(SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK, SAİD NURSİ VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.)

GİRİŞ:

    Tabi konuya girmeden evvel tarikat faydaları yanında hastalıkların konusundaki aşağıdaki üç kısım da giriş olarak dikkatlice okunmalıdır. Bunun nedeni kendi eserlerinde şahsına hiç makam vermeyen Said Nursinin günümüzde bazı kesimlerce kendi öğretisinin dışına itilmesidir. Bu hakikat yolunun kurucusu hakikat dışı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kendisi tarikat kurmamıştır. Sadece gerçek ve hakikatlerin yolunda olmuştur. Defalarca "Kur'an yeter" demiştir. Fakat maalesef benim gördüğüm kadarıyla özellikle bazı yerlerde başta lahikalar olmak üzere çok tehlikeli aşırı risale övgüleri, risaleleri rüyalarla da olsa kurtarıcı göstermeleri, gaybı bilme çabaları, yok hz. aliye kitap düşmüş o da risaleden bahsetmiş, eleştirdiğim mehdilik programı ki adını koymasa bile vardır. İslam tarihinde mehdi misal olaylar kişiler adaletli krallar vb. elbette olmuştur. Ama adı konulmamış haşa peygamberlik anlayışı gibi olmasını eleştirip yanlış buluyorum. O bölümlerde gerçi "LAYEGLEMUL GAYBA İLLALLAH" yani " gaybı Allah bilir" şeklindeki ayetleride başta ve sonda söyleyerek belki sadece yorum olarak görme, belki sonradan öğrencileri yerleştirme, ya da sonradan tövbe etme gibi umutlar besliyorum. Fakat kesinlikle bunun dışındaki risalelerde ki öğretileri için dinin inanç ispatları ve ibadet özü olaylarının açıklanmasında çok harika görüşler bulunmakta. Zaten bende onları alıp sadece onlarla ilgileniyorum. Evet biliyorum bir arsenik karışmış su içilmez hepsi zehir olur ama bütüncülük dışında Sözler vb. eserlerinde bu karışım yok ve faydalanılmalı. Olsa da onuda eleştiririm faydalı kısmını alırım. Çünkü bence İsa peygamber ben Allahın oğluyum demedi elbet ama sonradan tarih sürecinde o eklemeler yapıldı. Ona bakarsanız İslam da yeni bir şey getirmemiştir. En başta şirkle mücadele etmiş. Namaz, oruç, zekat, hac, kurban, sünnet  gibi ibadetle on binlerce yıldır olan ibadetlerdir. Özellikle bakarsanız yahudilikte vb. kadim inanışlarda şekliyle bile aynen vardır. Hz. peygamber zamanında onun gibi namaz kılıyorlardı. Zaten Hz. Peygamberde Mekke döneminde namazları iki rekat, sonralarda medine döneminin ilerleyen yıllarında dört rekat belki gafletle mücadele etme sebebiyle dörde artırarak kılmıştır. Diğer ibadetler içinde aynı şekilde eskiden beri bilinme vardır. Çünkü İslam insanlar tarafından bozulmamış bütün dinlerin adıdır ve her peygamberde onlardaki bozulmayı kaldırmak için aşırı eklemeleri, canlı cansız aracıları koymaları vb. engellemek için gelmiştir. Kuranda geçen ve geçmeyen bütün peygamberler Tarihte  ilk çağlardan beri ilk çağ felsefecileri belki bir kısmı peygamberde olabilir dahil Aristo, Sokrat vb. sonralarında çindeki konfiçyus, tao, irandaki zerdüş, yada putperestlikle mücadele eden Oğuz kağanlar, hindistandaki peygamberler vb. tevhid inanışını savunmuşlardır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Aslında her peygamberde neredeyse eski tevhidten ayrılmış şirke bulaşmış dincilerle mücadele etmiş yani başta şirkle.

    "Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan(hak yani gerçek görüntüsünde) görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz." Said Nursi

     "Baktım ki, her bir Kur’an ayeti kainatı kuşatıyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kafi geldi." Said Nursi

SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.

**********************************************

Platon'u(Hocamı) severim ama gerçeği daha çok severim__Aristo

**********************************************

SÜNNİLİK

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE  esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır.      

En genel anlamda sünnilik : Hakkını vererek konuşmak gerekirse hepimiz bende sünni gövdenin içinde olduğumuzu itiraf ederek bunu söylemeliyiz. Eğer Şiilik gibi sekreriyal bir dogmatizme ait değilseniz, içinde antropolojiyi barındırır İran eski kadim derin kültürünün barındığı ve mitolojiye dayanan imamet mitolojisine dayanan bir teolojik gövdeye pirim vermiyeceğiz tabi. Aynı şekilde Haricilik gibi o dönemde yine biraz kabile asabiyetinin ve bedeviliğin ürettiği bir dini çerçeveye bir teoloji ye de pirim veremeyeceğimize göre ortada kalan ana gövdeye ehli sünnet denmiş. Yani sünnilik denmiş. Yani İslamın ana gövdesini taşıyan 1400 küsur senedir ana yol olarak ister teolojide olsun, ister hukukta ister siyasette İslamiyeti müslüman halkları deruhte edip onları barındırıp getiren ana yol ya da ana binadır sünnilik. Tamam yolumuz ve evimiz burası ama aradan 1400 sene geçti ve bu çok ciddi düzeyde yara aldı, saldırıya uğradı, ve doğal olarak bir ağaç gibi bir ev gibi bir inşaat gibi zaman içerisinde tahrip oldu hiç de bakım yapılmadı. Bu bakımın ve eleştirinin yapılması acil olarak gerek.

Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek  kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış  muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...

 

 

           ******************************************************

Said nursi ilk eseri MUHAKEMAT(ki aslında daha sonra yazacağı risalei nurları onun açıklaması gibidir) adlı eseriyle aslında dinde reform yapmıştır. Ve eski islam inanışının yeni gelen araştırmacı, soruşturmacı dünya karşısında yıkılacağını önceden tahmin ederek zikir ve ibadet için mağaralara vb. yerlere çekilen "biz olduğu gibi inanırız" diyenlere inat onları mağaradan doğaya bakın, evrene bakın, tahkiki araştırmacı imanı kazanın diyen bir görüşle aslında reform yapmıştır. Buradaki sorun risalei nurları okuyanların okudukları fikirleri islamın yada sünniliğin görüşü olduğunu sanmalarıdır. Halbuki risalei nurdaki bilimsel ve evrene araştırmacı bakış açısı aslında Said nursinin dinde yaptığı bir reformdur. Ve bunu TAKLİDİ imanı TAHKİKİ imana çevirme olarak adlandırmaktadır. Bu tamamen bir REFORMDUR...Ve Said i Nursi bu noktadan önemlidir. Maalesef tehlikeli tarafı ise tarikatlardaki bazı inanışların ki bu şia vb. her şey dahil içinde bulundurmasıdır. Fakat SÖZLER vb. imani ve islami kısımlarında bunlar az olmakla beraber LAHİKA VE ÖZELLİKLE SİKKE-İ TASDIK-I GAYBİ eseriyle sonradan eserrlerden çıkarılan 8. lemada bu tarikat hastalıkları görülmektedir. Bunlar aşırı risale övmeleri, kurtarıcı görmesi, Hz. Alinin vb.lerinin risaleden bahsetmesi, yetmeyip ayetlerle bağlaması-ki sen kendini 33 ayetle bağlarsan kimse sana itiraz edemez-, uydurma hadislerden ibaret olan mehdilik projesini oluşturması, ebced, gelecekten haber vermesi,  vb...... İslam kısa sürede her yere yayılınca o milletlerin adetleri islamı da etkiledi. İslamda onları etkileyerek adetlerini kendine çevirdi. Hinduluk, Şaman, Budist, Mecusilik vb. Hulul inanışı, batinilik,  çaput bağlamak, ruhuna yemek ve fatiha vb göndermek. O kültürlerde kendi kültürlerini İslamlaştırarak bir sonraki nesillere aktardı. Halbuki İslam onlarla mücadele etmek için gelmiştir. Örneğin tarikatların etkilendiği yapıyı şu tanımla belirtelim. Tarikat ya da tasavvuf:   Tasavvuf sünniliğin içerisinde hiristiyanlığın, hinduizmin ve hermetizmin islam elbisesi girmiş halidir. Tabiki islami bir elbisesi vardır. Tasavvuf genetiği dışarıdan olup islam meyvesinin içine girip etini islamdan yiyen bir meyve kurdudur. Tasavvufun özü birkaç maddedir. 1. Batinilik: neyse yani said nursi de de onların inanışı maalesef başka şeklede bürünerek te olsa girmiştir. Mehdilik ise olsa olsa ismi konulmamış bir peygamberliktir. Ya da mücedditlik ve asrın imamlığı. Bunlar hep uydurmalarla kendilerine makam verme hastalığıdır. Fakat beli Said nursi bunlara samimi olarak inanmış olabilir. Ya da ahir ömründe tevbe etmiş de olabilir. Ya da sonradan da eklenmişte olabilir. Hani İsa peygamberin kendisi ben Allahın oğluyum demediği kesin olması gibi. Yoksa hiristiyan lara bakarsanız aldanırsınız. Benim önerim said nursinin imana dair eserlerinden faydalanılması fakat o sapıttığı sikkeitasdikigaybi vb. leri ise çöpe atılmalı...

Bu konu ile biraz daha ilgili olduğundan mezhep konusundaki şu paragrafı da ekliyelim

1.      Mezhepler fanatizmi ve mezhep imamlarını aşırı öven uydurmalarda aynı şekilde bu fanatizmi beslemişdir. Bu beslemeler ise önce mezhep imamları vebenzerleri önce bu insanları kutsallaştırmada, Allahın onayladığı insan haline getirip tanrılaştırmada, mezhep için savaşmayı öldürmeyi haklı olarak görenlerin oluşumunu beslemektedir. Mezhepler tehlike değil mezhepçilik tehlikedir. Mezhep kudsanarak kuran yerine konması yanlıştır. Bir mezhep aynı konuda farklı fetva vermiştir. Hatta aynı imam aynı konuda ayrı fetva vermiştir. Kufede ayrı Basra da ayrı fetva vermiştir. Tabiki mezheplerden faydalanılır ama o Allah ya da Kuran yerine konarak mutlak doğru yerine konamaz..maz.

