bir sahne oyununda durum böyle olursa bir de çok karmaşık ilişkilerin, akıl almaz tezgâhların, yani şahların ve piyonların, iplerin ve ipleri tutanların; cüceleri dev, devleri cüce görme ya da gösterme gayretleri bahis mevzû olduğu sürece, sahnedeki olayları gerçek yüzleriyle öğrenip değerlendirmek mümkün olmayacaktır. Gözümüz önünde cereyan eden vak’âları anlamada bu denli zorlanırsak, tarihin karanlıklarında yatan hâdiseleri nasıl isabetli değerlendireceğiz ki..!

 

-12-

PEYGAMBERİMİZ’İN GELECEKLE ALÂKALI HABERLERİ NÜBÜVVETİNİN VE RİSÂLETİNİN DELİLLERİDİR. Bazı örnekler:

1. Bir insanın, bırakın gelecekle ilgili hâdiseleri, içinde yaşadığı olayları bile bütün yönleriyle en ince noktalarına kadar inceleyip anlatması öyle kolay bir mes’ele değildir. İçinde yaşadığımız zamanla alâkalı hakikat bu iken, en büyük politikacı, sosyolog ve dâhiler dahil, kim 50-100 sene sonrası için kesin ifâdelerde bulunabilir? Bu konuda yapılsa yapılsa, sebep-netice prensibine, bir takım târihî kanunlara ve tecrübelere dayanılarak bazı tahminler yapılabilir.

2. Kur’ân’ın ifâdesiyle, gaybı Allah’tan başka kimse bilemez; bir de Allah’ın bildirmesiyle Nebîler, Resûller, bir de Allah’ın husûsî lütufta bulunduğu bazı kimseler bilebilir. Evet, ilerde görülecek olaylar hakkında kesin söz söylemek, ancak ve ancak Cenâb-ı Allah’a ait bir iştir. Bununla birlikte, şayet bir insan çıkıyor ve aynı sahada çok kesin sözler söylüyorsa, Allah’ın bildirmesine mazhar bir peygamber olabilir.

Bu mes’elenin Kur’ân’da ve Rasulullah’ın hadîslerinde pek çok misâli varsa da, biz birkaç tanesiyle iktifâ edip, gerisini okuyucunun araştırmasına bırakacağız:

A. Rûm Sûresi 1-5’nci âyetlerde, Rumlar’ın mağlûp oldukları, fakat dokuz yıl içinde galip gelecekleri ve bunun îmân edenleri sevindireceği bildirilmektedir. Burada şu birkaç nükteyi bilhassa belirtmemiz gerekiyor:

1.) Galip gelme haberi, şartların hiç de müsait olmadığı bir zamanda, yani müthiş bir mağlûbiyetin hemen ardından verilmektedir.

2.) Böyle bir haberin, isabetsiz çıkmasının doğuracağı sonuçlar amacın aksini tevlîd eder. Ayrıca dünyanın en alçak yerinde yenildiler. Dünyanın en alçak yeride o savaşın yapıldığı yer.

3.) İçinde yaşadığımız şu zaman diliminde bile, yerine getirelemeyen sözlerin ve va’dlerin kişiyi ne duruma düşürdüğü ortadayken, Peygamberlik da’vâsının isbata çalışıldığı bir zamanda gelecek bir hâdiseyi zamanıyla haber vermenin önemi açıklamaya bile gerek yok bir konudur.

4.) Mü’minlerin sevineceği haberleri, esasen Bedir zaferine işaret ediyordu. Bedir Savaşı Hicret’ten iki yıl sonra oldu; haberin yapıldığı Hicret’ten yedi yıl öncesinde ise Mü’minlerin durumu, hiç de yakın gelecekte bir zaferi müjdeleyebilecek şekilde değildi. Evet, çiçekler açarken baharı müjdelemek kolaydır; fakat, kar’ın buzun altında ve kış ortasında bahar müjdesi vermek temkîn gerektiren bir husustur.

B. Hemen hemen bütün şartları Müslümanların aleyhine gibi görünen ve Sahabe’nin âdeta infiâline(dağılmasına) yol açan Hudeybiye Barışı’nın hemen ardından Fetih Sûresi’nin inip, Mekke Fethi’nin müjdelenmesi de, yine O’nun (sav) Allah’ın teyidi altında bulunduğunu göstermektedir. Şartların hiç de uygun olmadığı bir zamanda bu sûre, Müslümanlar’ın emniyet içinde Mescîd-i Haram’a gireceklerini ve İslâm’ın bütün dinlere üstün geleceğini tam bir kesinlikle ifâde etmektedir...

-13-

PEYGAMBERİMİZ’İN MU’CİZELERİ O’NUN PEYGAMBERLİĞİNİN ŞÂHİTLERİDİR

 MU’CİZE VE KERAMET NEDİR?

Mu’cize, peygamberliğini isbat, inkarcıların inadını kırmak ve mü’minlerin îmânını kuvvetlendirmek için peygamberin elinde Allah’ın yaratıp meydana getirdiği hârikulade hallerdir.

Mu’cize, insanların görüp bildiği ve dâima içlerinde yanyana beraber yaşayıp alıştığı sebep ve kanunların, insan irâde ve kudretinin üstünde olarak Allah’ın irâdesiyle harikulâde kabilinden değiştirilmesi, normal fonksiyonunun iptal edilmesi demektir. Mu’cizeler, mevcut ilimlerle, deney ve tecrübelerle; laboratuvarlarda mikroskop ve rasathanelerde teleskop gibi âletlerle incelenemez; fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi ilimlerle şerh ve izâh edilemez.

Mu’cizeler, âdiyât cinsinden, yâni varlığın ilimlere asıl oluşturan kâinat kitabındaki ilâhî âdetler türünden değildir. Her günkü yeme, içme, yatıp-uyuma, tarla ve bahçede çalışma, toprak, su, hava ve Güneş’ten istifadeyle meyve ve sebze yetiştirme gibi sebep ve kanunlarla ilgili işlerimizde mu’cize olamaz. Bir tabak yemeği bir kaç kişi yer doyarız; bir bardak suyla kanar, üşüdüğümüzde ateşle ısınır; hasta olduğumuzda veya bir yerimiz kırıldığında doktora gider, onun verdiği ilaçları kullanıp iyileşiriz. Hayvanları hizmetimizde kullanır ama, onlarla konuşamayız. Ağaçları hep yerlerinde sabit görür, ölülerle konuşamaz ve doğrudan temâsa geçemeyiz. Dağlar, taşlar ne bize selâm verir, ne de elimizde top ve gülle olur. Çekim kanununu değiştiremez, onu vasıtasız yenip yukarılara çıkamayız. İşte, bunlar gibi, günlük hayatımızda birer kanun ve sebep çerçevesinde cereyan eden hâdiselere biz âdiyât deriz. Mu’cizeler ise âdiyât kabilinden olmayıp, harikulâde, fevka’t takat-ü’l beşer, fevka’l-âde ve fevka’t-tabia, yani âdet üstü, alışılmışın ötesi, tabiat üstü ve insanın güç, kudret ve irâdesinin verâsında cereyân eden hâdiselerdir.

PEYGAMBERİMİZ’İN MU’CİZELERİNE MİSÂLLER:

Mirâc mu’cizesi

İsrâ Sûresi 1’nci âyet’te, “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, (Muhammed) kulunu, Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, muhakkak Semî’dir, Basîr’dir.”

Necm Sûresi âyet 8-11’de ise “Sonra yaklaştı ve sarktı; iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın. (Allah O anda) kuluna vahyedeceğini vahyetti. (Muhammed’in) gözüyle gördüğünü (gönlü) yalanlamadı” buyurularak, Mirâc hâdisesine işaret edilmektedir. Ayrıca, hadîs kitaplarında bu kudsî yolculuğun teferruatı zikredilmektedir.

Allah, kulluğuyla, ibadetleriyle yapısını inkişâf ettiren ve mübârek rûhu gibi cismi de letâfet ve ulviyet(yükseklik) kesbeden(oluşturulan) Rasûlü’nü, lütfûyla huzûruna almış ve müşahedesiyle ni’metlendirmiştir. Kulluğunun bir semeresi ve neticesi olan Mirâc yolculuğunda Efendimiz (sav), kendisini çepeçevre saran kanun ve sebepleri aşarak, beşeriyete ait perdeleri geçip uzun mesâfeleri bir hamlede kat’etmiş, yıldızları, sistemleri birer merdiven, birer basamak, birer atlama taşı gibi kullanıp, Rabb’ini görmeğe mâni buudları geride bırakmış, cismen ve rûhen vardığı makamdan Cenâb-ı Hakk’ı müşahede etmiştir. Peygamberlerle selâmlaşmış, melekleri görmüş, Cennet’i ve güzelliklerini, Cehennem’i ve büyüklüğünü izlemiştir.

Ümmetine anlatacağı mes’eleleri ciddî bir doymuşluk ve yakîn içinde anlatsın; gıyâben inandığımız şeyleri müşahedesi olarak yani görerek bize intikâl ettirsin; hatta Allah’ı görsün ve görmeğe dayalı olarak da “vardır” desin; melekûtu, melekleri, Cennet’i, Cehennem’i görsün ve bildirsin diye çıktığı Huzûr (cc)’dan bir saatine bin yıllık dünya hayatının kâfi gelmediği Cennet’i temâşâ edip(görüp) ve bir anlığına bin yıllık Cennet hayatının kâfî gelmeyeceği Cemâlullah’la müşerref olduktan sonra; Kur’ân’a ait bütün mes’elelerinin hakikatlarını, temessül keyfiyetlerini, bütün ibâdetlerin ma’nâ ve hikmetlerini anlamak, anlatmak ve Risâlet vazifesini tamamlayıp, Ümmeti’ni karanlıklardan kurtarıp nûra çıkarma yolunda, Kendisine her türlü işkencenin yapıldığı bir anda, yeniden yeryüzüne dönmüştür. Dönerken de, mü’minlerin mirâcı olan namazı da hediye getirmiştir.

Buraya kadar, O’nun yüzlerce mu’cizesinden sadece örnekler vermeye çalıştık. Uzun uzun anlatımları selef-i sâlihinin nurlu eserlerinde...

Ay’ın ikiye yarılması mu’cizesi

Abdullah b. Mes’ud anlatıyor:

Bir defa biz Mina’da Resulullah (sav)’le birlikte iken, ansızın Ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın arkasında, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resulullah (sav) bize:

“Şâhid olun” buyurdular (1).

Yemeklerin bereketlenmesi

Su mu’cizeleri

Hasta ve yaralıların şifâ bulmaları 

Hayvanatın Efendimiz (s.a.v.)’i tanıması 

Dağların-taşların Peygamberimiz (s.a.v.)’e şehâdetleri 

Efendimiz (s.a.v.)’in mu’cize olarak korunması 

Peygamber (s.a.v.)’in duâlarının kabul olması 

Meleklerin ve Cinlerin Peygamberimiz (s.a.v.)’e görünmeleri ve kendisiyle konuşmaları

Temessülat ve gaybe âit mu’cizeleri 

Ağaçların Efendimiz (s.a.v.)’e şehâdetleri vb. Her peygamberlerde görülen mucize deliller ve devrinde ispatlanan mucizeler de dost ve düşmanın göz önüne serilmiştir.

 

-14-

ŞEYTANI SUSTURAN DELİLİ

İnsan, bir şey hakkında üç sebeple yanılabilir. Uzaktan bakı­yorsa, çok kısa bir an bakabiliyorsa ve gözü bozuk ise... Bunlar olunca belki bir insan, sineği kartal, ateş böceğini güneş, zır ca­hili alim, çobanı padişah diye alkışlayabilir.

Yoksa, ister müsbet ister menfi manada olsun, bir insanın baktığı birisi hakkında yanılması imkansızdır. Haksız ve hakikat­siz bir insanı alkışlayanlar bile, kendilerine menfi, manada da ol­sa üstad kabul ettikleri birisi hakkında yanılmazlar. Kendileri şer ise, üstadlan şeytana ders verecek kadar çukurdur ve çukur­dadır. Yoksa, kendileri gibi olmayan birisini o koltuğa değil yıl­larca, belki dakikalarca bile oturtmazlar.

Mesele, menfi manada bile böyle iken müsbet manada tama­men imkansızdır. Zira, sunilîk, cehalet, hile, hak ve hakikat mes­leğinde, salah yolunda bütünüyle sırıtır.

Efendimiz (s.a.v), Allah'ın şanı yüce peygamberidir. Elinde

tuttuğu kitap Allah kelamıdır. Peygamberimiz, yalancı bir şim­şek gibi, bir an insanların ufkunda çakıp kaybolmamıştır. Çocuk­luğundan hayatının sonuna kadar hep insanların önünde olmuş­tur. Sürekli önlerini aydınlatan, ışığı ve ateşiyle karanlıkları ko­van güneşin, yıllar boyu ateş böceği olduğu halde, insanlara ken­disini güneş olarak tanıtması mümkünse, beşerin en efdalinin, fazilette, fedakarlıkta, idrakte, takvada, ibadette en önde olanın, haşa, öyle olmadan kendini öyle göstermesi mümkündür. Böyle bir düşünceden şeytan bile feryat figan ile kaçacaktır. Çünkü, birbirine yakın şeyler birbiriyle karıştırılır.

Bedevi bir adamın İbn-i Sina gibi bir dahiyi taklidine aldanacak insan var mıdır? İbn-i Sina gibi dahiler Hz. Muhammed ka­pısının ancak birer küçük çırağı olabilir veya bu sözden daha doğrusu, o kadar bile olamaz.

Efendimize bakan insanlar uzaktan değil, en yakınından bakmışlardır. Zira insana ait bir kısım adap ve erkanları bile onlara, O ders vermiştir. Temizlik adabından yemek yemesine kadar her şeyine vakıf olunan ve asırlar boyu taklit edilen ikinci bir insanı tarih kaydetmiş değildir.

"Nasıl adım atardı, nasıl tebessüm ederdi, nasıl bakardı, evindeki durumu ne idi?" den, devlet idaresine, oradan savaş meydanlarına kadar her şeyi bir ibadet neşvesi ile takip ve kay­dedilmiştir. Yakından bakan bir insanın sineğe kartal demesi mümkün müdür?

Ona bir an değil, bir ömür bakılmıştır. Düşmanları ah bir hata yapsada bütün dünyaya ilan etsek diye baktıkları halde; düşmanları tarafından bile o kadar dikkat edildiği halde doğruluğu tasdik edilmiştir.

Ve ona bakan gözler insanlığın nazarı en keskin olanlarıdır. Bakışlarında en küçük bir bulanıklık ve arıza yoktur. Zira, Hz. Ebubekir gibi, Nebinin arkasındaki boşluğu hakkıyla dolduran bir ufuk, Hz. Ömer gibi, insanlık tarihinin idare ve adaletiyle if­tihar ettiği yüzünün akı bir insan, Hz. Osman gibi nezahet, feda­karlık ve haya zirvesi, Hz. Ali gibi, yanında beşerin dahilerinin cahilliğiyle sırıtacağı bir ilim kapısı ve sayısı yüz binleri bulan ve her biri medeni milletlere üstadhk yapan Sahabe Efendilerimiz (ra), bu manadaki bir göz zaafı ile bir arada düşünülebilir mi?

O bir ışıkçık değil, bir güneştir; bir damla değil, bir umman­dır.

 

-15-

MÜKEMMEL MUHATAP

    Bu kâinatın sahibi elbette bilerek yapıyor. Madem yapan bi­lir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, şuur ve fikir sahip­leri ile, onlardan şuuru en fazla inkişaf eden(gelişen) insanlarla, insanla­rın en uygunu ve mükemmelleri ile, onlardan rehberleri ile, reh­berler içerisinden peygamberlerle ve peygamberler içerisinden de, dost ve düşmanın ittifakı(birleşmesi) ile, istidadı(kabiliyeti) ve ahlakı en yüksek, dünyanın yarısını, insanlığın beşte birini manevî hükmü altına almış olan, günde beş defa kendisine biat tazelenilen, medih ve dua edilen Muhammed Aleyhissalatü Vesselam ile konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış ve bütün insanlığa rehber yapacak ve yapmıştır.

    O rehberliğiyle insanları skolastik bataklığından kurtararak bugün düşmanları bile kabul ettikleri insanlığı etkileyen ve yükselten  şahıslarda Avrupa bilim adamları bile ilk sıraya Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemi yazmaktadırlar. Evrenin bütün sırlarını ve insanın hikmetlerini açıklamaktadır.

 

-16-

Anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz(öğretmensiz) olsa, mânâsız(anlamsız) bir kâğıttan ibaret kalır. (Sözler sh: 122)

Evrenin ve içindekilerin öğretmeni de peygamberimiz Hz. Muhammet’ tir. Yaşayan Kuran olarak Kuranında ilk öğretmenidir. Yani bize evren kitabını ve onu yazan yaratıcımızı ve ne yazdığını anlatmaktadır. Evrende yaratıcımızın isimlerinin ve sıfatlarını, evrende yaratıcının nasıl görüldüğünü, bizlerin ve evrenin yaratılış sırlarını anlatıyor. İnsanın aklını çok meşgul eden insanın nereden geldiğini, nereye gittiğini, bu dünyada işinin ne olduğunu ikna ederek cevaplıyor. 

Bir hikaye: Bir gün bazı bilim adamları bir iddia ortaya atılıyor ve deniyor ki: Bir kısım deli grubu normal akıllılardan daha güzel düşünüyor. Değişik deli gruplarına aynı soruyu soruyorlar. Diyorlarki “Bakırköy Devlet Hastanesinin Bahçesindeki ‘Düşünen İnsan Heykeli ne düşünüyor?’”

Değişik akıl hastalarımız hastalık türlerine göre cevaplar veriyor. Sonra bakıyorlarki bir çoğu hangi sebepden delirmiş se cevap olarak onu söylüyor.

- Sevdiği kızı vermemişler onu düşünüyor.

- Paralarını çaldırmış onu düşünüyor.

- Evi yanmış onu düşünüyor. Ve benzeri cevaplar.

Fakat bir grup hormonal problemlerden akıl hastası olanların verdiği cevap ise harika. Diyorlar ki: Bu heykeli kim yapmış ise ona sormalıyız.

Evet…. İnsanlar hakkında bir çok deli türleri bir çok şeyler söylemiş. Halbuki işi ehline ve bu dünyayı insanlarla  beraber yaratan Rabbimizin dediklerine bakmaya o akıl hastaları kadar bile akıl etmeyen akılsızlar var.

Yaratıcımızda gönderdiği peygamberleri, kitap ve suhufları ile birlikte bize bildirmiştir.

“Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır. Ve vazifesi çok bir misafirdir. Şu kısacık ömürde iki hayatına gerekli her şeyi karşılamakla görevlidir.

Ve insan bir yoldudur. Ruhlar aleminden gelip, anne rahminde misafir kalıp, bebeklikten, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden(öldükten sonra dirilmeden), sırattan ve cennet cehenneme sonsuza yolculuğu devam eder. Her şey rabbimizin isimlerinin tecellisi yaratmasıdır. 

 

 

-17-

BİRİNCİ REŞHASI: Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif(tanıtıcı) var. Birisi: Şu kitab-ı kâinattır(evren kitabı) ki, bir nebze(biraz) şehadetini(şahitliğini, göstermesini) onüç lem'a(ışıkcık) ile arabî Nur Risalesinden Onüçüncü dersten işittik. Birisi: Şu kitab-ı kebirin(evrenin) âyet-i kübrası(büyük delili) olan Hâtem-ül Enbiya(son peygamber) Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Birisi de Kur'an-ı Azîmüşşan'dır. Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî(konuşan delili) olan Hâtem-ül Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

            Evet, o bürhanın(delilin) şahs-ı manevîsine(manevi şahsiyetine) bak: Sath-ı Arz(Dünya) bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber... O bürhan-ı bahir(apaçık delil) olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatib(hitap eden, anlatan), bütün enbiyaya(peygamberlere) reis(başkan), bütün evliyaya seyyid(baş, önder), bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb(oluşmuş) bir halka-i zikrin(zikir halkasının) serzâkiri(zikredenlerinin başı)... Bütün enbiya(peygamberler) hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri(taze meyveleri) bir şecere-i nuraniyedir(nurani ağaçtır) ki; herbir davasını, mu'cizatlarına(mucizelerine) istinad eden(dayanan) bütün enbiya(peygamberler) ve kerametlerine itimad eden(güvenen) bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o, ­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«ž (Allah’tan başka ilah yoktur)der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel(geçmiş ve gelecek) taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler(zikrediciler), aynı kelimeyi tekrar ederek, icma'(özetle) ile manen "Sadakte ve bil-hakkı natakte"(doğru söyledi) derler. Hangi vehmin(şüphenin, vesvesenin) haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla teyid edilen(kuvvetlendirilen) bir müddeaya(davaya) parmak karıştırsın.

          

-18-

TEVRAT ve İNCİL PEYGAMBERİMİZİN PEYGAMBERLİĞİNE DELİLDİR

Geçmiş peygamberlerle birlikte, geçmiş mukaddes kitaplardan Tevrat ve İncil, Hâtem-i Enbiyâ’nın peygamberliğine birer delil ve şâhiddir. Tahrif edilmiş olmalarına rağmen, Hüseyin Cisrî gibi allâmeler, elimizdeki Tevrat ve İncil nüshalarında, bu konu ile ilgili pek çok işaretler bulmuşlardır. Bunlardan sadece dört tanesini vermekle iktifâ edeceğiz:

1. “Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâbı, âyet: 18).

“Gerçek, Mûsa demiştir: “Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, Semuel (İsmail) ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler” (Rasullerin İşleri, Bâb: 3, âyet: 22).

“... ve Rabbin... Mûsa gibi bir peygamber daha İsrail’de çıkarmadı.” (Tesniye, Bâb: 34, âyet: 12).

Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik (Tevrat) ve Ahd-i Cedid (İncil) bölümlerinden alınan yukarıdaki âyetlerde:

a) Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan gelen İsrail Oğulları’na Hz. Mûsa’nın “kardeşleriniz” şeklindeki hitabı, Hz. İshak’ın kardeşi Hz. İsmail’in soyuna, yani İsmail Oğulları’na işarettir. İsmail Oğulları’ndan gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yûşa ve Hz. İsa, Hz. İsmail’den değil, İsrail Oğulları’ndandır.

b) Hz. Mûsa, “benim gibi” sözüyle Peygamberimiz’i kasdetmektedir; çünkü, cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsa’ya benzeyen, Hz. Yûşa ve İsa değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’dir.

c) Hz. Mûsa gibi bir nebînin İsrail Oğulları’ndan bir daha çıkmayacağı açıkça ifade olunmaktadır.

d) “Sözlerimi ağzına koyacağım” ifadesi, Efendimiz’in ümmî olup, okuma-yazması bulunmadığı halde Allah’ın Kelâmı’nı kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir.

2. “Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı” (Tesniye, Bab: 33, âyet: 2).

a) “Sina’dan gelme”, Hz. Mûsa’ya Tûr-ı Sîna’da ilâhî hükümlerin verilmesini; “Sâir’den doğma”, Hz. İsa’ya İncil’in verilmesini ve “Paran dağlarında parlama” ise, Efendimiz’in Mekke’de çıkacağını ifade eder. Paran, Arapça okunuşuyla Faran, Mekke’nin eski isimlerinden olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümünde de Hz. İsmail’in Paran çölünde oturduğu anlatılmaktadır (Bâb: 21, âyet: 21).

b) İçinden gelindiği belirtilen mukaddeslerle, Peygamberimiz’in her türlü ayıptan uzak bulunan Âli’ne, Ehl-i Beyt’ine ve Ashâbı’na işaret olunmaktadır.

c) “Sağda ateşli ferman”, İslâm Dini’nde Cihad’a işarettir.

3. “Taş, köşenin başı oldu... ve o, gözlerimizde şaşılacak iştir... Allah’ın melekûtu sizden alınacak ve O’nun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecek ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak; o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır” (Matta, Bâb: 21, âyet: 42).

a) Yukarıdaki âyette geçen “köşe taşı” Hz. İsa (as) olamaz; çünkü, Hz. İsa ve getirdikleri altında parçalanma, toz gibi olma meydana gelmemiş, bu Peygamberimiz’le olmuştur. Zâten, hükmeden Hz. İsa değil, Efendimiz (sav)’di; hükmetmek için gelmediğini söyleyen de bizzat Hz. İsa (as)’nın kendisidir. (Yuhanna, Bâb: 12, âyet: 47).

b) Buharî ve Müslîm’in rivâyetlerinde, Peygamberimiz (sav), kendisinin Peygamberlik binasının köşe taşı olduğunu bizzat ifade etmekte ve dolayısıyle köşe taşı konmakla, yani Peygamberimiz (sav)’le Peygamberlik tamamlanmış olmaktadır.

4. “Rab, size başka bir Faraklit(hak ile batılı yani sapıtma yollarını düzeltip ayırt edecek bir zat) verecektir; ta ki, daima sizinle beraber olsun” (Yuhanna, Bâb: 14, âyet: 15).

“... O, size herşeyi öğretecek ve size söylediğim herşeyi hatırınıza getirecektir.” (Yuhanna, bab: 14, ayet: 26).

“... Benim için o şehâdet edecektir...” (Yuhanna, Bâb: 15, âyet: 26).

“... gitmezsem, Faraklit gelmez... ve O geldiği zaman günah, salâh ve hüküm için dünyayı ilzâm edecektir” (Yuhanna, Bâb: 15, âyet: 7-8).

Yukardaki âyetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunanca’da ‘Piriklitos’ olup, Arapça ‘Ahmed’ kelimesinin karşılığıdır. ‘Ahmed’, Efendimiz (sav)’in ismi olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de de O’nun İncil’de ‘Ahmed’ olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve, burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimiz (sav)’de vardır. Kaldı ki, Efendimiz (sav)’in geleceğini ve vasıflarını açıkça anlatan pek çok İncil bugün elimizde mevcud değildir. Olanlarda bazı hasetçi din adamları tarafından değiştirilip bozulmuştur.

-19-

SÜKUT(itiraz etmeden, susmakla kabul ederek) İLE KABUL

Bir adamın, bir topluluk içerisinde verdiği bir haberde, o top­luluk, o adamın kendileri ile ilgili söylediği sözlere sükut ile mu­kabele eder ve onu yalanlamaz ise, onun sözlerini kabul etmiş olur. özellikle, bu topluluk tenkitte rahat, hataya karşı hassas ve yalana karşı nefretle bakıyorsa, onların sükutu o hadisenin meydana geldiğine kati bir delildir.

Peygamberimizin (a.s) dersleri, mucizeleri ve nübüvveti ile il­gili delillerinden bir kısmı işte bu şekilde sükutî bir tevatürledir. Tevatür, yalanda ittifak etmesi mümkün olmayan bir cemaatin verdiği haberdir. Efendimiz ile ilgili bir hadiseyi, bir kişi haber verdiğinde, onlarla birlikte olan yüz kişiden hiç birisi ona itiraz etmiyor ise, sükutları ile tasdik ediyorlar demektir. (19-Mektup 4.îşaret 3.Esas)

 

-20-

ONU TASDİK İÇİN

Bir padişahın meclisinde, birisi, "Padişah, beni falan işe me­mur etti." dese... O mecliste bulunanlar o vazifenin ona verildiği­ne delil isteseler... Ve padişah "Evet" dese... O adam sözünü en kuvvetli bir delille ispat etmiş olur.

Padişah, o adamın sözüne "Evet" diyor gibi, onun o vazifesi ile ilgili bir meselede, onun iltiması(işi rica etmesi, el atması) İle her zamanki adetini(kurallarını) ve vazi­yetini(şeklini) değiştirse, o adamın hatırının yüksekliğine ve görevinin tasdikine elbette ki "Evet" sözünden daha kati(kesin) ve sağlam bir de­lildir.

Öyle de, Resul-ü Ekrem (s.a.v) dava etmiş ki:

"Ben şu kâinatın Sahibinin elçisiyim. Delilini, benim iltimas ve duam ile her zamanki adetlerini değiştirmesidir. İşte, par­maklarımdan beş musluklu bir çeşme gibi su akıtıyor. Ayı, bir parmağımın işareti ile ikiye ayırıyor. Şu ağaç, sözüme itaat edip beni tasdik için yanıma geliyor. İki üç kişiyi ancak doyuracak bir yemek, dua ve elimin teması île iki yüz, üç yüz adamı doyuru­yor."

Demek, Allah (c.c), Efendimize verdiği mucizelerle Onun pey­gamberliğini ilân ve tasdik ediyor. (19-Mektup 2jşaret)

BU PARÇA ALTUN VE ELMAS İLE YAZILSA LİYAKATI(layıktır) VAR

            Evet sâbıkan(önceden) bahsi geçmiş(anlatılmış): Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; «a²[«8«*ö²)¬!ö«a²[«8«*ö@«8«:ö   sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama(dağılmaya) sevketmesi; ­h«W«T²7!öÅs«L²9!ö«:ö   nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer'i(Ay’ı) iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar hârika bir mu'cize-i kudret-i İlahiye(Allahın kudret mucizeleri) olduğunu gösterir. Güya(sanki) ahbab(dostlar) içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'daya(düşmana) karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir(Rahmani eczahane) ki, hangi derde temas etse derman olur. Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer'i(Ay’ı) parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı Kevser(Hayat suyu) akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar(yer) olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat(Evrenin yaratıcısı) yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet(apaçık) derecesinde anlaşılmaz mı?..

Ayrıca burada şu konuyada değinmeliyiz: Her zamanda gelen peygamberler o zamanda en meşhur ve önem verilen ve bilinen ne ise o sahadan mucizeler göstermiştir. İsa peygamber döneminde tıp yaygın ve önemliydi. İsa peygamberde o sahadan mucizelerle ölüleri bile diriltmeye varıncaya kadar mucizeler gösterdi. Eliyle mucize eseri olarak bütün hastaları iyileştirdi. Musa peygamber döneminde yaygın olan ve önem verilen büyüydü. Musa peygamberde o sahadan mucizelerle geldi. Yılana dönen her yerden su çıkaran asasıyla ve parlayan eliyle vb. o sahadan mucizeler gösterdi. Peygamber efendimizin zamanında ise belagat yani sanatlı söz söylemek yaygın ve önemliydi. Peygamber efendimizde o sahadan en büyük mucizelerden olan Kuranla geldi ve herkese meydan okudu. Bir benzerini yapın. Herkesten yardım larakta olsa yapın…..vb. meydan okudu. Milli şairlerine çok önem veren ve yarışlar yaparak bir edebiyatçıya milli kahraman olarak bakan onların bir sözüyle barışan ve savaşan kabileler bu meydan okuma karşısında hiçbir şey yapamamışlar. Aciz kalmışlar. Basit ve kolay yol olan edebiyat ve belagatla karşılık verememişler. Uzun ve tehlikeli olan savaş yolunu tercih etmek zorunda kalmışlar. Lebidin Kızı Kabe duvarındaki altın yazması şiirlerini çıkarırken “Muhammed in söyledikleri karşısında bunların hiçbir değeri kalmadı” demiştir. Büyük şair ler Kuranı duyduklarında secdeye kapanmış ve onlara “siz müslümanmı oldunuz?” denildiğinde “hayır biz bu sözlerin yani ayetlerin belagatına secde ediyoruz” demişlerdir.

RlSALETİ UMUMÎ

Nasıl ki, bir şanlı padişahın, en büyük bir memuru, çeşit çe­şit hediyelerle bir çok kavmin bir arada bulunduğu bir şehre gel­diği zaman, her taife(grup, tür) onu kendileri adına karşılamak için bir temsilcisini gönderir.

Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanının, en büyük memuru olan Hz. Muhammed (s.a.v), O Sultanın bütün mahlukatına(yarattıklarına) gönderdiği hediyelerle âleme teşrif ettiği zaman, taştan, gudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut, ta aydan, güneşten, yıldızlara kadar her taife ona ait bir mucizeyi göstererek, Onun nübüvvetini alkışlamış ve kendi dillerince "Hoş geldin!" demiştir.

-21-

TAVUS KUŞU

Tavus kuşu gibi pek güzel ve muhteşem bir kuş yumurtadan çıkar, gelişir, semalara(gökyüzüne) kanatlanır. O kuşun güzelliğini, donanı­mını, nakışlarını(işlemelerini) yerdeki yumurtanın kabuğunda arayan aradı­ğını bulamaz. O adamın yaptığı ahmaklık olur.

Peygamberimiz'e (s.a.v.) sathî(anlamadan yaptıklarının önemini suyun içindeki balığın suyun kıymetini anlamaması gibi imanın kıymetini anlamayan) bir gözle, beşerî(insanları) bir urba ile, et-kemik anlayışıyla bakan, onun hususiyetlerini derinliğiyle, ma­nevî yönleriyle göremez, anlayamaz. Tavus kuşunu yumurtada arayan adamın durumuna düşer. (.Mesnevi-Hubab)

KABUKTA ARANMAZ

Hiç tavus kuşu ve yumurtası görmemiş, dünyaya ve hadisele­re yabancı bir adama, "Bu kocaman ve rengarenk kuş, şu küçük ve kuru kabuktan çıktı." deseniz, inanmayacak ve belki de sizi kendisi ile alay etmekle suçlayacaktır.

Aynı adama, "Bu ağaç şu çekirdekten çıktı." deseniz ve sema­ya ser çeken bir hurma ağacı ile onun küçük bir çekirdeğini gös­terseniz, suratınıza garip garip bakacak ve niyetinizin ne oldu­ğunu anlamaya çalışacaktır. O adam, belki de bilinmez bir niyet­le kendisine olmazı olur göstermeye çalıştığınızı zannedecektir(sanacaktır).

Allah'ın kudretinden ve hikmetindendir ki, küçük şeylerden büyük şeyler yaratır. O dileyince, 'olmazlar olur.

Aynen misallerdeki gibi, Hz. Muhammed (sav)'in, cennet çiçeği misal varlığın yaratılmasından ebede uzanan kök ve dallarını, bir cennet bülbülünü andıran manevî kanatlarını beşeriyet(insan) ur­bası(elbisesi) içerisinde arayan Onun hakikatine ulaşamaz. Kalp, ruh, id­rak ve hayal gözünü yukarılara kaldırıp zat-ı nuranîsine(nurani yapısına) bakılır­sa Cibril'i arkada bırakan O zatın mahiyetine pencereler açılabi­lir. Böylece, O zatın mukaddes mahiyetine(yapısına) karşı, düşüncede, söz­de, hâlde hürmetsizlik andıran durumlara düşülmemiş olur. (19. Mektup 4. İşaret 6. Esas)

-22-

SAADET ASRINA GİTMEK

Eğer istersen gel, saadet asrına, Arap Yanmadası'na gidelim. Hayalî olarak da olsa, onu vazifesinin başında görüp, ziyaret edelim.

İşte bak, içinin nuraniyeti yüzüne aksetmiş bir zat, elinde mucizevî bir kitapla varlığın sırlarını çözüyor. Bütün akılların hayrette kaldığı, "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyor­sun?" suallerine makul(akla uygun) ve ikna edici cevaplar veriyor.

Bak, ondan öyle bir hakikat ışığı yayılıyor ki, eğer onun irşa­dı dışındaki bir anlayış ile kâinata baksan, her şeyi çaresiz, mak­satsız, üstesinden gelemediği şeylerin altında ezilip ağlayan, ölü­me, idama, yokluğa mahkum zavallılar olarak görürsün. Kendi­ni gülenin olmadığı bir matemhanede zannedersin.

Fakat onun yaydığı nur ile bakınca, bütün varlıklar, çok güzel bir misafirhanede ağırlanan, çok önemli vazifeleri olan ve buradan daha güzel diyarlara gönderilen, bütün bunların sevinç ve sürürü ile vazifeden terhislerini(görev bitimini) bekleyen, iç içe gül goncası gi­bi birbirinin elinden tutan, yardımına koşan ve sonsuza yürüyen saadet yolcularına döner.

O nur ile varlık, manası anlaşılmayan kitap gibi olmaktan kurtulur. Birer önemli mektup haline gelir. Ve varlıklar içerisin­de en aciz ve zaif olan insan, sultanın en has, en nazik ve naze­nin misafiri olur.

O zat, ebedî saadetin habercisi ve bu yerlerin sahibine ait ha­zinelerin en büyük kâşifidir.

işte bak, bu geniş adanın, adetlerinde inatçı vahşi bir kavmini, bir hamlede dem ve damarlarına kadar tesir ederek ahlâkın en güzeli ile donattı. Bütün insanlara muallim ve medenî millet­lere üstad eyledi.

Mesleğinin erbabı insanlar, çok büyük gayretlerle, sigara gibi küçük bir alışkanlıktan, çok küçük bir azınlığı kurtarmaya an­cak muvaffak olabiliyorlar. Halbuki bu zat, çok önemli adetleri, çok büyük bir kavimden, çok küçük bir kuvvetle, az bir zamanda kaldırarak, yerlerine çok yüksek hasletleri tesis eyledi. Onu gör­meyenlerin yüzüne Arap Yarımadasını çarpıyoruz. Bu zamanda, yüzlerce filozoflarını alıp oraya gitseler, yüz sene çalışsalar, o za­tın bir senede yaptığının yüzde birini yapabilirler mi? Katiyen ve asla!

Herkes bilir ki, küçük bir adam, çok bir şeyin kaybedilip ka­zanılmayacağı küçük fakat tartışmalı bir meselede, küçük bir yalanı, düşmanlarının yanında sıkılmadan ve telaşlanmadan söyleyemez.

Bu zat, pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr ola­rak, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük bir düşmanlık karşısın­da, emniyete muhtaç bir halde, pek büyük meseleleri azamî sa­mimiyet ve saffetle, pervasızca ve hasımlarının damarına doku­nacak bir tarz ile söylerken, yalanın onun sözlerine karışması haddi midir ve hiç mümkün müdür? Kella!

Hak aldatmaz, hakikat aldanmaz.

Bilirsin ki, insanı en fazla tahrik eden duygulardan birisi me­raktır. Hatta, "Ömrünün ve malının yansını ver, aydan ve geze­genlerden gelen birisi oranın hâlini, oralarda nelerin olduğunu sana haber verecek. Hem ilerde senin başına neler geleceğini söyleyecek." deseler, merakın varsa vereceksin.

Halbuki o zat, memleketinde güneşin lamba, yıldızların per-vanelik yaptığı bir Sultandan haberler getiriyor. Değil otuz kırk sene sonrasını, insanın sonsuza kadar sürecek hayatında başına gelecek şeyleri anlatıyor. Bu dünyadaki geleceğimiz ona kıyasla bir damla kadardır.

Bizi nimetleriyle donatan göklerin ve yerin İlahının bizden ne istediğini haber veriyor. Hem hayalî konuşmuyor. Gör­müş, görüyor ve gördüğünü söylüyor.

O zat, irşadıyla ebedî saadete ermemize vesile olduğu gibi, varlığı ile de ebedî saadet saraylarının vücuduna vesiledir. Onun merhametli sahibi, elbette onu misafir edeceği sarayları hazırla­yacaktır.

Onun risaleti, bu imtihan meydanının açılmasına sebep oldu­ğu gibi, kulluğu da öbür dünyanın açılmasına sebeptir.

Ey hayali arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Bu za­manda yüz sene kalsak, yine de o zatın muhteşem icraatlarından yüzde birini tamamen görüp doyamayız. Gel, dönerken üzerin­den geçtiğimiz her asra bakalım. O hidayet güneşi ile her asrın nasıl çiçek bahçesine döndüğünü müşahede edelim. Bak, her asırda, Ebu Hanife, Şafii, Ebu Bayezid-i Bestami, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi milyonlar­ca nurlu meyveler var.

Ve o zatın elinde en büyük mucizesi olarak tuttuğu Kur"an'ı Hakim, bütün hakikat ve mucizeleri ile, o zatın peygamberliği­nin en parlak delilidir.

Bütün varlık ona hayran ve hakkaniyetinin şahididir. (ÎBMektup l.Zeyl 3-14.Reşha, risale-i nur)

-23-

            İKİNCİ REŞHA: O nurani bürhan-ı tevhid(Allah’ın varlığı ve birliğinin delili), nasılki iki cenahın(yönün, gelmiş ve geçmişin) icma'(hepbirden doğrulamaları) ve tevatürüyle teyid ediliyor(desteklenip doğruluğu ispatlanıyor). Öyle de, Tevrat ve İncil gibi Kütüb-ü Semaviyenin (Allah’ın gönderdiği kitapların)(Haşiye)yüzler işaratı(işaretleri) ve irhasatın(peygamberimizin peygamber olmadan önceki mucize hallerinin) binler rumuzatı(işaretleri) ve hatiflerin(kendisi görülmeyen ilancıların) meşhur beşaratı(müjdelemeleri) ve kâhinlerin mütevatir(hep birden) şehadatı(şahitliği) ve şakk-ı Kamer(Ayı ikiye bölmek) gibi binler mu'cizatının(mucizelerinin) delalatı(delilleri) ve şeriatın(şartların) hakkaniyeti(yerine gelmesi) ile teyid ve tasdik ettikleri(doğruladıkları) gibi, zâtında(peygamberimizin kendisindeki) gayet kemaldeki(mükemmel) ahlâk-ı hamîdesini(eşsiz ahlakını) ve vazifesinde(görevindeki) nihayet(son derece) hüsnündeki(güzeliğindeki) secaya-yı galiyesini(eşsiz harika ahlakını) ve kemal-i emniyetini(güvenilirliğini) ve kuvvet-i imanını(iman kuvvetini) ve gayet itminanını(son derece güven duyan, davasında emin) ve nihayet vüsukunu(son derece genişliğini) gösteren fevkalâde(son derece) takvası, fevkalâde ubudiyeti(kulluğu, ibadetleri), fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti(son derece dayanıklı ve kuvvetli kararlı oluşu); davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikâre(açıkca) gösteriyor.

            Şunu da düşünelimki bir çok idealist ve felsefeciler getirdikleri davaları kendileri neredeyse hiç yaşamamıştır. Hatta yaptıklarını söylediklerini yalanlar. Halbuki bütün insanlığın son peygamberi ibadette, ahlakta, emirlere uymakta, Allahtan korkmakta, zühtte ve takvada herkesten ileridir. Hemde en zor durumlarda bile herkes kendisine düşmanken bile…

 

 

-24-

Hazine-i rahmetin(rahmet hazinesinin) en kıymettar pırlan­tası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Ves­selâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismil­lâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır. (Sözler sh: 15)

 

-25-

Işıksız güneşin vücudu mümkün olma­dığı gibi, ulûhiyet(Allah)  de tezahürsüz(bilinme ve anlaşılma olmadan) olamaz. Görünmesi ise, peygamberlerin gönderilmesi ile olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 37)

-26-

Bir nazar-ı peygamber(peygamber bakışı)

Birden bire kalb eder bir bedevî câhil, bir ârif-i münevver. (Allah’I tanıyan nurlu bilgin)

Eğer mizan istersen: İslâmdan evvel Ömer, İs­lâmdan sonra Ömer.

Birbiriyle kıyası: bir çekirdek, bir şecer.(ağaç) Def’aten(hemen, zaman geçmeden) verdi semer(meyve) , o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Pey­gamber.

Cezîretü’l-Arabda, fahm olmuş fıtratları(kömürleşmiş (değersizleşmiş) yaradılıştaki özellikleri) kalb etti elmaslara, birden bire serâser(baştanbaşa (hepsini birden),

Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver. (Sözler sh: 711)

-27-

Hazret-i Muhammed (a.s.m.) öyle bir zattır ki, manevi büyüklüğünden  dolayı yer yüzü, o zatın mescid-i aksâsıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl‑ı kemalidir. İnananlar topluluğuna en son ve en büyük önder ve insanların hatîb-i şehîridir(tanınmış sözcüsüdür); saadet düsturlarını  beyan ediyor.  Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye(kusursuzluğunu göstermek) ve tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün dinlerin esaslarını içine alır. Ve bütün evliyânın başıdır; şems-i risaletiyle(peygamberlik güneşiyle) onları terbiye ve tenvir ediyor. (Mesnevî-i Nuriye sh: 21)

-28-

Nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İs­lâmiyet ağacı bütün meyveleriyle, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’ân dahi, seyyar yıldız­ları ismar eden(meyve veren) güneş gibi, İslâmiyetin on bir rük­nünü intaç etmiştir. (netice vermiştir) Acaba, bu cihan-bahâ meyvelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şüphe ve tereddüt yeri kalır mı? Hâşâ! (Mesnevî-i Nuriye sh: 86)

-29-

Kâinat bir ağaçtır. Anâsır(unsurlar, elementler) onun dallarıdır. Bitkiler yapraklarıdır. Hayvanlar onun çiçekleridir. İnsanlar onun meyveleridir. Bu meyvelerden en ışıklısı, nurlusu, ahseni(en güzel), ekrem, eşref(en şereflisi), eltaf(en latif, en iyi)   Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn, İmâ­mü’l-Müttakîn, Habîbi Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 201)

-30-

Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor.

Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.

Madem konuşacak; elbette zîşuur(şuurlu, hisli ve anlayışlı) ve zîfikir(fikir sahibi) ve konuşmasını bilenlerle konuşacak.

Madem zîfikirle(fikir sahipleriyle) konuşacak; elbette zîşuurun(şuur sahiplerinin) içinde en cemiyetli(her şeyi içine alan) ve şuuru küllî olan insan nev’­iyle konuşacaktır.

Madem insan nev’iyle konuşacak; elbette insan­lar içinde kabil-i hitap(konuşulanı anlayan) ve mükemmel insan olan­larla konuşacak.

Madem en mükemmel ve istidadı(kabiliyeti) en yüksek ve ahlâkı ulvî(yüksek) ve nev-i beşere(insanlara) muktedâ olacak(uyacak) olan­larla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın itti­fakıyla, en yüksek istidatta(kabiliyette) ve en yüksek ahlâkta ve nev-i beşerin(insanların) humsu(beşte biri) ona iktidâ etmiş(uymuş) ve nısf-ı arz(dünyanın yarısı) onun manevi hükmü altına girmiş ve gelecek onun getirdiği nurun ışığıyla bin üç yüz sene ışık­lanmış ve insanların nuranî kısmı ve ehl-i imanı(inananları) sürekli günde beş defa onunla tecdid-i bi­at edip(bağlılığını yenileyip) ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona me­dih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aley­hissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve diğer nev-i beşere(insanlara) rehber yapacak ve yapmıştır. (Mektubat sh: 89)

-31-

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:

“Ben, şu kâinat Hâlıkının(yaratıcısının) meb’usuyum. (gönderdiği vazifeli kişiyim) Delilim de şudur ki: Müstemir(sürakli devam edegelen) âdetini, benim dua ve ilti­masımla(olmasını istememle) değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamer’e(Ay) bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça edi­yor. Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma ge­liyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama(yemek) bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor.”

Ve hâkezâ(bunun gibi), yüzer mucizâtı(mucizeleri) böyle göstermiştir. (Mektubat sh: 90)

-32-

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesse­lâm, hem beşerdir(insandır), beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder(davranır); hem resuldür, risalet(peygamberlik) itibarıyla(yönünden) Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad(dayanma) eder. (Mektubat sh: 93)

-33-

Evet, dünyaya mânen reis olacak ve dünyanın mânevî şeklini değiştirecek ve dün­yayı âhirete mezra(tarla) yapacak ve dünyanın mahlû­katının(yaratıklarının) kıymetlerini ilân edecek ve cin ve inse sa­adet-i ebediyeye(sonsuz mutluluk: cennet) yol gösterecek ve fâni cin ve insi idam-ı ebedîden kurtaracak ve dünyanın hikmet-i hilkatini(yaradılışındaki hikmet ve gayesini) ve tılsım-ı muğlâkını(açılması zor ince manasını) ve muammâsını açacak ve Hâlık-ı Kâinatın makasıdını(maksadlar, gayeler, amaçlar) bilecek ve bildirecek ve o Hâlıkı(Yaratıcıyı) tanıyıp umuma tanıttıracak bir zat... (Mektubat sh: 179)

-34-

Evet, Sultan-ı Levlâke Levlâk(varlıkların yaratılmasının asıl sebebi olmanın sultanı), öyle bir reistir(başkan) ki, bin üç yüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birin­ci asırdan sonra herbir asırda lâakal(en az) üç yüz elli milyon tebaası(bağlı olup emrini dinleyenleri) ve raiyeti(idaresi altında bulunanları) vardır. Dünyanın yarısını bayrağı altına almış; ve tebaası kemâl-i teslimiyetle ona hergün salât ü selâmla tecdid-i biat(bağlılığını yenilemek) ederek emirlerine itaat ederler. (Mektubat sh: 179)

-35-

O zat kâinatın illet-i gaiyesidir. (istenilen neticenin, hedefin en sonu ve en büyüğüdür) Yani, “O zâta şu kâ­inatın Yaratıcısı bakmış, kâinatı yaratmıştır. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi” denilebilir. Evet, cin ve insanlara getirdiği Kuran hakikatları ve iman nurları ve zâtında görünen ahlâk-ı âliye(üstün ahlâk) ve kemâlât-ı sâmiye(yüce olgunluklar), şu hakikate kesin bir şahiddir. (Mektubat sh: 193)

-36-

O asır, hakikaten, o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i beşeriye(insanların saadet, mutluluk) asrı olmuş. Çünkü, en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hakim eylemiş. (Mektubat sh: 216)

-37-

Bu kadar ahlâk-ı hasene(güzel ahlak) ve kemâlâtla(harikalıkla) beraber bu kadar mucizat-ı bâhiresi(açık mucizeleri) bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil. (Mektubat sh: 217)

-38-

O zat (a.s.m.) öyle bir Şeriat(Kurallar) ve bir İs­lâmiyet ve bir ubudiyet(kulluk) ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî(okuma yazma bilmeyen ya da okul hiç okumamış) bir zatta (a.s.m.) zuhur eden(görünen) o Şeriat, on beş asrı ve insanların humsunu(beşte birini), âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane(bütün inceliğiyle) hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez. (Mektubat sh: 217)

-39-

Emsalsiz(eşi benzeri olmayan) bir şeriat(kurallar) ve misilsiz(benzersiz) bir İs­lâmiyet ve harika bir ubudiyet(kulluk) ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne(bütün dünyaya meydan okurcasına) bir dâvet ve mucizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti. (Mektubat sh: 218)

-40-

Eğer onlara denilse, “Kur’ân nasıldır?” Derler: “Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır.” O vakit onlara denilir: “Öyleyse Allah’ın kelâmıdır ve böyle kabul etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce güzel diyemeyeceksiniz.”

