GİRİŞ:

    Tabi konuya girmeden evvel tarikat faydaları yanında hastalıkların konusundaki şu bölüm de giriş olarak dikkatlice okunmalıdır. Bunun nedeni kendi eserlerinde şahsına hiç makam vermeyen Said Nursinin günümüzde bazı kesimlerce kendi öğretisinin dışına itilmesidir. Bu hakikat yolunun kurucusu hakikat dışı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kendisi tarikat kurmamıştır. Sadece gerçek ve hakikatlerin yolunda olmuştur. Defalarca "Kur'an yeter" demiştir

    "Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz." Said Nursi

     "Baktım ki, her bir Kur’an ayeti kainatı kuşatıyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kafi geldi." Said Nursi

      

    Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî-hatasız- değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor. Said Nursi r.a. (Barla Lahikası)

    "Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir." vb. sözleriyle şahsına hiç nazar vermemiştir. Elini hiç öptürmemiş, öpmeye kalkanlara kızmıştır. "Bu et ve kemikte ne var?" vb. sözlerle şahsına yönelmeleri yasaklamak için mücadele etmiştir. Ziyaretine gelenlere defalarca gelmeyin risale okuyun Kurana hizmet edin demiştir. Hatta görüşmemiştir bile. Ayrıca kimseden para, hediye ve hiç bir menfaat, zekat vb. kabul etmemiştir. Vasiyetide öldükten sonra mezarının bile bilinmemesidir. Yani bütün bütün asırlarca şahıslara verilen önemi yıkmaya çalışmıştır. Kendisi sadece hakiket yolunun yolcusudur. Tabi peşinden gittiğini söyleyenlerde ise bunun tam tersi olanları görülmektedir. Ne yazıkki binlerce yıllık yanlış yorumlamalar ve büyüklük anlayışları, şirke kapı açan örf ve adetler kendisinide sarmış, aynı şekilde görülmeye başlanmıştır. Halbuki mezarını bile kimsenin bilmesini istemeyen biri olmasına rağmen..Bakışları sadece asrın ihtiyacı üzerine Kuran tefsiri olan risalelerine ve bu yolla Kur'ana ve Kur'an hakikatlerine çevirmesine rağmen. Kitaba risalelere ve Kurana bağlanın bana asla bağlanmayın demesine rağmen...Rüya ile amel edilmez demesine sadık rüya nın 6. hissin fazla gelişimi vb. demesine rağmen hala rüya ile-aşağıda da göreceğiniz gibi- anlatıyorlar onu. Halbuki Said nursi iman esaslarını akılla ispat etme yolunu açabilmiş akaidde islam tarihinde harika bir çığır açmıştır. Maalesef kendi öğretisinin dışında bir şahıs oluşturulmuş Said Nurside bu geleneklerden bazı kesimler için kurtulamamıştır. Mezhep ve hadis handikabını aşamamış o harika keskin zekasıyla onları da mantığa büründürmüştür. Ama hazinedeki harikaları da görmememiz anlamına gelmemelidir bu durum. İman esaslarındaki ispatları harikadır mesela..Fakat aşırı risalelerini övmesi vb. ise onun yanlışlarıdır ve çok tehlikeli bir yanlıştır. Çünkü bu övgü şumullü ilham yok vahye yakın vb. benzetmelerinden şiddetle arındırılmalıdır. Bir de gayb bilgileri vb. yani kıyamet vakti Hz. Aliden öğrendim, ona verilen gayb bilgileri ki orada peygamber dururken neden Aliye gelsin? vb..Şiayı eleştirip bunları eleştirmemek aynı yanlış değil midir? Benim açımdan risale-i nurları sadece tefsir olarak kabul edip iman ispatlarını kullanmak ve islam konularındaki iknalarda kullanmak gerek. Maalesef bu sahada başka alternatifi olmayan bir eser. Tabi aşırılıkları tespit edip karşı çıkmamızda diğer görevimizdir. Aşağıdaki şiirden sonraki sözleri bugün ona itiraz edenlerin o noktalarını kendisi zaten onlar itiraz etmeden, farketmeden olayı farkedip cevaplarını vermiştir.

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.

[Mehmed Akif ERSOY]

 

"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Aklını başkalarına verenlere dikkat edin. Onların şimdiki iyi hallerine bakıp aldanmayın. Onlara şimdilik robot gibi iyi rolü oyna demişlerdir. Fakat yarın bir gün o sofi, dogma sahibi-sadece dini kesime demiyorum bütün dogmatik ideolojik tiplere söylüyorum- insanların boynunu koparan biri olabilir.

Ayrıca araya giren alimlere felan kızıp onları şirk ile suçlayanlara da dikkat edin. Unutmayın hadislere, şia ve sünni alimlerine karşı olabilirsiniz. Bu onlardan istifade etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Yine okuyalım faydalanalım. Tabi aşırı büyütmeden. Alimleri ve tarikat liderlerinide aşırı büyütmeyip okuyup dinleyin. Ama onları şirkte deyip araya kendini koyanlarıda dikkat edin. Araya onları koyacağınıza hiç bir şey koymayın. Onlara karşı çıktığını göstererek yerine kendilerini koydurtmayın. Bu dediğim kişileri koyacağınıza mevlanayı koyun daha iyi olabilir.:)

    Bunun için boş vaktinizde aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm. Günümüzde aşırıya gidilerek son derece iftiralarla dolu saldırılara maruz kalmaktadır. Bu saldırılara cevap için oluşturulan belgeseli izlemenizi öneririm..