 

****************************************************

 

Yine Said Nursi den güzel anlamlar, hakiketler:

      

    Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî-hatasız- değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor. Said Nursi r.a. (Barla Lahikası)

    "Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir." vb. sözleriyle şahsına hiç nazar vermemiştir. Elini hiç öptürmemiş, öpmeye kalkanlara kızmıştır. "Bu et ve kemikte ne var?" vb. sözlerle şahsına yönelmeleri yasaklamak için mücadele etmiştir. Ziyaretine gelenlere defalarca gelmeyin risale okuyun Kurana hizmet edin demiştir. Hatta görüşmemiştir bile. Ayrıca kimseden para, hediye ve hiç bir menfaat, zekat vb. kabul etmemiştir. Vasiyetide öldükten sonra mezarının bile bilinmemesidir. Yani bütün bütün asırlarca şahıslara verilen önemi yıkmaya çalışmıştır. Kendisi sadece hakiket yolunun yolcusudur. Mehdiyim asla dememiştir. Mehdi olmadığını eserlerinde söylemiş.

*****************

Mehdilik adı konulmamış peygamberlik iddiasıdır.. Bir endülüs emevi alimi -İBN İ SEBİL -diyor ki "Muhammed son peygamber diyerek yolu kapattı" İşte o yol mehdilik, batinilik vb. şekillerle tekrar açtılar. Tabi uydurma hadislerin payını da unutmamak gerekir. Bu yolla insanlar kendilerine pay çıkararak "hocalık, şeyhlik, abilik" ve benzeri yollarla yıkadıkları kafaları kendi emirlerine alıp sömürüyorlar hatta hayatlarına varıncaya kadar...

******************

 

Tabi peşinden gittiğini söyleyenlerde ise bunun tam tersi olanları görülmektedir. Ne yazıkki binlerce yıllık yanlış yorumlamalar ve büyüklük anlayışları, şirke kapı açan örf ve adetler kendisinide sarmış, aynı şekilde görülmeye başlanmıştır. Halbuki mezarını bile kimsenin bilmesini istemeyen biri olmasına rağmen..Bakışları sadece asrın ihtiyacı üzerine Kuran tefsiri olan risalelerine ve bu yolla Kur'ana ve Kur'an hakikatlerine çevirmesine rağmen. Kitaba risalelere ve Kurana bağlanın bana asla bağlanmayın demesine rağmen...Rüya ile amel edilmez demesine sadık rüya nın 6. hissin fazla gelişimi vb. demesine rağmen hala rüya ile-aşağıda da göreceğiniz gibi- anlatıyorlar onu. Halbuki Said nursi iman esaslarını akılla ispat etme yolunu açabilmiş akaidde islam tarihinde harika bir çığır açmıştır. Maalesef kendi öğretisinin dışında bir şahıs oluşturulmuş Said Nurside bu geleneklerden bazı kesimler için kurtulamamıştır. Mezhep ve hadis handikabını aşamamış o harika keskin zekasıyla onları da mantığa büründürmüştür. Ama hazinedeki harikaları da görmememiz anlamına gelmemelidir bu durum. İman esaslarındaki ispatları harikadır mesela..Fakat aşırı risalelerini övmesi vb. ise onun yanlışlarıdır ve çok tehlikeli bir yanlıştır. Çünkü bu övgü şumullü ilham yok vahye yakın vb. benzetmelerinden şiddetle arındırılmalıdır. Bir de gayb bilgileri vb. yani kıyamet vakti Hz. Aliden öğrendim, ona verilen gayb bilgileri ki orada peygamber dururken neden Aliye gelsin? vb..Şiayı eleştirip bunları eleştirmemek aynı yanlış değil midir? Benim açımdan risale-i nurları sadece tefsir olarak kabul edip iman ispatlarını kullanmak ve islam konularındaki iknalarda kullanmak gerek. Maalesef bu sahada başka alternatifi olmayan bir eser. Bir hazinede bir kaç bakır çıktı diye o hazineyi almamak olmaz. Yada hazineye çağıran kişinin üstü başı perişan diye o hazineyi almamak "Senin elbisen yamalı, pis, ütüsüz vb. denilerek o hazineye bakmamak olamayacağı gibi:) Tabi aşırılıkları tespit edip karşı çıkmamızda diğer görevimizdir. Aşağıdaki şiirden sonraki sözleri bugün ona itiraz edenlerin o noktalarını kendisi zaten onlar itiraz etmeden, farketmeden olayı farkedip cevaplarını vermiştir.

 

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.

[Mehmed Akif ERSOY]

 

"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Aklını başkalarına verenlere dikkat edin. Onların şimdiki iyi hallerine bakıp aldanmayın. Onlara şimdilik robot gibi iyi rolü oyna demişlerdir. Fakat yarın bir gün o sofi, dogma sahibi-sadece dini kesime demiyorum bütün dogmatik ideolojik tiplere söylüyorum- insanların boynunu koparan biri olabilir. Kimsenin ya da hiç bir kesimin beyinleri din, dinsiz, her hangibir dogma ile ele geçirmesine izin vermemek en dikkat edilecek husus bu yüzden. Çünkü bu argümanlar kullanarak beyin yamyamı, sersemit, zombi vb. hale insanları getiriyorlar. 

Ayrıca araya giren alimlere felan kızıp onları şirk ile suçlayanlara da dikkat edin. Unutmayın hadislere, şia ve sünni alimlerine karşı olabilirsiniz. Bu onlardan istifade etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Yine okuyalım faydalanalım. Tabi aşırı büyütmeden. Alimleri ve tarikat liderlerinide aşırı büyütmeyip okuyup dinleyin. Ama onları şirkte deyip araya kendini koyanlarıda dikkat edin. Araya onları koyacağınıza hiç bir şey koymayın. Onlara karşı çıktığını göstererek yerine kendilerini koydurtmayın. Bu dediğim kişileri koyacağınıza mevlanayı koyun daha iyi olabilir.:)

    Bunun için boş vaktinizde aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm. Günümüzde aşırıya gidilerek son derece iftiralarla dolu saldırılara maruz kalmaktadır. Bu saldırılara cevap için oluşturulan belgeseli izlemenizi öneririm..

Said Nursi Gerçeği Belgeseline Cevapları izlemek için altı yazılı bu yazıya tıkla:

Tarikat kurmayan Said Nursi'nin Tarikat hastalıkları kısmından alıntı olan bazı bölümleri kendimce yazmak istedim. Çünkü benzer hastalıklar cemaatlerde de gözükmektedir. Fakat her kesim ve herkes için değil. Hayatına göz atmadan önce bu konuyu önemli olarak düşündüm. Ayrıca bu giriş kısmı okuduktan sonra hayatına ait belgeselleri izleyebilirsiniz..

TARİKAT FAYDALARI YANINDA TEHLİKELERİ ŞUNLARDIR (Bu maddeler hak tarikatler için değildir, yoldan çıkan ya da çıkma tehlikesinin görülebilmesi içindir..)

1. Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve manidar "Cibali Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velayet, zahiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bazan sahvede ve daire-i akılda görünür, bazan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir mes'eleyi halet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise indallah mahfuzdur, dalalete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller, bid'at ve dalalet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmis. Iste muvakkat veya daimî meczub olduklarından, manen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef degiller. Ve mükellef olmadıkları için, muahaze olunmuyorlar. Kendi velayet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalalete ve ehl-i bid'aya tarafdar çikarlar. Mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. Mektubat.343 Gerçi bazıları muhyiddini arabi gibi "bizim seviyemize gelmeyenler eserlerimizi okumasın" demişlerdir. Bazılarıda istiğrak halleriyle-kendinden geçme, o kalbi durumla aklını yitirme- durumlarında kendileri o haldeyken akılları başında olmadığı için dediklerinden, yaptıklarından sorumlu değildir. Fakat o halleri geçip normal aleme duruma döndüklerinde sorumludur. O halleriyle onların peşlerinden gidenlerde sorumludur.

Ayrıca insanların arapça bilenleri ve konuşanları ya da arap gibi giyinenleri-ebu cehilde arapça konuşurdu, hemde ustaca, vesileye inanırdı, sarık sakalı vardı- büyütme ve ağlayarak duygu sömürüsü yapanlara yönelme hastalığı da bu tarikat hastalıklarından sayılabilir. Firavun başına sarık sarsa, yahudi şapkasının büyüğünü takarsa, tepihini alırsa, Türk ve müslüman olsa "bizim fravunumuz" oluverir:)) Bu hastalıkla tarikatler insanları etkiliyor, bu yolla kullanıyor gücünü maddi manevi gücünü artırıyor.

2. Tarikat adetlerini farzın ve sünnetin önüne geçirmek. Virdini yapmak için camideki farzını ya da farz namazını bile terkeder öncelik olarak tarikat adetlerini esas alır. Halbuki bütün sünnetler bir farzın yerini tutmayacağı gibi, bütün tarikat adetleride bir farzın yerini ya da bir sünnetin yerini tutamaz.

3. Dini imani konularda manayı murat haktır demeli. Ondan sonra fikirleri tartışmalı ve değerlendirmeli. Yani Allah Kuranında ne kast ettiyse kesin olan mana ile o haktır ve gerçektir demeli..ondan sonra kendi fikirlerini beyan etmeli. Mezhep vb. herkes farklı farklı görüşte. Bazı görüşler zaten imani konular bile değildir. Örneğin ahrette yaratanı görecekmiyiz görmeyecek miyiz vb. gibi.. başörtüsü meselesinde de Kuran da bir yerde geçiyor. Namaz gibi tekerrür yani tekrar edilmiyor. Kimisi göğüslerinizi örtün diyor felan filan. Bizim dememiz gereken manayı murat haktır…deyip sonra yorumlamaktır. Zaten islamın yanlış yorumundan çok çekmiyor muyuz. Herkes yorumlama da hür olmalı fakat dediğim ölçüyle. Tarikat ve mezhep ve cemaat hastalıklarına dikkat edilmeli: bu hastalıklar tarikat vb. adetlerini dinin ve farzların önüne geçirmek. Meseleleri olduğundan fazla büyütmek, mekruhu haram, haram olmayan şeyleri takva adıyla haram kılmak vb. halbuki Allahtan başka kimse haramı helal, helali haram yapamaz. Allah adına dayatma, iftira ve haram kılma takva felan filan diye yapılmamalıdır. Bazen insanlar kendi yaşadıklarını, ya da fikirlerini desteklemek için Allaha ya da peygambere iftira ile destek alabilmek için bile hadis vb. şeyleri kendilerine yontabilmekte ya da uydurabilmektedir. Tarih böyle sahtekarlarla doludur. Yüzü kapatma yokken emreder. Adam dinde seccade bile yokken “seccaden kumlardı” diye şiirlerde bile bahsedilirken çift seccade kullanması, ayağına aynı anda mes giymesi vb. bunu da takva diye herkese şumullemesi yani genellemesi düzeni bozuyor. Saatin işleyen çarklarında salise çarkının önemini anlayan bir kişinin “bu kadar önemli bir çark neden bu kadar küçük diyerek çarkı büyütmesi saati bozuyor” aynen bunlarda böyle islamı takva adı altında bozmuş oluyor bu da büyük tehlike…

4. İslam "lailahe" ile başlar yani Allahtan başka herkesi ve her büyüklüğü önce yıkar yok eder. "Allahtan başka ilah yoktur." Büyüklük Allah'a mahsustur. Hz. peygamber önce abd yani kul sonra resuldur. Af şefaat vb. sadece Allah'ındır. Halbuki bu tarikat vb. teslimiyetle insanlar şeyhlerini büyütmeye ve onlara bazı üstünlükler belirtmeye başlar. En tehlikeli durumda ve dinin ruhuna ters düşen budur. Bazıları mehdi, kurtarıcı yani manevi makam sahibi olmadan dini bile anlatılamaz haldeler. Yani bu dünyada din mevki makam-mehdi, lider vb.- olmadan anlatılamaz mı? Halbuki tamamen olay terstir. Nefis cümleden edna(en aşağı, adi), mana cümleden âlâdır(üstündür). Yani kuyumcunun tipi vb. önemli değildir. Önemli olan kuyumcudaki altındır. Yani gerçeklerdir. Şirk en tehlikeli konudur. Allahın haram etmediğini haram edemeyiz. Ya da insanları büyük göremeyiz. En ufak şeylere takta adıyla dikkat edilirken şirke hiç dikkat edilmemektedir. Şirk 7 büyük günahtan bile değildir. Çünkü şirk koşan imandan dinden çıkar..En büyük fitne bazen din adamları, papazlar, vb. olabilmektedir. Eğer tuttuğun yol Allah tan başkasına(mevki, makam, şan, para, siyaset, kişilere vb.) gidiyorsa, yarın seccadeni cehenneme sererler(Sadi Şirazi) Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..
Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.
[Mehmed Akif ERSOY]
"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Hz. Peygamber her şeyi danışarak, meşveretle, oylamayla yaparken bunlar bana itaat et diyorsa bu islamın ruhuna terstir. Sahabeler "bu vahiy mi sizin fikriniz mi" diye sorarak peygamberin fikriyse hemen itiraz edip kendi düşüncelerini söylerken, ayrıca meşveretlerde peygamberin dediğinin zıttına uyulurken bunlar tam tersidir. Ayrıca hz. peygamber kendisinden sonra kimseyi atamaz ve seçime bırakırken bunlar atarlar.
Örneğin:

5.

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir. NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay.Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

--------------------------------------------------------------------

          (Aşağıdaki kısım konu ile biraz bağlantılıdır. Fakat şimdilik karalama olarak yazdım. İlerde toparlayacağım unutmamak için yayınladım)       

Said Nursi de maalesef Hindistan, İran, Şamanizm hatta yunan yani eski kadim dinlerin islamın içine soktuğu şeylerden inanç olarak etkilenmiştir. Bu uydurma hadislerle mehdilik, soy sop, hulul, yaş kuru her şey var inancı, vb. maalesef maalesef. Fakat eserlerinde dini mantık ispatlarından bir çok şey zeka zirvesi olarak da vardır. Belki bu binlerce yıllık birikimle bu mantık silsilesinden çok büyük şeyler çıktığını da bize gösterir. İşte bunlardan da faydalanmak gerçeğe ulaşmaya zarar vermez. Tabi dikkatli olunursa. Bir suya arsenik karışınca su da olsa zehir olur elbet. Ama her ikisini ayırabilirseniz su kullanılabilir. Bunlarda eserlerinde bu arseniğe bulaşmıştır. Fakat yüzyıllardır imani bilgilerdeki birikimi en azından kendilerini dinletmek içinde olsa üretmişler ve o sahada yol açmışlardır. Ayrıca belki kendiieride o eklemelerde belki masum olabilirler. Yani isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Ona öyle dediler diye o sormlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak insanlığın en büyük hastalığı değil midir..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir. Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil somuttan soyuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracı perestliğn başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..

    TEVHİD DİNİNİ BOZAN HENDİKAPLAR

        İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmak  insanlığın en büyük hendikabıdır. Belki bütün dinlerinde yoldan çıkmasına sebebiyet vermiştir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki Tao, Yunan daki Zeus, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb..Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyet lerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. (Bu iki çizgi arası daha sonra yazılarak açıklanmaya devam edecektir) 

HANDİKAPLAR (İKİ ÇİZGİ ARASI AÇIKLAMA)

1. handikap: TANRIYI İNSANLAŞTIRMAK, İNSANI TANRILAŞTIRMAK!

Yani İsa peygamber "ben tanrıyım" dememiştir. Ona öyle dediler diye o sorumlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten "insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak" insanlığın en büyük handikabı ve hastalığı değil midir?..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir.

                  

1.       handikap: Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracıperestliğin başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..🤔

2.       3. Handikap: Yeni gelen peygamberin eski peygamberin diniyle savaşması. Aslında bütün dinler aynıdır. Yani hiristiyanlık Yahudilikle savaşmak için değil, ya da İslamiyet hiristiyanlıkla savaşmak için değil. Aslında hepsi aynı sadece bozulduğu için mücadele ederler yeni bozulan eskiyle mücadele eder. Gelen peygamberlerin dinleri nin getirdikleri öz boşaltılarak ruhban sınıfıyla eski adetler tekrar geri yüklenir. Son gelen peygamber o eski peygamberin getirdiği bozulan dinle savaşır tekrar aynı şeyleri günceller.

3.       .4. handikap: Dinlerin mücadele ettiği eski örf ve adetler sonrasında din diye geri gelir. Bu olay İslam ın yayıldıkça kısa süre sonra eski HİND, ŞAMAN, YUNAN, ESKİ ARAP adetleriyle birleşerek o adetleri DİNSELLEŞTİRMEKLE geri gelişlerinin örnekleri gibi.  Örnek soy sopculukla mücadele eder ama seyitler, şerifler, imamlar, mehdiler yani kurtarıcılar geri gelir. Peygamber ben kendimi kurtaramam derken mehdiler, kutuplar, gavsler, imamlar evreni bile kurtarır.Hani hak din sadece Allahtan başka kurtarıcı, ilah olmadığını anlatmak için gelmişti. Ne oldu eski adetler kısa sürede tekrar din oldu, çeşitli yollarla dinin içine girdi. Hatta din onlarla mücadele etmeye gelmesine rağmen..Şaman izm sema, deki 7 si 40, ruha gönderilen yiyecekler vb. hindlerdeki hulul, rabıta, Araplardaki Hurufilik, batinilik vb. eski adetler in din kisbesine bürünerek gelişi. Bu yolla öz den yani dinin özünden uzaklaşma ve bu eklemeli, örfle birleştirmeli dinin başa bela oluşu.

4.      Aşırı sevgiyle, hürmetle, büyüymekle ölçüyü kaçırarak İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmakta  insanlığın bir diğer handikabıdır. Bu maddeye insanın sadece gördüğüne inanmak istemesi zahirperestlik ruhunuda eklemek yani birleştirmek gerekir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri, evliyaları heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. İsa Allahın oğlu, Ali de Allahın … vb. Bu uydurmalar her dine kısa süre sonra yerleşmeye başlamıştır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki(taoizm, daoizm)  her şeyi yaratan Tao ya da Dao , Yunan daki Zeus, ilk çağ felsefecilerinden Sokratın, Aristonun Allahın varlığı ve birliğini savunmsı, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb..Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyetlerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. Şimdi ise handikaptan zahirperestlik kısmındak aklımıza pencere açacak örneğe gelelim. Yazının bulunuşu öncesine tarih kazılarla gider. Çünkü tarih yazı ile başlar. Ondan öncesini ise kibarca atar. Tarihteki en büyük ilk olan yapılar hep ibadethanelerdir. Din her devirde yani yazı olmadığı devirde bile açıkca görülmektedir. Fakat arkeoloji ve bizler yazı öncesine kazılarla karar vermekteyiz. Şu an her hangi bir şehir Californiya, kanada, istanbul, ankara vb. yerin dibine girse ve yazı olmadığını düşünseniz kazılarla herkesi putperet ti kararı vermeye mecbur kalırsınız. Halbuki yüzde yüzü tanrıya inanıyor. O heykeller ilah diye adlandırırlar. Halbuki hiç alakası yok. Zaten Kuran her devir peygamber geldi fakat inananı olmadı çoğunun diyor. Peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi sorumlu tutmayız da ekliyor. Bence heykelleri  dini bir mesele yapmakta yanlış. Bu da insanın yapısında olan bir şey. Yani dinde o her şeyi haram kılan ve bu yolla dinin içine eden ekleme günahlardan biri. Hani resimi ve heykeli şirk sayan fetvalardan bahsediyorum. Tabi onlara tapınılması ve şirk olarak kullanılması hariç..Yani konunun özetine döneceksek özetle tevhid inanışı her devirde olmuş. 

5.        

 

-------------------------------------------------------------

BATİNİLİK belası islam dünyasını özünden uzaklaştıran en büyük etkenlerden biridir. Hurufilik vb. etkilerde eski kadim dinlerin etkisiyledir. Mehdilik adı konulmamış bir peygamberlik iddiası da diyebiliriz. Evet mehdilik hadisleri vb. ehadi gelen ve çoğu uydurmalar olan hadislerdir. Dediğimiz gibi Bediüzzaman Said Nursi hiç bir zaman kendini mehdi vb. dememiştir. Hatta olmadığını ısrarla söylemiştir. Fakat dediğimiz gibi o hadisleri kabul eden bir alim olarak onları mantığa büründürerek o harika zekasıyla açıklamıştır. Aşağıda bu mehdi ve asrın müceddidliği mantığının ki uydurmalar da olsa nasıl bir mantıkla kabul edildiğini yani açıklandığını ben anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım. Tabi duruma katılmasamda. Bu ara Bediüzzamanın eserlerinde "Bir yerde kırk vefiyattan şu kadarı imanla gitti vb." ifadeleri ki peygamber bile "ben kendime ne olacağını bilmem" kimsin sen demeliyiz elbet. Yada yazdırıldı vb. Bunlar yanlıştır. Fakat ne garip ki GORKİ, BALZAC, TOLSTOY vb. leride yazdırıldı diyor. Yada bazı hiristiyan alimleri ya da diğerleri gibi.. Ayrıca Bediüzzaman ısrarla rüya ile amel edilmez derken aşağıda hep rüyaları göreceksiniz ve şaşıracaksınız.. ya da en azından ben şaşıracağım ayrıca..Gavsa fatiha gönderip aradığını bulması vb. Bunlar hep eski kadim inanışlardan şaman, eski arap adetleri, hind adetleri gibi..Unutmayın sema geleneği bile eski şaman adetlerindendir, ölünün ardından yedisi, kırkı vb. adetide, çaput bağlamakta vb.leride..Şimdi diyeceksiniz o adetler günümüzde yok. Fakat daha geçenlerde öğretmenler odasında baklava yedim ve sordum neyin kutlaması diye.. Cevaben dediler felan hocanın babası vefat etmişti onun ruhuna..yani hala şamanız be:() Yada şamanizm vb. lerinin İslamla bütünleştirilmişidir. Bu noktadan bütün dinlerde bu uydurmalar vardır..Bu uydurmaların en büyük tehlikeside "Alimler peygamberlerin varisidir" den başlar. Sonra işte ben de o alimim der. Sonrasında bana itaat peygambere itaattir der ve karşınıza FETÖ vb. olaylar çıkar. Bu nedenle bu gibi noktalara son derece dikkat edilmeli hiç bir insan tanrılaştırılmamalıdır..Oradaki ilimlerden faydalanılması ise olabilir. Fakat faydalandık diye tapılmamalıdır. Bize ekmek yapan fırıncıya tapmadığımız gibi. Allah c.c. dan başka tapılacak yoktur..

BEDİÜZZAMAN ve müceddidliğin mantığının doğuşu mantığa büründürülmesi..__

İnsanın yaradılış gayesi ALLAH ‘ ı bilmek ve ona gereği gibi ibadet etmektir. Ubudiyet varlığın en önemli sebebidir. Zira ilk yaratılan insan bir peygamberdir. Ancak Hz. Adem ‘den sonra insanlar ALLAH ‘ ı unutmuşlar sapıklığa düşmüşlerdir. İnsanların mabudunu unutmaması , hayatını hakka teslimiyet içinde geçirmesinin hatırlatılmaması gibi sebeplerle belirli aralıklarla peygamberler gönderilmiştir. Evet ALLAH ‘ ı anlatma vazifesi en mukaddes ve değerli vazifesidir. Zira ALLAH ‘ın en sevgili kulu  Hz. Muhammed  (S.A.V ) de bir peygamberdir. Hz. Muhammed  (S.A.V) beşeri hak ve hakikate çağırmak için  görevlendirilen en son peygamberdir. Onun gelmesiyle Arap yarımadasındaki karanlık yerini aydınlığa bırakmış , kin , nefret ve hasedin yerini huzur , saadet ve muhabbet almıştır. Kâinatın Efendisinin varlığından dolayı yaşadığı döneme Asr-ı Saadet dönemi denmiştir. Peki Hz. Muhammed (S.A.V) vefat ettikten sonra durum ne olacaktır. İşte bu sorunun cevabını bizzat  Efendimiz veriyor “ Ümmetimden bir cemaat kıyamete kadar hak için  cihada devam edecektir. Onlara muhalefet edip düşmanlık edenlerde onlara bir zarar veremeyecektir.” Ebu Davut ‘ta yer alan bir hadisi şerifte “ her yüz senede dini yenilemek maksadıyla bir müceddit gelecektir. “ diye haber verilmektedir. Demek ki peygamber gelmese de değişen zamana göre aslına uygun olarak dini yeniden yorumlayan ve meydana gelen yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıracak mücedditler belli aralıklarla gelecektir. Tabi bu şahıslar devirlerinde görevlerini yapmışlardır fakat sonraları aşırı büyütülüp ya da eserleri arasına saçmalıklar eklenme gibi durumlarda olmamış değildir. Bu noktayı da göz ardı etmemek gerekir. Yani bu şahıslardan da tıpkı hadisler gibi akıl süzgecinden geçirilerek ve Kuran merkezli olarak faydalanılmalıdır.

 Mesela ;

İMAM-I  AZAM EBU  HANİFE ya da İMAM-I ŞAFİİ: Müslüman sayısınca İslamiyet çıkacakken getirdikleri hükümlerle şehirlilerde Ebu Hanife bedevilerde İmam-ı Şafii yaratıcının sevketmesiyle bu tehlikeyi engellemiştir.

ABDUL KADİR GEYLANİ: Hiristiyan dünyasındaki papazların kerametleriyle islama engel olma çalışmalarını gösterdiği kerametlerle durdurmuş ve yaymış bir islam delili olmuştur. Bazı papazların Hz. İsa(a.s.) ölüleri diriltirdi demesine karşılık ölüleri diriltme olayına varıncaya kadar sayısız kerametler göstermiştir ve sayısız Hiristiyanın İslamla şereflenmesine vesile olmuştur.

 

ÖMER BİN ABDÜLAZİZ : Bir müceddidtir . Bulunduğu asırda devlet yapısı Kuran ‘ın ve Sünnetin istediği şekilden uzaklaşmıştır. O tekrar devlet yapısını ve Kur-an ve sünnete göre düzeltmiştir.

 

İMAM-I GAZALİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda  Yunanca ‘dan bir çok felsefesi eser Arapçaya çevrilmişlerdir. Bunları okuyan bir çok müslümanın  akaidi bozulmuş , bulunmuş ve yunan mitolojisine kaymıştır. İmam-ı Azam bunlarla mücadele etmiştir.

İMAM-I RABBANİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda Hindistan devlet reisi Ali Ekber Şah  “ Yepyeni bir din ortaya çıkartacağım” diyerek bütün dinlerden birer parça alıp bunları birleştirerek İslamı ortadan kaldırmayı düşünmüştür. “ İmam-ı Rabbani bununla mücadele etmiştir.

 

Bir asırda diğer asırlardan farklı olarak bütün bir imansızlık hastalığı vardır.  Eski devirlerde binde bir bulunan ve cehaletten geldiği için izalesi kolay olan dinsizlik hastalığı : Bu asırda ilimden ve fenden gelen ve kaldırılması zor olan bir şekle dönüşmüştür. Açıkça ALLAH inkar edilmekte , Kur-an’a hakaret edilmekte , maddeye tapmak hastalığı ile çoklar imanlarını kaybetmektedirler. İman esasları ile ilgili akla ve zihne şüphe ve tereddüt verici eserler yayılmaktadır.  İşte bunlara karşılık bu asrın müceddidi  de insanların imanların kurtaracak , insanların şüphelerini giderecek bir Kur’an tefsiri yazmıştır: RİSALE-İ NUR.

«Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını(anlaşılmasını) binlerce ezvak(manevi zevk) ve keramata(kerametlere) tercih ederim... Bütün tarikatların nokta-i müntehası(ulaşabilecekleri son nokta), hakaik-i imaniyenin(iman hakikatlerinin) vuzuh ve inkişafıdır(açıklanıp, aklen ve oradan kalben anlaşılması). Yani tarikatların son noktası risale-i nur da başlangıç noktası oluyor. Bu bu asırdaki ihtiyaçtan kaynaklanan bir durumdur. 

Velâyet-i Kübra, nübüvvet veraseti yoliyle, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.” (İmam Rabbânî). İşte İmam-ı Rabbaninin dediğini Risale-i Nur yapmaktadır. Kalp, ibadet vb. yerine akıl yoluyla bu hakikatlere her kim olursa olsun(komunist, teist, ateist vb.) ulaştırmaktadır..Hazır imandan istifade etmek, faydalanmak zorunda bile olmadan.

 

Evet inkar ilimden gelmektedir. Acaba Bediüzzaman nasıl bir alim di ? hayatındaki bazı olaylarla onun ilmi yönünü daha iyi anlayabiliriz. 

 Daha çok küçük yaşlardan itibaren Peygamberimizi rüyalarında gören genç Said , bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görmüştü. Bu esnada Efendimizi ziyaret etmeyi arzu eder. Aleyhissalatü Vesselam Efendimizi nasıl ziyaret edebileceğini düşünürken , gidip sırat köprüsünün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oraya geleceğini düşünür. Peygamberimizde oradan geçerken ziyaret edip , ellerini öperim düşüncesiyle oraya gider. Köprünün başına da beklerken , bütün peygamberlerle görüşür ve onların ellerini öper ve dualarını alır. Nihayet son Peygamber HZ: Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın ellerine kapanır ve iki cihan serverinden ilim ister . Bu talep üzerine Efendimiz buyuruR ki:

 

“Benim ümmetimden sual sormamak şartıyla , sana Kur’an ilmi verilecektir. “

 

Bu rüyadan heyecan ve sevinç içinde uyanan genç Said’in ruhunda ve gönlünde bir neşe , huzur ve sevinç ,  çağlayanlar halinde gürlemeye başlar.

 

Molla Said’in küçük yaştaki ilim hayatı İsparit nahiyesinin Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde başladı. Bundan sonra büyük biraderi Molla Abdullah başta olmak üzere birçok alimden ders aldı. Sonra Siirtte daha önce görüşmüş olduğu Molla Fethullah Efendi’ nin medresesine gider. Molla Fethullah Molla Said ‘e :

 

-          Geçen sene “Suyuti “ okuyordunuz , bu sene “Molla Cami yi” mi okuyorsunuz ?

-          Bediüzzaman :

-          Evet “Cami “ yi bitirdim.

Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise “ bitirdim “ cevabını alınca , hayretini gizleyemedi. Bu kadar kitabı bitirdiğini hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı ve dedi :

-Geçen sene deli idin bu sene de deli misin ?

           

            Bediüzzaman :

 

-          “ Emrederseniz beni söylediğim kitaplardan imtihan ediniz “der.

Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise güzelce cevabını verir.