Hem eğer onlara denilse, “Peygamberi nasıl bi­lirsiniz?” Derler: “Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam.” O vakit onlara denilecek: “Öyleyse imana geliniz. Çünkü güzel ahlâklı, akıllı olsa, alâküllihal(ister istemez gerekir ki) Resulullahtır. Çünkü sizin bu ‘güzel’ sözünüz, hu­dudunuz dahilinde değil; mesleğinizce böyle di­yemezsiniz.” (Mektubat sh: 337)

-41-

Eğer Al­lah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha(Allah’ın sevdiği zâta, Resulullah’a) ittibâ edilecek. (uyulacak) İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Al­lah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder(netice verir).

Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi(istikametlisi, doğru olanı) ve en kısası, bilâşüphe, Habibulla­hın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. (Lem’alar sh: 52)

-42-

TEŞBİHİN TEFSİRİ

Bir gün huzur-u Nebevide(peygamber efendimizin huzurunda) derince bir gürültü işitilir. Efendi­miz : "Yetmiş senedir cehenneme yuvarlanan bir taş şimdi cehen­nemin dibine düştü. Bu gürültü onun gürültüsüdür." diye fer­man buyurur. Bir müddet sonra birisi gelir ve "Yetmiş yaşındaki falan münafık Öldü." der.

Efendimizin beliğ bir temsille beyan ettiği hadisenin tevilini gösterir.

Misaldeki gibi, Efendimizin (s.a.v) bazı çok yönlü ve teşbihli(benzetmeli) ifadelerinde tefsire ihtiyaç vardır. (19.Mektup 4.İşaret 2.Esas)

ZAHİRÎ İHTİLAF

Bir hadisenin haber verilmesinde, hadisenin vuku bulması(olması) ile ilgili ihtilaf(ayrılık) olmamasına rağmen, hadiseyi birisi bir şekilde, diğe­ri bir başka şekilde anlatıyor, manada ittifak(birleşme) olmasına rağmen, lafızda(anlatım şeklinde) ihtilaf oluyor ise, buna manevî tevatür(yalan ihtimali olmayan büyük grupların birlikte haber vermeleri) denir.

Mesela, "Peygamberimizin elini değdirdiği küçük bir tabak yemek iki yüz adamı doyurdu." deniliyor, fakat, birisi 'falanın bahçesindeydik.' derken, diğeri 'Filanın bahçesinde idik.' diyor ise veya, "Yüz elli kişi idi, iki yüz kişi idi.' gibi ana manayı değiş­tirmeyen ihtilâflar oluyorsa, bu zahiri ihtilâfın o manevî tevatü­re zararı yoktur. Diğer bir tevatür de sarih tevatürdür ki, onu hem bir topluluk ve hem de bir çok ağız birlikte anlatmışlardır. (18.Mektup 4.îşaret 3-Esas)

EBUTALİB'İN İMANI

Cenab'ı Hakk'ın, kışta bazı yerlerde bahar yaratması, uyku vasıtası ile bazı insanların zindanını saraya çevirmesi gibi, Efen­dimizin risaletini değil şahsını seven, inkârından olmasa da, bel­ki kavmî taassubundan(töresel şartlanmasından) veya hatırını sayan insanlara 'Dinini de­ğiştirdi.' dedirtmek istememesinden ötürü iman etmemiş olan Ebu Talib'in, yeğenine duyduğu şefkatini ve vefasını Allah boşa çıkarmayacak, belki de ona Cehennem içinde bir hususî cennet ihsan(hediye) edecektir. Yine de, gaybı ancak Allah bilir. (28.Mektup 8-Mesele B.Nükte)

BAŞLARINI OKŞARKEN

Resul-i Ekrem'in (s.a.v), Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimi­ze gösterdiği fevkalâde şefkat ve kıymet, sadece torunu olmala­rından ötürü değil, aynı zamanda nübüvvet vazifesindendir. Çünkü onlar nuranî bir silsilenin (sülale) menşei (başlangıcı), mümessili (temsilcisi) ve fihristesidir (menü).

Evet, Efendimiz (s.a.v), Hz. Hasan'ın başını şefkatle Öperken, onun mübarek neslinden gelen ve yaşadıktan asn ve asırlan ay­dınlatan Gavs-ı Azam Şah-ı Geylanî gibi pek çok zatlann o silsi­leden geleceğini görmüş ve onlar hesabına onun başım öpmüş­tür. Demek o iltifatta onların da hisseleri vardır. O bütününe ait bir taktir ve teşviktir.

Hem, Hz. Hüseyin'e gösterdiği fevkalâde şefkat ve ehemmi­yette, onun nurani silsilesinden gelen Zeynelabidin ve Cafer-i Sadık gibi şanlı imamların ve mehdimisal nurani zatlann hisse­si vardır. Ve o iltifat din adına ve risâlet vazifesi hesabınadır. (4.Lem'a 2.Nükte)

BİLİNENİN SÖYLENMESİ

"Bir kelâmın(sözün) manası(anlamı) malum(bilinen) ve bedihî(açık) ise, o mana murad(amaç) de­ğil, onun bir lâzımı, bir tabii muraddır." Yani, bilinenin ifade edilmesinde, onun ilk akla gelen manası değil, kastedilen manası anlatılmaktadır. Mesela, birisine, "Sen hafızsın." denilse, el­bette ki, onun hafız olduğu ona öğretilmeye çalışılmamakta, o sö­zü söyleyenin, onun hafız olduğunu bildiği anlatılmaktadır.

Bunun gibi, Cenab-ı Hakk'ın nzık istemediğinin ifadesindeki bir maksat, "Benim adıma konuşan Peygamberimin sizden bir şey, bir rızık istemesi benim istememdir ki, bu da muhaldir(imkansızdır) ve si­zin vazifeniz, benim garantim altında olan rızkınız için çalışmak değil, kulluktur." demektir. (28.Lem'a 2.Nükte Z.Vecih)

SIDK1NA(sadıklığına, doğruluğuna) ŞEHADET(şahitlik)

O zatın (a.s.m) hayatının başından sonuna bütün tavırları ve hareketleri dikkatle incelendiğinde, her bir hareketi harikulade değilse de doğruluğunun şahididir. Mesela, mağarada, Ebu Bekri's Sıddık ile beraber kurtuluş ümidinin tamamen kesildiği bir anda, "Korkma! Allah bizimle beraberdir!" diyerek onu teselli et­mesi, cesaretini, tereddütsüz ve korkusuz olduğunu, doğruluğu­nu ve Allah'a dayandığından ötürü yüreğinde duyduğu sınırsız güveni gösterir. (îşarat- Nübüvvet Hakkında)

KARA GÖZLÜLÜK

Fıtrî(yaratılış) karagözlülük, yapma karagözlülük gibi değildir. Sun1! bir şey ne kadar güzel olursa olsun, tabii(doğal) olan şeyin mertebesine yetişemez, onun yerini alamaz. Bîr şeyin sun'î(yapma) olduğu onun her hâlinden belli olur.

Hazreti Muhammed (s.a.v), kendi kendini gösteren bir güneş gibidir. Her hâli sıdkına ve samimiyetine şahittir. Haşa, tabi­atında bir fenalık olanın, bunu bütün bir ömür veya en azından gençliğinde, bir şekilde, dışarı vurmaması mümkün değildir.

Halbuki bütün ömrünü İstikametin, metanetin(sağlamlık) ve iffetin zir­vesinde yaşadığına düşmanları bile şahittir.

KOPARILMASI MÜMKÜN DEĞiL

"Başta Buhari ve Müslim, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:

Abdurrahman ibn-i Ebi Bekr-i Sıddık der: Biz yüz otuz Saha­be, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ile bera­berdik. Dört avuç miktarı olan bir sa' için hamur yapıldı. Bir ke­çi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan, yüz otuz Sahabeden her birisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam pişmiş eti iki kaseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim."

Malumdur(bilinir) ki, zayıf şeyler birleştikçe kuvvetlenir. İncecik ip­ler bir araya gelince halat olur. O halatlar bir araya getirilse, to­pak yapılsa, kimse koparamaz.

İşte, on beş çeşit mucizenin, sadece bereketle ilgili bölümü­nün, on beş kısmından bir kısmına ait on beş misalden(örnekten) bir tane­si buraya alındı. O misallerden bir tanesi bile nübüvveti(peygamberliği) ispat et­meye yetecek kuvvettedir. Muhal farz, bunlardan bir kısmı kuv­vetsiz sayılsa, yine de kuvvetsiz olmaz. Çünkü, kuvvetli ile itti­fak eden kuvvet kazanır.

O on beş misal bir araya gelince kuvvetli ve büyük bir muci­ze görünür. Bu kuvvetli mucize, bereketle ilgili buraya alınma­yan on dört kısım mucize ile omuz omuza verince, kuvvetli halat­ların topak yapılması gibi koparılması imkansız mucizeler görü­nür.

İşte bu koparılması imkansız halatlar kadar kuvvetli mucize­ler, diğer on dört çeşit mucize ile bir araya gelince, dağ kadar kuvvetli nübüvvet-i Ahmediye direği olur. Kendi bakışındaki bu­lanıklıktan ötürü bu muhteşem direği görmeyen ve hala şüphe kurtlan taşıyan adamın ne kadar akılsız olduğu rahatlıkla anla­şılır.

(I9.Mektup 4.Misal ve Bir Nükte)

ERBABINDAN SORMAK

İnsan ilaca muhtaç ise, bir doktora gider. Hendese ile ilgili meseleleri mühendisten sorar. Dini meseleleri müftüden öğrenir.

Öyle de, ehadis-i Nebevîyeyi(peygamberimizi hadislerini yani söz, tavır ve yaşantısı) gelecek asırlara ders vermek için, sahabelerin alimlerinden bir kısmı manen o işle vazifelendirilmişti. Bütün güçleri ile ona çalışıyorlardı. Mesela, Hz. Ebu Hureyre, bütün hayatını hadislerin kaydedilmesine ve muhafa­zasına vermişti. Hz. Ömer, daha çok idari işlerle, halifelikle meş­guldü. Onun içindir ki, Ebu Hureyre, Enes, Cabİr gibi zatların hadis nakilleri daha fazla iken, bazılarının onlara nisbeten daha az idi. (19.Mektup 10.îşaret)

-43-

Ondokuzuncu Mektub         

İHTAR: Şu risalede çok ehadîs-i şerife(hadis) nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiye(hadis kitapları) bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyahud "hadîs-i bilmana"dır denilsin. Çünki kavl-i racih odur ki: "Nakl-i hadîs-i bilmana(hadisleri anlanlarını söylemek aynen söylenmese bile) caizdir(izin verilmiştir)." Yani: Hadîsin yalnız manasını alıp, lafzını kendi zikreder. Madem öyledir; lafzında yanlışım varsa, hadîs-i bilmana(anlamına) nazarıyla bakılsın.

Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.)

¬˜¬G²W«E¬"ö­d±¬A«K­<öެ!ö¯š²z«-ö²w¬8ö²–¬!«:   ö­y«9@«E²A­,ö¬y¬W²,@¬"

¬v[¬&ÅI7!ö¬w´W²&ÅI7!ö¬yÁV7!ö¬v²K¬"

¬y±¬V­6ö¬w<±¬G7!ö]«V«2ö­˜«h¬Z²P­[¬7ö¬±s«E²7!ö¬w<¬(«:ö›«G­Z²7@¬"ö­y«7x­,«*ö«u«,²*«!ö›¬HÅ7!ö«x­; 

¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö½GÅW«E­8ö!®G[¬Z«-ö¬yÁV7@¬"ö]«S«6ö«:

 ilâ âhir...

            (Risalet-i Ahmediye'ye (A.S.M.) dair Ondokuzuncu Söz'le Otuzbirinci Söz, nübüvvet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) delail-i kat'iyye(kesin delillerle) ile isbat ettiklerinden, isbat cihetini onlara havale edip, yalnız onlara bir tetimme olarak ondokuz nükteli işaretlerle, o büyük hakikatın bazı lem'alarını göstereceğiz:)

            BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Şu kâinatın(evrenin) sahib ve mutasarrıfı(evirip çevireni, düzenleyeni) elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor(işler yapıyor) ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şey'i bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri(faydalıkları) irade ederek(isteyerek) tedvir ediyor(yapıyor). Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette zîşuur(şuurlu) ve zîfikir(fikir sahibi) ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuurun içinde en cem'iyetli(geniş) ve şuuru küllî(her şeyi kaplayan) olan insan nev'i(türü) ile konuşacaktır. Madem insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Madem en mükemmel ve istidadı(kabiliyeti) en yüksek ve ahlâkı ulvî(yüksek) ve nev'-i beşere mukteda(insan türüne örnek) olacak olanlarla konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidada(kabiliyette) ve en âlî(yüksek) ahlâkta ve nev'-i beşerin(insan türünün) humsu(beşte biri) ona iktida etmiş(uymuş) ve nısf-ı Arz(dünyanın yarısı) onun hükm-ü manevîsi(mavnevi hükmü) altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla(ışığıyla) bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin(insanların) nuranî kısmı ve ehl-i imanı(inananları), mütemadiyen(sürekli) günde beş defa onunla tecdid-i biat(sözlerini yenileyip-namaz-) edip, ona dua-yı rahmet(rahmet duası) ve saadet edip, ona medh(övüp) ve muhabbet etmiş(sevmiş) olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev'-i beşere(insanlara) rehber yapacak ve yapmıştır.

            İKİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet(peygamberlik davası) etmiş; Kur'an-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin(araştırmacıların) yanında bine kadar mu'cizat-ı bahireyi(açık mucizeleri) göstermiştir. O mu'cizat(mucizeler), heyet-i mecmuasıyla(hepsi birlikte), dava-yı nübüvvetin(peygamberlik iddiasının) vukuu(olması) kadar vücudları kat'îdir(kesindir). Kur'an-ı Hakîm'in çok yerlerinde en muannid(inatçı) kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri(dayandırmaları) gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu'cizatın(mucizelerin) vücudlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etba'larını(uyanlarını, kendi adamlarını) kandırmak için, -hâşâ- sihir demişler.

            Evet mu'cizat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.)(peygamberimizin mucizelerinin) yüz tevatür(yani yalan söyleme imkanı olmayan bir kalabalığın birleşerek söyledikleri) kuvvetinde bir kat'iyyeti(kesinliği) vardır. Mu'cize ise; Hâlık-ı Kâinat(evrenin yaratıcısı) tarafından onun davasına bir tasdiktir(doğrulamadır), "Sadakte(doğru söyledin)" hükmüne geçer. Nasılki sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında(bakış dairesinde) desen ki: "Padişah beni filan işe memur etmiş." Senden o davaya bir delil istenilse; padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini(her zaman yaptıklarını, şeklini tarzını) ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse; "Evet" sözünden daha kat'î(kesin) daha sağlam, senin davanı tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dava etmiş ki: "Ben, şu kâinat Hâlıkının(yaratıcısının) meb'usuyum(vekiliyim). Delilim de şudur ki: Müstemir(kararlı, sabit) âdetini(kurallarını), benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamer'e(Ay’a) bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet(şahitlik) ediyor. Şu bir parça taama(yemeğe) bakınız; iki-üç adama ancak kâfi(yeter) geldiği halde, işte ikiyüz-üçyüz adamı tok ediyor." Ve hakeza.. yüzer mu'cizatı(mucizeleri) böyle göstermiştir.

            Şimdi, şu zâtın delail-i sıdkı(doğruluk delilleri) ve berahin-i nübüvveti(peygamberlik delilleri) yalnız mu'cizatına(mucizelerine) münhasır(sınırlı) değildir. Belki ehl-i dikkat(dikkatli bakanlar) için, hemen umum(bütün) harekâtı(hareketleri) ve ef'ali(eylemleri, fiilleri), ahval(halleri, tavırları) ve akvali(konuşmaları), ahlâk ve etvarı(tavırları), sîret(ahlak güzelliği) ve sureti(şekil ve yüz güzelliği), sıdkını ve ciddiyetini isbat eder. Hattâ meşhur ülema-i Benî İsrailiyeden(Yahudi ilim adamlarından) Abdullah İbn-i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sîmasını(yüzünü) görmekle, "Şu sîmada yalan yok, şu yüzde hile olamaz!" diyerek imana gelmişler.

            Çendan muhakkikîn-i ülema(araştırmacı ve dengeli ilim adamlarının), delail-i nübüvveti(peygamberlik delili) ve mu'cizatı(mucizeleri) bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delail-i nübüvvet(peygamberlik delilleri) vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif(çeşitli) fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini(peygamberliğini) tasdik etmişler. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'de kırk vech-i i'cazdan(mucizelik yönünden) başka, nübüvvet-i Ahmediyenin(Ahmedin peygamberliğinin) (A.S.M.) bin bürhanını(delilini) gösteriyor.

            Hem madem nev'-i beşerde(insanlarda) nübüvvet(peygamberlik) vardır. Ve yüzbinler zât, nübüvvet(peygamberlik) dava edip mu'cize gösterenler, gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde(üzerinde) bir kat'iyyet ile(kesinlikle), nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir(kesindir). Çünki İsa Aleyhisselâm ve Musa Aleyhisselâm gibi umum(bütün) resullere(peygamberlere) nebi(peygamber) dedirten ve risaletlerine(peygamberliklerine) medar(sebep) olan delail(deliller) ve evsaf(özellikler) ve vaziyetler(şekiller) ve ümmetlerine karşı muameleler(işler); Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'da daha ekmel(harika), daha câmi'(hepsini içine alan) bir surette(şekilde) mevcuddur(vardır). Madem hükm-ü nübüvvetin(peygamberlerin hükmünün) illeti(amacı) ve sebebi, Zât-ı Ahmedî'de (A.S.M.) daha mükemmel mevcuddur(vardır). Elbette hükm-ü nübüvvet(peygamberimizin hükmü), umum(bütün) enbiyadan(peygamberlerden) daha vâzıh(açık) bir kat'iyyet(kesinlik) ile ona sabittir.

            ÜÇÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mu'cizatı(mucizeleri) çok mütenevvidir(çeşitlidir). Risaleti(peygamberliği) umumî(genel) olduğu için, hemen ekser(çoğul) enva'-ı kâinattan(evrendeki varlıklar türleriyle ilgili) birer mu'cizeye mazhardır(uğramış, görülmüş). Güya(sanki) nasılki bir padişah-ı zîşanın(şan sahibi padişahın) bir yaver-i erkemi(en önem verdiği ve büyük elçisi, habercisi) mütenevvi(çeşitli) hediyelerle muhtelif(çeşitli) akvamın(kavimlerin, çeşitlerin) mecmaı(toplanma yeri) olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline(geleceğine) bir mümessil(temsilci) gönderir; kendi taifesi lisanıyla(konuşmasıyla) ona "hoş-âmedî" eder, onu alkışlar. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed'(Allah’ın)in en büyük yaveri(elçisi, habercisi) olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip(gelip, şereflendirip) ve küre-i arzın(dünyanıın) ahalisi(yerlileri) olan nev'-i beşere(insan türüne) meb'us(vekil) olarak geldiği ve umum(bütün) kâinatın Hâlıkı(yaratıcısı) tarafından umum kâinatın hakaikına(gerçeklerine) karşı alâkadar(ilgili) olan envâr-ı hakikat(hakikat nurları) ve hedaya-yı maneviyeyi(manevi hediyeleri) getirdiği zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut tâ Ay'dan, Güneş'ten, yıldızlara kadar her taife(grup, tür), kendi lisan-ı mahsusuyla(kendine özel dillerle) ve ellerinde birer mu'cizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini(peygamberliğini) alkışlamış ve hoş-âmedî(hoşgeldiniz) demiş.

            Şimdi o mu'cizatın(mucizelerin) umumunu(hepsini) bahsetmek için, cildlerle yazı yazmak lâzım gelir. Muhakkikîn-i asfiya(araştırmacı akılla gerçeklere ulaşmış veliler), delail-i nübüvvetin(peygamberlik delillerinin) tafsilâtına(ayrıntılarına) dair çok cildler yazmışlar. Biz yalnız icmalî(özet) işaretler nev'inden(türünden), o mu'cizatın(mucizelerin) kat'î(kesin) ve manevî mütevatir(varlığını herkesin birleşerek haber verdikleri, kesin) olan küllî(genel) enva'ına(türlerine) işaret ederiz.

            İşte nübüvvet-i Ahmediyenin(peygamber efendimizin peygamberliğinin) (A.S.M.) delaili(delilleri), evvelâ iki kısımdır:

            Birisi: "İrhasat" denilen nübüvvetten(peygamberlikten) evvel ve veladeti(doğumu) vaktinde zuhur eden(görülen) hârikulâde hallerdir.

            İkinci kısım: Sair(diğer) delail-i nübüvvettir(peygamberlik delilleridir). İkinci kısım da iki kısımdır. Biri: Nübüvvetten(peygamberlikten) sonra, fakat nübüvvetini(peygamberliğini) tasdikan(doğrulamak için) zuhura gelen(görülen) hârikalardır. İkincisi: Asr-ı Saadetinde(peygamber efendimizin çağında) mazhar olduğu(görüldüğü) hârikalardır. Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri: Zâtında(kendisinde), sîretinde(ahlakında), suretinde(yüzünde), ahlâkında, kemalinde zahir olan(görülen) delail-i nübüvvettir(peygamberlik delilleridir). İkincisi âfâkî(geniş, uzak), haricî(dış) şeylerde mazhar olduğu(görüldüğü) mu'cizattır(mucizelerdir). Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri: Manevî ve Kur'anîdir(Kurana dair). Diğeri: Maddî ve ekvanîdir(evrene ve maddeye ait). Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri: Dava-yı nübüvvet(peygamberlik davası) vaktinde, ehl-i küfrün(inanmayanların) inadını kırmak veyahut ehl-i imanın kuvvet-i imanını(iman kuvvetini) ziyadeleştirmek(artırmak) için zuhura gelen(görülen) hârikulâde mu'cizattır(mucizeleridir). Şakk-ı Kamer(Ayı ikiye ayırma mucizesi) ve parmağından suyun akması ve az taamla(yemekle) çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nev'(çeşit) ve herbir nev'i(çeşiti) manevî tevatür(herkesin ispatladığı ve gördüğü uydurulma imkanı olmayacak kadar çok insanların görmesi) derecesinde ve herbir nev'in(türünde) de çok mükerrer(tekrarlanan) efradı(fertleri türleri) vardır. İkinci kısım: İstikbalde(gelecekte) ihbar(haber) ettiği hâdiselerdir(olaylardır) ki; Cenab-ı Hakk'ın talimiyle(öğretmesi ve bildirmesiyle) o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır. İşte biz de şu âhirki(son) kısımdan başlayıp icmalî(özet) bir fihriste(menü) göstereceğiz. (Haşiye)

            DÖRDÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, Allâm-ül Guyub'un(gizli açık her şeyi bilen Allah) talimiyle(öğretmesiyle) haber verdiği umûr-u gaybiye(bilmediğimiz işler), hadd ü hesaba(saymaya) gelmez. İ'caz-ı Kur'ana(Kuranın mucizeliğine) dair(ait) olan Yirmibeşinci Söz'de enva'ına(çeşitlerine) işaret ve bir derece izah ve isbat ettiğimizden, geçmiş zamana dair(ait) ve enbiya-yı sâbıkaya(diğer peygamberlere) dair ve hakaik-i İlahiyeye(ilahi gerçeklere) ve hakaik-i kevniyeye(yaratılış evrene ait gerçeklere) ve hakaik-i uhreviyeye(ahiret gerçeklerine) dair(ait) ihbarat-ı gaybiyelerini(bilmediğimiz habercilere) Yirmibeşinci Söz'e havale edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz. Yalnız, kendinden sonra Sahabe ve Âl-i Beyt'in(peygamber efendimizin soyundan gelen) başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı(uğrayacağı) hâdisata(olaylara) dair pek çok ihbarat-ı sadıka-i gaybiyesi(bilmediğimiz olaylarla ilgili doğru haberler) kısmından cüz'î(küçük) birkaç misaline(örneklerine) işaret edeceğiz. Ve şu hakikat tamamıyla anlaşılmak için, altı esas mukaddime(önsöz) olarak beyan edeceğiz:

            Birinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın çendan(gerçi) her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine(peygamberliğine) şahid olabilir; fakat her hali, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki Cenab-ı Hak onu beşer(insan) suretinde(şeklinde) göndermiş, tâ insanın ahval-i içtimaiyelerinde(toplum hallerinde, durumlarında) ve dünyevî, uhrevî(ahirete ait) saadetlerini kazandıracak a'mal(işler) ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu'cizat-ı kudret-i İlahiye(Cenab-ı Hakkın kudret mucizeleri) olan âdiyat(adetler, huylar) içindeki hârikulâde olan san'at-ı Rabbaniyeyi(Rabbimizin sanatlarını) ve tasarruf-u kudret-i İlahiyeyi(Allah’ın kudretinin işlerini) göstersin. Eğer ef'alinde(işlerinde) beşeriyetten(insan özelliklerinden) çıkıp hârikulâde olsaydı, bizzât imam olamazdı; ef'aliyle(işleriyle), ahvaliyle(halleriyle), etvarıyla(tavırlarıyla) ders veremezdi. Fakat yalnız nübüvvetini(peygamberliğini) muannidlere(inatçılara) karşı isbat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur(görülür) ve indelhace(ihtiyaca üzerine) arasıra mu'cizatı(mucizeleri) gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif(imtihan sırrı) olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla(gerektirmesiyle), elbette

(Haşiye): Maatteessüf(malesef) niyet ettiğim gibi yazamadım. İhtiyarsız(istek harici) olarak nasıl kalbe geldi; öyle yazıldı. Şu taksimattaki(kısımlara ayırmaktaki) tertibi(düzeni) tamamıyla müraat edemedim(gösteremedim).

Bedahet(açıklık) derecesinde ve ister istemez tasdike(kabullenmeye) mecbur kalacak derecede mu'cize olmazdı. Çünki sırr-ı imtihan(imtihan sırrı) ve hikmet-i teklif(imtihan hikmeti) iktiza eder(gerektiri) ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı(isteği) elinden alınmasın. Eğer gayet(son derece) bedihî(açık) bir surette(şekilde) olsa, o vakit aklın ihtiyarı(isteği) kalmaz. Ebu Cehil de, Ebu Bekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin faidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.

            Cây-ı hayrettir(dikkat edilecek bir olaydır) ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübalağasız(abartmasız) binler vecihte(yönde) binler çeşit insan, herbiri birtek mu'cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet(peygamberlerin delilleri) ile veya bir kelâmı(sözü) ile veya yüzünü görmesiyle ve hakeza(öyleki) birer alâmetiyle(işaretiyle) iman getirdikleri halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik(dikkatli) mütefekkirleri(düşünürleri) imana getiren bütün o binler delail-i nübüvveti(peygamberlik delilleri), nakl-i sahih(kesin bir bildirme) ile ve âsâr-ı kat'iyye(kesin eserler) ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi(yeter) gelmiyor gibi, dalalete(hak yoldan çıkmaya) sapıyorlar.

            İkinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hem beşerdir(insandır), beşeriyet itibariyle(insanlık yönünden) beşer(insan) gibi muamele eder(davranır); hem Resuldür, risalet(peygamberlik) itibariyle(yönünden) Cenab-ı Hakk'ın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti(peygamberliği), vahye istinad eder(dayandıran). Vahiy iki kısımdır:

            Biri: "Vahy-i sarihî"(açık vahiy)dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir(duyurucu), müdahalesi(karışması) yoktur. Kur'an ve bazı ehadîs-i kudsiye(kudsi hadisler) gibi...

            İkinci Kısım: "Vahy-i zımnî"(gölgeli vahiy)dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası(özü), vahye ve ilhama istinad eder(dayanır); fakat tafsilâtı(açıklamaları) ve tasviratı(anlatımları), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen mücmel(özet) hâdiseyi(olayları) tafsil(açıklama) ve tasvirde(anlatımda), Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama(Yaratıcı tarafından verilen bildiri, yol gösterme, işaret vb.), ya vahye(ayete) istinad edip(dayanıp) beyan eder(anlatır) veyahut kendi ferasetiyle(aklıyla, ileri görüşlülüğü ve ilmi ile) beyan eder(anlatır). Ve kendi içtihadıyla(karar vermesiyle) yaptığı tafsilât(açıklama) ve tasviratı(anlatımları), ya vazife-i risalet(peygamberlik vazifesi) noktasında ulvî(yüksek) kuvve-i kudsiye(kudsi duygular, kuvvetler) ile açıklar veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme(genelin, halkın fikirleri) seviyesine göre, beşeriyeti(insanlığı) noktasında beyan eder(anlatır).

            İşte her hadîste bütün tafsilâtına(açıklamalarına), vahy-i mahz(hepsi vahiydir diye) noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin(insan olmanın) muktezası(gerekliliği) olan efkâr(fikirler) ve muamelâtında(işlerinde), risaletin(peygamberliğin) ulvî(yüksek) âsârı(eserleri) aranılmaz. Madem bazı hâdiseler(olaylar) mücmel(özet) olarak mutlak(kesin) bir surette(şekilde) ona vahyen(Allah’ın bildirmesiyle) gelir, o da kendi ferasetiyle(anlayışıyla, ilminin yorumuyla ileri görüşlülüğüyle) ve tearüf-ü umumî(genel herkesin bilgi) cihetiyle(yönüyle) tasvir eder(anlatır). Şu tasvirdeki(anlatımdaki) müteşabihata(benzetmelere) ve müşkilâta(zorluklara) bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil(örnekleme) ile fehme(akla) takrib edilir(yaklaştırılır). Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde(peygamber efendimizin huzurunda) derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem'in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevab geldi ki: "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık(inanmadığı halde Müslümanlara inanır gözüken biri) ölüp, Cehennem'e gitti." Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın belig(açık, sanatlı) bir temsil(benzetmeli örnek) ile beyan ettiği hâdisenin(olayın) tevilini(açıklamasını) gösterdi.

            Üçüncü Esas: Naklolunan(anlatılan, bildirilen) haberler eğer tevatür suretinde olsa, kat'îdir(kesindir). Tevatür iki kısımdır.(Haşiye: Şu risalede "tevatür" lafzı, Türkçe "şâyia" manasındaki tevatür değil, belki yakîni(kesinliği) ifade eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli ihbardır(haberdir).) Biri "sarih(açık) tevatür", biri "manevî tevatür"dür. Manevî tevatür de iki kısımdır: Biri sükûtîdir(susmak ve itiraz etmemek ile olan). Yani, sükût(suskun kalarak) ile kabul gösterilmiş. Meselâ: Bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı(bakışları) altında bir hâdiseyi(olayı) haber verse, cemaat onu tekzib etmezse(yalanlamazsa), sükût(susmak) ile mukabele etse(karşılık verse), kabul etmiş gibi olur. Hususan(özellikle) haber verdiği hâdisede(olayda) cemaat onunla alâkadar(ilgili) olsa, hem tenkide müheyya ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu(sessiz kalması) o hâdisenin vukuuna(olduğuna) kuvvetli delalet(delil, işaret) eder. İkinci kısım tevatür-ü manevî şudur ki: Bir hâdisenin vukuuna(olduğuna), meselâ "Bir kıyye(parça) taam(yemek), ikiyüz adamı tok etmiş" denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı surette(şekilde) haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir surette(şekilde), diğeri başka bir şekilde beyan eder.. fakat umumen(hepsi), aynı hâdisenin(olayın) vukuuna(olduğuna) müttefiktirler(birleşmişlerdir). İşte mutlak(temel) hâdisenin(olayın) vukuu(olması); mütevatir-i bil-manadır(anlam olarak varlığı herkes tarafından kabullenilmiştir), kat'îdir(kesindir). İhtilaf-ı suret(olayın anlatılma farklılıkları) ise, zarar vermez. Hem bazan olur ki; haber-i vâhid(tek bir haber), bazı şerait(şartlar) dâhilinde(içinde) tevatür gibi kat'iyyeti(kesinliği) ifade eder. Hem bazan olur ki; haber-i vâhid(tek bir kişinin haber vermesi) haricî(dış) emarelerle(işaretlerle) kat'iyyeti(kesinliği) ifade eder.         İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan bize naklolunan(bildirilen) mu'cizatı ve delail-i nübüvveti(peygamberlik delilleri), kısm-ı a'zamı(büyük kısmı) tevatür(herkesin bildirmesinden kesinleşen) iledir; ya sarihî(açık), ya manevî, ya sükûtî(herkesin itiraz etmeden yalanlamamasından kaynaklanan delil). Ve bir kısmı çendan(gerçi) haber-i vâhid(tek bir haber) iledir. Fakat öyle şerait(şartlar) dâhilinde(içinde), nekkad-ı muhaddisîn(hadisleri bildirenlerin) nazarında(bakışında) kabule şâyan olduktan sonra, tevatür gibi kat'iyyeti(kesinliği) ifade etmek lâzım gelir. Evet muhaddisînin(hadisçilerin) muhakkikîninden(araştırmacılardan) "El-Hâfız" tabir ettikleri zâtlar, lâakal(en az) yüzbin hadîsi hıfzına(ezberine) almış binler muhakkik(araştırmacılar) muhaddisler(hadisçiler), hem elli sene sabah namazını işa(yatsı) abdestiyle kılan müttaki(takva sahibi) muhaddisler(hadisçiler) ve başta Buharî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye(meşhur altı hadis kitabı) sahibleri olan ilm-i hadîs(hadis ilminin) dâhîleri, allâmeleri(bilim adamları, ilim adamları) tashih ve kabul ettikleri haber-i vâhid, tevatür kat'iyyetinden(kesinliğinden) geri kalmaz. Evet fenn-i hadîsin(hadis bilgisinin) muhakkikleri(araştırmacıları), nekkadları o derece hadîs ile hususiyet(özellik) peyda etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tarz-ı ifadesine(anlatım şekline) ve üslûb-u âlîsine(yüksek hadislere ait anlatım şekline) ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke(ustalık) kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu'u(bozukluğu, yanlışlığı, uydurmayı) görse, "Mevzu'dur"(uydurmadır) der. "Bu, hadîs olmaz ve Peygamber'in sözü değildir" der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez(karıştırmaz). Yalnız İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler(araştırmacılar) tenkidde ifrat edip(aşırıya gidip), bazı ehadîs-i sahihaya(gerçek hadislere) da mevzu'(uydurma) demişler. Fakat her mevzu'(konu) şey'in manası yanlıştır demek değildir; belki "Bu söz hadîs değildir" demektir.

            Sual: An'aneli senedin faidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, malûm(bilinen) bir vakıada(olayda) "an filan, an filan, an filan" derler?

            Elcevab: Faideleri çoktur. Ezcümle, bir faidesi şudur: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk(uygun) ve hüccetli(delilli) ve sadık(doğru, güvenilir) ehl-i hadîsin bir nevi(türü) icmaını(toplamını) irae eder(gösterir) ve o senede(delilli yapıda) dâhil olan ehl-i tahkikin(gerçekleri gösteren gerçek araştırmacıların) bir nevi(tür) ittifakını(birleştiğini) gösterir. Güya o senede, o an'anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine(sağlamlığına) dair mührünü basıyor.

            Sual: Neden hâdisat-ı i'caziye(mucizelik olayları) sair(diğer) zarurî(gerekli) ahkâm-ı şer'iye(İslam emirleri) gibi tevatür suretinde, pek çok tarîklerle(yollarla), çok ehemmiyetli(önemle) nakledilmemiş?

            Elcevab: Çünki ekser(bir çok) ahkâm-ı şer'iyeye(namaz, oruç vb. islamın kurallarına), ekser(bir çok) nâs(insan), ekser evkatta(vakitte) muhtaçtır. Farz-ı ayn(herkese emir olarak gelenler; namaz gibi) gibi, o ahkâmın(hükümlerin) her şahsa alâkası(ilgisi) var. Amma mu'cizat(mucizeler) ise; herkesin herbir mu'cizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfi(yeter) gelir. Âdeta(sanki) farz-ı kifaye(Cenaze namazı gibi bir kısım yapınca diğer insanlardan vazife kalkar) gibi, bir kısım insanlar onları bilse, yeter.

            İşte bunun içindir ki; bazı olur, bir mu'cizenin(mucizelerin) vücudu ve tahakkuku(olması, gerçekliği), bir hükmün vücudundan on derece daha kat'î(kesin) olduğu halde, onun râvisi(bildireni, duyuranı) bir-iki olur; hükmün râvisi(anlatıcısı, bildiricisi) on-yirmi olur.

            Dördüncü Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın istikbalden(gelecekten) haber verdiği bazı hâdiseler(olaylar), cüz'î(küçük) birer hâdise değil; belki tekerrür eden(tekrarlanan) birer hâdise-i külliyeyi(büyük olayları), cüz'î(küçük) bir surette(şekilde) haber verir. Halbuki o hâdisenin(olayların) müteaddid(ayrı ayrı) vecihleri(yönleri) var. Her defa bir vechini(yönünü) beyan eder(açıklar). Sonra râvi-i hadîs(hadisi bildiren) o vecihleri(yönleri) birleştirir, hilaf-ı vaki'(olması ters, zıt) gibi görünür. Meselâ: Hazret-i Mehdi'ye dair muhtelif(çeşitli) rivayetler(bildiriler) var. Tafsilât(açıklama şekli) ve tasvirat(anlatım şekli), başka başkadır. Halbuki Yirmidördüncü Söz'ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden(dayandırarak), her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı(inananların iman kuvvetlerini) muhafaza etmek(korumak) için, hem dehşetli hâdiselerde(olaylarda) ye'se(ümitsizliğe) düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin(İslam dünyasının) bir silsile-i nuraniyesi(nurlu bir yolu) olan Âl-i Beytine(peygamber efendimizin soyuna) ehl-i imanı(inananları) manevî rabtetmek(bağlamak) için, Mehdi'yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi, herbir asır Âl-i Beytten bir nevi(çeşit) Mehdi, belki Mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beytten ma'dud(doğma) olan Abbasiye Hulefasından(Abbasi devleti halifelerinden), Büyük Mehdi'nin çok evsafına(sıfatlarına, özelliklerine) câmi'(içine alır) bir Mehdi bulmuş.

            İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri, nümuneleri(örnekleri) olan Hulefa-yı Mehdiyyîn(Mehdiye benzeyen halifelerin) ve Aktab-ı Mehdiyyîn(manevi büyük zatların, kutupların) evsafları(özellikleri), asıl Mehdi'nin evsafına(özelliklerine)karışmış ve ondan rivayetler(bildiriler) ihtilafa(farklılıklara) düşmüş.

            Beşinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ­yÁV7!öެ!ö«`²[«R²7!ö­v«V²Q«<ö«žösırrınca kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenab-ı Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenab-ı Hak hem Hakîm'dir, hem Rahîm'dir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr-u gaybiyeden(bilinmeyen işlerden) çoğunun setrini(örtülmesini) iktiza ediyor(gerektiriyor), mübhem(gizli, kapalı) kalmasını istiyor. Çünki şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukuundan evvel onları bilmek elîmdir(acı vericidir).

            İşte bu sır içindir ki: Ölüm ve ecel mübhem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi, perde-i gaybda(gizlilik perdesinde) kalmış. İşte hikmet-i Rabbaniye(Rabbimizin hikmeti) ve rahmet-i İlahiye(ilahi rahmet) böyle iktiza ettiği(gerektirdiği) için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetine karşı ziyade( fazlasıyla) hassas merhametini ziyade rencide etmemek(üzmemek, sarsmamak) ve âl ve ashabına(dönemindeki Müslümanlar, inanan arkadaşlarına) karşı şedid(şiddetli) şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevî'den(peygamber efendimizin ölümünden) sonra, âl ve ashabının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisatı(olayları), umumiyetle(genelini) ve tafsilatıyla(ayrıntılarını) göstermemek (Haşiye: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a Âişe-i Sıddıka'ya karşı ziyade(fazla) muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, Vak'a-i Cemel hâdisesinde o bulunacağı kat'î gösterilmediğine delil ise, Ezvac-ı Tahirata(hanımlarına) ferman etmiş ki: "Keşki bilseydim hanginiz o vak'ada-olayda- bulunacak?" Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali'ye (R.A.) ferman etmiş: "Senin ile Âişe beyninde-arasında- bir hâdise olsa) mukteza-yı hikmet ve rahmettir(rahmet ve hikmetin gerektirmesi). Fakat yine bazı hikmetler için mühim(önemli) hâdisatı(olayları), -fakat dehşetli bir surette(şekilde) değil- ona talim etmiş. O da ihbar(haber) etmiş. Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel(özetle), kısmen tafsil(anlatım) ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de en yüksek bir derece-i takvada (takva derecesinde) ve adlde ve sıdkta(doğruluk ve sağlamlıkta) çalışan ve ¬*@ÅX7!ö«w¬8ö­˜«G«Q²T«8ö²!Åx«A«B«[²V«4ö!®G±¬W«Q«B­8öÅ]«V«2ö«Æ«H«6ö²w«8«:ö (bana bilerek yalan bir hadis dayandıran Cehennemden yerini hazırlasın)hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve ¬yÁV7!ö]«V«2ö«Æ«H«6ö²wÅW¬8ö­v«V²1«!ö²w«W«4ö   âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn(evliya hadis alimleri), bize sahih(sağlam) bir surette(şekilde) o haberleri nakletmişler(yazılı olarak bildirmişler).

            Altıncı Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahval(halleri) ve evsafı(özellikleri), Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf(özellik) ve ahval-i galibi(hallerinin çoğu), beşeriyetine(insanlık yönüne) bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi

, @«Z«X«8²@«8ö@«Z²R±¬V«"ö«:ö²s«4²*@«4

ve mahiyet-i kudsiyesi(manevi yapısı) o derece yüksek ve nuranîdir ki; Siyer ve Tarihte beyan olunan evsaf(özellikler), o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık(uygun) düşmüyor. Çünki ¬u¬2@«S²7@«6ö­`«AÅ,7«!ösırrınca: Her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm(yüksek, büyük) ibadet sahife-i kemalâtına(hayır sayfasına) ilâve(ek) oluyor. Nihayetsiz(sonsuz) rahmet-i İlahiyeye(ilahi rahmet), nihayetsiz bir surette(şekilde), nihayetsiz bir istidad(kabiliyet) ile mazhar olduğu(kavuştuğu) gibi, her gün hadsiz(sayısız) ümmetinin(inananlarının) hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi(sonucu) ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat'ın(evrenin yaratıcısının) tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti(yapısının hepsi) ve hakikat-ı kemalâtı(mükemmelliğinin gerçeği), Siyer ve Tarihe geçen beşerî(insana ait) ahval(hallere) ve etvara(tavırlara) sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrail ve Mikâil, iki muhafız(koruyucu) yaver hükmünde Gazve-i Bedir'(Bedir savaşı)de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi(çöllerde kendi halinde yaşayan) bir arabla at mübayaasında(satışında) münazaa etmek(tartışmak), bir tek şahid olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvarı(tavırları) içinde sığışmaz.

            İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti(insanlık yapısı) itibariyle (yönünden) işitilen evsaf-ı âdiye(normal hareketler) içinde başını kaldırıp, hakikî(gerçek) mahiyetine(yapısına) ve mertebe-i risalette(peygamberlik mertebesinde) durmuş nuranî şahsiyet-i maneviyesine(manevi şahsiyetine) bakmak lâzımdır(gerekir). Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer. Şu sırrı izah(açıklamak) için şu temsili(örnek hikayeyi) dinle:

            Meselâ bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup, açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü'(genişleme) eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya hararet(ısı, sıcaklık) verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir. Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar(özellikler), haller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hasıl olan(oluşan) ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi küçük keyfiyet(yapı) ve vaziyetlerine(şekillerine) nisbeten(kıyasla), büyük âlî sıfatları(yüksek özellikleri) ve keyfiyetleri(yapıları) var. Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsafını(özelliğini, yapısını), ağaç ve kuşun evsafıyla(özelliğiyle) rabtedip(bağlayıp, birleştirip) bahsetmekte lâzım gelir ki; her vakit akl-ı beşer(insan aklı), başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip(yönlendirip) dikkat etsin. Tâ işittiği evsafı(özellikleri) onun aklı kabul edebilsin. Yoksa "Bir dirhem(miktar) çekirdekten bin batman(kilolarca) hurma aldım." ve "Şu yumurta, cevv-i âsumanda(gökyüzünde) kuşların sultanıdır." dese, tekzib(yalanlayıp) ve inkâra sapacak.

            İşte bunun gibi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beşeriyeti(insan oluşu); o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle(peygamberlik görevinde) parlayan mahiyeti(yapısı) ise, Şecere-i Tûbâ(cennet ağacı) gibi ve Cennet'in tayr-ı hümayunu(cennet kuşu) gibidir. Hem daima tekemmüldedir(yükselmekte, büyümede). Onun için çarşı içinde bir bedevi ile niza eden o zâtı düşündüğü vakit; Refref'e binip, Cebrail'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyn'e koşup giden Zât-ı Nuranîsine(Nurani şahsiyetine), hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emaresi(kötülüğü isteyen inanan nefsi) inanmayacak.

            BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Umûr-u gaybiyeye(gizli işlere, herdesin bilmediği olaylara) dair hadîslerin birkaç misalini(örneğini) zikrederiz:

            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahih ile ve mütevatir(herkesin haber verdiği, bildiği ve doğruluğu ispatlanan) bir derecede bize vâsıl(ulaşma) olmuş ki; minber üstünde, cemaat-ı Sahabe içinde ferman etmiş ki:

¬w²[«B«W[¬P«2ö¬w²[«B«\¬4ö«w²[«"ö¬y¬"ö­yÁV7!ö­d¬V²M­[«,ö½G±¬[«,ö!«H´;ö°w«,«&ö]¬X²"¬!

            İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anhü, Hazret-i Muaviye (R.A.) ile musalaha(barış) edip, cedd-i emcedinin(dedesinin) mu'cize-i gaybiyesini tasdik(doğrulama) etmiştir.

            İkincisi: Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali'ye demiş: «w[¬5¬*@«W²7!«:ö«w[¬O¬,@«T²7!«:ö«w[¬C¬6@ÅX7!ö­u¬#@«T­B«,ö

            Hem Vak'a-i Cemel(Cemel Olayı), hem Vak'a-i Sıffîn, hem Vak'a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş.

            Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği(dostane muhabbetle şakalaşmak) bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe(savaş) edecek, fakat haksızdır."

            Hem Ezvac-ı Tahiratına(hanımlarına) demiş: "İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek(öldürülecek)."

¬`«=²x«E²7!ö­Æ«Ÿ¬6ö@«Z²[«V«2ö­d«A²X«#«:ö

            İşte şu sahih(sağlam), kat'î(kesin) hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha'ya karşı Vak'a-i Cemel'de.. ve Muaviye'ye karşı Sıffîn'de.. ve Havaric'e karşı Harevra'da ve Nehrüvan'da muharebesi(savaşı), o ihbar-ı gaybiyenin(gelecekten haber vermesinin) bir tasdik-i fiilîsidir(eylem olarak görülmesidir).

            Hem Hazret-i Ali'ye: "Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" ihbar(haber) etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî'dir.

            Hem Haricîlerin(Ne Hz. Ali ne de Hz. Muaviye taraftarı olmayanlar) içinde Züssedye denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havariçlerin maktulleri(öldürdükleri) içinde o adam bulunmuş; Hazret-i Ali, onu hakkaniyetine(doğruluğuna) hüccet(delil) göstermiş. Hem mu'cize-i Nebeviyeyi(Peygamber mucizesini) ilân etmiş.

            Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi ile haber vermiş ki: Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ'da katledilecektir(öldürülecektir)." Elli sene sonra, aynı vak'a-i ciğersûz(ciğerleri parçalayan o yüz karası olay) vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.

