Bu bölüm dikkatli okunursa anlaşılabilir. Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir.

-1- 

            Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla(örneğiyle), sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade(çok) nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade(fayda) ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam(halk) lisanıyla(dili) nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

             “Bismillah” her hayrın(iyiliğin) başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın(varlıkların) lisan-ı haliyle(hal, durum diliyle) vird-i zebanıdır(dilinde tesbihidir). Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:

 Bedevi(çöllerde sosyal hayattan uzak kendi kendine yaşayanlar) Arab çöllerinde seyahat(gezmek) eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin(başkanının) ismini alsın ve himayesine(koruma) girsin. Tâ şakilerin(yol kesen eşkıya) şerrinden kurtulup hacatını(ihtiyaçlarını) tedarik edebilsin(karşılayabilsin). Yoksa tek başıyla hadsiz(sonsuz) düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya(çöl) çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi(alçak gönüllü) idi. Diğeri mağrur(gururlu)... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke(yol kesene) rast gelse, der: "Ben, filan reisin ismiyle gezerim." Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil(aşağılanmış), hem rezil oldu.

            İşte ey mağrur(gururlu) nefsim! Sen o seyyahsın(yolculuk edensin). Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin(insan acizdir: gözle görünmeyen mikroba bile yenik düşer, ölümü öldüremez) ve fakrın(insan fakirdir: bir çiçeği istediği gibi bir bahçeyide ister, baharıda ister, cennetide ister)  hadsizdir. Düşmanın, hacatın(ihtiyaçların) nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî(Ebedi sahibi)'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın(olayların) karşısında titremeden kurtulasın.

            Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz(sonsuz) aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip(bağlantı kurdurup) Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul(kabul gören) bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası(korkusu) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

            Başta demiştik: Bütün mevcudat(varlıkalar), lisan-ı hal(durumuyla) ile Bismillah(Allah adıyla, namına) der. Öyle mi?

            Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren(zorla) bir yere sevketti ve cebren(zorla) işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad(dayanır) eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillah(Allah namına) der. Hazine-i Rahmet(rahmet hazinesi) meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık(sunucu) ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i Kudret'(kudret mutfakları)ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar(yiyecek), içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak(rızık verici Allah) namına en latif(hoş), en Nazif(temiz), âb-ı hayat(hayat suyu) gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat(bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der.

Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar(emrine koşar) olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kolaylıkla intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete(sıcaklığın şiddetine rağmen) karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun(tabiatçıların) ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet(yer, toprak, sertlik) ve hararet(sıcaklık) dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa(Musa peygamberin asası) (A.S.) gibi «h«D«E²7!ö«¾@«M«Q¬"ö²Æ¬I²/!ö_«X²V­T«4ö   emrine imtisal(uyarak) ederek taşları şakk(deler) eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete(sıcaklığa) karşı @®8«Ÿ«,ö«:ö!®(²h«"ö]¬9x­6ö­*@«9ö@«<ö  âyetini okuyorlar.

            Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

            Sual: Tablacı(sunucu, garson vb.) hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

            Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî(gerçek nimet verici), bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillah" zikirdir. Âhirde(sonda) "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at(sanat harikası) olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti(kudretinin mucizesi) ve hediye-i rahmeti(rahmetin hediyesi) olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet(ahmaklık) ise, öyle de; zahirî(görünürde) mün'imleri(nimetleri, vesileleri) medih(övüp) ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî(gerçek nimet verici Allah)'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir(ahmaklıktır).

            Ey nefis! böyle ebleh(ahmak) olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.

 

-2-

İkinci Söz

            İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

            Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin(bencil), tali'siz bir tarafa; diğeri Hudabin(Hak taraftarı), bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

            Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn(kötü görüşlü) olduğundan bedbînlik cezası olarak bakışında pek kötü bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz çaresizler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve yıkımlarından çığlık atıyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hüzünlü, acı bir hali görür. Bütün memleket, bir hüzün yeri şeklini almış. Kendisi şu acı ve muzlim durumu hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve yabancı görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve ümitsizce ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır. Diğeri Hüdabîn(hak taraftarı), Hüdaperest(hakperest) ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Bakışlarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir genel şenlik görüyor. Her tarafta bir sevinç, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir her tarafta görevlerinden paydos şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile sevinçle askerliğe yollama için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Önceki bedbahtın hem kendi, hem bütün halkın acısı ile acılanan olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın sevinci ile sevinir ve rahatlar. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah'a şükreder. Sonra döner, öteki adama rastgelir. Halini anlar. Ona der: "Yahu sen deli olmuşsun. İçindeki çirkinlikler, dışına yansımış olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek sanmışsın. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ, şu musibetli perde senin bakışından kalksın, gerçeği görebilesin. Zira son derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, kudretli, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde gelişmişlik ve mukemmellik eseri gösteren bir memleket, senin şüphelerinin gösterdiği şekilde olamaz." Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. "Evet, ben işretten deli olmuştum. Allah senden razı olsun ki, Cehennemî bir durumdan beni kurtardın." der.

            Ey nefsim! Bil ki: Önceki adam kâfirdir veya gafil günahkar. Şu dünya, onun bakışında bir her yer üzüntü yeridir. Bütün hayatlılar, ayrılık ve son bulmak tokadıyla ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise; ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük varlıklar, ruhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok acı verici, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden doğup, onu manen azap içinde bırakırlar. Diğer adam ise; mü'mindir. Cenab-ı Hâlık'ı tanır, tasdik eder. Onun bakışında şu dünya, bir Rahmanın zikir yeri, bir insanların ve hayvanları eğitim yeri ve bir cinlerin ve insanların imtihan meydanıdır. Bütün hayvanların ve insanların ölümleri ise; terhisattır(görevi gururla bitirip yolculuğa devam, asker terhisini düşünelim ). Hayat görevini bitirenler, bu geçici yerden, manen sevinçle, sıkıntısız, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni görevlilere yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün insanların ve hayvanlarırn doğumları ise; askerlik görevine, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün hayatlılar, birer görevli mutlu asker, birer istikametli memnun memurlardır. Bütün sesler ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve ferahlama veya işlemek neş'esinden çıkan seslerdir. Bütün varlıklar, o mü'minin bakışlarında, Seyyid-i Kerim'inin ve Mâlik-i Rahîm'inin birer uyumlu hizmetçileri, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok hoş, yüksek ve leziz, tatlı gerçekler, imanından tecelli eder, görülür.

            Demek iman, bir manevî Cennet ağacı çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir Cehennem ağacı tohumunu saklıyor.

            Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise, biz daima:

 ¬–@«W<¬ž²!ö¬Ä@«W«6ö«—ö¬•«Ÿ²,¬ž²!ö¬w<¬(ö|«V«2ö¬yÁV¬7ö­f²W«E²7«!ödemeliyiz...

-3-

Üçüncü Söz

            İbadet, ne büyük bir ticaret ve mutluluk; günah ve sefahet, ne büyük bir zarar ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle...

            Bir vakit iki asker, uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: "Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, faydası olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, düzensiz, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Görünürde bir hafiflik, yalancı bir rahatlık görür. Askeri düzen altındaki sağ yolun yolcusu ise, temel gıdalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her düşmanı alt ve mağlub edecek(yenecek) iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur...

            O iki asker, o rehber adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Düzene uymak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu sonsuz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir şekilde gider. Tâ, hedef yerine yetişir. Orada, âsi(isyancı) ve kaçak cezasını görür.

            Askerlik düzenini seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden korkmayarak vicdanı ve kalbi rahat ile gider. Tâ o hedef şehire yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere uygun bir mükâfat görür.

            İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki: O iki yolcu; biri ilahi kanunlara itaatkar, birisi de âsi ve hevaya(heveslere) tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki; ruhlar aleminden gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvadır. İbadetin gerçi görünürde bir ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünki âbid(ibadet eden), namazında der: ­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö²–«!ö­f«Z²-«!ö Yani: "Hâlık(yaratan) ve Rezzak(rızık veren), ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat(yarar), onun elindedir. O hem Hakîm'dir, boş iş yapmaz. Hem Rahîm'dir; ihsanı, merhameti çoktur" diye inandığından her şeyde bir rahmet hazinesi kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine koştuğunu görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile O’na dayanıp her musibete karşı sığınır. İmanı, ona bir tam bir güven verir. Evet her hakikî güzellik, iyilik gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, kulluktur. Her kötülük gibi korkaklığın dahi kaynağı, dalalettir. Evet tam kalbi nurlanmış bir âbidi, Dünya bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir Samed olan yaratıcının kudretini, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir aklı nurlanmış, aydın denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. "Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?" der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti evlerini terkettiler.)

            Evet insan, sonsuz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde... Hem sonsuz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey... Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve acıları ve belaları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan insanın ruhuna ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar büyük bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, anlar. Bilinir ki: Zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa- tercih edilir. Halbuki mes'elemiz olan ubudiyet(kulluk) yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir sonsuz mutluluk, cennet hazinesi vardır. Fısk ve sefahet(günahlar, ve sapıtma) yolu ise; -hattâ fâsıkın itirafıyla dahi- faydasız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile sonsuz şikayet yerini, cehennem helâketi bulunduğu; icma(herkesin söylemesi) ve tevatür(kesin görülür) derecesinde sınırsız ehl-i ihtisasın ve müşahedenin(peygamberler, evliyalar, alimler vb.) şahitliğiyle kesindir. Ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.

            Elhasıl: Âhiret gibi, dünya saadeti(mutluluğu) dahi, ibadette ve Allah'a asker olmaktadır. Öyle ise, biz daima: ¬s[¬4²xÅB7!«:ö¬^«2@ÅO7!ö]«V«2ö¬yÁV7¬ö­G²W«E²7«!ö demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.

 

-4-

Dördüncü Söz

            Namaz, ne kadar kıymetdar(kıymetli) ve mühim(önemli), hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır, hem namazsız adam ne kadar divane(deli) ve zararlı olduğunu, iki kerre iki dört eder derecesinde kat'î(kesin) anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, gör:

            Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, -herbirisine yirmidört altun verip- iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek(kalmaları) için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize(kalacağınız yere) lâzım(gerekli) bazı şeyleri mübayaa ediniz(satın alınız). Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer(tren), hem tayyare(uçak) bulunur. Sermayeye göre binilir."

            İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder(harcar). Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki; sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht(bahtı kara), serseri olduğundan; istasyona kadar yirmiüç altınını sarfeder. Kumara-mumara verip zayi' eder(kaybeder), birtek altunu kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan(yürüyerek) ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerimdir(bol ikram sahibidir); belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler. Bir günde mahall-i ikametimize(kalacağımız yere) gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun." Acaba şu adam inad edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat(geçici) bir lezzet için sefahete(bir eğlenceye) sarfetse(harcasa); gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu, en akılsız adam dahi anlamaz mı?

            İşte ey namazsız adam ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!

            O hâkim ise; Rabbimiz, Hâlıkımızdır(yaratıcımızdır). O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin(dindar), namazını şevk ile kılar. Diğeri gafil, namazsız insanlardır. O yirmidört altun ise, yirmidört saat her gündeki ömürdür. O has(özel) çiftlik ise, Cennet'tir. O istasyon ise, kabirdir. O seyahat(yolculuk) ise kabre, haşre(öldükten sonra dirilmeye), ebede(sonsuza) gidecek beşer(insan) yolculuğudur. Amele(dünyada yaptıklarımıza) göre, takva kuvvetine göre, o uzun yolu mütefavit(farklı) derecede kat'ederler. Bir kısım ehl-i takva, berk(şimşek) gibi bin senelik yolu, bir günde keser. Bir kısmı da, hayal gibi ellibin senelik bir mesafeyi bir günde kat'eder. Kur'an-ı Azîmüşşan, şu hakikate iki âyetiyle işaret eder. O bilet ise, namazdır. Birtek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi(yeterli) gelir. Acaba yirmiüç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye(dünya hayatına) sarfeden(harcayan) ve o uzun hayat-ı ebediyeye(sonsuz hayata) birtek saatini sarfetmeyen(harcayan); ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilaf-ı akıl(akıl dışı) hareket eder. Zira bin adamın iştirak ettiği(katıldığı) bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse; halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmidörtten bir malını, yüzde doksandokuz ihtimal ile kazancı musaddak(doğrulanmış, kesin) bir hazine-i ebediyeye(sonsuz bir hazineye) vermemek; ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmet(hikmet ve akıl dışı) hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl(akıllı) zanneden adam anlamaz mı?

            Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mubah(yeme, içme, ders çalışma, uyuma vb. haram olmayan her yaptığı) dünyevî amelleri(işleri), güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü(ömür sermayesini), âhirete mal edebilir. Fâni(geçici) ömrünü, bir cihette(yönde) ibka eder(sonsuzlaştırır).

 -5-

Besinci Söz

            Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece gerçek bir insanın görevi ve ne kadar yaratılışa uygun bir insanların yaratılış amacı olduğunu görmek istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

            Seferberlikte bir taburda biri görevini bilir, görevine düşkünr; diğeri acemî, nefsini kendini şünür iki asker beraber bulunuyordu. Görevine düşkün asker, eğitime ve cihada dikkat eder, rızkını ve geçimini hiç düşünmezdi. Çünki anlamış ki; onu beslemek ve cihazlarını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hattâ indelhace lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl görevi, talim(eğitim) ve cihaddır. Fakat bazı rızık ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun?

            -Devletin angaryasını çekiyorum, der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum.

            Diğer midesine düşkün ve acemî asker ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. "O, devlet işidir. Bana ne?" derdi. Daim geçimini düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi:

            -Birader, asıl vazifen, talim ve muharebedir. Sen, onun için buraya getirilmişsin. Padişaha(devlete, orduya) güven. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir. Hem sen, âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücahede(savaş) ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet iki vazife, peşimizde görünüyor. Biri, padişahın vazifesidir. Bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri, bizim vazifemizdir. Padişah bize silahlar ve malzemelerle ile yardım eder ki, talim ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücahid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın!

            İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı harp meydanı, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara ayrılan ordu ise, insanın sosyal, toplum hayatıdır. Ve o tabur ise, şu asrın İslam toplumudur. O iki asker ise, biri dinin emirlerini bilen ve işleyen ve büyük günahları terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla savaş eden itaatkar müslümandır. Diğeri: Hakiki rızık veren yaratıcıyı suçlamak derecesinde geçim derdine dalıp, farzları  terk ve geçim yolunda rastgelen günahları işleyen zarara uğrayan günahkardır. Ve o talim(eğitim) ve talimat ise, (başta namaz) ibadettir. Ve o harb ise; nefis ve heva, cin ve ins şeytanlarına karşı mücahede edip günahlardan ve rezil kötü ahlaktan kalb ve ruhunu sonsuz helaketten kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise; birisi, hayatı verip beslemektir. Diğeri, hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir(güvenmektir).

            Evet en parlak bir Samet olan yaratıcının mucizesi ve bir Rabbimizin hikmetli harikaları olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve devam ettiren de odur. Ondan başka olmaz... Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nazik mahluk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi).

            Evet helal rızkın aracı, iktidar(güç) ve ihtiyar(irade, istek) ile olmadığını; belki, acz ve za'f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları karşılaştırmak etmek yeter. Demek geçim derdi için namazını terkeden, o askere benzer ki: Eğitimini ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra Bol ikram sahibi Rabbimizin rahmet mutfaklarından tayinatını aramak, başkalara yük olmamak için bizzât gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi bir ibadettir. Hem insan ibadet için yaratıldığını, yapısı ve manevi cihazları, organları gösteriyor. Zira dünya hayatına gereken işler ve kudreti yönünde en adi bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat manevi hayat ve ahiretine gereken ilim ve iftikar ile yalvarma ve ibadet yönünde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir.

            Demek ey nefsim! Eğer dünya hayatını hedef yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir ferdi hükmünde olursun. Eğer ahiret hayatını hedef yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve tarla etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanların büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir kulu, ikram edilen ve muhterem(sevgi ve saygı gösterilen) bir misafiri olursun.

            İşte sana iki yol, istediğini seçebilirsin. Hidayet ve tevfikı(yardımı) Erhamürrâhimîn'den iste...

* * *

 -6-

Altıncı Söz

            Nefis ve malını Cenab-ı Hakk'a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciği dinle:

            Bir zaman bir padişah, raiyetinden(halkından) iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir savaş zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya değişir gider. Padişah, o iki askere tam merhametinden bir elçisini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ, sizin için koruyayım, boşu boşuna kaybolmasın. Hem savaş bittikten sonra size daha güzel bir şekilde geri vereceğim. Hem sanki o emanet malınızdır, pek büyük bir ücret size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiatı, hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin harcamalarını tedarik edemezsiniz. Bütün harcamalarını ve gerekli şeyleri, ben karşılarım. Bütün geliri ve faydayı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr...

            Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini koruyamıyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem boşuna gidecek, hem o yüksek fiattan mahrum kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetli, ölçüler, kullanılacak şahane madenler ve işler bulmadığından; bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve koruma zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece zarar içinde zarar...

            Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim namımla harcamak demektir. Âdi bir esir ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri(askerlik elçisi) olursunuz.

            Onlar, şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi:

            -Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem, bin teşekkür ederim.

            Diğeri gururlu, nefsi firavunlaşmış, hodbin, ayyaş, sanki sonsuz o çiftlikte kalacak gibi, dünya zelzelelerinden dağdağalarından haberi yok. Dedi:

            -Yok! Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam...

            Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes haline gıbta ederdi. Padişahın hediyelerine kavuşmuş, özel has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hale giriftar olmuş ki: Hem herkes ona acıyor, hem de "müstehak! (layık)" diyor. Çünki hatasının sonucu olarak hem mutluluğu ve mülkü gitmiş, hem ceza ve azab çekiyor.

            İşte ey nefs-i pürheves(hevesle dolu nefis)! Şu örneğin dürbünlerle hakikatın yüzüne bak. Amma o padişah ise, ezel-ebed Sultanı olan Rabbin, Yaratıcındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, ölçüler ise, senin hayat dairen içindeki sahip oldukların ve o sahiplerin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi iç ve dış organlarındır. Ve o yaver-i ekrem(elçi) ise, Resul-i Kerim'dir. Ve o ferman-ı ahkem(hükümler) ise, Kur'an-ı Hakîm'dir ki, anlatımında bulunduğumuz büyük ticareti, şu âyetle ilân ediyor:

«}ÅX«D²7!ö­v­Z«7öŖ«@¬"ö²v­Z«7!«Y²8«!«:ö²v­Z«K­S²9«!ö«w[¬X¬8ÌY­W²7!ö«w¬8ö›«I«B²-!ö«yÁV7!öŖ¬! 

            Ve o dalgalı savaş meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: "Madem herşey elimizden çıkacak, fâni olup(geçip) kaybolacak. Acaba sonsuza yönlendirip edip sonsuza çevirmek çaresi yok mu?" deyip, düşünürken birden semavî Kuran sesi işitiliyor. Der: "Evet var. Hem, beş mertebe kârlı bir surette(şekilde) güzel ve rahat bir çaresi var."

            Sual: Nedir?

            Elcevab: Emaneti, hakiki sahibine satmak.. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.

            Birinci Kâr: Geçici mal, sonsuzluk bulur. Çünki Kayyum-u Bâki olan Zât-ı Zülcelal'e(Yaratıcıya) verilen ve onun yolunda harcanılan şu geçici ömür, sonsuza döner, bâki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde görünürde son bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada(sonsuz alemde, ahirette), saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve Kabir aleminde ışıklı, harika birer manzara olurlar.

            İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiat veriliyor.

            Üçüncü Kâr: Her âza ve hasselerin(organların) kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk'a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle acizlik verici, rahatsız, sıkıntı verici bir âlet olur ki; geçmiş zamanın hüzünlü acılarını ve gelecek zamanın korkulacak hallerini senin bu çaresiz başına yükletecek, yümünsüz ve zararlı bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki: Günahkar adam, aklın acizlik vermesinden ve rahatsızlığından kurtulmak için, çoğunlukla ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikî'sine(yaratıcısına) satılsa ve onun hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan sonsuz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, sonsuz mutluluğa hayatlandıran bir Rabbimizin yol göstericisi derecesine çıkar. Meselâ: Göz bir organdır ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk'a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları izlemek ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye(nefsin heveslerine) bir kavvad(alet) derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni'-i Basîr'ine(yaratıcısına) satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu evrenin büyük kitabının bir okuyucusu ve şu âlemdeki Rabbimizin sanat mucizelerinin bir seyircisi ve şu Dünya bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. Meselâ: Dildeki tat alma duygusunu, Fâtır-ı Hakîm'ine(Allah’a) satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan; o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, düşer, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerim'e(bol ikram sahibine) satsan; o zaman dildeki kuvve-i zaika(tat alma duygusu), ilahi rahmet hazinelerinin bir kabiliyetli bakanı, izleyicisi ve Kudret-i Samedaniye(Rabbimizin yarattığı kudretlerin) mutfaklarının bir şükreden müffettişi rütbesine çıkar.

            İşte ey akıl, dikkat et! Meş'um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede? Yaratıcının kütüphanesinin mütefennin bir bakanı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Rahmet hazinesinin organı olan bakanı nerede?

            Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve organları kıyas etsen anlarsın ki: Hakikaten mü'min Cennet'e lâyık ve kâfir Cehennem'e layık bir yapı oluşturur. Ve onların herbiri, öyle bir kıymet almalarının sebebi: Mü'min, imanıyla Yaratıcının emanetini, onun namına ve izni dairesinde kullanmasıdır. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare(kötülükleri isteyen heveslerinin emrinde koşturan nefis) hesabına çalıştırmasıdır.

            Dördüncü Kâr: İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek fazla. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal'e(yaratıcıya) dayanıp tevekkül etmezse ve güvenip teslim olmazsa, vicdanı sürekli azab içinde kalır. Meyvesiz sıkıntılar, acılar, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.

            Beşinci Kâr: Bütün o organ ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, Cennet yemişleri şeklinde sana verileceğine; ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede(peygamberler, evliyalar, alimler) ittifak etmişler(birleşerek aynı şeyi söylemişler).

            İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece zarar içinde zarara düşeceksin.

            Birinci Hasaret(zarar): O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve tutulduğun gençlik ve hayat kaybolup gidecek, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, acılarını sana bırakıp boynuna yükletecekler.

            İkinci Hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünki en kıymetdar âletleri, en kıymetsiz şeylerde harcayıp kendine zulmettin.

            Üçüncü Hasaret: Bütün o kıymetli insanların cihazlarını, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp Rabbimizin hikmetine iftira ve zulmettin.

            Dördüncü Hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip son ve ayrılıklar tokatı altında sürekli vaveylâ edeceksin(acıdan bağırıp çile çekeceksin).

            Beşinci Hasaret: Sonsuz hayat esaslarını ve ahiret mutluluğuna gerekli şeyleri almak için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel Rahmani hediyeleri, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir şekle çevirmektir.

            Şimdi satmağa bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat'â(kesinlikle değil) ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir(yeterli). Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye(Allah’ın emirleri) ise hafiftir, azdır. Allah'a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez(anlatılamayacak kadar harikadır). Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet(sakinlik) bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli. Yâ Rab! Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek(almak) zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı...

-7-

Yedinci Söz

            Şu kâinatın kapalı sırlarını açan ¬h¬'³ž²!ö¬•²Y«[²7@¬"ö«—ö¬yÁV7@¬"ö­a²X«8³!ö (Allah’a ve ahirete iman)insanların ruhu için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymetli iki sıkıntıları alan sır olduğunu ve sabır ile Yaratıcısına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzakından sual ve dua; ne kadar nâfi' ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur'an'ı dinlemek, hükmüne uymak, namazı kılmak, büyük günahları terk etmek; sonsuzluk yolculuğunda ne kadar mühim, değerli renkli eğlenceli bir bilet, bir ahiret azığı, bir kabir nuru olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

            Bir zaman bir asker, harp ve imtihan meydanında, kârda edebilir zarar da edebilecekken pek müdhiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:

            Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçare, şu dehşet içinde, ümitsizce düşünürken; sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırlı, nuranî bir zât peyda olur. Ona der: "Ümitsiz olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce kullansan, o arslan, sana her emrine koşan bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve eğlence için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce kullansan; o iki kokuşmuş yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) denilen latif çiçeğe dönerler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın." Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti. Evet ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünki biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki: Sol tarafından Şeytan gibi dessas, ayyaş aldatıcı bir adam, çok zînetler, süslü resimler, fantaziyeler, müskirler(içecekler) beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi:

            –Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.

            Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?

            Cevab: Bir tılsım.

            –Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım(sanki keyf edilecek bir durumu var gibi..).

            S- Hâ, şu ellerindeki nedir?

            C- Bir ilâç.

            - At şunu. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamanıdır.

            S- Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?

            C- Bir bilet. Bir tayinat senedi.

            - Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım! der. Herbir hile ve aldatma ile onu iknaa çalışır. Hattâ o çaresiz, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir aldatıcıya aldandım.

            Birden sağ cihetinden gök gürültüsü gibi bir ses gelir. Der: "Sakın aldanma. Ve o aldatıcıya de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları iyileştirip peşimdeki yolculuğu kaldıracak bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem!. Tâ Hızır gibi bu zât-ı semavî dediğini desin."

            İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil: O çaresiz asker ise, sensin ve insandır. Ve o arslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, ölüm ve son ve ayrılıktır ki; gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi acizlik verici ve sonsuz bir insanların acizliği; diğeri çok acı verici, sonsuz bir insanlığın fakirliğidir. Ve o nefy ve yolculuk ise, ruhlar aleminden, anne karnından, gençlikten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırat'tan geçer bir uzun imtihan seferidir. Ve o iki sır ise, Cenab-ı Hakk'a iman ve âhirete imandır.

            Evet şu kudsî sır ile ölüm; inanan insanı, dünya zindanlarından cennet bahçelerine, Rahmanın huzuruna götüren bir müsahhar at ve burak şeklini alır. Onun içindir ki: Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem son ve ayrılık, ölüm ve vefat ve darağacı olan zamanın geçmesi, o iman sırrı ile, Sâni'-i Zülcelal'in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu'cizat-ı nakşını, havarık-ı kudretini, rahmetinin tecellisini, tam bir lezzetle seyr ve temaşaya(izlemeye) araç şeklini. Evet Güneşin nurundaki renkleri gösteren aynaların değişip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar oluşturur. Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür. Yaratıcının kudretine dayanma, hikmetine güvendir.

            Öyle mi? Evet emr-i ö­–x­U«[«4ö²w­6ö  (ol emrine) e sahip bir Sultan-ı Cihan'a acz tezkeresiyle dayanan bir adamın ne korkusu olabilir? Zira en müdhiş bir musibet karşısında

 «–Y­Q¬%!«*ö¬y²[«7¬!ö_Å9¬!ö«—ö¬yÁV¬7ö_Å9¬!ö (O’ndan geldik O’na döneceğiz) deyip kalbinin tam rahatı ile Rabb-ı Rahîm'ine itimad eder. Evet Allah’ı tanıyan, aczden, Allahtan korkmaktan lezzet alır. Evet korkuda lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: "En leziz ve en tatlı haletin nedir?" Belki diyecek: "Acizliğimi, zayıflığımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak yine vâlidemin şefkatli sinesine sığındığım halettir." Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir rahmetin tecellisinin bir ışıkçığıdır, ışınıdır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle kaçınıp, Allah'a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefaatçı yapmışlar.

            Diğer ilâç ise, şükür ve kanaat ile isteme ve dua ve Rezzak-ı Rahîm'in rahmetine güvendir. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir nimet sofrası eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerim'in(Yaratıcımızın) misafirine fakr ve ihtiyaç, nasıl acı ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştiha şeklini alır. İştiha gibi fakrın artırılmasına çalışır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, fakr ile övünmüşler. Sakın yanlış anlama! Allah'a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip, dilencilik şeklini almak demek değildir. Ve o bilet, sened ise; başta namaz olarak farzları yapmak ve büyük günahları terk etmektir. Öyle mi? Evet bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin(peygamberlerin, evliyaların, alimlerin) birleşmesiyle; o uzun ve karanlıklı sonsuzluk yolunda azık, ışık ve binek; ancak Kur'anın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.

            İşte ey tenbel nefsim!

            Beş vakit namazı kılmak, yedi büyük günahları terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Sonucu ve meyvesi ve faydası ne kadar çok önemli ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve günahlara ve sefahete seni yönlendirenlere, şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, sonu dünyadan yok etmek ve aczi ve fakrı, insanlardan kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat büyük mescidinde Kur'an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu dilimize tesbih edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak'tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti yayan odur.

-8-

Sekizinci Söz(Buradaki aslan ve mağaraya düşen insan hikayesi Tolstoydan alıntı değildir. Aslı İbrahim peygamberin suhuflarında olan bir hikayedir. Tolstoy da eski vahy kaynaklarından almış tevrat vb. vahiy kaynaklarından almıştır. Zaten Sözler kitabının arkasında bunu kaynakça bölümünde belirtmiştir. )

            Şu dünya ve dünya içindeki insan ruhu ve insanda dinin yapısı ve kıymetlerini ve eğer hak din olan İslam olmazsa, dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahluk olduğunu ve şu âlemin sırrını açan, insan ruhunu zulümlerden kurtaran ­yÁV7«!ö_«<ö ve ­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö “Allah’tan başka ilah yoktur” olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

            Eski zamanda iki kardeş, uzun bir yolculuğa beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: "Hangi yol iyidir?" O dahi onlara dedi ki: Sağ yolda kanun ve kurallara uymak mecburiyeti vardır. Fakat o ağırlık içinde bir güven ve saadet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şikayet vardır. Şimdi seçimdeki tercih sizdedir.

            Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola ¬yÁV7!ö]«V«2ö­a²VÅ6«x«#ö deyip gitti ve düzen ve intizama uymayı kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Görünürde hafif, manen ağır şekilde giden bu adamı hayalen takib ediyoruz:

            İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide tâ hâlî bir sahraya girdi. Birden müthiş bir ses işitti. Baktı ki: Dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rastgeldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı gördü ki: Aslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı gördü ki: Dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına yaklaşmış. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı gördü ki: Isırıcı muzır haşarat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı gördü ki: Bir incir ağacıdır. Fakat harika olarak çeşitli çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var. İşte şu adam, kötü düşüncesinden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acib işler içinde garip esrar var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu anlayamadı. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu acı vaziyetten gizli feryad u fîgân ettikleri halde; nefs-i emmaresi, güya bir şey yokmuş gibi cahillik edip, ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak, bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeğe başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve zararlı idi. Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak buyurmuş: ]¬"ö›¬G²A«2ö±¬w«1ö«G²X¬2ö@«9«!ö Yani "Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim(davranırım)."

            İşte bu bedbaht adam, kötü düşünme ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat(gerçek) sandı ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek! Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azab çekiyor. Biz de şu meş'umu, bu azabda bırakıp döneceğiz. Tâ, öteki kardeşin halini anlayacağız.

            İşte şu mübarek akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünki güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve zorluk çekmiyor. Çünki düzeni bilir, uyar, kolaylık görür. Asayiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için zararlı şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat kötü şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, "Her şeyin iyisine bak" kuralıyla amel edip kötü şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi faydalandı. Güzelce dinlenerek çıkıp gidiyor. Sonra gitgide bu dahi önceki kardeşi gibi bir büyük çöle girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu, fakat biraderi kadar korkmadı. Çünki güzel düşünmesiyle ve güzel fikriyle; "Şu sahranın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin emri altında bir hizmetçi olması ihtimali var" diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı; havada asılı kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acib durum gördü. Bu dahi dehşetlendi. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünki güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise, ona her şeyin güzel yönünü gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki: Bu acayip işler, birbiriyle ilgilidir. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise, bu işlerde bir tılsım vardır. Evet bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir amaç için beni bir yere yönlendirip davet ediyor. Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak çıkar ki: Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acib yol ile bir amaca yönlendiren kimdir? Sonra, tanımak merakından tılsım sahibinin muhabbeti neş'et etti(doğdu) ve şu sevgiden, tılsımı(o sırrı) açmak arzusu neş'et etti ve o arzudan, tılsım sahibini razı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak iradesi neş'et etti. Sonra ağacın başına baktı, gördü ki, incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünki kesin anladı ki bu incir ağacı, bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O gizli hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin özetlerini, bir tılsım ve bir mu'cize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine hazırladığı et'imeye(yiyeceklere) birer işaret şeklinde o ağacı süslemiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. Sonra niyaza(duaya) başladı. Tâ, tılsımın(o sırrın) anahtarı ona ilham oldu. Bağırdı ki: "Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum." Ve bu niyazdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp, şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılab etti ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr suretini giydiler ve onu içeriye davet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine müsahhar bir at şekline girdi.

            İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayalî arkadaşım!

            Geliniz! Bu iki kardeşin vaziyetlerini karşılaştıralım. Tâ, iyilik nasıl iyilik getirir ve kötülük, nasıl kötülük getirir; görelim, bilelim.

            Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye hazırdır; titriyor ve şu bahtiyar ise, meyvedar ve revnekdar bir bahçeye davet edilir. Hem o bedbaht, acı bir dehşette ve büyük bir korku içinde kalbi parçalanıyor ve şu bahtiyar ise lezîz bir ibret, tatlı bir korku, sevilen bir tanıma içinde garib şeyleri seyir ve temaşa ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve ümitsizlik ve kimsesizlik içinde azab çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümid ve iştiyak içinde lezzet alıyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor ve şu bahtiyar ise, bir aziz misafirdir ki, misafiri olduğu Mihmandar-ı Kerim'in acib hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht görünürde leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını hızlandırıyor. Zira o meyveler, örneklerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına sahiplenilip müşteri olsun. Yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar. Yemesini geciktirir ve beklemek ile lezzet alır. Hem o bedbaht, kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikatı ve parlak bir vaziyeti, körlüğü ile kendisine zalimlik yapan bir şüphe, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate layıktır ve ne de kimseden şikayete hakkı vardır.

            Meselâ: Bir adam, güzel bir bahçede, sevdiklerinin ortasında, yaz mevsiminde hoş bir ziyafetteki keyfle yetinmeyip kendini pis içeceklerle sarhoş edip; kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak hayal edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp, hakaret ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir ve şu bahtiyar ise, gerçeği görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatın güzelliğini anlamakla, hakikat sahibinin kemaline hürmet eder. Rahmetine layık olur. İşte "Kötülüğü kendinden, iyiliği Allah'tan bil" olan Kuran hükmünün sırrı görülüyor. Daha bunlar gibi diğer farkları kıyaslasan anlayacaksın ki: Öncekinin kötülüğü isteyen nefsi, ona bir manevî cehennem hazırlamış. Ve ötekisinin güzel niyeti ve güzel sanması ve güzel ahlakı ve güzel fikri, onu büyük bir hediye ve mutluluğa ve parlak bir fazilete ve feyze kavuşturmuş.

            Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam!

            Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'an'ı dinle ve hükmüne uy ve ona yapış ve hükümleriyle amel et.

            Şu temsili hikayede olan gerçekleri eğer anladın ise; din gerçeğini ve dünyayı ve insanı ve imanı ona uygulayabilirsin. Önemlilerini ben söyleyeceğim. İncelerini sen kendin çıkart.

İşte bak! O iki kardeş ise, biri inananların ruhu ve salih kalpliler. Diğeri, inanmayanların ruhu ve günahkarların kalbidir ve o iki yoldan sağ ise, iman ve Kuran yoludur. Sol ise, isyan ve inkar yoludur. Ve o yoldaki bahçe ise, insan toplumları ve insan medeniyeti içinde geçici sosyal hayattır ki; hayır(iyi) ve şer(kötü), iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Akıllı odur ki: ²*«G«6ö@«8ö²«(ö@«S«.ö@«8ö²H­'ökaidesiyle amel eder, kalp huzuru ile gider. Ve o çöl ise, şu arz ve dünyadır ve o arslan ise, ölüm ve eceldir ve o kuyu ise, insanın bedeni ve hayat zamanıdır ve o altmış metre derinlik ise, ortalama ömür ve genelde görülen olan altmış seneye işarettir ve o ağaç ise, ömür müddeti ve hayat maddesidir. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise, gece ve gündüzdür ve o ejderha ise, ağzı kabir olan kabir alemi yolu ve revak-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü'min için, zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır ve o zararlı haşaratlar ise, dünya musibetleridir. Fakat mü'min için, gaflet uykusuna dalmamak için tatlı ilahi ikazlar ve Rahmani iltifatlar hükmündedir ve o ağaçtaki yemişler ise, dünyaya ait nimetlerdir ki; Cenab-ı Kerim-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste, hem hatırlatıcı, hem müşabihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri davet eden örnekler şeklinde yapmış. Ve o ağacın birliğiyle beraber çeşitli başka başka meyveler vermesi ise, Samet olan yaratıcının kudret mührüne ve yaratıcımızın rabliğinin mührüne ve ilahlık saltanatının turrasına işarettir. Çünki "Bir tek şeyden her şeyi yapmak" yani bir topraktan bütün bitkileri ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvanları yaratmak; hem basit bir yemekten bütün hayvanların cihazlarını icad etmek; bununla beraber "Her şeyi bir tek şey yapmak" yani hayatlıların yediği son derece çeşitli yiyeceklerden o hayatlılara bir özel cisim yapmak, bir basit bir cild dokumak gibi sanatlar; Zât-ı Ehad-i Samed(yaratıcımız) olan Sultan-ı Ezel ve Ebed'in özel delilidir, özel mührüdür, taklid edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Yaratıcısına ait ve Her şeye kudreti yeter Rabbimize mahsus bir nişandır, bir âyettir. Ve o sır ise, iman sırrı ile açılan yaratılış hikmetinin sırrıdır ve o anahtar ise, ­•YÇ[«T²7!öÇ|«E²7!ö«x­;öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÁV7«!  ö­yÁV7!öެ!ö«y´7¬!ö«žö­yÁV7«!ö_«<ödur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına dönmesi ise, işarettir ki: Kabir hak yoldan çıkanlara ve tuğyan için vahşet ve unutma içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha karnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, Kuran ve iman ehli için dünya zindanından sonsuz bahçelere ve imtihan meydanından Cennet bahçelerine ve hayat zahmetinden Rahmanın rahmetine açılan bir kapıdır ve o vahşi arslanın dahi munis bir hizmetçiye dönmesi ve her emre uyan bir at olması ise, işarettir ki: Ölüm, hak yoldan ayrılanlar için bütün sevdiklerinden acı bir sonsuz ayrılıktır. Hem kendi dünyasındaki yalan cennetinden kovulma ve vahşet ve yalnızlık içinde mezar zindanına girme ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet(inananlar) ve Kuran ehli için, öteki âleme gitmiş eski dost ve sevdiklerine kavuşmaya vesiledir. Hem hakikî vatanlarına ve sonsuz mutluluk makamlarına girmeye araçtır. Hem dünya zindanından Cennet bahçelerine bir davettir. Hem Rahman-ı Rahîm'in hediyelerinden kendi hizmetine karşılık ücretini istemeye bir nöbettir. Hem hayat görevi yükünden bir terhistir. Hem kulluk ve imtihanın talim(eğitiminden) ve talimatından bir paydostur.

            Elhasıl: Her kim geçici hayat olan dünya hayatını esas maksad(hedef, amaç) yapsa, görünürde bir Cennet içinde olsa da manen cehennemdedir ve her kim sonsuz hayata gerçekten yönelmiş ise, iki cihan mutluluğuna kavuşur. Dünyası ne kadar kötü ve sıkıntılı olsa da; Dünyasını, Cennet'in bekleme salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, dayanır, tahammül eder, sabır içinde şükreder...

-9-

PAPAĞANIN HİKAYESİ

Bir tacirin bir papağanı vardı. Kafeslere mahkum edil­miş güzel bir kuştu. Bir gün tüccar Hindistan'a gitmek için yol hazırlığına başladı. Kölelerinin, cariyelerinin her birine ayrı ayrı:

"Sana Hindistan'dan ne getireyim ne istersin?" diye sordu.

Her biri ayrı bir şey istedi. Tüccar papağanına da sordu:

"Ey güzel kuşum sana ne getireyim Sen Hindistan'dan ne istersin?" dedi.

Papağan:

"Oradaki papağanları görünce hâlimi anlat ve de ki falan papağan benim mahpusumdur, ben onu kafeste besliyorum. Size selâm söyledi. Ben gurbet ellerde kafes­lerde sizin hasretinizle can vereyim, sîz serbestçe ağaçlık­larda kayalıklarda dolaşın bu reva mıdır. Hiç değilse bir se­her vakti ben garibi de hatırlayın ki bende birazcık mutlu olayım, dedi." de. Başka da bir şey istemem." dedi.

Tüccar kervanını düzdü yola koyuldu. Günler geceler boyu yol gitti nihayet Hindistan'a vardı. Giderken birkaç papağan gördü kayalıklara konmuş, bekliyorlardı, atını durdurup seslendi:

"Ben falan memlekette filan kişiyim ticaret yapmak için buralara geldim. Benim bir papağanım var size selâm söyledi ve böyle böyle dememi istedi." dedi.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez o papağanlardan birisi titredi, nefesi kesildi düşüp öldü.

Tüccar bu haberi verdiğinden dolayı bin pişman oldu.

"Ne yaptım, bu zavallı kuşun ölümüne sebep oldum. Galiba bu benim kuşumun bir yakını, candan seveni olsa gerek." diye düşündü.

Aradan bir hayli zaman geçti tüccar alışverişini bitirip memleketine döndü. Herkesin istediğini bir bir verdi.

Kuş kafesinde bu olanları seyrediyordu. Sonunda da­yanamayıp tüccara sordu:

"Benim istediğim nerede. Hemcinslerimi, papağan zürbelerini gördün mü, ne söyledin ne gördünse bana an­lat beni de mutlu et." dedi.

Tüccar:

"Sevgili kuşum kusura bakma fakat söylemesem daha iyi olacak sanıyorum, çünkü hâlâ o saçma sapan haberi götürerek yaptığım akılsızlığa ve cahilliğe yanmaktayım, onun için anlatmasam daha iyi." dedi.

Papağan ısrar etti; bunun üzerine tüccar istemeye is­temeye olanları anlattı:

"Tarif ettiğin yere varıp dostların olan papağanları gö­rünce senin söylediklerini ve selâmını söyledim içlerinden biri buna dayanamadı üzüldü titredi ve hareketsiz kaldı, öldü patladı dayanamadı öldü gitti." dedi. Bunu görünce çok pişman oldum fakat nafile bir kere söylemiş bulundum." dedi.

Tüccarın sözlerini duyan papağan kafesin içinde titre­di hareketsiz kaldı ve biraz sonra düşüp öldü.

Tüccar bunu görünce aklı başından gitti ağlayıp sızla­maya başladı, külahını yere vurdu.

"Ey güzel sesli kuşum sana ne oldu neden bu hâle gel­din, ben ne yaptım başıma ne işler açtım." diye dövündü. Ağladı ağıtlar söyledi. Sonunda ölü papağanı kafesten çı­karıp pencerenin kenarına getirdi, getirir getirmez papa­ğan hemen canlanıp uçtu bir ağacın en yüksek dalına kondu.

Tüccar buna şaşıp kaldı.

"Ey güzel kuş bu ne iştir bu ne haldir, bana anlat, bu hileyi nasıl öğrendin de beni kandırdın." dedi.

Papağan konduğu yerden seslendi:

"Sevgili efendim o Hindistan'da gördüğün papağan benim selâmımı alınca düşüp ölmüş gibi yaparak bana bu haberi gönderdi. "Eğer kurtulmak istiyorsan öl!" dedi. Ben de gördüğün gibi onun dediğini yaparak hapisten kurtuldum. Kısaca öldüm kurtuldum kafeslerde tutulmak­tan." dedi.

• Ey dil sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin hem de dermanı olmayan bir dertsin. Mesnevi’de Geçen Bütün Hikayeler s:36

-10-

İMAM-I AZAM'IN BABASI VE ELMA HİKAYESİ

Mezheb imamı İmam-ı Azam Hazretlerinin babası Sabit Hazretleri genç­liğinde bir gün dere kenarında abdest alıyormuş. Tam abdest almaya başlayacağı zaman dere sularına kapılıp gelen bir elma görmüş, Elmayı nereden geldiğini ve haram veya helal olup olmadığını düşünmeden bir defa ısırmış. Hikmeti ilahi, o ana kadar elmanın ne olduğunu düşünmeyen Sabit hemen hata ettiğini ve mutla­ka elmanın sahibini bulup helal ettirmesi lazım geldiğini düşünmüş. Abdestini ta­mamlayıp namazını da eda ettikleri sonra suyun geldiği tarafa doğru gitmeye başlamış. Elma elinde olduğu halde araya araya, elmanın düştüğü bahçeyi ve sa­hibini bulmuş.

Bahçenin sahibine meseleyi anlatıp, elmayı yanlışlıkla ısırdığını ve hakkını he­lal etmesini istemiş. İmam-ı Azam Hazretlerinin babasının bu hareketi elma sahi­binin dikkatini çekmiş. Hakkını helal edemeyeceğini, hakkını helal etmesi için bazı şartlan olduğunu söylemiş. Sabit hazretleri ne isterse yapacağını, yeterki hakkını helal etmesini isteyip şartının ne olduğunu sormuş. Elma sahibi de, hakkını helal etmesi için iki sene bahçesinde çalışması lazım geldiğini ve kendi­sine iki yıl hizmet etmesinin şan olduğunu söyleyince Sabit Hazretleri çaresiz kalmış, Âhirette ceza çekmektense, bu dünyada bir şahsa iki sene hizmet etmek daha iyidir diye düşünmüş. Ve şartlarını kabul ettiğini söylemiş.

Sabit hazretleri, bir elmayı yanlışlıkla ısırdığı için elmanın sahibine iki sene hizmet etmiş ve adamın işinde canla başla çalışmış. İki sene dolduktan sonra ada­ma, zamanının dolduğunu ve artık hakkını helal etmesini söyleyince, adanı:

" Yine helal etmiyorum. Benim bir kızım var. Onunla evlenirsen ancak o zaman helal ederim " demiş. Hazreti Sabit:

" Olur "demiş. Adam. yalnız kızının kusurlu olduğunu; elinin çolak, gözünün kör. ayağının topal, dilsiz ve kulağının sağır olduğunu söyleyip, iyi düşünmesini ve sonra pişman olmamasını söylemiş. Hazreti Sabit yine düşünmüş taşınmış. "Âhirette ceza çekmekten iyidir" deyip bu kızla evlenmeyi kabul et­miş...

Meğer Adam, Hazreti Sabit'e kızını vermek için büyümesini beklemiş. Düğün yapılmış. Nikah kıyılmış. Zifaf gecesi Hazreti Sabit'e gelinin olduğu odayı gös­termişler. Sabit Hazretleri içeriye girip, içerde kendisine söylenen evsafla bir kızının bulunmadığını görünce bir yanlışlık olduğunu zannederek hemen dışarı fırlamış. Ve durumu oradakilere anlatmış. Çünkü içerde kayınpederinin söyle­diğinin aksine her azası yerinde genç ve güzel bir kız bulunuyormuş.

Kayınpederi bir yanlışlık olmadığını söyleyerek, meseleyi şöyle anlatmış: "Be­nim kızım kördür, çünkü daha harama bakmamıştır. Sağırdır; çünkü haram şeylere kulak vermemiştir. Topaldır, çünkü gayri meşru yolda yürümemiştir." di­ye sayıp, "Senin banımın o içerde bekleyendir. Allah mesul etsin evladım " de­miş.

Daha sonra seneler geçip bu evlilikten Numan ibni Sabit İmamı Azam Hazret­leri dünyaya gelmiş. Annesi, İmamı Azam'ı hocaya okuması için teslim etmiş. O zaman henüz  3 yaşında bulunan Numan üç günde Kur'an-ı Kerimi hatmettiği zaman annesi :

"Ah oğlum! Baban o elmayı ısırmasa idi. sen daha az zamanda hatmederdin" buyurmuş. Büyük Dini Hikayeler                                                                                                                                                                                                                                                                                             

-11-

SİNEĞİN HAYALİ

Sineğin biri kendini fevkalâde bir şey sanırdı.

Kendi kendine: "Şüphesiz ki ben bu devrin zümrüdü anka kuşuyum, benden daha üstün kimse olamaz." der­di. Bir gün bir eşeğin sidiğinin içinde bulunan bir saman çöpüne kondu. Eşeğin sidiğini uçsuz bucaksız bir deniz, saman çöpünü gemi, kendini de kaptan sandı.

"İşte bu bir okyanus, bu da benim mükemmel gemim ben de dünyanın denizler aşan en büyük kaptanıyım." di­ye karar verdi kendi kendine gururlandı koltuklarını ka­barttı.

•   Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse, imanını tazele, yalnız bu sadece dille olmasın. Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir, çün­kü heva iman kapısının kilididir.

•  Kalemin rüzgardan kağıdın sudan olursa ne ya­zarsan yaz derhâl yok olur.[1] (Mesnevi’de Geçen Bütün Hikayeler s:34)

-12-

YANLIŞI NASIL DÜZELTTİLER?

Peygamber Efendimizin mübarek torunları Hasan ile Hüseyin cami avlusunda durmuş, şadırvandan abdest alan yaşlıca bir adamı seyrediyorlardı.

Hasan bir ara kardeşi Hüseyin'e:

— Bak, dedi, dirseklerini iyice yıkamadı.

— Evet görüyorum, bazı yerler kuru kalıyor.

— Bunu ona söylemeliyiz, abdest sırasında yıkanması farz olan yerlerde iğne ucu kadar kuru bir yer kalsa ab­dest olmaz, abdest olmayınca tabii namaz da olmaz.

— Ama nasıl söyleyeceğiz? İşte bak, ayaklannda da aynı ihmâli yaptı. Parmak aralarını ovuşturmadı, suyu topuklarına değdirmedi bile. Hadi gidip kendisine söyle­yelim.

Hüseyin:

— Bir dakika, diye kardeşini durdurdu. O bizden çok yaşlı. Söylersek utanabilir. Yahut çocuk olduğumuz için bizi dinlemeyebilir. Onu kırmadan yanlışını anlatmanın

bir yolunu bulmalıyız. Birden aklına geldi:

— Tamam dedi sevinçle, buldum! Adama yaklaştı. Saygı dolu bir sesle:

— Efendim, dedi, sizden bir ricamız var.

— Söyleyin bakalım çocuklar.

— Biz henüz çocuk sayılırız. Şuradan abdest alırken başımızda dursanız da yanlışlıklarımızı söyleseniz.

Adam memnun memnun güldü:

— Tabiî, dedi. Başlayın bakalım:

İki kardeş abdest almaya başladılar. Adam dikkatle bakıyor, bir yanlış bulmaya çalışıyor, ama bulamıyordu.

Kendi abdestmi düşündü. Hasan ile Hüseyin gibi dik­kat göstermediğini anladı.

Abdestleri bitince saçlarını okşadı:

— Yanlış sizde değil çocuklar bende, dedi. Kusurlu be­nim, Yanlışımı yüzüme vurmadan bu kadar nazikçe dü­zelttiğiniz için çok teşekkür ederim. Artık ben de sizler gi­bi abdest alacağım. İşte başlıyorum.

Yeniden suyun başına çöktü ve bir güzel abdest aldı.

Sevgili çocuklar. Demek ki, birşeyin doğrusunu bil­mek yeterli değildir. O doğruyu başkalarını kırmadan, darıltmadan anlatabilmek de lâzımdır.

Peygamber Efendimizin torunları Hasan ile Hüseyin gibi... (Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:32)

 

-13-

- İnsandaki akıl, geçmişi düşünür. Geçmişte, her  insanın gördüğü binler lezzet vardı ve şu anda kaybolmuş. Zeval-i lzzet elem olduğu için insan akıl vasıtasıyla o lezzetlerin yokluğunu düşünüp üzülür.

Ahirete iman olduğu zaman, o kaybolan lezzetlerden bin kat daha fazla lezzetlerin cennette bulunduğuna inandığı için bu üzüntüsü gider.

- Her insanın başından bir sürü elem ve musibetler geçmiştir. İnsan akıl vasıtasıyla bu acıları düşünür ve üzülür.

Ahirette iman şuuru, bu acıların bir sevabı, bir karşılığı var der, o kederleri lezzete çevirir.

- Her insanın anası- babası, kardeşi, evladı veya benzeri çok sevdiği bazı kimselerin ölmesi, insanda çok ağır şoklar ve ebedi ayrılıktan kaynaklanan müthiş travmalar meydana getirir. İmansızlık cihetiyle geçmişi bir mezar-ı ekber görür ve sürekli üzülür.

Ahirete iman şuuru, böyle ebedi bir ayrılığın olmadığını, birkaç gün sonra o çok sevdiği kimselerle yine karşılaşacağı ve beraber olacağını hatırlattığı için bütün üzüntüleri lezzetlere çevirir.

- Bu pencereden meseleye baktığımızda detaylara dair daha pek çok misali düşünebiliriz.

- Hayvan, sadece bulunduğu andan ibarettir. Geçmiş ve gelecek diye bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle, geçmişin üzüntüsünü ve geleceğin de kaygısını taşımaz, lezzetini tam alır. Hatta asker bölüğümüzde bir kurbanlık hayvan alınmıştı. Ve maalesef askerler onu doyumayı yani yem ve ot vermeyi unutmuşlardı. Kurban kesmek için yatırdıklarında kurtuldu ve tamamen kaçacağına hemen yakınımızdaki yeşilliğe dalarak otlamaya başladı. Ayrıca bir yanda kurban kesimi yapılırken diğer yanda otlamaya devam eden koyunları görürsünüz.

Ama insanın aklı ve duyguları olduğu ve çok geliştiği için, hem mazi ve hem de gelecek, onu çok meşgul eder. Hayvan gibi duyarsız olmak istese de başarılı olamaz. Duyarsız olmak için tek çare sarhoşluk ve eğlencelerdir. Bu ise geçici bir unutkanlığı sağlar. Uyandıktan sonra, daha şiddetli bir şekilde ızdırap çeker. Ağzını sonuna kadar açmış olan kabri unutmak istese de unutamaz.

Zira insan istikbalini düşünen bir varlıktır. Gerçek ve daimi istikbal ise kabir sonrasıdır. Fakat hazırlığı olmayan insanlar için kabir bir ejderha ağzı olarak ona dehşet veriyor.

Dolayısı ile insan istese de hayvan gibi rahat ve duyarsız olamaz. Zira geçmiş ve geleceğe gidip gelen bir aklı ve etkilenen duyguları vardır.