 

Molla Fethullah:

Pekâlâ zekada harikasınız , hıfzınız nasıldır? Makamatı Haririyeden ( dili çok ağır bir kitap)  birkaç satırı , iki defa okumakla hıfzedilebilir misiniz ? diyerek kitabı uzattı.

 

Molla Said alarak , bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.

 

                        Molla Fethullah “ Zeka ve hıfzın aşırı derecede bir kimsede bulunması nadirdir “ diyerek hayrette kaldı. Ve ona “ Zamanın güzeli , çağın eşsizi “ manasına gelen “Bediüzzaman “ unvanını verdi.

            Bu ilimlerin birbirinden hiç farkı yoktur. Ben bunları biribirinden ayıramıyorum. Ya hepsini biliyorum, ya hç birini bilemiyorum. Diyen Bediüzzaman pek kısa zamanda Tarih, Matematik ; Fizik, Kimya ,Astronomi , Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Mesela 24 saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle ertesi gün Van Valisi Tahir paşanın konağında bir coğrafya öğretmenini ilzam eder ve yine aynı surette beş gün zarfında inorganik kimya ile ilgili kitabı hıfzederek Kimya muallimini ilzam eder. Hatta Matematikte “ Olasılık” ile ilgili yazmış olduğu harikulade eser Van ‘da bir yangında yanmıştır.

 

            Van Valisi Tahir Paşanın , Sultan Abdulhamid Han ‘ a yazdığı bir mektubunda şunları okumaktayız. 

           

            “Harikalar harikası bir zeka ve hafızaya sahip Bediüzzaman bütün Doğu Anadolu’da bir ilim ve irfan merkezi şeklinde bir insandır. Bütün ilmi müşkillere cevap vermektedir. Kendisi hakikaten Padişahımıza canı gönülden bağlıdır. İstanbul’da kendisine gösterilecek yakın alaka buralardaki bütün ilim talebelerini de minnettar edecektir.

 

            Bediüzzaman İstanbula geldiğinde Fatihte ki İslambol sokağında bulunan Şekerci Hanın da kalmaya başlamıştı. Bulunduğu hana şöyle bir levha astı:

 

            “ Burada her suale cevap verilir ! Her müşkil halledilir , fakat sual sorulmaz !”

 

            Bediüzzaman ‘ın bu müthiş ilanı İstanbulda dalga dalga yayılmıştı. Birçok talebeler , yüksek alimler gelerek , çeşitli sorular sormuşlardı. Hepside suallerine cevaplarını almışlardı.

 

            Evet Said Nursi bütün şark ve garp ulemasının sorularına cevap vererek müstesna bir şahsiyet olduğunu göstermiş ve ona haklı olarak Bediüzzaman denilmiştir.

 

            Asrın müceddidi Bediüzzaman bu harika ilmi ile dine hizmet ederek dinsizliğe karşı mücadele vermiştir.

 

 

İMAN KURTARMA HİZMETİNE NASIL BAŞLADI

 

            Bediüzzaman Tahir paşanın yanında bulunurken , neşriyatı ve bu arada gazeteleri takip ederdi .

 

            Geçen asrın sonlarında İngiliz sömürge bakanı William Gladstone , tarihler 1899 yılını gösterirken Avam Kamarasında elinde Kur’an ı göstererek yaptığı konuşmasında şöyle diyordu : “ Bu Kur’an müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalı Ya Kur’an ı ortadan kaldırmalıyız veya bütün müslümanları Kur’an dan soğutmalıyız.”

 

            Gazetelerdeki bu dehşetli haber üzerine Bediüzzaman bir volkan gibi kükremişti. Bu Bediüzzaman ‘ın hayatında ilk ve en büyük fikri inkılabı yaşadığı olaydır. “ Ben Kur’an ‘ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya gösterip ispat edeceğim” diye haykırdı.

           

            Evet Avrupa nın kafirleri bir türlü alt edemedikleri Türklerin güç kaynağının Kur-an ‘dan alınan ilham olduğunu çok iyi tespit etmişlerdi. Bediüzzaman bir an önce bu melun hedeflerine son verebilmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Doğunun durumunu çok iyi bilen Bediüzzaman Müslümanların iyi eğitilebilmesi Kur’an ın sönmez bir nur olduğunun  un anlatılabilmesi için yaşanılan çağa uygun olarak medreselerin ıslah edilmesi konusunda devrin büyüklerini uyarmaya çalıştı. Hatta Van da şimdiki manada bir üniversite açmak için çok gayret etti. Bu sırada 1. Dünya savaşı çıktı. Bediüzzaman Kafkas cephesinde mücadele ederken Ruslara esir düştü. Ancak belli bir süre sonra bir yolunu bularak esaretten kurtuldu.

 

            1918 2in Temmuz ayında  İstanbul’a gelen Bediüzzaman Osmanlı ordusunun adayı olarak en büyük İslam akademisi olan Darülhikmet ‘ül İslamiye ‘ye  aza olmuştu.

 

            Bu kuruluşta , istiklal marşı şairimiz katip olarak vazife yapıyordu. M.Akif ‘in Bediüzzaman’a çok hürmeti vardı.

 

            Fakat Bediüzzaman hüzünlü , gamlı, kederliydi...

 

            İslam halifesini temsil eden Osmanlı Devletinin savaştan mağlup çıkması nedeniyle İslam’a gelen darbelerden pek müteessirdi. “ ALEM-İ İSLAMA İNDİRİLEN HER DARBENİN , EVVELA KALBİME İNDİĞİNİ HİSSEDİYORUM. ONUN İÇİN BU KADAR SARSILDIM.” diyordu. 

 

            Bu yıllarda İstanbul İngiliz , Fransız ve İtalyanların işgali altındaydı. Bediüzzaman yayınladığı Hutuvatı sitte ismindeki eseriyle işgali kınıyor, “ Tükürün İngiliz haininin o hayasız yüzüne “ diyordu. İngilizler tarafından görüldüğü yerde vurulsun emri çıkarıldı. Bu arada tekrar tekrar Ankara’ya davet ediliyordu.

 

            “Ben siper arkasına giremem , burasını daha tehlikeli görüyorum “ diyerek , İstanbul’dan ayrılmıyordu. Fetvalarını yeni kurulan devlet taraftarı olarak yaptı. “İngiliz işgali altındaki halifenin fetvaları geçersizdir ve geri alınmalıdır.” Şeklinde yeni kurulan Türk Meclisi yanında olduğunu açıkca gösterdi.

 

            Daha sonra M. Kemalinde içinde bulunduğu kumandanların ısrarlı davetleri üzerine Ankara‘ya geldi. Ankara istasyonunda merasimle karşılandı. Mecliste zafer için , kurtuluş için dualar yaptı.

 

            Fakat Ankara’da kurtuluş için çalışanların , kendi kurtuluşları için İslami ibadetleri ve  namazı ifa etmediklerini üzülerek gördü. Mecliste bir beyanname yayınlayarak onları ALLAH ‘ın emirlerini yapmaya davet etti. Mebuslara namazın ehemmiyeti hakkında dağıttığı beyannameden sonra namaz kılanlara altmış kişinin daha katıldığı ve meclisteki mescidin yetersiz hale geldiği görüldü.

 

            Böyle bir gelişme olsa da Bediüzzaman memnun olmamıştı. Zira islamın asırlarca muhafızlığını yapmış bir milletin evlatları şimdi islamın ilk şartı olan namazı terk edebiliyorlardı. Bediüzzaman o zaman milletin ihyası , dinin ihyası için uğraşması gerekenlerin bu konuda hassas olmadıklarını görüyor ve bu büyük mücadelenin devlet adamlarının yardımı ile yapılamayacağını anlıyordu.  İşte Bediüzzaman birinci Said dönemi dediği  yani devlet eli ile imanı kurtarma düşüncesinde olduğu dönemden ikinci Said dönemine geçiyordu. 

 

            İkinci Said devrine geçişi , Bediüzzaman şöyle anlatıyor :

 

            “Dünya büyük bir burhan geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan batı cemiyeti içinde doğan bir hastalık , bir veba , bir tâun felaketi gittikçe kendi yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş Sârî hastalığa karşı islam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Batının çürümüş , kokmuş , tefessüh etmiş batıl formülleriyle mi  ? Yoksa islam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı ?Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini , küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor , imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya çalışıyorum...

 

 

            Bana ızdırap veren yalnız islamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler dıştan gelirdi ; onun için karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt , gövdenin içine girdi. Şimdi , karşı koymak güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz , çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan , kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse , iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım , yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşaketleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bin türlü meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali(geleceği) selamette olsa!...  

 

            Bu asırda ki imansızlık hastalığına karşı eski devirlerde yazılmış eserler tam yeterli gelmiyor. Çünkü eski devirlerde hemen herkes ehli iman(inanır) idi ; yazılan eserler sadece iman esaslarını sadece beyan ediyordu. İspata ihtiyaç yoktu. Fakat bu asırda aklın almadığı şeylere inanmayan mantığa uymayan her şeyi inkar eden insanlara hakikatler delilleriyle ispat edilerek anlatılmalıydı. İşte Bediüzzaman hazretleri R. Nur adlı eserlerinde iman hakikatlerini ispat metodu ile anlatmıştır. Bu eserleri okuyan yüz binlerce insan dinsizliğin her tarafa yayıldığı bir dönemde imanlarını kurtarmışlardır.

 

            R. Nur yazılmaya başlandığında Türkiye’de Kur’an öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklanmış , İslam Alimleri öldürülmüş ve susturulmuştur. Tekkeler , medreseler kapatılarak din eğitimi yasaklanmıştı. En küçük bir dini kitabın basılması ve yayınlanması yasaktı.okullarda din aleyhtarı öğretmenler tarafından dinsiz bir nesil yetiştirilmeye çalışıyordu. Komünizm medeniyetin gereği olarak anlatılıyor ve dinsizlik aşılanıyordu. İşte böyle bir devirde BEDİÜZZAMAN Hazretleri sürüldüğü Barla köyünde iman hakikatlerini anlattığı eserlerini binbir mahrumiyet ve takip içinde telif etmiştir. Yazdığı eserleri el yazısı ile gizli olarak çoğaltılmıştır. 25-30 sene içerisinde 600.000 cilt EL YAZISI ile çoğaltılmıştır ki ; bu fevkalade bir rakamdır. Çoğaltılan bu eserler köy köy götürülmüş iştiyaklı insanlara ulaştırılmıştır.

 

            YAŞADIĞI DÖNEMDE ANLAŞILAMADI

 

            Bediüzzaman  hayatını iman ve kur-an yoluna adamış gerçek bir kahramandır. Onun her an ALLAH davası ile dolup boşaldığını anlatan bir çok olay vardır. Evet Onun ALLAH ‘ı anlatma yolundaki kendini adamışlığını Van kalesinden ayağı kayarak yuvarlanırken hadiselerin diliyle görelim :

 

            Bahsini ettiğimiz bu durum Risale-i Nurda şöyle geçmektedir:

 

            "Van kalesi iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir. Eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. İki ayağım birden kaydı. “

 

            tam uçurumdan düşeceğim sırada ;

 

            “Ah davam! “diye bağırmışım.

 

            Bediüzzaman ‘a has , Bediüzzamanı ifade eden bir haykırıştır. Çünkü yapılacak daha çok iş vardır iman davası yolunda...

 

            Görüyoruzki Bediüzzaman ölüm anında bile kendisini düşünmüyor , davasını ve gayesini düşünüyor. Kurtarmak istediği müslümanların , insanların imanını düşünüyor. Davası için , gayesi için keni canını bile hiçe sayıyor.

 

            Onun tek gayesi vardı dine hizmet etmek. Hiçbir zaman Kur’an hizmetinden menfaat beklememişti. Hatta talebeliğinde bile buna dikkat etmişti. Siyasete girmemiştir. Siyaseti dinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.

 

            İman hizmeti yolunda evlenmeyi bile unutan ve bütün mal varlığını sırtında taşıyabilecek kadar dünyaya önem vermeyen Bediüzzaman devrin devlet adamları tarafından anlaşılamamış veya anlaşılmak istenmemişti. Zira bizzat M. Kemal tarafından teklif edilen :

 

            *  şark vilayetlerine umumi vaizlik(doğu illerinde vaizlerin sorumlusu, genel vaiz)

            *  milletvekilliği

            *  bir köşk

            *  üç yüz  lira maaş (1999 rakamları ile 3.5 milyar lira)

 

            evet o bütün bu teklifleri elinin tersi ile itmişti . çünkü o dünyayı değil ALLAH ‘ın rızasını istiyordu.

 

            Bediüzzaman dünya ile böyle ilgisizken ona türlü işkenceleri reva görüyorlardı. Zira bu durumu Bediüzzaman şöyle anlatır :

 

            “ Beni nefsini  kurtarmayı düşünen hodgam(bencil) bir adam mı zannediyorlar ? Ben , cemiyetin(toplumun, insanlığın, sosyal hayatın) imanını kurtarmak yolunda dünyamıda feda ettim, ahiretimide. Seksen küsür senelik bütün  hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum . bütün ömrüm harp meydanlarında , esaret zindanlarında , veyahut memleket hapishanelerinde , memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa , görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm ; bir seseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan(insanlarla görüşmekten) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.zaman olduki hayatdan bin defa ziyade ölümü tercih ettim . eğer dinim intihardan beni men etmeseydi  , belki bu gün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

 

                                   ZULÜM....ZULÜM

 

       Emirdağ’ın bozkırında, Kur’anın ebedi nurlarını anlatmaya çalışan Bediüzzaman, burada da tevkif edilerek Afyon hapishanesine sokulmuştu.

Bediüzzaman’ın Afyon’un soğuklarında sobasız, buz gibi, büyük hapishane koğuşunda yapayalnız ölüme terk ediyorlardı. Bediüzzaman’ın sobasını yakmak, kendisine yardım etmek isteyen talebelerinden Mustafa Sungur ve Zübeyir Gündüzalp hocalarının yanına yanaştılar diye, saatlerce, hem de ayaklarının altı patlatılıncaya kadar, zalim gardiyanlar tarafından falakaya yatırılıyorlardı.

Ama ne üstad Beiüzzaman yılgınlık gösteriyordu nede talebeleri. Zira Nur davalarının fedakar Avukatı Bekir Berk Nur Talebelerine ‘Sizimi savunayım, Davanızı mı?’ diye sorduğunda hapisteki zor durumlarına rağmen; ‘Biz burada yıllarca kalmaya razıyız. Siz bizim davamızı müdafaa edin’ diyecek kadar samimi ve fedakârdılar.

Büyük bir İslâm alimini ‘Kur’an okuyun, namaz kılın, ahlaklı olun, vatana-millete hizmet edin’ şeklindeki derslerinden dolayı, acı zulümlere uğratıyorlardı.

Afyon’daki dehşetli zulüm altında Bediüzzaman şöyle diyordu:

“Belki hayatta kalamayacağım, BÜTÜN MEVCUDİYETİM VATAN, MİLLET, GENÇLİK VE ALEM-İ İSLAM VE BEŞERİN(insanlığın) EBEDİ(sonsuz) REFAH VE SAADETİ(mutluluğu) UĞRUNA FEDA OLSUN. Ölürsem, dostlarım intikamımı almasınlar!”

Bediüzzaman, bütün zulüm ihanetlerden sonra, 20 Eylül 1949’da ceza müddetini hapishanede tamamlayarak tahliye edildi.

Bütün hapishanelerde mahkumlar resmi mesai saatlerinde tahliye edilirken, Afyon hapishanesinden Bediüzzaman’ı fevkalâde bir görüntü ile karşılamaya hazırlanan halkın yönelmesine engel olmak için, şafak vakti tahliye etmişlerdi.

Ama Bediüzzaman  mücadelesine devam ediyor hiçbir güç onu Allah’ı anlatmaktan geri durduramıyordu. Zira kağıdın sokulmasına izin verilmeyen Denizli hapishanesinde en ağır şartlarda kibrit kutularına yazdırarak “Meyve Risalesini” ortaya çıkarıyor ve bu sayede bir çok kimsenin imanının kurtulmasına vesile oluyordu. Onun hayatının gayesi iman kurtarma idi. Gayesine uygun bir hayat yaşadı.

23 Mart 1960 Çarşamba günü, İslâm dünyasında bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin idrak edildiği gece Bediüzzaman, Urfa’da İpek Palas Otelinin yirmi yedi  numaralı odasında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu.

İslamiyet’e adanmış, her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzetiyle yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında evsiz-barksız... Rahat yüzü görmeden... Ama her an  Allah(c.c) ile, Resulullah(sav) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...

İman hizmeti yolunda her türlü hapis, sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi, bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

“ÜMİTVAR OLUNUZ. ŞU İSTİKBAL(gelecek) VE İNKILÂBÂTI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SEDÂ(ses), İSLÂM’IN SEDÂSI OLACAKTIR...”

 

 

RİSALE-İ NUR VE DİL

 

Bediüzzaman Risale-i Nur’da ana dilimiz türkçeyi , Kur’anın dili arapçayı ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde sıkça kullanılan Farsçayı birleştirmiştir. Dilin geçmiş ile günümüz arasında bir köprü olduğu ve geçmişteki kültür anlaşılmadan yeni bir medeniyet kurmanın mümkün olmayacağı gerçeği hatırlanırsa Bediüzzamanın bu konuda ne kadar isabet ettiği daha iyi anlaşılır. Şimdi dilide böyle bir üslub kullanılmasının nedenlerini ve bu kitapları niçin okumamız gerektiğini özetlemeye çalışalım.

 

1-) Bediüzzaman hazretlerinin NURLAR’da kullandığı dil ; 1925- 1930 ‘larda en basit halk dili olup köydeki tahsil görmemiş insanın bile rahatça anlayabileceği bir dildi. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca Türk Dil Kurumunun başında bulunanlar ve basın yayını elinde tutanlar Türkçeyi sadeleştirme adı altında yüzyıllarca bizim dilimiz olmuş mana yüklü kelimelerei atarak nesliler arası iletişim kopukluğunu meydana getirmişlerdir.  Şimdiki İngilizcede Adana kelimesi bile geçerken biz ise sadelik adı altında dilimizin malı olmuş kelimeleri yok ettik. 50-60 sene önce yazılmış eserleri okuyup anlayamamak dünyada görülmeyen bir hadisedir. 

 

Öyle ise asli ve milli dilimizi tekrar anlayabilmemiz için bu eserlerin okunması lazımdır. Öncelikle eserler bir defa okunmalı aşinalık(alışkanlık) kazanıldıktan sonra sözlük kullanımı ile dilimiz zenginleşecek dilimiz zenginleşdikçe kültürümüz pekişecek böylece geçmişi daha iyi anlamış olacağız.

 

2-) Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tıp terimleri ile öğrenilebilir. Anlamıyorum diyerek tıptaki bir yığın Latince kelimeyi atarsak tıp ilmini öğretemeyiz. İngilizce öğrenebilmek için çok ciddi çalışmak, okumak ve kelime öğrenmek gerekmektedir. Mühendisliğinde kendine göre bir yığın teknik terminolojisi vardır. Dini ilimlerinde kendine göre terminolojisi vardır.

            Risale-i Nur Kur’an dan ilham alınarak yazılmış bir kitaptır. Günümüzde Kur’anın nasıl anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. İnsan Kur’anı dolayısıyla islamı öğrenmekle ahiretini kurtarır. Evet günümüzde insanlar hayat standartlarını biraz daha iyileştirmek için aylarca hatta yıllarca uğraşarak yabancı dil öğrenmektedirler. Fani(geçici) dünyada rahat edebilmek için gösterilen uğraş baki alemde cenneti kazanmak için gösterilirse bu eserler bu eserler çok ama çok kolay anlaşılacaktır. Kaldı ki Risale-i Nur’da ki dil bütün bütün yabancı bir dil değildir. Belki bir miktar okunduktan sonra anlaşılacaktır.

 

            3-) Bu eserleri 7’den 70’e herkes , ilkokul talebesinden , üniversitedeki profesörlere , köydeki çobandan , din alimlerine kadar her seviye ve yaşta insan okumaktadır. Bu kadar geniş dairedeki insan kitlesinin bu eserlerden faydalanabilmesi, bu eserleri okuyarak seviyesini artırabilmesi, ancak zengin bir dil kullanmakla olabilmiştir.

 

            Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Bu eserler yazılırken Bediüzzaman’ın Kur’an dan başka hiçbir kaynağa başvurmadığına tarih şahittir.

 

            Mehmet Akif’in :

 

            Doğrudan Kur’andan alarak ilhamı

            Asrın idrakine(anlamasına, anlayışına) sunmalıyız islamı

 

            Mısralarında ifade ettiği islamı anlatma Kur’andan alınan ilhamın kullanılması Risale-i Nur ile gerçekleşmiştir. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet’in icad ettiği havan topuyla şimdi savaşa gidilmez. Onun gibi Risale-i Nurlar bu zamanda hakikate insanları takava ve ibadet yerine ilim yoluyla ulaştıran en kısa bir vasıtadır. 

 

            Evet kaynağı Kur’an olan ve hayatında Allah rızasından başka hiç bir şey düşünmeden yaşayan Bediüzzaman tarafından yazılmış eserdir Risale-i Nur. Kaynağı Kur’an olan bir eskiden kırk senede çıkılan iman hakikatlerine bir anda çıkarabilen bir eser elbette tekrar tekrar okunmaya layıktır.

"İman hakikatlerinden bir mes'elenin anlaşılmasını, binler ezvak(manevi zevkler) ve mevacid(kendinden geçme) ve keramata(kerametlere) tercih ederim." İmam-ı Rabbani

            Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin(yolların) ulaşılabilecek son noktası, iman hakikatlerinin vuzuh(açıklanması) ve inkişafıdır(anlaşılmasıdır)." İmam-ı Rabbani

 

            Halbuki risale-I nurda iman esasları tarihte hiç bir alimin açıklamadığı şekilde bu asırdaki ihtiyaca gore ispatlanmıştır. Dahi bir çok alimin ve İbni Sina vb. Dahilerin Nakildir yani Kuranda geçtiği için inanırız, ama akıl onda yol bulup ispatlayamaz dediği öldükten sonra dirilmeyi bile iki kere iki dört eder derecede kesin ispatlamıştır. Hatta insanın aklına takılabilecek her konuyu bile….. Bu zamanda yaşayan her insanın ekmek gibi bu eserleri bilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü en çok bu zaman da iman esaslarına saldırı olmuştur. Hemde bilim adına.

 

Bu sitede İman esaslarının ispatlarından bir demet Risale-i nurdan çıkarılarak yazılmıştır.

Ispatlar için  ana sayfaya bakabilirsiniz:

ALLAH VARDIR ?

ALLAH BİRDİR?

PEYGAMBERLER

MELEKLER

AHİRET(ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME)

KİTAPLARA İMAN VE KURANI KERİM

İLAHİ PROGRAM KADER

(“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise "said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.Devir şahıs devri değildir, hakikat devridir". "Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. O'nu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sâir hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir...

Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğim bir hakikatı müdâfaa değil, âlerre'si vel'âyn kabul ederim." Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.

Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. (Bediüzzaman Said Nursi) Evliyalar istiğrak hallerinden dışarı çıktığında belki bir çok şeye masum olduğu halde tövbe ederek gitmişse ona iftira edenler nasıl gidecek? Tabi ki istiğrak hallerine dikkat etmek gerekir. O vakitlerde bu şahısların yazdıkları ve dedikleri o an akılları başlarında olmadığından sorumlu olmayabilirler. Fakat akılları başlarında olanlar sorumludurlar.

Ayrıca bu tefsirler insanları Kur'ana, peygambere, namaza yönlendirip başlatıyor. Niçin namaz kıldığını, oruç tuttuğunu vb. öğrenip iman Kuran hizmetçisi oluyor.

... Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz,

cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz )

 

aşağıya din ve tarih yazımı tekrar ekliyorum

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Hatayda bulunan GÖBEKLİ TEPE bile bir ibadethanedir. Hatta insanların toplayıcılık döneminde olmasına rağmen insanları birleştiren tapınak yaptıran ibadethane olması ne ilginç? Yani yerleşik hayat ve toprak sınırı hukuk yanında dini oluşturdu demek tezi gitti gidiyor nokta com:)

Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Tamam uzaydan da olsa belki evrenin yaratıcısı o vahyi uzaydan getirdi belki melek vebenzeri farklı yaratıkda olsa ihtimaller aynıdır. Ayrıca TEK TANRI İNANIŞI YANINDA bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc) ya da her ne diyorlarsa O'dur.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbeklitepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. Sünni İslam kaynaklarına ve yorumlarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

(

ALTINCI: Yüce Rabbimizin Nasılki bir çocuk kendi yürüyebiliyorsa aklıyla gerçeğe ulaşabiliyorsa anne babası ona müdahale etmemesi gibi “yürü be koçum” demesi gibi peygamber gönderilmesinin pek övünülecek bir şey olmadığını göreceksiniz. Kimi toplumlar akılla gerçeği adaleti bulmuş insanlık seviyesine ulaşmış. Vb. Kimseye tahdit getiremezsiniz. Milletin ne dediğinin kıymeti harbiyesi yok. Siz bir yaratana bağlandıktan sonra algınızı kurgunuzu hangi minhalde yürütürseniz yürütün. Felsefeyle harmanlayıp götürün. Başka türlü yapın.

    Sorulan soru şu: Peygamberler neden hep ortadoğuya geldi. Bir kere konuştu yaratan. Bizi mahkum etti sınırlı sayıda ayetin içeriğine. Zaten millette bunu daha işin içinde çıkılmaz hale getirmiş. Beni buraya niye mahkum ettin ey yüce yaratan? Tanrı o gün konuştu niye daha konuşmuyor?

                          Tarihte peygamberlik konusuna bakabilirsiniz. İnsanları nasıl soyut olanı somutlaştırdığını hatırlatırım. İnanışlar soyuttan sommuta da gidiş tarafı olduğunu. İnandıklarını görmek isteyip tanrıyı putlaştırmaya ve canlı cansız aracılar koyduklarını..Burada ondan bahsetmeyeceğim. Ayrıca ipek ve baharat yollarıyla ticari malzemelerin yanında büyük dinlerin yayıldığı -ki o zamanın televizyonu, interneti haberleşme ağı- noktasınada değinmeyeceğim. Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, inkaların İNTİSİ,  BRAHMA, vb. Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..  günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi.. bu konuyada girmeyeceğim. fakat önemli bir bakış açısına bakalım..

    Cevap: Kim mahkum etti ki seni ya? Hiç öyle bir angajman yok. Benim hiç öyle bir rahatsızlığım yok.

                Kardeşim Ortadoğu geleneklerinin, Sâmi ırklarının Tanrıyla insanlığı buluşturma alışkanlıkları antropolojik olarak peygamberlik müessesesi üzerinden oluyor. Bunun antropolojik bir kökeni var yani kültürel bir geçmişi var, arka planı var. Batı dünyasında da böyle bir alışkanlık yok. Onda da yani batı da da bilgelik, filozofya, akılcılık yani ordan götürüyor işi. Uzak doğuya bakıyorsunuz. Şamanı var, kamı var, dede korkutu var. Aşağıya iniyorsun Bilgeleri var, Tao su var, konfüçyusu var, şusu var busu var..Demek istediğim her coğrafya her kültür iklimi yukarıyla yani iyiliğin kaynağıyla buluşmayı farklı şekillerde gelenekleştirmişler. Ortadoğu ve Sâmi  ırkları bunu "peygamber vahy" diye ifade etmiş. Bizde buraya coğrafyaya yakın düştüğümüz için Talas savaşından başlamak üzere itişirken kakışırken biz de bu dairenin içine girmişiz. İyilik  Kuranı Kerimin ihdas ettiği ve insanlığa armağan ettiği bir şey değildir. Dinin bize vaaz ettiği ahlaki değerler..Bunlar her  kültürde, her kadim coğrafyada, her insanlık ailesinin sağduyusundan, vicdanından ve iyiliğin kaynağı yaratansa onunla bişekilde gönülbağı, zihinbağı, duygubağı kurarak bişekilde zihinlere yansımıştır.  Birisi bunu felsefe kitabı olarak yazmış, birisi başka türlü yazmıştır..Bak batı felsefesi derler bütün hepsi modern felsefe dahil "eflatuna" düşülmüş bir dip nottan ibarettir.. Zamanında büyük büyük adamlar gelmiş çerçeveyi paradikmayı kurmuş gitmişler ya..Şimdi Tanrı uzakdoğuda ya da ortadoğuda o coğrafyada Hz. Muhammed üzerinden bir kez daha adı üstünde "zikir" diyerek iyiliği hatırlatmış..Hangi ölçüde hatırlatmış? O toplumun muhayilesi, idraki, anlayışı çapında hatırlatmış. Sözünü bak Kuranı kerimin kendini en temelde vasfedecek nitelemesi "arabilik"tir. "Tike ayetül kitap inna enzalnahu kurânen arabiyyen lealleküm teğgilûn-Bu kitabın ayetleridir yani Allah katındaki kütüpten inen, kaynaktan inen ayetlerdir. İşte bu ayetleri biz şimdi de Muhammed arap olduğu için onun diliyle tercüme ediyoruz. Yani dolayısıyla bu seferde bunu  siz anlayasınız diye arapça indiriyoruz" Siz dediği arapça indirdikte sizin anlamanız arasındaki doğrudan bağ arap toplumunun muhayyilesine uygun şekilde indirdik demek..Mukatil diyor ki "deveye bakmazmısınız" diyor "file bakmazmısınız" demiyor. Niye? Yok o coğrafya da da onun için demiyor. Ya da kangru demiyor. Senin coğrafyanda fil varsa sen ona bakıp anlarsın, ya da ne varsa. Deve dedi diye illa deveye abanmanın deveye fokuslanmanın bir anlamı yok. Bunu deve örneğinden götürelim başka konulara başta sosyal konulara da teşmil edebiliriz.

                Yâni bu noktadan Kuran bir işaret fişeğidir, bir aydınlatma fişeğidir. Aydınlatma nispeti kendi indiği çağda bir erken aydınlanma olarak görülebilir. Fakat aydınlanmanın nihai yani son sınırları asla ve kata değidir. Aydınlanmaya dair bir yön gösterici fişektir. Dolayısıyla şimdi Kuranı anlama söz konusu olduğunda Aristonun örneğinden gidelim "Anlama konusunda Köpekle İnsan arasındaki fark  şudur der: Köpek bir parmak uzatıldığında direkt parmağın ta ucuna bakar, insansa parmağın ucuna değil parmağın gösterdiği yöne bakar. Parmağın ucuna bakarak Kuran anlarsanız bu sorunun cevabını bulamazsınız. Parmağın ucuna bakmayacaksınız Kuranın bir yön göstermesi var. İnsanoğluna söylenecek söylenmiş, o alışkanlık yani kültürel sami alışkanlığı içinde söylenmiş. Bir tip Allah tarafından görevlendirilmiş bir mesaj gelmiştir. Ve bizde şimdi o mesajın aydınlatma fişeğinden alınacak işaretleri ve köşe taşlarını alıp, insanlığın rüştüne olgunlaşmasına kani olduğumuzda yani ikna olduğumuzda alıp başınızı ya da başımızı gidebilirsiniz. Bu saatten sonra eğer niye konuşmuyor diyorsanız aslında bunu bir soru olarak değil bir imkan olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. E size güvenmiş, reşit olduğun demiş, Siz ya yapasınız yok, israiloğullarının inek kesme hikayesindeki gibi kesesin yok rengini soruyorsun, kesesin yok yaşını soruyorsun, kesesin yok başka bişeyini soruyorsun...gibi bir şey ise muradın cevap yetişmez. Yok hakikati anlama, arama, bulma  yolunda mesafe almak yürümek ise arkadaşım peygambere meygambere daha ihtiyaç olmaması senin için bir kıvanç meselesi olması gerek. Demek ki "sen Allahın böyle doğrudan ensesine tokat atmak ihtiyacı duyulmayan, artık söyleneni anlayabilecek olan, kendi ayakları üzerinde durabilecek olan, aklı erginleşmiş olan reşit olmuşun işte..yürü git koçum:) yürü kim tutar seni..

          Cebindeki üç liranın bir lirasını paylaşmak için zülkarneyn kıssası okumana gerek yok. Dön dolaş şu kitabın başına üşüşüp işkencede etmeyin artık. Rahat bırakın işinizi gücünüzü yapın.:) Yorucu olmayın. Bu anlayasım yokta anlamak istemiyorum sorunuyla karşı karşıyayız sanki:) Yerim dar meselesine çevirme:)

         Deve ve fil örneği gibi şimdide sosyal bir işaret fişeği örneği: Tanrı cariyecilik getirmedi o toplumda hazır buldu ve zorda kalırsanız cariyelerinizden evlenebilirsiniz dedi fakat unutmayın işaret fişeği gibi araya "ben sizin kölemi hür mü olduğunuza bakmam dedi Bu kısımdaki "benim katımda takva önemli hürmü kölemi olmanıza bakmam demesi işaret fişeğidir.Ya da mekke döneminde köleciliği tamamen kaldırması vb. gibi.. bla bla..

"Kuranın mesajına sadakatten anladığım şudur: Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..Yoksa siz hiç düşündünüzmü HAY ne demek. Bugün sünniyim diyen insanların tanrıya ait algıları tamamen agnostiktir. Tamamı agnostiktir. Gnostiklerin çoğu ise yani bilinebilir olduğunu düşünenlerin çoğu tanrıyla kendi özel duygu dünyasında mahrem olarak ilişki kuran ve tirmizideki hadis uyarınca “Kulum beni nasıl kavrıyor nasıl zannediyorsa nasıl idrak ediyorsa ben oyumdur” “ene ınde zannı bi” anlayışı daha sıcak. Tanrı öncelikle eserlerinden tanınır ve sıcak ilişki bire bir kurulur..Buradaki hikmet ise “Din güzel ahlaktır” da saklıdır. Yani “komşusu açken tok yatan bizden değildir, ya hayır söyle ya sus, sağ elin verdiğini sol el duymasın, böbürlenme, fitne yapma, iyilik yap vb. bla bla.."

      ***

1.      İbni haldun dediği gibi din toplumsal gelişmelerdeki, ilerleme ve gerilemelerdeki tek sebep olamaz ve değildir. Sadece sebeplerden bir tanesidir. Etken çoktur.

**        ***

2.      Ayrıca din her şeye maydanoz olmamlı ve olamaz. Örneğin suyun temizlik şartları yahu gönderirsiniz tahlile iş biter. Kadının iddet bekleme süresi hemen bir sidik tahlili vb. iş tamam. Diyanet uzunca zaman ev almak için kredi kullanamazsın derken sonra kullanabilirsin dedi. Ve bu nedenle ev alamayan emekli olmasına rağmen “faiz almak Allaha ve rasulüne savaştır” denilerek ev sahibi olamayan insanları gördük. Halbuki akılla yorumlandığında o ev rahatlıkla alınabilirdi. Hz. Ebu bekirin zekat vermeyenlere savaş açın ayeti olmamasına rağmen savaş açması yani devlet vergisi için, Hz. Ömerin iran ve suriye topraklarını beşte bir oranında ayet orda durmasına rağmen dağıtmaması ve hepsini devlete vermesi, kalbi islama ısındıranlara da ayette olmasına rağmen ve peygamber uygulamasına rağmen vermemesi, ayette ehli kitapla evlilik izni olmasına rağmen döneminde yasaklayıp hatta evlenmiş olan hz. Osman hz. Ali ehli kitap eşlerini boşalltması, barış aylarında ayette olmasına rağmen her islam devlerinin savaşa devam etmesi vb. nasih mensuh uygulamaları gibi..Bize gösteriyorki bu durum: hayat metin merkezli yaşanmaz ve yaşanmamalı. Danışılarak, meşveret yapılarak, akılla bilimle tartışmayla doğru yanlışı bularak ve şartlara göre bu doğru yanlışı değiştirilerek doğal olarak yaşanmalı..bla bla bla

 

 

YEDİNCİ: Din adamlarının tanrıcılık oynama yollarıyla, dine ve başta namaz olarak, ibadetlere eklemelerle, zorlaştırmalarla, başta namaz olarak ibadetleri işkence haline getirmeleriyle, haram olmayan her şeyi haramlaştırmalarıyla, kendilerini ilah yerine koymalarıyla(bir çeşit ruhban sınıfı oluşturmaları) dini insanlara işkence aleti haline getirdiklerini yani karl marx ın o sakalı boşuna koyvermediğini anlayacaksınız. Kendi görüş arzu ve isteklerini ayrıca kendilerine itaat ettirmek için manevi makamları kullandıklarını insanları kendilerine köle haline getirdiklerini göreceksiniz. Yani kendilerine itaati Tanrıya itaat şekline sokduklarını..

)

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

 

Bir hikaye arası ile gülüp düşünelim, sonra konuya devam edelim

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz. İhtiyaç duyulan yerlere ise çok gönderilmiş diye düşünebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler ve tevhid inanışı her devirde, her yönde(kuzey, güney, doğu batı, hint, çin, iran, her tarih) olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

(Göbeklitepeden önce Konyadaki Çatalhöyük ilk yerleşme merkezi olarak biliniyordu. Bundan onbin yıl öncesine dayanan Çatalhöyük, insanların ilk yerleşik hayata geçtiği, tarımın yapıldığı, ateşle yemek pişirildiği, evlere çatılarından girilen yani kapıları çatılarında olan, ölülerini alt kata eşyalarıyla gömen toplu yan yana evlerin ve insanların olduğu bir yerdir. İnsanların hukuğa ve dine de ilk geçtikleri yer olarak düşünülüyordu. Çünkü insanlar yerleşik hayata geçince, ekim dikim yaptıkları toprak sınırları için hukuk başladı, bir de din inanışı ve ibadethane başladı denilmektedir. Evet insan ormanda yalnızken gece Tarzan gibi bağırıp çığlık atabilir. Ama toplu yaşıyorsa bunu yapamaz ve hukuk, kanun vb. toplu yaşama geçişle daha belirgin başlamış olabilir. Hatta din konusunda daha ileri gidip insanlar her şeye(dağa, rüzgara vb.) tanrı diyeceğimize bir tanrı var diyelim dedikleri iddia edilmektedir.
Fakat bir ibadethane olan GÖBELİTEPE 13. Bin yıl öncesine dayanmasıyla insanların yerleşik hayata bile geçmeden daha toplayıcılık döneminde bile dine inanca sahip olduğunun görülmesi bütün tarihi tezleri değiştirdi. Yani din insanın olduğu her dönemde vardı ve varlığı saf öz evrensel. Öyle Celal Şengörün dediği gibi lavları boğa sanıpta tapınma tanrılaştırma olayı kadar basit değil. Çünkü o büyük boğalara tanrı deselerdi GÖBEKLİTEPE onları yenmiş iskeletleriyle dolu olamazdı. Çünkü insanlar çizgiden çıkıp taptıklarını ya da tapınmaya başladıklarını yemezler. Ayrıca orada tavus, yılan, küre taşıyan akrep, güneş tutulması gibi onlarca hayvan figürleri var. Hilal şeklinde ay figürü bile var. Gerçi bu simgeler her neolatik çağdada görülmektedir. Tibette, hintte, çinde, islam kültüründe, mısırda, hiristiyan, yahudide rastladığımız simgeler namaza benzerde dahil. Göbeklitepe gibi o döneme ait mısır farklı yerlerde 20 adet var. Hepsi aynı yöne yani güneye bakıyor. 12 simgeli işaretler, o boğa da bir burç adı.  Hindistanda ineği kutsayanların onu yemedikleri vb. gibi.. Ayrıca tamamen sümer, hitit, hatta bugünkü alevi 12 imam vb. her kültürle bağlantılı. çatalhöyük te de mısırda da aynı simgeler. Sümer tabletlerindeki tanrı tektir yazıtlarını da unutmayalım..Tabiki her zamanda her türlüde sapmalı inanışlar çok tanrıcılık görülür. Sümer de de sapanlar 12 tanrıcılığa girdi. Onlarda 12 imam gibi 12 kutsal gördükleri, soyuttan somuta giderek aşırı övgüden tanrılaştırdıkları büyükleridir. Boynuz ise tevrat, hiristiyanlık, ilk çağdaki bütün kadim geleneklerde var. A harfi bile boynuzlu boğadan gelir. Be harfi bile arapçada boynuzdur. Hayat enerjisi..Ayrıca inek vb. her şeyiyle eti, derisi, ayaktınakları, boynuzu bile insanın menfaatine faydasına kullanılabilinen bir havandır. Yılan konusuda ...Neyse bu konuda din ve tarihle ilgili diye ekledim. Sonra bu paragrafa devam edeceğim)

 

 

 

“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır(delil)” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.

Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz, cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz