ZEKATIN ÖNEMİ

-1-

Bakara / 110. Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.

 Bakara / 267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.

Ey müminler!   Kazandıklarınızın temizlerinden; kaynağı ve elde edilme yolu helâl olan, helâl kazanç ile ele geçirdiğiniz her çeşit mal varlığınızın iyi ve hoşlanılanlarından, bu cümleden olmak üzere ticaret mallarından ve nakit paradan ve size yerden çıkarıverdiğimiz ürünlerden; tahıl, meyveler ve madenler gibi yerden çıkan şeylerden, bunların iyilerinden infak ediniz.

  -2-

Beşerin hayat-ı içtimaîsinde(sosyal hayatında) bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın(ihtilallerin) menşe'i(kaynağı) iki kelimedir:

Birisi: "Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?"

İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Bu iki kelimeyi de idame eden(devan eden), cereyan-ı riba(faiz) ve terk-i zekattır(zekatın terketmesidir). Bu iki müdhiş(önemli) maraz-ı içtimaîyi(sosyal hayatı) tedavi edecek tek çare, zekatın bir düstur-u umumî(genel kural) suretinde(şeklinde) icrasıyla, vücub-u zekat(zekatın gerekliliği) ve hurmet-i ribadır(faizi kovması). Hem değil yalnız eşhasta(şahıslarda, kişilerde) ve hususî(özel) cemaatlerde, belki umum(bütün) nev'-i beşerin(insanların) saadet-i hayatı(hayatının mutluluğu) için en mühim bir rükün(şart) belki devam-ı hayat-ı insaniye(insanın hayatının devamı) için en mühim bir direk, zekattır. Çünki beşerde(insanlarda), havas(zengin) ve avam(orta, fakir) iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan(hediye) ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaatı temin edecek, zekattır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm(hükmetme, tepeden bakma) iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer(insan tabakası) daimî bir mücadele-i maneviyede(manevi mücadelede), bir keşmekeş-i ihtilafta(kavga, ayrılıkta, ihtilafta keşmekeşlik) bulunur. Gele gele tâ Rusya'da olduğu gibi, sa'y(iş, işçiler) ve sermaye mücadelesi suretinde(şeklinde) boğuşmaya başlar.

Ey ehl-i kerem(ikram ehli) ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan(ihsan ve cömertlik ehli)!

İhsanlar(verilenler) zekat namına(adına) olmazsa, üç zararı var. Bazan da faidesiz(faydasız) gider. Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare(çaresiz) fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul(kabul) olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten(gerçekten) Cenâb-ı Hakk'ın malını ibadına(kullarına) vermek için bir tevziat(dağıtım) memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal(mal sahibi) zannedip bir küfran-ı nimet(nimet vereni inkar) ediyorsun. Eğer zekat namına versen; Cenâb-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet(nimetlere şükür) gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus(minnet) etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi(nefsinin izzeti, onuru) kırılmaz ve duası senin hakkında makbul(kabul) olur. Evet zekat kadar, belki daha ziyade(fazla) nafile ve ihsan, yahut sair(diğer) suretlerde(şekillerde) verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek(yerine getirmek), hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede? (22. Mektub 2. Mebhas)

-3-

SADAKANIN ŞARTLARI

Name=389; HotwordStyle=BookDefault;

Şu cümlenin hey'âtı(hepsi), sadakanın şerâit-i kabulünün(kabul edilme şartlarının ve olması gereken şartlarının) beşine işaret eder.

• Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki, Name=r0187; HotwordStyle=BookDefault;  lâfzındaki Name=r0188; HotwordStyle=BookDefault; -i teb'îz ile o şartı ifade eder.

• İkinci şart: Ali'den alıp Veli'ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı Name=r0189; HotwordStyle=BookDefault;  lâfzı ifade ediyor. "Size rızık olandan veriniz" demektir.

• Üçüncü şart: Minnet etmemektir(Allahtan olduğunu bilmek, kendinden bilmemek, tepeden bakmamak). Şu şarta  Name=r0190; HotwordStyle=BookDefault; 'daki Name=r0191; HotwordStyle=BookDefault;  lâfzı işaret eder. Yani, "Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan Benim abdime vermekte minnetiniz yoktur."

• Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına(yeme içme, geçinme vb. harcasın, harama, içkiye, kumara mumara değil..) sarf etsin. Yoksa, sefâhete sarf edenlere sadaka makbul olmaz. Şu şarta Name=r0192; HotwordStyle=BookDefault;  lâfzı işaret ediyor.

• Beşinci şart: Allah nâmına vermektir ki, Name=r0193; HotwordStyle=BookDefault;  ifade ediyor. Yani, "Mal Benimdir; Benim nâmımla vermelisiniz." Şu şartlarla beraber, tevsî(anlamı genişletme) de var. Yani, sadaka nasıl mal ile olur; ilim ile dahi olur, kavl(söz) ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma, Name=r0194; HotwordStyle=BookDefault;  lâfzındaki Name=r0195; HotwordStyle=BookDefault;  umumiyetle işaret ediyor. Hem şu cümlede bizzat işaret ediyor; çünkü mutlaktır, umumu(hepsini) ifade eder.

İşte, sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan(hediye) ediyor, heyetiyle ihsâs(özelliklerini söylüyor) ediyor. (25. Söz 1. Şule 1. Şua 2. Misal)

 

-4-

ZEKÂT VE CÖMERTLİK

Cömertlik, Allah’ın “Cevâd” ismiyle rezonansa geçmenin adıdır. İnsan, yaptığı işlerde ne ölçüde esma-i ilâhî(ilahi isimler) ile münasebet(bağlantı) halinde ise, neticesinde(sonucunda) elde ettiği faydalar aynı nisbette olacaktır. Bir hadîslerinde Allah Rasûlü (sav), şöyle buyurmaktadır: “Allah “Cevad”dır; cömertliği sever ve güzel ahlâkı sevmesine mukabil(karşılık) çirkin huyları kerih(kötü) görür.”

Vermek Allah ahlâkıdır. Allah ahlâkıyla ahlâklanmak ise, her zaman ve her yerde, ayağın sağlam bir zemine basması demektir.

Demek ki zekât, fakiri zenginin yanına yaklaştırdığı gibi, zengini de Ganiy-yi Mutlak olan Allah’a yaklaştırmakta ve kul ile Rabb arasında ciddi münasebet(bağlantı) temin etmektedir

-5-

ZEKAT VERENE MELEKLER DUÂ EDER

Zekatı verilen bir malın artması için her gün meleklerin duâ etmeleri mevzuubahistir ki, bunu da yine Allah Rasulü’nden öğreniyoruz. “Her gün iki melek inerek, onlardan biri: “Allah’ım, infak edenin (malını bereketlendirmek suretiyle) arkasını getir” diye duâ ederken, diğeri de, “malı tutup cimrilik edenin malını telef et” diye bedduada bulunur

-6-

ZEKAT MALI BEREKETLENDİRİR

Zekatı verilen mal zâhiren(görünürde) eksiliyor gibi görülse de, Allah’ın bereketine mazhariyetle devamlı artmaktadır. Zira bütün kevn ü mekân elinde olan Allah, malının zekatını veren insana malını artırma yollarını ilham etmektedir ki, bu hükmü aydınlatan pek çok müşahhas misal bulmak mümkündür.

Kalpler Allah’ın elindedir. O, istediği ve hikmeti iktiza ettiği(gerektirdiği) zaman, kalpleri, emrini yerine getirip zekatını veren kimselere doğru yöneltir ve o insanın ticaretinde ciddi canlanmalar görülür. Bu Allah’ın, zekatı verilen mala bahşettiği bereketten başka birşey değildir.

Aynı zamanda bu mes’ele, sadece tecrübelerin ürünü olarak ortaya çıkmış bir hüküm de değil, Allah’ın va’di(sözü), Rasûlü’nün müjdesi ve meleklerin de duâsının neticesidir(sonucudur).

Allah (cc) yüce beyanında meâlen: “İnsanların malları içinde, artması için verdiğiniz faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekata gelince işte onu verenler, (sevap ve mallarını) kat kat artıranlardır” buyurmak suretiyle, mallarını artırma düşüncesiyle faize yatıranların gerçekte, maksatlarının aksiyle tokat yediklerini; Allah’ın rızası istikametinde(yönünde) tasaddukta(sadaka, zekat vb.) bulunanların ise, daha fazlasıyla berekete nail olduklarını anlatmaktadır.

Bununla ilgili başka bir ayette de: “Allah, faizi mahveder. Sadakaları ise artırır” denilmektedir.

Bir başka ayette de: “De ki: “Rabbim kullarından dilediğine rızkı yayar (geniş rızık imkânı verir) (dilediğinin de) rızkını kısar. Allah için infak ettiğiniz her şeyin (mutlaka Allah) arkasını getirir. (Çünkü) O, rızık verenlerin en hayırlısıdır” te’minâtı vardır.

-7-

ZEKAT MALIN GARANTİSİDİR

Allah Rasûlü (sav) sadaka ve zekatın malı eksiltmediğini bilakis artmasına sebep olduğu üzerinde ısrarla durur: “Sadaka (zekat), maldan hiçbirşey noksanlaştırmaz”

Zekatın hem Hakk’a hem de halka karşı bir te’minât(güven) unsuru olduğunu Muhbir-i Sadık olan Efendimiz (sav)’den öğrenmekteyiz:

“Mallarınızı zekatla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin, belalara karşı duâlarla hazırlıklı olun.”

Yani fakirin eli ve dili zekatla başkalarına zarar veremez hale gelecek ve siz, başkaldırmaya müheyya bir sınıfın önünü, hem de daha onun aklına kötü duygular gelip taht kurmadan evvel izale etmiş(kaldırmış); malınızı, sağlam kalelerin, yüksek surların koruması altına almış ve onu emniyete, güvene kavuşturmuş olacaksınız.

“İnfak et ki, infaka mazhar olasın” diyen Allah Rasulü (sav), sadakanın, Allah tarafından artırılacağını da şu ifadeleriyle anlatmaktadır: “En temizinden -ki Allah en temizini kabul eder- veren birisinin sadakasını Rahman olan Allah alır. Bu bir hurma bile olsa, Rahman’ın elinde öyle bereketlenir ki, Uhud’dan daha büyük olur. Aynen sizden biriniz, tayını veya deve yavrusunu besleyip büyüttüğü gibi, Allah da (cc) sizin sadakalarınızı öyle geliştirir.”

Görüldüğü gibi zekatı verilen mal, Allah’ın teminatı(güveni) altında ve Rasûlü’nün müjdeleriyle, eksilme değil bilakis artma durumundadır: Zaten, yaşanmış ve yaşanmakta olan birçok hâdise de bunun açık delilidir.

Zekatla ilgili harika hikayelerden bazıları:

-8-

 

Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliği sırasında Medine'de büyük bir kıtlık başgöstermişti. Halk ekmek yapmak için bir buğday tanesini bile bulamaz olmuştu.

Bu durumu gören Medineli tüccarlar, ellerindeki bütün parayı buğday alıp satmaya yatırmışlardı.

Hazret-i Osman da bu arada Şam'a bir ticaret kafilesi göndermişti. Oradan yüz deve yükü buğday satın alarak Medine'ye getirtmişti. Bu miktar, halkın buğday ihtiyacını büyük ölçüde karşılayabilirdi.

Bâzı tüccarlar derhal Hz. Osman'a müracaat ettiler. Şam'dan getirttiği bu buğdayı satın almak istediler. Buğdayın bir mennesine (5 kilo 12 gram ağırlığındaki bir ölçü birimi) 4 dirhem veriyorlardı. Fakat Hz. Osman, tüccarların verdiği fiyatı az buldu. "Sizden fazla veren var," dedi ve buğdayını hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı arttırdılar. Fakat yine Hz. Osman'dan "Sizden fazla veren var" cevabını aldılar. Nihayet buğdayın bir mennesine 7 dirhem vermeye bile râzı oldular. Bu, verebilecekleri en son ve en yüksek fiyattı. Fakat Hz. Osman'ın ağzından "Sizden fazla veren var" sözünden başka lâf çıkmıyordu.

Bâzıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanmak hırsına veriyordu. Halk şiddetli ihtiyaç içinde kıvranırken, onun böyle davranmasını kendisine hiç yakıştıramıyordu.

Nihayet mes'eleyi Halife Hz. Ebû Bekir'e anlatmaya karar verdiler. Ondan, Hz. Osman'la aralarını bulmasını isteyeceklerdi.

Halifenin huzuruna çıkarak, durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebû Bekir anlatılanları sonuna kadar dinledi. Ve onlara:

"Bu işte bir gariplik var," dedi. "Bana öyle geliyor ki, siz Hz. Osman'ın sözünü iyi anlayamadınız. O, Resûlüllah'ın dâmadı ve Cennet'te arkadaşıdır. Halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kâr ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi, beraber gidip mes'eleyi bizzat kendisinden öğrenelim."

Hep birlikte Hz. Osman'ın yanına vardılar. Hz. Ebû Bekir tüccarların anlattıklarını Hz. Osman'a söyledi. Ondan, niçin malını verilen fiyata satmadığını sordu.

Hz. Osman'ın bu suâle cevabı şaşırtıcıydı:

"Ey Resûlüllah'ın halifesi! Bunlar benim bir menne buğdayımı 7 dirheme satın almak istiyorlar. Yani, bire 7 veriyorlar. Halbuki, ben onu, bire 700 veren birine satmak istiyorum. Yüce Allah, her bir hasenata karşılık 700'e kadar ecir ve mükâfat vereceğini va'detmiyor mu? Böyle kârlı bir ticaret varken, ben ne diye malımı onlara satayım."

Hazret-i Osman'ın bu cevabı üzerine, tüccarlar derin bir düşünceye daldılar. Onun hakkında kötü düşünmekle ne kadar hatâ ettiklerini anlamışlardı.

Hz. Osman, bundan sonra 100 deve yükü buğdayının hepsini de Medine halkına sadaka olarak dağıttı. Fakir ve yoksulların yüzünü güldürdü. Şehirdeki kıtlık da böylece büyük ölçüde giderilmiş oldu.

Şuurlu bir Müslüman, işlediği bütün işlerde Allah rızâsını ön plânda tutar. Halkın yardımına koşmayı, fakirlerin dertlerine derman olmayı, insanlara faydalı bulunmayı en büyük fazilet bilir...

-9-

MALLARIN SİGORTASI

Peygamber Efendimiz (A.S.M): "Zekât vererek mallarınızı kal'a içine alınız" buyurmuştur ki, malını korumak istiyen kişinin en büyük mânevî sigortası zekâttır. Hattâ hadis ve siyer kitablarında beyân edildiğine göre: bu hadîs-i şerîf, Efendimiz tarafından Ashâbına îrad edildiği sırada, oradan geçmekte olan bir Hristiyan Arab durup Peygamberimize: "Ben şimdi gidip zekâtımı hesaplayıp vereceğim, bakalım dediğin olacak mı?" demiş. Zât-ı Risâlet-penâhi tebessüm buyurmuşlar. Adam, evine gidip dediğini yapmış. Bir müddet sonra, Şam'a hareket edecek olan bir ticaret kafilesine iştirâk etmek istemiş; ancak kendisince mühim başka ticaret işlerinin zuhur etmesi(çıkması) üzerine, kafileye katılan komşularından, kendinin bir deve yükü eşyasını da yanlarına almalarını ricâ etmiş. Komşusu muvafakat ederek Şam'a hareket edilmiş. Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehirde eşkiyanın ticaret kafilesini soyduğu haberi yayılmış. Hâdiseden iki cihetle müteessir olan Hristiyan tâcir, Efendimize müracaata karar verdiği günün ferdâsı, komşusundan kendisine bir haber gelmiş: "Kafileyi eşkiya vurdu. Ancak son menzile gelirken senin devenin ayağı burkulmuştu, yürüyemiyordu, mecburen deveyi eşya ile birlikte menzilde bırakıp yola çıkmıştık. Başımıza bu felâket geldi. Senin eşyan ve deven kurtuldu."

Haberi alınca sevinçten doğruca huzur-ı Risâlet'e gidip: "Yâ Muhammed, sen hak Peygamber'sin. Dediğin çıkmıştır. Ben İslâm'a giriyorum. Bana onu öğret..." diyerek asıl servete mazhar olmuştur.

-10-

MALLARIN EN İYİSİ

Resûlüllah Hazretleri, Ashâbından bâzılarını zekât toplamak için vazifelendirmişlerdi. Ensâr'dan Übey bin Kâ'b, zekât toplamak üzere vazifelendirilenden biriydi. Kendisine bildirilmiş olan mıntıkanın Müslümanlarını bir bir gezer, Allah'ın farz kıldığı zekâtlarını, Beytü'l-Mâl'e teslim etmek üzere kendisine getirmelerini isterdi.

Bizzat kendisi bâzı hâtıralarını anlatırken oldukça ibretli bir vak'a(olay) nakleder. O günün Müslümanlarının zekât gibi malî ibâdetlere nasıl bir hisle baktıklarını gösteren bu tarihî hâdiseyi, aynen nakletmekte büyük fayda mülâhaza etmekteyim.

Şimdi söz, zekât toplama me'muru Übey bin Kâ'b'tadır. Diyor ki:

- Resûl-i Ekrem Hazretlerinin emirleri üzerine Benî Kudâ, Benî Üzre ve Benî Saad kabilelerinin sadakalarını toplamaya gitmiştim. Bunların hepsinin sadakalarını topladım, yalnız bir adam kalmıştı. Onun yanına gittim. Zekât toplamak üzere geldiğimi söyledim, beni sürünün içine götürdü:

- Dilediğini alıp götür, dedi.

Ben de gezdim, malların içinde ne en iyisi, ne de en kötüsü olan orta bir inek seçtim.

- Bu kâfidir, alıp götürürüm, dedim. Bana itiraz etti:

- Ben böyle süt vermeyen bir ineği zekât olarak önüne katıp da Resûlüllah'ın huzuruna göndermekten hayâ ederim(utanırım), bu süt vermeyen ineği bana bırak, şu genç ve semiz deveyi bari al! dedi.

Ben, kendisine cevap verdim:

- Bunu alamam. Zira, bu senin mallarının en iyisidir. Resûlüllah Hazretleri bana, zekâtları malların ne en iyisinden, ne de en kötüsünden seçmeyip, orta olanından almamı emrettiler. Bunu alabilmem için Resûlüllah'ın izni olmalıdır.

Konuşmamız bu minval üzere uzadı. O:

- Ben, Resûlüllah'ın huzuruna süt vermeyen bir ineği, zekât olarak göndermekten utanırım, diyor, ben ise: - Bundan başkasını almaya me'zûn değilim, diye ısrar ediyordum.

Bir ara şu teklifi yaptım:

- Sen şu deveni al, birlikte Resûlüllah'ın huzuruna gidelim, mes'eleyi kendisine anlat. Resûlüllah emir verirse kabûl ederim!

Adam teklifimi kabûl etti. Birlikte deveyi de alarak Resûlüllah'ın huzuruna geldik. Şöyle konuştu:

- Yâ Resûlâllah! Zekât me'murunuz geldi. Ona malımı arzettim. İçlerinden bir sütsüz inek seçti. Ben de ona râzı olmadım, benim verdiğim genç ve semiz deveyi de o kabûl etmedi. Şimdi deveyi buraya getirdim, lütfen kabûl buyurun!

Malının en iyisini zekât vermek isteyen bu zâta karşı Resûlüllah Hazretleri gülümseyerek şöyle buyurdular:

- Übey senin malından vermek mecburiyetinde olduğunu ayırmış, sen ise daha fazla vermek hamiyetini göstermişsin. Allah niyetini kabûl buyursun. Bundan sonra:

- Übey, bu deveyi al ve zekât malları içine kaydeyle, diyerek ellerini açıp o zâta duada bulundular. Resûlüllah'ın o duasından sonra, o zâtın Medine'nin sayılı zenginlerinden biri olduğu görüldü.(Ahmed Şahin, Esas Nokta)

-11-

ÜÇ TİP İNSAN

Hayırseverler; çakmak taşı, sünger ve arı kovanı ol­mak üzere üç sınıfa ayrılabilir.

Çakmak taşından bir şey alabilmek için ona çekiçle vurmak gerekir. Ve alabildiğiniz ancak çakmak taşı ve kı­vılcımdır.

Süngerden bir şey alabilmek için onu sıkmak gerekir. Ne kadar çok sıkarsanız o kadar çok şey alırsınız.

Ama, arı kovanının balı ve tadı dışarı taşar.

Cimri insan, bir şey vermek mevzuunda taş gibi katıdır. Esnemez, yumuşamaz, hissetmez, anlamaz. Bir şey ver­mek zorunda kalırsa, yüreğinden hiddet, dilinden övünmek ateşi yayılır.

Bazı insanlar iyi tabiatlı olmalarına rağmen, hayra teşviğe ihtiyaçları vardır. Vakıa birçok insan yer yer nefsine, şey­tana, şeytanın vazifesini fahrî üstlenen yakınlara ve çevre­ye karşı manevî desteğe ihtiyaç hissedebilir. Bu yumuşak .tabiatlı insanlar ne kadar sıkıştırılırsa o kadar verir. "Bizi hayra zorlayın" diyen çok insan vardır.

Fıtratlarını Hz. Ebubekir'lerin, Ömer'lerin, Osman'ların, Ali'lerin rengine boyamaya muvaffak olmuş İnsanlar ver­mekten zevk alır. Ve İncil'in de dediği gibi, "Allah (c.c.), ne­şe ile vereni sever."(Mesel Ufku, s:37)

-12-

HZ. ÖMER’İN YANGINI SÖNDÜRMESİ

Hz. Ömer döneminde bir yangın çıktı bu o kadar şid­detli bir yangındı ki ateş taşları bile kuru odun gibi rahat­lıkla yakıyordu.

Yangın çok büyüktü ve her an daha da büyüyordu. Yangın büyüdükçe büyüdü; evleri, yapıları hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını tutuşturmaya başladı.

Kısa bir sürede alevler şehrin yansını sardı: Artık su kâr etmiyordu. Halk ateşe kova kova su ve sirke döküyordu, fakat nafile. Yangını söndüremeyen halk Ömer'e koşmaktan baş­ka çare bulamadı.

"Ya halife yangını söndüremiyoruz, bize yardım et." diye yalvardılar.

Hazreti Ömer işin aslını ve sırrını biliyordu.

"O yangın Allah'ın (c.c.) alâmetlerindendir. Sizin cimri­lik ateşinizin bir şulesidir. Yangına su serpmeyi bırakın cö­mertlik edip fakirlere, yoksullara yardım edin, yiyecek içe­cek dağıtın, cimriliği bırakın." dedi.

Bunu duyan halk itiraza başladı:

"Biz cömert insanlarız fakirleri doyuruyor yoksullara yardımda yarışıyoruz." dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

"Siz âdet hâline getirdiğiniz İçin yoksula yardım edi­yorsunuz, Allah (c.c.) rızası için değil. Sizin derdiniz, mak­sadınız, övünmek, gösteriş yapmak. Yoksa siz Allah'ın (c.c.) rızasını gözetmiyorsunuz. Bunu terk edin ki Rabbim size merhamet etsin." buyurdu.

• Dış alemdeki ateşi su söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. (Mesnevi’de Geçen Bütün Hikayeler, s:55)

-13-

 

ZENGİN İLE FAKİR

Vaktiyle çok zengin bir adam vardı. O kadar zengindi ki. malının ve parasının hesabını bilmezdi. Yine de son derece cimriydi.

Günlerden bir gün kapısına bir fakir geldi. yardım edeyim.

— Allah nzası için karnımı doyurun, diye yalvardı. Merhametsiz zengin:

— Defol kapımdan. Çalışıp kazanacağın yerde dilen­mekten utanmıyor musun? Defol, dedim...

Fakir boynunu büktü.

— Ne tuhaf. Hadi ben fakir olduğum için yüzümü bu­ruşturuyorum, sen zengin olduğun halde gülmeyi, güzel söz söylemeyi unutmuşsun.

— Defol dedim, defol..

— Kibirlenme, ne fakirlik, ne zenginlik ebedidir.. Bir gün bütün malını kaybedip fakir olabileceğini hiç düşün­dün mü?

Merhametsiz zengin büsbütün sinirlendi. Hizmetçisine bağırdı:

— Defet şu herifi başımdan! Hizmetçi ezile-büzüle fakiri kovdu. Bir kaç yıl geçti...

Merhametsiz cimri zenginin işleri bozuldu. Her şey ters gitmeye başladı. Sanki altını tutsa kömür oluyordu. Bütün parası kısa süre içinde erimiş, elinde avucunda hemen hiçbir şey kalmamıştı.

Ve bir gün hizmetçisi karşısına dikildi:

— Bana izin, dedi. Ücretimi veremediğin için yanında çalışamam. Kendime başka bir kapı aramalıyım.

Eski zengin bağıra çağıra hizmetçiyi kovdu. Hizmetçi gitti, merhametli bir zenginin yanında iş buldu. Yeni efendisi çok iyi kalpliydi. Kapısına gelen her fakirin kar­nını doyurur, elbise verir, cebine de bir miktar harçlık koyup duasını alır, öyle gönderirdi.

Bir gün yine kapısına bir fakir geldi. Adam perişan haldeydi. Günlerce yemek yemediği ilk bakışta anlaşılı­yordu. Kapıdan elini uzattı:

— Allah rızası için bir dilim ekmek verin.

İyi yürekli, merhametli ve cömert zengin hizmetçisini çağırdı. Kapıdaki dilenciyi gösterip:

— Yemek ver, diye emretti, sırtına elbise giydir, cebine harçlık koy...

Hizmetçi kapıdaki dilenciye yemek götürdü. Ama yü­zünü görür görmez hayretler içinde kaldı. Efendisine koştu, nefes nefese:

— Efendim, diye konuştu, kapıdaki dilenci kim biliyor musunuz?..

— Kim?..

— Benim eski efendim! Yanından ayrıldığım cimri zen­gin!..

Merhametli zengin gülümsedi.

— Ya beni tanıdın mı? diye sordu. Sen onun yanında çalışırken kapısına gelmiştim. Beni kovmanı söylemişti. Çalış ve kazan, dilenmeye utanmıyor musun? demişti. Allah'ın hikmetine bak ki o fakirleşti ben zengin oldum. Kimse servetine güvenmemeli, kimse de fakirliğinden utanmamalı. Allah herkesin Rabbidir, bol hazinesinden istediğine verir. Kul kendisine verilen serveti Allah yolun­da harcamalı... (Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:47)

-14-

AĞACA ASILAN ZEKAT PARASI

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın, gün­lerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bula­madığını...

Bunun üzerine zekatının tutan olan parayı bir keseye ko­yarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:

"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını...

Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını...(Tarih Şuuruna Doğru 1, s: 5)

-15-

ALLAH’LA ORTAKLIK

Yıllarca önce William Colgate isimli Amerikalı bir genç, kendi özel hayatını kurmak için Baltimore şehrin­den New York'a gitti. Yola çıkmadan önce akrabaların­dan birisi:

- Yapmayı bildiğin şey nedir? diye sordu. Genç Colgate:

- Sadece mum ve sabun yapmayı biliyorum, dedi. Bunun üzerine o dostu ve akrabası genç Colgate'e şu nasihatte bulundu:

- Öyle ise, yapabileceğin en iyi mum ve sabunu yap ve Allah'ı da kendine ortak al. Genç adam. bu öğüdü yü­rekten benimsedi ve zamanla büyük bir sabun fabrikası­nın sahibi oldu. Günümüzde o gencin adını taşıyan sa­bun ülkemizde de satılmaktadır.

İnsan, bir işi yaparken Rabbine arz ediyormuşçasına yapmalıdır. Allah (c.c.) güzeller güzelidir, Kâinatı mükem­mel yaratmıştır. Ve Allah kulunun yaptığı İşi güzel yapması­nı ister, ona verdiği güzellikleri ve kabiliyetleri onun üzerin­de görmekten hoşnut olur. Kabiliyetin ve gayretin hakkı eserin güzelliğiyle verilir. Bu dikkat ve hassasiyet de insa­nın kendisine yapılan ihsanın kıymetini bildiğini, hakkı tak­dir ettiğini göstermesi hasebiyle, manevî bir şükürdür.

İnsan, taleb ettiğine erer.

"Vermek istemeseydi, istemek vermezdi."

Her şey düşlerle başlar. Talep bir şeye kavuşmanın İlk şartı ve duasıdır. Güzel şeyler hedefleyip düşlemenin zorlu­ğu da, mahzuru da yoktur.

İnsan yaptığı işin hakkını vermeye çalışmalı, daha güzeli olmayacak şekilde işini yapmayı istemelidir.

Ümit ve gayret aç gözlülük olan hırstan farklıdır.

İşin hakkını verdikten sonra netice Allah'a bırakılmalı, hayatın ağır hadiselerinin ve mükellefiyetlerinin altından onun yardımı olmadan kalkılamayacağı unutulmamalıdır.

Allah'a dayanan sağlam bir ortaklık kurmuş demektir.  (Mesel Ufku, s:33)

 

-16-

BAŞARI GETİREN ORTAKLIK

Geçen yüzyılın sonunda Baltimore'lu bir delikanlı kendine yepyeni bir hayat kurmak üzere New York'a gidiyordu. Yaşlı aile dostu kaptan ona, hayatını kazanmak için orada ne ya­pacağını sordu.

"Ben, her işi yapabilen kişilerden değilim." diye cevap verdi genç adam ve devam etti: "Sabun ve mum yapmaktan başka bir şey gelmez elimden." Aile dostu kaptan ona küçük bir nasihatte bulundu:

"Rabbin ile ortakmışsın gibi çalış ve kazancının onda biri­ni onun payı olarak ayır," dedi. "Göreceksin... O zaman işin her zaman iyi gidecek."

Genç adam, kısa bir süre sonra, kendi işini kurdu. Kap­tanın nasihatini unutmamıştı. Kazancının onda birini ayırıyor; ihtiyaç sahiplerine, yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. İşini giderek geliştirdikçe kazancının onda birlik payını onda ikiye yükseltti. Daha sonra ise, zamanla artıra artıra kârının yarısını bu iş için ayırdı.

Genç adamın işindeki başarısı, iyilikseverliği oranında artıyordu.

Sabun üreticisi genç adam, sabun kralı olarak tanınabile­cek düzeye geldikten bir süre sonra öldü. Fakat onun işinin başarısındaki "sır", önce hikaye olarak, daha sonraları ise, bir hâtıra olarak uzun yıllar canlı kaldı.

İhtiyar bir dostun nasihatine uyarak işinde Yaratıcısı ile ortak olan bu adamın adı William Colgate'tir.

Colgate'in adı, bugün dünya çapında bir sabun ve diş macunu firmasından başka, Amerika'nın önde gelen üniversitelerinden birinde; Colgate Universitesi'nde varlığını sür­dürmektedir. (İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:40)