Said Nursi Gerçeği Belgeseline Cevapları izlemek için altı yazılı bu yazıya tıkla:

Tarikat kurmayan Said Nursi'nin Tarikat hastalıkları kısmından alıntı olan bazı bölümleri kendimce yazmak istedim. Çünkü benzer hastalıklar cemaatlerde de gözükmektedir. Fakat her kesim ve herkes için değil. Hayatına göz atmadan önce bu konuyu önemli olarak düşündüm. Ayrıca bu giriş kısmı okuduktan sonra hayatına ait belgeselleri izleyebilirsiniz..

TARİKAT FAYDALARI YANINDA TEHLİKELERİ ŞUNLARDIR (Bu maddeler hak tarikatler için değildir, yoldan çıkan ya da çıkma tehlikesinin görülebilmesi içindir..)

1. Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve manidar "Cibali Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velayet, zahiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bazan sahvede ve daire-i akılda görünür, bazan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir mes'eleyi halet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise indallah mahfuzdur, dalalete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller, bid'at ve dalalet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmis. Iste muvakkat veya daimî meczub olduklarından, manen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef degiller. Ve mükellef olmadıkları için, muahaze olunmuyorlar. Kendi velayet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalalete ve ehl-i bid'aya tarafdar çikarlar. Mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. Mektubat.343 Gerçi bazıları muhyiddini arabi gibi "bizim seviyemize gelmeyenler eserlerimizi okumasın" demişlerdir. Bazılarıda istiğrak halleriyle-kendinden geçme, o kalbi durumla aklını yitirme- durumlarında kendileri o haldeyken akılları başında olmadığı için dediklerinden, yaptıklarından sorumlu değildir. Fakat o halleri geçip normal aleme duruma döndüklerinde sorumludur. O halleriyle onların peşlerinden gidenlerde sorumludur.

Ayrıca insanların arapça bilenleri ve konuşanları ya da arap gibi giyinenleri-ebu cehilde arapça konuşurdu, hemde ustaca, vesileye inanırdı, sarık sakalı vardı- büyütme ve ağlayarak duygu sömürüsü yapanlara yönelme hastalığı da bu tarikat hastalıklarından sayılabilir. Firavun başına sarık sarsa, yahudi şapkasının büyüğünü takarsa, tepihini alırsa, Türk ve müslüman olsa "bizim fravunumuz" oluverir:)) Bu hastalıkla tarikatler insanları etkiliyor, bu yolla kullanıyor gücünü maddi manevi gücünü artırıyor.

2. Tarikat adetlerini farzın ve sünnetin önüne geçirmek. Virdini yapmak için camideki farzını ya da farz namazını bile terkeder öncelik olarak tarikat adetlerini esas alır. Halbuki bütün sünnetler bir farzın yerini tutmayacağı gibi, bütün tarikat adetleride bir farzın yerini ya da bir sünnetin yerini tutamaz.

3. Dini imani konularda manayı murat haktır demeli. Ondan sonra fikirleri tartışmalı ve değerlendirmeli. Yani Allah Kuranında ne kast ettiyse kesin olan mana ile o haktır ve gerçektir demeli..ondan sonra kendi fikirlerini beyan etmeli. Mezhep vb. herkes farklı farklı görüşte. Bazı görüşler zaten imani konular bile değildir. Örneğin ahrette yaratanı görecekmiyiz görmeyecek miyiz vb. gibi.. başörtüsü meselesinde de Kuran da bir yerde geçiyor. Namaz gibi tekerrür yani tekrar edilmiyor. Kimisi göğüslerinizi örtün diyor felan filan. Bizim dememiz gereken manayı murat haktır…deyip sonra yorumlamaktır. Zaten islamın yanlış yorumundan çok çekmiyor muyuz. Herkes yorumlama da hür olmalı fakat dediğim ölçüyle. Tarikat ve mezhep ve cemaat hastalıklarına dikkat edilmeli: bu hastalıklar tarikat vb. adetlerini dinin ve farzların önüne geçirmek. Meseleleri olduğundan fazla büyütmek, mekruhu haram, haram olmayan şeyleri takva adıyla haram kılmak vb. halbuki Allahtan başka kimse haramı helal, helali haram yapamaz. Allah adına dayatma, iftira ve haram kılma takva felan filan diye yapılmamalıdır. Bazen insanlar kendi yaşadıklarını, ya da fikirlerini desteklemek için Allaha ya da peygambere iftira ile destek alabilmek için bile hadis vb. şeyleri kendilerine yontabilmekte ya da uydurabilmektedir. Tarih böyle sahtekarlarla doludur. Yüzü kapatma yokken emreder. Adam dinde seccade bile yokken “seccaden kumlardı” diye şiirlerde bile bahsedilirken çift seccade kullanması, ayağına aynı anda mes giymesi vb. bunu da takva diye herkese şumullemesi yani genellemesi düzeni bozuyor. Saatin işleyen çarklarında salise çarkının önemini anlayan bir kişinin “bu kadar önemli bir çark neden bu kadar küçük diyerek çarkı büyütmesi saati bozuyor” aynen bunlarda böyle islamı takva adı altında bozmuş oluyor bu da büyük tehlike…

4. İslam "lailahe" ile başlar yani Allahtan başka herkesi ve her büyüklüğü önce yıkar yok eder. "Allahtan başka ilah yoktur." Büyüklük Allah'a mahsustur. Hz. peygamber önce abd yani kul sonra resuldur. Af şefaat vb. sadece Allah'ındır. Halbuki bu tarikat vb. teslimiyetle insanlar şeyhlerini büyütmeye ve onlara bazı üstünlükler belirtmeye başlar. En tehlikeli durumda ve dinin ruhuna ters düşen budur. Bazıları mehdi, kurtarıcı yani manevi makam sahibi olmadan dini bile anlatılamaz haldeler. Yani bu dünyada din mevki makam-mehdi, lider vb.- olmadan anlatılamaz mı? Halbuki tamamen olay terstir. Nefis cümleden edna(en aşağı, adi), mana cümleden âlâdır(üstündür). Yani kuyumcunun tipi vb. önemli değildir. Önemli olan kuyumcudaki altındır. Yani gerçeklerdir. Şirk en tehlikeli konudur. Allahın haram etmediğini haram edemeyiz. Ya da insanları büyük göremeyiz. En ufak şeylere takta adıyla dikkat edilirken şirke hiç dikkat edilmemektedir. Şirk 7 büyük günahtan bile değildir. Çünkü şirk koşan imandan dinden çıkar..En büyük fitne bazen din adamları, papazlar, vb. olabilmektedir. Eğer tuttuğun yol Allah tan başkasına(mevki, makam, şan, para, siyaset, kişilere vb.) gidiyorsa, yarın seccadeni cehenneme sererler(Sadi Şirazi) Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..
Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.
[Mehmed Akif ERSOY]
"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Hz. Peygamber her şeyi danışarak, meşveretle, oylamayla yaparken bunlar bana itaat et diyorsa bu islamın ruhuna terstir. Sahabeler "bu vahiy mi sizin fikriniz mi" diye sorarak peygamberin fikriyse hemen itiraz edip kendi düşüncelerini söylerken, ayrıca meşveretlerde peygamberin dediğinin zıttına uyulurken bunlar tam tersidir. Ayrıca hz. peygamber kendisinden sonra kimseyi atamaz ve seçime bırakırken bunlar atarlar.
Örneğin:

5.

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir. NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay.Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

BEDİÜZZAMAN

İnsanın yaradılış gayesi ALLAH ‘ ı bilmek ve ona gereği gibi ibadet etmektir. Ubudiyet varlığın en önemli sebebidir. Zira ilk yaratılan insan bir peygamberdir. Ancak Hz. Adem ‘den sonra insanlar ALLAH ‘ ı unutmuşlar sapıklığa düşmüşlerdir. İnsanların mabudunu unutmaması , hayatını hakka teslimiyet içinde geçirmesinin hatırlatılmaması gibi sebeplerle belirli aralıklarla peygamberler gönderilmiştir. Evet ALLAH ‘ ı anlatma vazifesi en mukaddes ve değerli vazifesidir. Zira ALLAH ‘ın en sevgili kulu  Hz. Muhammed  (S.A.V ) de bir peygamberdir. Hz. Muhammed  (S.A.V) beşeri hak ve hakikate çağırmak için  görevlendirilen en son peygamberdir. Onun gelmesiyle Arap yarımadasındaki karanlık yerini aydınlığa bırakmış , kin , nefret ve hasedin yerini huzur , saadet ve muhabbet almıştır. Kâinatın Efendisinin varlığından dolayı yaşadığı döneme Asr-ı Saadet dönemi denmiştir. Peki Hz. Muhammed (S.A.V) vefat ettikten sonra durum ne olacaktır. İşte bu sorunun cevabını bizzat  Efendimiz veriyor “ Ümmetimden bir cemaat kıyamete kadar hak için  cihada devam edecektir. Onlara muhalefet edip düşmanlık edenlerde onlara bir zarar veremeyecektir.” Ebu Davut ‘ta yer alan bir hadisi şerifte “ her yüz senede dini yenilemek maksadıyla bir müceddit gelecektir. “ diye haber verilmektedir. Demek ki peygamber gelmese de değişen zamana göre aslına uygun olarak dini yeniden yorumlayan ve meydana gelen yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıracak mücedditler belli aralıklarla gelecektir. Tabi bu şahıslar devirlerinde görevlerini yapmışlardır fakat sonraları aşırı büyütülüp ya da eserleri arasına saçmalıklar eklenme gibi durumlarda olmamış değildir. Bu noktayı da göz ardı etmemek gerekir. Yani bu şahıslardan da tıpkı hadisler gibi akıl süzgecinden geçirilerek ve Kuran merkezli olarak faydalanılmalıdır.

 Mesela ;

İMAM-I  AZAM EBU  HANİFE ya da İMAM-I ŞAFİİ: Müslüman sayısınca İslamiyet çıkacakken getirdikleri hükümlerle şehirlilerde Ebu Hanife bedevilerde İmam-ı Şafii yaratıcının sevketmesiyle bu tehlikeyi engellemiştir.

ABDUL KADİR GEYLANİ: Hiristiyan dünyasındaki papazların kerametleriyle islama engel olma çalışmalarını gösterdiği kerametlerle durdurmuş ve yaymış bir islam delili olmuştur. Bazı papazların Hz. İsa(a.s.) ölüleri diriltirdi demesine karşılık ölüleri diriltme olayına varıncaya kadar sayısız kerametler göstermiştir ve sayısız Hiristiyanın İslamla şereflenmesine vesile olmuştur.

 

ÖMER BİN ABDÜLAZİZ : Bir müceddidtir . Bulunduğu asırda devlet yapısı Kuran ‘ın ve Sünnetin istediği şekilden uzaklaşmıştır. O tekrar devlet yapısını ve Kur-an ve sünnete göre düzeltmiştir.

 

İMAM-I GAZALİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda  Yunanca ‘dan bir çok felsefesi eser Arapçaya çevrilmişlerdir. Bunları okuyan bir çok müslümanın  akaidi bozulmuş , bulunmuş ve yunan mitolojisine kaymıştır. İmam-ı Azam bunlarla mücadele etmiştir.

İMAM-I RABBANİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda Hindistan devlet reisi Ali Ekber Şah  “ Yepyeni bir din ortaya çıkartacağım” diyerek bütün dinlerden birer parça alıp bunları birleştirerek İslamı ortadan kaldırmayı düşünmüştür. “ İmam-ı Rabbani bununla mücadele etmiştir.

 

Bir asırda diğer asırlardan farklı olarak bütün bir imansızlık hastalığı vardır.  Eski devirlerde binde bir bulunan ve cehaletten geldiği için izalesi kolay olan dinsizlik hastalığı : Bu asırda ilimden ve fenden gelen ve kaldırılması zor olan bir şekle dönüşmüştür. Açıkça ALLAH inkar edilmekte , Kur-an’a hakaret edilmekte , maddeye tapmak hastalığı ile çoklar imanlarını kaybetmektedirler. İman esasları ile ilgili akla ve zihne şüphe ve tereddüt verici eserler yayılmaktadır.  İşte bunlara karşılık bu asrın müceddidi  de insanların imanların kurtaracak , insanların şüphelerini giderecek bir Kur’an tefsiri yazmıştır: RİSALE-İ NUR.

«Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını(anlaşılmasını) binlerce ezvak(manevi zevk) ve keramata(kerametlere) tercih ederim... Bütün tarikatların nokta-i müntehası(ulaşabilecekleri son nokta), hakaik-i imaniyenin(iman hakikatlerinin) vuzuh ve inkişafıdır(açıklanıp, aklen ve oradan kalben anlaşılması). Yani tarikatların son noktası risale-i nur da başlangıç noktası oluyor. Bu bu asırdaki ihtiyaçtan kaynaklanan bir durumdur. 

Velâyet-i Kübra, nübüvvet veraseti yoliyle, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.” (İmam Rabbânî). İşte İmam-ı Rabbaninin dediğini Risale-i Nur yapmaktadır. Kalp, ibadet vb. yerine akıl yoluyla bu hakikatlere her kim olursa olsun(komunist, teist, ateist vb.) ulaştırmaktadır..Hazır imandan istifade etmek, faydalanmak zorunda bile olmadan.

 

Evet inkar ilimden gelmektedir. Acaba Bediüzzaman nasıl bir alim di ? hayatındaki bazı olaylarla onun ilmi yönünü daha iyi anlayabiliriz. 

 Daha çok küçük yaşlardan itibaren Peygamberimizi rüyalarında gören genç Said , bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görmüştü. Bu esnada Efendimizi ziyaret etmeyi arzu eder. Aleyhissalatü Vesselam Efendimizi nasıl ziyaret edebileceğini düşünürken , gidip sırat köprüsünün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oraya geleceğini düşünür. Peygamberimizde oradan geçerken ziyaret edip , ellerini öperim düşüncesiyle oraya gider. Köprünün başına da beklerken , bütün peygamberlerle görüşür ve onların ellerini öper ve dualarını alır. Nihayet son Peygamber HZ: Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın ellerine kapanır ve iki cihan serverinden ilim ister . Bu talep üzerine Efendimiz buyuruR ki:

 

“Benim ümmetimden sual sormamak şartıyla , sana Kur’an ilmi verilecektir. “

 

Bu rüyadan heyecan ve sevinç içinde uyanan genç Said’in ruhunda ve gönlünde bir neşe , huzur ve sevinç ,  çağlayanlar halinde gürlemeye başlar.

 

Molla Said’in küçük yaştaki ilim hayatı İsparit nahiyesinin Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde başladı. Bundan sonra büyük biraderi Molla Abdullah başta olmak üzere birçok alimden ders aldı. Sonra Siirtte daha önce görüşmüş olduğu Molla Fethullah Efendi’ nin medresesine gider. Molla Fethullah Molla Said ‘e :

 

-          Geçen sene “Suyuti “ okuyordunuz , bu sene “Molla Cami yi” mi okuyorsunuz ?

-          Bediüzzaman :

-          Evet “Cami “ yi bitirdim.

Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise “ bitirdim “ cevabını alınca , hayretini gizleyemedi. Bu kadar kitabı bitirdiğini hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı ve dedi :

-Geçen sene deli idin bu sene de deli misin ?

           

            Bediüzzaman :

 

-          “ Emrederseniz beni söylediğim kitaplardan imtihan ediniz “der.

Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise güzelce cevabını verir.

 

Molla Fethullah:

Pekâlâ zekada harikasınız , hıfzınız nasıldır? Makamatı Haririyeden ( dili çok ağır bir kitap)  birkaç satırı , iki defa okumakla hıfzedilebilir misiniz ? diyerek kitabı uzattı.

 

Molla Said alarak , bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.

 

                        Molla Fethullah “ Zeka ve hıfzın aşırı derecede bir kimsede bulunması nadirdir “ diyerek hayrette kaldı. Ve ona “ Zamanın güzeli , çağın eşsizi “ manasına gelen “Bediüzzaman “ unvanını verdi.

            Bu ilimlerin birbirinden hiç farkı yoktur. Ben bunları biribirinden ayıramıyorum. Ya hepsini biliyorum, ya hç birini bilemiyorum. Diyen Bediüzzaman pek kısa zamanda Tarih, Matematik ; Fizik, Kimya ,Astronomi , Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Mesela 24 saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle ertesi gün Van Valisi Tahir paşanın konağında bir coğrafya öğretmenini ilzam eder ve yine aynı surette beş gün zarfında inorganik kimya ile ilgili kitabı hıfzederek Kimya muallimini ilzam eder. Hatta Matematikte “ Olasılık” ile ilgili yazmış olduğu harikulade eser Van ‘da bir yangında yanmıştır.

 

            Van Valisi Tahir Paşanın , Sultan Abdulhamid Han ‘ a yazdığı bir mektubunda şunları okumaktayız. 

           

            “Harikalar harikası bir zeka ve hafızaya sahip Bediüzzaman bütün Doğu Anadolu’da bir ilim ve irfan merkezi şeklinde bir insandır. Bütün ilmi müşkillere cevap vermektedir. Kendisi hakikaten Padişahımıza canı gönülden bağlıdır. İstanbul’da kendisine gösterilecek yakın alaka buralardaki bütün ilim talebelerini de minnettar edecektir.

 

            Bediüzzaman İstanbula geldiğinde Fatihte ki İslambol sokağında bulunan Şekerci Hanın da kalmaya başlamıştı. Bulunduğu hana şöyle bir levha astı:

 

            “ Burada her suale cevap verilir ! Her müşkil halledilir , fakat sual sorulmaz !”

 

            Bediüzzaman ‘ın bu müthiş ilanı İstanbulda dalga dalga yayılmıştı. Birçok talebeler , yüksek alimler gelerek , çeşitli sorular sormuşlardı. Hepside suallerine cevaplarını almışlardı.

 

            Evet Said Nursi bütün şark ve garp ulemasının sorularına cevap vererek müstesna bir şahsiyet olduğunu göstermiş ve ona haklı olarak Bediüzzaman denilmiştir.

 

            Asrın müceddidi Bediüzzaman bu harika ilmi ile dine hizmet ederek dinsizliğe karşı mücadele vermiştir.

 

 

İMAN KURTARMA HİZMETİNE NASIL BAŞLADI

 

            Bediüzzaman Tahir paşanın yanında bulunurken , neşriyatı ve bu arada gazeteleri takip ederdi .

 

            Geçen asrın sonlarında İngiliz sömürge bakanı William Gladstone , tarihler 1899 yılını gösterirken Avam Kamarasında elinde Kur’an ı göstererek yaptığı konuşmasında şöyle diyordu : “ Bu Kur’an müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalı Ya Kur’an ı ortadan kaldırmalıyız veya bütün müslümanları Kur’an dan soğutmalıyız.”

 

            Gazetelerdeki bu dehşetli haber üzerine Bediüzzaman bir volkan gibi kükremişti. Bu Bediüzzaman ‘ın hayatında ilk ve en büyük fikri inkılabı yaşadığı olaydır. “ Ben Kur’an ‘ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya gösterip ispat edeceğim” diye haykırdı.

           

            Evet Avrupa nın kafirleri bir türlü alt edemedikleri Türklerin güç kaynağının Kur-an ‘dan alınan ilham olduğunu çok iyi tespit etmişlerdi. Bediüzzaman bir an önce bu melun hedeflerine son verebilmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Doğunun durumunu çok iyi bilen Bediüzzaman Müslümanların iyi eğitilebilmesi Kur’an ın sönmez bir nur olduğunun  un anlatılabilmesi için yaşanılan çağa uygun olarak medreselerin ıslah edilmesi konusunda devrin büyüklerini uyarmaya çalıştı. Hatta Van da şimdiki manada bir üniversite açmak için çok gayret etti. Bu sırada 1. Dünya savaşı çıktı. Bediüzzaman Kafkas cephesinde mücadele ederken Ruslara esir düştü. Ancak belli bir süre sonra bir yolunu bularak esaretten kurtuldu.

 

            1918 2in Temmuz ayında  İstanbul’a gelen Bediüzzaman Osmanlı ordusunun adayı olarak en büyük İslam akademisi olan Darülhikmet ‘ül İslamiye ‘ye  aza olmuştu.

 

            Bu kuruluşta , istiklal marşı şairimiz katip olarak vazife yapıyordu. M.Akif ‘in Bediüzzaman’a çok hürmeti vardı.

 

            Fakat Bediüzzaman hüzünlü , gamlı, kederliydi...

 

            İslam halifesini temsil eden Osmanlı Devletinin savaştan mağlup çıkması nedeniyle İslam’a gelen darbelerden pek müteessirdi. “ ALEM-İ İSLAMA İNDİRİLEN HER DARBENİN , EVVELA KALBİME İNDİĞİNİ HİSSEDİYORUM. ONUN İÇİN BU KADAR SARSILDIM.” diyordu. 

 

            Bu yıllarda İstanbul İngiliz , Fransız ve İtalyanların işgali altındaydı. Bediüzzaman yayınladığı Hutuvatı sitte ismindeki eseriyle işgali kınıyor, “ Tükürün İngiliz haininin o hayasız yüzüne “ diyordu. İngilizler tarafından görüldüğü yerde vurulsun emri çıkarıldı. Bu arada tekrar tekrar Ankara’ya davet ediliyordu.

 

            “Ben siper arkasına giremem , burasını daha tehlikeli görüyorum “ diyerek , İstanbul’dan ayrılmıyordu. Fetvalarını yeni kurulan devlet taraftarı olarak yaptı. “İngiliz işgali altındaki halifenin fetvaları geçersizdir ve geri alınmalıdır.” Şeklinde yeni kurulan Türk Meclisi yanında olduğunu açıkca gösterdi.

 

            Daha sonra M. Kemalinde içinde bulunduğu kumandanların ısrarlı davetleri üzerine Ankara‘ya geldi. Ankara istasyonunda merasimle karşılandı. Mecliste zafer için , kurtuluş için dualar yaptı.

 

            Fakat Ankara’da kurtuluş için çalışanların , kendi kurtuluşları için İslami ibadetleri ve  namazı ifa etmediklerini üzülerek gördü. Mecliste bir beyanname yayınlayarak onları ALLAH ‘ın emirlerini yapmaya davet etti. Mebuslara namazın ehemmiyeti hakkında dağıttığı beyannameden sonra namaz kılanlara altmış kişinin daha katıldığı ve meclisteki mescidin yetersiz hale geldiği görüldü.

 

            Böyle bir gelişme olsa da Bediüzzaman memnun olmamıştı. Zira islamın asırlarca muhafızlığını yapmış bir milletin evlatları şimdi islamın ilk şartı olan namazı terk edebiliyorlardı. Bediüzzaman o zaman milletin ihyası , dinin ihyası için uğraşması gerekenlerin bu konuda hassas olmadıklarını görüyor ve bu büyük mücadelenin devlet adamlarının yardımı ile yapılamayacağını anlıyordu.  İşte Bediüzzaman birinci Said dönemi dediği  yani devlet eli ile imanı kurtarma düşüncesinde olduğu dönemden ikinci Said dönemine geçiyordu. 

 

            İkinci Said devrine geçişi , Bediüzzaman şöyle anlatıyor :

 

            “Dünya büyük bir burhan geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan batı cemiyeti içinde doğan bir hastalık , bir veba , bir tâun felaketi gittikçe kendi yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş Sârî hastalığa karşı islam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Batının çürümüş , kokmuş , tefessüh etmiş batıl formülleriyle mi  ? Yoksa islam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı ?Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini , küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor , imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya çalışıyorum...

 

 

            Bana ızdırap veren yalnız islamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler dıştan gelirdi ; onun için karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt , gövdenin içine girdi. Şimdi , karşı koymak güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz , çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan , kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse , iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım , yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşaketleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bin türlü meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali(geleceği) selamette olsa!...  

 

            Bu asırda ki imansızlık hastalığına karşı eski devirlerde yazılmış eserler tam yeterli gelmiyor. Çünkü eski devirlerde hemen herkes ehli iman(inanır) idi ; yazılan eserler sadece iman esaslarını sadece beyan ediyordu. İspata ihtiyaç yoktu. Fakat bu asırda aklın almadığı şeylere inanmayan mantığa uymayan her şeyi inkar eden insanlara hakikatler delilleriyle ispat edilerek anlatılmalıydı. İşte Bediüzzaman hazretleri R. Nur adlı eserlerinde iman hakikatlerini ispat metodu ile anlatmıştır. Bu eserleri okuyan yüz binlerce insan dinsizliğin her tarafa yayıldığı bir dönemde imanlarını kurtarmışlardır.

 

            R. Nur yazılmaya başlandığında Türkiye’de Kur’an öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklanmış , İslam Alimleri öldürülmüş ve susturulmuştur. Tekkeler , medreseler kapatılarak din eğitimi yasaklanmıştı. En küçük bir dini kitabın basılması ve yayınlanması yasaktı.okullarda din aleyhtarı öğretmenler tarafından dinsiz bir nesil yetiştirilmeye çalışıyordu. Komünizm medeniyetin gereği olarak anlatılıyor ve dinsizlik aşılanıyordu. İşte böyle bir devirde BEDİÜZZAMAN Hazretleri sürüldüğü Barla köyünde iman hakikatlerini anlattığı eserlerini binbir mahrumiyet ve takip içinde telif etmiştir. Yazdığı eserleri el yazısı ile gizli olarak çoğaltılmıştır. 25-30 sene içerisinde 600.000 cilt EL YAZISI ile çoğaltılmıştır ki ; bu fevkalade bir rakamdır. Çoğaltılan bu eserler köy köy götürülmüş iştiyaklı insanlara ulaştırılmıştır.

 

            YAŞADIĞI DÖNEMDE ANLAŞILAMADI

 

            Bediüzzaman  hayatını iman ve kur-an yoluna adamış gerçek bir kahramandır. Onun her an ALLAH davası ile dolup boşaldığını anlatan bir çok olay vardır. Evet Onun ALLAH ‘ı anlatma yolundaki kendini adamışlığını Van kalesinden ayağı kayarak yuvarlanırken hadiselerin diliyle görelim :

 

            Bahsini ettiğimiz bu durum Risale-i Nurda şöyle geçmektedir:

 

            "Van kalesi iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir. Eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. İki ayağım birden kaydı. “

 

            tam uçurumdan düşeceğim sırada ;

 

            “Ah davam! “diye bağırmışım.

 

            Bediüzzaman ‘a has , Bediüzzamanı ifade eden bir haykırıştır. Çünkü yapılacak daha çok iş vardır iman davası yolunda...

 

            Görüyoruzki Bediüzzaman ölüm anında bile kendisini düşünmüyor , davasını ve gayesini düşünüyor. Kurtarmak istediği müslümanların , insanların imanını düşünüyor. Davası için , gayesi için keni canını bile hiçe sayıyor.

 

            Onun tek gayesi vardı dine hizmet etmek. Hiçbir zaman Kur’an hizmetinden menfaat beklememişti. Hatta talebeliğinde bile buna dikkat etmişti. Siyasete girmemiştir. Siyaseti dinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.

 

            İman hizmeti yolunda evlenmeyi bile unutan ve bütün mal varlığını sırtında taşıyabilecek kadar dünyaya önem vermeyen Bediüzzaman devrin devlet adamları tarafından anlaşılamamış veya anlaşılmak istenmemişti. Zira bizzat M. Kemal tarafından teklif edilen :

 

            *  şark vilayetlerine umumi vaizlik(doğu illerinde vaizlerin sorumlusu, genel vaiz)

            *  milletvekilliği

            *  bir köşk

            *  üç yüz  lira maaş (1999 rakamları ile 3.5 milyar lira)

 

            evet o bütün bu teklifleri elinin tersi ile itmişti . çünkü o dünyayı değil ALLAH ‘ın rızasını istiyordu.

 

            Bediüzzaman dünya ile böyle ilgisizken ona türlü işkenceleri reva görüyorlardı. Zira bu durumu Bediüzzaman şöyle anlatır :

 

            “ Beni nefsini  kurtarmayı düşünen hodgam(bencil) bir adam mı zannediyorlar ? Ben , cemiyetin(toplumun, insanlığın, sosyal hayatın) imanını kurtarmak yolunda dünyamıda feda ettim, ahiretimide. Seksen küsür senelik bütün  hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum . bütün ömrüm harp meydanlarında , esaret zindanlarında , veyahut memleket hapishanelerinde , memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa , görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm ; bir seseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan(insanlarla görüşmekten) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.zaman olduki hayatdan bin defa ziyade ölümü tercih ettim . eğer dinim intihardan beni men etmeseydi  , belki bu gün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

 

                                   ZULÜM....ZULÜM

 

       Emirdağ’ın bozkırında, Kur’anın ebedi nurlarını anlatmaya çalışan Bediüzzaman, burada da tevkif edilerek Afyon hapishanesine sokulmuştu.

Bediüzzaman’ın Afyon’un soğuklarında sobasız, buz gibi, büyük hapishane koğuşunda yapayalnız ölüme terk ediyorlardı. Bediüzzaman’ın sobasını yakmak, kendisine yardım etmek isteyen talebelerinden Mustafa Sungur ve Zübeyir Gündüzalp hocalarının yanına yanaştılar diye, saatlerce, hem de ayaklarının altı patlatılıncaya kadar, zalim gardiyanlar tarafından falakaya yatırılıyorlardı.

Ama ne üstad Beiüzzaman yılgınlık gösteriyordu nede talebeleri. Zira Nur davalarının fedakar Avukatı Bekir Berk Nur Talebelerine ‘Sizimi savunayım, Davanızı mı?’ diye sorduğunda hapisteki zor durumlarına rağmen; ‘Biz burada yıllarca kalmaya razıyız. Siz bizim davamızı müdafaa edin’ diyecek kadar samimi ve fedakârdılar.

Büyük bir İslâm alimini ‘Kur’an okuyun, namaz kılın, ahlaklı olun, vatana-millete hizmet edin’ şeklindeki derslerinden dolayı, acı zulümlere uğratıyorlardı.

Afyon’daki dehşetli zulüm altında Bediüzzaman şöyle diyordu:

“Belki hayatta kalamayacağım, BÜTÜN MEVCUDİYETİM VATAN, MİLLET, GENÇLİK VE ALEM-İ İSLAM VE BEŞERİN(insanlığın) EBEDİ(sonsuz) REFAH VE SAADETİ(mutluluğu) UĞRUNA FEDA OLSUN. Ölürsem, dostlarım intikamımı almasınlar!”

Bediüzzaman, bütün zulüm ihanetlerden sonra, 20 Eylül 1949’da ceza müddetini hapishanede tamamlayarak tahliye edildi.

Bütün hapishanelerde mahkumlar resmi mesai saatlerinde tahliye edilirken, Afyon hapishanesinden Bediüzzaman’ı fevkalâde bir görüntü ile karşılamaya hazırlanan halkın yönelmesine engel olmak için, şafak vakti tahliye etmişlerdi.

Ama Bediüzzaman  mücadelesine devam ediyor hiçbir güç onu Allah’ı anlatmaktan geri durduramıyordu. Zira kağıdın sokulmasına izin verilmeyen Denizli hapishanesinde en ağır şartlarda kibrit kutularına yazdırarak “Meyve Risalesini” ortaya çıkarıyor ve bu sayede bir çok kimsenin imanının kurtulmasına vesile oluyordu. Onun hayatının gayesi iman kurtarma idi. Gayesine uygun bir hayat yaşadı.

23 Mart 1960 Çarşamba günü, İslâm dünyasında bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin idrak edildiği gece Bediüzzaman, Urfa’da İpek Palas Otelinin yirmi yedi  numaralı odasında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu.

İslamiyet’e adanmış, her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzetiyle yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında evsiz-barksız... Rahat yüzü görmeden... Ama her an  Allah(c.c) ile, Resulullah(sav) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...

İman hizmeti yolunda her türlü hapis, sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi, bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

“ÜMİTVAR OLUNUZ. ŞU İSTİKBAL(gelecek) VE İNKILÂBÂTI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SEDÂ(ses), İSLÂM’IN SEDÂSI OLACAKTIR...”

 

 

RİSALE-İ NUR VE DİL

 

Bediüzzaman Risale-i Nur’da ana dilimiz türkçeyi , Kur’anın dili arapçayı ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde sıkça kullanılan Farsçayı birleştirmiştir. Dilin geçmiş ile günümüz arasında bir köprü olduğu ve geçmişteki kültür anlaşılmadan yeni bir medeniyet kurmanın mümkün olmayacağı gerçeği hatırlanırsa Bediüzzamanın bu konuda ne kadar isabet ettiği daha iyi anlaşılır. Şimdi dilide böyle bir üslub kullanılmasının nedenlerini ve bu kitapları niçin okumamız gerektiğini özetlemeye çalışalım.

 

1-) Bediüzzaman hazretlerinin NURLAR’da kullandığı dil ; 1925- 1930 ‘larda en basit halk dili olup köydeki tahsil görmemiş insanın bile rahatça anlayabileceği bir dildi. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca Türk Dil Kurumunun başında bulunanlar ve basın yayını elinde tutanlar Türkçeyi sadeleştirme adı altında yüzyıllarca bizim dilimiz olmuş mana yüklü kelimelerei atarak nesliler arası iletişim kopukluğunu meydana getirmişlerdir.  Şimdiki İngilizcede Adana kelimesi bile geçerken biz ise sadelik adı altında dilimizin malı olmuş kelimeleri yok ettik. 50-60 sene önce yazılmış eserleri okuyup anlayamamak dünyada görülmeyen bir hadisedir. 

 

Öyle ise asli ve milli dilimizi tekrar anlayabilmemiz için bu eserlerin okunması lazımdır. Öncelikle eserler bir defa okunmalı aşinalık(alışkanlık) kazanıldıktan sonra sözlük kullanımı ile dilimiz zenginleşecek dilimiz zenginleşdikçe kültürümüz pekişecek böylece geçmişi daha iyi anlamış olacağız.

 

2-) Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tıp terimleri ile öğrenilebilir. Anlamıyorum diyerek tıptaki bir yığın Latince kelimeyi atarsak tıp ilmini öğretemeyiz. İngilizce öğrenebilmek için çok ciddi çalışmak, okumak ve kelime öğrenmek gerekmektedir. Mühendisliğinde kendine göre bir yığın teknik terminolojisi vardır. Dini ilimlerinde kendine göre terminolojisi vardır.

            Risale-i Nur Kur’an dan ilham alınarak yazılmış bir kitaptır. Günümüzde Kur’anın nasıl anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. İnsan Kur’anı dolayısıyla islamı öğrenmekle ahiretini kurtarır. Evet günümüzde insanlar hayat standartlarını biraz daha iyileştirmek için aylarca hatta yıllarca uğraşarak yabancı dil öğrenmektedirler. Fani(geçici) dünyada rahat edebilmek için gösterilen uğraş baki alemde cenneti kazanmak için gösterilirse bu eserler bu eserler çok ama çok kolay anlaşılacaktır. Kaldı ki Risale-i Nur’da ki dil bütün bütün yabancı bir dil değildir. Belki bir miktar okunduktan sonra anlaşılacaktır.

 

            3-) Bu eserleri 7’den 70’e herkes , ilkokul talebesinden , üniversitedeki profesörlere , köydeki çobandan , din alimlerine kadar her seviye ve yaşta insan okumaktadır. Bu kadar geniş dairedeki insan kitlesinin bu eserlerden faydalanabilmesi, bu eserleri okuyarak seviyesini artırabilmesi, ancak zengin bir dil kullanmakla olabilmiştir.

 

            Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Bu eserler yazılırken Bediüzzaman’ın Kur’an dan başka hiçbir kaynağa başvurmadığına tarih şahittir.

 

            Mehmet Akif’in :

 

            Doğrudan Kur’andan alarak ilhamı

            Asrın idrakine(anlamasına, anlayışına) sunmalıyız islamı

 

            Mısralarında ifade ettiği islamı anlatma Kur’andan alınan ilhamın kullanılması Risale-i Nur ile gerçekleşmiştir. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet’in icad ettiği havan topuyla şimdi savaşa gidilmez. Onun gibi Risale-i Nurlar bu zamanda hakikate insanları takava ve ibadet yerine ilim yoluyla ulaştıran en kısa bir vasıtadır. 

 

            Evet kaynağı Kur’an olan ve hayatında Allah rızasından başka hiç bir şey düşünmeden yaşayan Bediüzzaman tarafından yazılmış eserdir Risale-i Nur. Kaynağı Kur’an olan bir eskiden kırk senede çıkılan iman hakikatlerine bir anda çıkarabilen bir eser elbette tekrar tekrar okunmaya layıktır.

"İman hakikatlerinden bir mes'elenin anlaşılmasını, binler ezvak(manevi zevkler) ve mevacid(kendinden geçme) ve keramata(kerametlere) tercih ederim." İmam-ı Rabbani

            Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin(yolların) ulaşılabilecek son noktası, iman hakikatlerinin vuzuh(açıklanması) ve inkişafıdır(anlaşılmasıdır)." İmam-ı Rabbani

 

            Halbuki risale-I nurda iman esasları tarihte hiç bir alimin açıklamadığı şekilde bu asırdaki ihtiyaca gore ispatlanmıştır. Dahi bir çok alimin ve İbni Sina vb. Dahilerin Nakildir yani Kuranda geçtiği için inanırız, ama akıl onda yol bulup ispatlayamaz dediği öldükten sonra dirilmeyi bile iki kere iki dört eder derecede kesin ispatlamıştır. Hatta insanın aklına takılabilecek her konuyu bile….. Bu zamanda yaşayan her insanın ekmek gibi bu eserleri bilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü en çok bu zaman da iman esaslarına saldırı olmuştur. Hemde bilim adına.

 

Bu sitede İman esaslarının ispatlarından bir demet Risale-i nurdan çıkarılarak yazılmıştır.

Ispatlar için  ana sayfaya bakabilirsiniz:

ALLAH VARDIR ?

ALLAH BİRDİR?

PEYGAMBERLER

MELEKLER

AHİRET(ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME)

KİTAPLARA İMAN VE KURANI KERİM

İLAHİ PROGRAM KADER

(“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise "said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.Devir şahıs devri değildir, hakikat devridir". "Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. O'nu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sâir hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir...

Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğim bir hakikatı müdâfaa değil, âlerre'si vel'âyn kabul ederim." Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.

Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. (Bediüzzaman Said Nursi) Evliyalar istiğrak hallerinden dışarı çıktığında belki bir çok şeye masum olduğu halde tövbe ederek gitmişse ona iftira edenler nasıl gidecek? Tabi ki istiğrak hallerine dikkat etmek gerekir. O vakitlerde bu şahısların yazdıkları ve dedikleri o an akılları başlarında olmadığından sorumlu olmayabilirler. Fakat akılları başlarında olanlar sorumludurlar.

Ayrıca bu tefsirler insanları Kur'ana, peygambere, namaza yönlendirip başlatıyor. Niçin namaz kıldığını, oruç tuttuğunu vb. öğrenip iman Kuran hizmetçisi oluyor.

... Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz,

cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz )

 

 

“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır(delil)” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.

Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz, cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz