-1-

BALTAYI BİLEMEK

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahlari erkenden kalkiyor, agaç kesmeye basliyormus, bir agaç devrilirken hemen digerine geçiyormus. Gün boyu ne dinleniyor ne ögle yemegi için kendine vakit ayiriyormus. Aksamlari da arkadasindan bir kaç saat sonra agaç kesmeyi birakiyormus. Ikinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya basladiginda eve dönüyormus. Bir hafta boyunca bu tempoda çalistiktan sonra ne kadar agaç kestiklerini saymaya baslamislar. Sonuç: Ikinci adam çok daha fazla agaç kesmis. Birinci adam öfkelenmis: “Bu Nasıl olabilir? Ben daha çok çalistim. Senden daha erken ise basladim, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla agaç kestin. Bu isin sirri ne?” Ikinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: “ Ortada bir sır yok.. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir. “Kendimizi gelistirmek, baltamizi bilemektir. Kendimize zaman ayirip, yasamimizi objektif bir bakisla gözden geçirmektir. Zayif buldugumuz alanlarimizi gelistirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir kosuldur. Delhi’deki ünlü tapinakta Sokrat’in su sözü yer alir: “Insan Kendini Tani.” Kendini tanimak, su anda oldugumuz noktayla olmak istedigimiz nokta arasindaki yoldur. Kendini tanimak, kendimizi Nasıl gördügümüz ile baskalarinin bizi Nasıl gördügü arasinda fark olmamasi anlamina gelir. Bireysel ve is yasamimizda basarili, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamizi bilemek için kendimize zaman ayirmaliyiz.

****

****

Buda öğretilerinde, eski Hint söylencelerinde yer alan "kör adamlar ve fil" hikayesi, genellikle bütünü kavrayabilme amacıyla anlatılır.

Altı kör adam vardı ve öğrenmeye çok hevesliydiler.
Nasıl olduysa "fil" diye bir canlının olduğunu duymuşlardı ancak nasıl bir canlı olduğunu bilmiyorlardı. Fil denilen bu canlının neye benzediğini öğrenebilmek için birisine danıştılar. Danıştıkları kişi "Filin vücuduna dokunarak nasıl bir canlı olduğunu öğrenebilirler" düşüncesiyle kör adamları filin yanına götürdü.
İlki file yaklaştı ve dokunma fırsatı bulamadan karnına çarpıp "Tanrım bu fil, duvardan başka bir şey değil" dedi.
İkinci dişine dokunup ve kararını verdi, "Bu şey oldukça düzgün, sivri ve yuvarlakça. Fil denilen şey, mızraktır aslında".
Üçüncü hayvana sokulup kıvrımlı hortumunu tutunca zekice atıldı, "Anladım, fil olsa olsa bir yılandır".
Dördüncü, filin dizine sürünce elini, "Ağaçtır" deyip, sabitleştirdi fikrini.
Beşinci, kulağına erişip şöyle söylendi: "En kör adam bile ne olduğunu bilir, fil yelpazedir".
Altıncı, filin çevresinde taranırken tesadüfen kuyruğuna dolanıp, "Anladım bu fil düpedüz bir halattır", sonucuna vardı.
Bu altı kör adam, her biri kendi fikrinde, katılaşan ve ısrarlaşan bir kavgaya tutuşurlar.
Her biri düşüncelerinde kısmen haklı ve aslında her biri kesin yanlış.

Not:
Bütünü kavrayamamış insanların düşünceleri, inançları ve yaptıkları kendilerine doğru görünse de aslında kesinlikle yanlıştır.
Her insan gerçeği, kendi bakış açısıyla değerlendir, kendini haklı görür ve fikirlerini sabitleştirirse inancı da o doğrultuda olmaya başlar ve yanlışa gider.


Bütünü kavrayabilmenin yolu, tek bir bakış açısıyla bakmamaktır.

Peki ya sizce??

****

“Meselâ, HER çeşit mücevherlerden içinde bulunduran ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit mücevherin bahsini işittiğinde, onların buldukları mücevherin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını hayal eder. Diğeri küre şeklinde bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve bunun gibi, her birisi definenin esas müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruatından(ayrıntılarından, kalıntılarından) olduğuna inanır. Mesele bu şekle girmekle muvazene(ölçü, gerçeklik) kayıp ve tenâsüp(gerçeğe uygunluk) kaybolur. Sonra meselenin hakikatini keşif ve izah için tevilât(yorumlamaya) ve tekellüfata(yorumda zorluğa) başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehab eden(giden) olur.”__Said Nursi

 

-2-

SEVGİ NEDİR?

Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır? ’’Bakin göstereyim’’ demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gerçeğe indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış.Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kasıkları denilen bir metre boyunda kasıklar. Ermiş bu kasıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye birde şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine simdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. Buydun deyince, her biri uzun boylu kasığını çorbaya daldırıp,sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan iste demiş ermiş, 'Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı, düşünürse, o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima .

 

KAHVENİN TADINI ÇIKARMAYI UNUTMA..

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler :
‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.
Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında.
Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. !
Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer, is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.
Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.
Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.
Kahve Tadında Hikayeler

 

MUTLULUĞUN PEŞİNDEN GİTMEK:)

500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna adını yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı.
Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu.

5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı.
Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu.

Konuşmacı dedi ki: "Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur...mutluluğun peşinden gitmek."

 

 

Ağaca Bağırmak

Solomon adalarında yaşayan yerlilerin ilginç bir ağaç kesme yöntemi olduğunu biliyor muydunuz? Elektronik testere gibi teknolojik nimetlerden mahrum olan yerliler, baltayla kesemeyecekleri kadar kalın bir ağacı üfleyerek deviriyorlarmış… Evet, yanlış duymadınız, üf-le-ye-rek. Baltayla deviremeyeceklerini düşündükleri ağacın karşısına hep birlikte dizilip bir ağızdan ağaca kötü sözler fısıldıyorlarmış. Bunu yaparken her bir ağacın içinde bir ruh taşıdığına inanıyorlarmış. Kötü fısıltıların bu ruhu güçlendirip ağacı terk etmesini bekliyorlarmış. Ve haklı da çıkıyorlarmış. Bir süre sonra ağaç kurumaya yüz tutuyor, ardından da devriliyormuş…

İnanamayabilirsiniz… Ancak Solomon adası yerlilerinin ağacın içinde farz ettiği ruhun insanlarda da olduğuna bir inanabilsek… Ve onları baltadan çok kötü sözlerin devireceğine…
Söz baltadan daha yaralayıcı olmalı…

 

 -3-

BEYAZ AT VE HÜKÜMDAR

Hükümdarın birinin beyaz bir atı varmış. Hükümdar, bu atını çok severmiş. Bir gün bütün maiyetinin ("kendi adamlarının") hazır bulunduğu bir sırada: - Bu beyaz atımın ölüm haberini getirenin kafasını uçurabilirim. Çok dikkatli olun. Çünkü bu beyaz atı canım kadar seviyorum. Onun ölüm haberi bende kriz geçirtebilir, demiş. Günün birinde, her şeyin eceli gibi beyaz atın da eceli gelir. Ve beyaz at ölür. Hükümdarın adamlarında bir telaştır kopar. Kimse cesaret edemez ki, beyaz atın ölümünü hükümdara haber versinler. Seyis başı, düşünür taşınır, olacak gibi değil. Ben gidip hükümdara haber vereceğim. Öyle olsa da, böyle olsa da bizim kafa gidecek, der. Ve Seyis başı, hükümdarın huzuruna çıkar: - Hükümdarım, der. Sizin beyaz at var ya! - Evet der, Hükümdar. Seyis başı: - O, yatmış, ayaklarını dikmiş, gözlerini yummuş, karnı şişmiş, hiç nefes almıyor, der. Hükümdar : - Seyis başı, seyis başı! Desene, bizim beyaz at öldü!.. Seyis başı: - Aman hükümdarım! Ben demedim, siz dediniz hükümdarım, siz dediniz der ve kafayı kurtarır. Söyleme şeklimiz bir çok şeyi değiştirir.

*****

EN KÖTÜSÜ..
Üç kişi en kötü benim yarışına girmişler.
Birisi "-Ben size şimdi göstereceğim" demiş. Ve oradan geçen masum hiç bir şeyden haberi yok bir çocuğa çelme takmış düşürmüş.
Diğer ikincisi ise "-Hayır benim demiş ve yerden yeni kalkan çocuğu havaya kaldırıp acımasızca yere çalmış ve çocuğun ağzı kanamış." Ve tekrar en kötü benim demiş.
Öbürü yani üçüncüsü hiç bir şey yapmıyor. Ve bağırarak "-En kötü benim." diyor.
Diğer ikisi: "-İyi de sen hiç bir şey yapmadın ki. Nasıl en kötü olabilirsin?" diye alaycı bir bakışla takılıyorlar.
Üçüncü her ikisini susturan ve hepimizi düşündürecek şu cevabı veriyor.
"-O benim kardeşimdi ve ben onu savunmadım. Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi?"

İşini yapmaması bir insanın en büyük kötülüktür..

 

 -4-

SEVGİNİN BEDELİ

Küçük oğlu annesine geldi ve ona kağıdı uzattı. Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kağıdı okumaya başladı; Çimleri biçtiğim için 5 lira Odamı temizlediğim için 2 lira Alışverişe gittiğim için 1 lira Küçük kardeşime baktığım için 2 lira Çöpü attığım için 1 lira İyi bir karne getirdiğim için 5 lira Bahçeyi temizlediğim için 2 lira Toplam borç 18 lira Anne, umutla kendisine bakan oğlunun elinden kağıdı aldı ve kağıdın arka yüzüne şunları yazdı; Seni 9 ay karnımda taşıdım BEDAVA Hasta olduğunda başında bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim BEDAVA Yıllar boyu değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm BEDAVA Senin için geceler kaygı duyup, uykusuz kaldım BEDAVA Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım giysilerini yıkadım, ütüledim BEDAVA YAVRUM ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün, bedavadır çünkü... Oğul annenin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu. Annesine baktı, "Anneciğim seni seviyorum" dedi ve kalemi alarak bu kağıda "HEPSİ ÖDENMİŞTİR" yazdı

 -5-

KAVANOZ

 

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormuş. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine: “Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş. Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş: “Kavanoz doldu mu” Sınıftaki herkes, “Evet, doldu” yanıtını vermiş. “Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine: “Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler, “Hayır, tam da dolmuş sayılmaz” demişler. “Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden: “Kavanoz doldu mu?” “Hayır dolmadı!” diye bağırmış öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş: “Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış: “Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.” “Hayır” demiş öğretmen. “Çıkartılması gereken asıl ders şu: Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız. Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş: “Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?” Ya biz? Kaya parçalarına öncelik veriyor muyuz?

 -6-

KIRLANGIÇ HİKAYESİ

 

Kırlangıcın biri bir gün biç adama aşık olmuş.Her gün pencerenin önüne gelir onu izlermiş. Bir gün bütün cesaretini toplamış ve adama hey adam ben seni seviyorum uzun zamandır seni izliyorum demiş adam saçmalama seç bir kuşsun ben ise bir insan durduk yere sende nereden çıktın diye bunu içeri almamış pencerenin önünden kovalamış kırlangıç yine gelmiş tamam seni hiç rahatsız etmeyeceğim demiş sadece çok iyi dost olalım demiş adam yine kabul etmemiş ve kovalamış kırlangıç tekrar gelmiş bak demiş hava çok soğuk seninle çok iyi arkadaş olalım beni içeri al soğukta donacağım demiş sıcak ülkelere göç etmek zorunda kalıcım lütfen beni içeri al demiş adam yine almamış kırlangıç çok üzgün bir şekilde başını önüne eğmiş ve gitmiş aradan çok zaman geçmiş adam pişman olmuş yaz gelmiş diğer kırlangıçlara sormaya başlamış ama gören olmamış sonunda danışma ve bilgi almak için bilge bir kişiye gitmiş olmaları anlatmış. Bilge kişi demişçi kırlangıçların ömrü altı aydır hayatta bazı fırsatlar vardır sadece birken elinize geçer değerlendiremezseniz uçup gider hayatta bazı insanlar vardır sadece bir kez karşınıza çıkar değerini bilmezseniz kaçıp gider ve asla geri gelmez dikkatli olun farkında olun ve bir düşün bakalım acaba sen farkında olmadan bugüne kadar kaç kırlangıç kovaladın."

-7-

MÜCADELE

 Profesör page pitt'in hayat hikâyesi çok ilginçtir… yüzde üç oranında gören pitt'in hayatı da zorluklarla doludur. Görme yeteneğinin yüzde doksan yedisini 5 yaşında bir hastalık neticesinde kaybetmiş, ilkokula da 12 yaşında başlayabilmişti. Buna rağmen pitt yazları kömür madeninde çalışıyor, evindeki eşyaları görebilmek için yirmi kuvvetinde teleskop kullanmak zorunda kalıyordu. Bu adam gazetecilik öğretmenliğinde o kadar başarılı olmuştu ki, otuz yıl bodrum katında tutulan gazetecilik okulu, sekiz katlı üniversite binasında iki katlı bir bölüm haline getirilmişti.  

Ders verdiği sınıflarda yıllarca hep aynı sözlerle başlamıştır :  

-   Sizi bir habere gönderdiğimde bacağınız kırılır da hazırlayamazsanız ambulans gelmeden beni haberdar edin. Yoksa asla sizi affetmem. Hayatta önemli olan mazeretler değil; neticelerdir. Bana mazeret söylemeyin.

Bir öğrencinin “size körlük mü daha zor gelirdi sağırlık mı? Yoksa bacağınızın olmaması mı?" sorusuna bağırarak verdiği cevap enfesti:

-   Hiçbiri… gerçek sakatlık gaye yokluğu, sorumsuzluk ve uyuşukluktur. Sekiz silindirden sadece ikisi ile hayatlarını sürdüren insanlar acınacak insanlardır." diyerek gerçek azmini gösterir pitt

 

(İKİNCİ ÖNEMLİ HİKAYE) Mücadeleyi elden bırakmamak gerek. 

“İki kurbağa derin bir yoğurt kovasının içine düşer. Biri birkaç çırpınıştan sonra, sıçrayarak kovadan kurtulamayacağına karar verir; bir an önce ölüp kurtulmak için çırpınmayı bırakır ve boğulur. Diğeri ise hayatını son nefesine kadar korumak için, elinden gelen her şeyi yapmaya azmeder. Sıçrayarak çıkamaz ama ısrarlı çırpınması ayaklarının altında ummadığı şekilde tereyağı adacığı oluşturur ve üzerine çıkıp tutunur. Ev sahibi gelince de kurbağayı kovadan kurtarıp dışarıya atar.

Çileli hayat bizi dalgalar halinde birbirini izleyen çukurların içine düşürür. Sağlığımız, paramız, eşimiz, işimiz, arkadaşımız çilemize dönüşebilir. Hiçbir çile dalgası kalıcı değildir. Yılmamalı, yıkılmamalı insan. Sabretmeli, direnmeli, çırpınmalı, bir çırpınma şekli sonuç vermiyorsa başka bir çırpınma şeklini keşfetmeye çalışmalıdır. 

Hayatı hareketlendiren, çilelerin yaşattığı canlılık çırpınışıdır. Hatta hayat harekettir. Nehir kokuşmaktan hareketle kurtulur. Huzur ve sağlık hareketle beslenir. İnsan yaşlandığı için durağanlaşmaz aslında, durağanlaştığı için yaşlanır. 

Kısaca huzur, bereket ve başarı her zaman zora talip olanlara taliptir. Öyleyse amacınız daha iyi sonuçsa siz de zoru seçin, zoru sevin ve zorlukla savaşın.” 

 -8-

DENİZ YILDIZININ HİKAYESİ

 Bir Adam Okyanus Sahilinde Yürüyüş Yaparken,
Denize Telaşla Bir Şeyler Atan Birine Rastlar.

Biraz Daha Yaklaşınca Bu Kişinin,
Sahile Vurmuş Denizyıldızlarını Denize Attığını Fark Eder Ve
"Niçin Bu Denizyıldızlarını Denize Atıyorsun ?" Diye Sorar.
Topladıklarını Hızla Denize
Atmaya Devam Eden Kişi,
"Yaşamları İçin" Yanıtını Verince,
Adama Şaşkınlıkla
"İyi Ama Burada Binlerce Denizyıldızı Var. Hepsini Atmanıza İmkan Yok. Sizin Bunları Denize Atmanız Neyi Değiştirecek Ki ?" Der.
Yerden Bir Denizyıldızı Daha Alıp Denize Atan Kişi,
"Bak Onun İçin Çok Şey Değişti," Karşılığını Verir.

-9-

EDİSON

Deney merakı yüzünden daima ortalığı karıştıran Thomas Alva Edison sınıfın en arkasına oturtulmuştu. Onun hakkında verilen karar şuydu: "Bu çocuğun zekâsı yetersiz."

Küçük Edison, ay'ın niçin yuvarlak olduğunu, niçin insanların da kuşlar gibi kanatlı olmadığını sorduğunda "akıllı büyükler" çileden çıkıyordu.

Henüz okula başlamadığı günlerden birinde bir ilaç keşfedip bunu dadısına içirmek ve onu da kuş gibi uçurmak peşine düşmüştü. Evdeki bütün ilaçları karıştırıp, içmesi için dadısına yalvardı. Dadı bu mucize ilaçtan (!) ancak bir kaşık içti ve yine de hastalandı. Edison buluşunda ısrarlıydı: "Hepsini içseydi uçabilirdi"

Edison gibi "yetersiz zekâlı" hatta "aptal" bir çocuğun okulda büyük problemlerle karşılaşması çok tabii idi. Nihayet beklenen oldu ve okul yönetimi annesini çağırıp fikrini açıkladı.

  “Bu çocuğu okulda daha fazla tutmanın mânâsı yok.”

Bu sözleri Edison da duymuştu. Annesinin kollarına atılıp hüngür hüngür ağladı. Şöyle anlatıyor Edison:

  “İyi bir annenin ne demek olduğunu o zaman  anladım. Annem ‘Benim oğlum öğretmeninden daha zekîdir, onu anlamıyorlar. Onu ben yetiştireceğim!’ diyerek beni savundu. Ben de hayatım boyunca annemin, hakkındaki bu inanışına lâyık olmaya çalıştım.

Dilimizde güzel bir deyiş vardır: "Bir adama kırk gün deli derseniz deli olur."

Eğer annesi onu samimiyetle savunmasaydı belki Edison da "Aptal  zararlı" bir çocuk olduğuna inanıp sonraki yılların önemli kâşifi ve mûcidi olamayacaktı.

Annesi, Edison'un kendisi ile ilgili "Meraklı, zeki, kabına sığmaz çocuk" düşüncesini ustalıkla pekiştirmişti.

Edison yalnızca küçükken değil, sonraki yıllarında da annesinin kendisi hakkındaki düşüncesini özenle korumuş, zihninde bu resmi daha da renklendirmiştir.

 -10-

ÜÇ İHTİYAR

 Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.
'Ben sizi hiç tanımıyorum, der...
Ama aç ve susuz olmalısınız... Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim...'
'Evin erkeği içerde mi?' Diye sorar adamlar.
'Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.'
'O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil...' diye cevap verirler.
Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.
'Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler...'
Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.
Ama bu defa da;
'Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz' der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister;
'Niye giremezsiniz?..'
İhtiyarlardan biri açıklar:
'Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.
Diğeri BAŞARI...
Ben ise SEVGİ...'
Sonra ekler; 'Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?..'
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;
'Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin'i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun...'
Karısı itiraz eder;
'Canım, niçin Başarı'yı çağırmıyoruz?'
Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;
'Sevgi'yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!..'
'Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına... Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi'yi davet et.'
Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;
'Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol...'
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler... Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı'ya sorar;
'Ben sadece Sevgi'yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?'
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:
'Eğer Zengin'i ya da Başarı'yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgi'yi davet ettin... O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede Sevgi varsa, orda Başarı ve Zenginlik de vardır!..

-11-

VERİLEN SÖZLER İÇİN

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi. Sonra düşündü:
- Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzettiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!

-12-

HER ŞEYDE BİR HAYIR VARDIR

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Tabii insan kılığında. Akşam olmuş. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek falan teklif etmemişler. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp;

“Geceyi burada geçirebilirsiniz” demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek:

“Niye yaptın bunu?” diye sormuş merakla.
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir” demiş yaşlı melek yavaşça.
Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın:
“Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız”demiş. “Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz.”

Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş.

“Bunu nasıl yaparsın. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar ineklerinin ölmesine göz yumdun?..”
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş, yaşlı melek gene.
“Nasıl yani?” diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş yaşlı melek bir daha. Ve anlatmış.

“İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hakketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın.

****

 “İki kadın vardı. Bunların iki de oğlu vardı. Bir kurt gelerek birinin oğlunu götürdü. Bü­yük olan kadın, küçük olana: ‘Kurt senin çocuğunu götürdü’ dedi. Küçük olan kadın ise: ‘Hayır, senin oğlunu götürdü’ dedi. Aralarında anlaşa­mayınca, Hz. Davud peygambere başvurdular. Davud Peygamber, çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi. Bunun üze­rine bu iki kadın, (daha iyi bir sonuç almak için) Süleyman peygamberin yanına gittiler. Süleyman Peygamber (onların davalarını dinledikten sonra): ‘Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye bölüp aranızda bölüştüreceğim’ dedi. Küçük olan kadın: ‘Yapma. Allah aşkına, çocuk onun olsun’ dedi.Bunun üzerine Süleyman Peygamber, çocuğu, küçük kadına verdi." İşte bu nedenle bazı insanlar bazı fedakarlıkları yaparlar.

 -13-

EN İYİSİ

 Dağ tepesinde bir çam olamazsan

Vadide bir çalı ol; fakat

Dere kenarındaki en büyük çalı sen olmalısın;

Ağaç olamazsan çalı ol.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol.

Bir yola neşe ver;

Bir mis çiçeği olamazsan bir saz ol,

Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz,

Burada hepimiz için bir şeyler var.

Yapacak büyük işler var, küçük işler var.

Yapacağımız iş, bize yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol,

Güneş olamazsan yıldız ol.

Kazanmak veyahut kaybetmek ölçü ile değildir.

Sen her neysen onun en iyisi olmalısın.

 -14-

ÖN YARGILARIMIZ

 Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken bir olay okuyor :
- Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.
- Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.
- Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.
- Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.
- Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarfediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
- Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
- Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
- Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
- Yürümüyor.
- Uykusu sürekli düzensiz.
- Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
- Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapmayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.
Fotoğraftaki hasta doktorun altı aylık kızıdır.

ÖN YARGILARIMIZ 2

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.

Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.

Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerideki odadan bir bebek sesi duyulur.

Anne odaya yönelir... Ve odada beslediği beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Albert Einstein’ in bir sözü vardır; “ İnsanlardaki ön yargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor.”

ÖN YARGILARIMIZ 3, 4, 5

Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur. Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç "susun!" demeden yolculuğa devam ettiğinde; siz ona ‘ne gamsız adam!!!’ diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır; bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Prof. Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna; şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu, anne "o adam Finlandiyalı, burada simültane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk", demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve de yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta, canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. "Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır" diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışmadır başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş, gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, bir de ne görsün? Kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu?!! Meğer, adamın kurabiyesini yiyormuş…

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri; aynı 'bilgi'ye farklı bir bakış, bizim davranışlarımızı belirler, diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor.

Einstein'in bir sözünü anımsatıyor: Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir??

Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle, onlara verdiğimiz "tepki ve yanıt" arasında geniş bir hareket alanı vardır.......

Stephen Covey

ÖN YARGILARIMIZ 6

Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ...ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.
Bu durumu konuşmak icin aile doktorunu aramış; doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.
"Yapacağın şey su, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla
"O aksam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi uygulamaya koymuş.
40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Cevap yok Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap yok Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Hala cevap yok Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap alamamış Bu sefer karısına iyice yaklaşmıs ve aynı soruyu tekrar sormuş
"Hayatım bu aksam yemekte ne var?"
"Hayatım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"
Hikayenin ana fikri:Belki de genelde düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde olmayabilir. Problemlerin sebebini biraz da kendimizde aramalıyız..

***

Sabit düşünce beyin ölümü demektir. Durağanlık, sabitlik çok tehlikeli bir durumdur. Belki de bu nedenle çevremizdeki her kesimin ideolojik guruplarından zombileriyle karşı karşıyayız. İşleyen beyin ışıldar. Bu sebeple Allah kafa karışıklığınızı arttırsın:)
 

-15-

SİNİRLENMEK

 Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...
 

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

-16-

MEHMET AKİF İN MISIR HÂTIRALARINDAN

İstiklâl şairimiz Mehmet Akif Ersoy (1873/1936), Kasta­monu Nasrullah Camii kürsüsünde milli birlik ve bütün­lüğümüzün ehemmiyetine dair nasihatlarda bulunduğu bir cuma vaazında (19. teşrîn-i sânî, 1336/1920), Mısır'­da ikâmet ettiği yıllardaki bir hâtırasını anlatır. Bu hâtıra, bugün içine düştüğümüz buhranların sebeplerine ışık tutması açısından oldukça düşündürücüdür.

Mısır-ı Ulyada (yukarı Mısır) dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Konu siyasete intikal etti, dedim ki:

- Hayret doğrusu, 15 milyonluk Mısır'da çok az bir kuvvet var (Mısır, 1882 yılında İngilizler tarafından işgal edildi ve bu işgal 32 yıl boyunca hiçbir hukukî statüye dayanmaksızın de­vam etti). Bu kadar az kuvvetle, koca ülke nasıl korunabiliyor. Cevaben o zât dedi ki:

- O yabancı devlet adamlarından biriyle samimi görüşürüz. Söylediklerinizi ben de düşünmüş ve demiştim ki;

-  Günün birinde, mesela Osmanlı Devleti 40 - 50 bin kişilik bir ordu hazırlayarak Mısıra gönderseler ne yaparsınız?

- Hiçbir şey yapamayız. Savunma imkanımız olmadığı için Mısır'larını kendilerine teslim eder çıkarız. Fakat şunu iyi biliniz ki, biz Osmanlılara değil 40 bin kişi, 40 kişi gönderecek kadar fırsat vermeyiz. Ülkelerinde bitmez tükenmez meseleler çıkar­tırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan vakit bulup da bir kere olsun Mısır'a bakamazlar.

"Ey Müslümanlar birbirinize girmeyin, sonra kalplerinize meskenet, korku, acz çöker de, devletiniz, gücünüz, kuvvetiniz gider." Kur'ân-ı Kerim (Âl-i İmran, 103) (İbrahim Refik “Geçmişten Geleceğe Işıklar” s:11)

bu günde biz birbirimizle uğraşmaktan......anladı onu senJ)

 -17-

TİTO'DAN TARİHÎ İTİRAFLAR

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İs­lâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.

Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar lide­rin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:

Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece kor­kunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; öl­mek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gi­diş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyo­rum:

Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir ses­leri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;

Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...

Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulüm­ler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beyni­mizi ...

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemi­yoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin! İbrahim Refik “Geçmişten Geleceğe Işıklar”

-18-

DOĞUMDAN SONRA HAYAT VAR MI?

 Aşağıda okuyacağınız hikayeyi, Emre Gedikli isimli okuyucum Eskişehir’den göndermiş. İnternet’te dilden dile gezen şeylere iltifat etmek âdetim değil fakat bu hikâyeyi sizlerle paylaşmam gerektiğini düşündüm. Şuur ve hayatın farklı boyutlarda tecelli edebileceğini en azından hatırlattığı için bu küçücük metin çok hoşuma gitti.

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni farketmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış: “Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!”

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, anneleriyle onları birbirine bağlayan kordonu farketmişler. Bu kordon sayesinde hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini anlamışlar. “Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.”

 Aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terkedeceklerinin işaretlerini almaya, dokuzuncu aya yaklaştıklarında, belirtileri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: “Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?” Öteki daha sakinmiş, üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; sezgileriyle daha geniş bir alemi arzuluyormuş. Cevap vermiş: “Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor” ve eklemiş: “Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz artık.”

“Ama ben gitmek istemiyorum” diye haykırmış kardeşi.

 “Hep burada kalmak istiyorum.” Öteki, “Elimizden gelen birşey yok, hem, belki doğumdan sonra bambaşka bir hayat vardır.” “Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?” diye cevaplamış diğeri. “Buradan ayrılmak zorunda kalırsak nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbiri geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söyleyebilsin. Hayır bu herşeyin sonu olacak.” Ve karamsarlıkla eklemiş:

 “Hem belki de anne diye birşey yok!”

 “Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya baska türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?”

 “Sen hiç anneni gördün mü” diye üstelemiş öteki; “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.” Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terkettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

 Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş. (Ahmet Turan Alkan “Aksiyon, 394. sayı”)

-19-

ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye... Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "Seni seviyorum" der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum" der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum" der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık.Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine... Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben gerçekten seviyorum" Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye... Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez" Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora...

Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki; "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için".Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir.

HİÇ BİR ZAMAN SUSUZ KALMAMANIZ DİLEĞİYLE..."

İHANETİN ADI

***

Hayat, harekâtla kemalâtını bulur; beliyyat(belalar, dertler) vasıtasıyla terakki eder. 
Mektubat - 45

 

AT ÖLÜR MEYDAN KALIR, YİĞİT ÖLÜR ŞAN KALIR

Gümüşhaneli muhtarın kızının evi Erzincan depreminde yıkılınca, muhtar devletin deprem mağdurlarına vereceği evi almak için Erzinca'a kızının yanına gider.
Kızını alır, valilik binasına çıkarlar, öğlen arası olduğu için ellerinde evraklar beklemeye başlarlar.
Bu arada kot pantolonlu, yakası açık gömlekli biri gelir.
- "Amca buyur" der.
Muhtar derdini anlatır. Kot pantalonlu adam evrakları alır bir odaya gider, bir kaşe basar, diğer odaya gider başka bir evrak alır, doldurur, deftere kaydeder. En son kapısında "Valilik" yazan odaya girip çekmeceden bir mühür alarak kağıtlara mührü basar ve muhtardan da imzalamasını ister.
Muhtar, biraz da çekinerek,
- Yeğenim çok sağol ama vali bey sana kızmasın.
- Yok amca kızmaz.
- Sağ ol yavrum, adın nedir senin?
- Recep benim adım amca.
- Yoksa sen vali Recep Yazıcıoğlu musun?
- He ya..
Trabzonlu Recep Yazıcıoğlu, devletin değil, milletin hizmetkârıydı. Mekanı cennet olsun.

-20-

SERÇE VE GÖÇMEN KUŞUN HIKAYESI

İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, Sadakatin adı ise bir serçeye.Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber.Küçük sinekleri, kurtları yemişler.Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış derelerden su içmişler Masmavi gökyüzünde dans etmişler.Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler... Birbirlerine söz vermiş kuşlar;Ayrılmayacağız diye.Ama kış gelmiş, Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,Serçe ise her zamanki gibi sadık Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.O baharların tatlı eğlencesiymiş sadece Gel demiş serçeye benle beraber.Başka bir bahara uçalım Serçe ise burada bekleyelim demiş yeni baharı.Ama kış acımasızdır demiş göçmen, Yaşayamayız burada, aç kalır üşürüz

Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber

Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.

Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere

Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye.Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş Uçacakmış yeni bir bahara...Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,Ama serçe zayıfmış,onun kanatları uzun uçuşlar için değil.Dayanamayacakmış bu yola

Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş.Çünkü o hep kaçarmış kışlardan Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara.Bir fırtına yaklaşıyormuş. Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış.Göçmene duralım demiş artık.Biraz dinlenelim.Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz. Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.Ama göçmen yürü demiş serçeye birazdan okyanuslara varacağız.Serçe sevgisine uymuş ve

peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin.Birazdan varmışlar okyanusa Kurtuluşuymuş bu büyük deniz.Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki.Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi Serçe artık dayanamıyormuş,Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış,bakmış ve devam etmiş..Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük

Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...

ve

Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ...

Yeni bir baharın koynunda koca bir IHANET...

-21-

Ünlü konuşmacı, yaklaşık olarak 200 kişinin katılım gösterdiği seminerine elinde aldığı 20 doları havaya kaldırıp “Kim bu 20 doları ister?” diye sorarak başlar. Tabi bu sorunun üzerine odadaki pek çok el havaya kalkar.

“İçinizden birisine bu 20 doları vereceğim ama önce şunu yapmama izin verin” der ve 20 doları yere atar, üzerine ayakkabısıyla basar, biraz da kirletir parayı ve sonra yerden alıp tekrar eliyle havaya kaldırır.

“Peki şimdi kaç kişi bu parayı istiyor?” diye tekrar sorar. Tekrar salonda pek çok el havaya kalkar.

Bunun üzerine konuşmacı, salondakilere şunu söyler: “Arkadaşlar, görüyorsunuz ki, paraya ne yaparsam yapayım onu hala istiyorsunuz çünkü paranın değeri hala aynı. Hala 20 dolar değerinde.”

“İşte bu yüzden kendi değerimizi bilmek ve onun hiç değişmeyeceğini hatırlamak önemlidir.”

Yaşamımız boyunca pek çok defa düşüş yaşamışızdır, moralimizin bozuk olduğu, canımızın sıkkın olduğu, kendimizi çok değersiz hissettiğimiz dönemler geçirmişizdir.

Belki yaptığımız yanlış seçimler sonucunda belki de içinde bulunduğumuz şartlar yüzünden kendimizi değersiz hissettiğimiz zamanlar olmuştur.

Ancak şu bir gerçek ki, her ne olursa olsun, her ne yaşanırsa yaşansın, bir insanın değeri değişmez ve paha biçilemezdir.

Özellikle de sizi sevenler için…
 

-21-

BABA

 0 YAŞINDA

BABA : Ne kadar güzel. Gözleri de ne çok bana benziyor.

KIZI : Gözlerini ayıramayan bu adam babam olsa gerek.

5 YAŞINDA

BABA : Prensesim benim, güzel kızım. Söyle baban sana ne alsın

KIZI : En çok babamı seviyorum. Babam niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun.

Başkasını sevmesin

10 YAŞINDA

BABA : Gittikçe yaramaz oluyor kime çekti bu kız?

KIZI : Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi bir erkekle evleneceğim.

15 YAŞINDA

BABA : Ne kadar çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, sanırım daha sert

Olmalıyım.

KIZI : Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum., bana

Baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?

20 YAŞINDA

BABA : Artık sözümü dinlemiyor, Benden giderek uzaklaşıyor. Uzun zamandır tatlı

Bir-iki laf geçmedi aramızda. Galiba kızım elden gidiyor.

KIZI : Her dediğime alınıyor, Beni bir türlü anlamıyor. Evden ayrılıp, kendi hayatımı

Kurmalıyım. Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık.

25 YAŞINDA

BABA : Birgün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor. Zaten aramız eskisi gibi

Değildi. Şimdi birde kocası var. Prensesim beni terk ediyor.

KIZI : Böyle bir günde o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum,

Kendi hayalindeki damat değil ya. Bu yüzden yapıyor. Sanki birlikte

Yaşayacak olan o.

30 YAŞINDA

BABA : Çok az görüşüyoruz. Daha sık bir araya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da

Özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulupta bize gelemiyorlar ki.

KIZI : Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi.

Hafta sonu onlara sürpriz yapmak en iyisi

40 YAŞINDA

BABA : Kızım beni yetersiz görüyor Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim

Anlayamadığı her şeyi bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor.

KIZI : Baban giderek çocuk gibi davranıyor. Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil.

Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat olamadım.

45 YAŞINDA

BABA : Kızımın mutlu bir yuvası var. Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum

KIZI : Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim.

Allah’ım ne olur onu benden alma.

50 YAŞINDA

BABA : Dünyada mutlu kal kızım.

KIZI : Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım. Şimdi ben kime danışacağım.

Kim yardım edecek bana? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol. Ve hep yanımda

Olduğunu hissettir, ne bileyim ben, arada sırada işaretler yolla mesala.

Ah babacığım! Sensiz nasıl yaşayacağım?

55 YAŞINDA

BABA : Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım.Keşke seni hiç üzmeseydim

Demeyeceğim, çünkü, “keşke” lerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum.

Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok ama çok pişman olduğumu bil olur mu?

 

SENİ SEVİYORUM VE ÖZLÜYORUM BABACIĞIM

 -22-

ÖĞRETMENİM

 Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.

 Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson,Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.

 Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü;

 birinci sınıf öğretmeni:

"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu...Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

 İkinci sınıf öğretmeni:

"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

 Üçüncü sınıf öğretmeni:

"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yasam onu etkileyecek." diye yazmıştı.

 Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:

"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.

 Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.

 Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin

ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

 O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.

 Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.

 Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.

 Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.

Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

 Bu hikaye burada bitmedi. İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.

 Tahmin edin ne oldu?

Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.

 Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum.

-23-

 ERKEKLER AĞLAMAZ

  “Erkekler ağlamaz!..”

“Erkekler korkmaz!..”

“Erkekler kız gibi gülmez!..”

Derken ortalık dul kadınlardan geçilmiyor Zira zavallı erkekler genç yaşta Hak’ın rahmetine kavuşuyorlar.Siz hiç kapı komşusuna sabah kahvesine gidip çekiştiren erkek gördünüz mü?Fare görünce bağıran ? “Bu ara sinirlerim zayıf” deyip habire ağlayan? Oysa onlarda kadınlarla aynı duygulara sahip olarak geliyorlar dünyaya.Lakin daha ilk gün ayaklarına mavi patik giydirmek suretiyle “Ağır ol bakalım!..” diyoruz. “Ne alakası var mavi patikle?” demeyin.Mavi soğuk ve ciddi bir renktir.Kime isterseniz sorun. Ve katiyen tesadüf değildir o patiklerin rengi.Düşünülmüş , taşınılmış, seçilmiştir.Ayağa giydirildiği anda kulağa şunlar fısıldanmış demektir : “Sen erkeksin.Erkek olmanın gerekleri vardır.Ömrünün sonuna kadar bunları yerine getirmekle yükümlüsün.Ömrünün süresi ise çatlama kat sayına bağlı. İçine ata ata ne kadar yaşayabilirsen artık. Bize sorarsan pek uzun süreceği kanaatinde değiliz. Dikkat edeceğin husus, en dramatik hallerde bile mavi patikli olduğunu unutmamaktır.”

Misal aşık oldun. Sakın belli etme. Bırak karşındaki yansın tutuşsun. Sen ağır ol molla desinler , yeter ki aşık demesinler.

Misal sevgilinden ayrıldın. Sakın ağlayıp sızlama. Yine bırak karşındaki yıkılıp sürünsün. Gözyaşı dediğin kadın kısmına yakışır. Zaten senin göz yaşı bezlerin mavi patik operasyonu ile alınmış bulunuyor.

Misal eve hırsız girdi. Karınla yataktasınız. tıkırtı duydunuz ya da hırsızla burun buruna geldiniz. Kim boğuşacak adamla ? Bak bakalım karının ayaklarına! Ne renk patikleri? Pembe. Ya hırsızınkiyle seninki ?Mavi. Kural , Mavililer boğuşacak Pembeliler bağıracak. herkes görevini bilsin.Taaa doğumhane kapısında yapıldı bu iş bölümü..

Misal, eşinle kavga ettin. Ne yapacaksın?Hiç. işine gidip hiç bir şey olmamış gibi çalışacaksın.”Ay İsmail çok sinirim bozuk, benimki sabah sabah anneme laf etti” diyemezsin. Karın o esnada telefonun başında bir sigara ve bir kahve eşliğinde arkadaşlarına seni çekiştiriyor olabilir.Olsun.Onun mazereti var , patikleri pembe.

Misal, evde aniden bir böcek peydahlandı. Kim gidecek üstüne ? Tabi ki sen. Zira karının gitmesi hiçbir işe yaramaz. Böcekler renk körü mü? Maviyi pembeyi ayıramaz mı? Ve sorarım sana, hangi böcek pembeden korkar? Tam tersine aşka gelip karının üstüne tırmanmaya bile kalkışabilir. Ama mavi…Bırrrrrrrrrr.

Misal, savaşa gidilecek. Kim gidecek? Tabi ki Mehmetçik.Sen hiç “Vatan saolsun” diye bağıran Ayşecik gördün mü?benim bildiğim Ayşecik kameranın arkasında “Size baba diyebilir miyim amca” diyordu ve hatırladığım kadarıyla omzunda tüfek falan da yoktu. Diyeceğim, Mavi patikli olmak zor…

-24-

KADINLARI ANLAMAK

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor.
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin.
Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
-Kadınların ayrı bir dili mi var?
-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.

İyi de niye Bükçe?
-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını ;Bükçe” koydum.

-“Bükçe zor bir dil mi baba?” diye sordu gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?” diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. “Niye düşünmedin?” diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani.

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes.”
demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?

-“Böyle de iyisin” derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. “Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup “Ağır mıyım?” derse sakın ;Evet, biraz” falan deme “Hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için “Biraz cimri.” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “Sen şunu mu demek istiyorsun?” diye asla yüzüne vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “Niye bana iğne batırıyorsun?” Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “Akşama tok mu geleceksin?” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “Ne demek istiyorsun?” demedim.


-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var?” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe'de “Hiçbir şey yok.” demek ";Çok şey var, benimle ilgilen.” demek oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; “Şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

-Bir arkadaşım da “Kadınların ‘Peki.' demesi tehlikelidir” demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir 'peki', ‘olur', ‘tamam' her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında “Peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.

-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana “Ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın “Üşüdüm.” diyorsa, "Üstünü kalın giy.” demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez.”dir. “Fark etmez”i kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap.” diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil bakalım.

-“Seni seviyorum.” herhalde.

-Evet, kadınlar “Seni seviyorum.” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor.” diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. “Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç.” diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil.” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen.” dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.
. . . . . . . . . . . .
_""Yazı biraz uzun, ama okumaya değer değil mi? ;))""
 

-24-

 60 SANİYE

 Eski çiftlik evini restore etmek için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı.

 Arabasının patlayan lastiği, onun ise bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmis ve şimdi de eski püskü pikabı çalışmayı reddetmişti. Onu evine götürürken yanımda adeta bir taş gibi oturuyordu. Evine ulastığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet etti.

 Eve doğru yürürken küçük bir agacın önünde kısa bir süre durdu, dalların uçlarına her iki eliyle dokundu. Kapı açıldığında; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi. Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde; ağacın yanından geçerken merakım daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı sordum.

 "O, benim dert ağacım," dedi. "Elimde olmadan, işimde bazı sorunlar çıkıyor, ama şundan eminim ki, o sorunlar, evime, eşime ve çocuklarıma ait değil. Bunun için bu sorunları her akşam eve girerken o ağaca asıyorum. Sabahları tekrar onları oradan alıyorum.

 Ama komik olan ne biliyor musunuz? Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum."

 ----- Öfkeyle geçen her dakikanız, mutluluğunuzdan çalınmış 60 saniyedir. "

-25-

MELEK

 Doğacak bebek, doğumdan bir gün önce Allah ile görüşür:

-Allah'ım dünyaya gideceğim ve orada ne yapacağımı bilmiyorum.

-Ben senin için bir melek yarattım o seninle ilgilenecek.

-Allah'ım onların dilini bilmiyorum. Onlarla nasıl anlaşacağım, nasıl iletişim kuracağım?

-Senin için yarattığım melek, sana onların dilini öğretecektir.

-Allah'ım duyduğum kadarıyla dünyada çok kötülükler varmış. Onlarla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum.

-Senin için yarattığım melek, seni canı pahasına kötülüklerden koruyacaktır. Merak etme.

-Allah'ım sana tekrar nasıl döneceğim?

-Senin için yarattığım melek, bana nasıl döneceğini sana anlatacaktır.

Derken melekler gelir ve dünyaya gitme zamanı geldiğini söylerler. Allah'ın huzurundan götürürlerken, bebek tekrar sorar:

-Allah'ım benim için yarattığın meleğin adı nedir?

-Adının önemi yok ama sen ona ANNE diyeceksin."

 -26-

NEYMİŞ

  "Exxon’a ait bir petrol tankeri Kanada açıklarında battıktan sonra, iki tane deniz ayısı 80.000 dolar harcanarak temizlenmiş ve büyük bir törenle denize bırakılmışlar. Tam 2 dakika sonra herkesin gözleri önünde bir mavi balina deniz ayılarını yemiş

· *Neymiiiş: Doğaya asla müdahale etmeyeceksin!!!!

 · Newyork’ta yaşayan psikoloji öğrenci bir genç kız boş odasını bir marangoza kiralar. Amacı onunla konuşup adamın davranışlarını incelemek. Ama iki hafta sonra marangoz, kızı balta ile parçalar.

*Neymiiiş: İnsanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş!!!

 · Bonn’da iki gösterici domuzların kesim evine barbarca götürülüp orada kesilmelerini protoste ederken domuzların bulunduğu yerin kapıları kırılır ve 2000 domuz kaçışırken iki göstericiyi ezerek öldürürler

*Neymiiiiş : Demek ki domuz domuzluğunu yaparmış!!!

 · Amerika’da kadının biri evine gelir ve kocasını mutfakta titrerken görür. Belinden su-kaynatıcıya doğru bir kablo gitmektedir. Kadın hemen kalın bir tahta parçası bulur ve adamın koluna vurarak onu elektrik şokundan ayırmaya çalışır. Adamın kolu iki yerinden kırılır. Sonradan anlaşılır ki kocası orada mutlu bir şekilde wolkmen dinliyordur.

*Neymiiiiş :Yanlış anlama iyi değil miş!!!

 · Irak’lı bir terörist postaya bombalı bir mektup verir. Posta ücreti eksik ödendiği için mektup kendisine geri postalanır. Her şeyi unutan terörist mektubu açınca parçalanarak öler.

*Neymiiiş :Unutkansan terörist olmayacan!!!!  

 -27-

ARKADAS

  Savaşın en kanlı günlerinden biri.Asker en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.Asker teğmene koştu ve

"Teğmenim,fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilirmiyim?"

"Delirdin mi?"der gibi baktı teğmen...

"Gitmeye değer mi?Arkadaşın delik deşik olmuş.Büyük ihtimalle ölmüştür bile.Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin".Asker ısraretti ve

teğmen "Peki"dedi."Git o zaman".

İnanılması güç bir şey oldu.Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.Birlikte siperin içine yuvarlandılar.teğmen,kanlar içindeki askeri muayene etti.Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

"Sana hayatini tehlikeye atmana değmez demiştim.Bu zaten ölmüş."

"Değdi tegmenim" dedi asker.

"Nasıl değdi?"dedi teğmen..

"Yinede değdi komutanım.Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için"

Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

"Geleceğini biliyordum" demisti arkadaşı.Geleceğini biliyordum.....

 

-28-

SEFER

(Yavuz Sultan Selim, Mısır şef erinden İstanbul' a döndüğünde, valileri bir korsan yuvası haline gelen Ro­dos üzerine sefer yapılmasını ister. Yavuz:

- Bizim der, şimdiden sonra, ahiret şef erinden başka seferimiz yoktur.

Kısa bir müddet sonra vefat eder.

Sultan odur ki, onlar gibi hem burasının hem ötenin sultanı olsun. "Bizler uzun bir seferdeyiz, buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üze­reyiz." Mesel Denizi, s.75

-29-

Her geceyi kadir, her insanı hızır bil. Ayasofya camisinde Hızır aleyhisselam hutbe dinliyormuş. Bakmış ki yanında bir tanesi uyukluyor. "Uyan hocayı dinlesene çok güzel şeyler anlatıyor." diye uyarmış. Sonra uyardığı kişiyi tekrar uykuya daldığını görünce tekrar tekrar uyarmış. Sonra o kişi "Sus tamam bee.. Bak Hızır olduğunu söylersem. şu camiden dışarı çıkamazsın" diye terslermiş. Bunun üzerine Hızır şok olur ve muhatap olduğu bir mukarrabiyn meleğine sorar. "Bu büyük veli kim, neden ben tanıyamadım" der. İlahi canipten şu cevap gelir: Sende bizi sevenlerin listesi var o ise bizim sevdiklerimizin listesinde..

-29-

SENİ DE ATTAYA GÖTÜRÜRLER

Filmleri izleye izleye uzmanlaşan bir arkada­şım, "Ben her şeyin püf noktasını kavradım. Ha­yatta öyle işler yapacağım ki hiç kimse bir ipucu bulamayacak ve beni asla yakalayamayacak. Her defasında bir fırıldak çevirip kurtulmayı başaraca­ğım." dedi. Ona dedim ki: "Senin gibi fırıldakçı birisi varmış. Her zaman da bir yolunu bulup kurtulurmuş." Bir gün rüyasında kendisine, "Artık saklanılmayacaksın. Azrail'in elinden kurtuluş yok..." demişler. O da düşünmüş taşınmış bir ça­re bulmuş. Kendi kendine: "Giderim inşaatımın başına, çocuk numarası yapar evcilik oynarım. Beni çocuk diye kimse tanımaz!" demiş. Tam in­şaatının bulunduğu yerdeki kumlarla oynamaya başlamış ki, arkasında birisi belirmiş ve "Sen bu­rada ne yapıyorsun?" diye sormuş. O da, "İşte gördüğün gibi evcilik oynuyorum. Peki öyleyse çocuk!" demiş. "Gel benimle... Haydi attaya gi­deceğiz!" Meğer gelen Azrail imiş... Ona, "Şim­di dersini aldın mı? Allah'ın mülkünden nereye kaçacaksın?" dedim. İnşallah dersini almıştır. Abdullah Aymaz “Çitlembik” s:65

-30-

BELA ONA GELECEK

Adamın birisi Hz. Musa'ya (a.s) gelerek:

- Ya Musa, ne olur dua et de hayvanların dilinden anlayayım. Bundan kendime dersler çıkarır, iyi insan olurum, dedi.

Hz. Musa (a.s):

- Git işine bak, bu halin senin için daha hayırlıdır, kaldıra­mayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, diye cevap ver­di.

Fakat adam dinlemedi, sürekli ısrar etti.

- Ya Musa, ne olur, hiç değilse kapımdaki köpekle horo­zun dilinden anlayayım, diyordu.

Sonunda Hz. Musa dua etti ve adam sevinerek evine git­ti. Ertesi sabah, hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşup hemen kaptı. Köpek:

- Be horoz, yaptığın doğru mu? Sen buğday da, arpa da yiyebilirsin. Bense ekmekten başka bir şey yiyemiyorum. Ne için benim rızkımı kapıyorsun" diyerek horoza kızdı. Horoz:

- Haklısın ama tasalanma, yarın bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece karnım bir güzel doyurursun, dedi.

Adam bunu düyunca hemen eşeğini pazara götürüp sat­tı. Ertesi gün, ne konuşacaklar diye köpekle horozun yanma geldi. Köpek horoza sitem ediyor:

- Hani eşek ölecekti, ben de karnımı doyuracaktım, diyordu. Horoz:

- Eşek öldü ama başka yerde öldü. Fakat hiç merak etme, yarın at ölecek, o zaman daha büyük bir ziyafete konacak­sın, dedi.

Adam hemen atım da sattı. Hayvanların dilini anlayabil­menin onun için çok karlı olduğunu düşünüyordu. Ertesi gün yine köpekle horozu dinlemeye gitti. Köpek yine horoza si­tem ediyor, yalan söylemeye başladığından şüpheleniyordu. Horoz:

-Ben yalan söylemedim. At ölecekti, sahibimiz sattı. Fa­kat sen merak etme, yarın sahibimizin en çok değer verdiği kölesi ölecek, o zaman onun hayrına yemekler helvalar ve­rilecek, hepimiz doyacağız, dedi.

Bunu duyan adam hiç beklemeden kölesini de sattı. Erte­si gün yine aynı konuşmalara kulak kabartmak için gitti. Bu sefer köpek çok kızgındı. Günlerdir yalanlarla avutulduğunu söylüyordu. Horoz:

-Ben yalancı değilim ve yalan söylemem, diye itiraz etti. Köle de öldü, ama başka yerde... Çünkü sahibimiz onu da sattı. Fakat hiç iyi etmedi. Zira ilkin kaza eşeğe gelecekti, böylece sahibimiz kaza ve beladan kurtulacaktı. Onu sattı, ata geldi. Atı sattı, köleye geldi. Köleyi de sattı, şimdi bela kendisine gelecek. Sıra onda, yarın sahibimiz ölecek, böyle­ce hepimiz doyacağız, dedi.

Bunu duyan adam akılsız basını dövmeye başladı, ancak iş işten geçmişti.

insanlar başlarıma gelen istemedikleri bir şeyi hayra yormalı, onun daha büyük bir belayı def ettiğim, belala­ra kalkan olduğunu düşünmelidirler. Evet, perdenin ar-kasında neler olduğu ve hadiselerin hikmeti her zaman bilinemeyebilir. Hayır görünende şer, şer görünende hayır olabilir, insan sık sık sadaka vererek belaları def etme­lidir. Her şeyin sadakası vardır. Servetin, ilmin, iyi niye­tin, sıhhatin, kuvvetin, zamanın... Mesel Denizi, s.80

*****

Şimdiye kadar insanlar arasında melekle de şeytanla da hiç tanışmadım. Herkes de karmalık var galiba. Herkes günahıyla sevabıyla insandır. İyi diyelim iyi olsun:)

****

-31-

ÜÇGEN Mİ, DÖRTGEN Mİ?

Gene bir gün Bermuda Üçgeni'nden bahsediyorduk. Bir öğretmen arkadaşımız bir hatırasını anlattı:

Ders bitmiş zilin çalmasına az kalmıştı bir talebe par­mak kaldırıp:

- Hocam, Bermuda Şeytan Üçgeni hakkında bilgi verir misiniz? Çok merak ediyorum, dedi. Ben de tahtaya kalkıp bir üçgen sekli çizdikten sonra dikkatle beni dinleyen talebe­lere dedim ki:

-Herhangi bir münasebetle sîzin Amerika'ya gitme ih­timaliniz kaçta kaçtır?

-Binde bir dîye cevap verdiler. Tekrar sordum:

-Diyelim Amerika'ya gittiniz. Bermuda'ya uğramanız ihtimali ne kadar?

-Binde bir dediler. Bunun üzerine dedim ki:

Bermuda'ya gitseniz bile, şeytan üçgeninden geçer­ken bindiğiniz vasıtanın esrarengiz şekilde kaybolma ihtima­li kaçta kaç olabilir?

-Binde belki de milyonda bir, diye cevap verdiler.

Bu sefer ben tahtaya kalkıp bir dikdörtgen çizdim ve merakla bana bakan öğrencilerime dedim ki:

-İşte bu 'kabir dikdörtgeni'. Buna binde binbir katiyetle gireceksiniz. Sizi milyarda bir ilgilendirmeyen şeytan üçgeni­ne bu kadar merak duyuyorsunuz da, niye aksine tek bir ih­timal olmayan bir katiyetle binde bir milyar sizi alâkadar eden bu 'kabir dikdörtgeni' hakkında merak duymuyorsu­nuz? Ölümü öldürüp, kabir kapısını kapayamayacağımıza göre ona karşı hazırlıklı olmanız gerekmez mi? Safvet Senih “Duyduklarım Gördüklerim” s:42

-32-

HZ. ADEM NİÇİN CENNETTEN ÇIKTI?

Mehmet Kırkıncı hocaya “Hz. Âdem (as) cennetten niçin dünyaya gönderildi? Diye sorulunca:

-Fena mı oldu, cevabını verir. “İki kişi geldiler ama, milyarlarca insanla beraber döndüler. Hep cennette kalsalardı, bu sayı hiç değişmeyecekti.

Şeytana uyup, imtihanı kaybedenlerin sayısı önemli değil. Mühim olan kazananlardır. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan sekseni bozulup yirmisi civciv olsa, zarar oldu denilmez. (Latifeler, s:95)

-33-

İBRAHİM EDHEMİN HAHAM PARASI

İbrahim Edhem Hazretleri bir gün hamama girmek İstemiş. Ha­mamcıya :

—Param yok, hamama girmeme müsaade etmez misiniz? demişti.

Hamamcı parasız hamama girilmez diyerek hamama sokmadı, İbrahim Edhem Hazretleri ısrar etti ise de hamamcı kabul etmedi. Boynu bükük olarak hamamdan ayrılan İbrahim Edhem Hazretleri, öyle bir bağırış bağırdı ki yer gök çın çın öttü... Bu sesi duyan halk, ağlamak­ta olan İbrahim Edhem Hazretlerinin başına toplanıp :

—Bu kadar feryada hacet yok,  hamam  parasını biz verelim de ağlama!, dediler.

İbrahim Edhem Hazretleri toplanan kalabalığa şöyle seslendi :

—Ey ehalî! Siz, benim  hamama giremediğim İçin mi ağladığımı sanıyorsunuz? Ben hamama giremediğim için ağlamıyorum. Ben dün­yada iken parasız hamama bile sokmuyorlar... Ya ahirette de senin cen­nete girecek bir amelîn yok diye kapıdan geri çevrilirsem benim halim ne olur? diye ağlıyorum... Çünkü salih amelî olup oraya girmeyi hak etmeyenleri içeri sokmayacaklar, buyurdu... (Büyük Dini Hikayeler)

-34-

Bedevinin biri mescidde acele ile öyle bir namaz kılar ki, durumu seyreden halife Hazret-i Ömer ikaz etmek zo­runda kalır.

— Ey Allah'ın kulu, bu nasıl namaz böyle? Tavu­ğun yem yediği gibi. İyisi mi, sen şu namazını yeni­den kıl!

Adam tutar yeniden kılar. Ama nasıl lalar? Acelesiz, tadil-i erkana riayet ederek.

Durumu seyreden Halife, namazdan sonra sorar:

— Sen söyle şimdi, hangi namazın daha güzel ol­du?

Adam cevap verir:                           

— İlk namazım daha güzeldi?

— Niçin?

— Çünkü, der, onu sadece Allah rızası için kılmış­tım, bu ikincisini senin nezaretinde, senin rızan için kıl­mış oldum da ondan!

-35-

SAKANIN EŞEĞİ

Fakir bir saka, o sakanın da bir eşeği vardı. Zayıf za­vallı bir eşekti, sırtında yüzlerce yara vardı. Değil arpa ot bile bulamıyordu.

Padişahın atlarının bakıcısı bu sakayı tanıyordu. Onun­la eskilere dayanan bir ahbaplığı vardı. Bir gün sakaya rastladı:

"Bu zavallı eşeğin hâli ne böyle, nerdeyse zayıflıktan ölecek." dedi. Saka yana yakıla anlattı:

"Sevgili dost biliyorsun ki ben fakir bir insanım o se­bepten bu zavallı hayvana bakamıyorum." dedi.

Padişahın ahır başı:

"Sen bu hayvanı bana ver birkaç gün padişahın ahırı­na bağlayayım ona padişahın atlarının yeminden vereyim, biraz düzelsin." dedi.

Saka eşeği seve seve verdi. Eşeği alıp padişahın ahırı­na getirdiler. Eşek ahırdaki temizliği bakımı atların hâlini görünce:

"Yarabbi, dedi. Bu nasıl iş bu atlar senin yaratığın da ben senin yarattığın değil miyim benim halime bak, bun­ların durumuna bak, böyle olur mu?"

Aradan birkaç gün geçmeden savaş çıktı. Ahırlardaki atları çekip eğerlediler. Savaş alanına yolladılar. Günlerce süren savaştan sonra atlar döndüğünde her birinin vücu­dunda yüzlerce yara vardı birçok ok ucu hâlâ vücutların­da duruyordu.

Atların ayakları bağlandı cerrahlar geldiler, başladılar atların orasını burasını yararak, ok parçalarını, mızrak uçla­rını çıkarmaya. Bunu gören eşek, daha önce düşündükle­rinden, söylediklerinden bin pişman oldu. Haline şükretti. ( Mesnevi’deki Bütün Hikayeler, s:225)

-36-

TUŞLA GALİP

Yavuz Bülent Bakiler, Osman Yüksel Serdengeçti'ye:

-  Ağabey, şu Serdengeçti dergisini yılda bir iki defa çıkartıp kapatacağınıza, her ay muntazaman çıkartsanız olmaz mı? diye sorar.

Serdengeçti:

- Ben sayı hesabıyla değil, tuşla galip geliyorum, der.

Meşhurdur, Necip Fazıl, treni kaçırır. Sorarlar:

- Ne o Üstad? Treni mi kaçırdın?

- Hayır! der. Kovdum, gitti.

-37-

HZ. NUH’DA VAR

Adamın birisi, bir kişiyi selden kurtarmış. “Nasıl kurtardığı” sual edildikçe, uzun uzadıya anlatıyormuş. Zamanla iş büyümüş, “bir insan selden nasıl kurtarılır?”ı çağırıldığı toplantılarda anlatır olmuş. Ardından konferanslar başlamış. Artık ücret karşılığında çağırılıyor, o da bu önemli meseleyi ders veriyormuş. Ve geçimini bu yolla tedarik eder hale gelmiş.

Vefat ettiğinde melekler, “sen dünyada ne iş yapardın, seni hangi meslek erbabının yanına gönderelim?” demişler. “Ben” demiş, “Dünyada konferans verirdim.”

Adamı konferansçıların yanına göndermişler. Nihayet bir gün konferans verme sırası ona da gelmiş. Konferansını vermek için kürsüye çıkınca yanına bir pir-i fani yaklaşmış, kulağına eğilmiş “evladım!” demiş. “Burası cennet. Doğrusu burada boğulan olmaz. Sen ise, selden adam kurtarmayı anlatacakmışsın. Bütün bunlara tamam ama, dikkat et, dinleyiciler arasında Hz. Nuh’da var.”

-38-

İŞİNİ İYİ YAPMAK

Seyyar bir şemsiye tamircisi, yol kenarında küçük bir kutu üzerine oturmuş, şemsiye tamir ediyordu. Tamirci, tamir edilecek yerleri dikkatle ölçüyor, yamayı itina ile 1   yerleştiriyor, telleri tek tek deneyerek güçlendiriyordu. Adamı hayranlıkla seyreden bîr genç yanına yaklaştı:

- İşinizi çok dikkatli yapıyorsunuz, dedi. Şemsiye tamircisi elindeki İşi bırakmadan: - Evet, ben, her zaman işimi İyi yapmaya çalışırım, di­ye cevap verdi.

- Müşterileriniz, işinizi iyi veya kötü yaptığınızı ancak siz gittikten sonra anlayacaklar.

- Evet, haklısınız.

- Bu tarafa tekrar mı geleceksiniz?

- Hayır.

Genç artan bir hayranlık ve merakla sordu:

- O halde niçin bu kadar titizsiniz? Tamirci:

-          O zaman, benden sonra buradan geçecek tamirci­nin İşi kolaylaşacak. Ben, eğer kötü malzeme kullanır, işimi baştan savma yaparsam, halk bunu er geç anlaya­cak ve ondan sonra buradan geçen tamirciye kimse iş vermeyecek.

         -39-

SARHOŞ KOMŞU

İma-ı Azam Hazretlerinin genç bir komşusu vardı. Her gece evine içkili gelir, çıkardığı gürültü ile imamı çok rahatsız ederdi. İmam, gençten hiç şikayetçi olmaz, komşusunun haline tahammül ederdi. Bir gün başkalarının şikayetinden olsa gerek genci hapse attılar. Ertesi gece gencin sesini duymayan Ebu Hanife (r.a.) şaşırdı ve:

-Genç komşumuzun sesleri niçin kulağımıza gelmiyor? Diye sordu.

-Efendim, o sarhoşu vali hapse attırdı, dediler. Ertesi sabah doğruca valinin konağına gitti. Talebeleri, hocamız herhalde valiye teşekkür edecek, diye düşünüyordu. Vali, onu görür görmez ayağa fırladı. Hürmet etti ve:

-Ya imam! Teşrifinizin sebebini lütfen söyle misiniz? Dedi. O da, komşusu olan gencin serbest bırakılmasını rica etti. Vali:

-Efendim böyle ehemmiyetsiz mesele için niye zahmet ettiniz? Haber gönderseydiniz emrinizi derhal yerine getirilirdi, cevabını verdi.

Delikanlı serbest bırakıldı. İmamla karşılaştıklarında oldukça mahcuptu. Kendisini bizzat çok rahatsız etmişti. Ebu Hanife:

-Bak biz seni unutmuyoruz, sözleriyle iltifat buyurdu.

Genç kısa zaman sonra tevbe etti ve İmam’ın talebeleri arasına katıldı.

Onlar kimseyi itmiyor, kınamıyor, suçlamıyor, belki sadece kendine zulmeden zavallılara acıyor ve yardım etmeye çalışıyorlardı. Başkası ne yarsa yapsın, onlar kendilerine düşeni yapıyordu. ( Mesel Denizi, s:142)

-40-

ARİF OLMAK

Hak dostuna sormuşlar:

-Âlim kimdir?

-Bildiğini Bilen

-Ya arif kimdir?

-Bilmediğini bilen…Mesel Denizi, s:84

-41-

DİLİ KOPARILAN ANNE

Ali yaramazdı. Ama iş yaramazlıkla kalmıyor, komşu­larına zarar da veriyordu. Biraz büyüyünce hırsızlığa da başlamıştı. İşin kötüsü bu yaptıklarına annesi kızmıyor, hatta teşvik ediyordu.

önce bir yumurta çalıp getirdi Ali. Annesi sevinerek başını okşadı:

— Aferin oğluma, artık çalışıyor, dedi. Bundan cesa­retlenen Ali, ertesi gün bir tavuk getirdi. Annesi yine se­vindi. Derken bir koyun getirdi. Ve büyüdükçe, büyük hırsızlıklar yapmaya, karşı koyanları da öldürmeye baş­ladı. Bir cani, bir katil olup çıktı.

Bir gün saklandığı bodrumda polislerin eline geçti. Karşı koydu, ateş açtı, ama yakalandı. Kollarına kelepçe­yi vurdukları gibi karakola götürdüler. Yazdılar, çizdiler. Sonra hâkim karşısına çıkardılar.

Sorgulamada bir sürü suç işlediği anlaşılıp idama mahkûm edildi. Hırsız, uğursuz Ali asılacaktı.

Bir sabah idam sehpasının altına götürdüler onu. Âdetti, idam mahkûmlarına son isteklerinin ne olduğu sorulurdu.

Ali'ye de soruldu:

— Son bir isteğin var mı?..

— Var, dedi Ali. Şu kenarda ağlayıp sızlayan kadın be­nim annemdir. Buraya getirin. Annemi dilinin ucundan öpmek istiyorum. Çocukluğumda onu hep böyle Öper­dim. O günleri tekrar yaşamak İstiyorum.

izin verildi. Hırsız Ali'nin annesi getirildi.

Ağlıyordu. Hem de hüngür hüngür ağlıyor, görevlilere oğlunu şerbet bırakmaları için yalvarıyordu. Tabii bu mümkün değildi. Ali suçluydu ve suçunun karşılığı idamdı. Cezasını çekecekti.

Ali annesine sokuldu. Onunla kucaklaştı. Çocuklu­ğunda yaptığı gibi şimdi de dilinden öpmek istediğini söyledi.

Annesi dilini çıkarıp uzattı. Ali annesinin dilini öyle bir ısırma ısırdı ki yansı kopup ağzında kaldı, yere tükürdü. Annesi cıyak cıyak bağırırken etraftan yetişenler

— Bunu niçin yaptın?., diye sordular Ali'ye. Sen ne uğursuz evlatsın! Hiç annenin dili koparılır mı?

Hırsız Ali sakin sakin konuştu:

— Böyle anne olursa koparılır. İdamıma sebep onun bu dilidir. Çocukluğumda yaptığım ufak-tefek hırsızlıkla­rı hoş görüp sözleriyle beni teşvik etmeseydi şu idam sehpası altında bulunmayacaktım.

— Haklı konuştu, dediler.

 

-42-

KISA SÖZ

ABD'nin eski başkanlarından Roosevelt, avukatlığının ilk yılında çok zor bir davayı üzerine almıştı. Karşı tara­fın avukatı jüriye nasıl hitap edilmesi gerektiğini çok iyi bilen birisi İdi ve genç rakibinden çok daha inandırıcı deliller ortaya koydu. Fakat, son konuşmasını saatlerce uzatmak gibi bir hata işlemişti. Jürinin, onun söyledikle­rini pek takip edemediği Roosevelt'in dikkatini çekti. Jü­riye hitap etme sırası kendisine geldiğinde:

"Efendim, mükemmel bîr hatip olan muhterem mes­lektaşımı dinlediniz. Eğer ona inanır ve delillere inan­mazsanız, onun lehinde karar vermek zorundasınız. Söy­leyeceklerim bundan İbaret" dedi.

Kendi odalarına çekilen jüri üyeleri sadece beş dakika sonra Roosevelt'in lehinde karar verdiler.

Çok konuşmak, ne sözü güzelleştirir, ne de tesirini artı­rır. Bilakis, maksadın net, kısa, anlaşılabilir ifadelerle tak­dimi güzel ve etkili konuşmanın temel şartıdır.

-43-

BİR LEKE

Oğlunu sağlam karakterli ve çirkine kapalı yetiştirmek isteyen bir baba, ondan, kötü bir şey yaptığında bahçe­deki direğe bir çivi çakmasını, İyi bir şey yaptığında da direkten bir çivi çıkarmasını istedi.

Çocuk babasının dediğini yaptı. Fakat heyhat ki di­rekteki çivi delikleri tamamen kaybolmuyordu. Çok üzüldü.

-44-

Bir Yahudi ile Hz. Ali arasında bir anlaşmazlık vuku bulmuştu. Meselelerin halli için zamanın halifesi Hz. Ebu Bekir’in huzuruna çıktılar. Hz. Ebu Bekir (r.a.) yahudiye ismi ile hitap ederek yerini gösterdikten sonra Hz. Ali’ye:

“Buyurun ya eba Hasan” diye hitap ederek yahudinin yanında yer gösterdi. Bunun üzerine Hz. Ali’nin yüzünde üzüntü ve hiddet işareti belirmeye başlayınca, Hz. Ebu Bekir, yahudinin geç dediğim için mi üzüldün diye sordu. Hz. Ali:

“Hayır! Bilakis yahudinin yanına geç dediğin için değil, ona ismiyle hitap ettiğin halde bana en çok hoşuma giden künyem olan Ebu Hasan ismimle hitap etmeniz bana iltimas gibi geldi de ondan üzüldüm” der.

Bu manzarayı gören yahudi İslamın inceliği karşısında Müslüman olur.

-45-

İstanbul’un fethinden sonra Hz. Fatih, bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zulüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlarda bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.

Durum Hz. Fatih’e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hz. Fatih’e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

“Sizlere şöyle bir teklifim var. Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz. Müslüman hakimlerin ve Müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizlerde evvelki kararınızı gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunuzu ispat ediniz”...

Hz. Fatih’in bu teklifi papazlara çok cazip gelmişti. Hemen padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden birisi Bursa idi. Bursa’da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslüman ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş. Sabah olunca da atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya kadı o saatte de henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahıra götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan Müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

“Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım” deyip atın parasını Müslümana vermiş.

Papazlar İslam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler. Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik’e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir Müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp takılmaz mı. Hiç heyecan bile duymadan Müslüman bu altınları küpüyle satın aldığı öbür Müslüman götürüp teslim etmek ister:

“Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınları” der. Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle der:

“”Kardeşim yanlış düşünüyorsun, ben sana tarlayı olduğu gibi , taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden , içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap” der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar. Kadı, her iki şahsa da çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı, birini de oğlu olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını çeyiz olarak veriri.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp İstanbul’a Hz. Fatih’in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

“Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin saikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrinden vaz geçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz” der. 

-46-

FAZLA VERENE

Hz. Osman Efendimiz, yüz deve yükü buğday kervanı ile Medine'ye dönmüştü. Halktan bazıları yanma yaklaştı ve buğdaydan satın almak istediler. O, "Ben onları daha fazla ücret veren birisine sattım." dedi. Şaşırmışlardı. Şikayet için devrin hatif esine, Hz. Ebubekir Efendimize gittiler. "Siz Os­man'ı yanlış anlamış olmalısınız." dedi ve kalkıp onlarla bir­likte Hz. Osman'ın yanma geldi:

- Ya Osman, bu insanlar senin, "Daha fazla ücret veren birisine sattım." dediğini söylüyorlar, dedi.

- Evet, dedi Hz. Osman. Ben o buğdayları daha fazla üc­ret veren birisine, yani Allah'a sattım.

Daha sonra fakirlere, ihtiyacı olanlara dağıttı. Mesele an­laşılmış oldu. Ebubekir Efendimiz, Osman hakkında  yanıl­mamıştı .

Osman Efendimiz (r.a) öyle bir insandı ki, Peygamberi­miz (s.a.v), onun fedakarlıkları karşısında takdirlerim ifa­de ediyor ve bir keresinde şöyle diyordu: "Bundan sonra yapacağı şeyler Osman'a zarar veremez." Ve islam o yü­ce omuzlarda yükseliyordu. Her Müslüman'ın o yüksek idrake ve ahlaka ihtiyacı var. (Mesel Denizi, s:57)

-47-

YARASANIN YÜZÜ YOK

Bir zamanlar yeryüzündeki kuşlar ve hayvanlar arasında savaş başlamıştı. İki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamıyordu. Savaştaki iki tarafın da bazı özelliklerin! taşıyan yarasa, savaş müddetince tarafsız kalmıştı.

Kuşlar, "Gel bizimle beraber ol!" dediklerinde, "Ben hay­vanım" diyor, hayvanlar kendilerinden olmasını istediğinde kuş olduğunu söylüyordu.

Zamanla kuşlar ve hayvanlar arasında barış imzalandı. Yarasa, kuşların yanma gidip, sevinçlerine ortak olmak iste­di, fakat kuşlar onu aralarına almadılar. Hayvanların yanma gittiğinde de aynı muameleyi gördü.

Her iki tarafın da kendisini suçladığı, hiç kimsenin kendi­sin! yanma almak istemediği talihsiz yarasa, köşe bucak saklanmaya, y uzunu ancak alaca karanlıkta göstererek yaşama­ya mecbur kaldı. Artık kimsenin yanma gidecek yüzü yoktu.

-48-

ZAYIFLAR KÖTÜLERLE GÖRÜŞMESİN

Adam Hazret-i Mevlânâ'yı dinliyormuş.

— Senin yanında iyi ile kötü, eğri ile doğru bir olma­malıdır. Sen düzgünün yanında, bozuğun da karşısında olmalısın!

Bunları dinledikten sonra doğruluğunu teyid ma­kamında başını sallayarak çıkıp gitmiş.

Ne var ki bir gün Mevlânâ'yı eğri bildiği birinin yanında görmüş, candan sohbet ediyormuş kötü ile. Beklemiş, kalkıp da uzaklaşırken yaklaşmış.

— Sen, demiş, doğrunun yanında, eğrinin de karşı­sında olunmalı, dememiş miydin?

— Evet, demiştim.

— Öyle ise işin ne bu kötü adamın yanında? Niçin onunla senli benli oluyorsun? Tatlı tatlı sohbet ediyor­sun?

Mevlânâ:

— Ben, demiş, yetmiş iki buçuk milletle berabe­rim!

Bu söze büsbütün zıvanadan çıkan adam:

— Zaten demiş, sizin gibilerdir bizim ahlâkımızı bozanlar. Kürsüde öyle konuşuyorsunuz, sokakta da böyle hareket ediyorsunuz.

Mevlânâ tebessüm ederek cevap vermiş:

— İşte bu sözünle de beraberim!

Adam süt köpüğü gibi sakinleşmiş.

Olayı geriden seyreden bir Mevlânâ dostu, yaklaşmış, adamın yakasından tutup beriye çekerek konuşmuş.

— Sen, demiş, Mevlânâ'yı anlamıyorsun. Mevlânâ'nın söylediği doğrudur. Senin gibileri hep doğrularla konuş­malı, eğrilere yaklaşmamalıdır. Zira sonra sen de eğrilir-sin. Ama Mevlânâ için böyle bir tehlike yoktur. O hangi eğrinin yanına varırsa, mutlaka ona bir doğruluk ilham eder, ondan asla eğrilik almaz...

Aklı başına gelen adam koşarak Mevlânâ1 nın arka­sından erişip özür dilemiş.

— Seni yanlış anlamışım, özür dilerim, kusuruma bakmayın.

Mevlânâ yine mütebessim, aynı cevabı vermiş:

—       Bu sözünle de beraberim!

-49-

MÜMİNİN DE RIZKINI ALLAH VERİR, MÜNKİRİN DE…

İbrahim (as)’a Mecusinin biri misafir olmak istemişti. İbrahim (as) ona: “Müslüman olursan misafir ederim” deyince, adam bırakıp gitti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’e şu vahyi indirdi:

-Neden onu misafir etmek için dinini değiştirmesini şart koştun ey İbrahim? Bana bakmadın mı? 70 senedir beni tanımadığı halde ben ona rızkını veriyorum. Sen onu misafir etsen, hakkında hayırlı olurdu.”

Hz. İbrahim bu ilahi emri alınca derhal adamın peşine düştü. Onu bulup evine getirdi ve misafir etti. Mecusi:

-Nasıl oldu bu iş, önce misafir etmek istemedin, sonra da misafir etmek için can attın…” diye sorunca İbrahim (as) durumu anlattı. Mecusi bu sözden çok duygulandı.

-Allahu Teala benim hakkımda böyle mi muamele etti? Benim yüzümden sana ikazda mı bulundu? O halde bana dinini öğret, ben de Müslüman olacağım” dedi. Mehmet Dikmen “Menkıbeler” s:60

-50-

AYAKLARIYLA AMELİYAT YAPAN CERRAH

"Üstesinden gelinmesi gereken zorluklar ol­masaydı, insanoğlu en büyük zenginliği olan basanlarından tad alma duygusunu yitirir­di. Derin ve karanlık vadiler olmasaydı, dağ­ların doruktan o kadar güzel olmazdı. (Helen Keller)

Francisco Bucio'nun bir cerrah olmaktan daha fazla istediği bir şey yoktu. Yirmi yedi yaşına geldiğinde bu düşü ger­çekleştirmede epey yol almıştı. Yeteneğiyle Mexico Şehir Hastanesi Plastik Cerrahi Bölümü'nde haklı bir yer edinmişti ve bir kaç yıl içinde kendi özel muayenehanesini açabilecekti.

Ancak tarihler 19 Eylül 1985'i gösterdiğinde Francisco'nun dünyası başına yıkıldı. 8,1 şiddetinde tarihin en büyük depremlerinden biri 4200'den fazla insanın hayatına mâl oldu. Depremin insan­ların düşlerinde yol açtığı yıkım ise ölçülemezdi. Sarsıntılar başladığında Francisco beşinci kattaki odasındaydı. Deprem sona erdiğinde ise zemin katında tonlarca yıkıntının altında kalmıştı.

Zifiri karanlık içinde oda arkadaşının can çekişme sesleri­ni duyuyordu. Bu arada, ameliyatlar yaptığı sağ elinin büyük bir çelik direğin altında kaldığının farkına vardı. Acı içinde, çılgıncasına elini kurtarmaya çalıştı. Bunu başaramayınca paniğe kapıldı. Kan dolaşımını sağlayamazsa elinin kangren olacağını ve kesileceğini bir doktor olarak biliyordu.

Şuur ve şuursuzluk arasında saatlerce gidip gelen Fran­cisco, giderek zayıf düşüyordu. Ancak dışarıda Bucio ailesinin olağanüstü bir gayreti vardı. Francisco'nun babası ve altı erkek kardeşi, el arabaları ve küreklerle molozu kaldırmak için deli gibi uğraşan gönüllülerin arasına katıldılar. Ailesi umudunu hiç yitirmedi. Dört gün sonra Francisco'ya erişebildiler.

Bölgedeki profesyonel kurtarma ekipleri Francisco'yu çıkarmak için elini kesmek gerektiğini söylediler. Francis­co'nun iyi bir cerrah olma düşünü bilen ailesi, bunu kabul etmedi. Bu yüzden kurtarma ekibi Francisco'nun eline düşen direği kaldırmak için fazladan üç saatlerini harcadılar. Çıkar­dıkları gibi onu bir hastaneye yetiştirdiler.

Bu elim hadiseyi izleyen aylar boyunca, Meksika halkı başkentlerini, Francisco Bucio ise büyük hayalini yeniden kurmak için çalıştı.

İlk adım Francisco'nun ezilen elini kurtarmak için cer­rahların yaptığı on sekiz saatlik ameliyat oldu. Ancak günler geçtikçe Francisco'nun umudu azalıyordu. Parmaklarındaki sinirler yenilenmeyince doktorlar başparmağı dışındaki dört parmağını da kestiler. Artık Francisco kararını sağ elinin geride kalanını kurtarmak olarak değiştirmişti. Ertesi birkaç ay içinde beş ameliyat daha geçirdi. Ancak elini hâlâ kullana­mıyordu. Sağ eli olmadan hastalarını nasıl ameliyat edebilirdi? Francisco yeni çareler arayışına girdi.

Bu arayış onu San Francisco Davies Hastanesi'nde Mikrocerrahi Başkanı Dr. Harry Buncke'ye götürdü. Dr. Buncke eldeki kesik parmakların yerine ayak parmaklarını naklederek cerrahide yeni bir çığır açmıştı. Francisco, Dr. Buncke'nin kendisi için son umut olabileceğini anlamıştı. Ameliyat başarılı olursa işin geri kalanını halledeceğine kendi kendine söz verdi.

Doktor Buncke ameliyatla Francisco'nün iki ayak par­mağını alıp yüzük ve serçe parmağı olarak eline monte etti. Bir süre sonra, Francisco sıkı çalışma sonucunda üç parma­ğıyla nesneleri tutabilir duruma geldi. Böylece düğmelerini ilik­lemek gibi kolay işleri becermeye başladı. Bu zorlu ameliyatın ağır etkisini üzerinden attıktan sonra, Francisco bütün gücünü yoğun bir terapi ve egzersiz programına verdi, iğne deliğinden iplik geçirebilmek için saatlerce acı içinde uğraştı. Daha sonra adını okunaklı bir şekilde yazmaya çabaladı. Dr. Buncke, ona şöyle demişti. "El kendini ihtiyaçlara göre ayarlayan bir ya­pıdır, ihtiyaç büyükse el becerisi de artar."

Elinin eskisi gibi iş görebilmesi için aylarca süren çalış­madan sonra Francisco, Mexico City'ye geri döndü ve has­tanede belirli vak'alarla sınırlı olmak üzere doktorluğu sür­dürdü. Hâlâ olimpiyatlara hazırlanan bir atlet gibi çalışıyordu. Kondisyon sağlamak için yüzüyor, elini güçlendirmek için her gün binlerce düğüm atıp çözüyor, kumaşlar üzerinde dikiş çalışması yapıyor, yiyecekleri ufak parçalara doğruyor ve yeni parmaklan arasında lastik toplar döndürüyordu.

Başlangıçta en kolay işler bile eline yakışmıyor ve yorucu geliyordu. Ancak Francisco her işi hakkını vererek yapana kadar inat ediyordu. İki elini de kullanabilen biri olmak İçin sol elini de çalıştırıyordu.

Ve Francisco'nün büyük bir imtihan vermesi gereken gün geldi çattı. Bir operatör doktor, Francisco'nün yaralan temiz­leme ve kapatmaktan, ben almak gibi kolay ameliyatlara doğru gelişme gösterdiğini gözlemlemişti. Burnu kırılmış bir adamın ameliyatına Francisco'nun da katılmasını istedi. Ame­liyat son derece hassasiyet istiyordu ve Francisco, yalnızca araç-gereci doktora verme görevini üstleneceğini sanıyordu. Ameliyatta doktor, hastanın burnunda kullanmak üzere kabur­gasından kıkırdak almaya hazırlanıyordu ki Francisco'ya dön­dü ve kıkırdağı onun almasını istedi.

Francisco, bu hadisenin onun için bir dönüm noktası olduğunu biliyordu. Bu işi başarırsa cerrahlığa dönebilecekti. Herhangi bir terslik ise onu yıkıma uğratacaktı. Cesaretini ellerinde toplayıp kıkırdağı özenle yerinden aldı. Başka bir cer­rahın on dakikada yapabileceği bir işi Francisco bir saatte yapmıştı. Ama bu bir saat, tam bir zafer gösterisiydi.

Bugün, Francisco Bucio yüksek saygınlığı olan bir plastik cerrah. Tijuana'da iki ayrı yerde vazife yapıyor ve uzmanlık dalının ihtiva ettiği bütün ameliyatlara girebiliyor. Ayrıca fakir ailelerin çocukları için ücretsiz ameliyatlar gerçekleştiriyor. "Ben altı ameliyat geçirdim," diyor. "Kendimi onların yerine koyabiliyorum. Korkmanın ne demek olduğunu biliyorum."

Kimileri onu sevdiklerinden, "ayaklarıyla ameliyat yapan cerrah" diye takılıyorlar. Francisco bunlara aldırmıyor. Yü­zünde bir gülümseme ile şöyle cevap veriyor: "Elim güzel görünmeyebilir ama gayet İyi çalışıyor. Bu mucize, en çok sevdiğim işi yapmamı sağladı. Şimdi, kendi mucizelerine ihti­yacı olanlara bir şeyleri geri veriyorum."

Hepimiz, hayatımızda şu ya da bu biçimde engellerle, zorluklarla daha doğrusu deği­şik imtihanlarla karşılaşırız. Ancak inancı, azmi, iradeyi, sabrı ve derin bir tutkuyu mo­tor gibi kullanırsak yanlış geldiğimiz yol­dan geri dönebilir ve hayallerimize giden yolda adım adım başarıyla ilerleyebiliriz.  İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:124

-51-

GÜZELLİK KALICIDIR ACI GEÇİCİ

"Büyük şeyler meydana getirmek için acı ve ıstırap çekmek gereklidir." (Antonlo Fogozzias)

Fransız resim sanatının önemli simalarından Henri Matisse (1869-1954), Auguste Renoir'dan (1841-1919) yaklaşık 28 yaş daha genç olmasına karşın, iki ünlü ressam iyi arka­daşlardı ve sık sık görüşürlerdi.

Hayatının sonlarına doğru Güney Fransa'da bir köye yerleşen Renoir, son on yılında evinden çıkamazken Matisse onu her gün ziyaret etti. Romatizma nedeniyle neredeyse hiç hareket edemeyen Renoir parmaklarını dahi hareket ettiremiyordu.

Fakat bu ağır hastalığına karşın fırçayı eline bağlayarak resim yapmaya çalışıyordu.

Bir gün Matisse, yaşlı ressamın her fırça darbesinde duy­duğu büyük ıstırapla mücadele ederek stüdyosunda çalışmasını seyrederken dayanamayıp sordu: "Auguste, romatizmadan kıvrandığın, bu kadar acı çektiğin halde neden resim yapmayı sürdürüyorsun?"

Renoir yalnızca, "Güzellik kalıcıdır, acı ise geçici..." cevabını verdi.

Böylece Renoir neredeyse öldüğü güne kadar tuvalinde çalışmaya devam etti. En ünlü resimlerinden biri olan "Yıkananlar" tablosunu ölmeden yalnızca iki yıl önce, hastalığa yakalandıktan on dört yıl sonra tamamladı. İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:91

-52-

MARANGOZUN PİŞMANLIĞI

"Yapabileceğinden daha fazlasını yapamayacak biç kimse yoktur." (Henry Ford)

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. Yanında çalıştığı müteahhite; yapmış olduğu ahşap ev inşa işini bırak­mak, eşi ve çocukları ile birlikte daha rahat, daha huzurlu bir hayat sürme isteğinden bahsetti.

Müteahhit, yıllardır birlikte çalıştığı emektar marangozu­nun işi bırakma isteğine oldukça üzüldü. Fakat ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti.

Marangoz, bu son olsun diye istemeye istemeye teklifi kabul etti ve işe girişti. Ne var ki gönlünün yaptığı işte olma­dığı her halinden belliydi. Bundan dolayı baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Ömrünü verdiği mesleğine böyle bir eserle son vermek ne büyük talihsizlikti!..

Marangoz, ev bittiğinde müteahhite teslim etmek üzere kendisini çağırttı, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Şöyle bir baktıktan sonra dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

"Bu ev senin." dedi, "Yıllardır süren emeklerinin karşılığı sana benden hediye." Marangoz şoka girdi. Ne kadar utan­mıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O za­man onu böyle yapar mıydı!

Unutmayın! Herkes kendi hayatının maran­gozudur. Herkes gün be gün kendi hayatını inşa eder; bir çivi çakarak, bir tahta koyarak veya duvar dikerek... Evet bugün aldığınız kararlar, ortaya koyduğunuz davranışlar, sarfettiğiniz sözler, yaptığınız tercihler yarın yaşayacağınız evin malzemeleridir. Elinizden gelenin azını değil, fazlasını yapın ki o evin içinde uzun yıllar huzurla yaşayabilesiniz. İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:151

Birde hayatta ne yaparsanız yapın aşkla ve sevgiyle yapın. Karşınızdakilerin yüreklerine dokunun. Ortak noktaları dillendirerek. Unutmayın AŞK OLMADAN MEŞK OLMAZ..

-53-

PADİŞAHIN İŞİ NE?

Sultan Murad Han o gün bir hoştu. Telaşlı gö­rünmekteydi. Neşeli deseniz değil; üzüntülü deseniz hiç değil. İçinden çıkılmaz bir ıstırap kaplamıştı yü­zünü .

Sadrazam Siyavuş Paşa:

-  Hayrola hünkarım, canınızı sıkan bir şey mi ola? diye sormaktan kendini alamadı.

Bu soru Sultana bir kurtuluş gibi geldi ve içini dökmek istedi sırdaşına:

- Akşam garip bir rüya gördüm lala.

- Hayırdır inşallah Sultanım!...

- Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?!...

- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıktılar yola. Padişah hâlâ gördüğü rüyanın etkisi altındaydı ve gideceği yeri iyi bilmekteydi. Seri, kararlı adımlarla Bayezit'e çıktı, sonra Vefa'ya döndü. Zeyrek'ten aşağılara salındı. Unkapanı civarında soluklanıp; etrafına dikkatle ba­kındı. Sanki bir adres, bir kişi arıyor gibiydi. İşte tam o sırada yerde yatan bir adam gözlerine çarptı. Yaklaştılar, baktılar ki adam dünyadan geçmiş. Kim­senin ilgilendiği yok. Sanki orda biri yatmıyor. Üze­rinde sonbahar yapraklan savrulmakta. * Nabzını yokladılar; ama nafile, nabız atmıyor.

Sordular halka: -Kimdir bu?

- Aman molla hiç bulaşma buna, dedi ahali. Ay­yaşın, sarhoşun biri. Kırk yıllık komşumuz... Ne menem biri olduğunu .bildiğimizden biz bulaşmak iste­meyiz.

Bir başkası anlatmaya başladı hemen:

- Biliyor musunuz, dedi, aslında iyi sanatkârdır.

Azaplar çarşısında çalışırdı. Nalının en iyisi yapardı. Ancak kazandığı her kuruşu içkiye, fuhuşa harcadı ömrü boyunca. Hem şişe şişe şarap taşıdı evine; hem de nerede bir mimli kadın varsa, taktı peşine, yazık etti değerli ömrüne.

Hele yaşlıca bir adam çok öfkeliydi:

- İsterseniz sorun komşularına, dedi. Sorun ba­kalım onu bir kez olsun bir cemaatte gören olmuş mu ?!..

Hasılı, dönüp ardını gitti mahalleli. Bizim tebdil-i

kıyafet mollalar kaldılar mı. ortada? Tam Sadrazam da toparlanmak üzereydi ki sultan, kesti yolunu:

- Nereye lala!?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

Sultan kızdı:

-  Millet bu, çeker gider; ama biz gidemeyiz. Bu ahalinin çobanı biziz, şöyle veya böyle onlar bizim te­baamız. Demini tamamlamamız gerek.

- İyi ya hünkarım, saraydan birkaç hoca yollarız, böylece vebalinden de kurtulursunuz.

- Olmaz!... Rüyamızın sun çözülmedi ki daha.

- Peki ne yapmamamız emir buyurulur?

- Mollalığa devam. Na'şını kaldırmalıyız bu zatın en azından.

- Aman sultanım, nasıl kaldırırız biz?

-Basbayağı kaldırırız işte.

-Yapmayınız, etmeyiniz hünkarım; bunun yı­kanması, paklanması var; kefenlenmesi, gömülmesi var.

- Merak etme lala, ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

-  Şurada bir mahalle mescidi var...

Birlikte cenazeyi yüklendiler ve camie geldiler. Siyavuş Paşa, sağa sola koşturdu önce. Kefen, tabut buldu. Padişah bakır kazanları ocağa vurdu. Usûl ve erkanınca bir güzel yıkadılar ki na'ş ayan beyan güzelleşti sanki. Ayın on dördü gibi parlamaktaydı yü­zü. Çehresi şakilere hiç benzemiyordu, hem manâlı bir tebessüm okunuyordu dudaklarında. Hünkarın kanı ısınmıştı o anda bu adamcığa. Meçhul nalıncı­yı kefenleyip, tabutlayıp yatırdılar musallaya. Ama namaz vaktine de bir hayli vardı daha. O arada Si-yavuş Paşa sıkıntı içinde yaklaştı:

- Hünkarım, dedi yanlış yapıyoruz galiba.

- Nasıl yani lala?!

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan bu­raya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki ailesinden bi­rileri vardır, hanımı mesela, yahut yetimleri.

- Doğru, öyle ya. Sen bekle başını, ben mahalle­yi bir dolanıp geleyim. Bakalım kimsesini bulabilir miyiz?!..

Sadrazam Kur'an okumasına devam ede dursun, hünkar koştu, garip maceranın başladığı noktaya geri döndü. Sorup soruşturdu ve nalıncının evini buldu.

Kapıyı yaşlıca bir kadın açmıştı. Olayı metanetle dinledi ve sanki vefatın bu türlüsünü bekler gibi.

- Hakkını helal et evladım, dedi. Belli ki çok yo­rulmuşsun. Allah senden razı olsun. Garibimi yerde bırakmadın demek. Hakkını helal eyle.

Sonra üzgün, yıkılmış halde, eşiğe çöktü hanım­cık; ellerini yumruk yapıp şakaklarına dayadı. Göz­leri kısıldı yalnızca, eski hatıralara daldı gitti bir za­man. Silkinip çıktığında zamanın dehlizinden,

- Biliyor musun oğul, diye dertli dertli anlatı. Bi­zim efendi bir âlemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapar, gücünü tüketir, emeğini harcardı... Ama birinin elinde şarap şişesi görmeye görsün. Elindeki avucundakini verip satın alırdı. Sonra getirip dökerdi hepsini. Niye!? Ommet-i Muhammed'in kursağın­dan haram geçmesin, günaha girmesinler diye.

- Hayret!..

- Sonra malum kadınların ücretlerini öder, geti­rirdi bu eve. "Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.** derdi, öyleyse şimdi dinlenmeniz gerek. O çe­ker gider, ben menkıbeler anlatırdım o zavallı düş­künlere saatlerce. İlmihal, Huccetül-islam okurdum onlara.

- Bak sen!.. Millet ne sanıyor halbuki.

-  Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir İmamın arkasında durmalı ki, insan tekbir alırken Kabe'yi görmeli, derdi.'

- Öyle imam var mı ki şimdi?

- İste bu yüzden Nisancı'ya Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün, "Bak a efendi, dedim. Sen böyle yapı­yorsun; ama komşular seni kötü belleyecek. Namaz­sız niyazsız zannedecek. Cenazen ortada kalacak ha­fazanallah!.."

-Doğru, öyle ya!..

- Ama o, kimseye zararım olmasın diye, mezarı­nı bile kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim, İş mezarla bitiyor mu? Dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?!..

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü. Sonra elinin tersini, fa­ni dünyayı boşlar gibi salladı ve:

"Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?!.." (Mehmet Dikmen “Esrarengiz Olaylar” s:9)

-54-

PAY BİÇMEK

îki kör aynı tabaktan köfte yiyormuş. Birisi diğerine:

- Niçin, demiş, ikişer ikişer alıyorsun?

- Sen ele körsün, demiş diğeri, nereden biliyorsun?

- Kendimden pay biçiyorum.

 

-55-

KUYUMCUNUN CEVABI

Adamın biri bir kuyumcuya gitti:

"Bana terazini verir misin altın tartacağım." dedi. Ku­yumcu:

"Bende kalbur yok, sana kalbur veremem." dedi. Adam:

"Benimle alay mı ediyorsun ben kalbur değil terazi is­tiyorum." dedi. Kuyumcu bu sefer de:

"Bende süpürge yok ben sana süpürge veremem." dedi. Adam iyice şaşırdı:

"Yahu ne süpürgesi ben senden terazi istiyorum." de­di. Bunun üzerine kuyumcu:

"Babacığım sen yaşlı bir adamsın, altın tozunu teraziy­le tartmaya çalışırken ellerin titreyecek altını dökeceksin, döktüğün altınları toplamak için gelip benden süpürge isteyeceksin, daha sonra bu altınları elemek için gelip elek isteyeceksin. Onun için ben sana en son İsteyeceğin şeyi tahmin edip bende elek yok, dedim." dedi. Mesnevi’de Geçen Bütün Hikayeler s:144

 

-56-

Seneler önce Amerika'nın Kansas eyaletindeki Elkhart kasabasında iki kardeş aynı okulda çalışıyorlardı, işleri ise her sabah binadaki büyük sobaları tutuşturmaktı.

Soğuk bir kış günü, iki kardeş bir sobayı temizleyip içini çalı-çırpı ve odunla doldurdular, iki kardeşten biri, sobanın içindekilere gaz döktü ve ateşledi. Fakat ateşlemeyle birlikte dehşetli bir patlama oldu ve eski okul binası yıkıldı, iki kardesten büyüğü de bu patlamada hayatını kaybetti. Diğerinin ise ayakları son derece kötü bir şekilde yanmıştı.

Doktor, çocuğun bacağının birinin kesilmesinden başka çare göremedi. Çocuğun ebeveynleri perişan bir halde idiler. Bir çocukları patlamada ölmüş, ikincisi de bir bacağını kaybe­decekti. Doktordan, biraz beklemesini istediler. Doktor razı oldu. Anne-baba her gün, doktordan ameliyatı geciktirmesini istiyor ve çocuklarının iyileşmesi İçin Allah'a dua dua yalvarıyorlardı. İki ay böyle geçti; ebeveynler ve doktor hemen her gün çocuğun ayağının kesilip kesilmemesi üzerinde münakaşa ediyorlardı. Bu arada çocuğun ana ve babası, çok geçmeden yürüyeceği inancını da çocuklarına yerleştirmeye çalışıyorlardı.

Çocuğun ayakları kesilmedi, fakat sargılar çözüldüğü zaman, sağ bacağının sol bacağından yedi santim kısa olduğu görüldü. Sol ayağının parmakları hemen hemen tamamen yanmıştı. Fakat çocuk inanılmaz bir şekilde azimli idi. Dayanılmaz acılara rağmen her gün egzersiz yapmaya başladı ve bu arada güçlükle de olsa bir iki adım atabileceğini gördü. Yavaş yavaş iyileşen genç nihayet koltuk değneklerini attı ve hemen hemen normal bir şekilde yürümeye başladı. Ve azimli genç, çok geçmeden koşmaya bile başlamıştı.

Hayata küsmeden sabırla mücadelesinin mükafatını gören genç, Elkhart Lisesinden mezun olmadan önce bir mili {1.609 metre) 4 dakika ve 24.7 saniyede koştu. Bu mesafeyi o güne kadar bütün Amerikan liselerinde ondan daha iyi derece ile kimse koşmam ıstı.

Liseden sonra Kansas Üniversitesi'ne devam eden genç, sonraları, bir mil yarışında (4:06.8) ile dünya rekoru kırdı ve

iki yıl sonra, yarım milde bir dünya rekoru daha kırdı (1:49.7). Onun 1938'de kırdığı kapalı salon bir mil rekoru da (4:04.4) uzun seneler hafızalardan silinmedi.

Bir zamanlar yürümeyen bu çelik iradeli çocuk, şimdi çağdaşlarına nasıl koşulacağını öğretiyordu. Kendisinin geliş­tirdiği metod; son .çeyrek mili âdeta bir sürat koşucusu gibi koşmaktı. Bu çeyrek mili, o zamana kadar kimsenin belki de düşünmediği bir zaman içinde, bir dakikanın altında koşuyor­du. Onun bu sitili, bir zamanlar insan kapasitesinin ötesinde görünen bu dereceyi; bir mili dört dakikanın altında koşmayı mümkün kıldı.

Bacağını kaybetmesine ramak kalmışken dünya şampi­yonluğuna yükselen ve New York'taki ünlü Madison Square Garden kapalı salonunda "asrın atleti" ilân edilen bu gencin adını mı sormuştunuz? Glenn Cunningham... (İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:23)

 

-57-

ÎNANÇ VE ÇALIŞMAK

Yılarca önce Amerika'nın Mississipi Nehri'nde, neh­rin bir yakasından ötesine yolcu taşıyarak geçimini sağla­yan yaşlı bir kayıkçı, kayığındaki küreklerden birisine inanç', diğerine 'Çalışmak' yazmış. Sebebi sorulduğunda bu güngörmüş kayıkçi:

"Nehri karşıdan karşıya geçmek için her iki küreğe de ihtiyaç var. Çalışmaksızın inanç ve inançsız çalışmak sizi bir dairede döndürür durur. Hayat yoluna tek kürekle çıkmak da nehri tek kürekle geçmeye çalışmaktan fark­sızdır. Hiçbir yere gidemezsiniz" demiş,

 

-58-

TAŞ MI SERT, KAFA MI?

Vaktiyle bir çocuk vardı. Medresede okurdu. Kavuklu hocalardan ders alır, öğretilenleri anlamaya çalışırdı.

Fakat kafası kalınca idi. Bütün gayretine rağmen pek bir şey öğrenemezdi. Okumaya karşı da fazla istek duy­mazdı. Arkadaşları onu geçmiş, okumayı ilerletmişlerdi. O ise hâlâ bir yıl öncesinin kitaplarını okuyordu.

Günlerden bir gün kararını verdi:

— Kafam çok kalın, diye düşündü. Zekâm az. Bu du­rumda okuyamam. İyisi mi köyüme dönüp tarla işlerine

Bu maksatla bir sabah yola koyuldu. Az gitti, uz gitti bir ovaya düştü. Sıcak bastırmıştı. Çok da yorulmuştu. Yolun kenarında bir mağara vardı, ama girmeye korku­yordu.

İçerisinin serin olduğundan emindi. Çünkü güneş al­mıyordu, ama ya ayıya filan rastlarsa ne olacaktı?

Bunları düşündüğü için yüreği ürperiyor, içeri girme­ye bir türlü cesaret edemiyordu.

Sonunda sıcak ve yorgunluk baskın çıktı. Ne olursa olsun mağaraya girecekti. Kararını verdi. Adımlarım ağır

ağır attı.

Korktuğu şeylerle karşılaşmayınca sevindi. Korkusu biraz olsun dağıldı. Bir köşeye büzüldü. Sonra uzanıverdi.

Birden gözü mağaranın tavanından yere damlayan su­ya takıldı. Yukarda birikiyor, büyüyor ve damla kendini taşıyamayacak kadar büyüyünce kopup yerdeki taşın üstüne düşüyordu.

Kim bilir kaç yıldır böyle devam edip gidiyordu bu. Taş oyulmuştu. Oysa taş sertti. Su damlası ise yumuşacıktı. Yumuşacık su damlası nasıl oluyor da taşı deliyordu?

Birden şimşekler çaktı beyninde. Yumuşacık su dam­laları senelerce aka aka sert taşlan deliyordu. Kendisi de ısrarla derslerine çalışır, okuma isteğiyle hocalarını din­lerse zamanla kafasına bir şeyler girerdi.

— Benim kafam şu taştan daha sert değil ya, diye söy­lendi.

Önemli olan sebat etmekti. Şu su kadar sebat etmek.

Şu taş kadar sebat etmek, o zaman kitaplarda yazılı olanlarla hocaların anlattıkları, kalın da olsa, kafada iz bırakırlardı.

Hızla kalkıp gerisin geri medreseye döndü. Çalıştı, çabaladı, arkadaşlarına yetişti. Hattâ zaman içinde hepsini geçti. Öyle bir bilgin oldu ki. kitapları hâlâ ellerde dola­şır, Bu yüzden "Taş oğlu" mânasına gelen "İbn-i Hacer" dendi adına.

 

-59-

İKTİSADIN MAKBULÜ, VARKEN YAPILANDIR

Ömer bin Abdülaziz’in ileri derecedeki zühd ve takvasını cimrilikle karıştıran bazıları:

-Ey müminlerin emiri! Siz bütün salahiyetler elinizde bulunan bir halifesiniz. İstediğiniz gibi giyinir, kuşanabilirsiniz, diyerek onun bu derece mütevazi yaşayışının sebebini sordular.

Ömer bin Abdülaziz, onlara şu cevabı verdi:

-İktisadın efdali, varlık zamanında olanıdır.

Affın efdali de, ceza vermeye muktedirken yapılandır.  Mehmet Dikmen “Latifeler”, s:36

 

-60-

FREN PATLAMASI

          Henüz yirmi yaşında bile değildim. Haruniye'nin meşhur kaplıcasına gidiyordum. O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret edemiyordu. Biz bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı yerleştirip üzerlerine kurulduk. Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem bir güzellikle sergilendiği dağ yollarındaydık. Ağustos böceklerinin monoton nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk. Allah'tan ki karşımızdan başka araba gelmiyordu. Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı. Hattâ bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin dibini buluyordu. Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız, düze çıkmıştı. Biraz sonra da iniş başlayacaktı. Ben çok sevdiğim bu manzaranın ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini doyasıya ciğerlerime çekiyordum. Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti. Hayret içindeydim, bir daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım:

- Aman Allahım, çama bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir avuç toprak bile yok."

Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime kızgın olarak sordu:

- Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar..."

- Ne var olur mu? Şu Allah'ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış..."

-Hadi canım sende! Bunun Allah'la ve O'nun kudretiyle ne ilişkisi var?"

- Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş olabilir?"

- Hiç kimse evlât... Niçin illâ da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri ve ilkel düşüncelerdir."

- Ama Allah o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?"

-Meselâ şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kayanın üzerine gelince, ağzından düşürmüştür. Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar. Sonra da kayanın altına giren kökleriyle böyle gelişip serpilir."

- Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?"

- Yok tabiî... Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır.

- Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal söyleyebilirim."

Bu şekilde devam eden konuşmamız hemen münakaşaya döndü ve tabiî seslerimiz de yükseldi. Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum. Bizi sessiz dinleyen diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı. Fakat halinden okumuş bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah'ı inkâr etmiyordu. Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı.

Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Derken belki yüz metre aşağılarda ip gibi uzayıp giden Ceyhan nehrine kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar, bizi şaşkına çevirdi. Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför başını uzatıp, "Fren patladı!" dedi. Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla kaplı bir bayırdı. Bu yokuşun sonunda Ceyhan nehrinin kayalara çarptıkça köpüklenen suları görünüyordu. Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı. Birkaç saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Kimisi şehâdet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de "Allah" diye bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu. Allah'a inanmadığını söyleyen yaşlı zat da, adetâ kendinden geçmiş, "Allahım!..." deyip duruyordu.

Ama bu durum, fazla sürmedi. Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu. Durur durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı:

- Yahu bu ne biçim iş?"

- Hani fren patlamıştı?"

- Ödümüz patladı!"

- Şaka mıydı yoksa?.."

Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim yaşlıca adama dönerek dedi ki:

-Sen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, sonra da fren patladı sanınca, herkesten fazla Allah diye bağırdın. Yoksa, niçin O'nu yardımına çağırıyorsun?"

Sonra da bize dönerek: - Kusura bakmayın, fren miren patlamadı. Ben münakaşanızı duyunca, şu adama bir ders vermek istedim," diyerek tekrar direksiyona geçti.

Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı. Herkes susmuş; yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı... Kaplıcaya gelip de eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak:

- Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah'a meğer ben inanıyormuşum da haberim yokmuş... Bunu öğrenmeme sebeb oldun. Şoför efendi, sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkânı sağladın," dedi. Vehbi Vakkasoğlu, (Öğretmenin Not Defteri - 4'ten)

 

-61-

Bir Doçent Hanımla bu konuda sohbet ediyorduk. Bir ara dedi ki:

"- Biliyor musunuz, ben de lise yıllarımda ateist idim. Paris'te okuyordum ve dinimiz hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Müthiş bir ateist olan felsefe hocamız, bütün sınıfımızı etkilemiş, hepimizi inançsızlaştırmıştı.

Bilhassa son sınıftayken ben, ateizm hakkında ateşli nutuklar atardım. Fakat, çok ilginçtir, her konuşmamdan sonra, içimi müthiş bir pişmanlık kaplar ve ister istemez içimden "beni affet, beni affet" diye geçirirdim.

Ama kim affedecekti, onu bir türlü söyleyemiyordum. Yani "Allah'ım, beni affet" diyemiyordum. Bunu söylesem bizim ateistlik iddiamız çürümüş olacaktı. Onun için sadece "beni affet!..." diyebiliyordum.

Zor zamanlarda, bilhassa imtihanlarda arkadaşların çoğu kiliseye gidip mum yakarlardı. Zaten hemen hemen hepsi temelde hıristiyandı. Güya ben müslüman asıllı idim ama söylediğim gibi İslâmiyet hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onun için ben de onlar gibi zaman zaman kiliseye gidip mum yakardım.

Lise bitirme imtihanlarında çok zorlanmıştım. O günlerde hıristiyan arkadaşlar gibi ben de kiliseye gidip mum yakıyordum ve başarılı olmam için dua ediyordum.

Güya inançsızdım ama, kiliseye gidip mum yakmaktan da kendimi alamıyordum. Bu sebeble de diğer arkadaşlarıma karşı bir mahcubiyet duyuyordum, utanıyordum. Çünkü onlar inançsızlıklarında daha samimi görünüyorlardı. İnançsızların en samimi görünenlerinden başı çeken sınıf arkadaşım olan Macar Büyükelçisinin kızıydı. Bir gün beni kilisenin önünde görünce, çok utandım, ama dürüst davrandım. Çünkü, orada ne aradığımı sorunca, kiliseye mum yakmak için geldiğimi söyledim. O da bana şöyle dedi:

"- Rica etsem, iki mum da benim için yakar mısın?"

Hayret içinde kaldım, çok şaşırdım. Ama isteği gayet ciddi idi. Arzusunu yerine getirdim. Fakat o andan itibaren de ateistlerin hiçbir zaman samimi olmadıklarını, içlerinde daima gizli ve örtülü bir inancı taşıdıklarını anladım.

- Peki, inançsızlıktan nasıl kurtuldunuz? Allah'ı nasıl buldunuz?"

- Söylediğim gibi, ne zaman Allah'ı inkâr eden konuşmalar yapsam, içimde müthiş bir korku duyuyordum. Bu o kadar ağır bir korku idi ki, sonunda dayanamayarak, "beni affet" demekten kendimi alamıyordum. Büyük bir pişmanlıkla, "beni affet, beni affet" dedikçe içimde nisbeten bir rahatlama duyuyordum.

Daha sonraları ise, şöyle düşündüm: Eğer Allah yoksa içimdeki bu müthiş ve dayanılmaz korku nedir, nereden ve kimden geliyor? Ben niçin korkuyorum. Hiç olmayan bir şeyden korkulur mu? Yoktan korkulmayacağına göre, demek ki vardır, dedim. Evet, bir süre sonra vardır dedim ve kurtuldum. Şimdi içim rahat, çok şükür, eksiğimi tamamladım, içim bütünlendi."

Vehbi Vakkasoğlu, (Öğretmenin Not Defteri - 4'ten)

-62-

Onkolog Dr. Halûk Nurbâki, Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan pederinden işittiği tüyler ürpertici, ibretlik bir hâtıra ile mukaddeslere dil uzatanların akıbetini gözler önüne seriyor:

1920'de Saruhan mebusu olarak TBMM'ye giren Mustafa Necati (1894-1929), Cumhuriyetin ilk Maarif vekillerinden (Millî Eğitim Bakanı) biri olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Harf Devrimi olarak adlandırılan Latin harflerinin kabulünde etkin rol oynamasıyla bilinir.

Mustafa Necati, bu faaliyetler çerçevesinde Hazreti Mevlâna beldesi Konya'ya gelmiş ve Lâtin harflerinin üstünlüğünü anl atmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilânlarda:

"Eski Harflerle Birlikte Kur'ân'ı da Tarihe Gömdük" yazı­yor ve konferansın ertesi gün saat 10'da verileceği belirtiliyor­du.

Akşam, mükemmel bir ziyafet verildi. Yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastahaneye kaldırılarak ameliyat edildi*.

Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok; bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur'ân'a dil uzatmıştı.

Gece yarısı, imkânsız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati'nin yattığı yatak yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamıştı.

Ertesi gün saat 10’da, yani konferansın yapılacağı bildi­rilen saatte Bay Necati öldü (tarihe gömüldü). (Hadiselerin İbretli Dili, s:64)

 

-63-

Her şeyi olduğu gibi anlatmak, olduğu kadarıyla kabul etmek gerekir. Saatin ne olduğunu bilmeyen bir kimse saati incelemeye başlar. Lafı uzatmayalım. İnceleye inceleye en küçük çark olan salise ya da saniye çarkına rast gelir. Ve saatin temelinin bu çark olduğunu ve en önemli çark olduğunu anlamaya ve anlatmaya başlar. O kadar çok anlamaya ve anlatmaya başlar ki, sonra şöyle der: Neden bu kadar büyük önemi olan çark bu kadar küçüktür. Onu büyütelim." der. Ve büyütür. Tabi dolayısıyla da bizim saat saat olmaktan çıkar. İşte hayatta her şeyde böyledir. İnsan dinden bir iki şeye bakar ya da yaşar. Ya da sadece yaşadığına bakar. Sonra o sünneti farz gibi büyütür. Yani saati saat olmaktan çıkartır. İşte hayatta her şeyi olduğu gibi tavsif etmek gerekir.

 

-64-

HAYRET! EN BAŞARILI YILAN BALIĞI(eğitim sistemimiz)

Bir gün ormanlar kralı aslana orman konseyi toplanıp der ki,

-“Bu insanlar çok oldular. Artık bu insanlardan kaçacak bir eğitim mutlaka yurttaşlarımıza vermeliyiz. Yoksa bu gidişle yok olacağız.”

Ve daha birçok şeyi söyleyerek bir eğitim programı gerekli olduğuna kralı ikna ettiler. Bunun üzerine ormanlar kralı emirler yağdırdı ve ferman yayınladı.

      -“Derhal ormanın en bilginlerinden oluşan bir grup, insanlardan kaçmayı bütün orman sakinlerine öğreteler.”

Hemen bilginler toplandı. İçlerinden tavşanların en bilgesi, sincapların en bilgesi, köstebeklerin en bilgesi seçildi. Çünkü her biri insanlardan kaçmada kendi alanlarında bir uzmandı. Bir de aklıyla çok meşhur ve dünyada çok dolaşmasıyla ünlü bir somon balığı yine aynı gurup tarafından seçildi. Çünkü dediler ki: “Çok gezen çok bilir.” Şimdi sırada görülmesi gereken zorunlu müfredatı yani dersleri konularıyla seçmek ve ders kitaplarını hazırlamak gerekti. İlk sözü büyük bir saygıyla en yaşlı bilinen tavşan aldı.

-          “Değerli arkadaşlar, insanlardan kurtulmanın en önemli yolu çok hızlı koşmak ve gözden kaybolmaktır. Derslerimizin ve müfredatımızın içinde koşma derslerinin konulmasını öneriyorum. Konularını ise öğretmen olarak bir yardımcımla ben hazırlayacağım.”

Öneri büyük alkışla kabul edilir ve hemen sözü bilge sincap alır.

-          “Çok saygıdeğer ve kendini ilme vermiş arkadaşlarım. Ormanımızda çok fazla büyük ve dallarından sayısız yuva yapılabilecek, uzunluğu gökdelenler kadar olan ağaçlarımız var. Biz çoğunlukla ormanlarımızda insanlardan ağaçlara iyi tırmanmakla kurtuluyoruz. Onun için zorunlu derslerden bir tanesi mutlaka tırmanma dersleri olmalı.”

Ekipten büyük bir sevinç ve kabul naraları yükselir. Tabi dersi verecek ağaca tırmanma uzmanı bir öğretmen sincap bile önerilip, iş bitirilir.

Sıra Köstebek bilgine gelmiştir. Köstebek bilgin hemen söze karışır. Kendi yaşadıklarını ve tecrübelerini anlatarak toprak kazarak ve toprağın içinde kaybolabilmenin, toprağın altında tüneller oluşturabilmenin şart olduğuna herkesi ikna eder. Tabi tahmin edeceğiniz gibi hemen müfredata kazı dersleri ve öğretmeni eklenir. Bu sefer ekip nehir kenarındaki somon balığına döner ve söz hakkı verir. Somon balığı ülkeleri gezmenin bilgeliğiyle şunu der:,

-          “Ey kendini, akıllarını ve her şeyini orman halkına feda eden saygıdeğer, hürmete layık bilginler. Bilirsiniz benim gezmediğim memleket, görmediğim saklanma biçimi kalmamıştır. Ben derim ki, diyelim ki bir arkadaşımız çok güzel koşmayı öğrendi ve kaçarken suya rast geldi ne yapacak? Ya da ağaca çıktı bir nehir kenarına rastladı ya da sele rastladı. Sel sonrası her taraf su ne yapacak? Ya da toprağı kazıp kaçarken nehire rastladı ne olacak?”

Bilge sincap lafı uzattığı için hemen somon balığına söylendi.

-          “Lütfen meclisimizde açık konuşalım. Lafı uzatmayalım” der demez. Somon balığı nefesini suda tekrar yenileyerek heyecanla der ki:

-          “Mutlaka yüzme dersleri olmalı.” Tabi gayet mantıklı ve akla uygun örneklerle herkesi ikna etti. Ayrıca herkesin takdirlerini ve hayran bakışlarını kazanarak alkışları aldı.

Hızlı bir şekilde yüzme öğretmeni de ayarlandı. Ve belli bir süre sonra her şey tamamlandı. Sırada deneme uygulaması vardı. Heyecanla ormanlar kralı aslana gittiler. İkna etmeleri çok kısa sürdü. Bütün orman konseyine müfredat açıklandı ve dakikalarca alkışlandı. Bütün ekip ödüllerle takdirlerle karşılandı. Artık sırada derslerin uygulaması kalmıştı.

        Fakat o da ne! İnanılmaz şeyler olmaya başlamıştı. O harika müfredatı uyguladılar. Harika koşma kabiliyetine sahip olan tavşan koşu dersinde birinci geliyordu hem de her zaman. Fakat ağaca çıkma derslerinde o kadar başarısızdı ki artık kendini zorlamaya başladı. Defalarca ağaçtan düştü. Kafasını yerlere çarpmaktan, ayaklarını kırmaktan bırakın koşmayı yürüyemez bile oldu. Artık tavşan ne koşabilir, ne ağaca tırmanabilir, ne yüzebilir yani bir özelliği olmayan kabiliyetsiz biri olmuştu. Sincap başta ağaçlara inanılmaz tırmanıyordu ama o da yüzme ve özellikle kazı dersleri sebebiyle tırnak ve dişlerini kaybetti. Yani o da artık kabiliyetsizin teki olmuştu. Köstebek ise kazı derslerinde çok başarılı oluyordu ama tırmanma dersleri sebebiyle düşüp dişlerini kırdı beyin travması geçirdi. Artık o da kabiliyetsizdi. Zavallı maymun tırmanmadan sınavlarda çok iyi alıyordu ama koşudan, yüzmeden, toprakta kazı ve tünel kazmadan hep sınıfta kalıyordu. Hele zamanla iyice rahatsızlanıp bazen tırmanmayı da kaybediyordu. Fakat okul birincisi bir tek canlı olmuştu. O da YILAN BALIĞI. Çünkü o biraz koşabiliyor. Nehirde biraz toprağı kazıp kendini gizlemeye çalışıyor. Yüzebiliyor ve biraz nehir kenarındaki ağaca tırmanabiliyordu. Hatta hepsinden en iyi biraz yapabilen sadece oydu. Diğerleri onun kadar en iyi biraz yapamıyordu(!) Ah hele sincap bir keresinde yüzme dersleri sebebiyle neredeyse  boğuluyordu ve o sırada beynine oksijen gitmediğinden de şuurunu aylarca toparlayamadı.

        Durumu görmeye başlayan orman konseyi baktılar ki herkes telef olacak. Hemen içlerindeki sözcülerini seçip ormanlar kralına gönderdiler. Sözcü krala gidip şöyle dedi:

-“Hayret! En başarılı yılan balığı çıktı. Bizde kabiliyetleri öldüren katil.”

                Durumu anlatıp ormanlar kralını ikna edip şu emri her yere duyurttular.

                -“Artık çok amaçlı karma eğitim modeli yasaklanmıştır. Herkes kendine uygun özellikteki alana göre ve hür olarak eğitim görüp kendini geliştirecektir.”

                Tabiki insanlar hayvanlardan farklıdır. Çünkü hayvanlar daha dünyaya gelir gelmez hayatın bütün şartlarını yaratanın güdülemesiyle bilerek gönderilir. Örümcek doğar doğmaz ağ yapmasını, sivrisinek kan almasını, arı bal yapmasını, kuşlar yuvalarını örmesini ördek ördekliği, köstebek köstebekliği bilir. Bu nedenle insanların temel eğitim alması şarttır.  Fakat temel eğitim dışında insanlar imece usulü buluş yapmamıştır. Yani eğitim bakanlığı “hadi millet ampulü buluyoruz” deyip ampul bulunmamıştır. Aksine “geri zekalı”  denilerek defalarca okuldan atılan Edison “ampul yanmaz diyenlere inat binlerce deneyler yaparak bulmuştur. Albert Einstein(Aynştayn)’da benzer hikayeye sahiptir. Neredeyse bütün çığır açanların benzer hikayeleri vardır. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demiş atalarımız ama hep harikalıklar bir ellerden hatta farklı ellerden çıkmış tarih boyunca. Hiçbir ÖSYM ya da üniversite birincisini hiçbir buluşta ve tarihte göremeyiz ama üniversiteyi terk eden Bill Gates ve Steven Paul Jobs(kendisini yetiştiren, büyüten anne babası Anadolu’dan gittiği söylenilen; HP, IBM ve MİCROSOFT piyasasını geçebilmiş)  bilişim dünyasında çığır açmıştır. İlkokul mezunu bile olamayan insanların yanında iş başvurusu yapmaya çalışan nice üniversite mezunları hatta birincileri de az değildir. Yani “beşikten mezara” olan eğitim ve kendimizi geliştirme işi sadece örgün eğitime bağlı değildir.

                Elbette insanlar “işçisin sen işçi kal” mantığıyla da yaşamamalılar. Günümüzde Dünya’da eğitime bakışta özelikle bu açıdan tamamen değişmekte…Gazeteci yazarlar “gazetecilik” mezunları olmadığı gibi, edebiyatçılar da “edebiyat” mezunları  değiller.  Siz hiç neden en iyi kitapevi sitesini yapanların “Barnes, Noble, Waldenbooks “ gibi dev kitap sirketleri değil de “amozon” olduğunu düşündünüz mü? Neden internetteki açık artırma sitesinin bilinen müzayede şirketleri değil de “ebay,  vb.” olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden en başarılı enformasyon sitesi yapanların “CNN, BBC ve Newsweek”değil de “yahoo” olduğunu merak ettik mi? Ya da “facebook, tweter”  ve benzerlerini iletişim devleri yapmadığını, bulmadığını fark ettik mi? Demek insanları belli bir şablona sokamayız gerçeğini de düşünmeliyiz. Gerektiğinde insanlar kabiliyet ve yapılarına göre isterlerse ömürlerinin belli aşamalarında meslekte değiştirebilmeliler.  Oysa biz yıllardır daha 12 yaşındaki çocukların mesleklerini seçmelerini bekleyip o yoldan bir daha çıkamayacak şekle onları sokmadık mı? Yazık bu nesillere….

Son paragrafı “herkes” sözcüğünü, “birey”in önemine dikkat çekmek için çok kullanarak bitirmek istiyorum.  Dünya eğitim kuramlarında davranışçılıktan, beynin keşfi ve incelenmesiye bilişselliğe ve en sonda DNA keşfi ve incelenmesiyle yapısalcılığa geçti. Bizler ise hala davranışçılık üzerine ısrardayız. Gerçi yeni yeni bu durum düzeltilmeye başlanıyor.. Herkesin aynı düşünmesiyle ya da basmakalıp tek tiplikle, sürü psikolojisiyle ya da ideolojik bakışlarla olmamıştır tarihteki hiçbir buluş. Belki de en önemlisi bu sebeple, en başta farklılıkları düşman değil; zenginlik olarak görmeliyiz ve ideolojik basmakalıp kafalardan kurtulmalıyız bir an önce... Herkesin matematiği mükemmel olacak diye bir kural yoktur. Ya da herkes edebiyatçı olmak zorunda değildir. Bu nedenle hiçbir çocuğumuzu bu dersleri kötü diye silmemeliyiz. Her bir insan ayrı bir âlemdir, bir evrendir, bir ya da birkaç kabiliyettedir. Herkes bir yapıda bir yaratılış ve kabiliyette de değildir. O yüzden herkes kendi çocuğuna -merkeze onun isteklerini koymak şartıyla -uygun bir ya da birkaç alan, meslek seçmeli, tespit edilmeli ve yönlendirilmelidir… Yoksa hikâyemizdeki gibi hayatımızdaki bütün alanlarda ve mesleklerde sadece en iyi birazlar olur ve oluyor…

-65-


KAHVE DİYEN DOSTLARA SELAM OLSUN
İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş.
Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.
Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede bir çok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.
Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş:
- Farkına vardınız mı bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı.
Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni.
Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız.
Yaşam kahveyse, iş, para ve mevki fincandır.
Bunlar yalnızca yaşam'ı tutmaya yarayan araçlardır, ama yaşam'ın kalitesi bunlara göre değişmez.
Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz.

 

-66-



Penceredeki Mutluluk...
Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylaşan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.
- Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, el ele tutuştular, ne kadarda yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle
onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzelde dalıyorlar suya.

Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar, işte o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, işte bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Ayni kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu. Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi.
Hemen yatağının yerini değiştirdiler, işte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti. Başını kaldırdı ve pencereden baktı :

Simsiyah bir duvar gördü.

-67-

DOSTLUK İPİ

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek Az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası.
Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini. Mevsim kış, hava ayaz olsa da
genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma.
Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.


Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın
üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de
yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş.
Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp, "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,


"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.

"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.


Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş.
Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış.


Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş. Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra
terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya:

"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş.Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş.

Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış.

Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini
koparmasaydın..." Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...


Dostluk iplerinizi hiç bir zaman koparmamanız dileğiyle....

 

-68-



 ONU DA SEN AĞIRLA
Günahkar bir adamdı. Ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan. Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı. Bir karısı vardı adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu.
Kadın ise adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı. Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi. Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu. İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı.
Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu ALLAH’A... Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı!
Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına
baktı, yoktu. Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu. Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu. Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı. Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü. Ölmüştü... Kadıncağız
kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı. Kalktı, imamın evine gitti.
- Hocam... diyebildi hıçkırarak, bizim ki... Söyleyemiyordu, ama imam efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
- O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı. Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.
Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu. Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü,ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
-Hışımla yaklaştı muhtar:
-Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa gömeyim deme sakın!
Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden...
Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağıramaya başladı, delirmiş gibiydi sanki. Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı. Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine;
-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada...
Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen.
Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.
- Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana. Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı,
dua etti. Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü. Yorulmuştu. Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta. Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da "imam efendi, imam efendi..." diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.
-Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu. Rüyayı duyan İmamın benzi attı, çünkü kendisi de aynı rüyayı görmüştü. " Gel hele, içeri gel..." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler. Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor:
-Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...
Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini
affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi?
Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi,
cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular. Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve çobanı bulmaya karar
verdiler. Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı: Bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır'dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi. Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi.
Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.
Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
-Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu...
Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi:
-ALLAH’IM, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler yanıma, selam verirler. Senin selamın ile gelen senin misafirindir
der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım. Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla...

 

-69-


SEVGİYİ BİLGİSAYARINIZA YÜKLEYİN

Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?
Müşteri: Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ_ACILAR.EXE, DÜŞÜK_GÜVEN.EXE, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?
Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ_ACILAR.EXE'yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK_GÜVEN.EXE'yi silerek YÜKSEK_GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak siz, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE'yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ'nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?
Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?
Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program. Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka KALP'lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.
Müşteri: Haydaa... Daha şimdiden hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: Mesaj ne diyor?
Müşteri: Hata-412! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek?
Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba... Sade bir dille şöyle diyor: 'Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini' söylüyor.
Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: 'Kendimi Kabullenme' isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ_AFFETME.DOC, KENDİNE_GÜVENME.TXT, DEĞER_BİLME.TXT ve İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın.
Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı?
Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama, biz ilerisi için de tedbir alalım... SÜREKLİ_KENDİNİ_ELEŞTİR_HAYATI_ZEHİR_ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun!
Müşteri: Yaptım. Hey harika... Neler oluyor?.. KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP'e yerleşiyor.
Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Müşteri: Nedir?
Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir... Mutluluklar...
Müşteri: Teşekkürler. Size de mutluluklar...

 

-70-



Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak.

Aşağıdaki cümleler Dale Carnegie'nin -Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak- isimli kitabından alınmıştır.

İsa, cennetin insanın içinde olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde cehennem de insan içindedir.

Dr. Reinhold Niebuhr'un önerisi :
Tanrının bana verdiği,
Değiştiremeyeceklerimi kabullenme sükuneti,
Değiştirebileceklerimi değiştirme cesareti,
Ve farkı anlayabilme bilgeliği.

Dökülmüş sütün arkasından ağlamayın.

Napolyon bile girdiği tüm savaşların üçte birini kaybetmişti.

Sadece bugün kendime yarım saat ayırıp gevşeyeceğim. Bu yarım saatte zaman zaman Tanrı'yı düşüneceğim.

Tartışmaya ve pişmanlıklara ayıracak zamanım yok ve kimse beni kendisinden nefret edecek kadar alçalmaya zorlayamaz.

İnsanların teşekkür etmeyi unutmaları doğaldır, bu nedenle teşekkür beklersek, kalbimizin kırılacağı kesindir.

Nankörlükten kaygılanmak yerine, nankörlük bekleyelim. İsa'nın bir günde on cüzamlıyı iyileştirdiğini ve sadece birinin ona teşekkür ettiğini unutmayalım. Neden İsa'nın gördüğünden daha fazla minnettarlık umalım ki?

Mutluluğu bulmanın tek yolunun teşekkür beklememek ve sadece vermenin zevkini tatmak için vermek olduğunu unutmayalım.

Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm,
Ta ki caddede ayakları olmayan adamı görene dek.

Kader bize bir limon verdiğinde, limonata yapmaya çalışalım.

William James Harvard'da felsefe profesörüyken şöyle demişti: -Elbette kaygının en etkili ilacı dini inançtır.-

Bedenlerimizin, elektriğin ya da benzinli motorun gizlerini tamamen anlamadığımız gerçeği bizi bunları kullanmaktan ve keyiflerini çıkarmaktan alıkoymaz. Duanın ve dinin gizlerini anlamadığım gerçeği artık beni dinin sunduğu daha zengin ve daha mutlu yaşamın tadına varmaktan alıkoymuyor.

İnsan hayatı anlamak için değil, yaşamak için yaratılmıştır.

Francise Bacon :
Az bir felsefe insanın zihnini ateizme yöneltti : ancak derin bir felsefe insanların zihinlerini dine döndürdü.

Henry Ford :
Tanrı'nın olayları yönettiğine ve benim önerime ihtiyaç duymadığına inanıyorum. Tanrı iş başında olunca, sonuçta her şeyin en iyi şekilde biteceğine inanıyorum. Öyleyse kaygılanacak ne var?

Siperde ateist olmaz. Peki neden ümitsiz duruma gelene kadar bekleyelim : Neden her gün gücümüzü yenilemeyelim? Neden pazara kadar olsun bekleyelim.

Yalnız bir insan kolayca alt edilebilir, ancak içinde Tanrının gücü olan bir insan yenilmez.

Dr. Alexis Carrell : Dua, insanın üretebileceği en güçlü enerjidir. Dünyadaki yerçekimi kadar gerçek bir güçtür. Bir doktor olarak hiçbir tedaviye cevap vermeyen hastaların duanın yüce gücü sayesinde hastalığı ve melankoliyi atlattıklarını gördüm.

Akşam yemeğinden önce bir saat artı geceleyin altı saat uyku, yani toplam yedi saat uyumak, aralıksız sekiz saat uyumaktan daha iyi gelecektir.

-Esinleyici- okuma için bir not defteri tutun. Bu defterin içine kişisel olarak, size hitap eden ve moralinizi düzelten bütün şiirleri, kısa duaları ya da alıntıları yapıştırabilirsiniz.

Kendinizi yorgun hissettiğiniz zaman, yerde dümdüz yatın. Uzanabildiğiniz kadar uzanın. İsterseniz yerde yuvarlanın. Bunu günde iki kere yapın.

Her günü gördüğüm ilk gün ve yaşayacağım son gün gibi yaşıyorum.

Her günü geldiği gibi yaşamayı ve yarından korkarak ödünç dert almamayı öğrendim.

Tüm dertlerimden sadece kendimin sorumlu olduğunu fark ettim.

Kimse duvar tenisi oynar ya da kayak yaparken kaygılanamaz.

Beni gönderen benimledir. Tanrı beni yalnız bırakmadı.

-71-

SORUYU USTURUPLU SORABİLMEK

İki arkadaş hararetle tartışıyormuş: Tartıştıkları konu, sigara içerken İncil okunup okunmayacağı imiş. Sonuç alamayınca Papa`ya sormaya karar vermişler.



Papa `nın yanına gidip sırayla sorularını sormuşlar. Biri olumsuz cevap alırken diğeri, izin almayı başarmış.



İzin alamayanın sorduğu soru :
- Papa hazretleri, İncil okurken canım sigara içmek istiyor, içebilir miyim?

- Oğlum, İncil okunurken Tanrı ile ilgilenmen lazım. O sırada dikkatinin dağılmaması lazım. O yuzden İncil okurken sigara içilmez.




İzin alanın sorduğu soru ise :
- Papa hazretleri, sigara içerken canım İncil okumak istiyor, okuyabilir miyim?

- Oğlum, her nerede ve ne koşulda olursan ol, İncil okuma isteği duyarsan okuyabilirsin.


Kıssadan hisse :
1) Esas olan, aldığın cevap değil, sorduğun sorudur.
2) Beceri; almak istediğin yanıtı alabileceğin soruyu sorabilmektir.

 

-72-

Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış.. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş.



Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş. .
İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın
ve sonuncusu sonbaharda.
Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne görüklerini sormuş.
İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.
İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi.
Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdiki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.
Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.
Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti.
Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı, kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacakları nı anlatmaya çalıştı. Yada neye sahip olup olmadıklarını.
Gerçekleri ancak sonunda, 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz.
Eğer kışın vazgeçersen İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğündende.

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.
Hayatınızı bir mevsim(bir dönem) yüzünden yargılamayın.
Unutmayınki ilerde şuanki zamanı arayabilirsiniz ve daha güzel günlerde yaşayabilirsiniz.

 

-73-

A) Ameller niyetlere göredir. Adamın biri çölde yolculuk yaparken bir su kaynağının yanına varır ve dinlenmek için atından iner. Atının kaçmaması için yere bir kazık çakar ve atını oraya bağlar. Tekrar yola devam edeceği zaman “Benden sonra gelen bir başka yolcunun da işine yarar.” düşüncesiyle kazığı sökmeden orada bırakır. Daha sonra bir başka yolcu aynı yerde konaklar. Su kaynağına yöneldiğinde ayağı kazığa takılır ve düşer. O da “Benden sonra başka insanların canı yanmasın.” diye kazığı söküp atar. Adamlardan biri iyi niyetle kuyu yanına kazık çakmış,diğer bir kişide yine iyi niyetle başkalarının düşmemesi için söküp kaldırmıştır. Sonucunda ortada yapılan hiçbir şey yoktur.Ama iyi niyetlerinden ve amellerinden dolayı her ikisi de sevaba nail olmuşlardır.Çünkü ameller niyetlere göredir.

B) Hz. Ömer halifeliği zamanında çok hızlı namaz kılan bir genci görür. Ve ona "bu ne biçim namaz şunu tadil-i erkana göre kılsana." der ve uyarır. Sonra başında tekrar namaz kılmasını bekler. Genç namazını yavaş yavaş ve tadil-i erkana göre kılar. Bunun üzerine namazı bitince gence sorar: "Hangisi daha güzeldi, o senin ilk kıldığın mı yoksa bu yavaş yavaş kıldığın mı?" Genc çok manidar bir cevap verir: İlk kıldığım tabi ki; çünkü ilk kıldığımı Allah için kılıyordum, şimdi ise senin gözetiminde senin etkinle kıldım. İlki daha halisti..

C) Hz. Ali bir savaş sırasında bir kafiri yere düşürmüş tam kellesini vuracak ki adam yüzüne tükürmüş..Bunun üzerine Hz. Ali adamı bırakmış. Sonra adam şaşkınlıkla -Beni neden öldürmedin demiş..Hz. Ali de - Ben seni Allah için öldürecektim. Yüzüme tükürünce hiddete geldim ve nefsim karıştı. Bu nedenle seni bıraktım." O adam da-Ben kellemi çabuk koparman için seni hiddetlendireyim diye tükürmüştüm. Madem dininiz bu kadar halistir. O zaman haktır diyerek müslümanlığı tercih etmiş.

D) Yine Hz. Ali bir hâkimin karar verirken şiddetle karar verdiğini görünce onu hakimlikten azletmiş. Çünkü hak namına karar verirken nefsini katmamalıdır sadece hak ve hukuk namına karar vermelidir demiştir.

E) Ayrıca ahirette ihlas ile ilgili şu temsili hikayede çok harikadır.

İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misalle ortaya koymuştur. Bu hadis-i şerife göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teala ona ne yaptığını sorduğunda:
- Senin uğrunda çarpıştım, sehid edildim, diyecek. Fakat Cenab-ı Hak ona:
- Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur'an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.
- İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızanı kazanmak için Kur'an okudum, diyecek. Allah Teala ona:
- Yalan söyledin. İlmi, sana alim desinler diye öğrendin. Kur'anı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Hadis-i şerifin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, "cömert adam" desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir. Yüzde 25 daha fazla ek ders almak için engelli sınıfı açan idareci de niyet olarak yüzde 25 i değil de Allah rızası için açmalıdır ki ihlas kaçmasın..
 

  F) Rivayet edilir ki Aziz ve Celil olan Allah Hazreti Musa’ya: “Ey Musa! Benim için ne yaptın?”diye sorar. Hazreti Musa (a.s.) “Rabbim! Senin için oruç tuttum, namaz kıldım, cihad ettim vs..” şeklinde cevap verir. Allah (c.c.) “Ey Musa! Oruç senin kabir karanlığındaki ışığın, cihad cehennem azabına karşı kalkanın, namaz sırattaki bineğindir. Bunların hepsi senin için, Benim için ne yaptın?” diye sorar. Hazreti Musa (a.s.) “Rabbim! Senin için yapılması gereken amel nedir?” diye sorunca Allah (c.c.) “Ey Musa! Dostlarıma dost, düşmanlarıma düşman olursan benim için ibadet etmiş ve bu cihetle dostluğumu kazanmış olursun” şeklinde cevap verir.
 

-74-

Annesiyle beraber bir bakkaldan alış veriş yapan küçük çocuğa dükkân sahibi şeker kutusunu açıp, “İstediğin kadar al yavrum” der. Çocuk el uzatıp almaz, çekingen davranır. Bakkal, bir avuç şekeri kendi uzatır, verir. Dışarı çıktıklarında annesi; “Yavrum, bakkal amca al dediğinde niye almadın?” der. Çocuk: “Anneciğim, benim ellerim ufak, bakkal amcanınkiler daha büyüktü. Onun vermesini bekledim,” der. İşte biz de bu çocuk gibiyiz Allahım. Sen bizim küçücük ellerimizle istemelerimize, o sonsuz büyük kerem elinle ve o sonsuz büyük rahmet elinle ver.

Senin hazinen hiç bitmez... Küçük büyük verdiğin her nimete hamd olsun. Gönderdiğin o Sevgili Peygamberimize de salât ve selâm olsun .

-75-


Harun Reşit bir gün vezirleriyle dolaşırken karşısına artezyen kuyusunda çalışan bir ateist çıkar. "Siz dünya kafirin cenneti, müminin cehennemi diyorsunuz. Bir sizin halinize bakın, saraylar köşkler, kaftanlar hizmetçiler, bir de benim" deyince. Harun Reşit: "Sen sayısız tanıtıcılara rağmen Allah'ı tanımadın sayısız süreyle cehennemi hak edebilirsin. O zaman senin ahiretteki haline göre bu halin cennetindir, benim bu halimde ahiretteki halime göre cehennemdir." der..

-76-

Bir gün okyanusta
yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu.
Dalgalar
bu adamı küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini
kurtarmasını için Allah’a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka
baktı. Ama ne
gelen oldu, ne giden… Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı
hayvanlardan
korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde
bulduğu,
gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu.
Günler hep aynı
şekilde geçiyordu.Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini
kurtarması için Allah’a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için
yürüyüşe
çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü.
Duman dans ede
ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke
içinde
donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile
kalmamıştı.
“Allah’ım, bunu bana nasıl yapabildin?” diye feryat
etti. O geceyi keder ve üzüntü
içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için
sitemler etti.
Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük
sesiyle
uyandı! “Benim burada olduğumu nasıl anladınız?” diye sordu
bitkin adam kendisini
kurtaranlara. Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: “Dumanla
verdiğiniz işareti
gördük!”

Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar
sessiz bir
kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta
dayanılmaz gelen acı
anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı
tecrübelere
dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz
oluyor.
Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda
imdadımıza
yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı
dayadıklarımız oluyor. Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş
umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve
ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını
ekiyor aslında… Acı,
derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla
barışıp onu
çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek

77

TUFAN-VE-PAPAZ Hıristiyan bir ülkede tufan olmuş. İnsanların hepsi oradan uzaklaşmış. Ülkenin başka tufan olmayan bölgelerine göç etmişler. Sadece kilisedeki papaz kiliseden ayrılmıyormuş. Nedeni ise; Kilise Tanrın'ın evidir. Tanrının kendisini koruyacağını söylüyormuş. Papaz; "Ben insanlara Tanrı yolunu öğretiyorum demiş. Bu nedenle Tanrı beni kurtarır diyormuş. Yağmurlar yağmış, seller olmuş, her yeri su basmış. Devlet yetkilileri arabayla papazı almaya gelmişler. Papaz Allah beni kurtarır demiş ve gitmemiş. Sular iyice yükselmiş. Papaz kilisenin ikinci katına çıkmış. İnsanlar bu defa kurtarmaya botla gelmişler. Papaza: Boğulup gideceksin gel kurtaralım seni dedilerse de papaz inat etmiş gitmemekte. Allah beni kurtarır demiş tekrar. Sular yükselmeye devam etmiş. Papaz kilisenin en yüksek yerine çıkmış. Bu defa helikopterle gelmişler papazı kurtarmaya. Papaz bir kere inat etmiş ya; Tanrı beni kurtarır, ben Tanrıya güveniyorum demiş. Gitmemiş. Sular daha da yükselmiş. Papaz gidecek ve tutunacak yer bulamadığı için sularda boğulmuş gitmiş. Papaz ölünce öteki dünyada Tanrıya yakınmış: Ben sana çok güvendim kurtaracaksın diye. Ama bütün ümitlerim boşa çıktı. Benim canımı aldın sular altında demiş. Tanrı da Ben sana üç şans verdim. Sen aklını kullanamadın ben ne yapayım" demiş.

(Üçüncü Nokta: İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın ağırlıklarından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" “Allah’a tevekkül ettim” der, hayat gemisinde tam bir güvenle olayların dağ gibi dalgaları içinde gezer. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak' ın (mutlak  kudret sahibi yaratıcının) kudret eline emanet eder, rahatla dünyadan geçer, kabirde dinlenir, istirahat eder. Sonra sonsuz saadete girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne(aşağıların aşağısına) çeker. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül iki cihan saadetini gerektirir, iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, (1)sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki(aksine, kesinlikle) (2)sebepleri kudret elinin perdesi bilip uyarak; (3)sebeplere teşebbüs ise, bir çeşit fiili dua olarak düşünüp kabul ederek; (4)sonuçları, neticeyi, meyveyi yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

Peygamber efendimiz bile savaşa giderken en iyi planı uyguluyor çift zırh giyiyordu. Diğer hayat kuralları sırasında fiili olarak yapılması gereken her kurala en iyisiyle uyuyordu. Hastalanınca doktora gidiyordu. Yani ben peygamberim demiyordu. Öyle dese Allahın evrene koyduğu kuralları beğenmemek hükmüne geçer. Bir müslümanda apartmandan kendisini atsa düşer, kafirde..Yani Allahın yer çekimi kanunu herkesi kapsar. Tekvini yani yaratılış kanunlarına insan uymak zorundadır. Bu vb. yaratanın kanunlarıdır. Cezası karşılığı hemendir. Bir de kelamdan gelen namaz vb. kanunlar ise cezası daha çok ahirettedir. Mesela bir çiftçinin en iyi tohumu alması, en iyi yollarla toprağa yerleştirmesi, sulaması, ilaçlaması, gübrelemesi yani sebep olarak en iyi sebeplere müracaat etmesi de tevekkül tanımının içine girmektedir. Eğer bunlara uymazsa tevekkül etmiyor demektir. Burandan tevekkül yukarıda işaretlenen dört maddenin birleşmesiyle olur.

            Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

            Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir gemiye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem gururlu olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki kaybolur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu önemli sultanın gemisi daha kuvvetlidir. Daha fazla iyi korur. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere dayanamayacak. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya delidir diye seni kovacak. Ya haindir, gemimizi suçluyor, bizimle alay ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki dikkat edenlerin bakışlarında, zayıflığı gösteren büyük görünmen ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı(gösterişi) ve zilleti gösteren yapmacık hareketin ile kendini halka alay konusu yaptın. Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

            İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her olayın karşısında titremekten ve hodfüruşluktan(bencil ve kendini beğenmeden) ve maskaralıktan ve ahiret şikayetinden ve dünya ağırlığının hapsinden kurtulasın.)

78

"Şu sabırsızlıkta misalin(örneğin) şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah(taraf) kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş(katılmış) ve ona taze bir kuvvet olduğu halde; o tutar mühim(önemli, büyük) bir kuvvetini sağ cenaha gönderir, merkezi zayıflaştırır.

Hem sol cenahta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir, "Ateş et!" emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür.

Düşman işi anlar, merkeze hücum eder; tar ü mar(darmadağın, komutanı yani sizi esir) eder."

Evet buna benzersin. Çünki geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş(dönmüş); elemi(acısı) gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, keramete iltihak(katılma) ve meşakkati(ağrılığı, zorluğu), sevaba inkılab etmiş(dönmüş). Öyle ise ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise madem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütur(tenbellik) getirmek; aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir(deliliktir).

Madem hakikat böyledir. Âkıl(Akıllı) isen, ibadet cihetinde(yönünde) yalnız bugünü düşün ve onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti(zorluğu) pek az, hoş ve güzel ve ulvî(yüksek) bir hizmete sarfediyorum, de. O vakit senin acı bir füturun(tenbelliğin), tatlı bir gayrete inkılab eder(döner).

            İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin(sorumlusun). Birisi: Taat(itaat) üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten(günahlardan) sabırdır. Diğeri: Musibete(başa gelen afetlere) karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikatı rehber tut. Merdane "Ya Sabur" de, üç sabrı omuzuna al. Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate(zorluğa) ve her musibete kâfi(yeter) gelebilir ve o kuvvetle dayan.

    Halbuki biz tamamıyla bu komutanın tersini yaparak sabrımızı yönetemiyoruz. Yarın ölebiliriz. Biz ise ölmeyecekmiş gibi 65 yıl yaşayacağımızı planlıyoruz ve diyoruz:

-Benim bu gün altı saat dersim var. Üç saati geçti. Zaten benim safıma geldi, kuvvetlenmiş oldum. Geçmiş üç saat için sabırımı dağıtmak yanlış olur. Gelecek zaten su gibi gelmekte ve geçmekte..Bunun için of bugün şu kadar dersim vb. var diyerek sabır kuvvetin dağıtmamak gerek.

79

Dine pek inanmayan sabun imalatçısı , bir din adamına: -Sizin anlattığınız dinin dünyaya iyilik getirdiği görülmüyor. Dünya aradan geçen bunca yüz yıla rağmen hala kötü insanlarla dolu.. demişti. O sırada çamur içinde oynayan küçük bir çocuğun önünden geçiyorlardı. Din adamı dedi ki: -Sabunun da dünyaya pek fazla iyilik getirmediği anlaşılıyor. Zira dünyada hala pek çok pislik , pek çok pis insan var. Sabuncu itiraz etti: -Ama sabun kullanıldığı zaman faydalıdır. Din adamı taşı gediğine koydu: -Evet din de öyle. Uygulanırsa ve yaşanırsa dünyaya iyilik getirir ..

80

Ömer Seyfettin’in Üç Nasihat adlı hikayesini bilmeyen pek azdır. Orada yazar kahramanına emanete hıyanet etme! Yolunu izini bilmediğin yere gitme! Karını tanımadığın yere gönderme! diye nasihat eder. Ben de Erzurum’da genç bir öğretmenken ev sahibim olan Mehmet Bozkaya’dan bir nasihat hikâyesi dinlemiştim. Bu hikâyenin kaybolmasına gönlüm razı olmadığı için yayınlamaya karar verdim. Bakalım beğenilecek mi?

Adamın birinin oğlu evlenecek yaşa gelince oğlunu karşısına oturtmuş ve “Oğul, demiş, sana üç nasihatim olacak. Bunları tutacağına dair bana söz verirsen seni evereceğim, malımı mülkümü de sana bırakacağım. Yok, “Ben bunları tutamam” dersen başının çaresine bak!” Oğlu, “Söyle bakalım baba!” demiş.

Adam “Oğlum, içki içeceksen gece saat 12’den sonra içeceksin!” demiş. Oğlan, “Olur baba!” demiş. Adam, “Oğlum kadına gideceksen sabah erkenden gideceksin!” demiş. Oğlu, “Onu da yaparım baba!” diye cevap vermiş. Adam, “Oğlum, kumar oynayacaksan şehrin en iyi kumarbazıyla oynayacaksın!” demiş. Oğlu “Ona da peki baba!” deyince adam oğlunu evlendirmiş ve mirasını bırakmış. Bir müddet sonra da göçüp gitmiş.

Aradan bir müddet geçince oğlanın canı içki içmek istemiş. İçkileri mezeleri hazırlatıp arkadaşlarını çağırmış. Herkes içmeye başlamış, bu içmezmiş. “Yav sen neden içmiyorsun?” diye soranlara, “Benim babama sözüm var, saat on ikiden sonra içeceğim” diye cevap veriyormuş. Herkes içerken saat 11.00 olmuş olmamış, kafalar dumanlanmaya, gözler dönmeye başlamış. 12’de oğlan da içmek istediği zaman bir de bakmış ki içenlerin kimi yerlerde yatıyor, kimi kusuyor, kimi ana avrat sövüyor, kimi kendi başına gülüyor. Onlara bakmış bakmış, “Yav demiş ben bu rezillikleri yapmak için mi içeceğim. Tövbe içki içersem!....”

Bir gün de canı kadına gitmek istemiş. Sabah erkenden kalkmış, tıraş olup güzel kokular sürünmüş. Varıp bir genel kadının kapısını çalmış. İçeriden, “Kim o?” diye çatlak bir ses gelmiş. “Benim, aç kapıyı!” diye cevap vermiş oğlan. Az sonra kapı azıcık aralanmış ve bir baş çıkmış. Öyle bir baş ki görenler korkacak. Şeytan gibi bir şey. O, akşamki bebek gibi kadın gitmiş, yerine saç baş dağınık, yüz göz şiş, boyası cilası akmış bir kadın gelmiş. Oğlan düşünmüş. Demiş ki kendi kendine: “Yav benim evde bebek gibi karım var. Kaldım da bu acuzeye mi kaldım. Tövbe bir daha böyle bir şey yaparsam!”

Aradan bir müddet daha geçmiş. Oğlanın canı kumar oynamak istemiş bu sefer. Sormuş soruşturmuş şehrin en iyi kumarbazını. Demişler ki falan hamamın külhan*ında yatar. Çıkmış varmış adamın yanına. Demiş ki, “Ben babamdan ‘Kumar oynayacaksan şehrin en iyi kumarbazıyla oyna’ diye nasihatliyim. Sordum soruşturdum, bu diyarın en iyi kumarbazı senmişsin. Gel seninle bir kumar oynayalım” demiş. Adam oğlana “Git çarşıdan bir çift zar alıp gel!” demiş. Oğlan gidip zarı alıp gelmiş. Adam zarları alıp avucunda sallamış sallamış ve omzunun üstünden arkaya doğru atmış. Oğlana da “Git bak bakalım düşeş* mi?” demiş. Oğlan gidip bakmış ki hakikaten düşeş. Adam oğlana, “Bak evladım demiş. Benim de bir zamanlar malım mülküm, evim ailem ve halk içinde itibarım vardı. Bu zarı böyle iyi attığım halde bugün hiçbir şeyim yok. Burada hamamın külhanına sığındım, orada yatıp kalkıyorum.”

Oğlan diyecek bir şey bulamamış. Babasının ruhuna bir fatiha daha okuyup bir daha kumar oynamamaya da tövbe etmiş. Bu yazıyı okuyanlara da selam salmış.

81

Kavak Ağacı ile Kabak Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.

82

Uzmanlar: "Bütçe kavramı çocuğa on yaşında öğretilmesi gerekiyor." On yaşına kadar bütçe algısı çocukta gelişmemişse ondan sonra gelişmesi çok zorlaşıyor. Bütçe girdi kontrolü ve çıktı kontrolüdür.
Çıktı kontrolü ile ilgli Sabancı Holdingin kurucusu Ömer Sabancı nın hikayesi: Ömer sabancıya bir konferansta "Sıfırdan gelipte bu kadar varlığı nasıl biriktirdin" diyorlar. Ömer sabancı: "İlk sene çalıştım yemedim. İkinci sene çalıştım yemedim. Üçüncü sene çalıştım yemedim." diyor. Herkes 4. sene ne diyecek diye merak ediyor. Ve sustuğu için 4. sene diye soruyorlar. Sakıp Sabancının babası ise: "4. seneden sonra da alıştım.":)

83

Şam’da bir medresede ilim tahsil eden bir Molla Ahmet varmış. Bir gün memleketinden bir tanıdığı ziyaretine gelerek annesinin selamını iletmiş. Annesi oğluna, babasının Hakkın rahmetine kavuştuğunu, kendisinin yalnız başına kaldığını, artık oğlu yeteri kadar tahsil gördüyse yanına gelmesini ve şu ahir ömründe oğlunun birkaç gün de olsa hayrını görmek istediğini bildirmiş. Bu haberi alan Molla Ahmet bir tarafta babasının ölümünden duyduğu üzüntü, diğer yanda annesinin yalnız başına yaşayakalmasından duyduğu kaygı, koştura koştura medresenin baş müderrisinin kapısını çalmış. Baş müderris Ahmet’e telaşının sebebini sormuş. Aldığı kötü haberi hocasıyla paylaşan Molla Ahmet hocasına, artık ilim tahsilini tamamlamış olduğunu, hocası ona bir icazetname yazarsa gidip memleketinde annesinin hizmetini görmek istediğini söylemiş. Başını biraz kaygılı kaygılı sallayarak Ahmet’i dinleyen hocası ona, ilim tahsilini tamamladığını ama henüz ilm-i siyaset tahsilini yapmadığını, bir yıl daha sabredip ilm-i siyaseti de öğrendikten sonra medreseden ayrılmasının daha münasip olacağını söylemiş. Aldığı haberin hüznünü ve şokunu henüz üstünden atamayan Molla Ahmet talebinde ısrarcı olmuş ve hocasının yazdığı ilim icazetnamesini de alarak düşmüş memleket yollarına.

Yolda bir Cuma günü Halep’te mola veren Molla Ahmet, Cuma namazını kılmak için Ulucami’ye gitmiş. Namaza daha yarım saatten fazla varmış ve bir hoca efendi vaaz etmekteymiş. Hocayı bir müddet dikkatle dinleyen Molla Ahmet bakmış ki hocanın söylediklerinin gerçeklerle uzaktan yakından alâkası yok. Öğrendiği yeni bilgilerin de etkisiyle dayanamamış ve ayağa fırlamış:

“Ey cemaat” diye yüksek sesle seslenmiş. Herkes başını Molla Ahmet’e çevirmiş. “Bu hocanın” demiş, “söylediklerine sakın inanmayın. Vallahi söylediklerinin çoğu yalan, yanlış.” Şöyle bir sakalını kaşıyan kürsüdeki hoca:

“Ey cemaat-ı Müslim’in” demiş “bu adam var ya, neuzibillah dinden çıkmıştır. Buna bir yumruk vuran bir yıl, iki yumruk vuran iki yıl cehennemden uzak kalır.” diye eklemiş.

Hocayı duyan ve günahlarından ve cehennemden korkan cemaat kurtulma umuduyla yüklenmiş Molla Ahmet’in üstüne… Vura vura pestilini çıkarmışlar Molla Ahmet’in. Sürüne sürüne camiden çıkan Molla Ahmet dönmüş gerisin geriye, doğru Şam’daki hocasının yanına. Ahmet’i gören hocası: “Ne o oğlum Ahmet sen daha gitmedin mi?” diye sormuş. Ahmet hocasına ilm-i siyaset tahsil etmeden gitmesinin büyük bir hata olduğunu anladığını ve müsaade ederse bu tahsili de tamamlayıp öyle gitmek istediğini söylemiş. Molla Ahmet’i tebessümle dinleyen hocası zaten onun geri geleceğini tahmin ediyormuş. Başını sallayarak onu tekrar kabul etmiş medreseye.

Bir yıl daha medresede kalıp ilm-i siyaseti de öğrenen Molla Ahmet hocasının yazdığı icazetnameleri alıp tekrar düşmüş memleket yollarına. Nihayet yine bir Cuma günü Halep’e erişmiş ve aynı camiye Cuma namazını eda etmek üzere girmiş. Bakmış ki aynı hoca aynı minval üzere vaaz etmekte. Bu kez sabırla dinlemiş Molla Ahmet hocayı. Vaazın sonunda hoca dua ile sözleri toplarken ayağa kalkmış ve:

“Ey Cemaat-ı Müslim’in” demiş. “Siz öyle şanslı, öyle mübarek bir cemaatsiniz ki; böyle bir hoca efendiye sahipsiniz.” Ahmet’in sözleri kürsüdeki hocanın hoşuna gitmiş ve hoca da tebessümle sözün nereye varacağını merak etmekteymiş. Ahmet devam etmiş: “Bu hoca efendi öyle mübarek, öyle muhterem bir zattır ki, onun sakalından bir kılı hatıra diye yanına alan bir yıl cenneti garantiler, iki kıl alan iki yıl.”

Bu sözleri duyan cemaat hemen hocanın önünde kuyruk olmuş ve başlamış sakalından bir, iki, üç, beş kıl koparmaya. Hoca önce razı olmuş ama bir süre sonra acısına dayanamamaya başlamış. Cemaatin heves ve baskısına rağmen, hoca canının yandığını söyleyip itiraz edecek olmuş. Ama cemaat “hocam senin canın yanıyor diye biz cennetten mahrum mu kalalım” diyerek hücum etmiş hocanın üstüne ve onu bir tavuk gibi yolmuş. Molla Ahmet de böylece intikamını almış.

Kıssadan hisse, Sosyal ilişkilerde, bilim, hukuk ve pozitif değerlendirme açısından makul ve mantıklı olan bir şey siyaseten öyle olmayabilir. Bir konuda sahip olunan doğru bilgi, sahibi için tehdide dönüşebilir, onu kurtaramayabilir. O yüzden özellikle idarecilerin sahip oldukları bilgi ve değerlendirmeleri toplumla paylaşırken bir de siyaseten nasıl olur/olmalı diye düşünmeleri gerekir.
 

84

Bir gün Hızır (a.s.) hamamda yıkanan bir ihtiyarın yanına yaklaşmış. İhtiyar kendi kendine yıkanmaktaymış. Hızır demiş ki: - Ey ihtiyar! Gençliğinde yaşlılara yardım etseydin şimdi şu gençler de sana yardım ederlerdi. İhtiyar adam şöyle cevap vermiş: - Ben gençliğimde yaşlılara yardım ederdim ama zamane gençliği şimdilerde yardım etmez olmuş. Hızır (a.s.) bir taraftan ihtiyar adamın sırtını keselerken bir taraftan da konuşmaya devam etmiş: - Demek ki yaptığın yardımları içinden gelerek yapmamışsın, Allah’ın sevgisini kazanamamışsın, yoksa ettiğin o hayrı neden görmeyeceksin ki? İhtiyar adam şöyle demiş: Eğer yaptığımı Allah için yapmasaydım, O’nun sevgisini kazanmasaydım, Allah bugün benim sırtımı Hızır’a keseletir miydi? Hızır (a.s.) duydukları karşısında çok şaşırmış. Allah’ım demiş, bana verdiğin Seni sevenlerin listesinde bu ihtiyarın adı yok, bu nasıl olur? Yüce Allah şöyle demiş: “Ey Hızır! Biz, bizi sevenlerin listesini sana verdik ancak bizim sevdiklerimizin listesi bizim yanımızdadır...":)

85

SATRANCIN HİKÂYESİ
Satranç oyununu ilk bulan kişi, ülkesindeki Şah’a bir ders vermek istemiş. ”Sen ne kadar önemli bir insan olursan ol, adamların, vezirlerin, askerlerin olmadan hiçbir işe yaramazsın.” demek istemiş. Ve Şah ile satrancı bulan adam bir oyun (satranç) oynamışlar. Şah satrançtan memnun görünmüş, ”Peki, oyunu ve dersini beğendim. Dile benden ne dilersen” demiş.
Adam bunun üzerine Şah' a bir ders daha vermek isteyerek ”Buğday istiyorum” demiş. ”Bulduğum bu oyunun (satrancın) tahtasının birinci karesi için bir buğday istiyorum. İkinci karesi için iki buğday istiyorum. Üçüncü karesi için dört buğday istiyorum. Böylece her karede, bir önceki karede aldığımın iki misli buğday istiyorum. Sadece bu kadarcık buğday istiyorum.” demiş.
Şah, kendisi gibi yüce ve kudretli birinden, isteye isteye üç beş tane buğday isteyen bu adamı çok aptal bularak sinirlenmiş ve ona bir ders vermek istemiş. Adamlarına: ”Hesaplayın. Hak ettiğinden bir tane dahi fazla buğday vermeyin.” demiş.
İnce hesap şöyle devam etmiş:
Hesaplamada ilk kareler kolay gitmiş. Satranç tahtasında 1. kareye bir buğday, 2. kareye iki buğday, 3. kareye dört buğday… Ancak 10. Kareye gelindiğinde 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir. Şah ve adamları, hesabın hep böyle gideceğini, adamcağıza böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı. Zaten 15. kare yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi. 25. kareye gelince 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar.
Oysa 31. kareye gelince, bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar. Çünkü vermeleri gereken buğday 31. karede 92 tonmuş. 49. kareye geldikleri zaman 24 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor. (Bu miktar bile günümüzdeki Türkiye’nin bir yıllık buğday üretiminden fazladır.)
54. kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor. (Bu miktar da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimine eşittir.)
“Madem başladık hesaplara devam edelim” deyip bitirmişler. 64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerde dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini bu adama vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.
Bu upuzun ifadelerle anlattığımız sayının matematik dilindeki ifadesiyle anlatımı şöyledir:
1+2+22+23+24+…+264 = 265 – 1 = 18 446 744 073 709 551 615 (on sekiz kentrilyon dört yüz kırk altı katrilyon yedi yüz kırk dört trilyon yetmiş üç milyar yedi yüz dokuz milyon beş yüz elli bir bin altı yüz on beş)
Ve bu hikayeyi anlattıktan sonra öğrencilerimin soruları:
1) Adam bu kadar buğdayı nasıl taşımış öğretmenim?
2) Şah adamı niye öldürmemiş?
3) Bu kadar buğdayı kim yiyecek ki?
4) Buğdayları alan adam zengin olmuş mu?
5) Öğretmenim buğday bozulmaz mı?
...
Öğretmen Halil POLAT

86

FİLLER ÜZERİNE TEZ
Her milletten öğrencilere hayvanlarla ilgili ödev vermişler ve ''Filler üzerine yazın'' demişler. Herkes birşey yazmış,
Çinliler : Fil pişirmenin bin yolu
Etiyoplalılar : Bir fille bin kişi nasıl doyar?
İngilizler : Safaride fil avlama teknikleri
Almanlar : Filler ve fillerin Alman dil ve kültürüne etkileri
İranlılar : Filler çarşafa nasıl sokulur?
Amerikalılar : Daha büyük ve görkemli fil nasıl yetiştirilir?
Japonlar : Daha küçük ve daha ucuz fil nasıl yetiştirilir?
Yahudiler : Filler en pahalı ve en kârlı nasıl satılır?
Brezilyalılar : Fillerle karnavalda samba yapma metodları
Ve Türkler : Ne olacak bu fillerin hali?
 

87

Eğitimde böyledir, şimdi ya da hemen ortaya çıkmaz. Sonradan sesi çıkar:)

Evinin kapısında elinde testereyle gördüğü hırsıza, yaşlı adam sorar.
- Ne yapıyorsun?
Hırsız cevap verir.
- Keman çalıyorum.
Yaşlı adam.
- Kemanın neden sesi çıkmıyor?
Hırsız,
- Bunun sesi sonradan çıkar. Demiş

 

88

İstanbul'u yaşamak..
Adam üsküdar sahilindeki çaycıdan kahve istedi. Fakat garson kahvesini getirmedi. Biraz sonra tekrar kahve istedi. Kahvesi hala gelmiyordu. En son birazda sinirle "Oğlum üç sefer oldu neden kahvem hala gelmedi?" Garson: "Efendim sırtınızı boğaza dönmüşsünüz. Bu nedenle servisinizi yapmadım."

 

89

ER KİŞİ NİYETİNE..
Cenaze namazı kılınacağı sırada, müezzin
“-Er kişi niyetine” deyince yakından bir subay,
“-Hocam er değil, albaydı” diye bağırmış.
Sonra ne değişmiş dersiniz(?)

***

Olgunlaşmak hiçbirşeye şaşırmamaktır. (Dostoyevski)

90

Ispanaklı yumurta yerseniz bu hatıramı hatırlayın!
Öğlen yemeğinde az pişmiş yumurtalı ıspanak yiyoruz ve üzerine kırmızı biber ekilince de ben bu yemeği çok seviyorum. Sofrada yemek üzerinden konu yumurtaya geldi ve yanımdaki mühendisle aramızda şu konuşma geçti:
-Bu mübarek nimeti seviyorum! Tavuk eziyetle yumurtluyor, biz de böyle lezzetle yiyoruz.
-Yok ya, eziyet filan yok. Çok kolay yumurtluyor.
-Nasıl yani? Nasıl kolay?
-Ben tavukçuluk yaptım, bu işi biliyorum. Yumurta esnek, yumuşacık jel kıvamında çıkar. Fakat havayla temas eder etmez dış çeperini saran özel kimyasal yapı derhal katılaşır. Yoksa yumurta katı çıkmaz.
-Aman ya Rabbim! Ne diyorsun! İnanamıyorum! Doğru mu?
Nasıl heyecanlandım. Kalbimin atışları hızlandı. Gözlerim buğulandı. İşte bir ayet daha! Bunu tesadüfün ve evrimin eseri sanan aklın, tavuk kadar kavrayışı var mı ya! Allah’ın rahmeti, ayeti ve varlık delili nasıl da kuşatmış her şeyi. Yumurtayı tavuğa eziyet etmeden çıkarıyor fakat çabucak onu koruyucu bir tabakayla sarıp sarmalıyor. Bu olayda daha birçok ayet var da, arayan müminlere!
Dışarıdaki havanın kimyasal yapısını bilmeyen, onunla sertleşecek olan yumurtanın dış çeperinin kimyasal yapısını yaratamaz. Ey inkârcı! Yazık ettin kendine. Sen kendini dahi san hala! Muhammed Bozdağ

******

Şeytanı şeytan yapan yaratanı tanımaması değildir, egosu, kibri ve kendini büyük görmesidir. Çünkü gerçekte büyüklük sadece Allaha aittir. Ve yapabildiğimiz her şey ancak onun lütfuyladır şükür edilir, gurur edilmez. O'ndandır her kemalat, kabiliyet vb..

******

-91-
 

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:“Her kula helâl, Müslüman’a haram!”
*Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, diye çıkışmışlar adama. Adam:
- “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, Padişah da sinirlenmiş ama diğer yandan o da meraklanırmış:
- “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, Müslüman’a haram yazarsın?” Adam, başı önünde konuşur:
- “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”
- “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?”
- “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanım…”
- “Eeee!”
- “Sultanım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm? Bizim din adamımıza biz kefiliz, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…”Bir hafta dolunca, adam:
- “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu,
- “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça tutuklanmış ,Haftası dolunca da serbest bırakılmış.
Sultan:
- “Bitti mi?” demiş adama.
- “Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.
- “Şimdi nedir isteğin?”
- “Efendim, payitahtımız Şeyhu'l İslamın kadısını (hoca)tutuklatın yaka-paça götürmüşler.
Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? gibi tek bir kelâm etmemiş, …
- “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”
- “Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”
“Sorma, sorma…”
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
- “Eee, ne olacak şimdi? Adam:
- “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişahımız...
- “Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle tepkisiz Müslümanlara su helâl edilir mi?”
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
- “Hava bile haram, hava bile!” demiş.
 

-92-

KOYUN İLE KEÇİ
Malum kahramanlar bir su yatağına gelirler. Koyun önceden atlar karşı tarafa ve kuyruğu havalanarak malum uzvu meydana çıkar. Keçi de “koyun kardeş uzvun* çıktı ortaya” der ve şen kahkalarla güler. Her gün ama her gün koyunla dalga geçer…
Oysaki keçinin kuyruğu hep havadadır, yaşamı boyunca her şey meydandadır.
Koyun dayanamaz der ki ” Bana güleceğine dönde kendine bir kez olsun bak der”
Anafikir : Birinin biryeriyle alay etmeden, kınamadan, kusur görmeden, tepeden bakmadan önce kendi bi yerimize bakmamızı anlatan çarpıcı bir hikayedir.

-93-

Günlerden bir gün;
Kurbağaların yarışı varmış Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış
Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine
çıkabileceğine inanmıyormuş Sadece şu sesler duyulabiliyormuş
”Zavallılar! hiç bir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış
”Zavallılar! hiç bir zaman başaramayacaklar!”
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar Ama
kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş;
”Bu işi nasıl başardın” diye
O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
Olumsuz düşünen insanları duymayın!…
Onlar; Kalbinizdeki ümitleri çalarlar!
Kimsenin ümitlerinizi çalmasına izin vermeyin!

-94-

Her milletten öğrencilere hayvanlarla ilgili ödev vermişler ve ''Filler üzerine bir tez yazın'' demişler. Herkes birşey yazmış, Çinliler : Fil pişirmenin bin yolu Etiyoplalılar : Bir fille bin kişi nasıl doyar? İngilizler : Safaride fil avlama teknikleri Almanlar : Filler ve fillerin Alman dil ve kültürüne etkileri İranlılar : Filler çarşafa nasıl sokulur? Amerikalılar : Daha büyük ve görkemli fil nasıl yetiştirilir? Japonlar : Daha küçük ve daha ucuz fil nasıl yetiştirilir? Yahudiler : Filler en pahalı ve en kârlı nasıl satılır? Brezilyalılar : Fillerle karnavalda samba yapma metodları Ve Türkler : Ne olacak bu fillerin hali?:) Çözüm odaklı olmalı sorun odaklı olunmamalı...

-95-

KUŞUN ÜÇ ÖĞÜTÜ
Mesnevideki seçme hikayelerden birisini hatırlayalım dedim.
Bir zavallı kuşcağız kendisini avlayan avcıya." Sen av yaptın,doymadın,benim etim senin dişinin kovuğunu bile doldurmaz.Beni bırakırsan,sana hayatın boyunca yararlanacağım üç altın öğüt vereceğim;birincisini elindeyken söyleyeceğim,ikincisini,uçup,şu çatıya konunca söyleyeceğim,üçüncüsünü ise ağacın üzerinden vereceğim.
Bu öğütlerime uyarsan inan bana mesut olursun.
Kuşun sözleri avcıya makul göründü.
Kuş,birincisini avcının elindeyken söyledi:BİR-"Olmayacak şeyleri kim söylerse söylesin inanma."
Avcı onu bıraktı,uçup çatıya konan kuş İKİNCİ öğütünü açıkladı:"Geçmiş gitmiş,elinden çıkmış birşey için boşuna üzülme! Senden gidenin arkasındanhasret çekme."
Ağacın üzerine uçup,üçüncü öğüdünü söylemeden önce şunları dedi:"İçimde on dirhem ağırlığında çok kıymetli ve eşi bulunmazbir inci vardı.O inci senin ve çocukların için servetti.Fakat kısmetin değilmiş ki bu fırsatı kaçırdın."
Avcı ,kuşun son söylediklerini duyunca feryadedip,döğünmeğe başladı.
Kuş:"Ben sana,sakın elinden kaçıp giden bir şey içinüzülme gam çekme demedim mi" dedi.
Madem ki elinden inci gitti,ne diye döğünüp duruyosun? sana söylediklerimi anlamadın mı?
Sonra ben sana,olmayacak bir şeyi kim söylerse söylesin inanma dememişmiydim?
A benim aslanım!..Ben üç dirhem gelmez bir küçük serçeyken
içimde on dirhem inci ne arar?
Adam biraz kendine gelir gibi olunca,Üçüncü öğütü de öğrenmek istedi
Kuş:"Sen,verdiğim iki öğüdü tuttun muki,üçüncü öğüdü istiyorsun?Uykuya dalmış bir kişiye öğüt vermek,çorak yere tohum ekmekten farksızdır."dedi ve uçup gitti.
-----

-96-

Adamın biri, her mehtaplı gecede alır başını deniz kıyısına gidermiş.
Dönüşünde sorarlarmış:
- Ne gördün?
- Dünya güzeli deniz kızları gördüm, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlardı, dermiş hep.
Bir gece yine tek başına deniz kıyısına vardığında, gerçekten dünya güzeli deniz kızları görmüş, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlarmış.
Döndüğünde yine sormuşlar:
- Ne gördün?
- Hiç demiş… hiç bir şey…
Oscar Wilde'ın yukarıdaki harika öyküsünü ilk okuduğumda ortaokuldaydım ve ne demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra unutmuşum. Yıllar sonra rastladığım Haldun Taner’in bir sözü bana öyküyü hem hatırlattı hem de ne demek istediğini çok çarpıcı bir şekilde gösterdi.
Şöyleydi söz:
“Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur.”
Daha sonraları ise bu tema pek çok edebi eserde karşıma çıktı. Örneğin Simyacı’da.. Hâlâ okumamış olan var mı bilmiyorum ama hatırlarsanız orada bütün yaşamı boyunca tek hayali para biriktirip Mekke’ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardı. Adam; artık gerekli parayı fazlasıyla biriktirmiş olduğu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin kendisini yaşama bağlayan çok önemli bağ olduğunu düşünüyor ve onun gerçekleşmesi halinde bu önemli bağı yitireceğinden korkuyordu. Haklıydı aslında.
Düşünüyorum da… Hepimizin böyle hayalleri var, mutluluğumuzu
bağladığımız, gerçekleşene kadar yaşamı sanki ertelediğimiz…
Acaba hiç düşünüyor muyuz; bu istediğimiz her neyse, gerçekleştiğinde iyi mi olacak?
Bir düşünürün hep aklımda tuttuğum bir sözü vardır:
“Bütün dualarımı kabul etmediği için ALLAH'a şükrediyorum” diye.
Belki de daha az üzülmeliyiz gerçekleşmeyen hayallerimiz için. Belki de aslında sevinmemiz, mutlu olmamız gereken bir şey için gözyaşları döküyoruzdur. Belki de olaylara bir de bu açıdan bakmayı artık öğrenmeliyiz…
Yalnız, hakkınızda hayırlı olan hayallerinizin gerçekleşmesi dileğiyle
Alıntı (Erguven Ağacı)

-97-

Anne karnındaki bir çocuğun ağzı vardır, gözü vardır, kulağı vardır, eli vardır, ayağı vardır. Bütün aza ve cihazatı tam tekmil verilmiştir.
Halbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.
Şimdi bu çocuk :
- Ya Rabbi! dese, şu hortum bana yetmektedir. Pekiyi şu ağza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı. Hiçbir işe yaramamaktadırlar ?
Herhalde Allah’tan (c.c) alacağı cevap şöyle olsa gerek:
- Acele etme kulum, aklının almadığı şeye de burnunu sokma.
Sen kısa bir müddet sonra öyle bir aleme gideceksin ki burada 'her şeyim' dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramayacak, kesilip atılacak. Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeylerde en lüzumlu cihaz durumuna geçecek.
O çocuk bu gerçeklere inanmasa ve bir inkarcı olarak dünyaya gelse hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? İnanmadığı için dizlerini döver mi, dövmez mi?
Şu anda bizde, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız. 9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı ahiret. Biz şu anda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.
Eğer biz :
- İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi ! Şu Namaza, oruca, hacca, zekata, dine, imana, İslam’a ne lüzum vardı ? dediğimiz takdirde.
Rabbimizden söyle bir cevap alacağımız muhakkak !
- Ey kullarım ! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir aleme götürüleceksiniz ki orada 'her şeyim' dediğiniz bu maddi hortumların hiçbiri işe yaramayacak. Lüzumsuz sandığınız güzel ahlak, namaz gibi, zekat gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek. Orada insanlara arabasına, parasına, servetine ve suretine göre değil; kalbine, ameline, ahlakına ve ibadetine, namazına göre değer verilecek.
Yani ahlakınız, namazınız, zekatınız, orucunuz, haccınız, hayır hasenatınız, ahirette sizin için her şey olacak. El olacak, ayak olacak, dil olacak, dudak olacak, villa olacak, havuz olacak, senet olacak, berat olacak, uçak olacak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.
Hakikaten her şeyim dediğimiz hortumlarımızın, yani arabamızın, apartmanımızın, paramızın, pulumuzun hiçbir işe yaramadığını müşahade ederek, ibadetlerin, iyi ahlakın her şey olduğunu anlasak o anne karnında ağzı lüzumsuz gören çocuk gibi mahcup olmaz mıyız?
Dizlerimizi dövmez miyiz ?
Keşke inansaydık, keşke namazımızı kılsaydık, orucumuzu tutsaydık, zekatımızı tam verseydik,
ALLAH rızası için yaşasaydık, demez miyiz?_aLINTI

-98-

Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlar. Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir. Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz. Yıllar geçer, fil kocaman olur... Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık. Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz. O özgür olamayacağına inanmıştır, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır.__Akvaryumdaki balığı okyanusa atmışlar o hala akvaryumdaki kadar hacimde yüzmüş..

-99-

"Eskiden bir kafilede birinin eşi kaybolur. Adam şu şekilde dua eder.

- Allahım eşimi ne olur cahil biri  bulsun. Alim biri bulmasın. diye feryad ile dua ediyormuş.

Durumu görenler hayretle sormuş.

-Bu nasıl bir saçma duadır. vb. dediklerinde şu garip cevabı vermiş:

-Cahil işi kitabına uydurmaz. Yardımcı olur. Alim ise işi kitabına uydurur. Bu nedenle böyle dua ediyorum, der.

 

-100-

KIL

Zengin yaşlı bir adam bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır, İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrının sebebini anlayamaz sadece ağrı kesiciler verip, gider. Fakat adamın baş ağrısı geçeceğine daha da artarak sürer. Baş ağrısının yanında gözleri de yaşarmaya baslar. Başka doktorlar çağrılır. Adam ağrıyı kesene servet vaat eder. Ama doktorların hiçbiri ağrıyı kesemediği gibi sebebini de bulamaz.

Baş ağrısından geceleri de uyuyamayan adam iyice kötüleşmiştir. Baş ağrısı ve devamlı gözyaşları hayatı çekilmez kılmıştır. Tedavi için yurtdışına da giderler, hastanede uzun bir süre kalır, çeşitli testler yaparlar bir türlü doktorlar teşhis koyamaz.

Memleketine evine dönmesini orada dinlenmesini daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Zengin adam ne yapalım kaderimiz böyleymiş deyip çaresiz evine döner.

Bir gün, yaşlı adam kendini iyi hissetsin diye eski berberi çağrılır. Berber yataktan kalkamayan yaşlı adamı tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber bir an düşünür ve der ki;

– Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın.

Adamın burnunu kontrol eder;

– Hah işte! Kıl dönmüş. Sorun değil ben hallederim.

Deyip yaşlı adamın şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı yaşlı adamın müthiş çığlığıyla odaya koşar. Berber canı çok yanmış olan yaşlı adamın elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla evden kovulur.

Adamın burnu kanlar içindedir. Pansumanlar yapılır, adam yatıştırılıp tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah yaşlı adam aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire değip gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan yaşlı adam, vaadini yerine getir. Berberi çağırtır ve ona bir servet bağışlar…

Burnundan kıl aldırmayanların başı çok ağrır…

Hayat akarken bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olabilir. Bu çözümlere ulaşmak için herkesi dinlemeyi bilmek, herkesin fikirlerine açık olmak gerekir.

101

Adamın birinin babadan yadigâr antik ipek bir halısı varmış. Satmaya karar vermiş. Ona göstermiş buna göstermiş, ama kimse talip olmamış. Sonunda zengin birini bulmuş ve ona götürmüş.
Zengin halıya bir bakmış ve sormuş, kaç para? Adam cevap vermiş 100 altın. Zengin tereddüt etmeden tamam demiş ve çıkartıp 100 altın vermiş.
Adam sevinmiş. O sırada zengin sormuş bu halının kaç para ettiğini biliyor musun? Adam cevap vermiş hayır bayım. Zengin devam etmiş en az 3000 altın eder. Adam susmuş. Zengin sormuş, niye 100 altına verdin? Adam biraz düşünmüş ve cevap vermiş, bayım bağışlayın ama benim bildiğim en büyük rakam 100!
Şimdi aklıma Ludwig Wittgenstein geldi “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Dilin anlam zenginliği ve anlam derinliği gelişmedikçe o dil ile yapılan iş sayısı sınırlı kalacaktır.
Konuşma dili 150-200 kelime/dakika ve okuma dili 200-250 kelime/ dakika iken, düşünme dili 1300-1800 kelime/dakika düzeyindedir. Bu yüzden yeterince sözcük, anlam, kavram ve düşünsel bağlantıya sahip olmayan zihin kısır döngüde çıkmazları yaşayacaktır.
Bu durumda, 200 kelime ile düşünen, 2000 kelime ile düşüneni anlamayacaktır.
Paragrafı şöyle bitirmek isterim:“Dilin kadar varsın.”_Anooshirvan Miandji

102

Bilgeyi ziyarete gelen biri ona şu soruyu sormuş: “Ön yargılarımdan ve bağımlılıklarımdan nasıl kurtulabilirim?” Üstad ona cevap vermek yerine ayağa kalkmış ve yakında bulu- nan bir sütuna kollarını dolayarak bağırmaya başlamış: “Beni bu sütundan kurtarın!!!…” Adam şaşkınlıkla bakarak, Üstadın deli olduğunu düşünmüş ve ona şöyle demiş: “Ben senin akıllı birisi olduğunu düşünerek ruhsal bir soru sormaya geldim. Ama görüyorum ki sen delinin birisin, sen sütunu tutuyorsun. Sütun değil ki seni tutan! Bırak gitsin!” Üstad sütunu bırakmış ve şöyle demiş: “Bu söylediğini gerçekten derinlemesine anlayabilirsen, kendi yanıtını vermiş olacaksın. ”
Bağımlılıklarımız bizi tutmuyor, biz onları tutuyoruz. Bırakın gitsin!

103

Lokman Hekime:
-Hastamıza ne yedirelim? diye sorduklarında, şu cevabı vermiş:
-Acı söz yedirmeyin de, ne yese olur.

104

"Lezâiz çağırdıkça 'Sanki yedim' demeli. Sanki yedim düstur eden, bir mescidi yemedi.(HAŞİYE)"

"Haşiye: İstanbul'da Sankiyedim namında bir mescid var. "Sanki yedim" diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş."

 

Sanki Yedim Camii, Osmanlı döneminde 18. yüzyılda yaptırıldığı tahmin edilen küçük bir mahalle camiidir. İstanbul’un Fatih ilçesinde Zeyrek mahallesinin Kırbacı sokağında bulunmaktadır. Yapılış tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte çeşitli rivayetler günümüze ulaşmıştır.

Keçecizade Hayreddin Efendi adında dar gelirli bir esnaf (bir başka rivayete göre Adanalı Şakir Efendi’dir) “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imâr eder. İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur.” 1 âyetindeki müjdeyi duyunca bir cami yaptırma arzusu duyar. Nefsinin arzularını dinlemeyip para biriktirmeye başlar. Ne zaman ki canı bir şey istese: ‘Sanki yedim (var say ki yedin)!’ der ve parasını bir kenara koyar. 2 20 yıl sonra biriktirdiği paralar küçük bir cami yaptıracak miktara ulaşınca Kırbacı sokağındaki mütevazı camiyi yaptırır. Yaptırılan cami halk arasında ‘Sanki Yedim Camii’ olarak anılmaya başlar.

 

 


 

Sizin için seçtiğim bazı Bediüzzaman ve Mevlana'dan olan hikayeleri ise mutlaka okumanızı öneririm. Okumak için yazıya tıkla