            Hem mükerreren(tekrarla) ihbar(haber) etmiş ki: "Benim Âl-i Beytim, benden sonra

 !®G<¬h²L«#ö«:ö®Ÿ²B«5ö«–²x«T²V«<öyani; katle(öldürülme) ve belaya ve nefye(zorla göçe) maruz kalacaklar." Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.

            Şu makamda bir mühim sual vardır ki; denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilafete liyakatı(layık) olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karabeti(yakınlığı) ve hârikulâde cesaret ve ilmi ile beraber, neden hilafette(halifelikte) tekaddüm(sağlam bir devam) ettirilmedi ve neden onun hilafeti zamanında İslâm çok keşmekeşe(karışıklıklara) mazhar oldu(uğradı, görüldü)?.."

            Elcevab: Âl-i Beyt'ten bir kutb-u a'zam demiş ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (R.A.) hilafetini arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murad-ı İlahî(Allah’ın isteği) başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad-ı İlahîye tâbi' olmuş." Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:

            Vefat-ı Nebevî'den(peygamberin ölümünden) sonra, en ziyade(fazla) ittifak ve ittihada(birleşmeye) gelmeye muhtaç olan Sahabeler; eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilafeti zamanında zuhura gelen(görülen) hâdisatın(olayların) şehadetiyle(şahitliğiyle) ve Hazret-i Ali'nin mümaşatsız(perdesiz), pervasız(korkusuz), zâhidane(açıkça), kahramanane, müstağniyane(kimseye minnet etmeden, -takmadan-) tavrı ve şöhretgir-i âlem(kainata söhret olmuş) şecaatı(cesareti) itibariyle(yönünden), çok zâtlarda ve kabilelerde(topluluklarda) rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya(ayrılığa) sebeb olmak kaviyyen(kuvvetle) muhtemeldi(ihtimaldeydi). Hem Hazret-i Ali'nin hilafetinin teehhür etmesinin(gecikmesinin) bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif(çeşitli) akvamın(milletlerin, toplumların) birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden(oluşan) yetmişüç fırka efkârının(fikirlerinin) esaslarını taşıyan o akvam(millet) içinde, fitne-engiz hâdisatın(olayların) zuhuru(çıkması) zamanında, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı... Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi: "Ben Kur'anın tenzili(indirilmesi) için harbettim, sen de tevili(açıklanması) için harbedeceksin!" Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi(Emevi Devletini) bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi(ihtimal içindeydi). Halbuki karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt'i gördükleri için, onlara karşı müvazeneye(dengeye, ölçüye) gelmek ve ehl-i İslâm nazarında(bakışlarında) mevkilerini muhafaza etmek(korumak) için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin(başkanlarının) umumu(hepsini), kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle(yönlendirmeleriyle) etbaları(uyanları) ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi(İslam şartlarını) ve hakaik-i imaniyeyi(iman şartlarını) ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi(Kuranın hükümlerini) muhafazaya(korumaya) ve neşre(yaymaya) çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i muhakkikîn(din emirleri hakkında fetva ve yorum yapabilen bilim adamları) ve muhaddisîn-i kâmilîn(hadisçiler, hadis bilim adamları) ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt'in gayet kuvvetli velayet(evliyalığı) ve diyanet(dindarlığı) ve kemalâtı(mükemmilliği) olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki(son zamanları) gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen(büyük ihtimalle) muhtemeldi(olabilirdi).

            Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye(İslam halifeliği) Âl-i Beyt-i Nebevî'de(peygamber efendimizin soyunda) takarrur(devam) etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak(uygun) onlardı?"

            Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye(Dünya saltanatı) aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi(İslam hakikatlerini) ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi(Kuran emirlerini) muhafazaya(korumaya) memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebi(peygamber) gibi masum olmalı, veyahut Hulefa-yı Raşidîn(Dört halife) ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi(kalp mükemmelliği, takvası) olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti ve Afrika'da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi(asıl görevi) olan hıfz-ı dini(dini koruma) ve hizmet-i İslâmiyeti(islama hizmeti) onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette(şekilde) İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler.

            İşte bak! Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar(İslam büyükleri), hususan (özellikle) Aktab-ı Erbaa(dört kutup) ve bilhassa Gavs-ı A'zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı(karanlıkları) dağıtıp, envâr-ı Kur'aniyeyi(kuran nurlarını) ve hakaik-i imaniyeyi(iman gerçeklerini ) neşretmişler(yaymışlar). Cedd-i emcedlerinin(dedelerinin) birer vârisi(mirasçısı) olduklarını göstermişler.

            Eğer denilse: Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin(peygamber efendimizin çağında) başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti(faydası) ve vech-i rahmeti(rahmet yönü) nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?

            Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın(bitki türünün), tohumların, ağaçların istidadlarını(kabiliyetlerini) tahrik eder(harekete geçirir), inkişaf ettirir(başlatır, yayar); herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî(yaratılışına uygun) birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe(peygamberin dönemindeki Müslümanlar, onu görenler) ve Tâbiînin(sahabeleri gören müslümanlar) başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif(çelitli) ayrı ayrı istidadları(kabiliyetleri) tahrik edip(hareketlendirip) kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi(milleti, grubu) korkuttu, İslâmiyetin hıfzına(korunmasına) koşturdu. Herbiri, kendi istidadına(kabiliyetine) göre câmia-i İslâmiyetin(İslam toplumunun) kesretli(bir çok) ve muhtelif(çeşitli) vazifelerinden(görevlerinden) bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle(tam bir ciddiyetle) çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına(korunmasına), bir kısmı şeriatın(kanunların) muhafazasına(korunmasına), bir kısmı hakaik-i imaniyenin(iman hakikatlerinin) muhafazasına(korunmasına), bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hakeza(bunun gibi).. Herbir taife(millet, grup, kavim) bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette(İslam vazifesinde) hummalı(dikkatle ve gayretle) bir surette sa'yettiler(çalıştılar). Muhtelif(çeşitli) renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin(İslam dünyasının) aktarına(kıtalarına), o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf(malesef) o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a(hak yoldan çıkanların) fırkalarının dikenleri dahi çıktı.

            Güya dest-i kudret(kudret eli), celal ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip(hareketlendirip) çevirdi, ehl-i himmeti(çalışkan insanları) gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziye(merkezkaç kuvveti) ile pek çok münevver(nurlu) müçtehidleri(İslam bilginlerini) ve nuranî muhaddisleri, kudsî hâfızları(Kuranı ezberleyenleri), asfiyaları, aktabları(kutupları) âlem-i İslâmın aktarına(kıtalarına) uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan(doğu) garba(batıya) kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'anın hazinelerinden istifade(faydalanmak) için gözlerini açtırdı... Şimdi sadede geliyoruz.

            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, umûr-u gaybiyeden(bilmediklerimizden ve gelecekten) haber verdiği gibi doğru vukua(olan) gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î(küçük) birkaç misaline(örneğine) işaret edeceğiz:

            İşte başta Buharî ve Müslim, sıhhatle(güvenilirliğiyle) meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye(altı kitap) sahibleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik(birleşiyorlar) ve o haberlerin çoğu manen mütevatir(doğruluğunu herkesin bildiği) ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik(araştırmacı bilim adamları) onların sıhhatine(sağlamlığına) ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î(kesin) denilebilir.

            İşte -nakl-i sahih-i kat'î ile- ashabına haber vermiş ki: "Siz umum(bütün) düşmanlarınıza galebe edeceksiniz(yeneceksiniz); hem Feth-i Mekke(Mekke’nin fethi), hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis'e muvaffak(başarılı) olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde(aranızda) taksim(paylaşma) edeceksiniz!.." Haber vermiş, hem "Tahminim böyle veya zannederim" dememiş. Belki görür gibi kat'î(kesin) ihbar(haber) etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile-(kesin ve güvenilir bir yol ve duyuru ile) çok defa ferman etmiş: «h«W­2ö«:ö¯h²U«"ö]¬"«!ö›¬G²Q«"ö²w¬8ö¬w²<«HÅ7!ö¬œ«I[¬K¬"öv­U²[«V«2ö deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette(şekilde) ve rıza-i İlahî(Allah rızası) ve marzî-i Nebevî(peygamberin istekleri doğrultusunda) dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat(fetihler) yapacak.

Hem ferman etmiş ki: @«Z²X¬8ö]¬7ö«›¬:­+ö@«8ö]¬BÅ8­!ö­t²V­8ö­q­V²A«[«,«:ö@«Z«"¬*@«R«8«:ö@«Z«5¬*@«L«8ö­a<¬*­@«4ö­Œ²*«ž²!ö«]¬7ö²a«<¬:­+ö

deyip: "Şarktan garba(doğudan batıya) kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş." Haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Gazâ-i Bedir(Bedir Savaşından)'den evvel(önce) ferman etmiş:

¯–«Ÿ­4ö«:ö¯–«Ÿ­4ö­«h²M«8ö!«H´;öÖö«^Å[«8­!ö­«h²M«8ö!«H´;öÖö«^«A²B­2ö­«h²M«8ö!«H´;öÖö¯u²Z«%ö]¬"«!ö­«h²M«8ö!«H´;

deyip, müşrik Kureyş reislerinin(liderlerinin) herbiri nerede katledileceğini(öldürüleceğini) göstermiş ve demiş: "Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef'i öldüreceğim." Haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede(250-300 binlik Bizans ordusuyla 3 bin müslümanın savaştığı ve yendiği meşhur Mute savaşında) muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:

Öö«`[¬.­@«4ö­h«S²Q«%ö@«;«H«'«!öÅv­$öÖö«`[¬.­@«4ö«^«&!«:«*ö­w²"¬!ö@«;«H«'«!öÅv­$öÖö«`[¬.­@«4ö½G²<«+ö«^«<!Åh7!ö«H«'«!

¬yÁV7!ö¬¿x­[­,ö²w¬8ö½r²[«,ö@«;«H«'«!öÅv­$

deyip, birer birer hâdisatı(olayları) ashabına(sahabelere) haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya'lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden(harp meydanından) geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını(detayları ve yaşananları) beyan etti. Ya'lâ kasem(yemin) etti: "Dediğin gibi aynen öyle oldu."

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:

®^«W²&«*«:ö®?Åx­A­9ö«!«G«"ö«h²8«ž²!ö!«H´;öŖ¬!«:ö_®/Y­N«2ö@®U²V­8ö­–x­U«#öÅv­$ö®^«X«,ö«–x­$«Ÿ«$ö›¬G²Q«"ö«^«4«Ÿ¬F²7!öŖ¬!

@®#:­h«A«%ö«:ö~ÈY­B­2ö­–x­U«<öÅv­$ö_®/Y­N«2ö@®U²V­8ö­–x­U«<öÅv­$ö®^«4«Ÿ¬'«:ö®^«W²&«*ö­–x­U«<öÅv­$

deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilafetiyle(hilafeliğiyle); Cihar-ı Yâr-ı Güzin'in (Hulefa-yı Raşidîn'in-dört halifenin-) zaman-ı hilafetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet(ümmetinin boğulacağını) olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:

­y«Q²V«'ö«–:­G<¬h­<ö²v­ZÅ9¬!«:ö@®M[¬W«5ö­y«,¬A²V­<ö²–«!ö]«,«2ö«yÁV7!öŖ¬!«:ö«r«E²M­W²7!ö­!«h²T«<ö«x­;«:ö­–@«W²C­2ö­u«B²T­<

deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'an okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- hacamat edip mübarek kanını Abdullah İbn-i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş: ¬‰@ÅX7!ö«w¬8ö«t«7ö½u²<«:ö«:ö«t²X¬8ö¬‰@ÅXV¬7ö½u²<«:ö deyip, hârika bir şecaatle(cesurluk ve kahramanlık ile) ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah İbn-i Zübeyr, Emevîler zamanında hilafeti(halifeliği) Mekke'de ilân ederek kahramanane çok müsademe(mücadele) etmiş; nihayet(sonunda) Haccac-ı Zalim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan(şanlı büyük kahraman) şehid edilmiş.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Emeviye Devleti'nin zuhurunu(çıkacağını) ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini, ²d¬D²,«@«4ö«a²U«V«8ö!«)¬!«:öfermanıyla, rıfk(kardeşlik) ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviye'den sonra !x­U«V«8ö@«8ö«¿@«Q²/«!ö«–x­U¬V²W«<ö«:ö¬…YÇK7!ö¬€@«<!Åh7@¬"ö¬‰@ÅA«Q²7!ö­G«7«:ö­‚­h²F«<ödeyip, Devlet-i Abbasiye'(Abbasilerin)nin zuhurunu(çıkmasını) ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:

«Æ«h«B²5!ö¬G«5ö¯±h«-öw¬8ö¬Æ«h«Q²V¬7ö½u²<«:ödeyip, Cengiz ve Hülâgu'nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Sa'd İbn-i Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş: «–:­h«'³~ö«t¬"öÅh¬N«B²,«<«:ö°•!«x²5«!ö«t¬"ö«p¬S«B²X«<ö|ÅB«&ö­rÅV«F­#ö«tÅV«Q«7ödeyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat(fetihler) yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat(fayda) görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harab olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti, Devlet-i İraniye'yi zîr ü zeber(dağıtıp yendi) etti; çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete(müslümanlığa) girmelerine sebeb oldu.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- imana gelen Habeş Meliki olan Necaşî, Hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün ashabına(sahabelerine) haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefat etmiş.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Cihar-ı Yâr-ı Güzin ile beraber Uhud veya Hira Dağı'nın başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki: ½G[¬Z«-ö«:ö½s<±¬G¬.ö«:öÊ|¬A«9ö«t²[«V«2ö@«WÅ9¬@«4ö²a­A²$­!ödeyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

            Şimdi ey bedbaht, kalbsiz, bîçare(çaresiz) adam! Muhammed-i Arabî akıllı bir adam idi diye o Şems-i Hakikat'a(gerçeklerin güneşine) karşı gözünü yuman bîçare(çaresiz) insan! Onbeş enva'-ı külliye-i mu'cizatından(büyük mucize çeşitlerinden) birtek nev'i(türü) olan umûr-u gaybiyeden(geleceten ve bilmediğimiz işlerden) onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevatür derecesinde kat'î(kesin) bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta "dâhî-i a'zam"(en büyük dahi, dahilerin dahisi) denilir ki, ferasetiyle(zeka ve ileri görüşlülüğüyle) istikbali(geleceği) keşfediyor. Binaenaleyh senin gibi haydi deha desek; yüz dâhî-i a'zam(yüz kat en büyük dahi) derecesinde(ölçüsünde) bir deha-yı kudsiyeyi(kudsi dehayı) taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül(alçaklık) eder mi? Böyle yüz derece bir deha-yı a'zam sahibinin saadet-i dâreyne(iki cihan mutluluğuna) dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin(deliliğin) alâmetidir(işaretidir).

            ALTINCI NÜKTELİ İŞARET: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- Hazret-i Fatıma'ya (R.A.) ferman etmiş ki: ]¬"ö@®5x­E­7ö]¬B²[«"ö¬u²;«!ö­ÄÅ:«!ö¬a²9«!ödeyip, "Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat edip, bana iltihak(katılma) edeceksin." diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhur(görülme) etmiş.

            Hem Eba Zer'e ferman etmiş: «¾«G²&«:ö­€x­W«#«:ö«¾«G²&«:ö­k[¬Q«#«:ö@«X­;ö²w¬8ö­‚«I²F­B«,ödeyip, Medine'den nefyedilip(zorla çıkartılıp), yalnız hayat geçirip yalnız bir sahrada(çölde) vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem Enes İbn-i Mâlik'in halası olan Ümm-ü Haram'ın hanesinde(evinde) uykudan kalkmış, tebessüm edip(gülümseyip) ferman etmiş: ¬?Åh¬,«ž²!ö]«V«2ö¬¾x­V­W²7@«6ö¬h²E«A²7!ö]¬4ö«–:­i²R«<ö]¬BÅ8­!ö­a²<«!«*öÜmm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci(eşi) olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş(görülmüş).

      Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: °h[¬A­8ö«:ö°Æ!ÅH«6ö«r[¬T«$ö²w¬8ö­‚­h²F«<ö  yani: "Sakif Kabilesinden biri dava-yı nübüvvet(peygamberlik dava) edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur edecek(çıkacak, görülecek)." deyip, nübüvvet(peygamberlik) dava eden meşhur Muhtar'ı ve yüzbin adam öldüren Haccac-ı Zalim'i haber vermiş.

      Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- @«Z­L²[«%ö­k²[«D²7!ö«v²Q¬9«:ö@«;­h[¬8«!ö­h[¬8«ž²!ö«v²Q¬X«4ö­}Å[¬X[¬O²X«O²K­T²7!ö­d«B²S­B«,ö deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş(çıkmış).

      Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: «‰¬*@«4ö¬š@«X²"«!ö²w¬8ö½Ä@«%¬*ö­y«7ö@«X«7ö@Å<«hÇC7@¬"ö@®0x­X«8ö«–@«6ö²x«7ö«w<±¬G7!öŖ¬!ö

deyip, başta Ebu Hanife olarak İran'ın emsalsiz(benzersiz) bir surette yetiştirdiği ülema(bilim adamları, din bilginleri) ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.

            Hem ferman etmiş ki: _®W²V¬2ö¬Œ²*«ž²!ö«»@«A¬0ö­š«u²W«<ö¯k²<«I­5ö­v¬7@«2ödeyip, İmam-ı Şafiî'ye işaret edip haber veriyor.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki:

_«Z²X¬8ö°œ«G¬&!«:ö­}«[¬%@ÅX7«!ö®}«5²I¬4ö«w[¬Q²A«,ö«—ö_®$«Ÿ«$ö|¬BÅ8­!ö­»¬I«B²S«B«,

|¬"@«E².«!ö«—ö¬y²[«V«2ö_«9«!ö_«8ö«Ä@«5ö²v­;ö²w«8ö«u[¬5

deyip, ümmeti yetmişüç fırkaya(parçaya) inkısam(ayrılma) edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile(en doğru ve kurtulanı, olgunu), Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.

            Hem ferman etmiş ki: ¬}Å8­ž²!ö¬˜¬H´;ö­‰Y­D«8ö­}Å<¬*«G«T²7«!ödeyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini(gubunu, mezhebini) haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- İmam-ı Ali'ye (R.A.) demiş: Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet(aşırı muhabbetten); diğeri, ifrat-ı adavetle(aşırı düşmanlıktan). Hazret-i İsa'ya Nasrani(hiristiyanlar) muhabbetinden(sevgisinden) hadd-i meşru'(izin verilenden)dan tecavüz(sınırı aşarak) ile hâşâ "İbnullah"(Allah’ın oğlu) dediler. Yahudi, adavetinden(düşmanlığından) çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'(denge)dan tecavüz edecek, muhabbetinden(aşırı sevginden) helâkete(doğru yoldan çıkma) gidecektir. ­}Å[¬N¬4!ÅI7!ö­v­Z«7ö­Ä@«T­<ö°i²A«9ö²v­Z«7ödemiş. Bir kısmı, senin adavetinden(düşmanlığından) çok ileri gidecekler, onlar da Havariç'tir ve Emevîlerin müfrit(aşırıya giden) bir kısım tarafdarlarıdır ki, onlara Nasibe denilir.

            Eğer denilse: Âl-i Beyt'e muhabbeti(sevgiyi), Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik(yönlendirme, tavsiye) etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder(oluşturur). Çünki ehl-i muhabbet(sevgi ve aşk ehli), bir derece ehl-i sekirdir(akıl dışı kalbine göre davranıp kendini kaybedip ölçüsüzlük edebilir). Ne için Şîalar hususan(özellikle) Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar(faydalanamıyorlar); belki işaret-i Nebeviye(peygamberin işareti) ile o fart-ı muhabbetten(yoldan çıkmada) mahkûmdurlar?

            Elcevab: Muhabbet iki kısımdır. Biri: Mana-yı harfiyle, yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir(artırır). Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile(ulaşma) olur. Şu muhabbet meşrudur(doğrusudur, dengelisidir), ifratı(aşırısı) zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini(kötülemesini) ve adavetini(düşmanlığını) iktiza etmez(gerektirmez).

            İkincisi: Mana-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine(sevgisine) ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat(aşırı) olsa, başkaların zemmini ve adavetini(düşmanlığını) iktiza eder(gerektirir).

            İşte işaret-i Nebeviye(peygamberin işaret etmesi) ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade(fazla) muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberi(kaçınma) ettiklerinden hasarete(zarara) düşmüşler. Ve o menfî(zararlı) muhabbet, sebeb-i hasarettir(zarar sebebidir).

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki:

²v¬;¬*@«[¬'ö]«V«2ö²v­;«*!«h¬-ö«nÅV«,«:ö²v­Z«X²[«"ö²v­Z«,²@«"ö­yÁV7!öÅ(«* { ¬•:Çh7!«:ö«‰¬*@«4ö­€@«X«"ö²v­Z²B«8«G«'«:ö«š_«O²[«O­W²7!ö!­x«L«8ö!«)¬!

deyip, "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belanız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dâhilî(içten) olacak; şerirleriniz(zararlılarınız, kötüleriniz) başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat(bela) olacaklar!" haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: ¯±|¬V«2ö²›«G«<ö]«V«2ö­h«A²[«'ö­d«B²S­#«:ödeyip, "Hayber Kal'asının fethi, Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün(normalin) pek fevkinde(üstünde) ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye(peygamber mucizesi) olarak Hayber Kal'asının kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek(kullanarak), fethe muvaffak(kazandıktan) olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış; bir rivayette kırk adam kaldıramamış.

            Hem ferman etmiş ki: ½?«G¬&!«:ö@«W­;!«x²2«(ö¬–@«B«\¬4ö«u¬B«B²T«#ö|ÅB«&ö­^«2@Å,7!ö­•x­T«#ö«žödiye, Sıffîn'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini(savaşını) haber vermiş.

            Hem ferman etmiş ki: ­^«[¬3@«A²7!ö­^«\¬S²7!ö­y­V­B²T«#ö!®*@ÅW«2öŖ¬!ödiye, "Bâgî(anlayışsız, yoldan çıkmış) bir taife, Ammar'ı katledecek(öldürecek)." Sonra, Sıffîn Harbi'nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâgî olduklarına hüccet(delil) gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr İbn-ül Âs dedi: "Bâgî yalnız onun katilleridir, umumumuz(hepimiz) değiliz."

            Hem ferman etmiş ki: _È[«&ö­h«W­2ö«•!«(ö@«8ö­h«Z²P«#ö«žö«w«B¬S²7!öŖ¬!ödiye, "Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhur etmez(çıkmaz)!" haber vermiş, öyle de olmuş.

            Hem Sehl İbn-i Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a demiş ki: "İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünki o fesahatıyla(harika ve açık konuşmasıyla) küffar-ı Kureyş'i(Kureyş kafirlerini) harbimize teşvik ediyordu(yönlendiriyordu)." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: ­h«W­2ö@«<ö«¾Çh­,«<ö@®8@«T«8ö«•x­T«<ö²–«!ö]«,«2«:ödiye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vefatı hengâmında(zamanında) olan dehşet-engiz ve sabırsûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık nasılki Medine-i Münevvere'de kemal-i metanetle(tam bir dayanıklılıkla) herkese teselli verip mühim(önemli) bir hutbe ile sahabeleri teskin etmiş(yatıştırmış).. aynen onun gibi: Şu Sehl o hengâmda(zamanda), Mekke-i Mükerreme'de aynı Ebu Bekir-is Sıddık gibi sahabeye teskin ve teselli verip, malûm(bilinen) fesahatıyla(açık konuşmasıyla) Ebu Bekir-is Sıddık'ın aynı hutbesinin mealinde(anlamında) bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.

            Hem Süraka'ya ferman etmiş ki: ›«h²,¬6ö²›«*!«x­,ö«a²,¬A²7­!ö!«)¬!ö«t¬"ö«r²[«6ödiye, "Kisra'nın iki bileziğini giyeceksin! Hazret-i Ömer zamanında Kisra(Sasani İmparatorluğu) mahvedildi, zînetleri ve şahane bilezikleri geldi; Hazret-i Ömer Süraka'ya giydirdi. Dedi: «^«5!«h­,ö@«W­Z«,«A²7«!«:ö›«h²,¬6ö@«W­Z«A«V«,ö›¬HÅ7!ö¬yÁV¬7ö­G²W«E²7«!ö, ihbar-ı Nebevîyi(peygamberin haberini) tasdik ettirdi(doğrulattı).

            Hem ferman etmiş ki: ­˜«G²Q«"ö›«h²,¬6ö«Ÿ«4ö›«h²,¬6ö«`«;«)ö!«)¬!ödiye,

"Kisra-yı Fars gittikten sonra, daha kisra çıkmayacak!" haber vermiş, hem öyle olmuş.

            Hem Kisra elçisine demiş: "Şimdi Kisra'nın oğlu Şirveyh Perviz, Kisra'yı öldürdü." O elçi tahkik etmiş(araştırmış), aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehadîste(hadislerde), o elçinin adı Firuz'dur.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Hâtıb İbn-i Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş. "Filan mevkide bir şahısta şöyle bir mektub var. Alınız, getiriniz!" Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celbetti(yanına çağırdı çekti). "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.

            Hem -nakl-i sahih ile- Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki: ¬yÁV7!ö­`²V«6ö­y­V­6²@«<ödiye, Utbe'nin akibet-i feciasını(kötü sonunu) haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş(doğrulamış).

            Hem -nakl-i sahih ile- Feth-i Mekke(Mekkenin fethi) vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâ'be damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten(Kureyş liderlerinden) Ebî Süfyan, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi." Haris dedi ki: "Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi tezyif etti(aşağıladı). Ebî Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha'nın taşları, ona haber verecek, o bilecek." Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Haris şehadet getirdiler, müslüman oldular.

            İşte ey bîçare mülhid(inkarcı dinsiz)! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid(inatçı) büyükleri, bir tek ihbar-ı gaybî(gaybi gizliden haber vermesi) ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu'cizatı(mucizeleri) işitiyorsun, yine kanaat-ı tâmmen(tam bir inanman) gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz.

            Hem -nakl-i sahih ile- Gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat(kurtuluş parası, fidye) istenilmiş. O da demiş: "Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen(Karın, eşin) Ümm-ü Fadl yanında bu kadar parayı filan yere bırakmışsın." Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemal-i imanı(tam bir imanı) kazanıp İslâm olmuş.

            Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- muzır(zararlı) bir sahir(büyücü, sihir yapan) olan Lebid-i Yahudi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı rencide etmek için acib ve müessir(etkili) bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve sahabelere ferman etmiş: "Gidiniz, filan kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!" Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Her bir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hıffet(hafiflik) buluyordu.

            Hem -nakl-i sahih ile- Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir heyette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: ¯G­&­!ö²w¬8ö­v«P²2«!ö¬*@ÅX7!ö]¬4ö²v­6¬G«&«!ö­‰²h¬/ödiye, birinin irtidadıyla(islamdan çıkmasıyla) müdhiş akibetini(sonunu) haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi: "O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemame Harbi'nde Müseylime tarafından bulunup, mürted olarak katledildi(öldürüldü)." İhbar-ı Nebevînin(peygamberin haberi) hakikatı çıktı.

            Hem -nakl-i sahih ile- Umeyr ve Safvan müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil(karşılık), Peygamber'in (A.S.M.) katline(öldürülmesine) karar verip; Umeyr ise Peygamber'in (A.S.M.) katlini(öldürmesini) niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. Dedi: "Safvan ile maceranız budur!" Elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, müslüman oldu.

            Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbarat-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede(meşhur altı hadis kitaplarında) zikredilmiştir(anlatılmıştır) ve senedleriyle(delilleriyle) beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın(olayların) ekseri(çoğu), tevatür-ü manevî hükmünde kat'îdir(kesindir), yakînîdirler. Başta Buharî ve Müslim ki, Kur'andan sonra en sahih(sağlam) kitab olduklarını, ehl-i tahkik(araştırmacılar) kabul etmiş. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Davud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an'anesiyle(izlediği haber yollarıyla) beyan edilmiştir(anlatılmıştır).

            Şimdi ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi" deyip geçme. Çünki şu umûr-u gaybiyeye(bilinmeyen işlerden haber vermeye) dair ihbarat-ı sadıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hâlî(başka, uzak) değil; ya diyeceksin ki: O Zât-ı Kudsî'de öyle keskin bir nazar(bakış) ve geniş bir deha var ki, mazi(geçmiş) ve müstakbeli(geleceği) ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi(evrenin her yerini) ve şark(doğu) ve garbı(batıyı) temaşa eder(izler) bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehası vardır. Bu hal ise, beşerde(insanda) olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem(evrenin yaratıcısı) tarafından verilmiş bir hârika, bir mevhibe(bağış, özellik) olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize-i a'zamdır(büyük bir mucizedir). Veyahut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübarek, öyle bir Zât'ın memuru ve şakirdidir(talebesi) ki, herşey onun nazarında(görüşünde) ve tasarrufundadır(işlemesinde, elinde) ve bütün enva'-ı kâinat(evrendeki bütün her tür, her şey) ve bütün zamanlar, onun taht-ı emrindedir(emri altındadır).. Defter-i Kebirinde(büyük defterinde) herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden(başı ve sonu olmayan sonsuz yaratıcıdan) ders alır, öyle ders verir...

            Hem -nakl-i sahih ile- Hazret-i Hâlid'i, harb için Düvmet-ül Cendel Reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki: «h«T«A²7!ö­G[¬M«<ö­˜­G¬D«#ö«tÅ9¬!ödiye, bakar-ı vahşi(vahşi öküz vb.) avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş(haber vermiş). Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş getirmiş.

            Hem -nakl-i sahih ile- Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâ'be'nin sakfına astıkları sahife hakkında ferman etmiş ki: "Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esma-i İlahiyeye ilişmemişler!" haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.

            Hem -nakl-i sahih ile- "Beyt-ül Makdis'in(Mescidi Aksa) fethinde büyük bir taun çıkacak." ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beyt-ül Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat(ölüm) oldu.

            Hem -nakl-i sahih ile- o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar(Hazar denizi) etrafındaki milletler ile Arablar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Arablara Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:

²v­U«"@«5¬*ö«–x­"¬h²N«<«:ö²v­U«\²[«4ö«–x­V­6²@«<ö­v«D«Q²7!ö­v­U[¬4ö«h­C²U«<ö²–«!ö­t¬-x­<

            Hem ferman etmiş ki: ¯k²<«h­5ö²w¬8ö¯^«W¬V² [«3­!ö¬G«<ö]«V«2ö]¬BÅ8­!ö­¾«Ÿ«;ö diye ,Emeviye'nin Yezid ve Velid gibi şerir(kötü) reislerinin(liderlerinin) fesadını(bozgununu) haber vermiş.

            Hem Yemame gibi bir kısım yerlerde, irtidad(dinden çıkmalar) vuku(olay) bulacağını haber vermiş.

            Hem Gazve-i Meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki: ²v­;:­i²3«!ö@«9«!«:ö!®G«"«!ö]¬9:­i²R«<ö«žö«Æ!«i²&«ž²!«:ö@®L²<«h­5öŖ¬! diye, "Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!" haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.

            Hem -nakl-i sahih ile- vefatından bir-iki ay evvel ferman etmiş ki: ¬yÁV7!ö«G²X¬2ö@«8ö«*@«B²'@«4ö«h±¬[­'ö!®G²A«2öÅ�¬!ö     diye, vefatını haber vermiş.

            Hem Zeyd İbn-i Suvahan hakkında ferman etmiş ki: ¬^ÅX«D²7!ö]«7¬!ö­y²X¬8ö°x²N­2ö­s¬A²,«<öZeyd'den evvel, bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend Harbi'nde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehid olup, manen Cennet'e gitmiş.

            İşte bütün bahsettiğimiz umûr-u gaybiye, on kısım enva'-ı mu'cizatından(mucize türlerinden) birtek nevidir(türü). O nev'in(türün) on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi bu kısımla beraber i'caz-ı Kur'ana(Kuranın mucizeliğine) dair Yirmibeşinci Söz'de, gayet geniş ihbar-ı gayb(gaybdan haber) nev'inin dört nev'ini(çeşitini) icmalen(özetle) beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'anın lisanıyla(diliyle) gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i(türü) beraber düşün. Gör ki: Ne kadar kat'î(kesin), şübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî(sağlam) bir bürhan-ı risalettir(peygamberli delilidir) ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan elbette iman edecek ki: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Küll-i Şey(her şeyin yaratıcısı) ve Allâm-ül Guyub(bilinmezleri ve her şeyi bilen) olan bir Zât-ı Zülcelal'in resulüdür(gönderdiği elçisidir) ve ondan haber alıyor.

            YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Mu'cizat-ı Nebeviyenin(peygamberimizin mucizelerinin) bereket-i taam(yemekte görülen bereketler) hususunda(konusunda) olan kısmından birkaç kat'î(kesin) ve manen mütevatir(herkesin doğruluğunu bildiği ve doğruluğu şüphe getirmez) misaline(örneğine) işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime(önsöz) zikri(anlatımı) münasibdir(uygundur).

            Mukaddime(önsöz, giriş): Şu gelecek bereketli mu'cizat(mucizeler) misalleri(örnekleri), herbiri müteaddid(ayrı ayrı) tarîkle(yollarla), hattâ bazıları onaltı tarîkle(yolla) sahih(sağlam) bir surette(şekilde) nakledilmiş(bildirilmiş). Ekserisi(çoğunluğu), bir cemaat-ı kesîre(bir çok cemaatin) huzurunda vukubulmuş(olmuş); o cemaat içinde mu'teber(güvenilir) ve sadık(doğru) insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: "Sa' denilen dört avuç taamdan(yemekten) yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar" naklediyor(bildiriyor). O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzib etmiyor(yalanlamıyor). Demek sükût(susarak) ile tasdik(kabul) ediyorlar. Halbuki o asr-ı sıdk(doğruluk çağı) ve hakikatta ve o hakperest ve ciddî ve doğru adam olan sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzib ederler(yalanlarlar). Halbuki bahsedeceğimiz vakıaları(olayları) çoklar rivayet etmiş(anlatmış, bildirmiş) ve ötekiler de sükût(susmaları) ile tasdik etmişler(kabul etmişler). Demek herbir hâdise(olay) manen mütevatir gibi kat'îdir(kesindir). Hem sahabeler, Kur'anın ve âyetlerin hıfzından(korunmasından) sonra en ziyade(çok), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ef'al(işleri, yaptıkları) ve akvalinin(sözlerinin) muhafazasına(korunmasına), bahusus(özellikle) ahkâma(hükümlere) ve mu'cizata(mucizelere) dair(ait) ahvaline(hallerine)

bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine(sağlıklarına) pek çok dikkat ettiklerini, Tarih ve Siyer(peygamberler tarihine) şehadet(şahitlik) ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti(ahlakı davranışı), bir hali ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehadîsiye(hadis kitapları) şehadet(şahitlik) ediyor. Hem Asr-ı Saadette(peygamber asrında), mu'cizatı(mucizeleri) ve medar-ı ahkâm(hüküm sebebi) ehadîsi(hadisleri), kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb'a(yedi Abdullah), kitabetle(yazılı olarak) kaydettiler. Hususan(özellikle) Tercüman-ül Kur'an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs, bahusus(özellikle) otuz-kırk sene sonra, Tâbiînin(sahabelerden sonraki nesil) binler muhakkikleri(araştırıcıları), ehadîsi(hadisleri) ve mu'cizatı(mucizeleri) yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid(fetva veren imamlar) ve binler muhakkik(araştırmacı gerçek din adamları) muhaddisler(hadisciler) naklettiler(bildirdiler); yazı ile muhafaza ettiler(korudular). Daha Hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule(kabul gören altı kitap) vazife-i hıfzı(koruma ve kaydetme görevini) omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler(tenkitçiler) çıkıp; bazı mülhidlerin(dinden çıkanları) veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların(düşmanların) karıştırdıkları mevzu(uydurma) ehadîsi(hadisleri) tefrik ettiler(ayırdılar), gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin(keşif ehlinin, evliyaların) tasdikiyle; yetmiş defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip(yani bizzat kendisiyle görüşüp), yakaza(uyanıkken) halinde onun sohbetiyle müşerref(şereflenen) olan Celaleddin-i Süyutî gibi allâmeler(ilim adamları, bilim adamları) ve muhakkikler(araştırmacılar), ehadîs-i sahihanın(gerçek hadislerin) elmaslarını, sair(diğer) sözlerden ve mevzuattan(uydurmalardan) tefrik ettiler(ayırdılar). İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler böyle elden ele -kuvvetli, emin, müteaddid(farklı, değişik) ve çok, belki hadsiz ellerden- sağlam olarak bize gelmiş. ]±¬"«*ö¬u²N«4ö²w¬8ö!«H´;ö¬yÁV¬7ö­G²W«E²7«!ö

            İşte buna binaen; "Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki karışmamış ve safidir" hatıra gelmemelidir.

            Berekete dair mu'cizat-ı kat'iyyenin(kesin delillerin) birinci misali(örneği): Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha müttefikan(birleşerek, ittifak ederek) haber veriyorlar ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Hazret-i Zeyneb ile tezevvücü(evlenmesi) velîmesinde, Hazret-i Enes'in vâlidesi(annesi) Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes'le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a gönderdi. Enes'e ferman etti ki: "Filan, filanı çağır. Hem kime tesadüf etsen(rastlasan) davet et." Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahabe gelip, Suffe ve Hücre-i Saadeti doldurdular. Ferman etti: ®?«h«L«2ö®?«h«L«2ö!x­TÅV«E«#öYani: "Onar onar halka olunuz!" Sonra mübarek elini o az taam(yemek) üzerine koydu, dua etti, buyurun dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes'e ferman etmiş: "Kaldır!" Enes demiş ki: "Bilmedim, taam(yemek) kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu farkedemedim."

            İkinci Misal: Mihmandar-ı Nebevî Ebu Eyyub-il Ensarî hanesine(evine) teşrif-i Nebevî(peygamberimizin gelmesi) hengâmında(zamanında) Ebu Eyyub der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekir-i Sıddık'a kâfi gelecek(yetecek) iki kişilik yemek yaptım. Ona ferman etti:

¬*@«M²9«ž²!ö¬¿!«h²-«!ö²w¬8ö«w[¬$«Ÿ«$ö­²(­!öOtuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: «w[±¬B¬,ö­²(­!öAltmış daha davet ettim; geldiler, yediler. Sonra ferman etti: «w[¬Q²A«,ö­²(­!öYetmiş daha davet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyete girip, biat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.

            Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer İbn-il Hattab ve Ebu Hüreyre ve Seleme İbn-il Ekva' ve Ebu Amrat-el Ensarî gibi, müteaddid(ayrı ayrı) tarîklerle(yollarla) diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ettiler. Ferman etti ki: "Heybelerinizde kalan bâkiye-i erzakı(kalan yiyecekleri) toplayınız!" Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: "Mecmuunu(hepsini) ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı." Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip, ferman etti: "Herkes kabını getirsin!" Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahabeden bir râvi demiş: "O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl-i Arz(dünyadakilerin hepsi) gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti."

            Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sahiha beyan ediyorlar ki: Abdurrahman İbn-i Ebî Bekir-i Sıddık der: Biz yüzotuz sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sa' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem(yemin) ederim, o kebaptan yüzotuz sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye(kaba) koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim.

            Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha(sağlam hadis kitapları) kat'iyyetle beyan ediyorlar ki: Gazve-i Garra-i Ahzab'da, meşhur Yevm-ül Hendek'te, Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: "O gün yemek, hanemde pişirildi; bütün bin adam o sa'dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup, bereketle dua etmişti.

            İşte şu mu'cize-i bereketi(bereket mucizesini), bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar(ilgili) göstererek Hazret-i Câbir kasemle(yeminle) ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivayet etmiş gibi kat'î(kesin) denilebilir.

            Altıncı Misal: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes'in amucası meşhur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; yetmiş seksen adamı, Enes'in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. "O az ekmekleri parça parça ediniz!" emretti ve bereketle dua etti. Menzil(yer) dar olduğundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler.

            Yedinci Misal: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- Şifa-i Şerif ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha beyan ederler ki: Hazret-i Câbir-ül Ensarî diyor: Bir zât, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan iyali için taam istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyali ile ve misafirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldi, vak'ayı beyan etti. Ona cevaben ferman etti: ²v­U¬"ö«•@«T«7«:ö­y²X¬8ö²v­B²V«6«ž«ö­y²V¬U«#ö²v«7ö²x«7öYani: "Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi."

            Sekizinci Misal: Tirmizî ve Nesaî ve Beyhakî ve Şifa-i Şerif gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Semuretebn-i Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar fevc fevc adamlar geldiler, yediler.

            İşte mukaddimede beyan ettiğimiz sırra binaen; şu vakıa-i bereket(bereket olayı), yalnız Semure'nin rivayeti(bildirmesi) değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemaatlerin mümessili(konuşma temsilcisi) gibi, onların namına ve tasdiklerine binaen(dayanarak) ilân ediyor.

            Dokuzuncu Misal: Şifa-i Şerif sahibi ve meşhur İbn-i Ebî Şeybe ve Taberanî gibi mevsuk(işin ehli, ustası) ve sahih(sağlam) muhakkikler(araştırmacılar) rivayetiyle(bildirmesiyle), Hazret-i Ebu Hüreyre der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: "Mescid-i Şerif'in suffesini mesken(oturma yeri) ittihaz eden(kullanan) yüzden ziyade(fazla) fukara-yı muhacirîni(fakir durumda olan hicret etmişlerden) davet et!" Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza(hepimize) bir tabla(tepsi, tabak) taam(yemek) konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.

            İşte Hazret-i Ebu Hüreyre, umum kâmilîn-i ehl-i Suffe(Suffe ehli, gece gündüz peygamber efendimize ve hadislere vaktini ayıran grup) tasdikine(doğrulamalarına) istinaden(dayanarak), onlar namına haber verir. Demek, manen umum Ehl-i Suffe rivayet etmiş gibi kat'îdir(kesindir). Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak ve doğru olmasa, o sadık ve kâmil zâtlar sükût edip(susup), tekzib etmesinler(yalanlamasınlar).

            Onuncu Misal: -Nakl-i sahih-i kat'î ile- Hazret-i İmam-ı Ali der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî Abdülmuttalib'i cem'etti(topladı). Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Halbuki umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yeyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra üç-dört adama ancak kâfi gelir ağaçtan bir kap içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâki kaldı.

            İşte Hazret-i Ali'nin şecaatı(kahramanlığı, cesareti) ve sadakatı(doğruluğu) kat'iyyetinde(kesinliğinde) bir mu'cize-i bereket(bereket mucizesi)!..

            Onbirinci Misal: -Nakl-i sahih ile- Hazret-i Ali ve Fatımat-üz Zehra velîmesinde(evlenmesinde), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-i Habeşî'ye emretti: "Dört-beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin." Hazret-i Bilâl der: Ben taamı(yemeği) getirdim, mübarek elini üstüne vurdu; sonra taife taife sahabeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâki kalan miktara yine bereketle dua etti, bütün Ezvac-ı Tahirat'a herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: "Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler."

            Evet böyle mübarek bir izdivacda(evlilikte), elbette böyle bir bereket lâzımdır ve vukuu(olması) kat'îdir(kesindir)!..

            Onikinci Misal: Hazret-i İmam-ı Cafer-i Sadık, pederleri İmam-ı Muhammed-ül Bâkır'dan, o da pederi İmam-ı Zeynelâbidîn'den, o dahi İmam-ı Ali'den nakleder ki: Fatımat-üz Zehra, yalnız ikisine kâfi gelecek(yetecek) bir yemek pişirdi. Sonra Ali'yi gönderdi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrif etti ve emretti ki: O yemekten her bir ezvacına(hanımına) birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali'ye, hem Fatıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fatıma der: "Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup taşıyordu. Meşiet-i İlahiye(Allah’ın işi olarak) ile, hayli zaman o yemekten yedik."

            Acaba niçin bu nuranî, yüksek silsile-i rivayetten gelen şu mu'cize-i berekete(bereket mucizesine), gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet buna karşı şeytan dahi bahane bulamaz.

            Onüçüncü Misal: Ebu Davud ve Ahmed İbn-i Hanbel ve İmam-ı Beyhakî gibi sadûk(sağlam, dost doğru) imamlar, Dükeyn-ül Ahmesî İbn-i Said-il Müzenî'den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref(şereflenen) ve sahabelerden olan Nu'man İbn-i Mukarrin-il Ahmesiyy-il Müzenî'den, hem Cerir'den naklederek, müteaddid(değişik, ayrı ayrı) tarîklerle(yollarla) Hazret-i Ömer İbn-il Hattab'dan naklediyorlar(bildiriyorlar) ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer'e emretti: "Ahmesî Kabilesinden gelen dört yüz atlıya yolculuk için zâd ü zahîre(yiyecek malzemeler ver!" Hazret-i Ömer dedi: "Yâ Resulallah! Mevcud(olan) zahîre(erzak, yiyecekler), birkaç sa'dır(parçadır). Kümesi(toplamı), oturmuş bir deve yavrusu kadardır." Ferman etti: "Git ver!" O da gitti, yarım yük hurmadan, dört yüz süvariye kifayet(yeter) derecesinde zâd ü zahîre(azık, yiyecek) verdi. Ve dedi: Hiç noksan olmamış gibi eski halinde kaldı.

            İşte şu mu'cize-i bereket(bereket mucizesi), dört yüz adamla ve bahusus Hazret-i Ömer ile münasebetdar(ilgili) bir surette(şekilde) vukua(olmuştur) gelmiştir. Rivayetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu(susması), tasdiktir(doğrulama). İki-üç haber-i vâhid(bir kaç kişi haberi) deyip geçme! Böyle hâdiseler haber-i vâhid dahi olsa, tevatür-ü manevî(manevi tevatür) hükmünde kanaat verir.

            Ondördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir'in pederi vefat eder; borcu çok, ziyade(fazla) medyun. Borç sahibleri de Yahudiler. Câbir, pederinin asıl malını guremaya(alacaklılara) verdi, kabul etmediler. Halbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine(borcuna) kâfi gelmeyecek(yetmeyecek). Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!" Öyle yaptılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm harman içinde gezdi, dua etti. Sonra Câbir harmandan pederinin bütün guremasının(alacaklıların) borçlarını verdikten sonra, yine bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivayette, bütün guremaya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sahibleri olan Yahudiler, çok taaccüb edip(şaşırıp) hayrette kaldılar.

            İşte şu mu'cize-i bahire-i bereket(apaçık olan bereket mucizesi), yalnız Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevatür hükmünde, o hâdise ile münasebetdar(ilgili), hadd-i tevatür derecesinde çok adamları temsil ederek rivayet etmişler.

            Onbeşinci Misal: Başta Tirmizî ve İmam-ı Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu Hüreyre'den nakl-i sahih ile beraber haber veriyorlar ki: Ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede -başka bir rivayette Gazve-i Tebük'te- ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: öö¯š²z«-öw¬8ö²u«;ö "Bir şey var mı?" diye emretti. Ben dedim: "Heybede bir parça hurma var." (Bir rivayette, onbeş tane imiş.) Dedi: "Getir!" Getirdim. Mübarek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle dua buyurdular. Sonra onar onar askeri çağırdı, umumen(hepsi) yediler. Sonra ferman etti: ­yÅA­U«#ö«ž«:ö¬y²[«V«2ö²m¬A²5!«:ö¬y¬"ö«a²\¬%ö@«8ö²H­'öBen aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebu Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. Başka bir tarîkte(yolda) rivayet edilmiş ki: O hurmalardan kaç yük, fîsebilillah(Allah rızası için) sarfettim(harcadım). Sonra Hazret-i Osman'ın katlinde(öldürülmesinde), o hurma kabı ile nehb ü garat(darmadağın, parça parça) edildi, gitti.

            İşte Hoca-i Kâinat(Evrenin öğretmeni) olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kudsî medresesi ve tekyesi(okulu) olan Suffe'nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın(hafıza kuvvetinin) ziyadesi(artırılması) için dua-yı Nebeviyeye(peygamberin duasına) mazhar olan(nasip olan, peygamberin dua ettiği) Hazret-i Ebu Hüreyre, Gazve-i Tebük gibi bir mecma-i nâsta(insanların toplandığı bir olayda) vukuunu(olduğunu) haber verdiği şu mu'cize-i bereket(bereket mucizesi); manen bir ordu sözü kadar kat'î(kesin) ve kuvvetli olmak gerektir.

            Onaltıncı Misal: Başta Buharî, kütüb-ü sahiha -nakl-i kat'î ile- beyan ediyorlar ki: Hazret-i Ebu Hüreyre aç olmuş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasından gidip, menzil-i saadete gitmişler. Bakarlar ki bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Ehl-i Suffe'yi çağır!" Ben kalbimden dedim ki: "Bu sütün bütününü ben içebilirim. Ben daha ziyade muhtacım." Fakat emr-i Nebevî(peygamberlerin emri) için onları topladım, getirdim. Yüzü mütecaviz(geçmiş) idiler. Ferman etti: "Onlara içir!" Ben de o kadehteki sütü birer birer verdim. Her birisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek, bütün Ehl-i Suffe o sâfi sütten içtiler. Sonra ferman etti ki: ²Æ«h²-@«4ö«a²9«!«:ö@«9«!ö«]¬T«"öBen içtim. "İçtikçe, iç!" ferman eder; tâ ben dedim: "Seni hak ile irsal eden(gönderen) Zât-ı Zülcelal'e kasem(yemin) ederim, yer kalmadı ki içeyim." Sonra kendisi aldı. Bismillah deyip hamdederek bâkiyesini(geri kalanını) içti. Yüzbin âfiyet olsun.

            İşte şu sâfi, hâlis, süt gibi latif(hoş), şübhesiz mu'cize-i bahire-i bereket(apaçık bereket mucizesi), beşyüzbin hadîsi hıfzına(ezberine) alan Hazret-i Buharî başta olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha(meşhur altı hadis kitabı) ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î(kesin) olmakla beraber, Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffe'nin namdar, sadık, hâfız bir şakirdi(talebesi) olan Ebu Hüreyre'nin, umum Ehl-i Suffe'yi manen işhad(şahit) ederek, âdeta umumunu(hepsini) temsil edip şu ihbarı(haberi), tevatür derecesinde kat'î telakki etmeyenin(görmeyenin) ya kalbi bozuk veya aklı yok. Acaba Hazret-i Ebu Hüreyre gibi sadık(doğru) ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden, ¬*@ÅX7!ö«w¬8ö­˜«G«Q²T«8ö²!Åx«A«B«[²V«4ö!®G±¬W«Q«B­8öÅ]«V«2ö«Æ«H«6ö²w«8«:öhadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki(ezberindeki) ehadîs-i Nebeviyenin(peygamberimizin hadislerinin) kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, Ehl-i Suffe'nin(hayatını peygamber yanında vakfedip hadis ve din ilimlerine, hizmetine adayan kimselerin) tekzibine(yalanlamasına) hedef edecek muhalif(zıt) bir söz ve asılsız bir vak'a(olay) söylesin? Hâşâ...

            Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bereketi hürmetine, bize ihsan(hediye) ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsan et!..

            Bir Nükte-i Mühime(önemli bir konu): Malûmdur(bilinir) ki; zaîf(zayıf) şeyler içtima'(toplandıkça, birleştikçe) ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş enva'-ı mu'cizattan(mucize türlerinden) yalnız bereket kısmındaki mu'cizatı(mucizeleri) ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misal(örnek) ile gösterdik. Herbir misal, tek başıyla, nübüvveti(peygamberlik delilini) isbat eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhal(imkansızı kabul etmeyi kabul ederek) olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da, yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünki kavî(kuvvetli) ile ittifak eden(birleşen) kavîleşir(kuvvetleşir).

            Hem şu onbeş misalin(örneğin) içtimaı(toplanması); kat'î(kesin) şübhesiz bir tevatür-ü manevî(manevi tevatür) ile, kuvvetli bir mu'cize-i kübrayı(büyük bir mucizeyi) gösterir. Şimdi şu mecmu'daki(toplamdaki) mu'cize-i Kübra(büyük mucize), bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm-ı âhere(son kısımdakilere) mezcedilse(eklense, karıştırılsa); kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu'cize-i ekber(büyük bir mucize), içinde görünür. Sonra şu mu'cize-i ekberi(büyük mucizeyi), sair(diğer) ondört nevi(tür) mu'cizatın(mucizelerin) mecmuuna(toplamına) ilâve et(ekle), gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat'î(kesin) bir bürhan-ı nübüvvet-i Ahmediyeyi(peygamberlik delilini) (A.S.M.) gösterir. İşte nübüvvet-i Ahmediyenin(peygamberliğin) (A.S.M.) direği, şu mecmu'dan(toplamından) teşekkül eden(oluşan) dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi cüz'iyatta(en küçük şeylerde) ve misallerde(örneklerde), sû'-i fehimden(kötü düşünmeden) gelen şübhelerle, o metin(sağlam) sakf-ı muallâyı(yüksek rütbesini) sebatsız(dayanıksız) ve kabil-i sukut(düşüyor) görmek ne derece akılsızlık olduğunu anladın. Evet berekete dair(ilgili) o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, umuma(herkese, herşeye) rızık veren ve rızıkları halkeden(yaratan) bir Zât-ı Rahîm ve Kerim'in(bol ikram ve rahimiyet sahibi Allah’ın) sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir(kuludur) ki; rızkın enva'ında(çeşitlerinde), hilaf-ı âdet(kanunlar dışına çıkılma) olarak, ona hiçten ve sırf gaybdan(gizli) ziyafetler gönderiyor. Malûmdur ki: Ceziret-ül Arab(Arap yarımadası), suyu ve ziraati az bir yerdir. Onun için ahalisi(milleti), hususan(özellikle) bidayet-i İslâmdaki(islamın başında ki) sahabeler, dîk-ı maişete(geçim sıkıntısına) maruzdular(uğramıştılar). Hem susuzluğa çok defa giriftar oluyorlardı(susuzluk çekiyorlardı). İşte bu hikmete binaen(üzerine), mu'cizat-ı bahire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'(peygamber efendimizin mucizelerinin)ın mühimleri(önemlileri), taam(yemek) ve su hususunda(üzerine) tezahür etmiş(görülmüş). Bu hârikalar dava-yı nübüvvete(peygamberlik iddiasına) delil ve mu'cize olmaktan ziyade(çok), ihtiyaca binaen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir ikram-ı İlahî(Allah tarafından ikram), bir ihsan-ı Rabbanî(rabbani ihsan, hediye), bir ziyafet-i Rahmaniye hükmündedir. Çünki o mu'cizatı(mucizeleri) görenler, nübüvveti(peygamberliği) tasdik etmişler(doğrulamışlar). Fakat mu'cize zuhur ettikçe(görüldükçe), iman ziyadeleşir(artar), "nurun alâ nur"(nur üstüne nur) olur.

            SEKİZİNCİ İŞARET: Su hususunda(konusunda) tezahür eden(görülen) bir kısım mu'cizatı(mucizeleri) beyan eder(anlatır).

            Mukaddime: Malûmdur ki cemaatler(topluluklar) içinde vuku bulan(olan) hâdiseler(olaylar) âhâdî(bir kişin haber vermesi) bir surette(şeklinde) nakledilse(bildirilse), tekzib edilmediği(yalan) vakit, doğruluğunu gösterir. Çünki insanın fıtratında(yaratılışında) yalana yalandır demeye cibillî bir meyil(yönelme) vardır. Hususan(özellikle) her kavimden(toplumdan) ziyade(fazla) yalana karşı sükût etmez(susmaz) sahabeler olsa.. hususan(özellikle) hâdiseler(olaylar), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a taalluk(ilgili) etse ve bilhassa(özellikle) nakleden(bildiren), meşahir-i sahabeden(sahabelerin meşhurlarından) olsa; elbette o haber-i vâhid(tek haber) sahibi, o hâdiseyi(olayı) gören cemaatı(toplamı) temsil eder hükmünde rivayet eder(bildirir). Halbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizat-ı mâiyeyi(su mucizesini), herbir misali(örneği) çok tarîklerle(yollarla), çok sahabelerin ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri(sağlam araştırmacıları) el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin(fetva vericilerinin) ellerine vermişler. Onlar da, kemal-i ciddiyetle(tam bir ciddiyet) ve hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş. Hem Asr-ı Saadette(peygamberimizin asrında) yazılan Kütüb-ü Ehadîsiye(hadis kitapları) sağlam olarak devredilip, tâ Buharî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin(hadis ilim adamlarının) dâhî imamlarının(önderlerinin) eline geçmiş. Onlar da, kemal-i tahkik(tam bir inceleme, arştırma) ile meratibini(mertebelerini) tefrik ederek(ayırarak), sıhhati(sağlamlığı) şübhesiz olanları cem'ederek(toplayarak) bize ders vermişler, takdim etmişler.

!®h[¬C«6ö!®h²[«'ö­yÁV7!ö­v­;!«i«%ö

            İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir(yalan söyleme imkanı olmayan büyük toplumların gördüğü ve haber verdiği, bildiği olay). Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir(imkansız). Şu mu'cize gayet kat'îdir(kesindir). Hem üç defa, üç mecma-ı azîmde(büyük kaynakta) tekerrür etmiş(tekrarlanmış). Başta Buharî, Müslim, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şuayb, İmam-ı Katade gibi pek çok ehl-i sahih bir cemaat, sahabelerden, başta hâdim-i Nebevî(peygamberin hizmetçileri) Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i İbn-i Mes'ud gibi meşahir-i sahabenin(meşhur sahabeler) cemaatinden, parmaklarından suyun kesretle(çoklukla) akması ve orduya içirmesi nakl-i sahih-i kat'î(sağlam kesin haberler) ile beyan(bildiri) edilmiştir. Bu nevi(çeşit) mu'cize-i mâiyeden(su mucizesinden), pek çok misallerinden(örneklerinden) dokuz misali beyan edeceğiz.

            Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha Hazret-i Enes'ten nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes diyor: Zevra nam mahalde, üçyüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün maiyetindeki(emri altındaki) üçyüz adam geldiler, umumu(hepsi) abdest alıp içtiler. İşte şu misali Hazret-i Enes, üçyüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kişi, şu habere manen iştirak(katılma) etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde, tekzib(yalanlama) etmesinler.

            İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir İbn-i Abdullah-il Ensarî beyan ediyor: Biz bin beşyüz kişi, Gazve-i Hudeybiye'de susadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beşyüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular. Sâlim İbn-i Ebi-l Ca'd, Câbir'den sormuş: "Kaç kişi idiniz?" Câbir demiş ki: "Yüzbin kişi de olsaydı, yine kâfi(yeter) gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik." İşte şu mu'cize-i bahirenin(açık mucizenin) râvileri(bildiricileri), manen bin beşyüz kadardırlar. Çünki fıtrat-ı beşeriyede(insanların yaratılışında, yapısında), yalana yalan demek bir meyl-i arzusu(isteği, yönlenmesi) vardır. Sahabeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk(doğruluk) ve hak için fedai oldukları halde; hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!" mealindeki hadîs-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil(karşılık) sükût etmeleri(susmaları) mümkün değildir. Madem sükût ettiler(sustular); o haberi kabul ettiler, manen iştirak edip(katılıp) tasdik ediyorlar demektir.

            Üçüncü Misal: Gazve-i Buvat'ta, yine Buharî, Müslim başta, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Câbir dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: ¬šx­/­Y²7@¬"ö¬(@«9ö"Abdest almak için nida et" dediler. "Su yok" denildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Bir parça su bulunuz." Gayet az su getirdik. Sonra o az su üstüne elini kapadı, birşeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra ferman etti: ¬`²6Åh7!ö¬^«X²S«D¬"ö@«9²(¬*öYani, kafilenin büyük teştini (tekne) getir. Bana getirildi; ben de Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın önüne koydum. O da elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübarek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübarek parmaklarından kesretle(bollukla) su aktı; sonra teşt doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler, o sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: "Daha kimse kalmadı." Elini kaldırdı, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı.

            İşte şu mu'cize-i bahire-i Ahmediye (A.S.M) manen mütevatirdir. Çünki Hazret-i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır. O, umumun(herkesin) namına ilân ediyor. Çünki o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, başta onun hakkıdır. İbn-i Mes'ud da, aynen rivayetinde diyor ki: Ben gördüm ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Acaba meşahir-i sıddıkîn-i sahabeden olan Enes, Câbir, İbn-i Mes'ud gibi bir cemaat dese: "Ben gördüm." Görmemesi mümkün müdür? Şimdi şu üç misali(örneği) birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize-i bahire(apaçık bir mucize) olduğunu gör ve şu üç tarîk(yol) birleşse, hakikî tevatür hükmünde parmaklarından su akmasını kat'î isbat eder. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın taştan oniki yerde çeşme gibi su akıtması, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünki taştan su akması mümkündür, âdiyat(evren kanunları) içinde naziri(benzeri) bulunur. Fakat et ve kemikten âb-ı Kevser gibi suyun kesretle akmasının naziri(benzeri), âdiyat içinde yoktur.

            Dördüncü Misal: Başta İmam-ı Mâlik, Muvatta' kitab-ı mu'teberinde, Muaz İbn-i Cebel gibi meşahir-i sahabeden haber veriyor ki: Hazret-i Muaz İbn-i Cebel dedi ki: Gazve-i Tebük'te bir çeşmeye rastgeldik, sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Bir parça o suyu toplayınız." Avuçlarında bir parça topladılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı; suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle(bollukla) aktı; bütün orduya kâfi geldi. Hattâ bir râvi olan İmam İbn-i İshak der ki: Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu gürültü yaparak öyle aktı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Muaz'a ferman etti ki:

@®9@«X¬%öÏ|¬V­8ö²G«5ö@«X­Z;ö@«8ö›«h«#ö²–«!ö½?@«[«&ö«t¬"ö²a«7@«0ö²–¬!ö­)@«Q­8ö@«<ö­t¬-x­<ö

Yani: Bu eser-i mu'cize olan mübarek su devam edip, buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin. Ve öyle olmuştur.

            Beşinci Misal: Başta Buharî Hazret-i Bera'dan ve Müslim Hazret-i Selemetebn-i Ekva'dan ve sair kütüb-ü sahiha başka râvilerden müttefikan(hep birlikte aynı şeyi) haber veriyorlar ki: Gazve-i Hudeybiye'de bir kuyuya rastgeldik. Biz dört yüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde birşey bırakmadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu, bir kova su istedi; getirdik. Kovanın içine mübarek ağzının suyunu bıraktı ve dua etti, sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanatı(hayvanları) doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.

            Altıncı Misal: Yine Müslim ve İbn-i Cerir-i Taberî gibi hadîsin dâhî imamları başta olarak, kütüb-ü sahiha nakl-i sahih ile meşhur Ebu Katade'den haber veriyorlar ki: Ebu Katade diyor: Mûte gazve-i meşhuresinde, reislerin şehadetleri üzerine imdada gidiyorduk. Bende bir kırba vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana ferman etti: °v[¬P«2ö½@«A«9ö@«Z«7ö­–x­U«[«,«4ö«t«B«\«N[¬8öÅ]«V«2ö²o«S²&¬!öYani: "Kırbanı sakla, onun büyük işi var." Sonra susuzluk başladı. Yetmişiki kişi idik, -Taberî'nin nakline göre, üçyüz idik- susuz kaldık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Kırbanı getir." Ben getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım, verdiğim gibi kalmıştı.

            İşte şu mu'cize-i bahire-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gör,

¬š@«W²7!ö¬€!«h«O«5ö¬(«G«Q¬"ö¬y¬7³~ö]«V«2ö«:ö¬y²[«V«2ö²v±¬V«,ö«:ö±¬u«.öÅv­ZÁV7«!öde.

            Yedinci Misal: Başta Buharî ve Müslim olarak kütüb-ü sahiha, Hazret-i İmran İbn-i Husayn'dan haber veriyorlar ki: İmran der: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali'ye ferman etti ki: "Filan mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz." Ben ve Ali beraber gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: "Bir kaba bir parça su boşaltınız." Boşalttık. Bereketle dua etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Ferman etti ki: "Herkes gelsin, kabını doldursun." Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular, içtiler. Sonra ferman etti: "Kadına birşeyler toplayınız." Kadının eteğini doldurdular. İmran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyadeleşiyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o kadına ferman etti ki:

_«X[«T«,ö«yÁV7!öÅw¬U´7«:ö@®\²[«-ö¬t¬=@«8ö²w¬8ö²H­'²@«9ö²v«7ö@Å9¬@«4ö]¬A«;²)¬!

Yani: Senin suyundan almadık, belki Cenab-ı Hak bize hazinesinden su içirdi.

            Sekizinci Misal: Başta meşhur İbn-i Huzeyme Sahihinde, râviler Hazret-i Ömer'den naklediyorlar ki: Gazve-i Tebük'te susuz kaldık. Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebu Bekir-is Sıddık, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dua etmek için rica etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı; yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsus olarak hududumuzu tecavüz etmedi. Demek tesadüf içine karışmamış, sırf bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.)dir.

            Dokuzuncu Misal: Meşhur Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs'ın hafidi ve dört imamın ona itimad edip ve ondan tahric-i hadîs ettikleri Amr İbn-i Şuayb'dan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki, demiş: Nübüvvetten(peygamberlikten) evvel(önce), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebu Talib ile deveye binip Arafa civarında Zilmecaz nam mevkie(yere) geldikleri vakit Ebu Talib demiş: "Ben susadım." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebu Talib içmiştir. Muhakkikînden birisi demiş ki: Şu hâdise nübüvvetten(peygamberlikten) evvel olduğundan, irhasat kabilinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binaen bir keramet-i Ahmediye (A.S.M.) sayılabilir.

            İşte şu dokuz misaller gibi, doksan misal olmasa da, belki doksan surette(şekilde) rivayetler; mu'cizat-ı maiyeyi(su mucizesini) haber vermişler. Baştaki yedi misal(örnek), manevî tevatür gibi kat'î(kesin) ve kuvvetlidirler. Âhirdeki(sondaki) iki misal(örnek), çendan(gerçi) o derece tarîkleri(yolları) kuvvetli ve müteaddid(ayrı ayrı) değil, râvileri çok değiller. Fakat sekizinci misalde, Hazret-i Ömer'den rivayet olunan mu'cize-i sahabiyeyi teyid(kuvvet) ve takviye(destek) eden ikinci bir mu'cize-i sahabiye; başta İmam-ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahiha(sağlam kitaplar), Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan yağmur duasını niyaz etti. Çünki ordu suya muhtaçtı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi. Ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdeta yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi gitti. Şu hâdise(olay), nasılki sekizinci misali(örneği) teyid ve kat'î isbat eder; öyle de: Şu hâdisede, meşhur allâmelerden(ilim adamlarından) ve tashihte(sağlamları aramada) çok müşkilpesend(zorluk çıkaran), hattâ çok sahihlere(sağlamlara) mevzu'(uydurma) deyip kabul etmeyen İbn-i Cevzî gibi bir muhakkik(araştırmacı) der ki: Şu hâdise Gazve-i Meşhure-i Bedir'de vuku bulmuş. ¬y¬"ö²v­6«h±¬Z«O­[¬7ö®š@«8ö¬š@«WÅ,7!ö«w¬8ö²v­U²[«V«2ö­Ä±¬i«X­<«:ö   âyet-i kerimesi, o hâdiseyi(olayı) beyan edip(anlatıp), ifade eder. Madem âyet o hâdiseyi gösterir; kat'iyyetinde şübhe kalmaz. Hem dua-i Nebevî ile, birden ve sür'atle ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür(tekrar) etmiş, tek başıyla bir mu'cize-i mütevatiredir(herkesin gördüğü bildiği). Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevatür ile nakledilmiş.

            DOKUZUNCU İŞARET : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın enva'-ı mu'cizatından(mucize çeşitlerinden) birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize-i şeceriye(ağaç mucizelerini), mübarek parmaklarından suyun akması gibi, manen mütevatirdir. Müteaddid(çeşitli) suretleri(şekilleri) var ve çok tarîklerle(yollarla) gelmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın emri için; ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan(açıkca) mütevatir denilebilir. Çünki meşahir-i sıddıkîn-i sahabeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbn-i Abbas, Hazret-i İbn-i Mes'ud, Hazret-i İbn-i Ömer, Hazret-i Ya'lâ İbn-i Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsame Bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahabeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize-i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiînin(sahabeden sonra gelen nesil) yüzer imamları, mezkûr(bahsi geçen) sahabelerden herbir sahabeden ayrı bir tarîk(yol) ile, o mu'cize-i şeceriyeyi(ağaç mucizesini) nakletmişler. Âdeta muzaaf(kat kat) tevatür suretinde(şeklinde) bize nakletmişler. İşte şu mu'cize-i şecere(ağaç mucizesi), hiçbir şübhe kabul etmez bir tevatür-ü manevî-i kat'î(kesin bir manevi tevatür) hükmündedir.

            Şimdi o mu'cize-i kübranın(büyük mucizenin), tekerrür ettiği(tekrarlandığı) halde, birkaç sahih suretlerini(şekillerini), birkaç misal(örnek) ile beyan edeceğiz(anlatacağız):

            Birinci Misal: Başta İmam-ı Mace ve Darimî ve İmam-ı Beyhakî nakl-i sahihle Hazret-i Enes İbn-i Mâlik'ten ve Hazret-i Ali'den ve Bezzaz ve İmam-ı Beyhakî Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Üç sahabe demişler: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzibinden(yalanlamasından) müteessir olarak(etkilenerek) mahzun(hüzünlü) idi. Dedi: «;«G²Q«"ö]¬X«"ÅH«6ö²w«8ö]¬7@«"­!ö«žö®^«<³~ö]¬9¬*«!ö±¬Æ«*ö@«<öEnes'in rivayetinde, Hazret-i Cebrail hazır idi. Vâdi kenarında bir ağaç vardı. Hazret-i Cebrail'in i'lamıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; tâ yanına geldi. Sonra git dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti.

            İkinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz Şifa-i Şerif'te ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an'ane ile, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer'den haber veriyor ki: Bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir bedevi geldi. Ferman etti: ­G<¬h­#ö«w²<«!öNereye gidiyorsun?" Bedevi dedi: "Ehlime." Ferman etti:

«t¬7´)ö²w¬8ö¯h²[«'ö]«7¬!ö«t«7ö²u«;ö "Ondan daha iyi bir hayr istemiyor musun?" Bedevi dedi: "Nedir?" Ferman etti: ­y­7x­,«*«:ö­˜­G²A«2ö!®GÅW«E­8öŖ«!«:ö­y«7ö«t<¬h«-ö«žö­˜«G²&«:ö­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö²–«!ö«G«Z²L«#ö²–«!öBedevi dedi: "Bu şehadete şahid nedir?" Ferman etti: ­?«h­WÅK7!ö­?«h«DÅL7!ö¬˜¬H´;ö "Vâdi kenarındaki ağaç şahid olacak." İbn-i Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şakk etti, geldi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına. Üç defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ağacı istişhad(şahit) etti. Ağaç da, sıdkına şehadet etti. Emretti yine yerine gidip yerleşti.

            Hazret-i Büreyde İbn-i Hasib-il Eslemî tarîkinde(bildirme yolunda), nakl-i sahih ile Büreyde dedi ki: Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında iken, bir seferde bir a'rabî geldi. Bir âyet, yani bir mu'cize istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: ¬¾x­2²G«<ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö¬?«h«DÅL7!ö«t²V¬B¬7ö²u­5öBir ağaca işaret etti; ağaç sağa ve sola meylederek(yönelerek) köklerini yerden çıkarıp, huzur-u Nebevîye (peygamber efendimizin huzuruna) geldi. ¬yÁV7!ö«Äx­,«*ö@«<ö«t²[«V«2ö­•«ŸÅ,7«!ödedi. Sonra a'rabî dedi: "Yine yerine gitsin." Emretti, yerine gitti. A'rabî dedi: "İzin ver, sana secde edeyim." Dedi. "İzin yok kimseye." Dedi: "Öyle ise, senin elini ayağını öpeceğim." İzin verdi.

            Üçüncü Misal: Başta Sahih-i Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: Biz bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yı hacet için bir yer aradı. Settareli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki ağaç yanına. Bir ağacın dalını tuttu, çekti. Ağaç itaat ederek beraber gitti, öteki ağacın yanına getirdi. Muti devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o suretle yanyana getirdi. Sonra dedi: ¬yÁV7!ö¬–²)¬@¬"öÅ]«V«2ö@«W¬\«B²7¬!öYani: "Üstüme birleşiniz." dedi. İkisi birleşerek settare(örtü, gizleme) oldular. Arkalarında kaza-yı hacet(ihtiyacını giderdikten) ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler. İkinci bir rivayette, yine Hazret-i Câbir der ki: Bana emretti ki:

@«W­U«S²V«'ö«j¬V²%«!ö]ÅB«&ö¬t¬B«A¬&@«M¬"ö]¬T«E²7¬!ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö¬t«7ö­Äx­T«<ö¬?«h«DÅL7!ö¬˜¬H´Z¬7ö²u­5ö­h¬"@«%ö@«<

Yani: "O ağaçlara de: Resulullah'ın haceti(ihtiyacı) için birleşiniz." Ben öyle dedim, onlar da birleştiler. Sonra ben beklerken, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi. Başıyla sağa sola işaret etti, o iki ağaç yerlerine gittiler.

            Dördüncü Misal: Nakl-i sahih ile, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsame Bin Zeyd der ki: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yı hacet için hâlî(uygun), settareli(örtülü, gizli) bir yer bulunmuyordu. Ferman etti ki: ¯?«*@«D¬&ö²:«!ö¯u²F«9ö²w¬8ö›«h«#ö²u«;öDedim: Evet, var. Emretti ve dedi:

«t¬7´)ö«u²C¬8ö¬?«*@«D¬E²V¬7ö²u­5«:ö¬yÁV7!ö¬Äx­,«*ö¬‚«h²F«W¬7ö«w[¬#²@«#ö²–«!öÅw­6­h­8²@«<ö¬yÁV7!ö«Äx­,«*öŖ¬!öÅw­Z«7ö²u­5«:ö²s¬V«O²9¬!

            Yani ağaçlara de ki: "Resulullah'ın haceti(ihtiyacınız) için birleşiniz" ve taşlara da de: "Duvar gibi toplanınız." Ben gittim, söyledim. Kasem(yemin) ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hacetinden(ihtiyacını giderdikten) sonra yine emretti: «w²5¬h«B²S«<öÅw­Z«7ö²u­5öBenim nefsim kabza-i kudretinde(kudret elinde) olan Zât-ı Zülcelal'e kasem(yemin) ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp yerlerine gittiler. Şu Hazret-i Câbir ve Üsame'nin beyan ettiği iki hâdiseyi, aynen Ya'lâ İbn-i Murre ve Gaylan İbn-i Selemet-is Sakafî ve Hazret-i İbn-i Mes'ud, Gazve-i Huneyn'de aynen haber veriyorlar.

            Beşinci Misal: İmam-ı İbn-i Fûrek ki, kemal-i içtihad(tam fetvadan) ve fazlından(iyiliklerinden) kinaye olarak Şafiiyy-i Sânî ünvanını alan allâme-i asr(yüz yılın ilim adamı), kat'î(kesin) haber veriyor ki: Gazve-i Taif'te(Taif savaşında), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O halde iken, bir sidre ağacına rastgeldi. Ağaç ona yol verip, atını incitmemek için, iki şakk(parça) oldu.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanımıza kadar o ağaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı.

            Altıncı Misal: Hazret-i Ya'lâ tarîkında -nakl-i sahih ile- haber veriyor ki: Bir seferde, Talha veya Semure denilen bir ağaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın etrafında tavaf eder gibi döndü. Sonra yine yerine gitti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: Å]«V«2ö«v±¬V«,­#ö²–«!ö²a«9«)²@«B²,¬!ö@«ZÅ9¬!öYani: O ağaç, Cenab-ı Hak'tan istedi ki, bana selâm etsin.

            Yedinci Misal: Muhaddisler nakl-i sahih ile İbn-i Mes'ud'dan beyan ediyorlar ki: İbn-i Mes'ud dedi: Batn-ı Nahl denilen nam mevkide(yerde), Nusaybin ecinnileri ihtida için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnilerin geldiklerini haber verdi. Hem İmam-ı Mücahid, o hadîste İbn-i Mes'ud'dan nakleder ki: O cinniler bir delil istediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti. İşte cinn taifesine bir tek mu'cize kâfi(yeter) geldi. Acaba bu mu'cize gibi bin mu'cizat işiten bir insan imana gelmezse, cinnilerin @®O«O«-ö¬yÁV7!ö]«V«2ö@«X­Z[¬S«,ö­Äx­T«<ö   tabir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?

            Sekizinci Misal: Sahih-i Tirmizî nakl-i sahih ile Hazret-i İbn-i Abbas'tan haber veriyorlar ki: İbn-i Abbas dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a'rabîye(arap birine) ferman etti: ¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö]±¬9«!ö­G«Z²L«#«!ö¬^«V²FÅX7!ö¬˜¬H´;ö²w¬8ö«»²H¬Q²7!ö!«H´;ö­€²x«2«(ö²–¬!ö«a²<«!«*«!ö "Ben, bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, iman edecek misin?" "Evet" dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O urcun, ağacının başından kopup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına atladı, geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.

            İşte bu sekiz misal gibi çok misaller var; çok tarîklerle(yollarla) nakledilmişler. Malûmdur ki; yedi- sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binaenaleyh şu en meşhur sıddıkîn-ı sahabeden, böyle müteaddid(ayrı ayrı) tarîklerle(yollarla) ihbar(haber) edilen şu mu'cize-i şeceriye(ağaç mucizeleri), elbette tevatür-ü manevî(manevi tevatür) kuvvetindedir; belki tevatür-ü hakikîdir(hakiki tevatürdür). Zâten Sahabeden sonra Tâbiînin eline geçtiği vakit, tevatür suretini(şeklini) alır. Hususan(özellikle) Buharî, Müslim, İbn-i Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha(sağlam kitaplar); tâ zaman-ı sahabeye(sahabe zamanına) kadar, o yolu o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buharî'de görmek, aynı sahabeden işitmek gibidir.

            Acaba o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ağaçlar, -misallerde göründüğü gibi- onu tanıyıp, risaletini(peygamberliğini) tasdik edip(doğrulayıp), ona selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itaat ettiği halde, kendilerine insan diyen bir kısım camid(cansız), akılsız mahluklar; onu tanımazsa, iman etmezse, kuru ağaçtan çok ednâ(aşağı, adi), odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?

            ONUNCU İŞARET: Şu mu'cize-i şeceriyeyi(ağaç mucizesini) daha ziyade(fazla) takviye eden(destekleyen) mütevatir bir surette(şekilde) nakledilen(anlatılan), hanin-ül ciz' mu'cizesidir. Evet Mescid-i Şerif-i Nebevîde(peygamber efendimizin mescidinde) kuru direğin büyük bir cemaat(toplum) içinde, muvakkaten(geçici bir süre için) firak-ı Ahmedîden(peygamberden ayrılmasından) (A.S.M.) ağlaması; beyan ettiğimiz(anlattığımız) mu'cize-i şeceriyenin(ağaç mucizesinin) misallerini(örneklerini) hem teyid eder(kuvvetlendiri), hem kuvvet verir. Çünki o da ağaçtır, cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevatirdir(herkesin görüp bildirdiği), öteki kısımlar herbirinin nev'i(türü) mütevatirdir. Cüz'iyatları(küçük örnekleri), misalleri çoğu sarih(açık) tevatür derecesine çıkmıyor. Evet Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerif yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu. Onunla konuştu, teselli verdi; sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm pek çok tarîklerle(yollarla), tevatür derecesinde nakledilmiştir.

            Evet hanin-ül ciz' mu'cizesi çok münteşir(yayılmış) ve meşhur ve hakikî mütevatirdir. Sahabelerin bir cemaat-ı âlîsinden(büyük topluluktan), onbeş tarîk(yol) ile gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mu'cizeyi, o tarîklerle arkadaki asırlara haber vermişler. Sahabenin o cemaatinden ülema-i sahabe(sahabe alimlerinden) namdarları ve rivayet-i hadîsin(hadis bildiricilerin) reislerinden(liderlerinden) Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir Bin Abdullah-il Ensarî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer, Hazret-i Abdullah Bin Abbas, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebu Said-il Hudrî, Hazret-i Übeyy İbn-il Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşahir-i ülema-i sahabe(sahabelerin şöhret bulmuş ilim adamları) ve rivayet-i hadîsin(hadis bildirilerin) rüesaları(başkanları, reisleri) gibi, herbiri bir tarîkın(yolun) başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha; arkalarındaki asırlara, o mütevatir mu'cize-i kübrayı(büyük mucizeyi) tarîkleriyle(yollarla) haber vermişler.

            İşte Hazret-i Câbir tarîkında(haber yolunda) der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerifte ¬u²FÅX7!ö­²H¬%ödenilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber-i şerif yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit; direk tahammül edemeyerek(ayrılığa dayanamayarak), hamile deve gibi ses verip inleyerek ağladı. Hazret-i Enes tarîkında der ki: Camus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi. Sehl İbn-i Sa'd tarîkında der: Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı. Hazret-i Übeyy İbn-il Kâ'b tarîkında diyor: Hem öyle ağladı ki, inşikak(yarılma, çatlama) etti. Diğer bir tarîkta, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: ¬h²6±¬H7!ö«w¬8ö«G«T«4ö@«W¬7ö]«U«"ö!«H´;öŖ¬!öYani: "Onun mevkiinde(yerinde) okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlahînin(Allahı zikretmenin) iftirakındandır ağlaması." Diğer bir tarîkte ferman etmiş: ¬yÁV7!ö¬Äx­,«*ö]«V«2ö@®9Çi«E«#ö¬^«8@«[¬T²7!ö¬•²x«<ö]«7¬!ö!«H«U´;ö²Ä«i«<ö²v«7ö­y²8¬i«B²7«!ö²v«7ö²x«7öYani: "Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullah'ın iftirakından(ayrılığından) kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti." Hazret-i Büreyde tarîkında der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup ferman etti:

«¾­h«W«$«:ö«t­.x­'ö­(ÅG«D­<«:ö«t­T²V«'ö­u­W²U«<«:ö«t­5:­h­2«t«7ö­a­A²X«#ö¬y[¬4ö«a²X­6ö›¬HÅ7!ö¬n¬=@«E²7!ö]«7¬!ö«¾Ç(­*«!ö«a²\¬-ö²–¬!

«¾¬h«W«$ö²w¬8ö¬yÁV7!ö­š@«[¬7²:«!ö­u­6²@«<ö¬^ÅX«D²7!ö]¬4ö«t­,¬h²3«!ö«a²\¬-ö²–¬!«:

Sonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da işitti:

]«V²A«<ö«žö¯–@«U«8ö]¬4ö¬yÁV7!ö­š@«[¬7²:«!ö]±¬X¬8ö­u­6²@«<ö¬^ÅX«D²7!ö]¬4ö]¬X²,¬h²3¬!öYani: "Cennet'te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenab-ı Hakk'ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: ­a²V«Q«4ö²G«5öSonra ferman etti:ö¬š@«X«S²7!ö¬*!«(ö]«V«2ö¬š@«T«A²7!ö«*!«(ö«*@«B²'¬!ö   İlm-i Kelâm'ın(Akaid ilminin, biliminin) büyük imamlarından meşhur(şöhret bulmuş, tanınmış) Ebu İshak-ı İsferanî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü. Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise-i hârikadan(harika olaydan) sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Direk, minberin altına konulsun." Minberin altına konuldu, tâ mescid-i şerifin tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhafaza edildi.

            Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu'cizeyi şakirdlerine(talebelerine) ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: "Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a meyl(yönelir) ve iştiyak gösteriyor.. sizler daha ziyade(daha çok, fazla) iştiyaka, meyle müstehaksınız(layıksınız)." Biz de deriz ki: Evet hem ona iştiyak(şevk, istekle) ve meyl(yönelme) ve muhabbet(sevgiyle), onun Sünnet-i Seniyesine ve Şeriat-ı Garrasına ittiba'(uymak) iledir.

            Bir Nükte-i Mühimme: Eğer denilse: Neden Gazve-i Hendek'(Hendek Savaşında)te dört avuç taamla(yemekle) bin adamı doyurmak olan mu'cize-i taamiye(yemek mucizesi) ve mübarek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize-i mâiye(su mucizesi), neden şu hanin-i ciz' mu'cizesi gibi şaşaa ile çok kesretli(fazla) tarîklerle(yollarla) nakledilmemiş(bildirilmemiş)? Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade(fazla) bir cemaatte vuku bulmuş(olmuş)...

            Elcevab: Zuhur eden(çıkan, görülen) mu'cizeler, iki kısımdır. Bir kısmı, nübüvveti(peygamberliği) tasdik(kabul) ettirmek için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhar ediliyor(gösteriliyor). Hanin-i ciz' şu nevidendir(türündendir) ki, sırf nübüvvetin(peygamberliğin) tasdiki(kabulü) için bir hüccet(delil) olarak zuhura(görüntüye) gelmiş ki; mü'minlerin imanını ziyadeleştirmek(artırmak) ve münafıkları(inanmadığı halde inanır gözükenleri) ihlasa ve imana sevketmek(yönlendirmek) ve küffarı(inanmayan inkarcıları) imana getirmek için zahir olmuş(görülmüş). Onun için avam(ilimle meşgul olmayan halk) ve havas(üst tabaka, ilim adamları) herkes onu gördü, onun neşrine(yayılmasına) fazla ihtimam(önem) edildi. Fakat şu mu'cize-i taamiye(yemek mucizesi) ve mu'cize-i mâiye(su mucizesi) ise, mu'cizeden ziyade(fazla) bir keramettir, belki kerametten ziyade(fazla) bir ikramdır, belki ikramdan ziyade ihtiyaca binaen bir ziyafet-i Rahmaniyedir(Rahmani bir ziyafettir). Onun için çendan(gerçi) dava-yı nübüvvete(peygamberlik davasına) delildir ve mu'cizedir; fakat asıl maksad(amaç): Ordu aç kalmış; bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği(yarattığı) gibi, Cenab-ı Hak hazine-i gaybdan(gayb hazinesinden) bir sa'(parça) taamdan(yemekten), bin adama ziyafet veriyor. Hem susuz kalmış mücahid bir orduya, kumandan-ı a'zamın(büyük kumandanın: Hz. Muhammed) parmaklarından, âb-ı Kevser(Kevser suyu) gibi su akıttırıp içiriyor. İşte şu sır içindir ki, mu'cize-i taamiye(yemek mucizesi) ve mu'cize-i mâiyenin(su mucizesinin) her bir misali(örneği), hanin-i ciz' derecesine çıkmıyor. Fakat o iki mu'cizenin cinsleri ve nevileri(türleri) külliyet(toplamı) itibariyle(yönünden), hanin-i ciz' gibi mütevatir ve kesretlidir(çoktur). Hem taamın(yemeğin) bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor. Onun için fazla intişar etti(yayıldı).

            Eğer denilse: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın her hal ve hareketini kemal-i ihtimam(tam bir özenle) ile sahabeler muhafaza ederek(koruyarak) nakletmişler(bildirmişler). Böyle mu'cizat-ı azîme(büyük mucizeleri), neden on-yirmi tarîk(yol) ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?

            Elcevab: Birinci şıkkın cevabı: Dördüncü İşaretin Üçüncü Esasında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe(doktora) gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder(bilgilenir, alıntı yapıp ona uyar); mes'ele-i şer'iye(dini şartlar, hükümler için), müftüden haber alınır ve hâkeza(bunun gibi)... Öyle de, sahabe içinde ehadîs-i Nebeviyeyi(peygamberin hadislerini) gelecek asırlara ders vermek için, ülema-i sahabeden(sahabelerin) bir kısım, ona manen muvazzaf(görevli, vazifeli) idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına(ezberlenip korunmasına) vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i Kübra(halifelik, büyük halifelik) ile meşgul imiş. Onun için, ehadîsi(hadisleri) ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip(güvenip); ondan, rivayeti az ederdi. Hem madem sıdık(doğru), sadûk, sadık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarîk(yol) ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim(önemli) hâdiseler(olaylar), iki-üç tarîk(yol) ile geliyor.

            ONBİRİNCİ İŞARET: Onuncu İşaret, nasılki şecer(ağaç) taifesindeki(türündeki) mu'cize-i Nebeviyeyi(peygamber mucizelerini) gösterdi. Onbirinci İşaret dahi, cemadatta taş ve dağ taifesinin mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine işaret edecek. İşte biz de, o çok kesretli misallerinden yedi-sekiz misali zikredeceğiz:

            Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Hazret-i Kadı-yı İyaz, Şifa-i Şerif'inde ulvî bir senedle ve Buharî sahibi gibi mühim imamlardan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hâdim-i Nebevî Hazret-i İbn-i Mes'ud der ki: "Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk."

            İkinci Misal: Nakl-i sahih ile, Enes ve Ebu Zerr'den kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı, mübarek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebu Bekir-is Sıddık'ın eline koydu, yine tesbih ettiler. Ebu Zerr-i Gıffarî tarîkında(yolunda) der ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman'ın eline koydu, yine tesbihe başladılar. Sonra Hazret-i Enes ve Ebu Zerr diyorlar ki: "Ellerimize koydu, sustular."

            Üçüncü Misal: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Âişe-i Sıddıka'dan nakl-i sahih(sağlam bir bildiri) ile sabittir ki: Dağ, taş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a "Esselâmü aleyke ya Resulallah" diyorlardı. Hazret-i Ali'nin tarîkında diyor ki: Bidayet-i nübüvvette, navahi-i Mekke'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rastgeldiğimiz vakit, "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyorlardı. Hazret-i Câbir, tarîkında der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm taş ve ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad edip(yönelip), "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyordular. Câbir'in bir rivayetinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:    Å]«V«2ö­v±¬V«,­<ö«–@«6ö!®h«D«&ö­¿¬I²2«ž«ö]±¬9¬!ö

Bazıları demişler ki: O, Hacer-ül Esved'e işarettir. Hazret-i Âişe'nin tarîkında demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

¬yÁV7!ö«Äx­,«*ö@«<ö«t²[«V«2ö­•«ŸÅ,7«!ö«Ä@«5öެ!ö¯h«D«-ö«ž«:ö¯h«D«E¬"öÇh­8«!ö«žö­a²V«Q«%ö¬^«7@«,±¬h7@¬"ö­u[¬=!«h²A«%ö]¬X«V«A²T«B²,!ö@ÅW«7

            Dördüncü Misal: Nakl-i sahih ile Hazret-i Abbas'tan haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas'ı ve dört oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber, mülâet denilen bir perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi:

]¬B«=«Ÿ­W¬"ö²v­;@Å<¬!ö›¬h²B«,«6ö¬*@ÅX7!ö«w¬8ö²v­;²h­B²,@«4ö­˜x­X«"öš«žÎx´;ö«:ö]¬"«!ö­x²X¬.«:ö]±¬W«2ö!«H´;ö±¬Æ«*@«<

deyip, dua etti. Birden evin damı ve kapısı ve duvarları, "Âmîn, Âmîn" diyerek duaya iştirak ettiler(ortak oldu).

            Beşinci Misal: Başta Buharî, İbn-i Hibban, Davud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha müttefikan(birleşerek, aynı şeyi söyleyerek) Hazret-i Enes'ten, Ebu Hüreyre'den, Osman-ı Zinnureyn'den, Aşere-i Mübeşşere'den Said İbn-i Zeyd'den haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık, Ömer-ül Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı'nın başına çıktılar. Cebel-i Uhud(Uhud dağı) ya onların mehabetlerinden(sevgilerinden) veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye(harekete) geldi, kımıldandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:

¬–!«G[¬Z«-ö«:ö½s<±¬G¬.ö«:öÊ]¬A«9ö«t²[«V«2ö@«WÅ9¬@«4ö­G­&­!ö@«<ö²a­A²$­!

            Şu hadîs, Hazret-i Ömer ve Osman şehid olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir(önceden haber vermedir). Şu misalin(örneğin) tetimmesi(tamamlanması) olarak nakledilmiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: "Ya Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tazib eder. Onun için korkarım." Cebel-i Hira çağırdı: Å]«7¬!ö¬yÁV7!ö«Äx­,«*ö@«<ö "Bana gel." Bu sır içindir ki, ehl-i kalb, Sebir'de havf(korku) ve Hira'da da emniyeti(güveni) hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil(kendine göre, ayrı, farklı) abddir(kuldur), müsebbihtir ve vazifedardırlar(görevlidirler). Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.

            Altıncı Misal: Nakl-i sahih ile Abdullah İbn-i Ömer'den haber veriyorlar ki, demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken

¬y¬X[¬W«[¬"ö°€@Å<¬x²O«8ö­€!«x´WÅ,7!«:ö¬^«8@«[¬T²7!ö«•²x«<ö­y­B«N²A«5ö@®Q[¬W«%ö­Œ²*«ž²!«:ö¬˜¬*²G«5öÅs«&ö«yÁV7!ö!:­*«G«5ö@«8«: 

âyetini okudu. Ve dedi: ­Ä@«Q«B­W²7!ö­h[¬A«U²7!ö@«9«!ö­*@ÅA«D²7!ö@«9«!ö­*@ÅA«D²7!ö@«9«!ö­Äx­T«<«:ö­y«,²S«9ö­v±¬P«Q­<ö«*@ÅA«D²7!öŖ¬! dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi, korktuk ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşürecek bir derecede sallandı.

            Yedinci Misal: Nakl-i sahih ile, Habr-ül Ümme ve Tercüman-ül Kur'an olan Hazret-i İbn-i Abbas ve hâdim-i Nebevî ve ülema-i azîme-i sahabeden(sahabeden büyük bilim adamları) olan İbn-i Mes'ud'dan haber veriyorlar ki, demişler: Feth-i Mekke gününde, Kâ'be ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üçyüz altmış sanem(put) vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde kavse benzer bir değnekle, o sanemlere birer birer işaret ederek @®5x­;«+ö«–@«6ö«u¬0@«A²7!öŖ¬!ö­u¬0@«A²7!ö«s«;«+ö«:öÇs«E²7!ö«š@«%ö   deyip, hangisine işaret etti, yere düştü. Sanemin(putun) yüzüne işaret ettiyse, arkasına düşer; arkasına işaret ettiyse, yüzüstüne düşer ve hâkeza(bunun gibi).. sanemler(putlar) yere yuvarlandılar.

            Sekizinci Misal: Meşhur Buheyra-yı Rahib'in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten(peygamberlikten) evvel(önce), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amucası Ebu Talib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Buheyra-yı Rahib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilat etmeyen(fazla konuşmayan) münzevi(kabuğuna çekilmiş) Buheyra-yı Rahib birden çıkageldi. Kafile içinde Muhammed-ül Emin'i (A.S.M) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyid-ül Âlemîn'(evrenin reisidir)dir ve peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden biliyorsun?" Mübarek rahib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti(yöneldi), gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet(durum) gördüm. Bu ise, nebilere(peygamberlere) yapılır.

            İşte bu sekiz misal(örnek) gibi, belki seksen misal var. Bu sekiz misal birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe onu koparamaz ve sarsamaz. Şu cins mu'cize umumiyeti(genel) itibariyle(yönden), yani cemadatın(cansızların) dava-yı nübüvvete(peygamberlik davasına) delil olarak konuşmaları, manevî tevatür hükmünde yakîni ve kat'iyyeti(kesinliği) ifade eder. Herbir misal(örnek), mecmuun(toplamının, hepsinin) kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır. Evet zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir(sağlamlaşır). Zaîf(zayıf), kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse; öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur.

            ONİKİNCİ İŞARET: Onbirinci İşaretle alâkadar(ilgili) olan üç misal, fakat gayet mühim(önemli) misallerdir. Birinci misal: ]«8«*ö«yÁV7!öÅw¬U7«:ö«a²[«8«*ö²)¬!ö«a²[«8«*ö@«8«:ö   nass-ı kat'îsiyle ve ehl-i tahkik(gerçekleri araştıran) umum(bütün) müfessirlerin(Kuranı açıklayanların) tahkikiyle(araştırmaları ve bulmalarıyla) ve umum(bütün) ehl-i hadîsin(hadis ilim adamlarının) ihbarıyla(haber vermeleriyle), Gazve-i Bedir'(Bedir Savaşı)de, şu âyet haber veriyor ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, ­˜x­%­x²7!ö¬a«;@«-ödedi. ­˜x­%­x²7!ö¬a«;@«-ökelimesi bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar.

            Hem Gazve-i Huneyn'de, başta İmam-ı Müslim olarak ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve-i Huneyn'de -Bedir gibi- küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, ­˜x­%­x²7!ö¬a«;@«-ödiyerek, herbirinin kulağına bir ­˜x­%­x²7!ö¬a«;@«-ökelimesi girdiği gibi; biiznillah(Allah’ın izniyle), herbirinin yüzüne bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar. İşte Bedir'de ve Huneyn'deki hârika olan şu hâdise, esbab-ı âdi(normal her zaman olan kanun ve olay ) ve kudret-i beşer(insanın kudreti, gücü) dâhilinde(içinde) olmadığından, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ]«8«*ö«yÁV7!öÅw¬U´7«:ö«a²[«8«*ö²)¬!ö«a²[«8«*ö@«8«:ö   ferman eder. yani "O hâdise, kudret-i beşer haricindedir(dışındadır). Kuvve-i beşeriye(İnsanların kuvveti) ile değil; belki fevkalâde(son derece harika) bir surette(şekilde), kudret-i İlahiye(Allah’ın kudreti) ile olmuştur."

            İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha(sağlam kitaplar) haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de bir Yahudi kadını, bir keçiyi biryan yapıp pişirmiş, gayet müessir(etkili) bir zehir ile zehirlemiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a göndermiş. Sahabeler yemeye başladılar. Birden ferman etti: ½^«8x­W²,«8ö_«ZÅ9«!ö]¬X²#«h«A²'«!ö_«ZÅ9¬!ö²v­U«<¬G²<«!ö!x­Q«4²*¬!öYani, pişirilen keçi bana der ki: "Ben zehirliyim" diye haber veriyor. Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin tesirinden(etkisinden), Bişr İbn-il Berra', aldığı bir tek lokmadan vefat etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Ferman etti: "Neden böyle yaptın?" O menhuse dedi: "Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer padişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım." Bazı rivayette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl-i tahkik demiş ki: Kendi öldürtmemiş; fakat Bişr'in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler. Şu vak'a-i acibedeki(acayip olaydaki) vech-i i'cazı(mucizelik yönünü) gösterecek iki-üç noktayı dinle:

            Birincisi: Bir rivayette(bildirme, anlatım yolunda) var ki, o keçinin kolu haber verdiği vakit, bazı sahabeler de işittiler.

            İkincisi: Hem bir rivayette vardır ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm haber verdikten sonra dedi: "Bismillah deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha tesir etmeyecektir." Şu rivayeti çendan(gerçi) İbn-i Hacer-i Askalanî kabul etmemiş, fakat başkaları kabul etmişler.

            Üçüncüsü: Hem dessas(fitneci) Yahudiler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ve mukarrebîn-i Sahabeye(Sahabenin peygamberimize yakın olanlarına) birden darbe vurmak istedikleri halde, birden gaibden(gizliden, bilinmeyenden) haber verilmiş gibi, hâdisenin(olayın) inkişafı(yayılması) ve desiselerinin(hilelerinin) akîm(boş) kalması ve o ihbarın(haberin) ifade ettiği vakıa(olay) doğru çıkması ve hiçbir vakit sahabeleri nazarında(bakışında) mütehalif(tartışmalı, ihtilaf) bir haberi görülmeyen Zât-ı Ahmediyenin "Şu keçinin kolu bana söylüyor" demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü işitmesi kadar kanaat-ı kat'iyyeleri(tam bir güvenleri) olmuş.

            Üçüncü Misal: Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın "yed-i beyza"(parlayan eli) ve "asâ" mu'cizesine nazire(benzer) olarak, üç hâdisede bir mu'cize-i Ahmediye:

            Birincisi: Hazret-i İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Ebî Said-il Hudrî'den tahric ve tashih eder ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Katade İbn-i Nu'man'a karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve ferman eder ki: "Sana lâmba gibi, onar arşın(uzunluk ölçüsü, metre gibi) her tarafta ışık verecek. Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu hanenden(evinden) çıkar, tardet(kov)." Katade değneği alır, gider. Yed-i beyza gibi ışık verir. Evine gider; o siyah şahsı görür, tardeder.

            İkincisi: Bir menba'-ı garaib(garip olayların yeri) olan Gazve-i Kübra-yı Bedir'de, Ukkaşe İbn-il Mihsan-il Esedî'nin müşriklerle(Allaha putları ortak koşanlarla) döğüşürken kılıncı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona kılıncına mukabil(karşılık) kalınca bir değnek verdi. Dedi: "Bununla harbet." Birden değnek, biiznillah uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, tâ Yemame Harbi'nde şehid oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise kat'îdir(kesindir). Çünki Ukkaşe bütün hayatında onunla iftihar etmiş(övünmüş) ve o kılınç "El-Avn" namıyla meşhur olmuş. İşte Hazret-i Ukkaşe'nin iftiharı ve kılıncın Avn namıyla, kılınçların fevkinde iştiharı(yayılması), şu hâdisenin iki hüccetidir(delilidir).

            Üçüncüsü: İbn-i Abd-il Berr gibi bir allâme-i asır(çağların ilim adamları) ve ehl-i tahkikin(gerçekleri araştıran ve bulan araştırmacılar) büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve-i Uhud'da Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın halazadesi olan Abdullah İbn-i Cahş harbederken kılıncı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bir değnek verdi. O değnek, onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser-i mu'cize olan kılınç, bâki kaldı. Meşhur İbn-i Seyyid-in Nas siyerinde haber veriyor ki: Bir zaman sonra, Abdullah o kılıncı Bugay-ı Türkî namında bir adama, ikiyüz liraya sattı. İşte bu iki kılınç asâ-yı Musa(Musa peygamberin asası) gibi birer mu'cizedir. Fakat asâ-yı Musa, vefat-ı Musa'(Musa peygamberin vefatı)dan sonra vech-i i'cazı(mucizelik yönü) kalmadı. Fakat şunlar bâki kaldılar.

            ONÜÇÜNCÜ İŞARET: Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev'i(çeşidi) dahi; hastalar ve yaralılar nefes-i mübarekiyle(mübarek nefesiyle) şifa bulmalarıdır. Şu nevi mu'cize-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm); nev'i itibariyle manevî mütevatirdir. Cüz'iyatları(küçükleri), bir kısmı dahi manevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî(tek kişinin haber verdiği) ise de, ilm-i hadîsin(hadis ilminin) müdakkik(araştırmacı) imamları tashih(sağlamlaştırdığı) ve tahric(çıkarma) ettikleri için, kanaat-ı ilmiye(ilim yönünden güven) verir. Biz de pek çok misallerinden(örneklerinden), birkaç misalini(örneğini) zikredeceğiz(anlatacağız):

            Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı-yı Iyaz, Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddid(ayrı ayrı) tarîklerle(yollarla), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hâdimi(hizmetçisi) ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında ordu-yu İslâmın baş kumandanı ve İran'ın fâtihi(İranın fetheden) ve Aşere-i Mübeşşere'(Dünyadayken cennetle müjdelenen on sahabe)den olan Hazret-i Sa'd İbn-i Ebî Vakkas diyor:

            Gazve-i Uhud'da ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idim. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu. "At!" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi. Ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım. Kanatlı oklar gibi uçardı, küffarın cesedine yerleşirdi. O halde iken, Katade İbn-i Nu'man'ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadekası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu. Şu vakıa(olay) çok iştihar(yayılmış) etmiş. Hattâ Katade'nin bir hafidi(torunu), Ömer İbn-i Abd-il Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafidiyim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifa buldu. En güzel göz o olmuş." diye, nazm(şiir) suretinde(şeklinde) Hazret-i Ömer'e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış. Hem nakl-i sahih ile haber verilmiş ki: Meşhur Ebî Katade'nin, Yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mübarek eliyle meshetmiş. Ebî Katade der ki: "Kat'iyyen ve aslâ ne acısını ve ne de cerahatini(yarasını) görmedim.

            İkinci Misal: Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha(sahih kitaplar) haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak(ilaç) gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifa bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kal'asının pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, Kal'a-i Hayber'i fethetti. Hem o vakıada, Seleme İbn-i Ekva'ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.

            Üçüncü Misal: Başta Nesaî olarak erbab-ı Siyer(Peygamberlerin hayatını anlatan tarih), Osman İbn-i Huneyf'ten haber veriyorlar ki: Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir a'ma(kör) geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:

@«<ö¬^«W²&Åh7!ö±¬]¬A«9ö¯GÅW«E­8ö±¬]¬A«X¬"ö«t²[«7¬!ö­yÅ%«x«#«!«:ö«t­V«\²,«!ö]±¬9¬!öÅv­ZÁV7!ö¬u­5«:ö¬w²[«B«Q²6«*ö±¬u«.öÅv­$ö²@Å/«x«#«:ö²s¬V«O²9@«4

Å]¬4ö­y²Q±¬S«-öÅv­ZÁV7«!ö›¬h«M«"ö²w«2ö«r¬L²U«<ö²–«!ö«t±¬"«*ö]«7¬!ö«t¬"ö­yÅ%«x«#«!ö]±¬9¬!ö­GÅW«E­8

O gitti öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.

            Dördüncü Misal: Büyük bir imam olan İbn-i Vehb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr'in ondört şehidinden birisi olan Muavviz İbn-i Afra', Ebu Cehil ile döğüşürken; Ebu Cehil-i Laîn, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harbetti. Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede(savaşta) Hubeyb İbn-i Yesaf'ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş. İşte şu iki vakıa(olay), çendan(gerçi) âhâdîdir(bir kişiyi ilgilendirir) ve haber-i vâhidir(tek bir haberdir); fakat İbn-i Vehb gibi bir imam tashih etse, Gazve-i Bedir gibi bir menba'-ı mu'cizat(mucize kaynağı) olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller(örnekler) bulunsa; elbette şu iki vakıa(olay), kat'î(kesin) ve vaki'(olmuştur)dir denilebilir.             İşte ehadîs-i sahiha ile sübut(kesinleşen) bulan belki bin misal(örnek) var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli ona şifa olmuş.

BU PARÇA ALTUN VE ELMAS İLE YAZILSA LİYAKATI(değer, layıktır) VAR

            Evet sâbıkan(anlattığımız gibi) bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; «a²[«8«*ö²)¬!ö«a²[«8«*ö@«8«:ö   sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama(dağılmaya) sevketmesi(yönlendirmesi); ­h«W«T²7!öÅs«L²9!ö«:ö   nassı(hükmü) ile aynı avucunun parmağıyla Kamer'i(Ay’ı) iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar hârika bir mu'cize-i kudret-i İlahiye(Yaratıcının kudret mucizesi) olduğunu gösterir. Güya(sanki) ahbab(dostlar) içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir(her şeyin O’na ihtiyacı olanın zikir yeri) ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'daya(düşmana) karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir(Rabbani cephane) ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir(Allah’ın eczanesi) ki, hangi derde temas etse derman olur. Ve celal(öfke) ile kalktığı vakit, Kamer'i(Ay’ı) parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal(sevgi, şefkat) ile döndüğü vakit, âb-ı kevser(Kevser suyu) akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet(rahmet çeşmesi) hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata(mucizelere) mazhar(uğrama) ve medar(yer) olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat(Evrenin yaratıcısı) yanında ne kadar makbul(kabul) olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat(uyacağına yemin) edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet(ap açık, gözle görülür) derecesinde anlaşılmaz mı?..

            Bir Sual: Deniliyor ki: Sen çok şeylere mütevatir dersin, halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz?

            Elcevab: Ülema-i Şeriat(Din adamları) yanında çok mütevatir ve bedihî(açık) şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür(bilinmezler). Ehl-i hadîs yanında da çok mütevatir var, sairlerin(diğerlerin) yanında âhâdî(tek kişinin bildiği) de olmuyor ve hâkeza... Her fennin ehl-i ihtisası(branş sahipleri), o fenne göre bedihiyatı(açıklığı), nazariyatı(bakışları) beyan edilir(anlatılır). Umum(bütün) halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına(ilim adamlarına) itimad eder(güvenir), teslim olur veya içine girer, görür. Şimdi haber verdiğimiz hakikî mütevatir(sağlamlığı kesin ve vukuunu herkesin bildiği) veya manevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat'iyyeti(kesinliği) ifade eden vakıalar(olaylar), hem ehl-i hadîs(hadisçiler), hem ehl-i şeriat(ayet ve hadislerden hüküm ve kanun çıkaranlar), hem ehl-i Usûlüddin(Dinin ahlak sınırları), hem ekser(çoğunluğun) tabakat-ı ülemada(ilim adamlarının mertebelerinde) hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam(halk) veya gözünü kapayan nâdanlar(düşmanlar) bilmezlerse, kabahat onlara aittir.

            Beşinci Misal: İmam-ı Bagavî tahrici ve tashihi ile haber veriyor ki: Aliyy-ibn-il Hakem'in Gazve-i Hendek'te küffarın(inkarcıların) darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti(okşadı). Dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.

            Altıncı Misal: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: İmam-ı Ali gayet hasta idi. Izdırabından(acısından) kendi kendine dua edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: ¬y¬S²-!öÅv­ZÁV7«!öVe ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu, "Kalk!" dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim."

            Yedinci Misal: Şürehbil-el Cuhfî'nin meşhur kıssasıdır ki: Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıncı ve atın dizginini tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.

            Sekizinci Misal: Altı çocuğun herbiri ayrı ayrı birer mu'cize-i Ahmediyeye mazhar oldu.

            Birincisi: İbn-i Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki: Bir kadın bir çocuğu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına getirdi. O çocukta bir bela vardı, konuşmuyordu, aptal idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı. O suyu kadına verdi, çocuğa içirsin ferman etti. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belasından bir şey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın(insanların akıllılarının) fevkine(üstüne) çıktı.

            İkincisi: Nakl-i sahih ile, Hazret-i İbn-i Abbas demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu; birden çocuk istifra'(kustu) etti. İçinden küçük hıyar kadar siyah bir şey çıktı, çocuk şifa bulup gitti.

            Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesaî nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Muhammed İbn-i Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü, dakikasında şifa buldu.

            Dördüncüsü: Büyümüş fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına geldi. Çocuğa ferman etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk, ¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö«a²9«!ödeyip tekellüme(konuşmaya) başlamış.

            Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada(uyanıkken) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'la mükerrer(tekrar eden) surette(şekilde) müşerref(şereflenen) olan Celaleddin-i Süyutî ve asrın imamı tahric ve tashih ile Mübarek-ül Yemame ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih(yönelmiş) olmuş. Çocuk tekellüme(konuşmaya) başlamış, ¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö«tÅ9«!ö­G«Z²-«!ödemiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mu'cize-i Ahmediyeye ve "Bârekâllah" dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarek-ül Yemame" ismiyle şöhret bulmuş.

            Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat'edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ­˜«h«$«!ö²p«O²5!öÅv­ZÁV7«!ödemiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.

            Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet hayâsız(utanmaz) kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde(üstünde) bir hayâ sahibi oldu.

            İşte bu sekiz misal(örnek) gibi, seksen değil, belki sekizyüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü Siyer ve ehadîste beyan edilmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli Hakîm-i Lokman(Lokman Hekimin)'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat(hayat suyu) çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nefesi gibi meded-res(kurtarıcı) ve şifa-resan(tedavi dağıtan) olsa ve nev'-i beşer(insan türü) çok musibet ve belalara giriftar(girse) olsa; elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a hadsiz müracaatlar(yardım istemeler) olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar(deliler) pek kesretli(çoklukla) gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm(büyük) imamlarından ve çok sahabelerle görüşen, Taus denilen Ebu Abdurrahman-il Yemanî, kat'iyyen(kesinlikle) haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ne kadar mecnun(deli) gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine(göğüsüne) elini koymuş ise, kat'iyyen(kesinlikle) şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.

            İşte Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat'î(kesin) ve küllî hükmetmişse; elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş, elbette müracaatlar binler olacaktır.

            ONDÖRDÜNCÜ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın enva'-ı mu'cizatından(mucizelik türlerinden) bir nev'-i azîmi(büyük kısmının çeşidi), duasıyla zahir(görülür) olan hârikalardır. Evet şu nevi(tür), kat'î(kesin) ve hakikî(gerçek) mütevatirdir. Cüz'iyat(küçük örnekleri) ve misalleri o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misallerin çokları var ki, onlar da mütevatir derecesine çıkmışlar. Belki tevatüre yakın meşhur olmuşlar. Bir kısmını öyle imamlar nakletmiş ki, meşhur mütevatir gibi, kat'iyyeti(kesinliği) ifade eder. Biz şu pek çok misallerinden(örneklerinden), tevatüre yakın ve meşhur derecesinde münteşir(yayılmış) bazı misalleri(örnekleri), nümune(özet) olarak ve her misalinde(örneğinde) birkaç cüz'iyatını(küçük örneklerin i) zikredeceğiz(anlatacağız):

            Birinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yağmur duası, tevatür derecesinde ve çok defa tekrar ile, daima sür'atle(hemen) kabul olması, başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadîs(hadis imamları) nakletmişler. Hattâ bazı defa minber-i şerif(cami minberi) üstünde, yağmur duası için elini kaldırıp, indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz(anlattığımız) gibi, bir-iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu. Hattâ nübüvvetten(peygamberlikten) evvel(önce), cedd-i Nebi Abdülmuttalib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın küçüklük zamanında mübarek yüzüyle yağmur duasına giderdi. Onun yüzü hürmetine gelirdi ki; o hâdise, Abdülmuttalib'in bir şiiri ile iştihar(yayılmış) bulmuş. Hem vefat-ı Nebevîden(peygamberin ölümünden) sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas'ı vesile yapıp demiş: "Yâ Rab! Bu senin habibinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver." Yağmur gelmiş.

            Hem İmam-ı Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için dua taleb edildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: "Aman dua et, kesilsin." Dua etti, birden kesildi.

            İkinci Misal: Tevatüre yakın meşhurdur ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahabe ve imana gelenler daha kırka vâsıl olmadan(oluşmadan) ve gizli ibadet etmekte iken dua etti: ¬•@«L¬Z²7!ö¬w²"!ö:¬h²W«Q¬"ö²:«!ö¬Æ@ÅO«F²7!ö¬w²"!ö¬h«W­Q¬"ö«•«Ÿ²,¬ž²!öÅi¬2«!öÅv­ZÁV7«!öBir-iki gün sonra, Hazret-i Ömer İbn-il Hattab imana geldi ve İslâmiyeti ilân ve i'zaz(açıktan duyurmaya) etmeye vesile oldu. "Faruk" ünvan-ı âlîsini aldı.

            Üçüncü Misal: Bazı sahabe-i güzine, ayrı ayrı maksadlar(amaçlar) için dua etmiş. Duası öyle parlak bir surette kabul olmuş ki, o keramet-i duaiye(dua kerametleri), mu'cize derecesine çıkmış. Ezcümle, başta Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki: İbn-i Abbas'a şöyle dua etmiş: «u<¬:²@ÅB7!ö­y²W±¬V«2«:ö¬w<±¬G7!ö]¬4ö­y²Z±¬T«4öÅv­ZÁV7«!ööDuası öyle makbul(kabul) olmuş ki; İbn-i Abbas, Tercüman-ül Kur'an ünvan-ı zîşanını(şanlı unvan sahibini) ve Habr-ül Ümme, yani allâme-i ümmet(Müslümanların bilim adamı, alimi) rütbe-i âlîsini(yüksek rütbesini) kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret-i Ömer, onu ülema(ilim adamları) ve kudema-yı sahabe(sahabelerin alimlerinin) meclisine(topluluğuna) alıyordu.

            Hem başta İmam-ı Buharî, ehl-i kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Enes'in vâlidesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a niyaz etmiş ki: "Senin hâdimin(hizmetçin) olan Enes'in evlâd ve malı hakkında bereket ile dua et." O da dua etmiş:

­y«B²[«O²2«!ö@«W[¬4ö­y«7ö²¾¬*@«"«:ö­˜«G«7«:«:ö­y«7@«8ö²h¬C²6«!öÅv­ZÁV7«!

demiş. Hazret-i Enes âhir(son) ömründe kasem(yemin) ile ilân ediyor ki: "Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim(gömmek). Benim malım ve servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes'ud(mutlu) yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki pek çoktur. Bunlar, bütün dua-yı Nebeviyenin(peygamberin duasının) bereketindendir."

            Hem başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Aşere-i Mübeşşere'den Abdurrahman Bin Avf'a, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kesret-i mal ve bereketle(malın ve bereketinin çok olması için) dua etmiş. O duanın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber "fîsebilillah"(Allah rızası için) tasadduk(sadaka) etmiş. İşte dua-yı Nebeviyenin(peygamberin duasının) bereketine bakınız, "Bârekâllah" deyiniz.

            Hem İmam-ı Buharî başta olarak râviler naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn-i Ebî Ca'de'ye ticarette kâr ve kazanç için bereketle dua etmiş. Urve diyor ki: Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum. İmam-ı Buharî der ki: "Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç bulurdu."

            Hem Abdullah İbn-i Cafer'e, kesret-i mal ve bereket(malın ve bereketinin bolluğu) için dua etmiş. Hazret-i Abdullah İbn-i Cafer, o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket-i dua-yı Nebevî ile hasıl olan serveti kadar, sehavetle(cömertlikle) de iştihar(şöhret) etmiş. Bu neviden(türden) çok misaller(örnekler) var. Nümune için bu dört misalle(örnekle) iktifa ediyoruz(yeterli).

            Hem başta İmam-ı Tirmizî, haber veriyor ki: Sa'd İbn-i Ebî Vakkas için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etmiş: ­y«#«x²2«(ö²`¬%«!öÅv­ZÁV7«!ödemiş. Sa'd'ın duasının kabulü için dua etmiş. O asırda, Sa'd'ın bedduasından herkes korkuyordu. Duasının kabulü de şöhret buldu.

            Hem meşhur Ebu Katade'ye ferman etmiş: ¬˜¬h«L«"ö«:ö¬˜¬h²Q«-ö]¬4ö­y«7ö²¾¬*@«"öÅv­ZÁV7«!ö«t«Z²%«:ö­yÁV7!ö«d«V²4«!ödiye, genç kalmasına dua etmiş. Ebu Katade yetmiş yaşında vefat ettiği vakit onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl-i sahih ile şöhret bulmuş.

            Hem meşhur şâir Nâbiga'nın kıssa-i meşhuresidir(meşhur kıssası: hikayesi) ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra: !®h«Z²P«8ö«t¬7´)ö«»²x«4ö­G<¬h­9ö@Å9¬!ö«:ö@«X­=@«X«,«:ö_«9­G²D«8ö«š@«WÅ,7!ö@«X²R«V«"öYani: "Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülatafe(şaka) suretinde(şeklinde) ferman etti: Ó«Ÿ²[«7ö@«"«!ö@«<ö«w²<«!ö]«7¬!öDedi: ¬yÁV7!ö«Äx­,«*ö@«<ö¬^ÅX«D²7!ö]«7¬!öYani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm latife olarak dedi: "Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?" Nâbiga dedi: "Göklerin fevkinde(üstünde) Cennet'e gitmek istiyoruz." Sonra bir manidar şiirini daha okudu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti: «¾@«4ö­yÁV7!ö¬m­N²S«<ö«žöYani, "Senin ağzın bozulmasın." İşte o dua-yı Nebevînin bereketiyle, o Nâbiga yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı. Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.

            Hem nakl-i sahih ile İmam-ı Ali için dua etmiş ki: Åh«T²7!«:öÅh«E²7!ö¬y¬S²6!öÅv­ZÁV7«!öYani: "Ya Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme." İşte şu dua bereketiyle, İmam-ı Ali kışta yaz libasını(elbisesini) giyerdi, yazda kış libasını giyerdi. Der idi ki: O duanın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum.

            Hem Hazret-i Fatıma için dua etmiş: @«Z²Q¬D­#ö«žöÅv­ZÁV7«!öYani: "Açlık elemini ona verme." Hazret-i Fatıma der ki: "O duadan sonra açlık elemini(çilesini) görmedim."

            Hem Tufeyl İbn-i Amr, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan bir mu'cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ­y«7ö²*±¬x«9öÅv­ZÁV7«!ödemiş. İki gözü ortasında bir nur zuhur etmiş. Sonra değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile "Zinnur" diye iştihar(şöhret) bulmuş. İşte bu vakıalar(olaylar), ehadîs-i meşhuredendir(şöhret bulmuş hadislerden) ki, kat'iyyet(kesinlik) peyda etmişler.

            Hem Ebu Hüreyre, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a şekva(şikayete) etmiş ki, "Nisyan(unutkanlık) bana ârız(engel) oluyor." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş, bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübarek avucu ile gaibden(gaybdan, bilinmeyenden) birşey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki-üç defa öyle yaparak Ebu Hüreyre'ye demiş: "Şimdi mendili topla." Toplamış. Bu sırr-ı manevî-i dua-yı Nebevî(peygamberimizin manevi duasının sırrından) ile Ebu Hüreyre kasem(yemin) eder ki: "Ondan sonra hiçbir şey unutmadım." İşte bu vakıalar(olaylar), ehadîs-i meşhureden(şöhret bulmuş hadislerden)dirler.

            Dördüncü Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bedduasına mazhar olmuş birkaç vakıayı(olayı) beyan ederiz(anlatırız):

            Birincisi: Perviz denilen Fars padişahı, name-i Nebeviyeyi(peygamberin mektubunu) yırtmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a haber geldi. Şöyle beddua etti: ­y²5±¬i«8öÅv­ZÁV7«!ö "Yâ Rab! Nasıl mektubumu paraladı, sen de onu ve onun mülkünü parça parça et." İşte şu bedduanın tesiriyledir(etkisiyle) ki; o Kisra Perviz'in oğlu Şirveyh, hançer ile onu paraladı. Sa'd İbn-i Ebî Vakkas da, saltanatını parça parça etti. Sasaniye Devleti'nin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sair melikler, name-i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.

            İkincisi: Tevatüre yakın meşhurdur ve âyât-ı Kur'aniye(Kuran ayetleriyle) işaret ediyor ki: Bidayet-i İslâmda(İslamiyetin başlangıcında) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mescid-ül Haram'da namaz kılarken; rüesa-yı Kureyş(Kureyş liderleri) toplandılar, ona karşı gayet bed(kötü) bir muamele(davranış) ettiler. O da, o vakit onlara beddua etti. İbn-i Mes'ud der ki: Kasem ederim, o bed muameleyi yapan ve onun bedduasına mazhar olanların, Gazve-i Bedir'de birer birer lâşelerini(leşlerini) gördüm.

            Üçüncüsü: Mudariye denilen Arabın büyük bir kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tekzib ettikleri(yalanladıkları) için, onlara kaht ile beddua etti. Yağmur kesildi, kaht u galâ(kıtlık) başgösterdi. Sonra Mudariye kavminden olan Kabile-i Kureyş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a iltimas ettiler. Dua etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vakıa(olay) tevatür derecesinde meşhurdur.

            Beşinci Misal: Hususî adamlara bedduasının dehşetli kabulüdür. Bunun çok misalleri var. Kat'î üç misali nümune olarak beyan ederiz:

            Birincisi: Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında şöyle beddua etti: «t¬"«Ÿ¬6ö²w¬8ö@®A²V«6ö¬y²[«V«2ö²n±¬V«,öÅv­ZÁV7«!ö

Yani: "Yâ Rab! Ona bir itini musallat et." Sonra Utbe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vakıa meşhurdur. Eimme-i hadîs(hadis imamları), nakl ve tashih etmişler.

            İkincisi: Muhallim İbn-i Cüsame'dir ki, Âmir İbn-i Azbat'ı gadr ile katletmişti(öldürmüştü). Halbuki Âmir'i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti. Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a yetiştiği vakit hiddet etmiş. v±¬V«E­W¬7ö²h¬S²R«#ö«žöÅv­ZÁV7«!ödiye beddua buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü. Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabul etmedi. Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce(sağlamca) bir duvar yapılmış, o surette(şekilde) yer altında setredilmiş(örtülmüş).

            Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm görüyordu bir adam sol eliyle yemek yer. Ferman etmiş: «t¬X[¬W«[¬"ö²u­6ö "Sağ elinle ye." demiş.  O adam demiş:   ­p[¬O«B²,«!ö«žö  "Sağ elimle yapamıyorum." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: «a²Q«O«B²,!ö«žödiye beddua etmiş. "Kaldıramayacaksın." İşte ondan sonra o adam sağ elini hiç kaldıramamış.

            Altıncı Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hem duası, hem temasından(dokunulmasından) zuhur eden(görünen) pek çok hârikalarından, kat'iyyet(kesinlik) kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:

            Birincisi: Hazret-i Hâlid İbn-i Velid'e (Seyfullah'a) birkaç saçını verip, nusretine(kazanmasına) dua etmiş. Hazret-i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş(saklamış). İşte o saç ve duanın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş illâ muzaffer(zaferle) çıkmış.

            İkincisi: Selman-ı Farisî, evvelce Yahudilerin abdi(kölesi) imiş. Onun seyyidleri(başları), onu âzad etmek(hürriyetine kavuşturmak) için çok şeyler istediler. "Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altun vermekle âzad edilirsin" dediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldi, beyan-ı hâl(durumunu anlattı) etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kendi eliyle, Medine civarında üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini başkası dikti. O sene zarfında(içinde), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın diktiği bütün fidanlar meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti, o tek meyve vermedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti. O da meyve verdi. Hem tavuk yumurtası kadar bir altunu, ağzının tükürüğünü ona sürdü, dua etti, Selman'a verdi. Dedi: "Git Yahudilere ver." Selman-ı Farisî gidip o altundan kırk okıyyeyi onlara verdi; o tavuk yumurtası kadar olan altun, eskisi gibi bâki(aynen) kaldı. İşte şu vakıa(olay), Hazret-i Selman-ı Pâk'in sergüzeşte-i hayatının(ömrünün) en mühim(önemli) bir hâdise-i mu'cizekâranesidir(mucizeli olayıdır). Muteber ve mevsuk imamlar haber vermişler.

            Üçüncüsü: Ümm-ü Mâlik isminde bir sahabiye, "ukke" denilen küçük bir yağ tulumundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a yağ hediye ederdi. Bir defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona dua edip ukkeyi vermiş; ferman etmiş ki: "Onu boşaltıp sıkmayınız." Ümm-ü Mâlik ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket-i dua-yı Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar, bereket kesildi.

            Yedinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasıyla ve temasıyla(el değdirmesiyle), suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hâdiseleri var. İki-üç taneyi, nümune(örnek) olarak beyan ederiz:           Birincisi: İmam-ı Beyhakî başta, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Bi'r-i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu. Yani bitiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup dua ettikten sonra, kesretle(fazlalaşarak) devam etti, daha hiç kesilmedi.

            İkincisi: Başta Ebu Nuaym Delail-i Nübüvvet'te(peygamberlik delillerinde), ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Enes'in evindeki kuyuya, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükürüğünü içine atıp dua etmiş, Medine-i Münevvere'de en tatlı su o olmuş.

            Üçüncüsü: İbn-i Mâce haber veriyor ki: Mâ-i Zemzem'(zemzem suyundan)den bir kova su, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a getirdiler. Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha(güzel koku) verdi.

            Dördüncüsü: İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi râyiha vermeğe başladı.

            Beşincisi: Ricalullahtan(Allah dostu) ve İmam-ı Müslim ve ülema-i Mağrib(batı ilim adamlarının)'in mutemedi(güvendiği) ve makbulü(kabul gördüğü) olan Hammad İbn-i Seleme haber veriyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm deriden bir tuluğa su doldurup ağzına üflemiş, dua etmiş. Bağladı, bir kısım sahabeye verdi. "Ağzını açmayınız! Yalnız abdest aldığınız vakit açınız." demiş. Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hâlis bir süt, ağzında da kaymak yağ. İşte bu beş cüz'ü(parçayı); bazıları meşhur, bazı da mühim imamlar naklediyorlar(bildiriyorlar). Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmuu(toplamı); manevî tevatür gibi bir mu'cize-i mutlakanın tahakkukunu(varlığını) gösteriyorlar.

            Sekizinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mesh ve duasıyla, sütsüz ve kısır keçilerin mübarek elinin temasıyla(değmesiyle) ve duasıyla sütlü, hem çok sütlü olmaları misalleri(örnekleri) ve cüz'iyatları(parçaları) çoktur. Biz yalnız meşhur ve kat'î iki-üç misali, nümune(örnek) olarak zikrediyoruz:

            Birincisi: Ehl-i Siyer'in bütün muteber(güvenilir) kitabları haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket Bint-il Huzaiye denilen Ümm-ü Mabed hanesine(evine) gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm-ü Mabed'e ferman etti: "Bunda süt yok mudur?" Ümm-ü Mabed demiş ki: "Bunun vücudunda kan yoktur, nereden süt verecek?" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, dua etmiş. Sonra demiş: "Kap getiriniz, sağınız!" Sağdılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık ile içtikten sonra, o hane halkı da doyuncaya kadar içmişler. O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübarek kalmış.

            İkincisi: Şât-ı İbn-i Mes'ud'un meşhur kıssasıdır ki: İbn-i Mes'ud İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebu Bekir-is Sıddık ile beraber, İbn-i Mes'ud'un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbn-i Mes'ud'dan süt istemiş. O da demiş: "Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: "Kısır, sütsüz bir keçi bana getir." O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesini meshedip dua etmiş. Sonra sağmışlar, hâlis bir süt almışlar, içmişler. İbn-i Mes'ud bu mu'cizeyi gördükten sonra iman etmiş.

            Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın murdiası yani süt annesi olan Halime-i Sa'diye'nin keçilerinin kıssa-i meşhuresidir ki; o kabilede bir derece kahtlık(kıtlık) vardı. Hayvanat zaîf ve sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halime-i Sa'diye'nin keçileri, akşam vakti başkalarının hilafına(zıttına) olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı. İşte bunun gibi Siyer kitablarında daha başka cüz'iyatları var; fakat bu nümuneler, asıl maksada kâfidir(yeterlidir).

            Dokuzuncu Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı zâtların başını ve yüzünü mübarek eliyle meshedip dua ettikten sonra, zahir olan(görünen) hârikaların çok cüz'iyatından iştihar bulmuş birkaçını nümune(örnek) olarak beyan ediyoruz:

            Birincisi: Ömer İbn-i Sa'd'ın başına elini sürmüş, dua etmiş. Seksen yaşında o adam, o duanın bereketiyle öldüğü vakit başında beyaz yoktu.

            İkincisi: Kays İbn-i Zeyd'in başına elini koyup, meshedip dua etmiş. O duanın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit, meshin tesiriyle(etkisiyle), bütün başı beyaz, yalnız Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın elini koyduğu yer simsiyah olarak kalmış.

            Üçüncüsü: Abdurrahman İbn-i Zeyd İbn-il Hattab hem küçük, hem çirkin idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eli ile başını meshedip dua etmiş. O duanın bereketiyle; kametçe en bâlâ kamet ve suretçe(yakışıklılıkça) en güzel bir surete(şekle) girmiş.

            Dördüncüsü: Âiz İbn-i Amr'ın Gazve-i Huneyn'de yüzü yaralanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı silmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın elinin temas ettiği yer, parlak bir nuraniyet vermiş ki, muhaddisler ¬‰«h«S²7!ö¬?Åh­R«6ötabir etmişler. Yani, doru atın alnındaki beyaz gibi, temas yeri öyle parlıyordu.

            Beşincisi: Katade İbn-i Selman'ın yüzüne elini sürmüş, dua etmiş. Katade'nin yüzü âyine gibi parlamağa başlamış.

            Altıncısı: Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme'nin kızı ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın üvey kızı Zeyneb'e, küçükken Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun yüzüne abdest suyu atıp taltif(iltifat) etmiş. O suyun temasından sonra, Zeyneb'in hüsn ü cemali acib suret almış, bedi'-ül cemal(eşsiz güzel) olmuş.

            İşte şu cüz'iyatlar(parça parça olaylar) gibi daha çok misaller var. Onların çoğunu eimme-i hadîs(hadis imamları) nakletmişler(bildirmişler). Bu cüz'iyatın(parçalardan oluşan olayların) herbirini, haber-i vâhid ve zaîf(zayıf) farzetsek(düşünsek) dahi, yine mecmuu manevî bir tevatür hükmünde, mutlak(tam) bir mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gösterir. Çünki bir hâdise(olay), ayrı ayrı ve çok suretlerle(şekillerle) nakledilse, asıl hâdisenin vukuu(olduğu) kat'î olur. Suretlerin(şekillerin) herbiri zaîf dahi olsa, yine asıl hâdiseyi isbat ediyor. Meselâ:

            Bir gürültü işitildi. Bazılar dediler ki, filan ev harab oldu; diğeri, başka ev harab oldu dedi; daha başkası, başka bir evi söyledi ve hâkeza... Herbir rivayet(anlatım şekli), haber-i vâhid(bir kişinin anlatıp bildirmesi) de, zaîf de, hilaf-ı vaki'(o kişinin anlattığı gibi olmayabilir) de olabilir. Fakat asıl vakıa(olay) ki: Bir ev harab olmuş, o kat'îdir(kesindir); onda bütün müttefiktirler(birleşiyorlar). Halbuki bahsettiğimiz şu altı cüz'iyat(parçalar); hem sahihtirler(sağlam, güvenilir), hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar. Faraza bunların herbirini zaîf addetsek(düşünsek), temsilde mutlak bir hane harab olması gibi, yine cüz'iyatın(küçüklerin) mecmuunda(toplamında), mutlak bir mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vücudunu kat'iyyen(kesinlikle) gösterir.

            İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mu'cizat-ı bahiresi(açık mucizeleri), her bir nevide(türde) kat'î(kesin) olarak mevcuddur(vardır). Cüz'iyatı(parçaları) dahi, o küllî (geniş) ve mutlak mu'cizenin suretleri(şekilleri) veyahut nümuneleridir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nasılki eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü yani duası çok mu'cizatın mebdei(başlangıcı) oluyor. Aynen öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sair letaifi ve duyguları ve cihazatı, çok hârikalara medardır. Kütüb-ü Siyer ve Tarih, o hârikaları beyan etmişler; sîret(ahlak) ve suret(yüz) ve duygularında, çok delail-i nübüvvet(peygamberlik delilleri) bulunduğunu göstermişler.

            ONBEŞİNCİ İŞARET: Nasılki taşlar, ağaçlar, Kamer(Ay), Güneş onu tanıyorlar; birer mu'cizesini(mucizelerini) göstermekle, nübüvvetini(peygamberliğini) tasdik ediyorlar(doğruluyorlar). Öyle de: Hayvanat(hayvanlar) taifesi, ölüler taifesi, cinler taifesi, melaikeler taifesi o Zât-ı Mübarek'i tanıyorlar ve nübüvvetini(peygamberliğini) tasdik ediyorlar ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir taifesi, bazı mu'cizatını(mucizelerini) göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin(peygamberlerinin) tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşaret'in üç şubesi(sınıfı) var:

            Birinci Şubesi: Hayvanat cinsi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanıyorlar ve mu'cizatını(mucizelerini) da izhar ediyorlar(gösteriyorlar). Şu şubenin çok misalleri(örnekleri) var. Biz yalnız burada, meşhur ve manevî tevatür derecesinde kat'î olmuş(kesinleşmiş) veya muhakkikîn-i eimmenin(araştırarak gerçeğe ulaşan imamların) makbulü(kabullenileni) olmuş veya ümmet telakki-i bilkabul etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümune olarak zikredeceğiz:

            Birinci Hâdise: Manevî tevatür derecesinde bir şöhretle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebu Bekir-is Sıddık ile, küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri(sığınıp saklandıkları) Gâr-ı Hira'nın(Hira Dağının) kapısında, iki nöbetçi gibi iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi, hârika bir tarzda(şekilde), kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir. Hattâ rüesa-yı Kureyş'ten(Kureyş reislerinden), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın eli ile Gazve-i Bedir'de öldürülen Übeyy İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: "Mağaraya girelim." O demiş: "Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüd etmeden(doğmadan) bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar mı?" İşte bunun gibi, mübarek güvercin taifesi, Feth-i Mekke'(Mekke’nin fethi)de dahi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmam-ı Celil İbn-i Vehb naklediyor. Hem nakl-i sahih ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka haber veriyor ki: Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hanemizde vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hazır olsa idi hiç debelenmezdi, sükûtla(sessizce) dururdu. Ne vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş başlardı harekete; giderdi gelirdi, hiç durmuyordu. Demek o kuş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı dinliyordu, huzurunda temkin(dikkat) ile sükût ederdi.

            İkinci Hâdise: Beş-altı tarîkle(yolla) manevî bir tevatür hükmünü almış kurt hâdisesidir ki; bu kıssa-i acibe çok tarîklerle meşhur sahabelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebu Said-il Hudrî ve Seleme İbn-il Ekva' ve İbn-i Ebî Vehb ve Ebu Hüreyre ve bir vak'a sahibi çoban (Uhban) gibi müteaddid(ayrı ayrı) tarîklerle(yollarla) haber veriyorlar ki: Bir kurd, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: "Allah'tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın." Çoban demiş: "Acaib, zi'b konuşur mu?" Zi'b ona demiş: "Acib senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zât var ki; sizi Cennet'e davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz!" Bütün tarîkler(haber yolları) kurdun konuşmasında müttefik(birleşmiş) olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebu Hüreyre ihbarında(haber vermesinde) diyor ki: Çoban kurda demiş: "Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime bakacak?" Zi'b demiş: "Ben bakacağım." Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş, iman etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi çoban bulmuş. Zayiat(kaybolma) yok. Bir keçi ona kesmiş, çünki ona üstadlık etmiş. Bir tarîkte: Rüesa-yı Kureyş'ten(Kureyş reislerinden) Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylanı takib edip Harem-i Şerif'e girdi. Kurd dönmüş, sonra taaccüb(hayret) etmişler. Kurt konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan'a demiş ki: "Bu kıssayı kimseye söylemeyelim, korkarım Mekke boşalıp onlara iltihak(katılma) edecekler." Elhasıl, kurt kıssası kat'î ve manevî mütevatir gibi kanaat verir.

            Üçüncü Hâdise: Beş-altı tarîkle mühim sahabelerden nakledilen cemel(deve) hâdisesidir ki: Ezcümle: Ebu Hüreyre ve Sa'lebe İbn-i Mâlik ve Câbir İbn-i Abdullah ve Abdullah İbn-i Cafer ve Abdullah İbn-i Ebî Evfa gibi müteaddid(ayrı ayrı) tarîkler(yollar) ve o tarîklerin(haber yollarının) başındaki sahabeler müttefikan(ittifakla) haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a tahiyye-i ikram(hürmet, saygı) nev'inden(türünden) secde edip konuşmuş. Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı(yere çöktü). Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi: "Beni çok meşakkatli(ağır, zor) şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım." Deve sahibine söyledi: "Böyle midir?" "Evet" dediler.

            Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Adbâ ismindeki devesi, vefat-ı Nebevîden(peygamberin vefatından) sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü. Hem o deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim(önemli) bir kıssayı konuştuğunu, Ebu İshak-ı İsferanî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler. Hem nakl-i sahih(sağlam haber) ile; Câbir İbn-i Abdullah'ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü. O deve, o iltifat-ı Ahmedîden o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peyda etti ki; daha sür'atinden(hızından) dizgini zabtedilmiyor, yolda yetişilmiyordu. Hazret-i Câbir haber veriyor.

            Dördüncü Hâdise: Başta İmam-ı Buharî, eimme-i hadîs(hadis imamları) haber veriyorlar ki: Bir defa gecede, Medine-i Münevvere'nin haricinde(dışında), düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işaa(görüldü) edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Ferman etmiş: "Birşey yoktur." Meşhur Ebu Talha'nın atına binip, şecaat-ı kudsiyesi(kudsi cesareti) muktezasınca(gerektirmesince), herkesten evvel gitmiş, tahkik etmiş(araştırmış) ve dönmüştü. Ebu Talha'ya ferman etmiş: !®h²E«"ö«t«,«h«4ö­€²G«%«:öYani: "Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur." Halbuki Ebu Talha'nın atı, katuf tabir edilen yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukabele(karşılık, denk) edemiyordu. Hem nakl-i sahih(sağlam bir haber) ile; bir defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: "Dur." O da durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir azasını(organını) kımıldatmadı.

            Beşinci Hâdise: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârı Sefine, Yemen Valisi Muaz İbn-i Cebel'in yanına gitmek için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan emir alıp gitmiş. Yolda bir arslan rast gelmiş. O Sefine, ona demiş: "Ben, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârıyım." Arslan ses verip ayrılmış. İlişmemiş. Diğer bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefine döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.

            Hem Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir bedevi(çöllerde kendi halinde yaşayanlardan) geldi. Arabça "dabb" denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: "Eğer bu hayvan sana şehadet etse, ben sana iman getiririm; yoksa iman getirmem." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar fasih(açık) bir dille, risaletine şehadet(şahitlik) etti.

            Hem Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor ki: Bir ceylan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risaletine şehadet etmiş. İşte bunun gibi çok misaller var. Hem de kat'î şöhret bulmuş birkaç nümuneyi gösterdik. Ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımayana ve itaat etmeyene deriz:

            Ey insan! İbret alınız... Kurt, arslan; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanıyor, itaat ediyorlar. Sizlerin hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder(gerekir).

            İkinci Şube: Cenazelerin ve cinlerin ve melaikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri(olayları) var. Nümune(örnek) için, şöhret bulmuş ve mevsuk imamlar haber vermiş birkaç nümuneyi, evvelâ(önce) cenazelerden göstereceğiz. Amma cinn ve melaike ise, o mütevatirdir(herkesin bilip haber verdiği olay).. onların misalleri(örnekleri) bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misallerinden:         Birincisi şudur ki: Ülema-i zahir ve bâtının(gizli ve açık ilimlerin alimleri), Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmam-ı Ali'nin mühim ve sadık bir şakirdi(talebesi) olan Hasan-ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gelerek ağlayıp sızladı. Dedi: "Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: "Gel oraya gideceğiz." Gittiler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ölmüş kızı çağırdı: "Yâ filane!" dedi. Birden o ölmüş kız, "Lebbeyke ve sa'deyk"(emret) dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?" O dedi: "Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum."

            İkincisi: İmam-ı Beyhakî ve İmam-ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim(önemli) imamlar, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik'ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: Bir ihtiyare kadının birtek oğlu vardı, birden vefat etti. O sâliha kadın çok müteessir oldu, dedi: "Yâ Rab! Senin rızan için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatımı temin edecek tek evlâdcığımı, o Resulün hürmetine bağışla." Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.

            İşte şu hâdise-i acibeye işaret ve ifade eden, İmam-ı Busîrî'nin Kaside-i Bürde'de şu fıkrasıdır:

¬v«8±¬h7!ö«‰¬*!«(ö]«2²G­<ö«w[¬&ö­y­W²,!ö]«[²&«!ö@®W«P¬2ö­y­#@«<³~ö­˜«*²G«5ö²a«A«,@«9ö²x«7

            Yani: "Eğer alâmetleri, onun kadrine muvafık(uygun) derecesinde azametini(büyüklüğünü) ve makbuliyetini(kabul) gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihya edilebilirdi(hayatlandırılabilirdi)."

            Üçüncü Hâdise: Başta İmam-ı Beyhakî gibi râviler, Abdullah İbn-i Ubeydullah-il Ensarî'den haber veriyorlar ki: Abdullah demiş: Sabit İbn-i Kays İbn-i Şemmas'ın Yemame Harbi'nde şehid düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi:

­v[¬&Åh7!öÇh«A²7!ö­–@«W²C­2«:ö­G[¬ZÅL7!ö­h«W­2«:ö­s<±¬G±¬M7!ö¯h²U«"öx­"«!«:ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö½GÅW«E­8

dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız. İşte o vakit, daha Hazret-i Ömer hilafete geçmeden, şehadetini haber veriyor.

            Dördüncü Hâdise: İmam-ı Taberanî ve Ebu Nuaym Delail-i Nübüvvet'te Nu'man İbn-i Beşir'den haber veriyorlar ki: Zeyd İbn-i Harice, çarşı içinde birden düşüp vefat etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken birden !x­B¬M²9«!ö!x­B¬M²9«!ö "Susunuz!" dedi. Sonra fasih(açık) bir lisanla(dille):

¬yÁV7!ö«Äx­,«*ö@«<ö«t²[«V«2ö­•«ŸÅK7«!ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö½GÅW«E­8ö diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki, cansız vefat etmiş.

            İşte cansız cenazeler onun risaletini tasdik etse; canlı olanlar tasdik etmese; elbette o cani canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler.

            Amma melaikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin ona iman ve itaati, mütevatirdir(herkesin bildiği ve duyurduğu). Nass-ı Kur'an ve çok âyâtla(ayetlerle) musarrahtır(açık). Gazve-i Bedir'de beşbin melaike, -nass-ı Kur'an ile- önde, sahabeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melaikeler içinde, Ashab-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu mes'elede iki cihet var:

            Birisi: Cinn ve melaikenin taifeleri, hayvan ve insanın taifeleri gibi, vücudları kat'î ve bizimle münasebetdar(ilgili) olduğu, Yirmidokuzuncu Söz'de iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle(kesinlikle) isbat etmişiz. Onların isbatını, o Söz'e havale ederiz.

            İkinci cihet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın şerefiyle, eser-i mu'cizesi(mucize eseri) olarak, efrad-ı ümmeti(ümmetinin fertlerini) onları görmek ve konuşmaktır. İşte başta Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadîs(hadis imamları) müttefikan(ittifakla, birleşerek) haber veriyorlar ki: Bir defa melek yani Hazret-i Cebrail, beyaz libaslı(elbiseli) bir insan suretinde(şeklinde) gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sahabeler içinde otururken, yanına gitmiş, demiş: ­–@«,²&¬ž²!ö@«8«:ö­–_«W<¬ž²!ö@«8«:ö­•«Ÿ²,¬ž²!ö@«8öYani: "İman, İslâm, ihsan nedir? Tarif et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tarif etmiş. Oradaki cemaat-ı sahabe(sahabe topluluğu) hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O zât misafir gibi görünürken, üstünde alâmet-i sefer(yolcu olduğuna dair bir işaret) eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Size ders vermek için Cebrail böyle yaptı." Hem haber-i sahih(sağlam haber) ile ve haber-i kat'î(kesin haber) ile ve manevî tevatür derecesinde, eimme-i hadîs(hadis imamları) haber veriyorlar ki: "Hazret-i Cebrail'i çok defa, hüsn ü cemal(yakışıklı) sahibi olan Dıhye suretinde(şeklinde), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında sahabeler görüyorlardı. Ezcümle, Hazret-i Ömer ve İbn-i Abbas ve Üsame İbn-i Zeyd ve Hâris ve Âişe-i Sıddıka ve Ümm-ü Seleme, kat'iyyen(kesinlikle) sabittir ki, bunlar kat'iyyen haber veriyorlar ki: Biz Hazret-i Cebrail'i Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında çok görüyoruz. Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar, görmeden görüyoruz desinler?

            Hem nakl-i sahih-i kat'î(sağlam haber) ile, Aşere-i Mübeşşere'den, İran fâtihi Sa'd İbn-i Ebî Vakkas haber veriyor ki: "Gazve-i Uhud'(Uhud savaşı)da, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın iki tarafında, iki beyaz libaslı(elbiseli), ona nöbetdar gibi muhafız suretinde(şeklinde) gördük. İkisi de anlaşıldı ki, meleklerdir. Ve Hazret-i Cebrail ile Mikâil olduğunu anladık." Acaba böyle bir kahraman-ı İslâm(İslam kahramanı) gördük dese, görmemek mümkün müdür?

            Hem Ebu Süfyan İbn-i Hâris İbn-i Abdülmuttalib (ammizade-i Nebevî) nakl-i sahih ile haber veriyor ki: "Gazve-i Bedir'de, gök ile yer arasında, beyaz libaslı atlı zâtları gördük."

            Hem Hazret-i Hamza Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan niyaz etti ki: "Ben Cebrail'i görmek istiyorum." Kâ'be'de ona gösterdi. Dayanamadı, bîhuş oldu, yere düştü. Bu çeşit melaikeleri(melekleri) görmek vukuatı(olayları) çoktur. Bütün bu vukuat(olaylar), bir nevi(çeşit) mu'cize-i Ahmediye(Ahmed’in mucizesi) Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gösteriyor ve delalet(delil) ediyor ki; onun misbah-ı nübüvvetine(peygamberliğine) melaikeler(melekler) dahi pervanelerdir.

            Cinnîler ise; onlar ile görüşmek ve görmek, değil sahabeler, belki avam-ı ümmet(normal halk) dahi çokları ile görüşmeleri çok vuku buluyor(oluyor). Fakat en kat'î(kesin), en sahih(sağlam) haber ile eimme-i hadîs(hadis imamları) bize diyorlar ki: İbn-i Mes'ud "Batn-ı Nahl'de ecinnilerin ihtidası gecesinde, ecinnileri gördüm ve Sudan kabilesinden Zutt denilen uzun boylu taifeye benzettim, onlara benziyordular."

            Hem meşhurdur ve hadîs imamları tahric ve kabul ettikleri Hazret-i Hâlid İbn-i Velid vak'asıdır ki: Uzza denilen sanemi(kabedeki dört büyük puttan biri) tahrib ettikleri(yıktıkları) vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem(put) içinden bir cinniye çıktı. Hazret-i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için ferman etmiş ki: "Uzza sanemi içinde ona ibadet ediliyordu, daha ona ibadet edilmez."

            Hem Hazret-i Ömer'den meşhur bir haberdir ki, demiş: "Biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, "Hâme" isminde bir cinnî geldi, iman etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona kısa surelerden birkaç sureyi ders verdi. Dersini aldı, gitti. Şu âhirki(sondaki) hâdiseye, çendan(gerçi) bazı hadîs imamları ilişmişler; fakat mühim(önemli, büyük) imamlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nevide(türde) uzun söylemeye lüzum yok; misalleri(örnekleri) çoktur.

            Hem deriz ki:

            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nuruyla, terbiyesiyle ve onun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh-i Geylanî gibi aktablar, asfiyalar, melaikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevatür derecesinde ve çok kesrettedir(fazlalıkladır). Evet ümmet-i Muhammed'in (A.S.M.) melaike ve cinlerle temasları ve tekellümleri(konuşmaları) ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın terbiye ve irşad-ı i'cazkâranesinin(mucizeli irşatları yani doğru yolları göstermesi) bir eseridir.

            Üçüncü Şube: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hıfzı(korunması, yatağında ölmesi) ve ismeti, bir mu'cize-i bahiredir(apaçık bir mucizedir). ¬‰@ÅX7!ö«w¬8ö«t­W¬M²Q«<ö­yÁV7!«:ö  âyet-i kerimesinin hakikat-ı bahiresi(açık gerçekleri), çok mu'cizatı gösterir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye(gruba), bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete(siyaset ehline) veya bir dine; belki umum(bütün) padişahlara ve umum ehl-i dine(dinlere) tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amucası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız(nöbetçileri), tekellüfsüz(kesintisiz, sıkıntısız), muhafazasız(korumasız) ve pek çok defa sû'-i kasde(öldürülme girişimlere) maruz kaldığı(uğradığı) halde, kemal-i saadetle(tam bir mutlulukla), rahat döşeğinde vefat edip, Mele-i A'lâ'ya (Allah’ın huzuruna) çıkmasına kadar hıfz u ismeti (güvenle korunması), ¬‰@ÅX7!ö«w¬8ö«t­W¬M²Q«<ö­yÁV7!«:ö  ne kadar kuvvetli bir hakikatı ifade ettiğini ve ne kadar metin(sağlam) bir nokta-i istinad(dayanma noktası) olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz yalnız nümune(özetle) için, kat'iyyet(kesinlik) kesbetmiş(oluşmuş) birkaç hâdiseyi(olayı) zikredeceğiz(anlatacağız):

            Birinci Hâdise: Ehl-i siyer ve hadîs, müttefikan(birleşerek) haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı öldürtmek için, kat'î(kesin) ittifak ettiler(birleştiler). Hattâ insan suretine(şekline) girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal(en az) bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in taht-ı hükmünde(hükmü altında) olarak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hane-i saadetini(evini) bastılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında Hazret-i Ali vardı. Ona dedi: "Sen bu gece benim yatağımda yat." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hanenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı. Hiç birisi onu görmedi, içlerinden çıktı gitti. Gâr-ı Hira'(Hira dağında)da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş'e karşı ona nöbetdar olup, muhafaza ettiler(korudular).

            İkinci Hâdise: Vakıat-ı kat'iyyedendir(kesin olaylardandır) ki, mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesası(reisleri) mühim bir mal mukabilinde(karşılığında), Süraka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takib edip, onları öldürmeye çalışsın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-i Sıddık ile beraber gârdan(mağara) çıkıp giderken gördüler ki, Süraka geliyor. Ebu Bekir-i Sıddık telaş etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada dediği gibi ö@«X«Q«8ö«yÁV7!öŖ¬!ö²–«J²E«#ö«žö   dedi. Süraka'ya bir baktı, Süraka'nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi birşey çıkıyordu. O vakit anladı ki: Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, ona ilişsin. "El-Aman!" dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: "Git öyle yap ki, başkası gelmesin!"

            Şu hâdise münasebetiyle(sebebiyle) bunu da beyan ederiz ki: Sahih bir surette(şekilde) haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş'e haber vermek için Mekke'ye gitmiş. Mekke'ye dâhil olduğu vakit, ne için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hatırına getirememiş. Mecbur olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.

            Üçüncü Hâdise: Gazve-i Gatafan ve Enmar'da müteaddid(ayrı ayrı) tarîklerle(yollarla) eimme-i hadîs(hadis imamları) haber veriyorlar ki: Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden tam Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başı üzerine gelerek, yalın kılınç elinde olduğu halde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi: "Kim seni benden kurtaracak?" Demiş: "Allah!" Sonra böyle dua etti: «a²\¬-ö@«W¬"ö¬y[¬X¬S²6!öÅv­ZÁV7«!öBirden o Gavres, iki omuzu ortasına gaibden(görünmeyen bilinmeyen bir yerden) bir darbe yer; o kılınç elinden düşer, yere yuvarlanır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kılıncı eline alır, "Şimdi seni kim kurtaracak?" der, sonra afveder. O adam gider taifesine. O pek cür'etkâr, cesur adama herkes hayrette kalır. "Ne oldu sana, ne için bir şey yapamadın?" dediler. O dedi: "Hâdise böyle oldu. Ben şimdi, insanların en iyisinin yanından geliyorum."

            Hem şu hâdise gibi, Gazve-i Bedir'de bir münafık(inanmadığı halde inanır gözüken), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı bir gaflet vaktinde kimse görmeden, tam arkasından kılınç kaldırıp vururken, birden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bakmış. O titreyip, kılınç elinden yere düşmüş.

Dördüncü Hâdise: Manevî tevatüre yakın bir şöhretle ve ekser(bir çok) ehl-i tefsirin(Kuranın açıklanmalarının)

²w¬8«:ö~ÈG«,ö²v¬Z<¬G²<«!ö¬w²[«"ö²w¬8ö@«X²V«Q«%«:ö«–x­E«W²T­8ö²v­Z«4ö¬–@«5²)«ž²!ö]«7¬!ö«]¬Z«4ö®ž«Ÿ²3«!ö²v¬Z¬5@«X²2«!ö]¬4ö@«X²V«Q«%ö@Å9¬!ö 

«–:­h¬M²A­<ö«žö²v­Z«4ö²v­;@«X²[«L²3«@«4ö~ÈG«,ö²v¬Z¬S²V«'

âyetinin sebeb-i nüzulü(indirilme sebebi) ve ehl-i tefsir(Kuranı açıklayan) allâmeleri(ilim adamları) ve ehl-i hadîs imamları haber veriyorlar ki: Ebu Cehil yemin etmiş ki: "Ben secdede Muhammed'i görsem, bu taşla onu vuracağım." Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış, Ebu Cehil'in eli çözülmüş. O ise; ya Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın müsaadesiyle(izin vermesiyle) veyahut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.    Hem yine Ebu Cehil kabilesinden -bir tarîkte-(yolda) Velid İbn-i Mugire, yine Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı Mescid-i Haram'da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu, yalnız seslerini işitiyordu. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından onun gözü de açıldı.

            Hem nakl-i sahih ile Ebu Bekir-i Sıddık'tan haber veriyorlar ki: Sure-i ¯`«Z«7ö]¬"«!ö!«G«<ö²aÅA«#   nâzil olduktan(indirildikten) sonra, Ebu Leheb'in karısı Ümm-ü Cemil denilen "Hammalet-el Hatab" bir taş alıp, Mescid-i Haram'a gelmiş. Ebu Bekir ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm orada oturuyorlarmış. Gözü Ebu Bekir-i Sıddık'ı görüyor, soruyor: "Yâ Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım." Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmemiş. Elbette hıfz-ı İlahîde(Allah’ın koruması) olan bir Sultan-ı Levlak'i, böyle bir Cehennem oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş!..

            Beşinci Hâdise: Haber-i sahih ile haber veriliyor ki: Âmir İbn-i Tufeyl ve Erbed İbn-i Kays ikisi ittifak ederek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gitmişler. Âmir demiş: "Ben onu meşgul edeceğim, sen onu vuracaksın!" Sonra bakıyor ki, birşey yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: "Neden vurmadın?" Dedi: "Nasıl vuracağım, ne kadar niyet ettim, bakıyorum ki, ikimizin ortasına sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?"

            Altıncı Hâdise: Nakl-i sahih ile haber veriliyor ki: Gazve-i Uhud'da veya Huneyn'de Şeybe İbn-i Osman-el Hacebî -ki, Hazret-i Hamza, onun hem amucasını, hem pederini öldürmüştü- intikamını almak için gizli geldi. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasından yalın kılınç kaldırdı. Birden kılınç elinden düştü. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: "O dakikada dünyada ondan daha sevgili adam bana olmazdı." İmana geldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Haydi git, harbet!" Şeybe dedi: "Ben gittim, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harbettim. Eğer o vakit pederim de rastgelseydi, vuracaktım."

            Hem Feth-i Mekke gününde Fedale namında birisi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına vurmak niyetiyle geldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti, "Nefsinle ne konuştun?" dedi ve Fedale için taleb-i mağfiret etti. Fedale imana geldi ve dedi ki: "O vakit ondan daha ziyade(fazla, çok) dünyada sevgilim olmazdı."

            Yedinci Hâdise: -Nakl-i sahih ile- Yahudiler sû'-i kasd niyetiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın oturduğu yere üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz-ı İlahî(Allah’ın koruması) ile kalkmış; o sû'-i kasd de akîm(boş) kalmış.

            Bu yedi misal gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim ve eimme-i hadîs, Hazret-i Âişe'den naklediyorlar ki: ¬‰@ÅX7!ö«w¬8ö«t­W¬M²Q«<ö­yÁV7!«:ö  âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı muhafaza(koruma) eden zâtlara ferman etti: Åu«%«:öÅi«2ö]±¬"«*ö]¬X«W«M«2ö²G«T«4ö!x­4¬h«M²9!ö­‰@ÅX7!ö@«ZÇ<«!ö@«<öYani: "Nöbetdarlığa lüzum yok, benim Rabbim beni hıfzediyor(koruyor)."

            İşte şu risale de, baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinatın(evrenin) her nev'i(türü), her âlemi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanır, alâkadardır(ilgilidir). Herbir nev'-i kâinatta(evrenin türlerinde), onun mu'cizatı(mucizeleri) görünüyor. Demek o Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Cenab-ı Hakk'ın -fakat kâinatın(evrenin) Hâlıkı(yaratıcısı) itibariyle ve bütün mahlukatın(yaratıkların) Rabbi ünvanıyla- memurudur ve resulüdür. Evet nasılki bir padişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir daire bilir ve tanır; hangi daireye girse, onunla münasebetdar(bağlantım) olur. Çünki umumun(herkesin) padişahı namına bir memuriyeti var. Eğer meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dairesiyle münasebetdar(ilgili, bağlantılı) olur. Başka daireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye(maliye) dairesi onu bilmez. Öyle de, anlaşılıyor ki; bütün devair-i saltanat-ı İlahiyede(yaratıcının saltanat devreleri ve her bir alemde görülen mertebelerinde), melekten tut tâ sineğe ve örümceğe kadar herbir taife(tür) onu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek Hâtem-ül Enbiya(son peygamber) ve Resul-i Rabb-il Âlemîn'(evrenin rabbinin peygamberinin)dir. Ve umum(bütün) enbiyanın(peygamberlerin) fevkinde(üstünde) risaletinin(peygamberliğinin) şümulü(içine alması, kapsaması) var.

            ONALTINCI İŞARET: İrhasat denilen; bi'set-i nübüvvetten evvel(peygamberlikten önce) fakat nübüvvetle(peygamberlikle) alâkadar(ilgili) olarak vücuda gelen hârikalar dahi, delail-i nübüvvettir(peygamberlik delilidir). Şu da üç kısımdır:

            BİRİNCİ KISIM: Nass-ı Kur'anla(Kuranın bildirmesiyle); Tevrat, İncil, Zebur ve Suhuf-u Enbiyanın(diğer peygamberlere gelen sayfaların), nübüvvet-i Ahmediye(Ahmedin peygamberliğinin) Aleyhissalâtü Vesselâm'a dair verdikleri haberdir. Evet madem o kitablar semavîdirler(Allah göndermiştir) ve madem o kitab sahibleri enbiyadırlar(peygamberlerdir); elbette ve herhalde onların dinlerini nesheden(kaldıran) ve kâinatın(evrenin) şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile ışıklandıran bir zâttan bahsetmeleri, zarurî(gerekli) ve kat'îdir(kesindir). Evet küçük hâdiseleri(olayları) haber veren o kitablar, nev'-i beşerin(insanların) en büyük hâdisesi(olayı) olan hâdise-i Muhammediye(Muhammed olayı) Aleyhissalâtü Vesselâm'ı haber vermemek kabil midir(imkanı varmıdır)? İşte madem bilbedahe(apaçık) haber verecekler, herhalde ya tekzib edecekler(yalanlayacaklar), tâ ki dinlerini tahribden(harap olmadan) ve kitablarını neshden(hükmünün kaldırılmasından) kurtarsınlar.. veya tasdik edecekler(imana gelecekler, inanacaklar), tâ ki o hakikatlı zât ile, dinleri hurafattan(uydurmalardan) ve tahrifattan(bozulmadan) kurtulsun. Halbuki dost ve düşmanın ittifakıyla(birleşmesiyle), tekzib(yalanlama) emaresi(işareti) hiç bir kitabda yoktur. Öyle ise, tasdik(kabullenilme) vardır. Madem mutlak bir surette(şekilde) tasdik vardır ve madem şu tasdikin vücudunu iktiza eden(gerektirilen) kat'î(kesin) bir illet ve esaslı bir sebeb vardır; biz dahi, o tasdikin vücuduna delalet eden üç hüccet-i katıa(kesin delil) ile isbat edeceğiz:

            Birinci Hüccet(delil): Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kur'anın lisanıyla(diliyle) onlara der ki: "Kitablarınızda, benim tasdikim(kabullenilişim, hak olduğumun delilleri) ve evsafım(özelliklerim) vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitablarınız beni tasdik ediyor(doğruluyor)."

«w[¬5¬(@«.ö²v­B²X­6ö²–¬!ö@«;x­V²#@«4ö¬^<«*²xÅB7@¬"ö!x­#²@«4ö²u­5 

@«X«,­S²9«!«:ö²v­6«š@«,¬9«:ö@«9«š@«,¬9«:ö²v­6«š@«X²"«!«:ö@«9«š@«X²"«!ö­²G«9ö!²x«7@«Q«#ö²u­5   öö

«w[¬"¬)@«U²7!ö]«V«2ö¬yÁV7!ö«}«X²Q«7ö²u«Q²D«X«4ö²u¬Z«B²A«9öÅv­$ö²v­U«,­S²9«!«:

gibi âyetlerle, onlara meydan okuyor. "Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenab-ı Hakk'ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lanetle dua edeceğiz!" diye mütemadiyen(sürekli) onların başına vurduğu halde, hiç Yahudi bir âlim veya Nasrani bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette(kalabalıkta) bulunan ve pek çok inadlı ve hasedli olan kâfirler ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür(inkar etmek isteyen inkarcılar), her tarafta ilân edeceklerdi. Hem demiş: "Ya yanlışımı bulunuz veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!" Halbuki bunlar, harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar(tercih) ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı.

            İkinci Hüccet: Tevrat, İncil ve Zebur'un ibareleri(anlatımları); Kur'an gibi i'cazları(mucizeleri) olmadığından, hem mütemadiyen(sürekli) tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler içlerine karıştı. Hem müfessirlerin(Kuranı açıklayanların) sözleri ve yanlış tevilleri(yorumları, anlatımları), onların âyetleriyle iltibas edildi(karıştırıldı); hem bazı nâdanların(düşmanların) ve bazı ehl-i garazın(inatla ve düşmanlıkla yalanlayanlar) tahrifatı(zararları) da ilâve edildi(eklendi). Şu surette(şekilde) o kitablarda tahrifat(aslını bozma), tağyirat(bozulma şekli) çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur) kütüb-ü sâbıkanın(diğer kitapların) binler yerde tahrifatını(bozulmasını), keşişlerine ve Yahudi ve Nasara ülemasına(ilim adamlarına) isbat ederek, iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla(bozmakla) beraber, şu zamanda dahi meşhur(tanınan) Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullahi Aleyh) o kitablardan yüz ondört delil nübüvvet-i Ahmediyeye(Muhammedin peygamberliğine) dair(ait delil) çıkarmıştır. "Risale-i Hamîdiye"de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı Merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.

            Hem pek çok Yahudi üleması(ilim adamı) ve Nasara(Hiristiyan) üleması(ilim adamları), ikrar(tekrarla) ve itiraf etmişler ki: "Kitablarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın(son peygamberin-Hz. Muhammedin) evsafı(özellikleri) yazılıdır." Evet gayr-ı müslim(Müslüman harici) olarak başta meşhur Rum Meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: "Evet İsa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan haber veriyor."

            Hem Rum Meliki Mukavkis namında Mısır hâkimi ve ülema-i Yehud'un(Yahudi din adamının) en meşhurlarından(önemlilerinden) İbn-i Suriya ve İbn-i Ahtab ve onun kardeşi Kâ'b Bin Esed ve Zübeyr Bin Bâtıya gibi meşhur ülema(ilim adamı) ve reisler(başkanları), gayr-ı müslim kaldıkları(Müslümanlığa girmedikleri) halde ikrar etmişler ki: "Evet kitablarımızda onun evsafı(özellikleri) vardır, ondan bahsediyorlar."

            Hem Yehud'un meşhur ülemasından(alimlerinden, bilim adamlarından) ve Nasara'(hiristiyanların)nın meşhur kıssîslerinden, kütüb-ü sâbıkada(diğer ilahi kitaplarda) evsaf-ı Muhammediyeyi(peygamberin özelliklerini) (A.S.M.) gördükten sonra inadı terkedip imana gelenler, evsafını(özelliklerini) Tevrat ve İncil'de göstermişler ve sair(diğer) Yahudi ve Nasrani ülemasını(alimlerini, din adamlarını) onunla ilzam etmişler(susturmuşlar). Ezcümle, meşhur Abdullah İbn-i Selâm ve Vehb İbn-i Münebbih ve Ebî Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik-i Yemen Tübba' zamanında idi. Tübba' nasıl gıyaben ve bi'setten(peygamberlikten) evvel(önce) iman getirmiş, Şâmul de öyle.) ve Sa'ye'nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki; İbn-i Heyban denilen bir ârif-i billah(Allah’ı tanıyan, bilen) bi'setten evvel(peygamberlik gelmeden önce) Benî Nadîr Kabilesine misafir olmuş. ¬y¬#«h²D¬;ö­*!«(ö!«H´;ö¯±]¬A«9ö­*x­Z­1ö°`<¬h«5ödemiş, orada vefat etmiş. Sonra o kabile(toplum) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harbettikleri(savaştıkları) zaman Esid ve Sa'lebe meydana çıktılar, o kabileye bağırdılar: –@«A²[«;ö­w²"!ö¬y[¬4ö²v­U²[«7¬!ö«G«Z«2ö›¬HÅ7!ö«x­;ö¬yÁV7!«:öYani: "İbn-i Heyban'ın haber verdiği zât budur; onunla harbetmeyiniz!" Fakat onlar onları dinlemediler, belalarını buldular.

            Hem ülema-i Yehud'dan(Yahudi din adamlarından) İbn-i Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'b-ül Ahbar gibi çok ülema-i Yehud, evsaf-ı Nebeviyeyi(peygamberin özelliklerini) kitablarında gördüklerinden, imana gelmişler; sair(diğer) imana gelmeyenleri de ilzam etmişler(susturmuşlar).

            Hem ülema-i Nasara'dan(Hiristiyan din adamları), bahsi geçen meşhur Buheyra-i Rahib ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amucasıyla gittiği vakit oniki yaşında idi. Buheyra-i Rahib, onun hatırı için Kureyşîleri davet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış!" Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Talib'e demiş: "Sen dön Mekke'ye git! Yahudiler hasûddurlar(hasetçidirler, çekemezler); bunun evsafı(özellikleri) Tevrat'ta mezkûrdur(anlatılmıştır); hıyanet ederler."

            Hem Nastur-ul Habeşe ve Habeş Reisi(lideri) olan Necaşî, evsaf-ı Muhammediyeyi(peygamberimizin özelliklerini) (A.S.M.) kitablarında gördükleri için, beraber iman etmişler.

            Hem Dağatır isminde meşhur bir Nasrani âlimi; evsafını(özelliklerini) görmüş, iman etmiş; Rumlar içinde ilân etmiş, şehid edilmiş.

            Hem Nasrani rüesasından(liderlerinden) Hâris İbn-i Ebî Şümer-il Gasanî ve Şam'ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sahib-i İlya ve Hirakl ve İbn-i Natur ve Cârud gibi meşhur zâtlar, kitablarında evsafını(özelliklerini) görmüşler ve iman etmişler. Yalnız Hirakl, dünya saltanatı için imanını izhar etmemiş(gizlemiş, açıktan söylememiş).

            Hem bunlar gibi Selman-ül Farisî, o da evvel Nasrani(hiristiyan) idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını(özelliklerini) gördükten sonra, onu arıyordu.

            Hem Temim namında mühim bir âlim, hem meşhur Habeş Reisi(Kralı) Necaşî, hem Habeş nasarası, hem Necran papazları; bütün müttefikan(ittifakla, hep birlikte) haber veriyorlar ki: "Biz, evsaf-ı Nebeviyeyi(peygamberin özelliklerini) kitablarımızda gördük, onun için imana geldik."

            Üçüncü Hüccet(delil): İşte bir nümune olarak Tevrat, İncil, Zebur'un Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait âyetlerinin birkaç nümunesini(örneklerini) göstereceğiz:

            Birincisi: Zebur'da şöyle bir âyet var: ¬?«h²B«S²7!ö«G²Q«"ö¬^ÅXÇ,7!ö«v[¬T­8ö@«X«7ö²b«Q²"!öÅv­ZÁV7«!ö "Mukîm-üs Sünne" ise, ism-i Ahmedîdir(Ahmedin ismidir).

            İncil'in âyeti: _«O[¬V²5«*@«S²7!ö­v­U«7ö«b«Q²A«[¬7ö²v­U[¬"«!«:ö]¬"«!ö]«7¬!ö°`¬;!«)ö]±¬9¬!ö­d[¬,«W²7!ö«Ä@«5öYani: "Ben gidiyorum, tâ size Faraklit(hak ile batılı ayıran) gelsin!" Yani, Ahmed gelsin.

            İncil'in ikinci bir âyeti: ¬G«"«ž²!ö]«7¬!ö²v­U«Q«8ö­–x­U«<ö@®O[¬V²5«*@«4ö]±¬"«*ö²w¬8ö­`­V²0«!ö]±¬9¬!öYani: "Ben Rabbimden; hakkı bâtıldan farkeden bir peygamberi istiyorum ki, ebede(sonsuza) kadar beraberinizde bulunsun." Faraklit, ¬u¬0@«A²7!ö«:ö±¬s«E²7!ö«w²[«"ö­»¬*@«S²7«!ömanasında Peygamber'in o kitablarda ismidir.

            Tevrat'ın âyeti:

@«;¬G«7«:ö²w¬8ö­–x­U«<«:ö­G¬V«#ö«h«%@«;öŖ¬!ö«v[¬;!«h²"¬¬ž¬ö«Ä@«5ö«yÁV7!öŖ¬!

¬x­L­F²7@¬"ö¬y²[«7¬!ö½^«0x­,²A«8ö¬p[¬W«D²7!ö­G«<«:ö¬p[¬W«D²7!ö«»²x«4ö­˜­G«<ö²w«8ö

            Yani: "Hazret-i İsmail'in vâlidesi(annesi) olan Hacer, evlâd sahibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin(evladın) eli, umumun(herkesin, herşeyin) fevkinde(üstünde) olacak ve umumun eli huşu'(tam bir huzur) ve itaatle ona açılacak."

            Tevrat'ın ikinci bir âyeti:

²v¬Z¬#«x²'¬!ö]¬X«"ö²w¬8ö_È[¬A«9ö²v­Z«7ö°v[¬T­8ö]±¬9¬!ö]«,x­8ö@«<ö«Ä@«5«:

­u«A²T«<«žö›¬HÅ7!ö­u­%Åh7!«:ö¬y¬W«4ö]¬4ö]¬7²x«5ö›¬h²%­!«:ö«t«V²C¬8ö

­y²X¬8ö­v¬T«B²9«!ö@«9«@«4ö]¬W²,¬@¬"ö­vÅV«U«B«<ö›¬HÅ7!ö±¬]¬AÅX7!ö«Ä²x«5

            Yani: "Benî İsrail'in(İsrailoğullarının) kardeşleri olan Benî İsmail'den senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım, benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azab vereceğim."

            Tevrat'ın üçüncü bir âyeti:

¬‰@ÅXV¬7ö²a«%¬h²'­!ö¯^Å8­!ö­h²[«'ö²v­;ö®^Å8­!ö¬}<«*²YÅB7!ö]¬4ö­G¬%«!ö]±¬9¬!ö±¬Æ«*ö]«,x­8ö«Ä@«5

¬w«2ö«–²x«Z²X«<«:ö¬¿:­h²Q«W²7@¬"ö«–:­h­8²@«<ö

¯GÅW«E­8ö­^Å8­!ö«t²V¬#ö«Ä@«5ö]¬BÅ8­!ö²v­Z²V«Q²%@«4ö¬yÁV7@¬"ö«–Y­X¬8ÌY­<ö«:ö¬h«U²X­W²7!

            İhtar: Muhammed ismi, o kitablarda "Müşeffah" ve "El-Münhamenna" ve "Hımyata" gibi Süryanî isimler suretinde, "Muhammed" manasındaki İbranî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarih(açık olarak) Muhammed ismi az vardı. Sarih(açık) miktarını dahi, hasûd(hasetçi) Yahudiler tahrif etmişler(bozmuşlar).

            Zebur'un âyeti: ½^«8x­&²h«8ö­y­BÅ8­!ö!®G±¬[«,ö@®5¬(@«.ö!®GÅW«E­8«:ö«G«W²&«!ö|ÅW«K­<öÊ|¬A«9ö«¾«G²Q«"ö]¬#²@«<ö­(­:!«(ö@«<

            Hem Abadile-i Seb'adan(şöhretli altı Abdullahtan) ve kütüb-ü sâbıkada(diğer ilahi kitaplarda) çok tedkikat(araştırma) yapan Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs ve meşhur ülema-i Yehud'dan(Yahudi ilim adamlarından) en evvel(önce) İslâm'a gelen Abdullah İbn-i Selâm ve meşhur Kâ'b-ül Ahbar denilen Benî İsrail'in allâmelerinden(ilim adamlarından); o zamanda daha çok tahrifata(bozulmaya) uğramayan Tevrat'ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki: Hz. Musa ile hitabdan sonra, gelecek peygambere hitaben şöyle diyor:

«j²[«7ö«u±¬6«x«B­W²7!ö«t­B²[ÅW«,ö›¬G²A«2ö«a²9«!ö«w[±¬[±¬8­Ÿ²¬7ö!®+²h¬&«:ö!®h<¬H«9«:ö!®h±¬L«A­8«:ö!®G¬;@«-ö«¾@«X²V«,²*«!ö@Å9¬!öÇ]¬AÅX7!ö@«ZÇ<«!ö@«<

¬»!«x²,«ž²!ö]¬4ö¯Æ@ÅF«.ö«ž«:ö¯o[¬V«3ö«ž«:ö¯±o«S¬"

­yÁV7!ö­y«N¬A²T«<ö²w«7«:ö­h¬S²R«<«:öx­S²Q«<ö²u«"ö«^«\±¬[Å,7!ö¬}«\¬±[ÅK7@¬"ö­p«4²G«<ö«ž«:ö

­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö!x­7x­T«<ö²–«@¬"ö«š@«%²x«Q²7!ö«^ÅV¬W²7!ö¬y¬"ö«v[¬T­<ö|ÅB«&

            Tevrat'ın bir âyeti daha:

«–:­(@ÅW«E²7!ö­y­BÅ8­!«:ö¬•@ÅL7@¬"ö­y­U²V­8«:ö«^«A²[«O¬"ö­y­#«h²D¬;«:ö«^ÅU«W¬"ö­˜­G¬7²x«8ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö½GÅW«E­8

            İşte şu âyette "Muhammed" lafzı, Muhammed manasında Süryanî bir isimle gelmiştir.

            Tevrat'ın diğer bir âyeti daha: «u±¬6«x«B­W²7!ö«t­B²[ÅW«,ö]¬7x­,«*«:ö›¬G²A«2ö«a²9«!öİşte şu âyette, Benî İshak'ın kardeşleri olan Benî İsmail'den ve Hazret-i Musa'dan sonra gelen peygambere hitab ediyor.

            Tevrat'ın diğer bir âyeti daha: ¯o[¬V«3ö«ž«:ö¯±o«S¬"ö«j²[«7ö­*@«B²F­W²7!ö«›¬G²A«2öİşte "Muhtar"ın manası; "Mustafa"dır, hem ism-i Nebevîdir(peygamberin ismidir). İncil'de, İsa'dan sonra gelen ve İncil'in birkaç âyetinde "Âlem Reisi(lideri)" ünvanıyla müjde verdiği Nebinin(peygamberin) tarifine dair(ait): «t¬7´H«6ö­y­BÅ8­!«:ö¬y¬"ö­u¬#@«T­<ö¯G<¬G«&ö²w¬8ö°`[¬N«5ö­y«Q«8öİşte şu âyet gösteriyor ki: "Sahib-üs seyf(kılıç sahibi) ve cihada memur bir peygamber gelecektir." Kadîb-i Hadîd, kılınç demektir. Hem ümmeti de onun gibi sahib-üs seyf(kılıç sahibi), yani cihada memur olacağını, Sure-i Feth'in(Fetih suresinin) âhirinde(sonunda)

­`¬D²Q­<ö¬y¬5x­,ö]«V«2ö›«x«B²,@«4ö«o«V²R«B²,@«4ö­˜«*«+³@«4ö­˜«@²O«-ö«‚«h²'«!ö¯²*«i«6ö¬u[¬D²9¬ž²!ö]¬4ö²v­Z­V«C«8ö«: 

«*@ÅS­U²7!ö­v¬Z¬"ö«o[¬R«[¬7ö«!Å*Çi7!

âyeti, İncil'in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işaret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm sahib-üs seyf ve cihada memur olduğunu İncil ile beraber ilân ediyor.

            Tevrat'ın Beşinci Kitabının Otuzüçüncü Babında şu âyet var: "Hak Teâlâ, Tur-i Sina'dan(Sina dağından) ikbal edip(başlayıp) bize Sâîr'den tulû' etti(doğdu) ve Fâran Dağlarında zahir oldu(görüldü)."

            İşte şu âyet nasılki "Tur-i Sina'da(Sina dağında) ikbal-i Hak(Allah’ın kendini duyurmaya başlaması)" fıkrasıyla nübüvvet-i Museviyeyi(Musevilerin, Yahudilerin peygamberleri) ve Şam Dağları'ndan ibaret olan "Sâîr'den tulû-u Hak" fıkrasıyla, nübüvvet-i İseviyeyi(İsa peygamberin peygamberliğini) ihbar eder(haber verir). Öyle de bil'ittifak(hepsi birlikte) Hicaz Dağları'ndan ibaret olan Fâran Dağları'ndan zuhur-u Hak(Hakkın görülmesi) fıkrasıyla, bizzarure(gerekirki) risalet-i Ahmediyeyi(Hz. Muhammedin peygamberliğini) (A.S.M.) haber veriyor. Hem Sure-i Feth'in(Fetih suresinin) âhirinde(sonunda) ¬^<«*²xÅB7!ö]¬4ö²v­Z­V«C«8ö«t¬7´)ö   hükmünü tasdikan(doğrulayarak), Tevrat'ta Fâran Dağları'ndan zuhur eden(çıkan) peygamberin sahabeleri hakkında şu âyet var: "Kudsîlerin bayrakları beraberindedir ve onun sağındadır." "Kudsîler" namıyla tavsif eder(özelliğini anlatır). Yani: "Onun sahabeleri kudsî, Sâlih-Allah için yaşayan- evliyalardır."

            Eş'iya Peygamber'in kitabında, Kırkikinci Babında şu âyet vardır: "Hak Sübhanehu âhir(son) zamanda, kendinin ıstıfagerde ve bergüzidesi(seçtiği) kulunu ba's edecek(gönderecek) ve ona Ruh-ul Emîn Hazret-i Cibril'i(Cebrail) yollayıp, din-i İlahîsini(ilahi dinini) ona talim ettirecek(öğretilecek). Ve o dahi, Ruh-ül Emîn'in(Cebrail) talimi(öğretimi) veçhile(yönünden) nâsa(insanlara) talim eyliyecek(öğretecek) ve beyn-en nâs(insanlar arasında) hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümattan(zulümlerden) çıkaracaktır. Rabbin bana kabl-el vuku'(olmasından önce) bildirdiği şeyi, ben de size bildiriyorum."

            İşte şu âyet gayet sarih(açık) bir surette(şekilde), Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını(özelliklerini) beyan ediyor(açıklıyor).

            Mişail namıyla(adıyla) müsemma(isimlendirilen) Mihail Peygamber'in kitabının Dördüncü Babında şu âyet var: "Âhirzamanda(dünyanın son zamanlarında) bir ümmet-i merhume(rahmete uğramış bir toplum) kaim olup(oluşup), orada Hakk'a ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler(isterler). Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp, Rabb-ı Vâhid'e ibadet ederler. Ona şirk etmezler."

            İşte şu âyet, zahir(görülür) bir surette(şekilde) dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat(Arafat dağı) ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhretşiar(şöhretli) olan ümmet-i Muhammediyeyi(Muhammet ümmetini) tarif ediyor(anlatıyor).

            Zebur'da Yetmişikinci Babında şu âyet var:

            "Bahrden(denizlerden) bahre(denizlere) mâlik(sahip) ve nehirlerden, Arz'ın(dünyanın) makta'(en alttan) ve müntehasına(en son noktasına) kadar mâlik ola.. ve kendisine Yemen ve Cezayir Mülûkü(Yöneticileri) hediyeler götüreler.. ve padişahlar ona secde ve inkıyad edeler(uyarlar).. ve her vakit ona salât(namaz) ve her gün kendisine bereketle dua oluna.. ve envârı(nurları) Medine'den münevvir ola.. ve zikri ebed-ül âbâd(sonsuza kadar) devam ede.. onun ismi, şemsin(güneşin) vücudundan evvel(önce) mevcuddur(vardır). Onun adı, güneş durdukça münteşir ola(yayıla)..."

            İşte şu âyet, pek aşikâr(açık) bir tarzda(şekilde) Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tavsif eder(özelliklendirir). Acaba Hazret-i Davud Aleyhisselâm'dan sonra Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka hangi nebi(peygamber) gelmiş ki; şarktan(doğudan) garba(batıya) kadar dinini neşretmiş(yaymış, duyurmuş) ve mülûkü(memleketleri) cizyeye(veriye) bağlamış ve padişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad(kayıt) altına almış ve her gün nev'-i beşerin(insanların) humsunun(beşte birinin) salavat ve dualarını kendine kazanmış ve envârı(nurları) Medine'den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?

            Hem Türkçe Yuhanna İncili'nin Ondördüncü Bab ve otuzuncu âyeti şudur: "Artık sizinle çok söyleşmem, zira bu âlemin(evrenin) reisi(başkanı) geliyor. Ve bende, onun nesnesi aslâ yoktur!" İşte "Âlemin Reisi" tabiri, "Fahr-i Âlem"(evrenin övünme sebebi olan) demektir. Fahr-i Âlem ünvanı ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en meşhur ünvanıdır.

            Yine İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab ve yedinci âyeti şudur: "Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size faidelidir. Zira ben gitmeyince, tesellici size gelmez." İşte bakınız! Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kimdir? Evet Fahr-i Âlem odur ve fâni(geçici) insanları i'dam-ı ebedîden(ebedi idamdan) kurtarıp teselli veren odur.

            Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab, sekizinci âyeti: "O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salaha dair ve hükme dair ilzam edecektir." İşte dünyanın fesadını(fitne ve bozgunlarını) salaha(huzura) çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet-i dünyayı(dünyanın hakimiyetini) tebdil eden(değiştiren) Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kim gelmiş?

            Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab, onbirinci âyet: "Zira bu âlemin reisinin(başkanı, başı) gelmesinin hükmü gelmiştir." İşte "Âlemin Reisi" (Haşiye) elbette Seyyid-ül Beşer(insanların seyyidi) olan Ahmed-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.

            Hem İncil-i Yuhanna, Onikinci Bab ve onüçüncü âyet: "Amma o Hak ruhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikata irşad edecektir. Zira kendisinden söylemiyor. Bilcümle işittiğini söyleyerek, gelecek nesnelerden size haber verecek." İşte bu âyet sarihtir(açıktır). Acaba umum(bütün) insanları birden hakikata davet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrail'den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve âhiretten tafsilen(ayrıntılarıyla) haber veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kimdir ve kim olabilir?

(Haşiye): Evet, o Zât, öyle bir reis ve sultandır ki; binüçyüz elli senede ve ekser(insanların çoğunluğunun) asırlardan(yüzyıllardan) herbir asırda(yüzyılda), lâakal(en az) üçyüz elli milyon tebaası(uyanları) ve raiyeti(emrine uyanları) var. Kemal-i teslim ve inkıyadla(tam teslimiyet ve emrine uymakla), evamirine(emirlerine) itaat ederler, her gün ona selâm etmekle tecdid-i biat(uyma sözlerini yenileme) ederler.   Hem Kütüb-ü Enbiya'da(peygamberlerin kitaplarında), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Muhammed, Ahmed, Muhtar manasında Süryanî ve İbranî isimleri var. İşte Hazret-i Şuayb'ın suhufunda(sahifeler: dört kitap dışında diğer peygamberlere Allah’tan gelmiş sayfalar) ismi, Muhammed manasında "Müşeffah"tır(söylenmiştir).

            Hem Tevrat'ta yine Muhammed manasında "Münhamenna", hem Nebiyy-ül Haram manasında "Hımyata". Zebur'da "El-Muhtar" ismiyle müsemmadır(isimlendirilmiştir). Yine Tevrat'ta "El-Hâtem-ül Hâtem". Hem Tevrat'ta ve Zebur'da "Mukîm-üs Sünne". Hem Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'ta "Mazmaz"dır. Hem Tevrat'ta "Ahyed"dir.

            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş:

­G«[²&«!ö¬^<«*²xÅB7!ö]¬4«:ö­G«W²&«!ö¬u[¬D²9¬ž²!ö]¬4«:ö½GÅW«E­8ö¬–³~²h­T²7!ö]¬4ö]¬W²,¬!

buyurmuştur. Hem İncil'de, Esma-i Nebevîden(peygamberin isimlerinden) "Sahib-ül Kadîbi ve-l Herave" yani "seyf(kılıç) ve asâ sahibi." Evet sahib-üs seyf(kılıç sahibi) enbiyalar(peygamberler) içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Yine İncil'de "Sahib-üt Tâc"dır. Evet "Sahib-üt Tâc" ünvanı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mahsustur. Tâc, ımame yani sarık demektir. Eski zamanda milletler içinde, milletçe umumiyet(genel, halk) itibariyle(yönünden) sarık ve agel saran, Kavm-i Arabdır(Arap milletidir). İncil'de "Sahib-üt Tâc", kat'î(kesin) olarak "Resul-i Ekrem" (Aleyhissalâtü Vesselâm) demektir.

            Hem İncil'de "El-Baraklit" veyahut "El-Faraklit" ki İncil tefsirlerinde, "Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden(ayıran) hakperest" manası verilmiş ki; sonra gelecek insanları, hakka sevkedecek zâtın ismidir.

            İncil'in bir yerinde, İsa Aleyhisselâm demiş: "Ben gideceğim; tâ dünyanın reisi gelsin." Acaba Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip(ayırıp) Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın yerinde insanları irşad edecek(doğruları gösterecek), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kim gelmiştir? Demek Hazret-i İsa Aleyhisselâm ümmetine daima müjde ediyor ve haber veriyor ki: Birisi gelecek, bana ihtiyaç kalmayacak. Ben, onun bir mukaddimesiyim(ön sözü, başlangıcı) ve müjdecisiyim. Nasılki şu âyet-i kerime:

¬^<«*²xÅB7!ö«w¬8öś«G«<ö«w²[«"ö_«W¬7ö@®5±¬G«M­8ö²v­U²[«7¬!ö¬yÁV7!ö­Äx­,«*ö]±¬9¬!ö«u[¬=!«h²,¬!ö]¬X«"ö@«<ö«v«<²h«8ö­w²"!ö]«,[¬2ö«Ä@«5²)¬!«: 

­G«W²&«!ö­y­W²,!ö›¬G²Q«"ö²w¬8ö]¬#²@«<ö¯Äx­,«h¬"ö!®h±¬L«A­8«:

             (Haşiye) Evet İncil'de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reisi geleceğini ve o zâtı da bazı isimler ile yâdediyor(özlemle tekrarla bildiriyor). O isimler, elbette Süryanî ve İbranîdirler. Ehl-i tahkik(araştırmacılar) görmüşler. O isimler, "Ahmed, Muhammed, Fârik-un Beyn-el Hakk-ı Ve-l Bâtıl" manasındadırlar. Demek İsa Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan beşaret(müjde) veriyor.

(Haşiye):   «–:­(@ÅW«E²7!ö­y­BÅ8­!ö Seyyah-ı meşhur Evliya Çelebi; Hazret-i Şem'un-u Safa'nın türbesinde, ceylan derisinde yazılı İncil-i Şerif'te, bu gelen âyeti okumuştur. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında nâzil olan(indirilen) âyet: –xB<!öBir oğlan, –x["*+!öyani: İbrahim neslinden ola, –YB4:IáöPeygamber ola, w[V,3x7öyalancı olmaya, aX"öonun €ž:i4!ömevlidi Mekke ola, h[-x7@6öy6ösâlihlikle gelmiş ola, w[X8x9x#öonun mübarek adı a[8!x8ö (*)Ahmed Muhammed ola. ‰:GS,!öOna uyanlar, j<(h6@#öbu cihan ıssı olalar. b["öa,["ödahi, ol cihan ıssı ola.

- - - - - - - - - -

(*): Bu "Mevabit" kelimesi "Memed" den ve "Memed" dahi: "Muhammed" den tahrif edilmiş(benzetilerek değiştirilmiş).

            Sual: Eğer desen: "Neden Hazret-i İsa Aleyhisselâm, her nebiden(peygamberden) ziyade(fazla) müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sureti(şekli) azdır."

            Elcevab: Çünki Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsa Aleyhisselâm'ı Yahudilerin müdhiş tekzibinden(yalanlamalarından) ve müdhiş iftiralarından ve dinini müdhiş tahrifattan(bozulmadan) kurtarmakla beraber.. İsa Aleyhisselâm'ı tanımayan Benî İsrail'in suubetli(zor) şeriatına(kurallarına) mukabil(karşılık), sühuletli(kolayca) ve câmi'(geniş, her şeyi içine alan) ve ahkâmca(kurallarca) Şeriat-ı İseviye'nin(İsa peygamberin getirdiği kurallardan) noksanını ikmal edecek(tamamlayacak) bir şeriat-ı âliyeye(yüksek kurallara) sahibdir. İşte onun için çok defa, "Âlemin Reisi geliyor!" diye müjde veriyor.

            İşte Tevrat, İncil, Zebur'da ve sair(diğer) suhuf-u enbiyada(peygamberlerin sayfalarında) çok ehemmiyetle(önemle), âhirde(sonda) gelecek bir peygamberden bahisler(anlatımlar) var, çok âyetler var. Nasıl bir kısım nümunelerini(örneklerini ve özetlerini) gösterdik. Hem çok namlar ile o kitablarda mezkûrdur(anlatılmıştır). Acaba bütün bu Kütüb-ü Enbiyada(peygamberlerin kitaplarında) bu kadar ehemmiyetle(önemle), mükerrer(tekrarlanan) âyetlerde bahsettikleri(anlattıkları), Âhirzaman(son zaman) Peygamberi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kim olabilir?

            İkinci kısım irhasattan(peygamberlik gelmeden olan mucizeler) ve delail-i nübüvvetten(peygamberlik delillerinden) maksad(amaç) şudur ki: Bi'set-i Ahmediyeden evvel(Hz. Muhammede peygamberlik gelmeden önce), zaman-ı fetrette(peygamberin bulunm adığı dönemde) kâhinler, hem o zamanın bir derece evliya ve ârif-i billah(Allah’ı tanıyan) olan bir kısım insanları; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini haber vermişler ve ihbarlarını(haberlerinide) da neşretmişler(yaymışlar), şiirleriyle gelecek asırlara bırakmışlar. Onlar çoktur; biz, ehl-i siyer(peygamberler tarihini inceleyenler) ve tarihin nakil ve kabul ettikleri meşhur ve münteşir olan(yayılmış) bir kısmını zikredeceğiz(anlatacağız). Ezcümle:

            Yemen padişahlarından Tübba' isminde bir melik(başkan, padişah), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını(özelliklerini) eski kitablarda görmüş, iman etmiş. Şöyle bir şiirini ilân etmiş:

¬v«,ÅX7!ö›¬*@«"ö¬yÁV7!ö«w¬8ö½Äx­,«*ö­yÅ9«!ö«G«W²&«!ö]«V«2ö­€²G¬Z«-

¯±v«2ö«w²"!«:ö­y«7ö!®h<¬+«:ö­a²X­U«7ö¬˜¬h²W­2ö]«7¬!ö›¬h²W­2öÅG­8ö²x«V«4

            Yani: "Ben Ahmed'in (A.S.M.) risaletini(peygamberliğini) tasdik ediyorum. Ben onun zamanına yetişseydim, ona vezir ve ammizade olurdum." (Yani, Ali gibi ona fedai bir hâdim(hizmetçi) olurdum.)

            İkincisi: Meşhur Kuss İbn-i Sâide ki, kavm-i Arabın(Arap milletinin) en meşhur ve mühim hatibi(hitap edici, edebiyatçı) ve muvahhid bir zât-ı ruşenzamirdir. İşte şu zât da, bi'set-i Nebevîden(peygamberlik gelmeden) evvel(önce) risalet-i Ahmediyeyi(peygamber efendimizin peygamber olarak geleceğini) şu şiirle ilân ediyor:

Åb­&ö«:ö°`²6«*ö­y«7öÅc«2ö@«8ö­yÁV7!ö¬y²[«V«2ö|ÅV«.ö«b¬Q­"ö²G«5ö¯±]¬A«9ö«h²[«'ö«G«W²&«!ö@«X[¬4ö«u«,²*«!

            Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadından(dedelerinden) olan Kâ'b İbn-i Lüeyy, nübüvvet-i Ahmediyeyi(Ahmedin peygamberliğini) (A.S.M.) ilham eseri olarak şöyle ilân etmiş:

@«;­h[¬A«'ö@®5:­G«.ö!®*@«A²'«!ö­h¬A²F­[«4ö½GÅW«E­8öÇ]¬AÅX7!ö]¬#²@«<ö¯^«V²S«3ö]«V«2

            Yani: "Füc'eten(birden), Muhammed-ün Nebi gelecek, doğru haberleri verecek."

            Dördüncüsü: Yemen padişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen, kütüb-ü sâbıkada(önceden gönderilen Tevrat, vb. kitap ve suhuflarda) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını(özelliklerini) görmüş; iman etmiş, müştak olmuş idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ceddi Abdülmuttalib Yemen'e kafile-i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen onları çağırmış. Onlara demiş ki:

­˜ÇG«D«7ö¬`¬VÅO­W²7!ö«G²A«2ö@«<ö«tÅ9¬!«:ö­^«8@«8¬ž²!ö­y«7ö²a«9@«6ö½^«8@«-ö¬y²[«S²B«6ö«w²[«"ö½G«7«:ö«^«8@«Z¬B¬"ö«G¬7­:ö!«)¬!

            Yani: "Hicaz'da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hâtem(mühür) gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum(bütün) insanlara imam olacak!" Sonra gizli Abdülmuttalib'i çağırmış, "O çocuğun ceddi de sensin" diye kerametkârane(keramet gösterir gibi), bi'setten evvel(peygamberlikten önce) haber vermiş.

            Beşincisi: Varaka İbn-i Nevfel (Hatice-i Kübra'nın ammizadelerinden) bidayet-i vahiyde(vahyin başlangıcında) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm telaş etmiş. Hatice-i Kübra o hâdiseyi(olayları), meşhur Varaka İbn-i Nevfel'e hikâye etmiş. Varaka demiş: "Onu bana gönder." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Varaka'nın yanına gitmiş, mebde'-i vahiydeki(vahyin başlangıcındaki) vaziyeti(şekilleri) hikâye etmiş(anlatmış). Varaka demiş:

]«,[¬2ö«t¬"ö«hÅL«"«:ö­h«P«B²X­W²7!öÇ]¬AÅX7!ö«a²9«!ö«tÅ9«!ö­G«Z²-«!ö]±¬9¬!ö­GÅW«E­8ö@«<ö²h±¬L«"

            Yani: "Telaş etme, o halet vahiydir. Sana müjde! İntizar edilen(beklenilen) Nebi sensin! İsa, seninle müjde vermiş."

            Altıncısı: Askelân-ul Hımyerî nam ârif-i billah(Allah’ı tanıyan, bilen), bi'setten(peygamberliğin gönderilmesinden) evvel(önce) Kureyşîleri gördüğü vakit, "İçinizde dava-yı nübüvvet(peygamberlik davası) eden var mı?" "Yok" derlerdi. Sonra bi'set(peygamberlik) vaktinde yine sormuş; "Evet" demişler, "Biri dava-yı nübüvvet(peygamberlik davası) ediyor." Demiş: "İşte âlem onu bekliyor."

            Yedincisi: Nasara(Hiristiyan) ülema-yı benamından(din adamlarının büyüklerinden) İbn-ül Alâ, bi'setten(peygamberlik öncesi) ve Peygamber'i görmeden evvel haber vermiş. Sonra gelmiş. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş demiş:

¬Äx­B«A²7!ö­w²"!ö«t¬"ö«hÅL«"«:ö¬u[¬D²9¬ž²!ö]¬4ö«t«B«S¬.ö­€²G«%«:ö²G«T«7ö±¬s«E²7@¬"ö«t«C«Q«"ö›¬HÅ7!«:

            Yani: "Ben senin sıfatını İncil'de gördüm, iman ettim. İbn-i Meryem, İncil'de senin geleceğini müjde etmiş."

            Sekizincisi: Bahsi geçen Habeş padişahı Necaşî demiş: ¬^«X«O²VÅ,7!ö¬˜¬H´;ö²w«2ö®ž«G«"ö­y«B«8²G¬'ö]¬7ö«a²[«7öYani: "Keşki şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkindedir(üstündedir)."

            Şimdi ilham-ı Rabbanî(Rabbimizin ilham etmesi) ile gaibden(gizli olaylardan) haber veren bu âriflerden(Allah’ı tanıyanlardan) sonra; gaibden ruh ve cinn vasıtasıyla haber veren kâhinler, pek sarih bir surette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini ve nübüvvetini(peygamberliğini) haber vermişler. Onlar çoktur; biz, onlardan meşhurları ve manevî tevatür hükmüne geçmiş ve ekser(tarihçilerin çoğunun) tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitablarına havale edip, yalnız icmalen(özetle) bahsedeceğiz(anlatacağız).

            Birincisi: Şıkk isminde meşhur bir kâhindir(gelecekten haber verenler) ki; bir gözü, bir eli, bir ayağı varmış. Âdeta yarım insan... İşte o kâhin, manevî tevatür derecesinde kat'î(kesin) bir surette(şekilde) tarihlere geçmiş ki; risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı haber verip, mükerreren(tekrarla) söylemiştir.

            İkincisi: Meşhur Şam kâhini Satih'tir ki; kemiksiz, âdeta âzâsız(el kol vb. bulunmayanlar) bir vücud, yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat(yaratılış acubesi) ve çok da yaşamış bir kâhindir. Gaibden verdiği doğru haberler, o zaman insanlarda şöhret bulmuş. Hattâ Kisra (yani Fars padişahı) gördüğü acib rü'yayı ve veladet-i Ahmediye-peygamberin doğumunda- (A.S.M.) zamanında sarayın ondört şerefesinin düşmesinin sırrını Satih'ten sormak için, Muyzan denilen âlim bir elçisini göndermiş. Satih demiş: "Ondört zât sizlerde hâkimiyet edecek, sonra saltanatınız mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhar edecek(gösterecek). İşte o sizin din ve devletinizi kaldıracak!" mealinde Kisra'ya haber göndermiş. İşte o Satih, sarih(açık) bir surette(şekilde), âhirzaman peygamberinin gelmesini haber vermiş.

            Hem kâhinlerden Sevad İbn-i Karib-id Devsî ve Hunafir ve Ef'asiye Necran ve Cizl İbn-i Cizl-il Kindî ve İbn-i Halasat-ed Devsî ve Fatıma Bint-i Nu'man-ı Neccariye gibi meşhur kâhinler, siyer ve tarih kitablarında tafsilen beyan ettikleri vecih üzere; âhirzaman peygamberinin geleceğini, o peygamber de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber vermişler.

            Hem Hazret-i Osman'ın akrabasından Sa'd İbn-i Bint-i Küreyz kâhinlik vasıtasıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetini(peygamberliğini) gaibden haber almış. Bidayet-i İslâmiyette(İslamın başlangıcında) Hazret-i Osman-ı Zinnureyn'e demiş ki: "Sen git iman et." Osman bidayette(başlangıçta) gelmiş, iman etmiş. İşte o Sa'd o vakıayı(olayı) böyle bir şiir ile söylüyor:

±¬s«E²7!ö]«7¬!ö›¬G²Z«<ö­yÁV7!ö«:ö­˜­G²-­*ö@«Z¬"ö]¬BÅ7!ö]«7¬!ö]¬7²x«T¬"ö@®9@«W²C­2ö­yÁV7!ö›«G«;

            Hem kâhinler gibi; "hâtif" denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini mükerreren(tekrarla) haber vermişler. Ezcümle:

            Zeyyab İbn-ül Haris'e hâtif-i cinnî böyle bağırmış, onun ve başkasının sebeb-i İslâmı(İslama girme sebebi) olmuş:

«Æ@«D­Q²7!ö«`«D«Q²7!ö¬p«W²,¬!ö­Æ@«<«)ö@«<ö­Æ@«<«)ö@«<

­Æ@«D­<ö«Ÿ«4ö«^ÅU«W¬"öx­2²G«<ö¬Æ@«B¬U²7@¬"ö½GÅW«E­8ö«b¬Q­"

            Yine bir hâtif-i cinnî, Sâmia İbn-i Karret-il Gatafanî'ye böyle bağırmış, bazılarını imana getirmiştir: «p«W«T²9@«4ö½u¬0@«"ö«h±¬8­(«:ö«p«O«,«4öÇs«E²7!ö«š@«%öBu hâtiflerin beşaretleri(müjdeleri) ve haber vermeleri pek meşhurdur ve çoktur.

            Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler; öyle de sanemler(putlar) dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini(peygamberliğini) haber vermişler. Ezcümle:

            Kıssa-i meşhuredendir(meşhur olayı) ki: Mâzen Kabilesinin sanemi(putları) bağırıp demiş:

¬Ä«i²X­W²7!ö±¬s«E²7@¬"ö«š@«%ö­u«,²h­W²7!öÇ]¬AÅX7!ö!«H´;ödiyerek, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber vermiş. Hem Abbas İbn-i Mirdas'ın sebeb-i İslâmiyeti(Müslüman olma sebebi) olan meşhur vakıa şudur ki: Dımar namında bir sanemi(putu) varmış; o sanem, bir gün böyle bir ses vermiş:

¯GÅW«E­8ö±¬]¬AÅX7!ö«w¬8ö¬–@«[«A²7!ö«u²A«5ö®?ÅG­8ö­G«A²Q­<ö«–@«6«:ö­‡@«W¬/ö›«(²:«!

            Yani: "Muhammed gelmeden evvel bana ibadet ediliyordu, şimdi Muhammed'in beyanı(açıklamaları) gelmiş; daha o dalalet(sapık inanışlar) olamaz."

            Hazret-i Ömer, İslâmiyetten evvel(önce) saneme(puta) kesilen bir kurbandan böyle işitmiş:

­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö­Äx­T«<ö°d[¬M«4ö½u­%«*ö°d[¬D«9ö°h²8«!ö¬d[¬"ÅH7!ö«Ä³~ö@«<

            İşte bu nümuneler(örnekler) gibi çok vakıalar(olaylar) var, mevsuk kitablar kabul edip nakletmişler.

            Nasılki kâhinler, ârif-i billahlar(Allah’ı bilenler), hâtifler, hattâ sanemler(putlar) ve kurbanlar, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber vermişler; herbir hâdise(olay) dahi, bir kısım insanların imanına sebeb olmuş. Öyle de, bazı taşlar üstünde ve kabirlerde ve kabirlerin mezar taşlarında hatt-ı kadim(harika bir yazı) ile ½w[¬8«!ö°d¬V²M­8ö½GÅW«E­8ögibi ibareler bulunmuş; onunla bir kısım insanlar imana gelmişler. Evet hatt-ı kadim ile bazı taşlarda bulunan ½w[¬8«!ö°d¬V²M­8ö½GÅW«E­8ö, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan ibarettir. Çünki ondan evvel(önce), zamanına pek yakın, yalnız yedi Muhammed ismi var, başka yoktur. O yedi adamın hiçbir cihetle "Muslih-i Emin"-salih ve güvenilir- tabirine liyakatları-layık- yoktur.

            Üçüncü kısım irhasattan(peygambere peygamberlik gelmeden önce) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın veladeti(doğumu) hengâmında(zamanında) vücuda gelen hârikalardır ve hâdiselerdir(olaylardır). O hâdiseler, onun veladetiyle(doğumuyla) alâkadar(ilgili) bir surette(şekilde) vücuda gelmiş.

            Hem bi'setten(peygambere peygamberlik gelmeden, yani daha kendisinin peygamber olarak gönderilmeye zaman yakınlaştığında) evvel bazı hâdiseler var ki, doğrudan doğruya birer mu'cizesidir. Bunlar çoktur. Nümune(örnek) olarak, meşhur olmuş ve eimme-i hadîs(hadis imamları) kabul etmiş ve sıhhatleri(sağlamlıkları) tahakkuk etmiş(kesinleşmiş) birkaç nümuneyi(örnekleri) zikredeceğiz:

            Birincisi: Veladet-i Nebevî(peygamberin doğum) gecesinde hem annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn-il Âs'ın annesi, hem Abdurrahman İbn-i Avf'ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de demişler: "Veladeti(doğum) ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, maşrık(doğu) ve mağribi(batıyı) bize aydınlattırdı."

            İkincisi: O gece Kâ'be'deki sanemlerin(putların) çoğu başı aşağı düşmüş.

            Üçüncüsü: Meşhur Kisra'nın eyvanı (yani saray-ı meşhuresi-meşhur sarayı) o gece sallanıp inşikak etmesi(yarılması, bölünmesi) ve ondört şerefesinin düşmesidir.

            Dördüncüsü: Sava'nın takdis edilen küçük denizinin o gecede yere batması ve İstahr-Âbad'da bin senedir daima iş'al edilen, yanan ve sönmeyen, Mecusilerin-Ateşe tapanların- mabud(ibadet) ittihaz ettikleri(sundukları) ateşin, veladet(doğum) gecesinde sönmesi. İşte şu üç-dört hâdise işarettir ki: O yeni dünyaya gelen zât; ateşperestliği kaldıracak, Fars saltanatının sarayını parçalayacak, izn-i İlahî ile olmayan şeylerin takdisini(mukaddes görülmesini) men'edecektir(yasaklayacaktır).

            Beşincisi: Çendan(gerçi) veladet(doğum) gecesinde değil, fakat veladete(doğuma) pek yakın olduğu cihetle(yönden), o hâdiseler de irhasat-ı Ahmediyedir ki (A.S.M.), Sure-i «r²[«6ö«h«#ö²v«7«!ö   de nass-ı kat'î(kesin bir hüküm) ile beyan edilen "Vak'a-i Fil"-Fil olayı-dir ki; Kâ'be'yi tahrib etmek(yıkmak) için, Ebrehe namında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudî namında cesîm(çok büyük mamut) bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebabil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş, kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe(acayip olay), tarih kitablarında tafsilen(ayrıntılarıyla) meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delail-i nübüvvetindendir(peygamberlik delillerinden). Çünki veladete(doğuma) pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâ'be-i Mükerreme, gaybî ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden(zararvermesinden, yıkmasından) kurtulmuştur.

            Altıncısı: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm küçüklüğünde Halime-i Sa'diye'nin yanında iken, Halime ve Halime'nin zevcinin(eşinin) şehadetleriyle(şahit olmasıyla); güneşten rahatsız olmamak için, çok defa üstünde bir bulut parçasının ona gölge ettiğini görmüşler ve halka söylemişler ve o vakıa(olay) sıhhatle(sağlamlıkla) şöhret bulmuş.

            Hem Şam tarafına oniki yaşında iken gittiği vakit, Buheyra-yı Rahib'in şehadetiyle, bir parça bulut, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başına gölge ettiğini görmüş ve göstermiş.

            Hem yine bi'setten(daha peygamberlik gelmeden) evvel(önce) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir defa Hatice-i Kübra'nın Meysere ismindeki hizmetkârıyla(hizmetçileriyle) ticaretten geldiği zaman, Hatice-i Kübra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başında iki meleğin bulut tarzında gölge ettiklerini görmüş. Kendi hizmetkârı(hizmetçisi) olan Meysere'ye demiş. Meysere dahi Hatice-i Kübra'ya demiş: "Bütün seferimizde ben öyle görüyordum."

            Yedincisi: Nakl-i sahih ile sabittir ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bi'setten evvel(peygamberliğin gelmesinden önce) bir ağacın altında oturdu; o yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, onun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.

            Sekizincisi: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ufak iken, Ebu Talib'in evinde kalıyordu. Ebu Talib, çoluk ve çocuğu ile onunla beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit o zât yemekte bulunmazsa, tok olmuyorlardı. Şu hâdise hem meşhurdur, hem kat'îdir(kesindir).

            Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın küçüklüğünde ona bakan ve hizmet eden Ümm-ü Eymen demiş: "Hiçbir vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm açlık ve susuzluktan şikayet etmedi, ne küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde."

            Dokuzuncusu: Murdiası olan Halime-i Sa'diye'nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilafına(tersine) olarak çok bereketi ve ziyade(fazla) olmasıdır. Bu vakıa(olay) hem meşhurdur, hem kat'îdir(kesindir).

            Hem sinek onu taciz(rahatsız) etmezdi, onun cesed-i mübarekine(mübarek cesedine) ve libasına(elbisesine) konmazdı. Nasılki evlâdından olan Seyyid Abdülkadir-i Geylanî (K.S.) dahi, ceddinden o hali irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.

            Onuncusu: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dünyaya geldikten sonra, bahusus(özellikle) veladet(doğum) gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hâdise Onbeşinci Söz'de kat'iyyen(kesin) bürhanlarıyla(delilleriyle) isbat ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukutu(düşmesi, kayması), şeyatîn(şeytanların) ve cinlerin gaybî(bilmediğimiz) haberlerden kesilmesine alâmet ve işarettir. İşte madem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gaibden haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına(haberlerine) sed çekmek lâzımdır(gerekir) ki, vahye bir şübhe îras etmesinler(düşmesin) ve vahye benzemesin. Evet bi'setten(peygamberlik gelmeden) evvel(önce) kâhinlik çoktu. Kur'an nâzil olduktan(indirildikten) sonra onlara hâtime(son) çekti. Hattâ çok kâhinler imana geldiler. Çünki daha cinler taifesinden olan muhbirlerini(habercilerini) bulamadılar. Demek Kur'an hâtime(son) çekmişti. İşte eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar suretinde(şeklinde) yine bir nevi(çeşit) kâhinlik Avrupa'da ispirtizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise...

            Elhasıl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetinden(peygamberliğinden) evvel(önce) nübüvvetini(peygamberliğini) tasdik(kabul) ettiren ve tasdik eden pek çok vakıalar(olaylar), pek çok zâtlar zahir olmuşlar(görülmüşler). Evet dünyaya manen reis olacak (Haşiye) ve dünyanın manevî şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa(tarla) yapacak ve dünyanın mahlukatının(yaratılmışlarının) kıymetlerini ilân edecek ve cinn ü inse(cinlere ve insanlara) saadet-i ebediyeye(sonsuz mutluluğa) yol gösterecek ve fâni(geçici) cinn ü insi i'dam-ı ebedîden(ebedi idamdan) kurtaracak ve dünyanın hikmet-i hilkatini(yaratılış hikmetini, yararını, faydasını) ve tılsım-ı muğlakını(kapalı sırlarını) ve muammasını(gizliliklerini) açacak ve Hâlık-ı Kâinat'ın(Kainatın yaratıcısının) makasıdını(amaçlarını) bilecek ve bildirecek ve o Hâlık'ı(yaratıcıyı) tanıyıp umuma(herkese) tanıttıracak bir zât; elbette o daha gelmeden herşey, her nev'(tür), her taife onun geleceğini sevecek ve bekleyecek ve hüsn-ü istikbal(geleceğini güzellikle şenlikle karşılama) edecek ve alkışlayacak ve Hâlıkı(yaratıcısı) tarafından bildirilirse, o da bildirecek. Nasılki sâbık işaretlerde ve misallerde(örneklerde) gördük ki; her bir nev-i mahlukat(her çeşit yaratıklar), onu hüsn-ü istikbal(şenlikle karşılıyor) ediyor gibi mu'cizatını(mucizelerini) gösteriyorlar, mu'cize lisanıyla(diliyle) nübüvvetini(peygamberliğini) tasdik ediyorlar.

            ONYEDİNCİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Kur'andan sonra en büyük mu'cizesi, kendi zâtıdır(şahsı, kendisi). Yani onda içtima'(toplanmış) etmiş ahlâk-ı âliyedir(yüksek ahlaklar) ki; herbir haslette(ahlakta) en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar(birleşiyorlar). Hattâ şecaat(cesaret) kahramanı Hazret-i Ali, mükerreren(tekrar tekrar) diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasına iltica edip(yönelip) tahassun(siper, saklanma) ediyorduk." Ve hâkeza(bunun gibi)... Bütün ahlâk-ı hamîdede(güzel ahlakta) en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlik(sahip) idi. Şu mu'cize-i ekberi(büyük mucizeyi), Allâme-i Mağrib(batı alimlerinden) Kadı Iyaz'ın Şifa-i Şerif'ine havale ediyoruz. Elhak o zât, o mu'cize-i ahlâk-ı hamîdeyi(en güzel ahlakı) pek güzel beyan edip(açıklayıp) isbat etmiştir. Hem pek büyük ve dost ve düşmanla musaddak(doğrulanan) bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M) şeriat-ı kübrasıdır ki(getirdiği İslam kuralları), ne misli(eşi) gelmiş ve ne de gelecek. Şu mu'cize-i a'zamın(büyük mucizenin) bir derece beyanını(anlatılmasını), bütün yazdığımız otuzüç Söz ve otuzüç Mektub'a ve otuzbir Lem'aya ve onüç Şua'ya havale ediyoruz.

            Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mütevatir(herkesin bildirdiği kesin olay) ve kat'î bir mu'cize-i kübrası(büyük mucizesi), şakk-ı Kamer'(Ay’ı ikiye bölmesi)dir. Evet şu inşikak-ı Kamer(Ay’ın ikiye yarılması); çok tarîklerle(yollarla) mütevatir bir surette(şekilde), İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, İmam-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eazım-ı sahabeden müteaddid(ayrı ayrı) tarîklerle(değişik yollarla) haber verilmekle beraber, nass-ı Kur'anla ­h«W«T²7!öÅs«L²9!ö«:ö­^«2@Å,7!ö¬a«"«h«B²5¬!ö   âyeti, o mu'cize-i kübrayı(büyük mucizeyi) âleme ilân etmiştir.

(Haşiye): Evet Sultan-ı  LEVLÂKE LEVLÂK, öyle bir reistir ki: Bin üçyüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birinci asırdan sonra herbir asırda lâakal(en az) üçyüz elli milyon tebaası(uyanı) ve raiyeti vardır. Küre-i Arz'ın(Dünyanın) yarısını bayrağı altına almış ve tebaası, kemal-i teslimiyetle(tam bir teslim olma ile) ona hergün salât ü selâm ile tecdid-i biat(sözlerini yenileyerek) ederek emirlerine itaat ederler(uyarlar). O zamanın inadcı Kureyş müşrikleri(inkarcıları), şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukabele(karşılık) etmemişler, belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek kâfirlerce dahi Kamer'in(Ay’ın) inşikakı(yarılması) kat'îdir(kesindir). Şu mu'cize-i kübrayı, şakk-ı Kamer'e dair yazdığımız Otuzbirinci Söz'e zeyl olan Şakk-ı Kamer Risalesi'ne havale ederiz(bırakırız).

            Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasılki Arz(Dünya) ahalisine(milletine) inşikak-ı Kamer(Ay’ın yarılması) mu'cizesini göstermiş; öyle de Semavat(Uzay, gökyüzü) ahalisine(milletine) Mi'rac mu'cize-i ekberini(büyük mucizesini) göstermiştir. İşte Mi'rac denilen şu mu'cize-i a'zamı(büyük), Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesi'ne havale ederiz. Çünki o risale, o mu'cize-i kübrayı(o büyük mucizeyi), ne kadar nuranî ve âlî ve doğru olduğunu kat'î bürhanlarla(delillerle), hattâ mülhidlere(inkarcılara) karşı da isbat etmiştir. Yalnız mu'cize-i Mi'racın(Mirac mucizesinin) mukaddimesi(ön sözü)olan Beyt-ül Makdis(Mescit-i Aksa) seyahatı(gezmesi) ve sabahleyin Kureyş kavmi, ondan Beyt-ül Makdis'in tarifatını(tarifini) istemesi üzerine hasıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:

            Mi'rac gecesinin sabahında, Mi'racını Kureyş'e haber verdi. Kureyş tekzib etti(yalanladı). Dediler: "Eğer Beyt-ül Makdis'e gitmiş isen, Beyt-ül Makdis'in kapılarını ve duvarlarını ve ahvalini(hallerini, durumlarını) bize tarif et(açıkla)!" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki:

|ÅB«&ö­y«X²[«"«:ö]¬X²[«"ö«`­D­E²7!ö«r«L«6«:ö¬‰¬G²T«W²7!ö«a²[«"ö]¬7ö­yÁV7!ö|ÅV«D«4öÇn«5ö­y«V²C¬8ö²Æ­h²6«!ö²v«7ö@®"²h«6ö­a²"«h«U«4

¬y²[«7¬!ö­h­P²9«!ö@«9«!ö«:ö­yÇB«Q«X«4ö­y­B²<«!«*

            Yani: "Onların tekziblerinden(yalanlamalarında) ve suallerinden(sorularından: Örn: Aksa mescidinin kaç camı var? Vb.) pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beyt-ül Makdis'i bana gösterdi; ben de Beyt-ül Makdis'e bakıyorum, birer birer herşey'i tarif ediyordum." İşte o vakit Kureyş baktılar ki, Beyt-ül Makdis'ten doğru ve tam haber veriyor.

            Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş'e demiş ki: "Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm, kafileniz yarın filan vakitte gelecek. Sonra o vakit, kafileye muntazır(beklemeye) kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş(gecikmiş). Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarı(haberi) doğru çıkmak için, ehl-i tahkikin(araştırmacıların) tasdikiyle(doğrulamasıyla), Güneş bir saat tevakkuf(durma) etmiş. Yani Arz(Dünya), onun sözünü doğru çıkarmak için vazifesini, seyahatını(gezmesini) bir saat ta'til etmiştir ve o ta'tili, Güneş'in sükûnetiyle göstermiştir. İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın birtek sözünün tasdiki için koca Arz vazifesini terkeder, koca Güneş şahid olur. Böyle bir zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayan, ne derece bedbaht olduğunu ve onu tasdik edip emrine @«X²Q«0«!ö«:ö@«X²Q¬W«,ödiyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla, "Elhamdülillahi ale-l iman ve-l İslâm" de.

            ONSEKİZİNCİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en büyük ve ebedî(sonsuz) ve yüzer delail-i nübüvveti(peygamberlik delillerini) câmi'(içine alan) ve kırk vecihle(yönden) i'cazı(mucizeliği) isbat edilmiş bir mu'cizesi dahi, Kur'an-ı Hakîm'dir. İşte şu mu'cize-i ekberin(en büyük mucizenin) beyanına dair Yirmibeşinci Söz takriben(yakın olarak) yüzelli sahifede(sayfada), kırk vech-i i'cazını(mucizelik yönünü) icmalen(özetle) beyan ve isbat etmiştir. Öyle ise, şu mahzen-i mu'cizat(mucizeler deposu) olan mu'cize-i a'zamı(en büyük mucizeyi: Kur’an-ı Kerim) o Söz'e havale ederek, yalnız iki-üç nükteyi beyan edeceğiz:

            BİRİNCİ NÜKTE: Eğer denilse: İ'caz-ı Kur'an(Kuranın mucizeliği) belâgattadır(durumun gerektirdiği gibi sanatlı konuşmak). Halbuki umum(bütün) tabakatın(mertebelerin) hakları var ki, i'cazında(mucizelerinde) hisseleri bulunsun. Halbuki belâgattaki i'cazı(mucizeliği), binde ancak bir muhakkik(gerçeği arayan araştırmacı) âlim anlayabilir?

            Elcevab: Kur'an-ı Hakîm'in her tabakaya karşı bir nevi(çeşit) i'cazı(mucizeliği) vardır. Ve bir tarzda(şekilde), i'cazının(mucizeliğinin) vücudunu ihsas eder(gösterir, hissettirir). Meselâ: Ehl-i belâgat ve fesahat(edebiyatçı, duruma uygun harika bir sanatla konuşan ve söyleyenler) tabakasına karşı, hârikulâde belâgattaki i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Ve ehl-i şiir ve hitabet(şiir ve insanlara hitap eden) tabakasına karşı; garib, güzel, yüksek üslûb-u bediin(eşsiz anlatımının) i'cazını(mucizeliğini) gösterir. O üslûb(şekil) herkesin hoşuna gittiği halde, kimse taklid edemiyor. Mürur-u zaman(zamanın geçmesi) o üslûbu(şekli) ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir. Öyle muntazam(harika bir düzen) bir nesir ve mensur bir nazımdır ki; hem âlî(yüksek), hem tatlıdır. Hem kâhinler ve gaibden haber verenler tabakasına karşı, hârikulâde ihbarat-ı gaybiyedeki(bilinmezler ve gelecek hakkında kesin bilgi vererek) i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Ve ehl-i tarih(tarihçilerin) ve hâdisat-ı âlem(evrenin olayları ve olan hadiseler) üleması tabakasına karşı, Kur'andaki ihbarat(haber vermeler) ve hâdisat-ı ümem-i sâlife(önceki ümmetlerin olayları) ve ahval(halleri) ve vakıat-ı istikbaliye(gelecekle ilgili olaylar) ve berzahiye(kabir dünyası) ve uhreviyedeki(ahiretteki) i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Ve içtimaiyat-ı beşeriye(sosyoloji yani toplum bilimciler) üleması ve ehl-i siyaset(siyaset ehli) tabakasına karşı, Kur'anın desatir-i kudsiyesindeki(kudsi kurallarında ki) i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Evet o Kur'andan çıkan şeriat-ı kübra(büyük kurallar), o sırr-ı i'cazı(mucizelik sırrını) gösterir. Hem maarif-i İlahiye(ilahi bilgileri tanıma) ve hakaik-i kevniyede(evrenin gerçeklerinde) tevaggul eden(meşgul olan, ilgilenen) tabakaya karşı, Kur'andaki hakaik-i kudsiye-i İlahiyedeki(Allah’ın bildirdiği kudsi gerçekler) i'cazı(mucizeliği) gösterir veya i'cazın(mucizeliğin) vücudunu ihsas eder(özellikle gösterir). Ve ehl-i tarîkat ve velayete(peygamberimize dayanan hal ve vicdani bir yol tutturarak hakikate ulaşanlar, Allah rızasına ulaşanlar) karşı, Kur'an bir deniz gibi daima temevvücde(gösterimde, göz önünde zirvede) olan âyâtının(Kuran ayetlerinin) esrarındaki(sırlarındaki) i'cazını(mucizeliğini) gösterir ve hâkeza... Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mana fehmeden(anlayan) avam(halk) tabakasına karşı, Kur'anın okunmasıyla başka kitablara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder(anlar ve kabul eder). Ve o âmi(eğitim öğretim görmemiş halk tabakası) der ki: "Ya bu Kur'an bütün dinlediğimiz kitabların aşağısındadır. Bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhaldir(imkansızdır). Öyle ise, bütün işitilen kitabların fevkindedir(üstündedir). Öyle ise, mu'cizedir." İşte bu kulaklı âminin fehmettiği(anladığı) i'cazı(mucizeliği), ona yardım için bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki:

            Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan meydana çıktığı vakit bütün âleme meydan okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:

            Birisi: Dostlarında hiss-i taklidi(taklit hissi, onun gibi olup ona benzeme özelliği); yani sevgili Kur'anın üslûbuna(anlatım şekline göre) karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak hissi...

            İkincisi: Düşmanlarda bir hiss-i tenkid(tenkit hissi, aşağılamaya ve kötülemeye çalışma) ve muaraza(karşı çıkma, mücadele edip yenme); yani Kur'an üslûbuna(anlatım şekline) mukabele(karşılık) etmekle dava-yı i'cazı(mucizelik davasını) kırmak hissi...

            İşte bu iki hiss-i şedid(şiddetli his) ile milyonlar Arabî kitablar yazılmışlar, meydandadır. Şimdi bütün bu kitabların en beligleri, en fasihleri Kur'anla beraber okunduğu vakit, her kim dinlese, kat'iyyen(kesinlikle) diyecek ki; Kur'an bunların hiç birisine benzemiyor. Demek Kur'an, umum bu kitabların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'an umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhal(imkansız) olmakla beraber, hiç kimse, hattâ şeytan bile olsa diyemez. (Haşiye)

            Öyle ise Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, yazılan umum(bütün) kitabların fevkindedir(üstündedir). Hattâ manayı da fehmetmeyen(anlamayan) cahil âmi(tahsil görmemiş) tabakaya karşı da Kur'an-ı Hakîm, usandırmamak suretiyle(şekliyle) i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Evet o âmi, cahil adam der ki: "En güzel, en meşhur bir beyti iki-üç defa işitsem, bana usanç veriyor. Şu Kur'an ise hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyade(fazla) dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu insan sözü değildir."

            Hem hıfza(ezberlemeye) çalışan çocukların tabakasına karşı dahi, Kur'an-ı Hakîm o nazik, zaîf(zayıf), basit ve bir sahife kitabı hıfzında(ezberinde) tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'an ve çok yerlerinde iltibas(alıntı) ve müşevveşiyete(karışıklığa) sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin teşabühüyle(benzemesiyle) beraber; kemal-i sühuletle(tam bir kolaylıkla), kolaylıkla o çocukların hâfızalarında yerleşmesi suretinde(şeklinde), i'cazını(mucizeliğini) onlara dahi gösterir.

            Hattâ az sözden ve gürültüden müteessir(rahatsız) olan hastalara ve sekeratta(ölüm anında) olanlara karşı Kur'anın zemzemesi(okunması) ve sadâsı(sesi); zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle(yönüyle), bir nevi(çeşit) i'cazını(mucizeliğini) onlara da ihsas eder(hissettirir).

            Elhasıl: Kırk muhtelif(çeşitli) tabakata(tabakalara) ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle(yönüyle) Kur'an-ı Hakîm i'cazını(mucizeliğini) gösterir veya i'cazının(mucizeliğinin) vücudunu ihsas eder(hissettirir). Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan (Haşiye-1) kulaksız,

(Haşiye): Yirmialtıncı Mektub'un ehemmiyetli Birinci Mebhası, şu cümlenin haşiyesi ve izahıdır.

(Haşiye-1): Yalnız gözü bulunan; kulaksız, kalbsiz tabakasına karşı vech-i i'cazı(mucizelik yönü), burada gayet mücmel(özetle) ve muhtasar(kısaca) ve nâkıs(noksan) kalmıştır. Fakat bu vech-i i'cazı(mucizelik yönü) Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu Mektublarda (Haşiyecik) gayet parlak ve nuranî ve zahir(görünür) ve bahir(apaçık) gösterilmiştir, hattâ körler de görebilir. O vech-i i'cazı gösterecek bir Kur'an yazdırdık. İnşâallah tab' edilecek(yayınlanacak), herkes de o güzel vechi görecektir.

(Haşiyecik): Otuzuncu Mektub pek parlak tasavvur ve niyet edilmişti; fakat yerini başkasına, İşarat-ül İ'caz'a(Bediüzzaman hazretlerinin Ruslara karşı Bitlis savunması için savaşırken öğrencisi Molla Tabibe yazdırdığı eseri) verdi. Kendisi meydana çıkmadı. kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'anın bir nevi(çeşit) alâmet-i i'cazı(mucizelik işareti) vardır. Şöyle ki:

            Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ: Sure-i Kehf'de ²v­Z­A²V«6ö²v­Z­X¬8@«$«:ö   kelimesi altında yapraklar delinse; Sure-i Fâtır'daki ¯h[¬W²O¬5ö   kelimesi, az bir inhirafla(milim oynamakla) görünecek ve o kelbin(o köpeğin) ismi de anlaşılacak. Ve Sure-i Yâsin'de iki defa «–:­h«N²E­8ö   birbiri üstüne; Vessâffat'taki «w<¬h«N²E­8ö   ve «–:­h«N²E­8ö   hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse, ötekiler az bir inhirafla(milim oynama ile) görünecek. Meselâ: Sure-i Sebe'in âhirinde(sonunda), Sure-i Fâtır'ın evvelindeki(önündeki) iki ]«X²C«8ö   birbirine bakar. Bütün Kur'anda yalnız üç ]«X²C«8ö   dan ikisi birbirine bakmaları tesadüfî olamaz. Ve bunların emsali(örnekleri) pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş-altı yerde yapraklar arkasında, az bir inhirafla(oynama ile) birbirine bakıyorlar. Ve Kur'anın birbirine bakan iki sahifesinde(sayfasında), birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'anı ben gördüm. "Şu vaziyet(şekil) dahi, bir nevi(çeşit) mu'cizenin emaresidir(işaretidir)", o vakit dedim. Daha sonra baktım ki: Kur'anın, müteaddid(ayrı ayrı) yapraklar arkasında birbirine bakar çok cümleleri var ki, manidar bir surette(şekilde) birbirine bakar. İşte tertib-i Kur'an(Kuranın düzeni) irşad-ı Nebevî(peygamberin yol göstermesi) ile, münteşir(yayılan) ve matbu'(basılan) Kur'anlar da ilham-ı İlahî(Rabbimizin ilhamı) ile olduğundan; Kur'an-ı Hakîm'in nakşında(işlemelerinde) ve o hattında, bir nevi(çeşit) alâmet-i i'caz(mucizelik işaretleri) işareti var. Çünki o vaziyet(şekil), ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin(insanın fikirlerinin) düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf(oynama) var ki, o da tab'ın(baskı kalitesinin) noksanıdır ki; tam muntazam(düzenli) olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.

            Hem Kur'anın Medine'de nâzil olan(indirilen) mutavassıt(orta uzunluktaki surelerin) ve uzun surelerinin herbir sahifesinde "Lafzullah"(ALLAH kelimesi) pek bedi'(eşsiz) bir tarzda(şekilde) tekrar edilmiş. Ağleben(çoğunlukla) ya beş, ya altı, ya yedi, ya sekiz, ya dokuz, ya onbir aded tekrar ile beraber bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen sahifede güzel ve ---manidar bir münasebet-i adediye(sayı bağlantısı) gösterir.(Haşiye-1-2-3-4)

(Haşiye-1): Hem ehl-i zikir ve münacata(dua ve zikir edenlere) karşı, Kur'anın zînetli(süslü) ve kafiyeli lafzı(sözleri) ve fesahatlı(harika açıklıktaki), san'atlı üslûbu(anlatım şekli) ve nazarı(bakışları) kendine çevirecek belâgatın(duruma uygun harika bir şekilde söz söyleme) mezayası(özelliği) çok olmakla beraber; ulvî(yüksek) ciddiyeti ve İlahî huzuru ve cem'iyet-i hatırı(söylemesi gerektiğini) veriyor, ihlâl etmiyor(sanat yapalım derken aslı ve amacı bozmuyor). Halbuki o çeşit mezaya-yı fesahat(açık anlaşılır söyleme, fesahat sanatı) ve san'at-ı lafzıye(kelimelerdeki sanat) ve nazm(şiir) ve kafiye; ciddiyeti ihlâl eder(bozar), zarafeti(nazikliği, kibarlığı) işmam ediyor(kötü etkiliyor), huzuru bozar, nazarı(bakışları) dağıtır. Hattâ münacatın(duaların) en latifi(hoşu) ve en ciddîsi ve en ulvî(yüksek) nazımlı ve Mısır'ın kaht u galasının(kıtlığının, kötülüğünün) sebeb-i ref'i(kaldırılma sebebi) olan İmam-ı Şafiî'nin meşhur bir münacatını(duasını) çok defa okuyordum; gördüm ki: Nazımlı, kafiyeli olduğu için münacatın(duanın) ulvî(yüksek) ciddiyetini ihlâl eder(bozar). Sekiz-dokuz senedir virdimdir(her gün okunulan zikir, dua vb.). Hakikî ciddiyeti, ondaki kafiye(-iki mısra sonundaki ses uyumu-) ve nazımla(şiir) birleştiremedim. Ondan anladım ki: Kur'anın has, fıtrî(yaratılış, yapmacıklık olmayan), mümtaz(seçkin) olan kafiyelerinde nazm ve mezayasında(özelliklerinde) bir nevi(çeşit) i'cazı(mucizeliği) var ki; hakikî ciddiyeti ve tam huzuru muhafaza eder(korur), ihlâl etmez(bozmaz). İşte ehl-i münacat ve zikr(zikir ve dua ehli), bu nevi(çeşit) i'cazı(mucizeliği) aklen fehmetmezse(anlamazsa) de kalben hisseder.

(Haşiye-2): Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın manevî bir sırr-ı i'cazı(mucizelik sırrı) şudur ki: Kur'an, ism-i a'zama(Allah’ın evrende görülen en kuvvetli ve büyük ismi) mazhar olan(görülen) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın pek büyük ve pek parlak derece-i imanını(iman derecesini) ifade ediyor.

            Hem mukaddes bir harita gibi âlem-i âhiretin(ahiret dünyasının) ve âlem-i rububiyetin(rablik aleminin) yüksek hakikatlarını(gerçeklerini) beyan eden, gayet büyük ve geniş ve âlî(yüksek) olan hak dinin mertebe-i ulviyesini(yüksek mertebesini) fıtrî(yaratılışa ve yapısına uygun) bir tarzda(şekilde) ifade ediyor, ders veriyor.

            Hem Hâlık-ı Kâinat'ın(Evrenin yaratılışının) umum(bütün) mevcudatın(varlıkların) Rabbi cihetinde(yönünden), hadsiz izzet ve haşmetiyle hitabını(yönelik konuşmasını) ifade ediyor. Elbette bu suretteki ifade-i Furkan'a(Kuranın anlatımına) ve bu tarzdaki(şekildeki) beyan-ı Kur'ana(Kuranın anlatımına) karşı,

y¬V²C¬W¬"ö«–Y­#²@«<ö«žö¬–³!²I­T²7!ö~«H´;ö¬u²C¬W¬"ö!x­#²@«<ö²–«!ö]«V«2öÇw¬D²7!«:ö­j²9¬ž²!ö¬a«Q«W«B²%!ö¬w¬\«7ö²u­5  sırrıyla bütün ukûl-ü beşeriye(insanların bütün akılları) ittihad etse(birleşse), bir tek akıl olsa dahi karşısına çıkamaz, muaraza(yarışma ve karşılık) edemez. _Å<«IÇC7!ö«w¬8ö~«IÅC²7!ö«w²<«! Çünki şu üç esas nokta-i nazarında(bakış noktasında), kat'iyyen(kesinlikle) kabil-i taklid(taklit edilme) değildir ve tanzir edilmez(görülmez)!..

 

(Haşiye-3): Kur'an-ı Hakîm'in umum(bütün) sahifeleri(sayfaları) âhirinde(sonunda) âyet tamam oluyor. Güzel bir kafiye ile nihayeti(sonu) hitam(tamam) buluyor. Bunun sırrı şudur ki: En büyük âyet olan Müdayene âyeti sahifeler(sayfalar) için, Sure-i İhlas ve Kevser(Kevser ve İhlas suresi) satırlar için bir vâhid-i kıyasî(ölçü) ittihaz(kabul) edildiğinden, Kur'an-ı Hakîm'in bu güzel meziyeti(durumları, özellikleri) ve i'caz(mucizelik) alâmeti(işareti) görülüyor.

(Haşiye-4):Sonradan, Kur'anda "Lafzullah"(Allah kelamının)ın tevafukundan çıkan bir lem'a-i i'cazı(mucizelik ışığını) gösteren yaldız ile bir Kur'an yazdırıldı. Hem Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler, hurufat-ı Kur'aniyenin(Kuran harflerinin) tevafukatından(uyumudan) çıkan münasebet-i latife(hoş bir bağlantı) ve işarat-ı gaybiyelerinin(gaybla ilgili işaretlerin) beyanında(anlatımında) te'lif edildi(yazıldı).

            İKİNCİ NÜKTE: Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın zamanında sihrin revacı(yaygın ve meşhur olması, önem verilmesi) olduğundan, mühim(önemli) mu'cizatı(mucizeleri) ona benzer bir tarzda(şekilde) geldiği; ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın zamanında ilm-i tıb(tıp ilmi) revaçta(yaygın önem verilen) olduğundan, mu'cizatının(mucizelerinin) galibi(çoğunluğu) o cinsten(tür) geldiği gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dahi zamanında Ceziret-ül Arab'(Arap yarımadası)da en ziyade(fazla) revaçta(yaygın) dört şey idi:

            Birincisi: Belâgat ve fesahat. (Açık bir şekilde duruma en uygun harika anlatım)

            İkincisi: Şiir ve hitabet. (İnsanlara seslenme, konuşma yapmak ve şiir)

            Üçüncüsü: Kâhinlik ve gaibden haber vermek. (gelecekten ve bilinmezlerden haber verme)

            Dördüncüsü: Hâdisat-ı maziyeyi(geçmiş olayları) ve vakıat-ı kevniyeyi(evrenle ilgili olayları) bilmek idi.

            İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan geldiği zaman, bu dört nevi(çeşit) malûmat(bilgi) sahiblerine karşı meydan okudu:

            Başta ehl-i belâgata(belagat ehline, grubuna) birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'anı dinlediler.

            İkincisi ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam(harika) nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altun ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâ'be duvarlarına medar-ı iftihar(övünme sebebi olarak) için asılan meşhur "Muallakat-ı Seb'a"(kavimler arası yarışmalarla birinci seçilen yedi asılan şiir)larını indirtti, kıymetten düşürdü.

            Hem gaibden haber veren kâhinleri ve sahirleri(sihir yapanları) susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi(kovdurdu). Kâhinliğe hâtime(son) çektirdi.

            Hem ümem-i salifenin(öncekilerin) vekayiine(olaylarına) ve hâdisat-ı âlemin(evrenin olaylarının) ahvaline(durumlarına) vâkıf olanları(ilgilenip, bilenleri) hurafattan(uydurmalardan) ve yalandan kurtarıp, hakikî hâdisat-ı maziyeyi(gerçek geçmiş olayları) ve nurlu olan vekayi-i âlemi(evrenin olaylarını) onlara ders verdi.

            İşte bu dört tabaka, Kur'ana karşı kemal-i hayret ve hürmetle(tam bir hayret ve hürmetle) onun önüne diz çökerek şakird(talebe, öğrencisi) oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit birtek sureyle muarazaya(karşı çıkmaya, yarışmaya bile) kalkışamadılar.

            Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse muaraza(karşılık) edemedi ve muaraza(benzerini çıkarıp susturmak) kabil(mümkün) değil?

            Elcevab: Eğer muaraza(karşı çıkabilmek) mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs(girişim olacaktı) edilecekti. Çünki muarazaya ihtiyaç şedid(şiddetliydi) idi. Zira dinleri, malları, canları, iyalleri tehlikeye düşüyor. Muaraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muaraza mümkün olsaydı, herhalde muaraza edecektiler. Eğer muaraza edilseydi, muaraza taraftarları kâfirler, münafıklar(inanmayanlar) çok, hem pek çok olduğundan herhalde muarazaya taraftar çıkıp iltizam ederek(yayılması en gerekli iş görülerek), herkese neşredeceklerdi(yayacaklardı). -Nasılki İslâmiyetin aleyhinde herşey'i neşretmişler(yalan yanlışta olsa yaymışlar).- Eğer neşretseydiler ve muaraza olsaydı; her halde tarihlere, kitablara şaşaalı(en yüksek) bir surette(şekilde) geçecekti. İşte meydanda bütün tarihler, kitablar; hiçbirisinde Müseylime-i Kezzab'ın birkaç fıkrasından başka yoktur. Halbuki Kur'an-ı Hakîm, yirmiüç sene mütemadiyen(sürekli) damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek(harekete geçirecek) bir tarzda(şekilde) meydan okudu. Ve der idi ki:

            "Şu Kur'anın, Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden(tahsil görmemişten) nazirini(benzerini) yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmi(okuma yazma bilmez, tahsilsiz) olmasın, gayet âlim(bilim adamı) ve kâtib olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; birtek zât olmasın, bütün âlimleriniz(bilim adamlarınız), beligleriniz(belagatçılar, şair ve edebiyatçılarınız) toplansın, birbirine yardım etsin.. hattâ güvendiğiniz âliheleriniz(ilahlarınız) size yardım etsin. Haydi bununla da yapamayacaksınız; eskiden yazılmış belig eserlerden de istifade edip(faydalanıp), hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'anın nazirini(eşini, benzerini) gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'anın mecmuuna(hepsine) olmasın da, yalnız on suresinin nazirini(benzerini) getiriniz. Haydi on suresine mukabil(karşılık) hakikî doğru olarak bir nazire(benzer) getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkib ediniz(oluşturunuz). Yalnız nazmına(şiir şekline) ve belâgatına(duruma uygun anlatımlarına) nazire(benzer) olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; birtek suresinin nazirini(benzerini) getiriniz. Haydi sure uzun olmasın, kısa bir sure olsun nazirini(benzerini) getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir!"

            İşte sekiz tabakada, ilzam(ispatla susturma) suretinde(şeklinde), Kur'an-ı Hakîm yirmiüç senede değil, belki bin üçyüz senede bütün ins ü cinne(insanlara ve cinlere) karşı bu meydanı okumuş ve okuyor. Halbuki evvelki(önceki) zamanda o kâfirler can, mal ve iyalini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyar ederek(seçerek), en kolay ve en kısa olan muaraza(ilimle karşılık verme, susturma) yolunu terkettiler. Demek muaraza yolu mümkün değildi.

            İşte hiçbir akıl, hususan(özellikle) o zamanda Ceziret-ül Arabdaki(Arap yarımadasında) adamlar, hususan(özellikle) Kureyşîler gibi zeki adamlar; birtek edibleri(edebiyatçıları), Kur'anın birtek suresine nazire(benzetme) yapıp Kur'anın hücumundan(saldırmasından) kurtulmasını temin ederek(sağlayarak), kısa ve kolay yolu terkedip can, mal, iyallerini tehlikeye atıp en müşkilâtlı(zor) yola sülûk eder(girer, yönlenir) mi?

            Elhasıl: Meşhur Cahız'ın dediği gibi: "Muaraza-i bilhuruf(Kuranın harflerine  ilimle karşılık verilemedi) mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa(kılınçla savaşmaya) mecbur oldular..."

            Eğer denilse: Bazı muhakkik ülema(alimler, ilim adamları) demişler ki: "Kur'anın bir suresine değil; birtek âyetine, hattâ birtek cümlesine, hattâ birtek kelimesine muaraza(karşı) edilmez ve edilmemiş." Bu sözler mübalağa(abartılı) görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünki beşerin(insanların) sözlerinde Kur'an cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti(hikmetinin sırrı) nedir?

            Elcevab: İ'caz-ı Kur'anda(Kuranın mucizeliğinde) iki mezheb(farklı görüş) var. Mezheb-i ekser ve racih(çoğunluğun söylediği ve tercih edilen, kabul olunan) odur ki, Kur'andaki letaif-i belâgat(belagat hoşluğu) ve mezaya-yı maânî(anlamlar ve anlamların söylenme şekli), kudret-i beşerin(insanların kudretinin) fevkindedir(üstündedir).

            İkinci mercuh(tercih edilen) mezheb odur ki: Kur'anın bir suresine muaraza(karşılık verebilecek), kudret-i beşer(insanların kudretinin) dâhilindedir(içinde vardır). Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye –Peygamberin mucizesiyle-(A.S.M.) olarak men'etmiş(engellemiş, izin vermemiş). Nasılki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize(mucize eseri) olarak bir Nebi(peygamber) dese ki: "Sen kalkamayacaksın!" O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha(tercih edilen mezhep), Sarfe Mezhebi denilir. Yani Cenab-ı Hak cinn ü insi(cinleri ve insanları) men'etmiş(engellemiş, izin vermemiş) ki, Kur'anın bir suresine mukabele(karşılık) edemesinler. Eğer men'etmeseydi(engellemeseydi), cinn ü ins(insanlar ve cinler) bir suresine mukabele(karşılık) ederdi. İşte şu mezhebe göre, "Bir kelimesine de muaraza(karşılık) edilmez" diyen ülemanın(ilim adamlarının) sözleri hakikattır(gerçektir). Çünki madem Cenab-ı Hak, i'caz(mucize eseri) için onları men'etmiş(engellemiş); muarazaya(karşılık vermeye) ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; izn-i İlahî(Yaratıcının izni) olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. Amma mezheb-i racih ve ekser(tercih edilen ve çoğunun kabullendiği) olan mezheb-i evvele(o ilk görüşe) göre dahi, o ülemanın(alimlerin) beyan ettiği(açıkladığı) fikrin şöyle bir ince vechi(yönü) vardır ki: Kur'an-ı Hakîm'in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâgat(belagat türleri, sanat çeşitleri), on münasebet(bağlantı, ilgi, alaka) bulunuyor. Nasılki İşarat-ül İ'caz namındaki tefsirde, Fatiha'nın bazı cümleleri içinde ve ¬y[¬4ö«`²<«*ö«žö­Æ@«B¬U²7!ö«t¬7´)ö³v³7!ö  cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümuneleri(örnekleri) göstermişiz. Meselâ: Nasılki münakkaş(harika sanatlarla işlenmiş) bir sarayda, müteaddid(ayrı ayrı), muhtelif(çeşitli) nakışların(işlemelerin) düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara(işlemelere) bakacak bir yerde yerleştirmek; bütün o duvarı nukuşuyla(işlemeleriyle) bilmeye mütevakkıftır(bakar, yani her yere olan uyumunu bilmeden yapılamaz). Hem nasılki insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebatını(bağlantılarını, ilgisini) ve vezaif-i acibesini(acayip görevlerini) ve gözün o vezaife(görevlere) karşı vaziyetini(durumlarını, uyumlarını) bilmekle oluyor. Öyle de: Ehl-i hakikatın(hakikat ehlinin) çok ileri giden bir kısmı, Kur'anın kelimatında(kelimelerinde) pek çok münasebatı(bağlantıları) ve sair(diğer) âyetlerdeki cümlelere bakan vücuhları(yönleri), alâkaları(ilgilerini) göstermişler. Hususan(özellikle) ülema-i ilm-i huruf(harfleriyle ilgilenen alimler, ilim adamları) daha ileri gidip, bir harf-i Kur'anda(Kuran harfinde), bir sahife(sayfa) kadar esrarı(sırları), ehline(bu işle hakkıyla ilgilenenlere) beyan ederek(anlatarak) isbat etmişler. Hem madem Hâlık-ı Külli Şey'(Her şeyin yaratıcısının)in kelâmıdır(sözüdür); herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrardan(sırlardan) müteşekkil(oluşmuş) bir cesed-i manevîye(manevi ceset) kalb ve bir şecere-i maneviyeye(manevi ağaca) çekirdek hükmüne geçebilir.) İşte insanın sözlerinde, Kur'anın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'anda, çok münasebat(bağlantılar) gözetilerek bir tarz(şekil) ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit(her şeyi içine alır, görür, bilir bir ilim) lâzım(gerekir) ki, öyle yerli yerine yerleşsin.

            ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hülâsat-ül hülâsa(özetlerin özeti) bir icmal-i mahiyeti(öz bir yapısı) için bir vakit Arabî ibare ile bir tefekkür-ü hakikîyi(hakiki, gerçek düşünceyi), Cenab-ı Hak benim kalbime ihsan(hediye) etmişti. Şimdi aynen o tefekkürü, Arabî olarak yazacağız, sonra manasını beyan edeceğiz. İşte:

­*Åx«X­W²7!ö­v[¬U«E²7!ö­–³~²h­T²7«!ö¬y¬7@«W«6«:ö¬y¬7«Ÿ«%«:ö¬y¬7@«W«%ö¬¿@«.²:«@¬"ö«ƒÅh«.«:ö¬y¬BÅ[¬9!«G²&«:ö]«V«2ö«G¬Z«-ö²w«8ö«–@«E²A­,

¬*@«M²2«ž²!ö]¬4ö«w[¬S¬V«B²F­W²7!ö«w<¬G±¬&«x­W²7!«:ö¬š@«[¬7²:«ž²!«:ö¬š@«[¬A²9«ž²!ö¬`­B­6ö±¬u­6ö¬@«W²%¬!ö±¬h¬,¬7ö›¬:@«E²7«!öÇa±¬,7!ö­y­#@«Z¬%

¬y¬8@«U²&«!ö¬€@Å[±¬V­6«:ö¬–³~²h­T²7!ö¬€@«,@«,«!ö¬s<¬G²M«#ö]«V«2ö²v¬Z¬7x­T­2«:ö²v¬Z¬"x­V­T¬"ö«w[¬T¬SÅB­W²7!ö¬t¬7@«,«W²7!«:ö¬Æ¬*@«L«W²7!«:

¬^«;!«G«A²7@¬"ö¬^«<!«G¬Z²7!ö­w²[«2«:ö¬y²[«V«2ö¬Ä«i²X­W²7!«:ö¬Ä«i²X­W²7!«:ö¬Ä¬i²X­W²7!ö¬@«W²%¬@¬"ö¬]²&«x²7!ö­m²E«8ö«x­;«:ö¬Ä@«W²%¬ž²!ö¬y²%«:ö]«V«2

¬*@«W²$«ž²!ö:­)«:ö¬–@«[«Q²7@¬"ö¬?«(@«QÅ,7!ö]«7¬!ö½u¬.x­8«:ö¬w[¬T«[²7@¬"ö¬s¬=@«T«E²7!ö­p«W²D«8«:ö¬?«*:­hÅN7@¬"ö¬–_«W<¬ž²!ö¬*!«x²9«!ö­–«G²Q«8«:

­GÅ<Ïx­W²7!«:ö¬€!«*@«8«ž²!ö¬s<¬*@«S«#ö²w¬8ö¬»¬(@ÅM7!ö¬‰²G«E²7@¬"ö±¬–@«D²7!«:ö¬j²9¬ž²!«:ö¬t«V«W²7!ö­Äx­A²T«8«:ö¬?«G«;@«L­W²7@¬"ö«w[¬V¬8@«U²7!

¬–@«X²\¬W²0¬!ö¬?«(@«Z«L¬"ö¬^«W[¬VÅ,7!ö¬?«h²O¬S²7!ö¬^«Z¬%ö²w¬8ö­»ÅG«M­W²7!«:ö«w[¬V¬8@«U²7!ö¬š«Ÿ«T­Q²7!ö¬»@«S±¬#¬@¬"ö¬^Å[¬V²T«Q²7!ö¬u¬=«žÅG7@¬"

¬–@«8Åi7!ö±¬h«8ö]«V«2ö¬˜¬+@«D²2¬!ö­y²%«:ö]¬5@«A²7!ö­^Å<¬G«"«ž²!ö­?«i¬D²Q­W²7!«:ö¬–!«G²%¬x²7!

«w¬8ö¬˜¬(@«-²*¬!ö­?«h¬=!«(ö­n¬,«A²X­W²7!«:ö¬?«G«;@«L­W²7@¬"ö

¬h«M«A²7!ö:­)ö«x­;ö!«H«6ö«:ö«w[±¬[¬AÅM7!ö«p«8ö­}«U¬\´V«W²7«!ö¯‰²*«(ö¬w²[«2ö²w¬8ö­G[¬S«B²,«<ö¬–@«[²A±¬M7!ö¬`«B²U«8ö]«7¬!ö]«V²2«ž²!ö¬Ÿ«W«7²!

@«W«6ö@«X«7ö­y­4±¬h«Q­<«:ö¬˜¬G«<ö]¬4ö«v«7@«Q²7!ö­`±¬V«T­<«:ö@«Z¬"ö­n[¬E­<«:ö¬*x­ZÇP7!«:ö¬ƒx­/­x²7!ö¬Ä@«W«U¬"ö«š@«[²-«ž²!ö›«h«<ö¬s«V²O­W²7!

!®*Åh«U­8ö­Äx­T«<ö›¬HÅ7!ö«x­;ö¬–@ÅL7!ö­v[¬P«Q²7!ö­–³~²h­T²7!ö!«H´Z«4ö¬‰@ÅXV¬7ö@«Z­4±¬h«Q­<«:ö¬y±¬S«6ö]¬4ö«^«2@Å,7!ö¬^«2@Å,7!ö­p¬9@«.ö­`±¬V«T­<

­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÅ9«!ö²v«V²2@«4ö«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÁV7«!

            İşte şu tefekkür-ü Arabînin(Arapça düşüncenin) tercümesi ve meali(Türkçe anlamı) şudur ki, yani: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın altı ciheti(yönden) parlaktır ve nurludur. Evham ve şübehat(şüpheler) içine giremez. Çünki arkası Arş'a(Allah katına) dayanıyor; o cihette(yönden) nur-u vahiy(vahiy nuru) var. Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn(iki cihan mutluluğu-ahiret ve dünya) var. Ebede(sonsuza), âhirete el atmış; Cennet ve saadet(huzur, mutluluk) nuru var. Üstünde sikke-i i'caz(mucizelik mührü) parlıyor. Altında bürhan(ispat) ve delil direkleri var. İçi hâlis(saf, karışıksız) hidayet(hak yol, doğru yol nuru). Sağı «–x­V¬T²Q«<ö«Ÿ«4«!ö  ler ile ukûlü(akılları) istintakla(kabulle) "Sadakte"(doğru söyledin) dedirtiyor. Solunda; kalblere ezvak-ı ruhanî(ruhani zevkler) vermekle, vicdanları istişhad(huzur ve doyurmakla şahit) ederek "Bârekâllah" dediren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'a hangi köşeden, hangi cihetten(yönden) evham ve şübehatın(şüphelerin) hırsızları girebilir?

            Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan asırları, meşrebleri, meslekleri muhtelif(çeşitli) olan enbiyanın(peygamberlerin), evliyanın, muvahhidînin(Yaratıcının birliğini savunan inançlı grupların) kitablarının sırr-ı icma'ını(özetle sırrını) câmi'(içine alır)dir. Yani bütün o ehl-i kalb ve akıl(akıl ve kalp ehlinin), Kur'an-ı Hakîm'in mücmel(özetle olan) ahkâmını(hükümlerini) ve esasatını(esaslarını) tasdik eder(doğrular, kabullenir) bir surette(şekilde), o esasatı(esasları) kitablarında zikredip kabul etmişler. Demek onlar, Kur'an şecere-i semavîsinin(semavi ağacının) kökleri hükmündedirler. Hem Kur'an-ı Hakîm, vahye(Allah’a) istinad ediyor(dayanıyor) ve vahiydir. Çünki Kur'anı nâzil eden(indiren) Zât-ı Zülcelal(Yaratıcımız), mu'cizat-ı Ahmediye(Son peygamber Hz. Muhammedin mucizeleri) (A.S.M.) ile, Kur'an vahiy olduğunu gösterir, isbat eder. Ve nâzil olan(indirilen) Kur'an dahi, üstündeki i'caz(mucizelik) ile gösterir ki, Arş'tan(Allah tarafından) geliyor. Ve münzel-i aleyh(üzerine vahiy indirilen) olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bidayet-i vahiydeki(vahyin başlangıcında ki) telaşı ve nüzul-i vahiy(vahyin indirilmesi) vaktindeki vaziyet-i bîhuşu(acayip şekle ve zorlanmaya girmesi) ve herkesten ziyade(fazla) Kur'ana karşı ihlas ve hürmeti gösteriyor ki: Vahiy olup ezelden(sonu ve başı olmayandan) geliyor, ona misafir oluyor.

            Hem o Kur'an bilbedahe(apaçık) mahz-ı hidayettir(hidayetin ta kendisidir). Çünki onun muhalifi(tersi, zıttı), bilmüşahede(apaçık görülür) küfrün dalaletidir(sapıklığıdır). Hem bizzarure(mecburen gerekir ki) Kur'an envâr-ı imaniyenin(iman nurlarının) madenidir. Elbette envâr-ı imaniyenin(iman nurlarının) aksi(zıttı), zulümattır(karanlıklardır). Çok Sözlerde bunu kat'î(kesin) olarak isbat etmişiz.

            Hem Kur'an bilyakîn(açıklıkla) hakaikın(gerçeklerin) mecma'ıdır(toplanmasıdır). Hayalât(hayaller) ve hurafat(uydurmalar), içine giremez. Teşkil ettiği(oluşturduğu) hakikatlı âlem-i İslâmiyet(İslam alemi), izhar ettiği(gösterdiği) esaslı şeriat(kurallar) ve gösterdiği âlî(yüksek) kemalâtın(erdemlerin) şehadetiyle(şahitliğiyle, göstermesiyle), âlem-i gayba(bilinmezlere) ait olan bahislerinde(iddalarında) dahi, âlem-i şehadetteki(şu gördüğümüz dünyadaki) bahisleri gibi, ayn-ı hakaik(gerçeklerin ta kendisi) olduğunu ve içinde hilaf(ayrılık) bulunmadığını isbat eder.

            Hem Kur'an bil'ayan(apaçık) ve şübhesiz, saadet-i dâreyne(iki cihan saadetine) îsal eder(kavuşturur), beşeri(insanları) ona sevkeder(yönlendirir). Kimin şübhesi varsa, bir defa Kur'anı okusun ve dinlesin ne diyor? Hem Kur'anın verdiği meyveler; hem mükemmeldir, hem hayatdardır. Öyle ise, Kur'an ağacının kökü hakikattadır, hayatdardır. Çünki meyvenin hayatı, ağacın hayatına delalet(delil, işaret) eder. İşte bak; her asırda(yüzyılda) ne kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel ve kâmil(erdemli ve güzel ahlakta olgunluğa ulaşmış) zîhayat(hayatlı) ve zînur(nurlu) meyveler vermiş.

            Hem hadsiz(sayısız) müteferrik(ayrı ayrı) emarelerden(işaretlerden) neş'et eden(doğan) bir hads ve kanaatla, Kur'an hem ins(insanlar), hem cinn, hem meleğin makbulü(kabulü) ve mergubudur(şevkle, istekle yöneldikleridir) ki; okunduğu vakit onlar iştiyakla(aşkla) pervane gibi etrafına toplanıyorlar.

            Hem Kur'an vahiy olmakla beraber, delail-i akliye(akli deliller) ile teyid(kuvvetlendirilen) ve tahkim(hüküm verilmiş) edilmiş. Evet kâmil(tam bir) ukalânın(akıl sahiplerinin) ittifakı(birleşmesi) buna şahiddir. Başta ülema-i ilm-i Kelâmın(Kelam ilimcilerinin) allâmeleri(alimleri, bilim adamları) ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan(ittifakla) esasat-ı Kur'aniyeyi(Kuranın esasları) usûlleriyle(kurallarıyla), delilleriyle isbat etmişler. Hem Kur'an, fıtrat-ı selime(sağlam yaratılış) cihetiyle(yönünden) musaddaktır(doğrudur). Eğer bir ârıza ve bir maraz(hastalık) olmazsa; herbir fıtrat-ı selime(bozulmamışlar) onu tasdik eder. Çünki itminan-ı vicdan(vicdanın tamamlanması) ve istirahat-ı kalb(kalp rahatlığı ile), onun envârıyla(nurlarıyla) olur. Demek fıtrat-ı selime(yaratılış, yapı), vicdanın itminanı(doyurulmasıyla) şehadetiyle(şahit olmasıyla), onu tasdik ediyor(doğruluyor). Evet fıtrat(yaratılış, yapı), lisan-ı haliyle(hal, durum diliyle) Kur'ana der: "Fıtratımızın(yaratılışımızın) kemali(mükemmelliği) sensiz olamaz!" Şu hakikatı(gerçekleri) çok yerlerde isbat etmişiz.

            Hem Kur'an bilmüşahede(gözümüzle görerek) ve bilbedahe(apaçık), ebedî(sonsuz) ve daimî bir mu'cizedir. Her vakit i'cazını(mucizeliğini) gösterir. Sair(diğer) mu'cizat(mucizeler) gibi sönmez, vakti bitmez, ebedîdir(sonsuzdur).

            Hem Kur'anın mertebe-i irşadında(doru yolu gösterme mertebelerinde) öyle bir genişlik var ki; birtek dersinde, Hazret-i Cibril (A.S.), bir tıfl-ı nevresîde(çocuk) ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sina gibi en dâhî feylesof(felsefecilerde), en âmi bir ehl-i kıraatla(ancak okumayı bilende) diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ bazan olur ki; o âmi(tahsil görmemiş) adam, kuvvet ve safvet-i iman(imanının kuvveti) cihetiyle(yönüyle), İbn-i Sina'dan daha ziyade(fazla) istifade eder(faydalanır).

            Hem Kur'anın içinde öyle bir göz var ki; bütün kâinatı(evreni) görür, ihata eder(içine alır) ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı(evreni) göz önünde tutar, tabakatını(tabakalarını) ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin san'atkârı(sanatçısı, mühendisi) nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder; Kur'an dahi, elinde kâinatı(evreni) tutmuş öyle yapıyor. İşte şöyle bir Kur'an-ı Azîmüşşan'dır ki ­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÅ9«!ö²v«V²2@«4ö   der, vahdaniyeti(Allah’ın varlığıni ve birliğini) ilân eder.

@®K¬9x­8ö¬h²A«T²7!ö]¬4ö«:ö_®X<¬I«5ö@«[²9ÇG7!ö]¬4ö@«X«7ö«–³~²h­T²7!ö¬u«Q²%!öÅv­ZÁV7«!

«:ö!®*x­9ö¬!«h±¬M7!ö]«V«2ö«:ö@®Q[¬S«-ö¬^«8@«[¬T²7!ö]¬4ö«:ö

öö@®8@«8¬!ö«:ö®Ÿ[¬7«(ö@«Z±¬V­6ö¬€!«h²[«F²7!ö]«7¬!ö«:ö@®T[¬4«*ö¬^ÅX«D²7!ö]¬4ö«:ö@®"@«D¬&ö«:ö!®h²B¬,ö¬*@ÅX7!ö«w¬8

öö¬y²[«V«2ö«Ä¬i²9­!ö²w«8ö¬^«8²h­E¬"ö«:ö±¬s«E¬"ö¬–³~²h­T²7!ö«–@«;²h­"ö²*±¬x«9ö«:ö¬–³~²h­T²7!ö«:ö¬–_«W<¬ž²!ö¬*x­X¬"ö@«9«*x­A­5ö«:ö@«X«"x­V­5ö²*±¬x«9öÅv­ZÁV7«!

öö«w[¬8³~ö¬–@ÅX«E²7!ö¬w´W²&ÅI7!ö«w¬8ö­•«ŸÅK7!ö«:ö­?«ŸÅM7!ö¬y¬7³~ö]«V«2ö«:ö¬y²[«V«2ö­–³~²h­T²7!ö

            ONDOKUZUNCU NÜKTELİ İŞARET: Sâbık(anlatılan) işaretlerde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenab-ı Hakk'ın resulü olduğu gayet(son derece) kat'î(kesin) ve şübhesiz bir surette(şekilde) isbat edildi. İşte risaleti binler delail-i kat'iyye(kesin delilleri) ile sabit olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdaniyet-i İlahiyenin(Allah’ın varlığının ve birliğinin) ve saadet-i ebediyenin(ebedi saadetin) en parlak bir delili ve en kat'î(kesin) bir bürhanıdır(delilidir). Biz şu işarette; o müşrık, parlak delile ve nâtık-ı sadık(sadık konuşan) bürhana(delile), hülâsat-ül hülâsa(özetin özeti) bir icmal(öz) ile küçük bir tarif yapacağız. Çünki madem o delildir ve neticesi(sonucu) marifet-i İlahiyedir(yaratıcının öğretmesi, bildirmesi); elbette delili tanımak ve vech-i delaletini(delillik yönünü) bilmek lâzımdır. Öyle ise, biz de gayet muhtasar(özet) bir hülâsa(öz) ile, vech-i delaletini(delillik yönünü) ve sıhhatını beyan edeceğiz. Şöyle ki:

            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, şu kâinatın(evrenin) mevcudatı(varlıkları) gibi, Hâlık-ı Kâinat'ın(evrenin yaratıcısının) vücuduna ve vahdetine kendi zâtı delalet ettiği gibi; o kendi delalet-i zâtiyesini(kendisinin delilliğini), bütün mevcudatın(varlıkların) delaletiyle beraber, lisanıyla(dilleriyle) ilân etmiştir. Madem delildir; biz o delilin hüccet(delil) ve istikametine(doğru ve dengeli yoluna) ve sıdk ve hakkaniyetine, onbeş esasta işaret ederiz:

            Birinci Esas: Hem zâtıyla(kendisiyle), hem lisanıyla(diliyle, söylemesiyle), hem delalet-i haliyle(halinin durumunun delil olmasıyla), hem kaliyle(sözleriyle) kâinatın(evrenin) Sâniine(yaratıcısına) delalet(delil, işaret) eden şu delil; hem hakikat-ı kâinatça(evrenin gerçeklerine) musaddak(doğru, uygun), hem sadıktır. Çünki bütün mevcudatın(varlıkların) vahdaniyete(Allah’ın varlığına ve birliğine) delaletleri(işaretleri), elbette vahdaniyeti söyleyen zâtı tasdik(doğrulama) hükmündedir. Demek söylediği dava da, umum(bütün) kâinatça(evrence) musaddaktır(doğrulanmıştır). Hem beyan ettiği(anlattığı) kemal-i mutlak(tam bir mükemmellik) olan vahdaniyet-i İlahiye(Allah’ın varlığı ve birliği) ve hayr-ı mutlak(tam bir hayır) olan saadet-i ebediye(sonsuz mutluluk), bütün hakaik-i âlemin(evrenin gerçeklerinin) hüsün(güzellik) ve kemaline(mükemmelliğine) muvafık(uygun) ve mutabık olduğundan; o, davasında elbette sadıktır. Demek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdaniyet-i İlahiyeye(Allah’ın varlığı ve birliğine) ve saadet-i ebediyeye(sonsuz mutluluğa) bir bürhan-ı nâtık-ı sadık(doğru konuşan delil) ve musaddaktır.

            İkinci Esas: Hem o delil-i sadık ve musaddak(doğru delil), madem umum(bütün) enbiyanın(peygamberlerin) fevkinde(üstünde) binler mu'cizat(mucizeleri) ve neshedilmeyen(kaldırılmayan, iptal edilmeyen) bir şeriat ve umum(bütün) cinn ü inse(cinlere ve insanlara) şamil(içine alır) bir davet sahibi olduğundan, elbette umum(bütün) enbiyanın(peygamberlerin) reisidir(başıdır). Öyle ise, umum(bütün) enbiyanın (peygamberlerin) mu'cizatlarının (mucizelerinin) sırrını ve ittifaklarını(birleştiklerini) câmi'dir(içine alır). Demek bütün enbiyanın(peygamberlerinin) kuvvet-i icma'ı(hepsinin birden kuvveti) ve mu'cizatlarının(mucizelerinin) şehadeti(şahitliği), onun sıdk u hakkaniyetine(hakikatının doğruluğuna) bir nokta-i istinad(dayanma noktası) teşkil eder(oluşturur). Hem onun terbiyesi ve irşadı(doğru yolu göstermesi) ve nur-u şeriatıyla(getirdiği kanunlarıyla) kemal bulan bütün evliya ve asfiyanın sultanı ve üstadıdır. Öyle ise, onların sırr-ı kerametlerini(keramet sırlarını) ve icma'kârane(topluca, hep birden) tasdiklerini(doğrulamalarını) ve tahkiklerinin(araştırmalarının) kuvvetini câmi'dir(içine almıştır). Çünki onlar üstadlarının açtığı ve kapıyı açık bıraktığı yolda gitmişler, hakikatı(gerçekleri) bulmuşlar. Öyle ise, onların bütün kerametleri ve tahkikatları(araştırmaları) ve icma'ları(aynı konularda birleşmeleri), o mukaddes üstadlarının sıdk u hakkaniyeti(doğruluğu sadıklığı) için bir nokta-i istinad(dayanma noktası) temin eder. Hem o bürhan-ı vahdaniyet(birlik delili), sâbık(bahsedilen) işaretlerde görüldüğü gibi; o kadar kat'î(kesin), yakînî(içine alır) ve bahir(açık) mu'cizeleri ve hârika irhasatları(peygamberlik gelmeden önceki mucize durumlar) ve şübhesiz delail-i nübüvveti(peygamberliğe işareti) var ve o zâtı öyle bir tasdik ediyor ki, kâinat toplansa onların tasdikini iptal edemez!

            Üçüncü Esas: Hem o mu'cizat-ı bahire(apaçık mucizeler) sahibi olan vahdaniyet dellâlı ve saadet-i ebediye(sonsuz mutluluk) müjdecisi, kendi zât-ı mübarekinde(mübarek zatında, kendisinde) öyle ahlâk-ı âliye(yüksek ahlakları) ve vazife-i risaletinde(peygamberlik görevinde) öyle secaya-yı samiye(yüksek huyları, etiği, ahlakları) ve tebliğ ettiği şeriat(kanunlar) ve dininde öyle hasail-i galiye(yüksek hususlar) vardır ki; en şedid düşman dahi onu tasdik ediyor(doğruluyor), inkâra mecal(imkan) bulamıyor. Madem zâtında(kendisinde) ve vazifesinde(görevlerinde) ve dininde, en yüksek ve güzel ahlâkları ve en ulvî ve mükemmel seciyeleri(huyları) ve en kıymetdar ve makbul hasletleri(huyları) bulunuyor; elbette o zât, mevcudattaki(varlıklardaki, yaratıklarda) kemalâtın(mükemmelliklerin) ve ahlâk-ı âliyenin(yüksek ahlakın) misali(örneği) ve mümessili(temsilcisi) ve timsali(örneği) ve üstadıdır. Öyle ise, zâtında(kendisinde) ve vazifesinde(görevinde) ve dininde şu kemalât(mükemmellik) ise; hakkaniyetine ve sıdkına(doğruluğuna) o kadar kuvvetli bir nokta-i istinaddır(dayanma noktası) ki, hiçbir cihette(yönden) sarsılmaz.

            Dördüncü Esas: Hem maden-i kemalât(olgunluk, mükemmellik madeni) ve muallim-i ahlâk-ı âliye(yüksek ahlakların öğretmeni) olan o dellâl-ı vahdaniyet ve saadet(mutluluk ve birliğin dellalı), kendi kendine söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet Hâlık-ı Kâinat(evrenin yaratıcısı) tarafından söylettiriliyor. Üstad-ı Ezelîsinden(sonsuz) ders alır, sonra ders verir. Çünki sâbık işaretlerde kısmen beyan edilen(açıklanan) binler delail-i nübüvvetle(peygamberlik delilleriyle); Hâlık-ı Kâinat(kainatın yaratıcısı) bütün o mu'cizatı(mucizeleri) onun elinde halketmekle(yaratmakla) gösterdi ki; o, onun(yaratıcının) hesabına konuşuyor, onun kelâmını(sözlerini) tebliğ ediyor(bildiriyor). Hem ona gelen Kur'an ise içinde, dışında kırk vech-i i'caz(mucizelik yönü) ile gösterir ki, o Cenab-ı Hakk'ın tercümanıdır. Hem o kendi zâtında bütün ihlasıyla ve takvasıyla ve ciddiyetiyle ve emanetiyle ve sair(diğer) bütün ahval ü etvarıyla(halleri ve tavırlarıyla) gösterir ki; o kendi namına, kendi fikriyle demiyor.. belki Hâlıkı(yaratıcısı) namına konuşuyor. Hem onu dinleyen bütün ehl-i hakikat, keşif ve tahkik(gerçekleri araştırarak bulan gerçekleri savunanlar) ile tasdik etmişler ve ilmelyakîn(ilim olarak bularak) iman etmişler ki; o kendi kendine konuşmuyor, belki Hâlık-ı Kâinat(kainatın yaratıcısı) onu konuşturuyor, ders veriyor, onunla ders verdiriyor. Öyle ise onun sıdk u hakkaniyeti(hak oluşunun doğruluğu), bu dört gayet kuvvetli esasların icmaına(toplanmasına) istinad eder(dayanır).

                                                                                                                     Beşinci Esas: Hem o Tercüman-ı Kelâm-ı Ezelî(Kuranın tercumanı, açıklayıcısı) ervahları(ruhları) görüyor, melaikelerle(meleklerle) sohbet ediyor, cinn ü insi(insanları ve cinleri) de irşad ediyor(doğru yola ulaştırıyor). Değil ins ü cinn(cinlerin ve insanların) âlemi, belki âlem-i ervah(ruhlar aleminin) ve âlem-i melaike(melekler aleminin) fevkinde(üstünde) ders alıyor. Ve mâverasında(aralarında) münasebeti(ilgisi, bağlantıları) var ve ıttılaı(ilgisi) vardır. Sâbık(bahsedilen, anlatılan) mu'cizatı(mucizeleri) ve tevatürle kat'î(kesin) macera-yı hayatı(hayat mucizeleri) şu hakikatı isbat etmiştir. Öyle ise kâhinler ve sair(diğer) gaibden haber verenler gibi, onun haberlerine değil cinn, değil ervah(ruhlar), değil melaike(melekler), belki Cibril'den başka Melaike-i Mukarrebîn(Allah’a en yakın olan melekler) dahi karışamıyor. Hattâ ekser(çoğu) evkatta(zamanda) onun arkadaşı olan Hazret-i Cebrail'i dahi bazı geri bırakıyor.

            Altıncı Esas: Hem o melek, cinn ve beşerin(insanların) seyyidi(lideri, başı) olan zât, şu kâinat(evren) ağacının en münevver(nurlu) ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlahiyenin(ilahi rahmetin) timsali(örneği) ve muhabbet-i Rabbaniyenin(yaratıcımızın muhabbetinin) misali(örneği) ve Hakk'ın en münevver(nurlu) bürhanı(delili) ve hakikatın(gerçeklerin) en parlak siracı(ışığı) ve tılsım-ı kâinatın(evrenin sırlarının) miftahı(anahtarı) ve muamma-yı hilkatin(yaratılış sırlarının) keşşafı(keşfedicisi) ve hikmet-i âlemin(evrenin hikmetlerinin, faydalarının) şârihi(açıklayıcısı) ve saltanat-ı İlahiyenin(Cenab-ı Hakkın saltanatının) dellâlı(ilan edicisi, duyurucusu) ve mehasin-i san'at-ı Rabbaniyenin(Rabbimizin sanat güzelliklerinin) vassafı(duyurucusu) ve câmiiyet-i istidad(kabiliyetlerinin her şeyi içine alması) cihetiyle(yönüyle) o zât, mevcudattaki(varlıklardaki) kemalâtın(mükemmelliklerin) en mükemmel enmuzecidir(mucizelerin toplandığıdır). Öyle ise o zâtın şu evsafı(özellikleri) ve şahsiyet-i maneviyesi(manevi şahsiyeti) işaret eder, belki gösterir ki; o zât, kâinatın illet-i gaiyesidir(yaratılma sebebidir). Yani o zâta şu kâinatın Hâlıkı(yaratıcısı) bakmış, kâinatı(evreni) halketmiştir(yaratmıştır). Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi denilebilir. Evet cinn ü inse(insanlara ve cinlere) getirdiği hakaik-i Kur'aniye(Kuran hakikatleri) ve envâr-ı imaniye(iman nurları) ve zâtında(kendisinde) görünen ahlâk-ı âliye(yüksek ahlaklar) ve kemalât-ı samiye(işitilen, görülen kemalatlar, harikalıklar), şu hakikata(gerçeğe) şahid-i katı'dır(kesin şahittir).

            Yedinci Esas: Hem o bürhan-ı Hak(Hakkın delili) ve sirac-ı hakikat(hakikat nurları), öyle bir din ve şeriat(kurallar) göstermiştir ki; iki cihanın(dünyanın) saadetini(mutluluğunu) temin edecek desatiri(kuralları) câmi'dir(içine alır). Ve câmi'(genel, içine alan) olmakla beraber, kâinatın hakaikını(gerçeklerini) ve vezaifini(görevlerini) ve Hâlık-ı Kâinat'ın esmasını ve sıfâtını(evrenin yaratıcısının isim ve özelliklerini), kemal-i hakkaniyetle(hakkını vererek) beyan etmiştir(anlatmıştır). İşte o İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda(şekilde) muhit(içine alan) ve mükemmeldir ve öyle bir surette(şekilde) kâinatı(evreni) kendiyle beraber tarif eder ki(anlatır ki), onun mahiyetine(yapısına) dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinatı(evreni) yapan zâtın, o kâinatı kendiyle beraber tarif edecek bir beyannamesidir ve bir tarifesidir. Nasılki bir sarayın ustası, o saraya münasib(uygun) bir tarife(kullanma klavuzu gibi) yapar. Kendini vasıflarıyla(özellikleriyle) göstermek için, bir tarife kaleme alır; öyle de: Din ve şeriat-ı Muhammediyede-İslamın kuralları- (A.S.M.) öyle bir ihata(her şeyi içine alır), bir ulviyet(yükseklik), bir hakkaniyet(gerçeklik, gerçekler) görünüyor ki; kâinatı halk(yaratan) ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinatı güzelce tanzim eden(düzenleyen) kim ise, şu dini güzelce tanzim eden(düzenleyen) yine odur. Evet o nizam-ı ekmel(harika düzen), elbette bu nazm-ı ecmeli(özeti) ister.

            Sekizinci Esas: İşte mezkûr(anlatılan) sıfatlarla(özelliklerle) muttasıf(donanmış) ve her cihet(yön) ile sarsılmaz kuvvetli istinad(dayanma) noktalarına dayanan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i şehadete(şu an gördüğümüz içinde bulunduğumuz alem) müteveccih(yönelmiş) olarak, âlem-i gayb(gizli alemler) namına, cinn ü insin(cinlerin ve insanların) başları üzerine ilân ederek; istikbalde gelecek asırlar arkasında duran akvama(milletlere) ve milletlere hitab edip(konuşma yapıp) öyle bir nida eder(seslenir) ki; umum(bütün) cinn ü inse(cinlere ve insanlara), umum(bütün) yerlere, umum asırlara işittiriyor. Evet, işitiyoruz!..

            Dokuzuncu Esas: Hem öyle yüksek, kuvvetli hitab ediyor ki; bütün asırlar onu dinler. Evet aks-i sadâsını(sesinin yankılanmasını) herbir asır işitiyor.

            Onuncu Esas: Hem o zâtın gidişatında görünüyor ki; görüyor, öyle haber veriyor. Çünki en tehlikeli vakitlerde, kemal-i metanetle(tam bir dayanıklılık ile) tereddüdsüz, telaşsız söylüyor. Bazı olur tek başıyla dünyaya meydan okuyor.

            Onbirinci Esas: Hem bütün kuvvetiyle öyle kuvvetli davet edip çağırır ki: Yarı yeri ve nev'-i beşerin(insanların) beşte birini sesine karşı "Lebbeyk"(emret) dedirtti, @«X²Q«0«!ö«:ö@«X²Q¬W«,ö   söylettirdi.

            Onikinci Esas: Hem öyle bir ciddiyetle davet ve öyle esaslı bir surette(şekilde) terbiye eder ki; düsturlarını(kurallarını) asırların cebhesinde ve aktarın(kıtaların) taşlarında nakşediyor(işliyor) ve dehirlerin(çağların) yüzlerinde payidar ediyor(yerleştiriyor).

            Onüçüncü Esas: Hem tebliğ ettiği(duyurduğu) ahkâmın(hükümlerin) sağlamlığına öyle bir vüsuk ve güvenmekle söylüyor ve davet ediyor ki; dünya toplansa, onu bir hükmünden geri çevirip pişman edemez. Buna şahid, bütün tarih-i hayatı(hayatı) ve siyer-i seniyesidir(peygamber olarak hayat tarihidir).

            Ondördüncü Esas: Hem öyle bir itminan(davasına inanmışlık) ile, bir itimad(güven) ile davet eder, tebliğ eder ki; kimseden minnet almaz, hiçbir müşkilâta(zorluklara) karşı telaş etmez, tereddüdsüz, kemal-i samimiyetle(tam bir samimiyet) ve safvetle(sağlamlıkla) ve herkesten evvel(önce) kendisi amel edip(yaşayıp) kabul ederek, getirdiği ahkâmı(hükümlerini) ilân eder. Buna şahid ise; herkesçe, dost ve düşmanca malûm olan(bilinen) meşhur zühdü ve istiğnası(insanlardan hiçbir fayda ve menfaat almaması) ve dünyanın fâni(geçici) müzeyyenatına(süslerine) adem-i tenezzülüdür(tenezzül etmemesidir).

            Onbeşinci Esas: Hem getirdiği dine herkesten ziyade(fazla) itaatı(uyması) ve Hâlıkına(yaratıcısına) karşı herkesten ziyade(fazla) ubudiyeti(kulluğu) ve menhiyata(yasaklananlara) karşı herkesten ziyade(fazla) takvası, kat'iyyen(kesinlikle) gösterir ki: O, Sultan-ı Ezel ve Ebed'(Ezel ve Sonsuzluğun Sultanı olan yaratıcının)in mübelliğidir(duyurucusu), elçisidir ve o Mabud-u Bilhakk'ın(yaratıcının) en hâlis abdidir(kuludur) ve Kelâm-ı Ezelî'nin(Kuranın) tercümanıdır(açıklayıcısı). Şu onbeş aded esasların neticesi şudur ki: Mezkûr(bahsedilen) evsaf(özellikler) ile muttasıf(donanmış) şu zât; bütün kuvvetiyle, bütün hayatında mükerreren(tekrarla) ve mütemadiyen(sürekli)   ­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÅ9«!ö²v«V²2@«4ö   der, vahdaniyeti(Allah’ın varlığı ve birliğini) ilân eder.

¬y¬BÅ8­!ö¬€@«X«,«&ö«(«G«2ö¬y¬7³!ö]«V«2ö«:ö¬y²[«V«2ö²v±¬V«,ö«:ö±¬u«.öÅv­ZÁV7«!

­v[¬U«E²7!ö­v[¬V«Q²7!ö«a²9«!ö«tÅ9¬!ö@«X«B²WÅV«2ö@«8öެ!ö@«X«7ö«v²V¬2ö«žö«t«9@«E²A­, 

Said Nursî

 

            (Haşiye): En mühim(önemli) bir ceride-i İslâmiyede(İslami gazetede), umum(bütün) âlem-i İslâma(İslam dünyasına) taalluk eden(ilgilendiren) ve gayet(son derece) önemli siyasîlerden(siyasetçilerden) ve hayat-ı içtimaiye(sosyal hayat, toplum hayatı) ile çok alâkadar(ilgili) olan umum(bütün) hukukçulardan 1927 senesinde Avrupa'da toplanan bir kongrede mühim(önemli) ecnebi(yabancı) feylesoflar(felsefeciler), şeriat-ı Muhammediyeye-Muhammedin getirdiği kurallar- (A.S.M.) dair bu aşağıda yazılan Arabî fıkranın aynını kendi lisanlarıyla(dilleriyle) söylemişler. O Arabî ceridenin(gazetenin) naklettiği(alıntı olarak bildirdiği) Arabî ifadeyi aynen yazıyoruz ve tercümesini de Arabî ifadenin altına ilâve ediyoruz. Nur Çeşmesi'nin âhirinde(sonunda) yazılan ecnebi feylesoflardan kırküç tanesinin beyanatı(açıklamaları), bu iki kahraman feylesofun beyanatıyla kırkbeş tane şahid-i sadık(güvenilir şahitler) oluyor. ­š!«G²2«ž²!ö¬y¬"ö²€«G¬Z«-ö@«8ö­u²N«S²7«!ö "Fazilet odur ki; düşmanlar dahi onu tasdik etsin(doğrulasın)."

            Arabî ceridenin(gazetenin) beyanatı:

¬»x­T­E²7!ö¬^Å[±¬V­6ö­G[¬W«2ö«Ä@«5öÕÕÕ¬v«7@«Q²V¬7ö@«Z¬&«Ÿ«.«:ö¬•«Ÿ²,¬ž²!ö›¬(@«A«8ö±¬x­W­,¬"ö¬Æ²h«R²7!ö­š@«W«V­2ö]ÅB«&ö«¿«h«B²2¬!ö²G«5«:

Ô¡©¢§ö¬^«X«,ö]¬4ö¬G«T«Q²X­W²7!ö«w[±¬[¬5x­T­E²7!ö¬h«W«#ÌY­8ö]¬4ö²Äx­A«-ö­)@«B²,­ž²!«ö_«X«[[¬ëö¬^«Q¬8@«D¬"ö:ö

Ñö•ö‹ööÒö¯GÅW«E­W«6ö¯u­%«*ö¬Æ@«,¬B²9¬@¬"ö­h¬F«B²S«B«7ö«^Å<¬h«L«A²7!öŖ¬!

«h«L«2ö¬^«Q²N¬"ö«u²A«5ö«@«O«B²,¬!ö¬y¬BÅ[±¬8­!ö«v²3«*ö­yÅ9¬!ö²)¬!ö@«Z²[«7¬!ö

«w[±¬[¬=@«":­*²:«ž²!ö­w²E«9ö­–x­U«X«,ö¯p<¬h²L«B¬"ö]¬#²@«<ö²–«!ö@®9²h«5

¯•@«2ö²]«S²7«!ö«G²Q«"ö¬y¬B«W²[¬5ö]«7¬!ö@«X²V«.«:ö²x«7ö­–x­U«9ö@«8ö«G«Q²,«!ö

Ñö•ö‹ööÒö¯GÅW«E­8ö­w<¬(ö«–@«6ö²G«T«7ö:ö²x«-ö(²*@«9²h«"ö«Ä@«5ö«:

²w¬8ö¬y²[«V«2ö›¬x«O²X«<ö@«W¬7ö@®W¬=!«(ö]¬8@ÅK7!ö¬h<¬G²TÅB7!ö«p¬/²x«8ö

¬?@«[«E²7!ö¬*!«x²0«ž¬ö¬v²N«Z²7!ö­^«U«V«8ö­y«7ö›¬HÅ7!ö­G[¬&«x²7!ö­w<±¬G7!ö«x­;ö]¬7ö­ƒx­V«<ö@«8ö]«V«2ö­yÅ9«ž¬ö¯^«L¬;²G­8ö¯^Å<¬x«[«&

ö­G¬T«B²2«!ö«:ö¬^Å[¬9@«K²9¬ž²!ö«H¬T²X­8öÑö•ö‹ööÒö½GÅW«E­8ö]«2²G­<ö²–«!ö@®A¬%!«:ö›«*«!ö«:ö

¬y¬#«Ÿ¬U²L­8ö±¬u«&ö]¬4ö«d«D«9ö¬b<¬G«E²7!ö¬v«7@«Q²7!ö«^«8@«2«+ö]Å7«x«#ö!«)¬!ö­y«V²C¬8ö®Ÿ­%«*öŖ«!

¬‰@ÅX7!ö«w¬8ö¯u²[«%öÅu­6ö¬y²[«7¬!ö«Æ¬H²D«<ö²–«!ö«t¬7´H¬7ö­p[¬O«B²K«<ö›¬HÅ7!«:ö¬^«S¬V«B²F­W²7!

ö@«8«:öÑöÅ]¬8x­W­Q²7!ö«d²VÇM7!«:ö«^«W«7@«K­W²7!ö]¬X²Q«<öÒö«?«(@«QÅK7!«:ö«^«8«ŸÅK7!ö¬v«7@«Q²7!ö]¬4öÅu«&«!«:

«•²x«[²7«!ö¬v«7@«Q²7!ö«^«%@«&öÅG«-«!

ÕÕÕö@«Z²[«7¬!

            Tercümesinin bir hülâsası(özeti):

            Evet garb(batı) üleması(bilim adamları) ve feylesofları(felsefecileri) itiraf ve ikrar etmişler ki: "İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda(şekilde) âlemin ıslahına(düzelmesine) kâfidir(yeterlidir)."

            Hem Külliyet-ül Hukuk Kongresinin cem'iyetinde(toplantısında), bütün hukukiyyunun(hukukçuların) toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi(başkanı) feylesof üstad Shebol demiş ki: "Muhammed'in (A.S.M.) beşeriyete(insanlığa) intisabıyla(gelmesiyle) bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder(gurur duyar). Çünki o zât ümmi(tahsil görmemiş) olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir şeriat(hükümler) getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ud(mutlu), en saadetli oluruz."

            İkincisi veyahut Nur Çeşmesi'nin âhirine ilâve edilenlerle(eklenenlerle) kırkbeşincisi olan Bernard Shaw demiş: "Din-i Muhammedî'nin(Muhammedin dininin) (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire(takdir edilme makamına) çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı temin etmesidir(sağlamasıdır). Bana açılan budur ki: O din tek, yekta, emsalsiz(benzersiz) bir din-i ferîd olup, bütün muhtelif(çeşitli) ayrı ayrı hayatın etvarlarını(tavırlarını) ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihale(temizleme) tarzında(şeklinde) tasfiye ve terakki ettiriyor(yükseltiyor). Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir(çekebilir). Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere(insanlara) vâcibdir(gerekir) ki desin: "Muhammed (A.S.M.) insaniyetin(insanlığın) halaskârıdır(kurtarıcısıdır). Ve halaskârlık(kurtarıcılık) namı, ona verilmek lâzımdır(gerekir)."

            Hem diyor: "Ben itikad ediyorum(inanıyorum) ki: Muhammed'in misli, yani sîretinde(ahlakında), tarzında(şeklinde) bir adam şimdiki yeni âleme reis(başkan) olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını(bütün problemlerini) halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye(genel barışı) ve saadet-i hayatın(hayatın mutluluğuna) husulüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet(barış) ve saadet-i hayatiyeye(hayatın mutlu olmasına) ne kadar şedid(şiddetli) ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!"

Âyet-ül Kübra Risalesinin Risalet-i Ahmediyeden bahseden

Onaltıncı Mertebesi

(Makam münasebetiyle buraya ilhak edilmiştir.)

]¬5@«A²7!ö«x­;ö]¬5@«A²7«!

Said Nursî