Bu bölümü dikkatli okunursa anlaşılabilir.Girişlerden sonra ilk 45 maddeyi düşünerek dikkatle okuduğunuzda anlayabiliirsiniz.  Fakat üslup ve anlatım olarak daha sonra sadeleştirilerek, tekrar düzenlenecektir. BU BÖLÜM BAŞTA DİNİ BAĞNAZLIK SEBEBİYLE İNSANLARI DİN DİYE AŞAĞILAYAN VE HATTA TARİH BOYUNCA BİRBİRİNİ ÖLDÜRMEYE BİLE FETVA BULANLAR İÇİNDİR..

Konular bağımsız paragraf paragraf gibi gözüksede beyniniz hepsine bir göz attığında mevzuları birleştirecektir. Bende sağda solda yani sosyal medyada yazdığım bazen sağdan soldan alıntılı şekilde olan yazılarımı buraya düzensizce attım. Fakat dediğim gibi sonrasında bu pargraflar birleştirilecektir. Hoş görünüze sığınıyorum. Ama dediğim gibi girişlere göz atınca mutlka 45 maddeye kadar varın. Bazıları size tekrar gibi gelsede aralarda yani o tekrar bilgilerinin arasında diğerlerinde olmayan bir bilgi görüş ve tespit saklı olabilir..

 

DİNDARLIK, ŞERİATÇILIK VE DİN, MEZHEP, SÜNNİLİK, ŞİA TARİKAT, NURCULUK HAKKINDA TEFEKKÜRLÜK, farklı bir bakış ve önemli bir yaklaşım..Tabi ki her insan yüzyıllardır oluşmuş evrilmiş bir mezhep içinde yani yol, okul, ekol içinde doğar ve ona göre ibadet etmesini vb. öğrenir. Bu yazıda  mezhep yapısını anlayacağız ve mezhep düşmanı değil mezhepçilik tehlikesinin ne olduğunu  kavrayacağız. Özetle tümden gelim olarak diyeceksek  din güzel dinci ?, mezhep güzel mezhepçi kötü ?, vb…Tarikat güzel olabilir ama körü körüne tarikatçı ya da dinci dinsiz GETTO laşan insanlar..vb… noktası..

________________

Bir de iki de bir islam dünyasındaki Başta cemel, sıffın mezhep vb. savaşlar yaşanırken ingiliz ve israil mi vardı hep suçu onlara atıyorsunuz.
Bir de ikide bir İslam dünyasındaki savaşları hep İsrail oyunu yabancı devletler oyunu diye cevap vermeye Kalkarlar Halbuki Cemel Vakası Tıp bin olayı gibi Müslümanların Müslümanları on binlerce müslümanı sahabelerin sahabeleri öldürdükleri olayları Ya da Osmanlı'nın memlükleri ya da İslamdaki mezhep savaşlarını varken ya da bu savaşları varken İsrail mi vardı? Onu hiç düşünmezler ya da Avrupa birliğimi vardı. Bunu hiç düşünmezler. yani Bu din ya da dinler şişede durduğu gibi durmuyor. Aynı mezhep içinde bile savaşa sebebiyet verebiliyor. Avrupada ki yüzyıl, otuz yıl savaşları vb. din savaşları sonucunda bu laiklik vb. ilkelerle savaşı sonlandırmışlar. Ya da sonlandırmak için icat etmişler. Bu nedenle laiklik anlayışı ya da laik düşüncesi sadece azınlık inananlar için falan önemli değildir. Aslında çoğunluk için de önemlidir. Çünkü çoğunluk olan mesela Sünni içindeki insanlar yine başka bir Sünni Yok edebiliyorlar ya da öldüre biliyorlar. Bu yüzden dolayı laiklik çoğunluk inananları içinde çok önemlidir. Yani herkes için önemlidir.

________________

İsveçten avusturalyaya her milletin benzer dini hikayeleri vardır. Bu normaldir ve insan tarihinde ve yaşamında hukuktan yaşam ritüellerine bir çok şey eklemişlerdir ve yaşayan bir gerçekliktir. Önemli olan bu ritüellerin insanlara dikte zorlama ve işkence haline getirilmemesidir.

 

________________

Gettolaşan yani kendi gurupları dışındakilerle görüşmeyen dış dünyaya kapalı yapılardan hangisinin yanına gitseniz ve bir şeyleri tartışmaya düşünmeye başlasanız, ya da onların X -MAN lerine yani bir çeşit tapındıklarına bir sözüne eleştiri, katılmama, ya da "şurası olabilir eksik" dediğiniz konuşmalar hemen fısıldaşmaya dönüşür ve konu değiştirilir. Ya da size onların X-MAN ya da SÜPERMAN  ine mecaz anlamda tapmadığınız ve aklınızı satmadığınız için "bu olmamış, bu adam olamaz, kurtulamaz, düşünüyor bu:) itaat etmiyor vb." muameleye maruz kalıyorsunuz. Bu nedenle açık olmayan böyle iki yüzlü açıklamaları gündemleri olan yerlerden ya da yanınızda fısıltılı ya da fısıltısız gündem değiştiren size olmamış vb. bakışlarıyla ikincil yapıya dönüşen yerler bence çok tehlilikelidir. Kaçın hemen oradan. Yani aklı öldüren her yerden. Maalesef bu yapılar resmiyette yasak olduğundan merdiven altı ya da karanlık bir oluşum oluyorlar ve denetlenemez halde olduklarından ne yapacağını bilmediğimiz tehlikeli bir boşluk oluyor. Biri pencerenize sokakta taş atıyor ama kim olduğu belli değil gibi..Bu yasaklı oluşları bence onların işine geliyor. Her iş yapabiliyorlar(Peygamberle hatta Tanrı ile görüşüyor. Hatta onları bile dinden imandan çıkartabiliyor vb.) ama hesap vermyorlar bu nedenle bu onlarında işine geliyor.   Resmi bir boyuta girmek de bu nedenle istemiyorlar. Bunlar bence resmi olarak tanınmalı, her şeyiyle kayıt altında alınmalı ve liderleri kamera önünde sürekli tartışmaya mecbur bırakılmalıdır. Tartışma olayı olmazsa yanındakiler o kişiyi tartışılamaz tabu haline getiriyorlar. Zaten çevrelerine hiç tartışamayan teslim aldıkları insanlardan oluşturuyorlar.  Yoksa o liderler kendilerini silsile, mürşit, müceddid, mehdi vb. yollarla haşa Allahın temsilcisi diye yanındaki mürit ya da sersemitlerine inandırmakta kayıt dışı her işte ya da ekonomik işlerde holding vb. gibi çevirmekteler. Neyse konuya giriş için fazla uzatmayalım..

         İman konusuna gelince Tabi ki kuralları bulunulan devire göre namaz oruç vb. ritüellerinde çağa ve devre göre farklılık olma ihtimali olsa bile esasta öz aynıdır. İbadet vb. işkence ve hayatı zindan etme vb. değildir. Zaten Kuranı Kerimde İbrahim, Musa vb. müslüman yani islam diye tanımlaması bu barış ve tevhid dininin sürekliliğini bize göstermektedir. Ve onlar Kuran da bile her şeyi sorguluyorlar. Ahiret nasıl olacak diye ibrahimm kuşlar hikayesiyle inancı sorguluyor, musa vb. hepsi sorguluyor. sen dinden çıktın vb. denmiyor. İman kimsenin babasının malı değildir. O nedenle imam ya da imamcıkların şunu dersen dinden çıktın bunu yaparsan imandan çıktın vb. lerine pirim vermeyin. Tanrıyı ve dini korkutma yoluyla bir de imanı kurtarma hikayeleriyle o putçuklara ya da onları putçuk sananlara asla pirim vermeyin. Allahı bir yerde annenin şefkati bile onun şefkati yanında hiç olarak anlatırken diğer yandan cehenneme girdin imandan çıktın şunu yapmayınca ya da bir vakit namaz için bin sene yandın gibi haşa tanrıyı bipolar dengesiz gösteren sapıklara da asla pirim vermeyin. Zaten bu yolla insanları din iman ibadet vb. yollar insan eline gelince işkence aracı ve köleleştirme aracı haline getiriliyor. Bu önemli noktayı unutmayalım. Buhari imamı azam vb. lerini bile bu yolla dinsiz imansız ilan eden ve dini imanı işkence haline getirenlere asla pirim vermeyin. Lafa gelince bizde ruhban sınıfı yok derler. Uygulamaya gelince kendi gibi düşünmeyenleri ruhban sınıfı gibi dinden çıkarıp ibadetleri bile işkence haline getirirler. Öyle yok imanı gitti, bunu dedin dinden çıktın hepsine pirim vermeden defolmalarını söyleyin. kimse kimseyi imandan çıkartmaya yetkili değildir. Unutmayın insanlar din ve milliyetçilikle köleleştirilir ve hayatlarına müdahale edilir. Halbuki insanlara hiç bir insan Allahın soracağı soruları soramaz..Soruyorsa müdahale edip dinden çıktın vb. diyorlarsa alsınlar o dinlerini kıçlarına....Neyse anladın onu sen..Din huzur için vardır. Huzursuz etmek için değil. Huzur vermiyorsa da o dini alın kıçlarına .....anladın onu sen..

-----------------------------------------

İman yani inanmak sakat iş ve de imana yani gerçeklere ters. İnsanlar ne büyük palavlalara inanıyorlar ki yani bu iman yoluyla..bu nedenle iman mantığı ve beklentisi yanlış bir şeydir. Gerçek iman ise sorgulamaktır ya da sorgulamakla olur. Bu yollada bağnazlık, ideoloik körlük vb. aşılmış olur. Yoksa iman ile o yoldan çıkılamaz. Yani çok sorgulama gerçek imandır sorgulamama ise imansızlıktır sebeplere insanlara vb. tapınmaya yol açar. Bunlar canlı cansız mezhep imamları, imancıklar, kitapçıklar vb. milyonlarca olur ve bu yolla bunların yalanları sorgulanmadan insanlar hipnozlanır ve belli değerlerin köleleri olurlar. Zaten bu canlı cansız putçuklar tartışmazlar, muhalifleriyle yüzleşemezler ve bu yolla insanları köle yaparlar. Fetö vb. bile önce kendilerini inandırır ve sonra kendilerine itiraz etmeyecek insanların beyinlerini ele geçirir ve artık ne anlatsa o beyinsizler inanır. Bunun için bu putçukların canlılarının tartışması zorunlu yapılmalı hem de tüm insanların ulaşabileceği şahit olabileceği şekilde...iman ise hür olmak ve düşünmekle sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla olur. Şuna inanmadın dinden çıktın, buna inanmadın çıktın mantığı olmamalı yani ruhban sınıfı olmamalı kimsin sen ya dinden çıkaracak kafir ilan edecek..Hani ruhban sınıfı yoktu..

_________________________

İnsanlığın her kesiminin onbinlerce yıllık katkısıdır, mirasıdır, birikimidir BİLİM.. Fakat müslüman bilim adamı olan BİRUNİ, İBNİ HEYSEM, CEZERİ, avrupada vazgeçilmez bilim insanı anlamına gelen avecenna yani İBNİ SİNA, ibni haldun, ibni rüşd VB. yada hiristiyan bilim adamlarından NEWTON, galileo, ampulü bulan edison vb. “işte ben Kurandan şunu buldum, ya da incilden şunu buldum, ya da wolswogan firması incilden şu motoru buldum” dememiştir. Gece gündüz çalışmışlar onbinlerce deneyler yapmışlardır, çalışmışlardır. Bir ampul deneyinin hikayesini okumanızı öneririm. benim gibi göbek büyüterek yapmamışlardır ya da bazı din adamları gibi ….yani nasılı anlatan araştıran bilim, niçini araştıran din ve felsefeyle aynı kefeye konulmamalıdır. Yani sapla saman karıştırılmamalıdır.

İbni sinasın her talebesi başka başka dindendi kimi mecusi, kimi hindu vb..Yani beytül hikme gibi islam dünyasının bilime rehberlik yaptığı zamanlarda bile bu merkezlerde avecennanın yani ibni sinanın yanındaki öğrenciler gibi bilim çalışanlarının hiç dinine bakılmaz ve burada yaşayan bilim adamları bilim yapmışlar bilimsel yollarla çalışma yapmışlar. Ve bunu yaparken hiç birinin dini inancına bakmamışlar bu bilim adamları hindistandan, hiristiyandan, mecusiden vb. hepsinden olmuş..bu noktanın görülmesi çok önemli. O dönemde bile dini bilime maydonoz etmemişler, ettiklerinde ise beytül hikmenin sonu olmuş. Zaten nakilcilik değil akılcılık esas olmalı dinde bile. İçinde bir çok uydurmanında olduğu nakilcilik hayatı bilimi güzelliği, sanatı vb. her şeyi çürütür yok eder öldürür. Çünkü nakilciler kendi dediklerini haklı çıkartmak için gerektiğinde nakil yani hadis vb. bile uydurur...Yerel evrensele tabi olur yani uyar ve olmalı..nakil akla tabi olur ve olmalı..

Evet tanrı kopya vermez. Aksi halde sınav anlamını yitirirdi.. anladın..Kuranı kerimde günümüzün bilimsel verilerine uygun şeyler görmek “algıda seçicilikten” başka bir şey değildir. Tıpkı eskiden dünya sabit ve düz zannediliyorken “wuhuu ayetlerde tam bunu söylüyor.” Dedikleri gibi.

 

-----------------------------------------

15 Temmuz'da hain darbe girişimine göğsünü siper ederek canını feda eden yiğitlere selam olsun... Şehitlerimizi rahmetle anıyorum.
Cumhuriyet tarihinin en KALLEŞ darbe girişiminde sokaklara dökülen halkımıza selam olsun...

15 Temmuz'u ANMAK kadar önemli olan, bu darbeyi yapan zihniyetin ya da benzerlerinin bu topraklarda, bu toplumun içinde nasıl yer bulabildiğini ANLAMAKTIR, iyi analiz etmektir.

Mehdilik, keşf, direkt tanrı ile görüşen, keramet ve ilhamla (X MAN lerle) yönetilen dini yapılar, her şeyi kendisi bilen ve yapan lider kültü ile, farklı yoruma ve düşünceye müsamahasız gruplar, kendi içine KAPALI mekanizmalar, gettolar üretiyor...

EVRENSEL İSLAM AİLESİ üyeleri; araştıran, tartışan, sorgulayan, bilimle, akılla ve en önemlisi aklını kalbini vb. kimseye din adına vermeyen, farklıya karşı müsamahakar bireyler olarak duruş sergileyen ve özgür bir bilincle hareket etmek zorundadır..tâki din adına bir daha aldatılmaktan, köleleştirilmekten korunsun..

Dindar bir toplumu ancak din adına, din alimleri kandırabilirdi ve öyle de oldu.__Ali ŞERİATİ

_____________________________
İdeolojik Hadisciler İmam Azzam Ebu Hanife'yi, Taberi'yi, Buhariyi nasıl katletti bir inceleyin. Hanife yi nasıl dinsiz ilan ettiler. Yani neler yaşandı neler..birbirine tam zıt ve düşman buhari ile hanifeyi bile nasıl birleştirdiler. Ya da maliki, hanbeli, şafi vb. Hanefi düşmanı iken dost yaptılar. Bir örnek daha Gazali Tanrı hakkında tevil eder hem de bol bol. Fakat ibni sina ahiret hakkında tevil etti diye dinsiz eder ve katli vacip der. Binlerce çelişkileri varken yokmuş gibi de göstermeleri ayrıca alkışlamak gerek. Ve nasıl onları bize yanlış bir imajla hatta yalanla anlattılar. Unutmayın bir yalan söyleyen daha nice yalanlar söyler. Kadın, kölecilik cariyecilik vb. her şeyde yalan söyledikleri gibi..daha bunlara hangi akılla itimat edilebilir..bla bla ve de neyse..

_____________________________

Benb ayetten delil bulamadım diyen mezhep yoktur. Aynı ayet her tarafa çekilir. Kuranı kerim her tarafa çekilebilir. Onu insan yorumu çeker. Ne mutezile ne cebriye ne alevi ne şia ne sünni vb. hiçbir mezhep cemaat vb. yoktur ki Ben kuranı kerimde delil bulamadım demezler her yerden delil bulurlar..bu neden le delilim kuran diyenlere itibar etmeyin bilinki kuranı kendilerine göre konuşturmuşlardır. Aynı şekilde uydurulandan indirilen kurana diyenlerde..sanki Ben haşa Allahla görüştüm bu konu böyledir şeklinde oluyorlar..yani aynılar..:)

_____________________________

Başlangıçta evrensel diye tükürdü mü? Bir dahada yalayamıyor..bumu evrensel “eşlerinle istediğinle yat, cariyelerinle evlen” deyince de uydur da uydur kıvır da kıvır yapıyor..yok o cariye değil yok o kadın dövme değil, yok o el kesme değil bla bla..halbuki bu arap adeti din değil dese iş tamam, ya da Kuranı kerimdeki her şey din değil dese yine iş tamam.:) ha bir de emzirme ayeti arap örfü ve bakışı işte:)

_____________________________

 İki cümle bir şerh hakkım var mı?

Ya bu modernlik üzerinden yapılan eleştirilerde bu İslam medeniyetinin geleneksel kodlarına en fazla sahip çıkan İnsanların bu modernlik ve modernite konusunda çifte standarda çok yaslandıklarını ve sizi tenzih ediyorum. İki yüzlü davrandıklarını düşünüyorum.Yani modernlik bizi aldı sürüklüyor götürüyor hikayesini yapıyoruz ama pratik yaşantımızın ve pratik yaşantı kodlarımızın tamamı modernitenin önümüze sunduğu imkanları özümsemiş, içselleştirmiş ve gayet de ondan memnuniyet duyar halde yaşıyoruz. İslam'a dair bir şey Anlatacağımız zaman onun kıymeti harbiyesini illa Hegel demeden anlatamıyoruz. İlla oraya bir referans verme ihtiyacı hissediyoruz. Sonra da gelip bizim kendi öz sorunumuzun nasıl çözüleceğini dile getirdiğinizde o geleneksel örfi kalıpları yıkmamak için ya da yıkmamak adına “bizi mordernite kuşattı, biz onun oyuncağı olduk” gibi bir hikaye kuruyoruz. Hem moderniteyi massederek yani emerek yaşıyoruz. Hem de sorun baş gösterdiği zaman orda bir kaynak olarak yahut sorun odağı olarak modernizmi ileri sürüyoruz. Burada bir iki yüzlülük var. Bu nedenlede siyasal İslamcılar yani dinciler iki yüzlü..kendilerine gelince modernitenin zirvesi savundukları gibi yaşamazlar savunmalarına bakılırsa yaşanılamazları savunurlar ve bu çelişkileri hiç yokmuş gibi yaparlar. Sadece karşıdakilere bunu da dayak gibi sallayıp aşağılamada ve dinden çıkartmada kullanırlar. Kadın hakları, cariyecilik, çocuk yaşta evlilik, küçük kızları yaşlılarla evlendirme, çok eşlilik bilerek yada bilmeyerek savunurlar ama hep kendilerini parantez içine yazıp ayırarak ve o parantezin dışarısına savunma yaparak. Hiç biri 18 yaşındaki kızını ya da 25 yaşındaki kızını 50 60 yaşındaki kişilere ya da hacılara sünnet diye vermez mesela, çok evlillikte hiçbir Müslüman kadın kocasına ikinci eşi aramaz ama çok evliliği şiddetle savunur. Buharide görülen hadisler peygamberden işitilmiş gibidir der ama ne şehit sevabı kazandıran kertenkele avına çıkar ne de deve sidiği içer. Elhasıl bu çelişkileri görmez bile. Belkide okumamıştır bile. Bana sorarsanız bu kaynakları ve Kuranı en çok bunlar değil ateistler okur bile diyebilirim. vb....bla bla bla..
Bir çelişkili konu daha: Hurufilik konusu beni her zaman düşündürüyor. Özellikle “Minnet Eylemem” şiiri ile benim çok dikkatimi çeken Nesimi Onun da Hurufi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Hatta o zamanki hurufilikte hurufiliğin sözcüsü gibiymiş. Daha sonra Şöyle düşündüm. galiba nasıl ki çok iyi buluş yapan insanlar biraz otistik biraz rahatsız tipler ürün çıkartıyorlar. Nesimi de öyle bir şeydi galiba. özellikle Said-i Nursi'nin de Hurufilik aleyhinde olmasına rağmen ya da o dönemde Hurufiliğin Timur dahil Yıldırım Beyazıt dahil Fatih'in bile nerede hurufi varsa öldürmesini bilmeme rağmen Hurufilik uygulamalarının Saidi Nursi ve diğerlerinde olduğunu görünce de çok şaşırmıştım. Çünkü bu benim için bir çifte standartı kendilerine Gelince başka lafa gelince dinden çıkartma mantığını hiç anlayamıyorum. Aynı şekilde Bahailik, nesimi, nurculuk, Mevlevilik, sıhhılik, hurufilik ve diğerlerinde de ilhamen geldi ayrı ayrı kitaplar oluşturmaları ve onları kurtarıcı görmeleri hatta Kuranı okutmamaları vb. Bunun gibi bir çok çelişkiler var. Ama o konuyu sonra yazarım buraya..bir neyse daha çekeyim..

LEVENT GÜLTEKİNİN Dindarlık sahtekarlık anlatımına BAYILDIM. Birazda ben ekleme yapayım konu ile ilgiliJ Kısaca Dindarlık sahtekarlık diyor. Tabi burada dinin özünden ve hak özden bahsetmiyoruz. Suudi arabistan prensi kendi ülkesinde kadınları erkeksiz dışarı çıkmayı yasaklarken, türkiyede 10 mankenle gezmesidir dindarlık. Kul hakkı haram deyip kulu yemektir. Ömrü boyunca faiz lobisi faiz lobisi diye erbakanın parasını ofşor da yani faiz lobisinde olmasıdır. Aynı en köklü dindar aile Topbaş ailesinin parasının olduğu gibi. Karıncayı incitmeme dersleri veren dindarların birbirini kesmesi ....latecessesü yani casusluk yapmayın ayetini okuyup insanların her kusurunu takip etmektir. İki secde ettim deyip insanlara onunla tepeden bakmaktır. Kardeşim dediklerini sırtından bıçaklamaktır. Cemaat ve tarikat liderlerinin başkalarının çocuklarını kafalayıp ömürlerini kendi sistem, cemaat vb. guruplara vermelerini isterken onlara "aman tekkemizin kapısı boş olmasın bir yere gitmeyin, tekke ya da cemaat evi kapanmaz, kilit vurulmaz derken kendi çocuklarına gelince bu kuralları uygulamamaları hatta onları bir gün bile göndermemeleridir. Hz. peygamber oruç tuttuğu anlaşılmasın diye dudaklarına yağ sürerken-çatlama olmasın ve belli olmasın diye- şimdikilerin dindarlıkla hava atmalarıdır dindarlık. Kısacası dindarlık sahtekarlıktır. Şİmdi diyeceksiniz iyileri yok mu? Elbette var ama Ateistlerin, komünistlerinde iyileri var. Yani o iyilikleri dindarlıklarından değil yapılarından aslında. Biz bunun farkında değiliz. Dindar insan adam öldürmez, hayır öldürür. Dindar hak yemez yer, zina yapmaz yapar, Allah affeder, Nasıl olsa Allah bizim kankamız vb. der her şeyi yapar. İşte bu nedenle seküler yasalar ortaya çıkmıştır. Kimse kırmızı ışıkta geçmek kul hakkıdır cehennemlik olursun ile durmaz. Para cezası vb. şeyler durduruyor vb. gibi. İşte aşağıdaki levent gültekinin analiz ve senvtezi bu noktayı anlatmada harika..
Hatta bir hikaye duymuştum. Ve önce duyduğumda yadırgamıştım.
"Eskiden bir kafilede birinin eşi kaybolur. Adam şu şekilde dua eder.
- Allahım eşimi ne olur cahil biri bulsun. Alim biri bulmasın. diye feryad ile dua ediyormuş.
Durumu görenler hayretle sormuş.
-Bu nasıl bir saçma duadır. vb. dediklerinde şu garip cevabı vermiş:
-Cahil işi kitabına uydurmaz. Yardımcı olur. Alim ise işi kitabına uydurur. Bu nedenle böyle dua ediyorum, der. Yani yüzde 99 insan yorumu olan din ve mezheplerde işi kitabına uydurur. Ve maalesef Kuranı kerim ve edille-i şeriye yani şeri delil denilen hadis, kıyas vb. her tarafa çekilebilir. Zaten hiçbir mezhep yoktur ki ben Kurandan delil bulamadım işler kesat desin..Kuran vb. leriyle kellede kesebilirsiniz insanı sonsuza kadar yaşatabilirsiniz de..Tarih bunun örnekleriyle doludur..bla bla..
_____________________
 

 

BU SAYFADA NELER ÖĞRENECEĞİZİ ÖNCE TÜME VARIM OLARAK YAZALIM, sonrasında tümden gelim olarak açıklayalım:)

1.       BU YAZIDA İSPATLANACAK MADDELER ÖZETLE ŞUNLARDIR:

BİRİNCİ: Kuranı Kerimdeki HER ŞEY DİN DEĞİLDİR. Bunu  biz hadislerde yapıyoruz. Yani hadislerde her şeyi dinden saymıyoruz. Fakat aynı şey Kuran-ı Kerim içinde geçerlidir. Metin merkezli bir hayat olamayacağı gibi metin merkezli bir dinde olmamıştır. İmamı Azam buna istihsan diyerek ortaya koymuştur. Yani her meseleye ayetten hadisten hüküm bulamayız "akılla ferasetle meşveretle" yol buluruz demiştir. Fakat bu olay 40-50 yıl sonra İmamı Şafi ve Fahrettin razi bakıışlarıyla eleştirilip bitirilmiştir. Yoksa on milyonların yaşadığı şehirler medine dönemindeki bir avuç insanın yaşadığı dönemle her şeyiyle kıyaslanamaz. Tabi Medine sözleşmesindeki laik, federal, demokrat diye yorumlansa bile birebir örtüşmeyebilir. Geleneğin dine kattıkları onu yıkıcı yorucu ve sıkıcı yapmaktadır. O safra atılmalıdır. İslam doğal bir hal olarak yaşanmalı haniflik saflık önemsenmeli..

        Buradaki sorun şununla da ilgili.. Tarihsel süreçte de biz genellikle NAS ile ÖRFÜ birbirine karıştırıyoruz. NAS ile yasaklanan ile ÖRF ile yasaklanan sürekli aşırı birbirine karıştırılarak konuşuluyor. Başörtüsü fetvası da nasdan değil örfden gelen fetvalardır. Sonuçta MEcellleye bile girmiş : “Örfle tayin nasla tayin gibidir. Örf belirleyicidir taki örf değişene kadar.” Peki örf değişince fetva değişir mi?  Yine aynı usul kuralı  ile EVET değişir hatta değişmelidir. Biz örfü nas yani Allahtan vahiy sanıyyoruz işte sıkıntı burada..bu sıkıntı ve hatta kadın hakları sıkıntısı avrupada da aynı şekilde hatta daha garip martin luterde bile var. Olay dini değil aslında sosyolajik vb. vaka fetvaları zorlar o kadar Nasılki bizde Gazalinin kadın düşmanlığı olduğu gibi. .. Garipdir ki camiye bir dönem kadınlar erkekler gibi gider Cuma namazına katılırken sonraki çıkan yazılı Gazali tefsirlerine bakılarak örfü naslaştırarak kadın Cuma namazından bayram namazından kovulmuştur..bla bla..

İsveçten avusturalyaya her milletin benzer dini hikayeleri vardır. Bu normaldir ve insan tarihinde ve yaşamında hukuktan yaşam ritüellerine bir çok şey eklemişlerdir ve yaşayan bir gerçekliktir. Önemli olan bu ritüellerin insanlara dikte zorlama ve işkence haline getirilmemesidir.

________


Akıl aydınlatır, maneviyat ısıtır__dündane cündioğlu__kışın evde kendinizi hayal edin ışıklar yanıyor aydınlık ev ama ısıtma için doğalgazı yani kombiyi yakmıyorsunuz. Yani aydınlanma gibi ısınmada gerek. Tabi uydurma ve eklemelerle hayatı zehir eden bir maneviyat değil moral veren ve keyf veren doyuran yani ısıtan ..

 

________

İKİNCİ: Kuranı Kerim evrensel değildir. Yereldir arap örfüne göre indirilmiştir. Ya da başka bir değişle Yüce Rabbimiz arap zarfıyla bize mektup yazmıştır. Tabi içinde evrensel değerlerde-ADALET vb.- mevcuttur, esastır. Örneğin "Bulamazsanız mecbur kalırsanız Cariyelerinizden istediğiniz ile evlenebilirsiniz. Fakat mevla sizin hür mü esir mi oluşunuza bakmaz takavanıza bakar vb." ayetindeki "cariyecilik" arap örfüdür fakat "hür mü özgür mü oluşunuza bakmaz takvanıza bakar" kısmı ise evrensele bakar. Yani Kuran o topluma cariyeciliği getirmemiştir farz felan kılmamıştır. Toplumda hazır bulmuş onun üzerine konuşmuştur. Cariyecilik kısmı Allahın emri felan değil 7. yy. arap yaşam kültürüdür VE bütün sıkıntı 7. yy. arap yaşamını ve araplaşmayı din sanmaktadır. Araplarda kadın aşağılanır belki bir eşyadır mesela işte bu örf etkisi sonrası Türklerdeki kadının değerinin kaybolma nedeni islamiyet sonrası olmasıda bu örf sebebiyledir. Öyle Örf deyip geçmeyin din olayı için çok etkilidir.

Hatta kur'an-ı Kerim'deki Kötü insanların öteki dünyadaki uyanışların da bile gözlerinin renginin Gökgöz mavi olduğunu Anlatması bile ara bir özelliktir. Çünkü Araplar yabancıları ve kötüleri mavi gözlü ve benzerleri gördüğü için onlar gibi olmamak niyetin dediler. O. Dönem yani o ö ile Arap örtüyle verilmiştir. Hatta cehennemliklerin dirilişi bile 700 yıl Arap anlayışı ve örfü ve ölçüsü ile..

Değerli arkadaşlar nakilci likle akılcılık arasındaki farkı ve sınıflandırma seçeneğini konuşmak istiyorum. Hz Peygamber döneminde ve sahabeler Belki de halifeler demek lazım Hiçbir zaman Kur'an'a bakalım sünnete bakalım kıyas yapalım kıyası fukaha gibi edildiği Şeriye denilen Bir yolla hüküm çıkarılmadı. Hz Peygamber Sabah çıkarken Kur'an'dan ayet gelmedi. Bugün çıkmayalım demedi. Normal akılla top yaptı. Bu Toplantıda ne kadar almışlarsa hayata dair onları uyguladı. Fakat daha sonraki halife döneminde hayali Halit Pardon halife döneminden sonra tabiin döneminde Hz Ebu Bekir'in oğlu Abdullah işte burada çift geldi. Peygamberimiz işim yok ama burada çiş yapmış da şeklinde bir mantığa döndürüldü. Bu mantığa büründürmek olayı fark ettim. Gazi imamı Şafi dönemlerinde de başlatabiliriz. Ve bu olayda yanlış bir mantık dediğine yanlış bir bakıştı İmamı Azam da zaten reyle ya nakille değil akılla gizli dediği için dışlandı. Aynı şekilde ibn-i Haldun Nar ibn-i rüşd ve benzerleri de bu yüzden dolayı bu anlaşmazlık dolayı terk ettiler. İslam dünyasını Neyse bu nokta çok önemliydi. Hatta bu nokta ile ilgili kur'an-ı Kerim'de zekat paylaşımı ayeti bile halifeler uygulanmaması aynı şekilde ehli kitapla evlendirme Mesih ayette olmasına rağmen orada durmasına rağmen aynı şekilde alınan toprakların paylaştırma olmasına rağmen o şekilde yapılmaması da buna değildir. ya da bunun gibi uygulamalarda buna delildir hiçbir dönemde Barış aylarında Savaşı terk etmemeleri Osmanlı Selçuklu dahil İlk dönemden beri hiç Ayrıca İbni haldun'un dediği gibi dediğin her şeye maydanoz yapılmamalıdır olay danışılarak çözülmeli nasıl CMS asu'nun suyun temizliği denildiği zaman dini hükümlere bakılıyor işte ya bunu gidersin laboratuvarı gönderirsin temiz mi değil de bir de kur'an-ı Kerim'de geçen işte iddet müddeti dedi çocuk gelinlerin olsun insanların 3 ay falan ve şimdi bugün bitiş bir çiş tahlili ile Hemen çözülüyor. Mevzu nasıl ki müdayene ayeti ile alışveriş yapın ve yapılmadığı gibi düşünün yani mevzu akılda yapma her şeyi maydanoz edelim. maydonoz edilmemeli
        Belki de bu nedenle bu sebeple İbni Haldun ve akılcılar takip edilmediği için İslam dünyası pisliğe bulandı. Gerilemeye sebebiyet verdi. Gerçi ibn-i haldun'a göre tek sebep bir ülke bir milleti ilerleten ve gerisi Sadece din değildir. Bu etkenlerden bir tanesidir. Orası ayrı bir konu Tabii ben de bu fikirdeyim. Düşenin dostu olmaz. Bu nedenle sadece dini suçlanması da doğru olmaz. Tabii dini yanlış yorumlanmasında zararları tarihte çok olmuştur. Hem biz de hem Avrupa'da

--------------------------

Cenabı Mevlamız bu dünyayı müslümanlara bırakmıyorsa bir bildiği vardır. Bir hikmeti vardır. Ki bence o hikmet müslümanların 7. Yy arap yaşamını din zannetmeleridir. Işıd gibi…

MEKKE DÖNEMİNİ ESAS MEDİNEYİ İPTAL DiYEN. YANİ ÖRTÜNME, ÖLDÜRME, DİNİ BASKI, CARİYELİK İKİ KADIN ŞAHİDİN TEK ERKEKLE EŞİTLİĞİ YANİ KADIN ERKEK EŞİTSİZLİĞİ VB. MEDİNE DÖNEMİNDE VAR MEKKE DÖNEMİNDE İSE YOK. EVRENSEL İNSAN HAKLARIYLA UYUMLU OLAN KÖLECİLİĞE CARİYECİLİĞE KARŞI OLAN MEKKE DÖNEMİDİR MEDİNE DÖNEMİ DEĞİL. O YÜZDE BU YORUMU SAVUNAN SUDANLI BİR ALİM EZHER YANİ MISIR VE İHVANI MÜSLİMİN TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ İDAM EDİLDİ HER ŞEYİ ELİNDEN ALINDI.. BLA BLA BLA

 Nasılki Osmanlıda başta bektaşi geleneği ve Türk geleneği hakimken sonra devletin her yerine organına belki bugüne bile yerleşen İslam dininin yorumunun Halidiye ekolü olması  vb..Neyse konu değişmesin..vb..Cennet tasfirleri vb. de aynı şekilde araba göredir. Arap cennetidir. vb. Arap zarfıyla ne istiyorsanız anlayışıdır. Arapların anlayışıyla deveye bak demesi gibi kanguru dememesi vb. Aynı şekilde bir çok şey Sami ırkının ve geleneğinin dinselleştirilmesidir. Başörtüsü ve sünnet adeti gibi. Başörtüsünde ayette denildiği gibi yahudilerle hicret etmiş olan müslümanlar arasında problem yaşanınca "sizde tacize uğramamak için yahudi kadınları gibi giyinebilirsiniz" olayından ve de hz. ömerin halifeliğinde güzel cariyelere "sen örtünemezsin örtünmek isteyen ancak hür kadınlar olabilir söylemiyle onların örtülerini yıtması" eğer bütün kadınlara bir emir olsaydı bunu yapmazdı hatta yapamazdı. Ayrıca Kuranda güzellikleri dikkatini çekse bile diyor çarşafın içinde ne güzellik dikkati çekebilir ki. Yine Kuranda ibrahim peygamberin ve lut peygamberin eşlerinin hatta kahkaha atarak gelen yabancılarla sofrada birlikte yemek yemesi örnekleri var. Bir tanesinde "sizin çocuğunuz olacak zekariya deyince eşinin kahkaha atarak gülmesi vb."  Hani kadının her şeyi sesi bile haram diyerek torba içine koyup insan içine çıkarmayanları kulakları çınlasaın.. Tabiki 28 şubat sürecindeki örtü yasağına karşı kadınların örfi ya da sünniliik dini ve inanışıyl her türlü şekilde özgürlüğünü desteklemek zorundayız. o ayrı bir konu. Ayrıca sanki yaratan yanlış ve eksik yaratmış gibi sünnet etme adetide tamamen örfidir sonradan dinselleştirilmiştir. Hz. peygamber hiç bir zaman sonradan müslüman olanları penislerini kestirmedi araştırdığımızda olayın hiç dinle ilgisi olmadığını sadece örfle gelenekle alakası olmasına dikkat çekmek gerek. Hatta bu sünnet adetin kızlara bile uygulanmaktadır. Demek bir çok gelenek ve örf sonradan din olması gibi..Bu konuyu sonra yazacağım..Bir neyse daha konuya dönmek için.

           Kuranı Kerimde bir yerde geçen,Birkaç kelimelik GIYBET ayeti için sayısız kitaplar tefsirler yani anlatımlar vardır örneğin. Fakat Müdayene yani bir sayfa en uzun ayet olan alışveriş ayeti bu mu evrensel ya da şöyle diyelim evrensel ise neden kredi kartıyla alışveriş yapıyorsunda şahitlerle yazıya dökerek bir maus, televizyon almıyon:), “eşlerinizden istediğinle yatabilirsin. Öyle çetele felan gerek yok” ayeti bu mu evrensel, lika, zıhar bu mu evrensel..Bu konu aşağıda açıklanacak..Ve açıklamaya kısaca başlıyoruz..

---------------------------

    Yaşar Nuri rahmetli de selefilerden ya da yakın sayabiliriz. Mehmet okuyan, mustafa islamoğlu durun ya Kurana bakışı üç kısma ayırabilelim. Birincisi Kuran evrenseldirciler.

__________________

ÜÇ TÜR KURAN YORUMU VARDIR. ÜMMETİ MUHAMMEDİN KURANLA İLİŞKİSİNİ ÜÇ KATEGORİDE DEĞERLENDİREBİLİRİZ.
 

            1. EVRENSELCİLER YA DA EVRENSELCİ ÇİZGİ: Mutlak evrenselciler. Allah bu kitabı 610 ile 632 de göndermiş ama bunun hiçbir kıymeti yoktur. Tüm zamanlar içindir. Bütün söyledikleri aynen geçerlidir. Ama hocam uygulanmıyor? Uygulanmıyorsa onu uygulayacak hale getireceksin. Zıhar yoksa zıhar yapmaya başlayacaksın ki ayet yerini bulsun bunun en tipik örneği bir ilahiyatçının “Kadına vurun diye bir ruhsat ayeti var. Ziyan olmasın diye ben bi kere vurdum hanıma” demesi gibi. Klasik evrenselcilik böyle bişey. Hatta 7. Yy. arap yaşantısını din sanan IŞID vb. leride böyle bişeye yakın diyebiliriz. Bir örnek daha: "Elinizin altındaki cariyelerinizden istediğinizle evlenebilirsiniz." "Mecbur kalırsanız elinizin altındaki cariyeleriniz den istediğinizde evlenebilirsiniz. ya da başka ayetlerde

"Eşlerinden İstediğinle istediğin akşam Çetele tutmaya falan gerek yok yatabilirsin." 

Şimdi size soruyorum. Bu ayetler mi Evrensel bu ayetler Evrensel olsaydı. Öncelikle hepimizin ya da her milletin Her insanın çok eşli olması ve çok eşliliği Evrensel değer olarak savunması gerekirdi. işte evrenselci ler başlangıçta tükürdükleri için "Kur'an Evrensel"  dedikleri için daha sonrası o tükürüklerini yalayamadıkları için geri adım atmıyorlar. Bu gibi şeyler yani yerel arap adeti olan Evrensel olmayan ayetleri yorumluyorlar. Hatta o yorumları için ayetler bildiğiniz işkence bile ediyorlar:)

Yani baştan tükürdüklerini bir daha yalıyamıyorlar bunu evirmeleri gevirmeleri evrensel olsun diye yapıyorlar. Halbuki Kuran kendisinin arap olarak indirildiğini kendisi söylüyor. "Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara, 26/192-195)" vb. ayetler arap kültürüyle indirdiğini yani yerel olduğunu söylüyor..

Hatta kur'an-ı Kerim'deki Kötü insanların öteki dünyadaki uyanışların da bile gözlerinin renginin Gökgöz mavi olduğunu Anlatması bile ara bir özelliktir. Çünkü  o yüzyılda Araplar kuzeyden gelen yabancıları kötü ve kendilerince kötüleri mavi gözlü ve benzerleri gördüğü için onlar gibi olmamak niyetin dediler. O. Dönem yani o ö ile Arap örtüyle verilmiştir. Hatta cehennemliklerin dirilişi bile 700 yıl Arap anlayışı ve örfü ve ölçüsü ile..

Neyse, konuya devam edelim.


            2. TARİHSELCİ ÇİZGİ: Bu kitabın içinde o gün duruma dair söylenenler var; o günü aşan ve bütün tarih boyunca bizim Müslümanlık kodlarımızı kodlayan değer ifadeleri var. Bunları bizzat kendi yaşantınızdan neyin durum neyin değer hükmü içerdiğini bizzat siz sağlamasını yapabilirsiniz.
            3. ÜÇÜNCÜSÜ VAR BU DA ikisini karan birleştiren: Kuranın söyledikleri de iyi ama insanlık olarak bugün geldiğimiz seviye de fena değil. Peki KURANDA EVRENSEL GELDİĞİMİZ SEVİYE DE BİR TERAKKİ YÜKSELME SEVİYESİ. Peki bugünkü terakki seviyesi olarak gördüğünüz çağdaş kabuller, normlar, değer yargılarıyla Kuranın beyanları bi yerde karşı karşıya gelir çakışırsa ya da çatışırsa ne yapacağız? Kuranda darabe(döv) var. Bugünde hükümet aile kadın bakanlığı kadına şidddet yasası çıkarıyor. Hiçbir şekilde vuramazsın diyor. Allah gerekirse koca tokatta atabilir diyor. Şimdi Allahında dediğinden geçemiyorsun. Bugün gelinen kabulden de geçemiyorsun. Eeee burda gelenekçilerden evrenselcilik dogmasını alıyor bu cebine koyuyor. Modernistlerden de bugünkü insanlığın ulaştığı iyi bi yere gelmiş seviyeyi alıyor onuda cebine koyuyor. Kafa kafaya girdiğinde ne yardan geçebiliyor ne serden geçebiliyor. Ve diyor ki “Kuran evrensel ama o darabe bildiğiniz darabe değil 1400 yıl ama darabe dövmek hocam. Ya halt etmişler onlar ya nedir? “Ben sözlüğe baktım. Evden kovun, biraz babasının evine gönderin. Veyahut yanağından bir kesme alın. Böyle bir anlamı var.” Bu ney? : Kuranı çağdaş normlar lehine tevil etmektir hocam. Çağdaş metin üretti. Ayette çocuk gelin iddet müddeti hocam. Yok ya olurmu böyle şey o regl olamayan demek te islam kaynaklarında yüzlerce listeleri olan çocuk gelinler nedir? Hadi aişeyi yutturdun diğerleri ne? El kesme 1400 yıldır el kesme şimdi uyumsuzluk olunca halt etmiş onlar..Ya emzirme ayeti arap adeti ve bakışı işte:)
Peki tarihselci ne diyor? Biliyor musunuz? Kuran babanın metni değil. Bende Saad bin ebi vakkas hiç değilim diyorum. Abdullah ibni mesut felan değilim. Ben mekkedeki medinedeki sokakta yaşamadım. Orda dünyaya gelmedim. Ben hurma bahçem yok. Deveeye hiç binmedim. Karadenizde doğdum bilmem ne yedim hamsi yedim. Benim bilgilerim içine doğduğum dünya yaşantılarım, kadına bakış açılarım aile normlarım felan farklı. Şimdi açıyorum kitaba bakıyorum Allah Allah “ ey peygamber ahzap suresi bu hanımlarından istediğini istediğin kadar yanında kalabilirsin, istediklerinde de askıya alabilirsin. İlla bir nöbet çizelgesi hazırlayıp bu akşam bu hanımın da o akşam o hanımında diye bir nöbet tarifesine uyma mecburiyetinde değilsin. “ ben dedimki bu rasulullahın çok eşliliğinin ortaya çıkardığı bir durum var. Hanımları arsında kıskançlıklar var. O darılıya diye oraya koşmaya çalışıyor diye bu darılıyor diye buraya koşmaya çalışıyor. Ne kendini paralıyorsun ya bunlar arada bir her kadın gibi kaprisler yapıyorlar. Zeynebin yerinde çok kaldın diye hz. Ayşe ortanize etti çeteyi. Ondan sonra ağzın kokuyor dedi. İçmez olaydım bal şerbetini dedin. Bu hanımların kaprisi üzerine sure indi hocam. Bu kadar insani bişey. Şimdi bizim hiç çok eşimm olmadı. Karadenizde yaşadığım sürecede olma şansı yok. Şimdi bu ayeti kerime tek eşli olmayın arkadaşlar. Ziyan etmemek için bunu mu yapacağız. Ben çok eşliliğe kalkarsam benim yuvam dağılır perişan oluruz. Güneydoğuya giderseniz insanın bi karısı olur mu delimisin derler. Karadenizde 13 ve 14 yaşında çocukla evlenmek süpyancılık, sapıklık olarak algılanıyor. Şimdi gidin urfaya antepe sureye gelinleri problemi var hükümet ben bununla nasıl başa çıkacağım diye uğraşıyor. O dağılmış ailelerin babalarına üçbeş kuruş para veriyorlar alıyorlar. Varmı bunun cevazı maalesef arap geleneğinde var hocam. Nereye dayanıyor biliyor musun? “şimdi sordunuz. Kocası ölmüş kadının iddeti şu kadar, hamilenin ki doğuma kadar, evlenmiş dulkalmış çocuk gelinlerin ki ne kadar diye merak buyuruyorsunuz onlarda üç aydır. Bide adetten kesilmiş menopoza girmişler..şimdi kıvırıyorlar “o öyle çocuk yaştaki gelin demek değil” “regl olamayanlar demek” bak şimdi izah edemiyor hocam bunu..niye baştan tükürdü KURAN başatan sona kadar evrenseldir dedi ya “bunun neresi evrensel diye soracak şimdi A bu mu evrensel diyecek” çünkü hükmü baştan öyle koydu. Şimdi kıvırıyor. Yıl 2020 geriye doğru gidelim 1900 de çocuk gelin 1800 de çocuk gelin 1700, 1600,1500..632 ye kadar gidiyorsunuz ümmet kesintisiz olarak bu ayette anlatılan küçük yaşta evlendirilip dul kalanlar diye altına döşemişler aha bu sahabe 8 yaşında şuna kocaya gitti, şu oğlana 11 yaşında babası şunla evlendirdi. Siz bi ayşeyi biliyorsunuz bunun listesi var tarihçe kayıda geççmiş elli altmış kaynaklarda var. Bu kuranda bu yazıyor diye sizde evrensel dediniz diye ….sen peki o ayetteki bu vakayı “biyolojik arzası var diyerek tevil ettin “ kurtadın. Haşa..ne yaptın biliyor musunuz tarihi gerçek olarak bilenler kıs kıs gülüyorlar buna yutturdun da bana nasıl yuttaracaksın. Sen ne yapıyorsun biliyormusun. Akbaba gibi kafayı kuma gömüyon. Peki gerisini ne yapacan orayı nereye saklayacan. Hocam etmeyin kendinizi kepaze etmeyin. Bakın daha radikal bir çözüm yolu var. KURANI KERİMDE HER YAZAN DİN DEĞİLDİR. EDDİNNNN….SEN tarihsel değil dedin de ne oldu? Kuranı kerimde iki buçuk sayfalık hacme ulaşan bir haram ay hukuku var. Sen evrensel dedin. Rasulullah ahirete irtihal ettikten sonra bir gün dahi haram ayın hukukunu gözetip aha haram ay geldi kılıcı kınına sokun eve gidelim diyene rastlanmış mı? Ebu bekir ömer, ali osman abbasi emevi Selçuklu Osmanlı islam tarhçi proflarına sorun..haram ay hukuku bir kez bir gün uygulanmış mı? Hani evrensel di sen söyle..Hocam everensel kelimesi sadece retorik değerde başka hiçbir anlamı yok. Siz ne yaptınız 2. Açalım ahzap suresi söyleyin şunu bi Allah aşkına birisi bana izah etsin. “içinizden hür hanımefendilerle evlenmeye mani kudreti yetmeyenler, başlık parasına mihre parası olmayanlar gitsin mümin cariyelerinizden alsınlar” dikkat edin şuna yetmiyorsa bundan alın dedi. Ne yaptı bi kategorize yaptı. Fakat Cenabı Allah değer ifadesini araya koyuyor. İşte bu ayet Kuranın hem değer hemde durum ayetini içeren bir ayettir. “Evet ondan yetmiyorsa bundan alın dedim sizi kategorize gibi ettim ama bunu ben etmedim vaka böyle olduğu için böyle Benim nezdimde ben sizin imanınınızı bilir ve kıymetinizide o imanla ölçerim. Kaldıki benim nazarımda hepsiniz birbirinizdensiniz, eşitsiniz. Sen cariyesin sen hürsün benim için bir kıymeti yok. Ama burda bir durum var “ “biz bunları alacaksanız ehlinin izniyle alacaksınız, sahibinden isteyeceksiniz” ne sahibi bu araba mı? Aynen öyle İslam hukuk literatüründe cariyenin ve erkek kölenin hükmü dayanıklı eşya hükmüdür. Ben ölürüm oğluma kalır. Satarsım gelince pazara çekerim satarım alırım, benden isteyeceksin çünkü o kendine malik sahip değildir. Benim malım olduğu için “verdim gitti” diyeceğim. Verdim gitti sizin hanımınız oldu değil mi? “Benim misafirim gelecek sen gel bakalım temizlik yapılacak yardım et” dediğinde kocası hayır, gitme bile diyemez. Mülk sahibi çünkü. “ücretlerini mehirlerini örfe göre verin” bu da çok manidar bir ayettir. Kuranı kerimde hukuk ayetlerinin 35 kere geçer, 17 kez bakara suresinde geçer. Ve tamamında ne der biliyor musunuz? Çocuğunuz var karı koca ayrıldınız ortada bir çocuk kaldı. Anne dedi ki ben süt emzirmem. O zaman baba dedi ki süt anne bulacaksın. Ücretini de marufa göre yani bu arabın örfü neyse ona göre ödeyeceksin. Kuranı kerimde islam öncesi dönemde mevcut olup islami dönemede intikal eden uyguların yüzde 80 i tek tek sayıldı bunlar yani devam ettirilmiştir. Tadil edilmiştir ya da aynen devam edilmiştir. Yüzde 20 si iptal edilmiştir. İptal edilenler insan ahlak ve onurunu bugünde o günde rencide eden uygulamalardır. Örn. Üvey anneyi almak, iki bacıyı aynı nikah altında tutmak, trampa nikahı yapmak, ben kızımı vereyim senin kızını alayıp felan filan hariç yani bunlar hariç zıharı devam, likası devam şunu devam bunu devam. Buradan ne çıkıyor? Cenabı hak bir din gönderiyor ve o toplumdaki ahlaki değer yargılarını baştan aşağı inşa ediyor ve itikadı yani inanışı tahsih ediyor ve bu konuda son derece ödünsüz davranıyor. Şirk deyince adeta akan sular duruyor. Fakat hukuk alanına geldiği zaman ben din gönderdim ben bu arap bedevisinin örfünü neydim sildim hepsini süpürdüm size yepyeni bir şeriat getirdim demiyor. Bu toplumun örfünü ahlaka ve itikada yani inanca halel getirmedikçe o toplumun alışkanlıklarını maruflarını, sürdürüyor. Kaprizsiz.. soruyorum. Cenabı Allah cahiliye diye andığı dönemin hukuki yapısını maruf diye kavramlaştırıyor da o cahiliyenin ümmeti Muhammet 1440 sene oldu hala bu kuranda yazan 35 marufun üzerine bir 36 sını niye koyamıyor? Bana bunu söylermisiniz? Niye biz marufun yani bu 35 cahiliyeden Kurana intikal eden 35 marufa mahkum mu bu ümmet? Bu maruf Allahın marufu değil. Orda olan Allahın da uygun görüp karışmadığı maruf. Ümmetinde niye marufu olmasın. Allah nur içinde yatırsın imamı azamı istihsan demiş. Bakmış nas yani nakil yetmiyor. Hayat olayları sınırsız dallı budaklı binbir sorun nasıl kifayet etmediği yerde imamı şafi gösterdiği yol da yetmiyor. İmamı şafi bu tıkanmayı kıyasla açalım dedi. Kıyası nasıl kurdu? İllede olan biten olaya bir Nakisun aleyh bulacaksın. Nakisun ileyh kendisine kıyas yapacak bir nas bulacaksın. Eğer nas yoksa bittik. İmamı azam dedi ki İSTİHSAN dedi. Ümmet bir konu hakkında ki akılla yorumu ve danışması ortak kararı yani. Gerektiğinde o karar tekrar akıl ve vicdan güzel dediyse ona Allah ta güzel der dedi. Dostlar bu damar kurumasaydı bu akşam burda tarihselcilik ne saçma bi şey imasında kimse bulunmazdı. Maalesef kuruttular imamı azamın bu yolunu. Unutmayın ki bu islamın evrenselciliğini arap değil mevali taşıdı, dünyaya yaydı..acem diyarına. batıya Osmanlıya o arap olmayan zihin bunu başka topraklara götürüp taşıdı. Evrensellik böyle ulaştı. Ama sizin bugün savunduğunuz evrensellik Arabın coğrafyası içinde karşılık bulan zıhar, mıharını alıp aha buraya getirmeye evrenselcilik anlayısorsunuz. Getirmeyi savunuyorsunuda bir kere getirme ihtiyacı duydunuz mu? İki getirdiğinizde ne oldu? Hiç bununla hesaplaşmıyorsunuz. Yani ömrümüz geldi geçti şu ila ayetini bir kere uygulayamadık diyeniniz var mı? İla ne hocam. Bakın bilen bile yok. Hani evrenselciydiniz? Gıybet desem size “hocam hepimizin pisliği” diyeceksiniz. İki kişi oluyoruz üçüncüyü kemirmeye başlılyoruz. Kesemiyoruz. Bakın bunu biliyorsunuz. Oysa gıybet yarım cümle Kuranda.. Peki bir buçuk sayfa süren İLA içeriğe dair tanım bilgisi bile yok. Bir buçuk sayfa niye güme gitti ila ayeti. Hani evrenseldi..Ben biliyorum hayatınızda öyle bi şey hiç olmadı ki..Devam edelim şurda bitsin..Devam ediyoruz “sahibinden istedik marufa göre ücretini verdik” devam. “bunlar sizin nikahınız altında bir fuhuş irtikap ederse o zaman hür hanımefendilere verdiğiniz cezanın yarısını tatbik edin” YARI cariye demeyin mariye denilince bir yarı var. Bir bütün bir yarı yani KATEGORİZE ettin ya..yarı statü tam sitatü..ismi ne olduğu hiç önemli değil. İslam hani tarak dişi gibiydi eşitti. Ne oldu şimdi? Peki niye fuhuş lafı hemen oraya girdi. Nur suresinde de o cariyeleri istemiyorlarsa üçbeş kuruşluk dünya menfaati için fuhşa zorlamayın. Diyor mu? Diyor..yani öyle bir kirli geçmişleri de var. Ellerinde değil zamanında kullanılmışlar.böyle bir sicil de var. Sakın bakın cariye ile evlenmeye izin vermiş havalarına girmeyin. Ayette önerilen “gücünüz yetmediğinden bunlarla evlenmektense bekarlığa razı gelmek daha iyidir” diyor. Zaten tefsirlerde sahabeden gelen ha zina ettiniz ha köle ile evlendiniz yorumları da aşikar..Hz. ömerin “çocuklarınızı yarı köle yarı hür yapmak istemiyorsanız cariye ile evlenmeyin” diyor. Bu ne ? bu olgu arkadaşlar istesenizde istemesenizde..”Eşleriniz çoluk çocuklarınız sizin için fitnedir?” ayeti evrenselci Allah ın ağzından çıkmış sürekli fitne diye algılarken tarihselci o döneme ve şartlara gidiyor. Niye inmiş bu ayet ve bakıyor ki “peygamber savaşa çağırdığında gitmeye engel olan eş ve çocuklar için diyor. Yani tüm zamanlar için demiyor. Bu kitabın bize söyleyen yeri ney söylemeyen yeri ne bunu iyi ayırmak gerek. Aksi takdirde bu evrenselcilik üzerinden giderseniz siz ne dediniz: bi taraftan zeyde boşanma diyordu öbür taraftanda boşasa da zeynebi ben alsam diyordu. Aman Allahım peygamber haşa ne alçakça şeyler düşünmüş. Ben düşünmedim ki: Malzemede var. Taberi böyle diyor, Mukatil bin Süleyman böyle diyor, ibn-i zeyd böyle diyor, Katade böyle diyor..Bunlar ermeni çocuğu, Yahudi çocuğu vb. değil. Bunlar hatim duası vb. okurken dua gönderdiklerimiz..Peki nasıl diyorlar bunu? Demekki peygamber algısı bugünkü algı değil. Bu orda o zamanda söylenince bi sıkıntı yok. O zaman orada o ayetin içeriğine “Kuran evrenseldir” dediniz ya Ateistte buldu “aha geldik Kurana. Al sahabenin senin peygamberine yakıştırdığı sıfat ne?” dedi. Çünkü bugünkü ahlak aile değer yargısı üzerinde yakalıyor seni “a bu peygambere mi gelecem ben. Sen deseydin ki “Arap örfü öyle bir örfdür ki peygamber hicret yapılınca Saad bin Rebi ile Abdurrahman bin Avf ı kardeş yaptı. “Abdurrahman bak benim şu dört hanımlarımdan sen hangisini beğendiysen bana söyle ben boşayayım sen al” dedi. Bu var mı kaynakta? Var. Bu kültürün çocuğu burası. Bu arap kültürünün içine doğan adam bunu yadırgamıyor. Bunu nübüvvet mübüvvet meselesi olarakta görmüyor. Olabilir böyle işler diyor. Ama MATURidi diye bir adam var. Aynı tarihte Maveraünnehirden “hooop Ne yapıyorsunuz lan siz diyor. Ne bi taraftan boşama diyecek öbür taraftan..bu akla zarar, imkanı yok, milyonda sıfır ihtimal, imkansız vb. diyor. Ya kardeşim biri 310 da ölmüş bal gibi olur diyor. Öbürü 330 küsurlarda ölmüş “kafayı mı yediniz” diyor. Yahu din olan bişey neden bu kadar faklı? Mesela hırsızlık olsaydı bu ayet. Maturidi “çok güzel bişey hırsızlık ben severim hırsızlığı, Taberi de yok haramdır hırsızlığı yani bi hırsızlığa bi taraftan güzel bir taraftan çirkin diyene rastladınız mı? Ya da zinaya? Çünkü onlar din ya da dinin özü. Onlar ahlak Ademden beri böyle geliyor. On emri açın gene orda öyle. İsaya bakın orda da öyle. Şuayba bakın orda da öyle. Ama bu öyle değil. Bu maveraünnehire gidince “at avrat silah” emanet edilmez diyen çocuk bu nazarla, bakışla kültürle baktı mı tüyleri diken diken oluyor. Öbürü de yani arap olan “gel dört karım var. Birini sana vereyim.” Diyen kültürün çocuğuna denildiğinde “olmuş abi ne var bunda” diyor. O ZAMAN KURANI KERİMDEKİ değer ayetini durum ayetinden örf olanı dinden ayrıştırabilirseniz bu badirelerin altından da çıkarsınız. Böyle yuvarlanıp gitmeyiz ve bu apalojiden abiii öyle değil ya demekten artık bıktık bundan kurtulmuş oluruz. BİTTİ..Algı Kurana yüklediğiniz anlamla ilgili Kuranın hepsi dindir dediniz ya da evrenseldir dediniz çık o zaman işin içinden..Dinse niye uygulamıyorsunuz o kadar ayeti..cariyecilik, el kesme, zıhar, çok eşlilik, gılman, emzirme ayeti vb. niye uygulamıyorsunuz? Bu gılman mevzuuna ahirette bütün kadınlar ümit bağlamıştır ama bu da arabın kültürel meselesidir. Bizler hangi lokantaya restrona vb. gitsek hiç de oradaki erkek garsonun yakışıklılığına alımlılığına vb. bakmayız. Ama arap bakar kardeşim. Onlar da bu kültür var. Aynı şekilde cennet örneğinde çadır olması, nehirler akan ırmaklar, ağaçlar, çadırda huriler, erkeklerin takılar takması, ipekler giymesi ki bizde sokağa öyle çıksan gay derler ama arapda vb. olması buda arap fantazisi LİBYA lideri Kaddafi amerikaya avrupaya giderken bile beyaz sarayın önüne çadır kurduruyordu. Hatta bizde çadır deyince aklımıza fantezi değil deprem, yangın sel baskını vb. afetler gelir. Cennet tasvirleri bile araba göredir ve derki yani öte tarafta ne isterseniz var arap mazrufuyla..Neyse.. Ben bişey söyleyim EVRENSELCİLİK sadece edebiyatını parçalayıp tarihselci gibi yaşamanın adıdır. Fiilen tarihselci yaşarlar lafa gelince bir evrenselciyiz derler ki hele de muhafazakarlığın ve dindarlığın rantını onlar devşirsin. Tarihselcilere tarihselci var yakalayın kuduzu derler, kaçırırlar kendileri koltukları kaparlar.
BİR ÖRNEK TE MÜDAYENE OLSUN VE KONUYU BİTİRELİM: En uzun ayet olan Müdayene ayetinde bu alacak verecek ilişkisi içindeki insanlar alacak vereceklerini belgelendirirken şahit tutsunlar. Ama İki erkek şahit yoksa bir erkek yerine iki erkek şahit getirsin deyince o günkü sosyolojide belli ki hanımlar hanımefendiler öyle parasal finansal işlerden anlamıyormuş diye düşünebiliriz. Allah aşkına evden para ve borsadan hiç anlamayan teyzeni gönder. Bu borsayı takip et. Hangi hisseler düşüyor kalkıyor nereye yatırım yapayım. İstanbul borsasından hisse senedi al ve yatırıma başla de. Hiç anlamıyorsa afallamaz mı ya da afallamadan yapabilir mi? Ya da yapabilir mi? Nerden bilsin teyzem akşam Tayyip bey ne dedi, Allah başımızdan eksik etmesin, şu üniversitede trafik kazası oldu. Yani ilgisi yoksa anlamaz. Kafa oraya yönelik değilse anlamaz. Bu onun aptal olduğu anlamına gelmiyor. Kadının o alanda antremanı yok ilgisi yok vb. Şimdi sen bunu kalkıyorsun mutlaklaştırıp, sosyolojiyi ontoloji yapıyorsun iki kadın eşittir bir erkek denklemini kuruyorsun. Ondan sonra Allahın sana verdiği akılla dalga geçer gibi mülkiyeden yani kamudan maliye bölümünden, iktisad fakültesinden mezun olmuş muhasebe üstadı bir hanımefendi yarım ediyor. Sokaktaki maraba erkek ya da hiç iktisattan, matemetikten, eta logodan link ten muhasebeden anlamayan erkek yarım ediyor Yazık değil mi ya? Yada bir televizyon almaya giderken müdayene ayetine göre alışverişe gitmiyorsun, kredi kartıyla alıyorsun. iki erkek şahit ya da erkek bulamazsan 4 kadın şahit aramıyorsun ya da onlarla markete gitmiyorsun:). yine ayrı bir konu ve örnek olarak ayetteki iddet müddetini bekleme yerine dakkasında tespit eden hamilelik testi uyguluyorsunuz. BU nasıl evernselcilik o zaman..Yazık değil mi ya?  İnsanın ya da Ümmetin enerjisine, ..Orion takım yıldızını yaratan Rabbül alemini ne hallere sokuyorsunuz şu kitabı da ya..El Orion takım yıldızına bakıp Allahı görüyor. Sen iki karıdan bir erkek eder miyi din zannederek burda gitcem diye duruyon. Sen daha çok gidersinde….nereye..Artık vazgeçin bu saçmalıktan bu saçmalık işinden..millet orada koloni kurmanın hesabını yapıyor…yazık günah yazık günah.. Bla bla bla.. 0.56.40
 

ÜÇÜNCÜ: Kuranı Kerim ve İslam yeni bir şey getirmemiştir. Hanif lik dini olarak şirkle mücadele vermiştir. Tabi şirkle mücadele yanında iki kız kardeşle aynı anda evlilik, ya da anne kız ile aynı anda evlilik gibi bazı kaldırdığı adetler yanında geçmişi olduğu gibi örfi hükümler devam etmiş. Gerçi Bekke yani mekke döneminde radikal köleciliğe karşı çıkmak vb. olmuş sonrasında medine döneminde ise cariyecilik ganimet vb. geri girmiş. Zaten bu yüzden peygamberlik asıl dönemi Mekke dönemidir diyen tefsirciler düşünürlerde olmuş. Yani Nâsih medine dönemi Mensuh mekke dönemi diye durumu tersten okuyanlar. Neyse bu ayrı bir tartışma konusu. Arka fonu iyice karartmak isteyenler için öncesinde namaz, hac, kurban, oruç vb. her şey olmasına rağman hatta onbinlerce yıldır olmasına rağmen sanki hepsini islam getirmiş gibi söylenmesi çok yanlıştır.

***

Ne var ki islam öncesinde de Kabe'nin etrafında daha mübarek olsun bir yerden dönerken hakkında kurban kanını alıp duvara çalmalar var işte. Allah Kuranda onların kanları banaulaşmaz diyor ki Örneğin kurban olayına baksak. Önce kuranda kurban var mı yok mudan başlar tartışmalar. Ama yüzyılların birikimiyle bir Sünnilik ritüeli oluşmuş. Kurban son halini almış. Aynı şekilde kandil geceleri Fatimi devletinden kalma bir adet. Ama biri size kandil simidi uzatınca Allah kabul etsin deme yerine kandil dinde yok deyip kalp yıktıktan sonra ne olur allah aşkına bu birikimleride iyi ye yönlendirsek dimi ya..

 ***

 

Ayrıca bu madde de ticaret yolları üzerinde merkez olan, dini merkezde olan, ŞEHİRLERİN ANASI olan, Mekke- Bekke -PETRA- DEPREMDE yıkılıp kullanılmayan yere kısaca değinelim..Şehirlerin anası arabistan yarımadasının altındaki çölde değil yani bugünkü mekke değil petra dır. mekkedir. Konuya kısaca göz atalım bu maddede..SIKI DURUN KEMERLERİ BAĞLAYIN:) UÇUYORUZ
(Nebatai imparatorluğundan beri hac oluşumu neyse bu kısmı sonra ekleyeceğm-Nabataen oluşu hz. ibrahine kadar giden..sonra yazılacak. Fakat "The Sacret City" belgeselini Türkçe yotube ve googleden mutlaka izlemelisiniz. oradan özetle yazılacak çünkü:))
Şimdilik kopyalayıp izlemeniz için aşağıya linkini yazıyorum.
https://www.youtube.com/watch?v=IOyWqHIbJHk
Hatta yüzyıllar boyunca olayın devamında eski kadim uygarlıklardan aldığı gibi irandan, hindistandan, türklerinde müslüman olmasıyla şamanizmden ve onların ritüellerinden çok şey eklenmiştir İslama. Yüzyıllar içinde bu eklenenler islamlaştırılmış çoğu zaman kaynağının nereden geldiği bile unutulup islamdan geldiği sanılmıştır. "Onbinlerce yıldır üst tanya(geçit)dan girilen alt tanyadan çıkılan, vadi duvarlarıda olan gerçek kabenin bulunduğu Mekke "asıl mekke PETRA, bekka ne olup bitiyorsa yaşanan PETRA, bekka gerçek mekke" perslerin öc almak için fillerle saldırması ve püskürtülmesi, petra da hala görülen fil vakası petraya oturtunca cukka-zaten şimdiki mekkeye fillerin o günlük bi ton ihtiyacıyla şimdiki mekkeye gitmesine ihtimal de yok:), hatta kabeye gören hira mağarasıyla cukka: sonradan iki ayrı halife "yezid ile zeynel abidin" savaşı esnasında ve sonrasındaki kutsal olan ilk vahiy sayfaları, kutsal taşın yezidin petradaki kabeyi yıkmadan önce şimdiki kabeye kaçırılması ve iki yüzyıla yakın Abbasinin hakimiyetiyle şimdiki pek eski bir tarihe de dayanmayan kabe, bu kutsal şeylerin kara taşın etrafındaki bu yeni çakma kabede oluşturulmuş ritüellerdir. Zaten kabe anlayışı ve kültürü bir tane değidir. Bu kutsal şeylerin etrafında olan dönüş vb. ritüelleri içeren 26 tane daha kabe-o zamanki başka deyişle puthane, kutsal şeylerinde bulunup konulduğu yer- vardır. Fakat bugünkü kabe Abbasi döneminde tercih edilen kararlaştırılan ve hikayerinde taşındığı Zübeyirin emanetleri gönderilmesiyle merkezleşen Abbasinin resmi tercihi kabedir. Ayrıca halifelerde hüküm değiştirme yani Tanrının yer yüzündeki gölgesi olarak kendilerini gördüklerinden yetkisiyle yapılmış bir uygulamadır bu. Yani Abbasi halifeleri siyah taşın olduğu yeri Mekke tayin etmişlerdir. Yezid petra başka deyişle bekke yi özellikle Zübeyirin oraya sığınması nedeniyle mancınıklarla fırlattığı vadi tepeleerinden fırlattığı güllelerle şehrin surlarını da aşarak yıktı. Sonuçta bugünkü çakma mekkede vadi olmamasıyla birlikte sur ve kalıntılarda yok. Ayrıca zengin ve kadim bi şehirde olamaz. Ki arkeoloklar bunu kanıtlıyor. Ayette gezdiğiniz yani hac için geçtiğiniz bu şehirin altında kalıntılar vardır da siz hiç farkına varmaz, üzerinden geçip gidersiniz” demesine rağmen şimdiki çakma mekkenin altında hiçbir kalıntı yoktur. Fakat bekke de nihayetsiz vardır. Tüccar zenginlikleriyle ticaret yolu üzerinde olan petra, bekke.. Oysaki yeni Mekke Zamanında Bir kaç evden oluşan en fazla bin iki bin yıllık bi yer yeni mekke. Neyse Zübeyirin kellesiz bedenini şehrin kapısına asınca annesine bana beyat yani biat et kelleyi ve vücudu indirtip defnedelim olayları felan filan..Birden fazla kabe olduğunu eski arap kaynaklarında da rahatlıkla görebilirsiniz. Najran kabesi, Sindan kabesi, Khatham kabesi, Dhul Khalasa kabesi ki islam kaynaklarında bu kabelerinde yıkılışı Dhul Khalasa kabesi yemen kabesi vb. hadislerde görülür vb. Bunlar islam yayılmasıyla da din savaşları başlayınca yok edilmişlerdir. (Hisam İbn al-Kalbi- The book of ıdols- kitabı ingiltere müzesinde orjinali, vb. Ayrıca kabe demek put evi yani tapınılan kutsal şeylerin toplandığı etrafında dönülen anlamına gelir. Bugün bile kabeler vardır Bangledeşte bi adam yolunu bulmuş:), şialarda bazı mezheplerde, tarikatlarda iranda, ırakta, kenya da etrafında dolaşılan, el sürmek için yarışılan ya da içine girmek iççin yarışılan vb. mekanlar neyse..) İbni ishaktan alınan ibni hişam yani tirmizi, buhari vb. kaynaklara dikkat edilince bunlar görülebilir. Ayrıca AKABE biatı kabenin yakınında ama petra ya yakın. Hira mağarası yeni mekkede yok petrada var ve bugünkü rivayetlerde kabeye bakması gereken Hira çakma hirada tam tersine kuzeye bakıyor kabeyi görmüyor. Hicrette Medineye gelen Müslümanlar sahihi buharide “Allahım burayıda Mekke gibi yeşil bereketli, suyu bol tarım yapılabilir yap” vb. diyor.Halbuki bugünkü Medine şehri çakma Mekkeden daha suları bol ve yeşillik..Tabi yaşanan bu yezidin yıkımından sonra PETRA da yaşanan büyük deprem etkisinide göz önünde bulundurmak gerek.Birde Abbasi emeviyi yok edince resmi din olarak burayı kabul ve tercih etmesi.. Hatta 750 yılına kadar ya da öncesindeki camilerin kıblelerinin petra oluşuda çok önemli. Hani bazen binlerce yıldır yanlış kıble diye haber edilen bu dönem-mısır, kuveyt, ırak vb. 750 yıl önceki camileri 25 ve 30 derece çevirmek gerek:) Zaten ticaret yolu üzerinde bile değil çakma mekke..ve buharideki hac hadisleri, çok eski temel kaynaklardan Taberi nin yerleşim birimi petraya yakınındaki "al bayda-küçük petra, bekka" mekanı ve taberi de ki yazan hayberde yakalanan esnafın Mekkedekilere "muhammed yaklaşıyor" demesi. Halbuki bugünkü mekkeye göre uzaklaşıyor demeliydi-isterseniz haritaya bakın- vb. de bu durumu anlatıyor. Hem bugünkü Mekke vadide bile değil. Sefa merve tepe bile değil. Ama petra tam olarak öyle.. Zem Zem ve yağmur deresi..neyse", şeytan taşlama, eski yahudilik, hiristiyanlıktan alınma ritüeller-sefa merve arası gidip gelme vb.- namaz, oruç, ayrıca bilinen içine dini simge, kutsal taşlar vb. leri konulan 26 üzerinde kabeler, onbinlerce yıllık zerdüşt vb. inanışlarda da olan şeytan taşlama bla bla bla" Bu yönüyle bir zamanlar ülkemizin değerli kurucusu, tek başına aydınlanma çağını rönesansıyla reformuyla gerçekleştirmiş Atatürkün kırık dümen, pusulasız gemi ile samsuna gitmesi vb. hikayeler gibi islam tarihide o dönemin ınkılap tarihi anlatımına benzetile bilir. Yani İslam tarihide o bir dönemin İnkılap tarihi anlatımı gibidir. İslam tarihi yani siyer vb. Kuranın yazılması, sınıflarndırılması vb. bir çok şeyler çelişkilerle doludur fakat sanki hiç çelişki yok gibi de gösterilir. Bir örnek: Kuran taşlara derilere yazıldı, cebrail ne nereye diye söylerdi ki taşlara yazılsa binlerce kamyon dolusu taşlar ve ki bugünkü bilgisayarla bile... hele sıralanma olayı hadi geçelim, neden sonradan osman zamanı ebu bekir zaman toplanmalar yakılmalar, keçinin yediği ayet buhari yani sahih ve sünenlerde altı temel kitapta bahsetmesi, ahzap suresi bakaradan uzun du demesi, hadis sünnet mezhep ekleme ve çıkarmaları hatta kudsi hadislerin de ayeti nesh edebileceği inancı, İBNİ MESUD'un kuranının muhafazateyn(nas felak surelerini) kabul etmemesi, UBEY BİN KABın Kuranında vitir vacip de okunan kunut dualarını ayet olarak alması, bazen şahit getiremeyenler için bunun şahitliği iki kişi demeleri  Ayrıca hz. Osmanın Kuranı toplattırıp diğerlerini yaktırınca“kimse ben kuranı tam biliyorum demesin vb. deyip itirazların yükselmesi, -bu ara diğer mesajlarda incil ve tevrat ta da değişmemiş ve Tanrı koruyacak vb. ayetlerin olması o mesaj, zikir kısmının düşündürmesiki demek dinin özü basit ahlak mesajı, zikri olarak algılanabilir ya da o değişmeyen ve korunan kısım farklı anlam taşıyabilir- HAFSA dan gelen rivayetin kabulü ile birlikte hafzanın yalancılığının herkesçe kabulü. İlk dönem müslüman bilginlerinin "Kuranın manasının tanrıdan yani Allahtan lafzının sözünün Muhemmedden olduğunu defalarca dillendirmeleri, ve bunu iddia ederken "deki leri, insan gibi beddua etmeleri, ebu lehebin eli kurusun vb. normalde bunu kul etmeli aciz olan, yemin etmeleri vb. bunun için fatiha suresi duası bile bir kul söylemi duası içermesi vb. Hatta bazı ilk dönem islam alimleri Mevlamızın mesajı, zikri en son olarak arap diliyle Kuran gibi bir kitap olarak değil Muhammed as nin tecrubesi olarak onun kalbine ilkasıdır. Kendi kalbinde doğan bir bilginin vahyin her ne derseniz kendi lafızlarıyla dışa vurumu ve zamanla kitaplaşması halinde ortaya çıkan bir mushaftır o. Hz. Ömer Hz. ebu bekire gittiğinde "kuranı toplayalım" dediğinde hz. ebu bekirin "ben Resulden öyle bir şey görmedim" demesi buna bir işaret sayabiliriz. araplarda ve o dönemlerde yazılı aktarım olmayışıda bu nokta için dikkat çekicidir.. bla bla çelişki..konularına ya da bu konuya sonra girecem.. AHMED EL GABANJİ HOCA MEDİNE İLE MEKKE DEVRİNİ KARIŞTIRIYOR. KURAN ALLAH TARAFINDAN DEĞİL BU BİLGİLERİ MUHAMMED ÇAĞDAŞLARINDAN ALMIŞTIR. DİYOR VE Şİİ BU ADAM..(orjinal bakış açısı__yazısı sonra eklenecek)
Hiristiyanlığın kudüsten romaya gitmesi gibi islamda petradan sonrasında ve özellikle Abbasi döneminde devlet dini siyasetle birleştirilmesiyle eski kaynakların hatta en temel kaynakların yakılmasına ve yeniden yazılmasına kadar bir çok şey yaşanmıştır ve bugünkü mekke merkezleşmiştir. Bu iş iki yüzyıllık bir süreçle Politik sistem haline de getirilmiştir. ibni abbasın sefa ve merve dağları arasında geçen kolonlu yol olayı petradaki gibi yerine oturan yapılarla sonrasında ritüel olarak yeni mekkeye de uydurulmuştur. Hem şimdikinde vadi, mağara yani kabeye bakan hira dağı da yok:) hadislerdeki iki Kolonlu yol ise bugün bile petra da bulunmaktadır. Sefa ve merve dağı arasında ki vadi hatta sefa merve dağı ayrıca kolonlu yol bugünkü mekkede hiç yoktur bile..Eski kaynaklarda Sefadan yukarı doğru tırmandı ve kabeyi gördü diyor halbuki. Bu günkü sefa merve zaten kabenin hemen dibi ve dağ felan değil burnunun ucu...bunlar birçok hadiste ve islam tarihinde anlatılmasına rağmen çakma mekkeye bu hiç uymuyor ve şehirlerin anası tabiri yakışmıyor ama bunu kimse soruşturmamaktadır, sorgulamamaktadır. Kuranda Mekke bir kere geçer o da petranın diğer adı olan bekke şeklinde zaten arap yazımında p sesi yok harekeden eğimli yazıdan bir harf değişimi bugünkü mekkeye bekke çevrilmesi ve okunması çok kolayydır. Gerçi BEKKE yani PETRA geçtiğinde Mekkenin eski adi bekke idi diye geçiştirdiler. Delil felan sunmadılar. BU BEKKE şeklindeki anlatım incil ve tevratta vadi arasındaki bereketli bahar yağmurlarıyla bekke şeklinde "genesis 21. 21 yani yaratılış ayetlerinin" bulunduğu yerde de geçmektedir Ve İNcil deki PARAN DAĞI, ZEYTİN DAĞI, PARAN VADİSİ, HER ŞEY CUKKA. Mekke iki dağın arası ya da iki sıralı dağın arası vadide olması gerekirken bugün nerede yahu bu vadi arası kabe, bu günkü hira dağı mağara bile değil üst üste konulmuş taşlarla uydurma olduğu belli, hem kabeye mekkeye bakıyor görüyor denilen ibni ishak ve diğer kaynaklardaki mağara petradaki adam gibi mağara mekkeyi görüyor ve kabeye bakıyor görüyor..kaynaklar ibni ishakın siyerinde ve diğerlerinde Mekke vadide demesine mağara hira mağarası mekkeye bakıyor demesine rağmen bugünkü mekke vadide bile değil ve mağara mekkeye kuzeye bakmıyor. islam kaynaklarında anlatılanlarla sefa, merve, mekke, hira vb. uyuşmuyor bla bla.. Zaten bir çok ritüellerde, hikayelerde retonik de olarak eskilerden aynen yada benzer uyarlanarak geçmiştir, ya da bizim yedi uyurlar mağarası olayı gibi her yere, başka yerlere taşınmıştır. Sefa merve olayının yeni mekkeye taşınması, fil olayının taşınması petradaki kolonlardaki kulakları büyük asya fillerinin anlatımı gibi, zaten filler çölü açıp bugünkü mekkeye ulaşamaz, yemenden gelmesi ise imkansız.. bla bla ( "The Sacret City" belgeselini yotube ve googleden mutlaka izlemelisiniz. Adam bu araştırmaya 30 yılını vermiş. Olaylar ayette rumlarla yakında olan savaş ta petraya yakındır, çakma mekkeye ise çok çok uzaktır binlerce km. mekke ile medine dönemindeki anlatılan savaşlarında coğrafi uyumu petra yani bekkeye göredir. Yaşanılan her şeyin uyumu petra ile medine arasındadır. Medinenin altı ise çöldür. Fil olayıda bu duruma uygundur. Zem zem kuyusu, ibrahim ismail ishak olayları vb..Zaten kabe diye araştırınca google de bile bekke diye geçiyor:) Bu gelişim sürecini kaynaklarla ayrıca daha sonra açıklamayı derleyip toparlamayı düşünüyorum.)



 

DÖRDÜNCÜ: HZ. PEYGAMBER ve sahabeleri yani arkadaşları metin merkezli bir yaşam yaşamadılar. Sabah çıkarken “daha ayet gelmedi çıkmayalım vb.” bir durum olmadı. Normal akılla danışarak tartışarak yaşadılar. METİN MERKEZLİ KİTAP MERKEZLİ NAKİL MERKEZLİ BİR YAŞAM HİÇ OLMADI
TAKİ TABİİN DÖNEMİNE VE SONRASINDA metin merkezli ŞAFİİ, FAHRETTİN RAZİ VE GAZALİ VB. DÖNEMİNE KADAR..
TOPLANIP EN DOĞRU KARARI ALMAYA ÇALIŞIRLAR MEŞVERETLE VE AKILLA DAVRANIRLARDI HATTA
ÇOĞU ZAMAN BU KARAR AYET HÜKÜMLERİNE TAMAMEN ZIT VE TERS BİLE OLABİLİRDİ. Yani EDİLLE-İ ŞERİYE denilen önce ayete bakalım, sonra hadise, sonra kıyası fukahaya vb. olmadı. Hatta bir çok uygulamalarında orada ayet durarken başka uygulamalara karar verildi. Bu tabiin döneminde imam-ı şafi ya da Fahrettin razi sonrası değişti. Ve Osmanlıda halidiye mantığı ve islam yorumu hakim olunca aynı değişim oldu. Bu konu ile bir örnek daha Hz. Ömer ayette ganimet paylaşımı olmasına rağmen, peygamberde başta HAYBER de olmak üzere öyle uygulamasına rağmen suriye ve iran topraklarında bunu uygulamadı. Ayette kalbi ısındırılacaklara zekat verilir demesine peygamber öyle yapmasına rağmen bunu uygulamadı. Kalbi ısındırılacaklara vermedi. Yine ayette ehli kitapla evlenme izni olmasına rağmen başta Talha ve Zübeyir olmak üzere ona da izin vermedi hatta hz. Osman hz. Ali olmak üzere ehli kitap eşlerin boşattı. Fakat peşinden gelen oğlu Abdullah ise kervan geçerken kervanı durdurup burada peygamber şu ağacın altına çişe gitmiştir deyip çişi gelmemesine rağmen çiş yapmaya giden bir zihniyete döndü yani tabiin döneminden sonra..

     Aslında metin merkezli yada nakil merkezli düşünmeyip akıl-rey- merkezli hareket etmeyi esas alanların savaşlarında savaşı nakilciler kazanmıştır. Burada Buharinin İmamı Azamı tekfir etmesi ve katli vacip meselelerine girmeyeceğim. Bu iki zıtlıkları ve zıt ekolleri çelişkili bir biçimde bir biriyle birleştiren ve sonrasında hiç çelişki yokmuş gibi davranma olaylarına da girmeyeceğim. Zaten bu kadar çok çelişki olupta hiç çeliş yokmuş gibi davranma olayı başka hiçbir yerde de olamaz. Yok Kuranın bir harfi değişmemiş sonrasında keçi ayeti yemiş, ahzap suresi bakaradan fazlaydı rivayetleri felan filan. Neyse konuya dönelim Tabi akılcılar yerine nakilciler kazanınca akıl merkezliler ispanyaya yani endülüse gidip avrupanın akıl hocalığını yapmışlar ve onların rönesans reform haretlerine destekçi olup skolaştık düşünceden kurtulmalarında aydınlanma çağına girmelerinde emekleri geçmiştir. Yüzyıllar içinde de Abbasinin 9. Yüzyıl beytül hikme yani bilimde zıplamaları sonlanmıştır. Halbuki bu akılcılık ve bilimcilik başta yunan filozofları olmak üzere dünyanın mezopotamya, yunan, çin, hind, iran yani persler vb. bütün bilim adamlarının öyle hiç de dine felan bakmadan birleşme yeri oldu. İbni Heysem optik, iranlı harezmi sıfır ve cebir, Cezeri makineleri saati vb. Zaten bilim kimsenin babasının malı değildir. Mezopotamya, iran fenike hitit, hind, yunan, çin vb. bütün insanlığın ortak malıdır. Örneğin amerikadaki Maya uygarlığı çok gelişmiştir. Fakat tekerleği bulamadığı için teknolojisi yerinde saymıştır. Sümerler tekerleği bulduğu için gelişmeler hele bir de ipek ve baharat yollarının etkisiyle bütün asya avrupa hint çin vb. her yere yayılmıştır. Yani bir buluş bile her şeyi tetiklemektedir. Aynı çinlilerin bulduğu pusulanın coğrafi keşifleri, burjuva sınıfıyla rönesansı, reformu, skolastik düşünceden din adamları ne diyorsa doğrudurun yıkılmasında ki etkisi gibidir. İranlı bilim adamı ibni heysem sıfırı bulmasaydı bugünkü bilgisayar bile olamazdı çünkü sıfır bir esasına göre çalışıyor. İbni heysemin optiği olmasaydı cep telefonu bilgisayar kamerası, dürbün gözlük, lens, far, teleskop vb. hiç biri olmazdı. Eğer biz doğu da da 9. Yy. dakik gibi akılcılık hakim olup nakilcilik esas olmasaydı o yüzyılda dünyayı aydınlattığımız gibi bilim ve teknoloji bayrağı hala bizde kalırdı. Batıda kalmazdı. Hep ortaçağdaki skolastik düşünceye ve kiliseye laf diyoruzda kendimize laf demiyoruz. Örneğin Takiyüddinin rasathanesini meleklerin bacaklarını dikizliyor diye yıktırmazdık, ya da Piri reisin kellesini vurmaz, Hazanferi asmazdık. Önce avrupa ve amerikada kaldırılan Kölelik pazarının kaldırılmasına karşı çıkmazdık ya da önce biz kaldırırdık. Bir neyse daha.. Ayrıca en önemlisi hiristiyan yahudi, tao, zedüşt dinci dinsiz hiçbir milletin bilim adamı örneğin ayştayn yani einstein tevratta ben atomu parçalamayı buldum, ibni heysem sıfırı kurandan, öbürü optiği felan ayetten, Wolswogen motorun viviti gelişimini incildeki felan ayetten, edison ampulü incilden vb. bulmamıştır. Laboratuarda binlerce deneyle vb. çalışmalarla emekle bulmuştur. Yani bilim ayrı bişeydir..Öyle göbek büyütmekle olmaz çaba ve çalışmayla gelişir. Dinle karıştırmamak gerekir. Hem bu karıştırma dine de işkencedir. Aslında dini her şeye maydanoz etme işi başta dine işkencedir. Cübbeli Ahmet uzay çalışmalarını tiğe alıyor. Onca parayı bana verselerde ne olduğunu ben söylerdim felan filan diyor. Halbuki bugün navigasyon amerikanın elinde uzay çalışmalarıyla istese pat diye keser yolda kalırsın mesela savaş bölgelerinde bunu yapıyor, tükenmez kalem uzay çalışmalarıyla bulundu yine dokunmatik ekran ve binlerce hayatımızdaki iletişim buluşları sen neyi alaya aldığından haberdarmısın Ayrıca tarihte dinin maydonozlukları hep siyasi ya da kültürel yani diğerlerini kültürel asimile için kullanmada yaramış. Örneğin arap müzik aletleri helal iran aletleri haram Ve bu kendi amaçlı bir yalan uyduranlardan artık her yalanı da beklemek gerek..Buradan bile anlayın mevzuyu..Yani
Keşke gazali yerine ibni haldun ya da ibni rüşd kazansaydı. Gazali nakilcidir diğerleri ise akılcı. İmamı azamında reyci yani akılcı olduğunu unutmayalım o fark etti durumu..Hatta o yüzden ve iddiaları yüzünden zindanlarda öldürüldü. Zaten 7. Yy. mekke medine uygulamaları nakilcilikle hiçbir şeye yetemezdi. Memlukler neden yenildik dediklerinde okçuyu öven hadislerin etkisiyle top sünnette yok demeleri ve o yüzden helak olmaları. Halbuki olması gereken akılla bu kararlara yer verilmesiydı nakille değil.
 

BEŞİNCİ: Tarihsel süreçte en temel inançlarda bile oluşan değişiklikleri öğrenerek hatta aynı mezhep içinde bile bu farklı görüşleri görerek şok olacaksınız. Örnek1: Tanrı gökte sonraları Tanrı her yerde. Örnek2.: Yahudiler için Kâbeyi(ogünkü petra ki sonradan zeynel abidin sonrası kaçırdığı kutsallar bügünkü mekke..Hz. google ve hz. youtube de PETRA vb. videolara göz atabilirsiniz) hepsi bilir ayet tefsiri sonrasında peygamber savaşları başlayınca Hz. Muhammedi herkes bilir olmuştur. Örnek3: Önceleri peygamberlerin ismet sıfatı yani günahsızlık sıfatı yok iken sonraları olmuştur. Hz. Musanın insan öldürmesi, Süleyman peygamberin atlarının ayağını kesmesi, Davud peygamberin vb. yaptığı günahlar biz insan gibi normal karşılanırken ya da o dönemlerde peygamberlik anlayışı öyle iken sonrasında günahsızlık olan ismet sıfatlı peygamber dönemi gelmiştir. Örnek4: Mezhepleri bırakın Aynı mezhep imamının bile aynı konuda tamamen farklı fetvalarını görecek metin merkezliliğin saçmalığını farkedeceksiniz. Ayrıca dinin birleştirici değil ayrıştırıcı olduğunu ve bunun nedenlerini kavrayacaksınız. Kuranı kerimi insanların istediği gibi konuşturabileceklerini farkedeceksiniz.  Kuranı Kerimden aynı ayetten her mezhebin malzeme bulduğunu ve Kuranı kerim her tarafa çekilebileceğini göreceksiniz. Kuranla bir insanın kellesini vurabilirsiniz de yaşayatabilirsiniz de..Zaten ben Kurandan delil ve malzeme bulamıyorum diyen bir mezhep de görülmemiştir.

***

 

***

ALTINCI: Yüce Rabbimizin Nasılki bir çocuk kendi yürüyebiliyorsa aklıyla gerçeğe ulaşabiliyorsa anne babası ona müdahale etmemesi gibi “yürü be koçum” demesi gibi peygamber gönderilmesinin pek övünülecek bir şey olmadığını göreceksiniz. Kimi toplumlar akılla gerçeği adaleti bulmuş insanlık seviyesine ulaşmış. Vb. Kimseye tahdit getiremezsiniz. Milletin ne dediğinin kıymeti harbiyesi yok. Siz bir yaratana bağlandıktan sonra algınızı kurgunuzu hangi minhalde yürütürseniz yürütün. Felsefeyle harmanlayıp götürün. Başka türlü yapın.

    Sorulan soru şu: Peygamberler neden hep ortadoğuya geldi. Bir kere konuştu yaratan. Bizi mahkum etti sınırlı sayıda ayetin içeriğine. Zaten millette bunu daha işin içinde çıkılmaz hale getirmiş. Beni buraya niye mahkum ettin ey yüce yaratan? Tanrı o gün konuştu niye daha konuşmuyor?

                          Tarihte peygamberlik konusuna bakabilirsiniz. İnsanları nasıl soyut olanı somutlaştırdığını hatırlatırım. İnanışlar soyuttan sommuta da gidiş tarafı olduğunu. İnandıklarını görmek isteyip tanrıyı putlaştırmaya ve canlı cansız aracılar koyduklarını..Burada ondan bahsetmeyeceğim. Ayrıca ipek ve baharat yollarıyla ticari malzemelerin yanında büyük dinlerin yayıldığı -ki o zamanın televizyonu, interneti haberleşme ağı- noktasınada değinmeyeceğim. Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, inkaların İNTİSİ,  BRAHMA, vb. Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..  günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi.. bu konuyada girmeyeceğim. fakat önemli bir bakış açısına bakalım..

    Cevap: Kim mahkum etti ki seni ya? Hiç öyle bir angajman yok. Benim hiç öyle bir rahatsızlığım yok.

                Kardeşim Ortadoğu geleneklerinin, Sâmi ırklarının Tanrıyla insanlığı buluşturma alışkanlıkları antropolojik olarak peygamberlik müessesesi üzerinden oluyor. Bunun antropolojik bir kökeni var yani kültürel bir geçmişi var, arka planı var. Batı dünyasında da böyle bir alışkanlık yok. Onda da yani batı da da bilgelik, filozofya, akılcılık yani ordan götürüyor işi. Uzak doğuya bakıyorsunuz. Şamanı var, kamı var, dede korkutu var. Aşağıya iniyorsun Bilgeleri var, Tao su var, konfüçyusu var, şusu var busu var..Demek istediğim her coğrafya her kültür iklimi yukarıyla yani iyiliğin kaynağıyla buluşmayı farklı şekillerde gelenekleştirmişler. Ortadoğu ve Sâmi  ırkları bunu "peygamber vahy" diye ifade etmiş. Bizde buraya coğrafyaya yakın düştüğümüz için Talas savaşından başlamak üzere itişirken kakışırken biz de bu dairenin içine girmişiz. İyilik  Kuranı Kerimin ihdas ettiği ve insanlığa armağan ettiği bir şey değildir. Dinin bize vaaz ettiği ahlaki değerler..Bunlar her  kültürde, her kadim coğrafyada, her insanlık ailesinin sağduyusundan, vicdanından ve iyiliğin kaynağı yaratansa onunla bişekilde gönülbağı, zihinbağı, duygubağı kurarak bişekilde zihinlere yansımıştır.  Birisi bunu felsefe kitabı olarak yazmış, birisi başka türlü yazmıştır..Bak batı felsefesi derler bütün hepsi modern felsefe dahil "eflatuna" düşülmüş bir dip nottan ibarettir.. Zamanında büyük büyük adamlar gelmiş çerçeveyi paradikmayı kurmuş gitmişler ya..Gerçi onlarıda peygamber türleri olarak kabul edenler var. Ve inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiş. İnancını ya da büyük gördüklerini simgeleştirip putpereslikde başlamış. İsa peygamberi tanrının oğlu demeleri gibi..Tanrıyı insanlaştırma insanı tanrılaştırma hendikabı..Neyse konuya dönelim..Şimdi Tanrı uzakdoğuda ya da ortadoğuda o coğrafyada Hz. Muhammed üzerinden bir kez daha adı üstünde "zikir" diyerek iyiliği hatırlatmış..Hangi ölçüde hatırlatmış? O toplumun muhayilesi, idraki, anlayışı çapında hatırlatmış. Sözünü bak Kuranı kerimin kendini en temelde vasfedecek nitelemesi "arabilik"tir. "Tike ayetül kitap inna enzalnahu kurânen arabiyyen lealleküm teğgilûn-Bu kitabın ayetleridir yani Allah katındaki kütüpten inen, kaynaktan inen ayetlerdir. İşte bu ayetleri biz şimdi de Muhammed arap olduğu için onun diliyle tercüme ediyoruz. Yani dolayısıyla bu seferde bunu  siz anlayasınız diye arapça indiriyoruz" Siz dediği arapça indirdikte sizin anlamanız arasındaki doğrudan bağ arap toplumunun muhayyilesine uygun şekilde indirdik demek..Mukatil diyor ki "deveye bakmazmısınız" diyor "file bakmazmısınız" demiyor. Niye? Yok o coğrafya da da onun için demiyor. Ya da kangru demiyor. Senin coğrafyanda fil varsa sen ona bakıp anlarsın, ya da ne varsa. Deve dedi diye illa deveye abanmanın deveye fokuslanmanın bir anlamı yok. Bunu deve örneğinden götürelim başka konulara başta sosyal konulara da teşmil edebiliriz.

                Yâni bu noktadan Kuran bir işaret fişeğidir, bir aydınlatma fişeğidir. Aydınlatma nispeti kendi indiği çağda bir erken aydınlanma olarak görülebilir. Fakat aydınlanmanın nihai yani son sınırları asla ve kata değidir. Aydınlanmaya dair bir yön gösterici fişektir. Dolayısıyla şimdi Kuranı anlama söz konusu olduğunda Aristonun örneğinden gidelim "Anlama konusunda Köpekle İnsan arasındaki fark  şudur der: Köpek bir parmak uzatıldığında direkt parmağın ta ucuna bakar, insansa parmağın ucuna değil parmağın gösterdiği yöne bakar. Parmağın ucuna bakarak Kuran anlarsanız bu sorunun cevabını bulamazsınız. Parmağın ucuna bakmayacaksınız Kuranın bir yön göstermesi var. İnsanoğluna söylenecek söylenmiş, o alışkanlık yani kültürel sami alışkanlığı içinde söylenmiş. Bir tip Allah tarafından görevlendirilmiş bir mesaj gelmiştir. Ve bizde şimdi o mesajın aydınlatma fişeğinden alınacak işaretleri ve köşe taşlarını alıp, insanlığın rüştüne olgunlaşmasına kani olduğumuzda yani ikna olduğumuzda alıp başınızı ya da başımızı gidebilirsiniz. Bu saatten sonra eğer niye konuşmuyor diyorsanız aslında bunu bir soru olarak değil bir imkan olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. E size güvenmiş, reşit olduğun demiş, Siz ya yapasınız yok, israiloğullarının inek kesme hikayesindeki gibi kesesin yok rengini soruyorsun, kesesin yok yaşını soruyorsun, kesesin yok başka bişeyini soruyorsun...gibi bir şey ise muradın cevap yetişmez. Yok hakikati anlama, arama, bulma  yolunda mesafe almak yürümek ise arkadaşım peygambere meygambere daha ihtiyaç olmaması senin için bir kıvanç meselesi olması gerek. Demek ki "sen Allahın böyle doğrudan ensesine tokat atmak ihtiyacı duyulmayan, artık söyleneni anlayabilecek olan, kendi ayakları üzerinde durabilecek olan, aklı erginleşmiş olan reşit olmuşun işte..yürü git koçum:) yürü kim tutar seni..

          Cebindeki üç liranın bir lirasını paylaşmak için zülkarneyn kıssası okumana gerek yok. Dön dolaş şu kitabın başına üşüşüp işkencede etmeyin artık. Rahat bırakın işinizi gücünüzü yapın.:) Yorucu olmayın. Bu anlayasım yokta anlamak istemiyorum sorunuyla karşı karşıyayız sanki:) Yerim dar meselesine çevirme:)

         Deve ve fil örneği gibi şimdide sosyal bir işaret fişeği örneği: Tanrı cariyecilik getirmedi o toplumda hazır buldu ve zorda kalırsanız cariyelerinizden evlenebilirsiniz dedi fakat unutmayın işaret fişeği gibi araya "ben sizin kölemi hür mü olduğunuza bakmam dedi Bu kısımdaki "benim katımda takva önemli hürmü kölemi olmanıza bakmam demesi işaret fişeğidir.Ya da mekke döneminde köleciliği tamamen kaldırması vb. gibi.. bla bla..

"Kuranın mesajına sadakatten anladığım şudur: Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..Yoksa siz hiç düşündünüzmü HAY ne demek. Bugün sünniyim diyen insanların tanrıya ait algıları tamamen agnostiktir. Tamamı agnostiktir. Gnostiklerin çoğu ise yani bilinebilir olduğunu düşünenlerin çoğu tanrıyla kendi özel duygu dünyasında mahrem olarak ilişki kuran ve tirmizideki hadis uyarınca “Kulum beni nasıl kavrıyor nasıl zannediyorsa nasıl idrak ediyorsa ben oyumdur” “ene ınde zannı bi” anlayışı daha sıcak. Tanrı öncelikle eserlerinden tanınır ve sıcak ilişki bire bir kurulur..Buradaki hikmet ise “Din güzel ahlaktır” da saklıdır. Yani “komşusu açken tok yatan bizden değildir, ya hayır söyle ya sus, sağ elin verdiğini sol el duymasın, böbürlenme, fitne yapma, iyilik yap vb. bla bla.."

      ***

1.      İbni haldun dediği gibi din toplumsal gelişmelerdeki, ilerleme ve gerilemelerdeki tek sebep olamaz ve değildir. Sadece sebeplerden bir tanesidir. Etken çoktur.

**        ***

2.      Ayrıca din her şeye maydanoz olmamlı ve olamaz. Örneğin suyun temizlik şartları yahu gönderirsiniz tahlile iş biter. Kadının iddet bekleme süresi hemen bir sidik tahlili vb. iş tamam. Diyanet uzunca zaman ev almak için kredi kullanamazsın derken sonra kullanabilirsin dedi. Ve bu nedenle ev alamayan emekli olmasına rağmen “faiz almak Allaha ve rasulüne savaştır” denilerek ev sahibi olamayan insanları gördük. Halbuki akılla yorumlandığında o ev rahatlıkla alınabilirdi. Hz. Ebu bekirin zekat vermeyenlere savaş açın ayeti olmamasına rağmen savaş açması yani devlet vergisi için, Hz. Ömerin iran ve suriye topraklarını beşte bir oranında ayet orda durmasına rağmen dağıtmaması ve hepsini devlete vermesi, kalbi islama ısındıranlara da ayette olmasına rağmen ve peygamber uygulamasına rağmen vermemesi, ayette ehli kitapla evlilik izni olmasına rağmen döneminde yasaklayıp hatta evlenmiş olan hz. Osman hz. Ali ehli kitap eşlerini boşalltması, barış aylarında ayette olmasına rağmen her islam devlerinin savaşa devam etmesi vb. nasih mensuh uygulamaları gibi..Bize gösteriyorki bu durum: hayat metin merkezli yaşanmaz ve yaşanmamalı. Danışılarak, meşveret yapılarak, akılla bilimle tartışmayla doğru yanlışı bularak ve şartlara göre bu doğru yanlışı değiştirilerek doğal olarak yaşanmalı..bla bla bla

------------------------------------

Fakire yardım işleri: Hocamız çok güzel anlatmış ama bence dini hükümlerle infakla olmaz bu vb. işler şeffaf hesap verilebilir devlet organizasyonuyla olur. Çünkü insanlar dini her tarafa işlerine geldiği gibi çekerler. Tarih ve günümüz bunun örnekleriyle doludur. Bu fakirlikle mücadele insanın dini ya da dinsiz vicdanına bırakılamaz. Tabi yine de her kesimde samimi bir şeylelr yapanlara değil bu yorumum.-------------------------------

YEDİNCİ: Din adamlarının tanrıcılık oynama yollarıyla, dine ve başta namaz olarak, ibadetlere eklemelerle, zorlaştırmalarla, başta namaz olarak ibadetleri işkence haline getirmeleriyle, haram olmayan her şeyi haramlaştırmalarıyla, kendilerini ilah yerine koymalarıyla(bir çeşit ruhban sınıfı oluşturmaları) dini insanlara işkence aleti haline getirdiklerini yani karl marx ın o sakalı boşuna koyvermediğini anlayacaksınız. Kendi görüş arzu ve isteklerini ayrıca kendilerine itaat ettirmek için manevi makamları kullandıklarını insanları kendilerine köle haline getirdiklerini göreceksiniz. Yani kendilerine itaati Tanrıya itaat şekline sokduklarını..

SEKİZİNCİ: Şeriat hukuku denilen şeyin öyle hiç Tanrı emri felan olmadığını arap örfünün ya da 7. yüzyıl arap yaşayışının (on binlerce yıllık Sâmi geleneğinin) Tanrı emri diye yutturulması olduğunu göreceksiniz. Din zaten büyük ölçüde gelenektir. İslam da diğer peygamberler gibi TEVHİD mücadelesinde haniflik gibi radikallik gösterir.

DOKUZUNCU: Kuranın mekki ayetleri son derece radikal “kölelik hayır, cariyecilik hayır vb. derken medeni tabir edilen medine ayetlerinde ise radikallik son bulup örfilik başladığından bazı tefsirci ve din alimlerinin Mekke dönemi esas medine dönemi esas değildir şeklindeki orijinal bir yorumu göreceksiniz.  Yani neshedilen dönemi Medine dönemi olarak yorumlayanları göreceksiniz. MEKKE dönemi ESAS MEDİNE dönemi ise neshedilmiş diye yapılann yorumlamayı..

ONUNCU: Mürted olayının saçmalığını, şia ve sünni meselesinin dini mesele olmadığını ümeyye oğulları ile haşimoğullarının islam öncesine dayanan asabiyet denilen Kabe yönetimine el koyma yarışı olduğunu görecek siyasi konunun din haline getirilişini farkedeceksiniz..

--------------------------------------------------------------

DİNLERDEKİ YORUM PAYI hakkında içinde bilgi olduğundan buraya aldığım BİR whatshap YAZIŞMA ve önemli bir konu:
/8 19:45] Ş. G.: Yeni görev yerin hayırlı olsun gardaş. Pozitif enerjinle gitmene üzüldüm.

[6/8 19:49] Mehmet KONCA: Teşekkürler Şakir hocam. Yine ara sıra başınızı ağrıtmaya gelirim 😁 evin yanı iyidir diye düşündüm abi birde öğlenci olabilirsem hayat bana güzel 👍

[6/8 19:55] Mehmet KONCA: Birde Tekvir süresi 19. Ayet 'Şüphe yok ki Kur'an, büyük bir elçinin sözüdür' ile Şüphesiz Kur'ân, çok şerefli bir elçinin sözüdür..HAKKA SURESİ 40. AYET vb. Oğuz hocama Sormaya gelecem daha 😂

[6/8 19:55] Mehmet KONCA: Yani dayak yemeden gitmek yok😂

[6/8 20:09] Ş. G: Olurmu öyle şey.seninle muhabbet güzeldir. Konuşulacak çok konu vardı ama sağlık olsun. Önemli olan tabiki senin rahat etmen. Belki aradabir toplantılar yapar konuşma fırsatı yaratırız.

[6/8 20:14] Mehmet KONCA: Abi onur duyarım. ayrıca okulda başta sizin ve oğuz Hocamiz gibi her şeyi konuşup danisabileceğim, münazara yapabileceğim dostlara rastlayabilmek benim için ayrı bir mutluluk veren bir şanstı 👍💟

[6/8 20:22] Ş. G: Ayrıca o ayet dikkat çekici geldi baktım. Şöyle diyor “o, hiç şüphesiz keremli bir Resül’ün getirdiği sözdür” diyo. Bendeki tercüme Elmalı nın böle yapılmış. Doğrumu bilemem.

Mehmet KONCA: Abiciğim zaten dinlerin ve mezheplerin % doksan dokuzu insan yorumu olduğunu düşünüyorum. Hatta kur'an-ı Kerim'in lafzının ilham olduğunu ve bir insan tarafından yani Elçi tarafından söyleminin olduğunu birçok İslam alimleri de söylüyor ve tartışıyor. Zaten öyle olmasaydı. 100 yıl önceki inanışları 100 yıl sonraki inanış birbirlerini inkâr edip kâfirlik yap etmezdi. Örneğin sünniliğin ilk kurucuları Tanrı gökyüzünde diye inanmayanlara dinsiz derken Sonraları aynı mezhep içinde Tanrı her yerdedir demeyenlere dinsiz diyorlar. Demek ki mezheplerde insan yorunu yorumu Aynen bugün bile osurmak abdesti bozmayan diyenler var ya da kan abdesti bozmaz diyenler bozmaz diyenler var ya da aynı mezhep içinde. Kadına dokunmak Bozar ya da bozmaz diyenler var. Hatta aynı mezhep imamı aynı konuda tamamen birbirine zıt hükümleri var. Yani elle tutulur hiçbir tarafı yok. insan yorumu olduğu buradan belli. En çok da beni sinir eden lafta bizde Ruhban sınıfı yok derler. ama önüne geleni de dinden çıkarıp kellesini vururlar. çelişki yumağından başka bir şey değil hani Ruhban sınıfı yoktu. Yoksa ne hadle insanları dinden çıkartıyorsun. Yada dini imanı kurtaracağım diyorsun. Kimsin sen. Vb..Çık işin içinden çıkabilirsen..Ruhban sınıfı yok derler ama imamları, mezhep imamları, hadis imamları, imamcıkları, tarikat imamcıkları , hadis kitapları hepsine put gibi taparlar ve hepsini rruhban kabul ederler hatta ölülerine varıncaya kadar…sayısız ruhbanları ve canlı cansız yaşayan ya da ölü putçuk ve aracıları vardır..
Zaten kur'an-ı Kerim'e baktığımızda evrendeki Rabbimizin oryon yıldızlarını bir böceği birisini bir çiçeği bir hücreyi atomu dakika tanrımızın mükemmelliğini kur'an-ı Kerim'in de göremiyoruz. Ya da yüceliğini bulamıyoruz. Ya da o havayı tanımıyoruz. Tanımıyoruz. Ya da o yüce havayı tanımıyoruz. Ya da o yüce havayı göremiyoruz. Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda sanki bir insan sözü gibi şikayet var. Beddua var. Aciz dönme var. Halbuki beddua bir insan sözüdür. Bir Aciz insan işidir. Bir tanrı işi olamaz. Ya da Arap insanı gibi yeminler var. insan şey Tutmalar var. Fatiha suresinden başlayarak başka dua etme şekli bile Bir insani şekilde söylenmiş İslam alimleri de. Bunun üzerinde tartışmışlar zaten. Kur'an-ı Kerim'de ilk toplandığı zamanlar çok büyük tartışmalar yaşanmış Kunut duaları kur'an-ı Kerim'de olmalıydı diyenler olmuş. Nas Felak suresi Kur'an'dan değil diyenler olmuş. atta yine İslam kaynaklarında Hazreti Osman'ın kimse Kur'an'ı Ben tam biliyorum demesin dediği olmuş Ayşe'nin Yani Peygamberimizin hanımının itirazları olmuş. Rejim ayeti niçin kur'an-ı Kerim'de yok hani şu keçinin yediği ayet itirazları olmuş fakat lafa da gelince. Bir harfi bile eksik değildi diye yutuluyor. Zaten her türlü çelişkinin olup da hiç çelişki yokmuş gibi yapılma işine sünnilik denir. işin İşin garibi Hz Ebubekir'in Ben resulullahtan Kur'an toplamaya dair hiçbir şey görmedim demesi bize akil merkezli bir İslam anlayışının olmadığının meşveretle akılla hükümlerin yürütüldüğünü delillerinden de biridir. Tabii din çok güzel bir şey. fakat insan eklemeleri ile insan eline geçince işkence haline getiriliyor hele korkutmaları Ibadetler bile işkence aleti haline getiriliyor. neyse

 Hz. Ömer demek bu kitabı nakil yoluyla bakalım bir problem olduğunda oradan çözelim diye Kuranı toplattırmadı. Öyle olsaydı kurandaki kalbi ısındırılmak istenenlere zekat verin denilen hatta peygamberin verdikleri olmalarına rağmen vermemeleri, yine kuranda açıkca olmasına rağmen toprak dağıtımını yapmaması, yine ehli kitap kadınlarla evlenme izni olmasına rağmen yasaklaması vb. uygulama bunu göstermektedir.

[6/8 20:23] Ş. G: Kendine iyi bak dostum. Daha konuşacak çok şey var.

[6/8 22:10] Mehmet KONCA: Ayrica islam kaynaklarında hz. Osmanin Kuran'ı toplayınca 'sakın hiç kimse Kuran'ı biliyorum demesin. Bu kadarını topladık' diyor. Yine Aişe vb. leri de toplama sonrası diğer kaynaklar yakılması kararına 'Kuran'ı kabul etmeme' noktasında isyanlarda..islam kaynaklarinda nasılsın felak konut duaları, keçinin yediği recm vb. bir çok tartışma islam kaynaklarinda var..
Abi ben Kuran'ı Kerim in her tarafa çekilebilir bir kitap olduğunu düşünenlerdenim. Her mezhep hatta birbirine tamamen zıt olanlar Kuran'ı Kerim den delil bulabiliyorlar. Cebriyesi, mutezilesi, şiası, sünnisi..Ben delil bulamadım işler kesat 😁 diyen mezhep tarikat vb. yok. Kuranla kelle de kesersin kelle de kurtarırsın. Ama gel de anlat.

[6/8 23:08] Ş. G: Aynı görüşmeyim.

[6/8 23:43] Mehmet KONCA: Biz İbni halduncu ve imamı azamcı ya da maturidi gibi yiz Nakilci değil akılcı 👍

[6/8 23:45] Mehmet KONCA: Yada reyci ha gerçi onlara da dinsiz felan demişler ama ben ispatlarim ki peygamber sahabeler vb. De akılcı nakilci değiller. Neyse abi kusura bakma saat beya geçmiş iyi geceler 👍

--------------------------------------------------------------

ÖBÜR DÜNYAYI YÜCELTME:
Sadece öbür dünyayı yüceltmek ortaçağda kilisenin yaptığı bir şeydir. Bu öbür dünyanın yüceltilmesi esasında bu dünyayı küçümsetmeye çalışmak bu dünyadan çıkarı olanların, başkalarının kendilerine ortak olmasına engel olması için kullandıkları bir argümandan başka hiçbir şey değildir. Bence dikkatle bakıldığı ve okunduğu zaman hiçbir dinde de yaşamın kötülendiği ölümün yüceltildiğine dair yani bütününü kapsayan bir bakışla bakıldığında böyle bir fikir yoktur.
Aksine kul hakkını yaratandan başkası affedemez mesela..Yaşamdan nasıl tat alınır mı yapacağız, yaşam sevinci mi amaçlayacağız öbür dünyacılıkla yaşamı zehir mi edeceğiz Yaşam sevinci için mücadele eden Neslihan kızımızın mücadelesine laf demeye getirenlerin nasıl kendi şahsi hayatlarında sağlıkları için ne paralar harcadıklarına, neler yaptıklarına dikkat çekeriz. Tespitlerini çok sevdiğim Nevzat Tarhanın vermek istediği mesajı Neslihan üzerinden vermesi bencede yanlış oldu. Sekülerizmi eleştirmek isterse direkt olarak eleştirmeliydi. Sonuç olarak “Karl marx o sakalı boşuna bırakmamış” düşüncesine isetmeden destek  ..
--------------la rahate fiddünya derler ki alttaki sıkıntıları kabul etsinler. Ki üsttekiler rahat etsin adaletsiz davrandığında bile rahat rahat halka kabullendirebilsinler.
ARAPLAŞMAYI DİN SANMA..konusunu sonra yaz..

--------------------------------------------------------------

(Biz bu işi hep ahkam yani hükümler üzerinden tartışırız. El kesme felan filan..Artık gına geldi. Oysa ben size çok çarpıcı bir örnek vereceğim ve burada bitirecem bu işi..En değişmez denilen şey ne olaki dinde Kuranda sünnilikte islamda? Bence Allah tasavvuru düşüncesi inancı..O kadar açık seçik ki bir tane, arşı kürsi ayetel kürsi..

 Vefat tarihi hicri 241 de olan Ahmet İbn-i Hanbel selefiyenin kült kişiliğidir. Etrafında gene kült kişiler vardır. Ebu sait osman DÂRİMÎ, İmam BUHARİ, bazı konularda aynı olmmasa da hanefi,  vb. bunlarda aynı selefi ve hatta sünniliğin baba kurucuları. Ve bunların diğer adıda nedir biliyor musunuz? EHLİ SÜNNETİ HÂSSA. Yani özel, has, çekirdek ehli sünnet..Sünniliğin Kurucu babalarıdır. Bütün bu alimlerin yazdıkları eserlerin bir ortak adı var. er-RED ale'z-ZENÂDIKA ve'l-CEHMİYYE yani zındıklarla cehmiyelere reddiye, diğer bölümde “er-Red ʿale’l-Cehmiyye”. İBN EBÛ HÂTİM de var hocası EL KİNDİ de var. İbn Kayyım El-Cevziyye de var. Ahmed ibni hanbelinde var. Ebu said daribeyn, harraz, EBÛ SAÎD el-HARRÂZ de var. Var oğlu var.. Bunların kitaplarının temel konusu haberi sıfatlardır. Yani Kuranda Allahın eli, gelmesi, gitmesi, kürsüsü, nüzulü felan. Burada şu cümleyi iyi dinleyin arkadaşlar: “Her kim Allah göktedir demeyip, gökte olduğuna inanmayıp aksine her yerede hâzır ve nâzırdır derse KÂFİR olur. Önce tövbeye davet edilir. Etmezse öldürülür. Müslüman mezarlığınada gömülmez.__İmza: Ahmed ibni hanbel”

Nerde? Ne diyeceğiz? Her yerde hazır nazır yani Allah her yerdedir demeyeceğiz. Gökte diyeceğiz. Niye? 80 SEKSEN tane hadis var diyor. TEBAREKE de “e emintüm men fissemai” “Ayetel Kürsi” diyor. Sen neye dayanarak her yerde diyorsun diyor. Her yerde Allah olur mu? Diyor. Belliki Allah zihni Allahın mücessem yani cisimlenmiş bir varlık ile tanımlıyor. Putperestlikte böyle bir şey. Görecek tanrısını o algıya göre yorumluyor konuşuyor. Bir başka selefi âlim İbni Huzeyme’nin  Kitabu't tevhid  eserinde 750 hadis var. Bu hadislerin için de Allah cc. gülme şekilleri bile var. Tek tek parmakları bile sayılıyor. Bu vb. hadislerin hepsi Kütübü sitte hadisi hani “onları okuyan direkt peygamberle görüşmüş gibidir” denilen. İbni huzeyme buna kitabı tevhid diyor. Bir de “bu kitabı ben sahih gerçek en doğru bir Allah inanışı oluşturmak için yazdım. Bu hadis talebeleri mutezilenin eline düşmesin diye yazdım” diyor.

Aynı çizginin yani sünnilik çizgisinin diğer cenahı ya da ilerleyen yüzyılında Fahreddin Razi üç asır sonra ESASI TAKDİS i yazıyor ve diyor ki: “ibni huzeymenin ‘kitabı tevhid’  kitabı tevhid değil ‘kitabı şirktir’ diyor. Şimdi bakın: Aynı ehli sünnet çizgisinin iki aliminin üç asır önce tevhid dediği şey üç asır sonra “kitabı şirk” olarak algılanıyor. Şimdi Ahmed bin hanbel mezardan kalksa size sorsa: Sizin Allah düşünceniz nasıl? Tanrı tasavvurun ne? Allah Nerede? Derse sizin vereceğiniz cevap: “Her yerde” olacaktır. Ahmed bin hanbel de “Ne diyorsun oğlum, sen dinden çıktın” der. Mevzuyu bilmeden bize sorsanız biz de Ahmed bin hanbele “mücessime, müşebbihe, dinden çıkmış” diyeceğiz. Doğru mu?

E buyrun..EN TEMEL KONUMUZ, BİRİNCİ MADDEMİZ, TEVHİD yani Allah algımız bile şekil biçiminden nasıl bir dönüşüm geçirmiş görün. Tarih ve eserler mahaza burada. O yüzden biz bazen her şeyi fıkhı, akaidi, hadisi, namaz şeklini, kurbanı, vitri, vacibi, abdesti vb. her şeyi ben şimdi tanrıyla konuştum olay bu diyorlar ve bununla milleti dövüp dinsizleştiriyor, hatta dinsiz ilan edip yoldan çıktı diyorlar  vb. sadece halt ediyorlar.   

Tarihte bir kısa örnek daha: tarihte peygamber tasavvuru o kadar farklıdır ki; burda pekala günah işleyebilir derden hiç işlemeze gidebiliyor. Mesela Ebu bekir ibni Arabi der ki: “İsmet sıfatı yani peygamberlerdeki günah işlememe özellliği istihkak değildir. Yani hak ettiği için verilmez. Doğrudan peşinen daha doğmadan verilmiştir der. Hicri yüzlü yıllarda biri kırk sene yani peygamberlik gelinceye kadar müşrikti diyor.  Öbürü düpedüz melek yapıyor. İsmet sıfatını ekliyor. 400 dörtyüz senede ki açı farkına bakar mısınız?. Aynı şekilde Zeyd ve Zeynep evlilik yorumları tefsirlerde de ne kadar farklı. Muta nikahı peygamber devrinde de uygulandı. Hz. Ömerin hz. Alinin kızını ümmü gülsümü alması, peygamberin aişeyi küçük yaşta alması. Vb. Ama bu din değil örftü. O dönemde hiçbir müşrik münafık kafir peygamberi bunlarla eleştirmemiştir. Onları normal görmüştür. Bu gün sapıklık görülür bu çocuk yaşta evlilik vb. .Bu çarpıcı örnekleri yazma nedeni bu fikirler söylenebilmiş eskilerde görün diye, bir de kültürel şeyleri din sanmayın diye.. )

Din ve mezhep diye inandığınız şeylerin %99'u başka insanların size söyledikleri şeylerdir ya da yorumlarıdır. 

Bu gerçek yüzümüze vurulduğu anda iliklerimize kadar titrer ve ürkeriz. Ben bu tespitle çok etkilendim. Çünkü atalarının dinine inanmayı ciddi anlamda hor gören ve buna bizi uyaran bir kitap üzerine konuşuruz. İslam hakkında konuşurken istemiyor ki atalarının dinine uyanlar diye aşağıladığı bir grup var. Uyardığı bir grup var o gruba düşmem hayatla öğrenmek kendi deneyimimizle sorgulamak ve kendi bağladığımızda çalışmak zorundayız. Kendimize baktığımız anda her şeyi biliriz. O yüzden kendini bilen Rabbini bilir denilmiştir. İnsanın kendisi ile uğraşması şarttır. En önemli başlangıç ve en önemli bitiş noktasıdır bu. Dinin büyük ölçüde gelenek oluşunun uyarılışıdır bu..

Nasıl ki bizim anayasamızda olmaz ki. Olmaz ilk 4 maddemiz var. Yani değiştirilemez. Değiştirilmesi teklif bile edilemez maddeler gibi. Dinin de olmazsa olmaz maddeleri bile insan eliyle insan yorumunun eseri olarak eklenmiştir. Bu nedenle her türlü bir yaşantınızda Bu da dini tutumlarda işte abdesti böyle demedi. Namazı böyle demedi diye kimse kimseyi dinden imandan çıkartmasın.

Kendi dini yorumunu dayak gibi soba gibi millete göstermesi yanlıştır. Zaten tarihte siyasi güçler ve bazı islam devletlerinin o mezhep görüşünü desteklemesi belkide siyasi güçlerin işine gelmesiyle Haspel kader bir mezhebin yorumlarını geleneğini bu şekilde kullanmasın..bla bla..ve neyse..

Aşağıda evrenin yaratıcısı Rabbimiz için güzeel  bir bakış açısını alıyorum. Hani insan yorumudur dediğimiz. Ben Mevlayı her şeyde görüyorum. Fakat bugün yarı şizofren, bipolar bir tanrı yorumunu kabul edemiyorum. Yani bir taraftan Allahın rahmeti anne şefkati onun yanında bir lema ışıkcık gibidir diyor, bir yandan da bir vakit mi kılmadın senin sonsuz yada binlerce yıldır yakarım diyor. Vb. gibi..ama aşağıdaki yorum harika bence..Aslında şunuda ekleyeyim tarih boyunca bütün dini ve mezhebi yorumlara hatta o dinin ve mezhebin içindeki yüzseksenderece farklı görüşleri görünce sonuç olarak diyebilirim ki “DİLİN KEMİĞİ OLMADIĞI GİBİ DİNİN DE KEMİĞİ YOK” insan yorumu..

_____________

Einstein'ın ABD üniversitelerinde konferans verdiğinde öğrencilerin ona sık sık sordukları soru:

-Tanrı'ya inanmıyor musun?...

Einstein hep şu cevabı verirdi:

“Spinoza'nın tanrısına inanıyorum”.

Spinoza'yı okumayan kişi aynı yerde kalır...

Şöyle özetleyebiliriz:

Baruch de Spinoza, 17. yüzyıl felsefesinin üç büyük "Rasyonalist"inden biri olarak kabul edilir, Fransız Descartes ile birlikte.

*Spinoza'nın tanrısı ya da doğasına göre

Tanrı şöyle derdi:

Dua etmeyi ve boşuna göğsüne yumruk atmayı bırak!

Yapmanı istediğim tek şey, dünyaya çıkıp hayatının tadını çıkarmandır.

Eğlenmeni, şarkı söylemeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı istiyorum..

Kendi inşa ettiğin tapınaklara gitmeyi de bırak. Oraların benim evim olduğunu söylüyorsun !

Benim evim dağlarda, ormanlarda, nehirlerde, göllerde, plajlarda ve senin kalbindedir..

Sefil hayatın için beni suçlamayı bırak;

çünkü ben sana hiçbir zaman yanlış bir şey olduğunu ya da günahkar olduğunu ya da cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim!

O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama..

Benimle hiçbir ilgisi olmayan ve anlamadığın halde sözde kutsal yazıları okumayı da bırak;

Gün doğumunda, bir manzarada, arkadaşlarının dostluğunda, küçük bir çocuğun gözlerinde beni okuyamıyorsan, henüz yazının bilinmediği devirlerde benim adıma yazıldığı iddia edilen hiçbir kitapta beni bulamazsın !

Bana güven, ama önce kendine güven ve herşeyi benden istemeyi bırak;

Bana işimi nasıl yapacağımı sen mi söyleyeceksin?

Benden korkmayı da bırak; Çünkü ben öcü değilim ve seni yargılamıyorum, seni eleştirmiyorum, sana sinirlenmiyor, seni rahatsız etmiyorum, asla seni cezalandırmıyorum. Beni sadece sevmen yeterlidir..

Benden özür dilemeyi de bırak;

çünkü affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yarattıysam... Seni özgür iradenle donattım. Sana verdiğim akıl ve iradeni kullanarak yaşıyorsan seni nasıl suçlayabilirim?

Seni sen olduğun için nasıl cezalandırabilirim?

Bir yaratıcı bunu nasıl yapabilir?

Her türlü emirleri unut, her türlü yasayı unut; bunlar seni manipüle etmek için, seni kontrol etmek için, senin suçluluk hissetmeni isteyenlerin kurgusudur. Bunlara inanma, sadece kendi aklını kullan..

Kendine saygı göster ve kendin için istemediğin şeyi başkalarına da yapma. Senden tek istediğim hayatına dikkat etmen. Çünkü bu hayat ne bir test, ne bir basamak, ne bir adım, ne bir prova ne de cennete giden bir yoldur....

Ben seni tamamen özgür kıldım;

Ödül yok, ceza yok, günahlar yok, erdem yok, kimse skor taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor.

SADECE SEVGİ VAR..!!!

Ancak hayatında bir cennet veya cehennem yaratmak için kesinlikle özgürsün.!!

Bu hayattan sonra bir ne olup olmadığını söyleyemem, ama sana bir tavsiye verebilirim ; Bu hayattan sonra bir şey yokmuş gibi yaşa. Düşün ki bu hayat senin zevk alman, sevmen ve var olman için vardır, yani hiçbir şey yoksa, sana verdiğim bu yaşama fırsatından zevk almış olacaksın. Ama eğer bir şey varsa, orada da sana iyi mi kötü mü diye sormayacağım.. Sana soracağım tek şey, beğendin mi? Eğlendin mi? En çok neyi beğendin? Yaşamında ne öğrendin ve hangi güzel işleri yaptın olacaktır..

Bana inanmayı bırak; inanmak tahmin etmek, hayal etmektir. Bana inanmanı istemiyorum, beni kendinde hissetmeni istiyorum. Beni sevmen yeterli..

Övülmekten sıkıldım, teşekkür edilmekten bıktım. Minnettarlık hissediyor musun? Bunu kendine, sağlığına, ilişkilerine ve dünyaya göz kulak olarak ifade et. İzlendiğini mi hissediyorsun?... Neşeni ifade et! Beni övmenin doğru yolları bunlardır..

İşleri zorlaştırmayı bırak ve benim hakkımda birilerinin öğrettiklerini papağan gibi tekrarlamaktan vazgeç..

Emin olabileceğin tek şey burada olduğun, ve yaşadığındır..Nitekim bu dünya harikalarla doludur.. Etrafına baktığında beni görecek ve hissedeceksin.. Neden daha fazla mucizeye ihtiyacın var ki?

Beni dışarıda ararsan bulamazsın.

Beni sadece kendi içinde bulursun.___SPİNOZA

______________________________________

 

(Buraya bir paragraf başı olarak ehli sünnet ve cemaatin özelliklerini yazan yine Sünniliğin kurucu babalarının eserlerinde dünya yuvarlak diyenleride kafir olarak yazdıklarını ekleyeceğim. Bu o zatları aşağılamak eleştirmek için değildir. Aksine onlar benim çok saygı duyduğum düşünürler ve Müslüman alimlerimdir. Fakat yazma nedeni hani benim gibi düşünmezsen dinden çıktı diyenlere yanlış yaptıklarını anlatmak içindir. Neyse konuya girecek olursa başta Fahrettin razi dünyanın düz olduğunu eserinde ispatlamaktadır. Bu da dini bilimle karıştırıncaki tehlikeyi gösteriyor. Bir de duramıyorum illa insanları mürted ilan etmem lazım diyenlere bir örnek olsun diye yazıyorum. Çünkü bugün mürted deyip insanları dinden çıktı diye bakanlar ya da farklı düşünüyor diye mürted ilan edenlerin hepsi dünya yuvarlak “deve kuşu benzetmesi__ki o da son yüzyılda o kelimeye o anlamı verdiler.” Diyorlar. Bu da eski dönemlere göre kendilerini mürted ve kafir yapıyor bence komikJ Sonra bilim yeni bir teori attığında Kuranı Kerimi ona uydurmak için yorumlarsınız. Bence Kuranı Azimüşşana böyle işkence etmenin bir anlamı yoktur. Adam Zülfikar ayetine öyle işkence ediyor ki işkence etmeyinJ … Neyse bu yazı sonra tamamlanacak..)

_______________buradan aşağıya fatih hocamızla konuştuğumuz ve yazıştığımız konuyu yaz : “Birde yeni dikkatimi çeken bir ayet göndereyim” __ “Şüphesiz Kur'ân, çok şerefli bir elçinin sözüdür. HAKKA SURESİ 40. AYET”

__ “ne demek bu? yani muhammedin sözleri olduğunu ayet söylüyor gibi..”

__ “Zaten bir çok İslam alimi kuran ilham vb. diyor.. Lafiz insandan diyor hatta bu daha fatiha ve eliflam mimle yani ikinci ağız konuşmasıyla başlıyor. Örneğin İçinde sızlanma var dert yanma var insan gibi hissettiren konuşmalar var beddua etmek var halbuki aciz insan beddua eder tanrı beddua etmez. zaten ikide bir andolsun andolsun. yahu sen yaratıcıysan zaten kime kendini ispat etmek zorundasın,  kuranda mevsim yok kutup yok bazı hayvanlar yok çünkü elçinin ve o kültürün dünyası o kadar, ya da sümerlerden beri bilinenler vb. ayrıca zaten kurana vb. bakınca o uzaydaki orion yıldızlardaki aldığn tadı ya da bir çiçekten atomdan, böcekten vb. aldığın tadı alamıyorsun.

___Din ise iyice insan eline ve yorumuna bıraılmasıyla işkence haline ve kıl tüy dini olmuş 🙂 başkada bir şey yok. ben tanrıyı her şeyde görüyorum zaten istersem. bu şerefsizler araya gölge etmesin yeter. Bir de utanmadan ruhban sınıfı bizde yok derler ama maşallah tanrı ile görüşdüm sizi dinden attım derler. Bu ne çelişkidir ya. Her türlü çelişkiyi yaparlar bir de hiç yokmuş gibi davranırlar. Her türlü yalanı atarlar bir de hiç yalan yokmuş gibi yaparlar. Hanefi Buhari vb. birbirini yer ama hiç yemiyormuş gibi yalan atarlar. Kadınla konuşmak haram diye yalan atarlar takva diye..Buharide yani altı kitap olan sahihlerde ve sünenlerde uydurma yoktur hatta onları okuyan peygamberle görüşmüş gibidir. Diye anlatırlar. Kadının oturduğu yere oturulmaz diye yalan atarlar yani dini yalan üzerine kurarlar ve sonrasında hiç yalan yokmuş gibi yuttururlar. Unutmayın bir yalann söyleyen her türlü yalan söyler. Bu yalanlarla insanların hayatını zehir edip hasta edip helali haram edip ne kadar dindar olurlarsa hayatı işkence haline getirirler. Hayatı dinle işkence haline getirirler..Bu nedenle bu tiplerle sosyal mesafenizi koruyun. abi uzattım saygılarımla Birde Tekvir süresi 19. Ayet 'Şüphe yok ki Kur'an, büyük bir elçinin sözüdür'.. Abi parantez içi olmadan bir arap çevirmene sorunca bunun gibi dolu ayet var Kuranda.. Hatta Google de meal sitelerine bakın ca bile diyanet vb. Hariç böyle meal verenler de var. Arapça bilen bir ilahiyatçı ya sordum. Şüphe yok ki Kur'an, büyük bir elçinin sözüdür. Şeklinde çevirdi her iki ayetide.. Ayrıca kuran kendini yerel diye tanımlıyor o yüzden kutup vb. Meseleler de yok. Ama bizimkiler evrensel diye diretiyor. Sanki baştan Tükürdüklerini bir daha yalayamiyor gibiler yani bence.. Abi bence organizasyon bu insanların bize anlattığı gibi değil de spinoza tanrısı gibidir gerisini insanlar eklemiş. Yani dinin yüzde doksan dokuzu tamamen insan yorumu. Kuran her tarafa çekilebiliyor. Kuranla insanın kellesini de alırsın sonsuz yaşatırsın. Yani kurana insanlar her şeyi söyletiyor. Mezhep diye hatta garip insanın osurmasının abdesti bozmayacağını söyleyen ki bence de mantıklı sünni mezhepleri olduğu gibi.. yine Sünniliğin bir mezhebinde abdesti kan bozmazken bir mezhepte bozuyor ya da kadın dokunması bozuyor gibi insan yorumundan başka bir şey değil. Bazende kendilerini haklı çıkartmak için edillei şeriye denilen uydurmalar yapmışlar gibi gözüküyor. Ve bu insan yorumlarıyla din işkence haline getirenlerde çok olmuş. Yaratanı kadın düşmanı yapmışlar mesela. Konuşmak günah, oturduğu yere bile oturmak günah vb. halbuki Kuranda hz. Lut ve hz. İbrahimin vb. eşleri gelen yabancılarla yemek yiyor ve o sofralarda kahkahalarla gülüyor. Hani çocuğunuz olacak müjdesine gülmesivb..Neyse konuya dönelim. işte din gelenek ve insanla birlikte olan bir gelenek abi ilham gibi insanlara tanrı kendini bildirmiş olabilir. sümerlerde de var dediğin gibi hatta namaz vb. tabletlerde . ben tanrıya inanıyorum ama bütün dinlerin de uydurma olduğuna inanıyorum. abi görüşmek üzere ben

çıkyorum:)”

-------------------------------------------------------------

Sünnilikte her türlü çelişki olur ama hiç olmamış gibi davranılır. Örneğin buhari ve imamı azam birbirini yer hatta buhari imamı azam için her şeyi der, kafir ilan eder ama sünnilik her ikisini birleştirir.

(İmamı Âzam, Ehlisünnet’in dokunulmaz ilan ettiği Buharî (ölm. 256/869) tarafından da ağır bir biçimde eleştirilmekte ve güvenilmez adam ilan edilmektedir. (bk. Buharî; Kitabu’z-Zuafa, ilgili mad.; İbn Abdi’l Berr; el-İntika’, anılan yer)

 

Aynı Buharî, et-Târîhu’l-Kebîr adlı eserinde, İmamı Âzam’ı, ‘İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu’ olarak nitelemektedir.

 

Bu itham kervanında, Sünnilik’in, bazı büyük isimleri yanında Şiî inancının bazı büyük isimleri de vardır. Buharî, onun çağdaşı olan Ebu Hâtim er-Râzî (ölm. 277/890) gibi ünlüler yanında, itikadî mezhep imamlarından biri olan ve bugün baş tacı edilen Ebul Hasan el-Eş’arî (ölm. 324/935. Maqaalâtü’l-İslamiyyîn, Mürcie bahsi) birinci gruba, Şiî düşüncenin ünlü isimlerinden el-Küleynî (ölm. 329/940) ile Nevbahtî (311/924) ikinci gruba örnektir.

Dahası var:

 

Hadis alanında Şiîlerin Buharîsi sayılan Küleynî, ünlü eseri el-Kâfî’de İmamı Âzam’a lanet okuyor. Sebebi, İmamı Âzam’ın, Hz. Peygamber dışında eleştiri üstü insan kabul etmemesidir. (Küleynî, el-Kâfî, Usûl kısmı, 1/57-58)

 

Anlaşılan o ki, mesele, her türden dincilik saltanatının putlaştırdığı kişilere dokunup dokunmamak meselesidir. Putlaştırılan kişilere dokunursanız, zulüm ve hakaretten kurtulmanız söz konusu değildir.

 

Ünlü 6 hadis kitabından birinin sahibi olan Neseî (ölm. 303/915) de İmamı Âzam’ı hadiste ‘güvenilmez’ ilan etmektedir. (bk. Neseî, Kitabu’z-Zuafa ve’l-Metrûkîn, ilgili md.)

Zaten islam tarihi de bir dönemin ınkılap tarihi gibidir. Neymiş taşlara derilere yazıldı eeeee şimdi yaz kaç kamyon…..Kuranın hiç değiştirilmediğine dair konuya kısaca girelim. Öncelikle piyasada peygamber dönemine ait olan Mervan Kuranı yok..Halife döneminde toplanma olayından sonrasında yakılmış yok edilmiş. Sonra yine Sünniliğin temel ve esas kaynağında olan iddialardan bazılarına bakalım.

 

Abdullah ibni Mesud nas felak ve fatiha surelerinin Kurandan olmadığını söylemektedir. Irak ve kufede Abdullah ibni mesudun kuranı yaygındı. Hiçri 320 lere kadar hatta imamı azama kadar meşhurdu. Yani 111 surelik Kuranı meşhurdu. Mutezile deki Kuran ise tebbet suresini reddediyorlar ve kurandan saymıyorlardı. Havaric yani hariciler yusuf suresini saymıyorlar. Reşat halife ise 19 sebebiyle tevbenin son iki ayetini atıyor. Suyuti ahzap suresi ayet sayısı 200 dü veya bakara suresinden daha uzundu diyor. Ancak şu anda ahzap suresinde sadece 73 ayet var. Bunu imam suyuti söylüyor. Yani bu şu Suyuti ye göre şu demektir. Ahzap suresinin üçte ikisi yoktur ya da kaybolmuştur. Suyuti başka örneklerde veriyor. Suyuti bazı ayetlerin kaybolduğuna da değiniyor. Hz. Ömerin oğlu şunu söylüyor: hiç kimse demesin ben kuranın hepsini almışım. Desinki Kuranı kerimin çoğusu gitmiştir. İmkan dahilinde ne varsa onu almışız desin diyor. Yani kuranın çoğu kaybolmuştur diyor. Bir de malik bin enes ise tevbe suresinde besmele kaybolunca onunla birlikte kaybolan bir çok ayette vardır. Bazılarıda tevbe suresinin 4 te üçü gitmiştir. Dörtte biri kalmıştır. Malik bin enes gibi diyorlar. Malik bin enes te aynı şeyi diyor. İbni Kâb ise kuranı kerime iki sure ekliyor. Vitir namazında okunan “iyya kenağbudu ve inna nestainüke” dualarını da ayetten sayanlardan birkaç isim veriyorum: Ebu  musa el aşeri, enes bin malik, ibni ibrahim, Süfyanı Sevri, hasan el basri, Celaleddni Suyuti vb. oysa elimizdeki kuranda sure olarak yok. Hatta şunuda inanmayanlar için belirtelim yani bakmaları için Celalettin i SUYUTİ tefsinin sonuna bu vitir de okunulan duaları yani “KUNUT DULARINI” sure olarak yazmış ve tefsir etmiştir. Eğer biz bu kabul edilen yani ehli sünnet ve cemaatin kabul ettiği sünniliğin temelleri olan zatların idialarına bakarsak bile Kuranın bugünkünden beya belki katkat kalın bir kitap olduğunu ve en azından çelişkilerini göreriz. Mesaj değişmemiştir ayetinin ya da zikr değişmemiştir ayetinin aynısı incilde ve tevratta da vardır. Belki kast edilen bir zikrin ya da mesajın olmasıdır bizim anladığımız manada mushak yani iki tarafı kartonla belirlemiş anlamınada gelmeyebilir. Ehli sünnet ve cemaate göre zaten kuranın yarısı kaybolmuştur. Ehli şia ya bir bakalım: şiilerin kaynakları ise Kuranın yarısı gitmemiş Üç te ikisi gitmiş diyor. Mesela islamın güveni lakaplı kilini yani şii alimi “muhakkakki cebrailin muhammede getirdiği ayet sayısı 17.000 on yedi bin ayettir.” Oysa şimdiki elimizdeki Kuran 6232 ayettir. Hz. Fatımanın kuranı hakkında Kilini şunu diyor: “hz. Fatımanın yanındaki Kuranı kerim şizin elinizdekinin üç katıdır. Ve hiç harfi bile elinizdeki Kurana benzemiyor.” Yine en meşhur şii alimlerinde Keşani ise sâfi tefsirinde şunu diyor: “ bizim elimizdeki Kuran tamam değildir eksiktir. Değiştirilmiş, tahrif edilmiş ayetler doludur. Çoğu ayet ve sureler atılmıştır. Özellikle ehli beytten ve Hz. Aliden bahseden ayetler..Kuranın sıralanması bile Allah ve elçişinin istediği şekilde sıralanmamıştır ve tertip edilmemiştir yani düzenlenmemiştir.” Tabi şunuda söylemek gerek şiiler hz. Alinin isminin silinmesinden hz. Osmanı suçluyorlar. Zaten şu an şiilerin Kuranındaki iki sure ehli sünnet ve cemaatin Kuranında yoktur. Bunlar “Vilayet suresi, nureym suresi” bu surelere internetten bakabilirsiniz. Şiilerin eski nüshalı kuranında da bulabilirsiniz. Google yazdığnızda “vilayet ve nureyn suresini” görebilirsiniz. Eğer arapça da biliyorsanız. Bu kaybolan Kuran parçaları kuranın konularının kopukluğuna da sebebiyet vermiştir. Kırık bir heykelin bazı parçaları yoksa o heykel noksan kalır tam olmaz . sen ne kadar çabalasan bile..bu nedenle bazı özellikle uzun surelerdeki kopukluk vb. olabilmesi konudan konuya makul bir neden olmaksızın atlaması vb. buradan olabilir. Bu kopukluğu bazen sadece bir ayette bile görebilirsiniz örn1: NİSA 3. “Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” Bu ayette yetim ile evlenmenin ne alakası olabilir. Yetimler ile dört kişilik evlilik arasında irtibat yok. Örn2:” MAİDE 1: Ey İnananlar! Akidleri yerine getirin. İhramda iken avlanmayı helal görmeksizin, size bildirilecek olanlar dışında, hayvanlar helal kılındı; Allah dilediği hükmü verir.” Akidler yani sözleşmeleri yerine getirin ile helal getirilen hayvanlar arasında ki kopukluk, bağımsız, bambaşka konu oluşları.  .vb.. Şeyh Mustafa Raşit “kaybolan ayetler adlı makalesinin son sözü: hz. Osman ve mushafı diye bilinen elimizdeki Kuran, hz. Osmanın topladığı ve istediği Kuranı Kerimdir. Hz. Osman başka tüm Kuranları da yakmıştır. Mesela Abdullah ibni mesudun Kuranını ya da mushafını toplatıp yaktırmış ve yasaklatmıştır. Aynı şekilde ibni Abbasınkinide..hz. aişeninki ni de ve diğerlerinide yok ettirmiştir. O dönemde bu nedenle başta hz. Aişe olmak üzere hz. Osmana kafir vb. demişler cepheleşmeyi başlatmışlar, katlini yani öldürülmesini talep etmişlerdir yani istemişlerdir. Ayrıca öldürüldükten sonra Müslüman kabristanına bile defnettirmemişlerdir. Hz. Osman Yahudi kabristanına gömülmüştür. Bunu yani bu durumları Allaha ve insanlığa karşı dürüstçe kaynaklarıyla bildirmemiz lazım. İslam tarihinde yaşananlar nedeniyle kim ki Kuran değiştirilmemiştir bir harfi bile diyorsa o cahildir, Allaha iftira ediyordur, bence bu da küfrün yani gerçekleri örtmenin ta kendisidir___Şeyh Mustafa Raşit”  islam kaynakları yani sünni ler de dahil islam tarihinde hz. Osmanın öldürülme nedenini kuran tahrif etmesi olduğunu destekler ve söyler. Hz. Osmanı öldürmeden hz. Ebu bekirin oğlu hz. Osmana bağırrak “sen kuranı değiştirdin, tahrif ettin” vb. demiştir. Neyse konuyu burada bitireyim.. “biz indirdik biz koruyacağız” ayetinn manası farklı olabilir açık olan bir şey ise Kuranla oynandığıdır, tahrife uğradığıdır.  Nasih mensuh olayıyla Kurandaki değişimleri de düşünübiliriz. Bakara 106: “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” Maide 5 “Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyle kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” Dininizi tamamladım dediği ayet bile leş konusundan, domuz etinin durumundan “dininizi tamamladım” konusunu birleştirmesi bile bir kopukluk..neyse sonra bu konuyu toparlarım..Bakara da alakasız yerde “evlerinize arkadan girmeyin konusuna” atlaması koplamaları vb.  Ayrıca sakın hz. Osmana da kızmayın. Çünkü belki işler öyle karıştıki şiddet söylemleri şimdiki hadis gibi uydurmalar yakışmayan uydurmalar ayet diye önüne geldi o da yani hz. Osman ve heyetide çıkardı.Bu ara bu heyet neye göre Kuranı sıraladı o da bilinmezlik ve tartışma konusu. Uydurma açıklamaları buraya yazmayacağım sonra yazarım. Kurandaki hitap problemini de sonra yazarım. Sanki bir insan dillendiriyor beddua ediyor şikayet ediyor. Halbuki bu işi kudreti yeten yapmaz aciz insan yapar. Bu da acaba ilk dönem bazı islam alimlerinin dediği gibi: vahy yani zikr peygambere geldi o dillendir di mi vb. yine bazı islam alimleri daha evrensel köleciliğe karşı vb. nedenlerle Mekke dönemi esas Medine dönemi mensuh hükmü kalkıktırda demişlerdir. Çünkü kölecilik, cariyecilik vb. medine döneminde dönmüş vb. Neyse sonra girerim bu konuya.. Ayrıca hz. Aişenin keçi yediğinin söylediği ayette “hatta biz onunla namaz kılardık vb. denilen ayetlerde sünni kaynaklarından bakıla bilinir..yani recm ayeti ile emzirme ayetide “ben bunu kuranda görmedim” diyen hz. Aişe. En acısıda bu ayetlerin hala uygulanması keçi yemesine rağmen. vb…özetle değişmeyen mesaj ya da zikirden maksat bizim Mushaf olmaya bilir… tabi burada belkide bu kopukluklarında etkisiyle şimdiki Mushaf taki 11 kısımdan oluşan hataları bahsetmeyeceğim bile bunun için Kuranı bir Fransızca, almanca vb. dillere çeviren ARAP ve arapça üstadı olan prof #SamiAldeep #KurandaDilgisi #KuranİmlaHataları kitabına bak: (11 kısım 1. Gizli belirsiz anlaşılmaz yani mübhem kelimeler 2. İmla hataları 3. Dilbilgisi ve kıraat, nüsha ve yazılış yani kuranı yazanların hataları 4. Kelimelerin manası dışında kullanılışı 5. Hitap hataları ve kusurlu sıralanışı, kusurlu tertip edilişi 6. Nahl ve sarf hataları 7. Kuranı kerimdeki metin çelişkileri 8. Dağınıklık aşırı tekrar, boş ve gereksiz konuşmalar 9. Noksan eksik cümleler ve anlaşılmayan cümleler 10. Ayetlerin uzuvlarının bazen konularının birbirinden kopuklukları var. 11. Konular parça parça bir yerde değil toparlanamaz derecede kopuk ve belkide bu nedenle her tarafa çekilebiir. Bu ara böyle bir eleştiri yapılan islam dünyasında bu eleştiri ölüm nedenidir. Bu nedenlede kimse eleştiremez. Lafa gelince de barış diniyiz biz derler..ah ki ne ah..) ………bla bla

Yine Sami geleneklerinden olan RECM OLAYI yorumu: 7. Yy vb. eski dönemlerde Araplarda zina demek aslında keyfi yapılan bir şey demekti. Bizim anladığımız anlamda bir zina değildi. Yani modern anlamda bir zina anlamına gelmez. Bizdeki zina anlamı eşini başka bir kadınla ilişkiye girerek aldatma anlamına gelir.

Fakat araplardaki kültürde zaten çok eşlilik ikişer, üçer, dörder sayısız bir biçimde olmakla birlite ayrıca sayısız cariyeler ve nikah türleri olabilmektedir. Zaten gerçek Mekke bekke yani ipek yolu üzerindeki bugünkü Petra da ise cariye pazarı bulunmaktadır. Yani sayısız cariye de alabilmektedirler. Ayrıca En kötü ihtimalle Araplarda zaten Mute nikahı vb. saatlik, mevsimlik, günlük vb. nikahlar var. Ve bunlar islam öncesinde olduğu gibi islam sonrasında da aynen devam etmiştir. Ayrıca evlenmek ve boşanmak çok kolay. Hatta bir çok mezhepte iki kişi arasında yani şahit vb. anne baba rızası vb. olmadan bile teklif ve kabullle rahatlıkla gerçekleşebiliyor. Bu nikah isimlerini yazalım ki siz kısaca internetten araştırırsınız. İlmihaldeki bazı Nikah isimleri: MİSYAR(seyahat süresince geçerli olan nikah), MİSFAR(sefer ya da ticari sefer yani iş gezisi), MİSYAF(tatil süresince geçerli olan nikah), MUTE YA DA MUT’A(belirli bir süre, diğerlerinden daha kısa olan 1 saat ya da 1 gece vb. olan nikah) nikahları. Bu nikahlar islam sonrasında da devam etmiştir, serbest bırakılmıştır. Fakat muta nikahı dönem dönem yasaklamış hz. Ömer dönemi mesela, fakat sonrasında serbest bırakılmıştır. Cariyecilik ise her dönem serbesttir. Bugün bile bu nikahlar başta Mute olmak üzere islam dünyasında şia olsun sünni olsun vb. uygulanan bir çok ülke de vardır. Bununla ilgili Ayette de “ücretlerini ödeyin__NİSA 24” vb. denilen kısım atfı vardır.  7. yüz  yıl Arap yaşantısında bu nikah ve benzeri durumlar sebebiyle de herkes cinsel doyuma ulaşabiliyor. Olmadı. Köle satın alıyor ve bunlarla istedilleri gibi cnsel doyuma ulaşılabiliyor hatta cariye ödünç bile yani kullanmak için alabiliyorlar vb..Burada arap kültüründeki biz Türklere iğrenç gelen Mekke den medineye hicrette ENSARIN MUHACİRLERE “bunlar benim eşlerim içlerinden birini seç. Ben boşayayım sen al” kültürünüde hatırlatmak isterim. “ Zaten “evlenemiyorsanız mecbur kalırsanız elinizin altındaki cariyelerinizden istediğinizle evlenebilirsiniz ve onlarla yetinin__NİSA 3.” Ayeti de bu konumuza delildir. Bir kültürel hatırlatmada Hz. Zeydin eşi Hz. Zeynep validemizin evliliği konusunda arap müfessirlerin Kurtubi vb. “Birinin eşini peygamber beğenmişşse eşine düşen onu derhal boşayıp peygambere vermesidir” diye tefsir ederken 3. Yy. Türk olan Maturidi nin yorumuna(böyle bir şey imkansız, iftira, dinsizliktir vb. diyor) bakın. Yani kültür farklılığı..Araplarda teyze dayı amca çocuklarıyla evlenmek normai iken ayette izinli sayılırken uzak obalardan evlendirilen eski türklerde de normal sayılamaz. Tabi islam kültürüne geçince işler değişmiştir.  Neyse..

Araplarda O dönem için bütün bu nedenlerle yani Cinsel duyumuna kesinlikle sonuna kadar ulaşan insanların zinası demek başka bir şey demekti. İnsanların onuruyla oynamak demekti. Ve onların mantığıyla bu recm yani öldürülme nedeniydi ve bunu yapan haketmişte olurdu. Ama bizim Türk kültüründe yani anladığımız zina manası arap kültürü gibi değildir. zaten baştan naneyi yiyoruz, her halükarde tek eşliyizJ Ve bizde Türk oldukça başka eş şansı ihtimali yokJ Tek eş var başka kimseyle de Hatta onu bırak bu baştaki yüzyıllarda Osmanlıda bile görülen, kadın erkeği eşit sayan, kadın erkek ayırımı asla yapmayan Bektaşi vb. geleneği terkedince Halidiye vb. islam geleneği gelince kadınların konuşması da saçıda, seside her şeyide zina diye adlandırıldı. Sanki Allah kadın düşmanı göz zinası kıl tüy zinası vb. Zaten bu gelenek yani sonradan hakim olan halidiye geleneği dini kıl tüy dini haline de getirdi.  Allah böyle din yorumlu Müslüman Türk erkeğinin yardımcısı olsunJ. Bu geleneğe bıraksalar insanlar evlenme için eş bile göremezler teklif bile edilemez anayasa maddesi gibi bişey olur. Ha bir de kadını torbaya koyma ve Gazali deki gibi sosyal hayattan soyutlama yasaklama geleneği konusuna girmiyorum bile..

Aslında müslüman dünyasında araplar bu evlilik noktasında evlenmede boşanmada hiristiyanlığın protestan vb. kolu gibiyken Türkler avrupanın katoliği gibi olmuşlardır.:) bla bla..

(Buradaki sorun şununla ilgili.. Tarihsel süreçte de biz genellikle NAS ile ÖRFÜ birbirine karıştırıyoruz. NAS ile yasaklanan ile ÖRF ile yasaklanan sürekli aşırı birbirine karıştırılarak konuşuluyor. Başörtüsü fetvası da nasdan değil örfden gelen fetvalardır. Sonuçta MEcellleye bile girmiş : “Örfle tayin nasla tayin gibidir. Örf belirleyicidir taki örf değişene kadar.” Peki örf değişince fetva değişir mi?  Yine aynı usul kuralı  ile EVET değişir hatta değişmelidir. Biz örfü nas yani Allahtan vahiy sanıyyoruz işte sıkıntı burada..bu sıkıntı ve hatta kadın hakları sıkıntısı avrupada da aynı şekilde hatta daha garip martin luterde bile var. Olay dini değil aslında sosyolajik vb. vaka fetvaları zorlar o kadarJ Nasılki bizde Gazalinin kadın düşmanlığı olduğu gibi. .. Garipdir ki camiye bir dönem kadınlar erkekler gibi gider Cuma namazına katılırken sonraki çıkan yazılı Gazali tefsirlerine bakılarak örfü naslaştırarak kadın Cuma namazından bayram namazından, cenaze namazlarından kovulmuştur..bla bla..)parantez içi tamamlanacak sonradan

 

 

--------------------------------------------------------------

 

        PEKİ NEDEN BU KONUYA mayınlı tarla diyerek BİR SAYFA AÇIYORUM, din ile dindar ile bir alıp veremediğim mi var?: Elbette ki var:) Zaten o eleştirilerim girişlerden itibaren var. Dini her şeye maydanoz edip sayısız eklemelerle helali haram etmeleri başta olmak üzere dini huzur kaynağı iken işkence haline getirmeleri..Bu yolla zavallı masum dine de işkence etmeleri. Bir diğeri de bir müslüman olarak ve içine doğup büyüdüğüm kültür olarak, yakın olduğum İslam dünyasının bu yüzyıllardaki problemine kafa yorup çözüm arıyorum.  Neden Mevlamızın bu dünyayı hiç bir müslüman gruba ya da müslümanlara bırakmadığının hikmetini sorguluyorum. Ayrıca ve Fakat bugün İslam dünyasındaki ölümlerin yüzde doksan beşinden fazla yüzde doksan sekiz diyen araştırmalarda hep müslüman müslümanı kafir ilan ederek öldürüyor. Nasıl ki avrupada mezhep savaşları yüzyıl savaşları, otuz yıl savaşları vb. yaşanmış..Yani rönesans, reform, aydınlanma çağı vb..Sonra laiklik, hukuk, eşitlik, adalet vb. evrensel değerlerle olayı çözmüşler.  Biz de de bu rönesans reform hareketini Mustafa Kemal Atatürk tek başına gerçekleştirmiş. Yoksa bizde resim günah, müzik günah vb. durumdaydı. 

        Bende bu birbirini dinden çıkararak yapılan öldürme meselesine ve bunu ilmen durdurma mantığına kafa yorup, nedenini bulmaya ve çözüm aramaya emek sarf ediyorum. Girişlere girmeden önce son olarak araştırmacı yazar Taha AKYOL'un Hürriyet gazetesindeki şu yazısından bir kısmını alıyorum. isterseniz bir göz atın.

(CUMHURBAŞKANI Erdoğan, bayram namazından sonra yaptığı açıklamada, “Allahu ekber diyerek insanların öldürülmesi” faciasına dikkat çekti.

Bu tablonun İslam’ın asli kimliğine uymadığını söyleyen Erdoğan’ın sözleri şöyle: “Öldüren Müslüman, öldürülen Müslüman! Böyle bir tabloyu yaşıyor ve Allahu ekber nidalarıyla insanların ölmesi ve öldürülmesi tahammül edilir, katlanılır bir şey değil ve bunun bizim dinimizde katiyen bir yeri de yok.”
Tarihte kalmış bu tür faciaların 21. asırda İslam dünyasında hâlâ devam ediyor olması, çok vahim bir sorundur.

SİYASET VE DİN

İslam tarihinde, Cemel ve Sıffin savaşlarında, hem de Peygamberimizin en güzide arkadaşları birbirini öldürdü. Aylarca devam eden bu savaşlarda “Müslümanlar tarafından öldürülen Müslümanların” sayısı 70 bin civarındadır! Hangisinin imanı zayıftı? Hiçbirinin! Onları çatıştıran, dinin siyasete alet edilmesiydi!
Yaklaşık bin yıl sonra Avrupa’daki mezhep savaşları... Tarihçi Holt, Fransa’da Din Savaşları, 1562-1629 adlı eserinde korkunç rakamlar verir:
Katoliklerden ve Protestanlardan 765.200 kadın ve erkek öldürülmüştü! 12.300 kadın ve kızın ırzına tecavüz edilmiş, 9 şehir ve 252 köy haritadan silinmişti. Yakılıp tahrip edilen ev sayısı 184.000’di. Hele Protestanlara uygulanan “Saint-Barthélemy Katliamı” yok mu, dehşet vericidir. (Mack P. Holt, The French Wars of Religion, 1562-1629, s. 190, 195.)
Orada da dini, millî ve siyasi hâkimiyet kavgasıydı bu kanlı bilançonun asli sebebi.


21. YÜZYILDA ORTAÇAĞ

Bu olaylara bakarak dini suçlamak da yanlıştır. Dünya savaşlarının, Hitler ve Stalin rejimlerinin milyonları katletmesi... Dinlerle hiçbir ilgisi yoktu. (bence din gibi sayılan milli vb. ideolojileri)
Bir genelleme yapmak gerekirse, hoşgörüsüzlük, bağnazlık, hukuk fikrinin ve hukuk kurumlarının bunları önleyecek kadar gelişmemiş olması gibi faktörlerden bahsedebiliriz.
İslam dünyasında Taliban, IŞİD, Boko Haram, Nusra gibi geniş tabanlı hareketler ortaya çıkıyorsa, sebep yine aynıdır: Hoşgörü yerine “tekfir”, yani farklılıkları kâfirlik sayan ve “Allahü ekber diyerek insan öldüren” bağnaz din anlayışı... Bu anlayışa bağlı siyasileşmiş cihat tutkusu...
Hukuk ve insan hakları fikrinin yer almadığı ortaçağdan kalma sosyal kültür... Zira bu örgütler yaptıkları her şeyi bağlamından koparsalar bile, eski fıkıh kitaplarından alıyorlar! )

 

Giriş1: BİR İNSANIN RABBİNİ TANIMA HUZURU VE KURAN OKUYARAK, İBADETLE ONU ANMA, ŞÜKÜR ETME NAMAZ KILMASI, NEREDEN GELEREK NEREYE GİTTİĞİNİ ANLAMANIN HUZURU ELBETTE PAHA BİÇİLEMEZ. EVET DİN ÖZÜNDE GÜZELDİR VE ZARURİ İHTİYAÇTIR. Bu yönüyle ya da bazı yönleriyle evrensel boyutları değerleri olduğu gibi başka bir yönüyle yerel boyutu da vardır. FAKAT NASIL Kİ BİR BIÇAK LA YEMEKTE YAPABİLİRSİNİZ İNSANDA ÖLDÜREBİLİRSİNİZ. O BIÇAK KÖTÜ NİYETLİ KİŞİNİN ELİNE GEÇİNCE ZARAR VERİYORSA DİNDE KÖTÜ İNSANIN ELİNE GEÇİNCE BAŞA BELA OLUYOR. O KÖTÜ NİYETLİLER KENDİLERİNE İNSANLARI, değişik yollarla DİNİ KULLANARAK İTAAT EDECEK KÖLE HALİNE GETİRİYOR. YOKSA RABBİMİZİ TANIMAK, İBADET ANMAK, VB. KALBİMİZİ, RUHUMUZU DOYURMASINA YÖNELİK YAZILAR DEĞİLDİR BURADAKİLER..O HALİS KUDSİ DİNE VE İBADETE HİÇ BİR ŞEKİLDE  LAFIMIZ SÖZÜMÜZ YOKTUR DESTEĞİMİZ VARDIR__SAKIN YANLIŞ ANLAŞILMASIN SADECE GERÇEKLER GÖRÜLSÜN, DİN YANLIŞ KULLANILMASIN DOĞRU KULLANILSIN İSTERİZ.

________________

Evet çok eklemeler olmuştur. Örneğin sünnet olmak. Dini mesele değildir.

ya da kandiller Dini bir konu değildir sonradan uydurulmuştur. Fatimi devletinin bize bırakmış olduğu bir adettir. Osmanlı'da bile 16. 17. Yüzyıldan sonra başlamıştır kutlamalar. Fakat bugün bu Örfi bir olay.

Size kandil simidi ikram eden bir insana Efendim kandil dinde yoktur de deyip kalp kırdıktan Sonra kandil de olsa ne olur olmasa ne olur?

Yani işin bu güzel kültürel boyutunu da destek verilebilir.

Kurban konusu Kur'an'da var mı yok mu mevzusu ile yapılabilir? Fakat yardımlaşma olarak kullanılabilir. Neyse....

________________

Giriş2: Dinsel ideolojiler gibi dinsiz ideolojilerde aynı şekildedir aslında bence ideolojilerde din gibidir. Herkesi aynı düşündüren, giydiren, onun sevdiği şarkıları, yemekleri ya da sevmediğini sevdirmeyen, sevdiğini sevdiren, düşmanını düşman dostunu dost saydıran.. Bütün ideolojiler iki yüzlüdür. Sahtekardır. Dolayısıyla kendini bu ideolojilere kaptıranlarda.. Çünkü söylediği ütopyadır ama hayatın gerçekleri başka şeyler yaptırır ve yaparlar:)

 

Dinci dinsiz ideolojiler ya da ideolojik kafalar Fikirle değil tehditle ideolojilerini haklı çıkarırlar. Ya da fikirle çürütemediklerinde tehdit ve korkutmakla ideolojilerini haklı çıkartırlar..

İnsanlar ikiye ayrılır. İyi insan kötü insan. İyi insanı kötü insan yapmak için gereken ise; dinci ya da dinsiz dogma ve ideolojilerdir. Bu dogma ve ideolojiler hiç şişede durduğu gibi durmaz:) İnsanları birbirlerine düşman eder. Sadece diğerlerinin hatalarını görür hale getirir asla kendilerinin hatalarını, cinayetlerini görmezler. O beyinlerini teslim ettikleri şahıslar ya da ideolojileri için o iyiler katil bile olabilirler.

Hatta bu anlatılanla ilgili bir olay yazmak istiyorum. Nazi üniforması içinde esir düşen askerleri kurşunla idam ediyorlarken birden bir askerin üniforması hasarlı olduğu için düşer. Hatta çıplak olarak kıçı görülür. Bunu gören onu vurmakla görevli olan insanlar "düşmanlık besledikleri üniforma" yok olduğu için, onun insan boyutunu kavrarlar ve onu vuramazlar. Komutan defaatla vurun emrine rağmen. Yani iyi insan o karşıya beslediği ideolojik takıntı kaybolunca işler düzeliyor..İşte aynen bu olay gibi insanları düşman görüp o iyi insanların öldürebilmeleri için ideoloji elbiselerini giymeleri yada karşı insana giydirmeleri gerek ancak. Ve bu yolla o iyiler de kötüleşmiş olur bla bla bla

______

Fanus balığını okyanusa bırakmışlar; fanus genişliğinde ve sınırında tur atmış, yaşamış:)

______

********

Bütün ideolojiler iki yüzlüdür. Sahtekârdır. Dolayısıyla kendini bu ideolojilere kaptıranlarda..
Söylediklerini sopa gibi sallayıp sadece adam dövmede, dışlamada kullanırken kendileri tam zıttını yaşarlar. Çünkü söylediği ütopyadır, yaptıkları söylediklerini yalanlar. Seni bana beni sana düşman ederek yaşarlar ve sadece karşıyı suçlayarak, görerek her haltı ederler. Bu çarkın içine girenler tarafgirlikle ve karşı düşmanlığıyla kendilerine, vatana, millete ettikleri zararları, çürütüşü, haltları, asıl sorunların üstünü kapatışlarını, adaletsizliği, kutuplaştırmayı, yıkışı göremezler.
Gemiyi ele geçirseler sadece kendi güvertelerine bakarlar. Binayı ele geçirdiklerinde sadece kendi kesiminin odasına bakarlar. Malesef bu yolla bütün bir geminin, binanın çürüyüp yok olduğunu ve ucunun kendilerine dokunacağını geç kalmadan göremezler .
En acısı bu gerçeğin farkına bile varmadan âciz oluşlarıdır. Ya da bu yolla... varolduklarını..yok ettiklerini..
Bu nedenle gelinen sonuçlarda hiç bir ideolojik kimse, zümre, sınıf vb. masum değildir. "Hep aynı aynı" şarkısından başka birşey değilsiniz..

 

********

Giriş3: Ayrıca bu bağnaz ideolojik kafalarla hiç bir şey tartışamazsınız. Dini bir konuyu tartışsanız hemen sizi dinsiz ilan eder ve işinizi bitiriverir. Ya da Atatürkçülüğü ya da 28 şubatta Atatürk, kemalizm, laiklik elden gidiyor denilerek boşaltılan bankaları tartışsanız hemen atatürk düşmanımısın der, doğu ve güneydoğuda diyarbakır cezaevlerinde 12 eylül ihtilalinden sonra yapılan zulümlerin pkk yi beslediği konusuna girseniz hemen "bu pkk söylemi" deyiverir ve size diyecek hiç bir şey bırakmaz vb. bla bla..Bunun için karl marx bir şeyi anlatırken "bu marxsizme ters" diyenlere ben marx sım marxist değilim demesi gibi oluyor her şey..Bir kemaliste ben atatürkün yanında savaşırım kurtuluş savaşında, fakat şapka kanununa katılmayabilirim diyemezsiniz..Ya da bir komünistle Çinde mao sonrasında sadece çatı altındaki toprağa ekimi serbest bıraktıklarında uçsuz bucaksız çin tarlalarına oranla büyük oranda ürün alınmış derseniz HEMEN şalterini indirir ve bir daha seni dinlemez. “Sen kapitalizmi savunuyorsun pis faşist” tepkisine uğrayabilirsiniz. Ya da toplumda tembeli var çalışkanı var derseniz, yada işi gereği az çalışanı ağır çalışanı derseniz..

Çünkü hür düşünemezler..Aynı şekilde mezhepçi bir sünni veya şia ile yani dinci dinsiz bütün ideolojilerle gerçek için tartıştığınızda hemen sizi etiket sahasına çeker sonrası bla bla bla:)

Mukallitlerle(taklitçiler) yani düşünceye değil otoriteye dayanarak işlem yapan zekâlarla, kişilerle  baş edilemez, gerçekler üzerinde konuşulamaz. İllaki otorite kabul ettiklerinden biriyle sizi aşağılar sen onun kadar mı bilecen vb. der. Yani duvara toslatır, olmadı tehditle bağırmak çağırmakla sizi susturur vb.___örneğin Kilise otoritesinin burunoyu yakması, Galileo yu asma girişimiyle susturması dünya dönüyor dediği için fikir değil otorite kararıydı bla bla..

İnsan sevmediği, kötü adam dediği kişiyi ya da baştan düşman diye şartlandığı kişiyi dinlemez. Ve bu nedenle öğretilerini öğrenmez onu düşman bilir. Freud, karl marx vb. lerine insanları kötü diye şartlandırıyorlar. İşte kepler iyi, buruno iyi, galilo iyi ama aynı dönem düşünürlerinden evrim teorisini savunan Darwin,  Freud ve karl marx kötü. Halbuki karl marx o mübarek sakalı boşuna koyvermemiş. Ya da Freud  ya da Darwin. Binlerce Ayetlerde “araştır gör bak yaratılış nasıl başladı”diyor ve bunu yapan araştırıp bakan Darwin. Ama bizimkiler adamın düşmanı.   bunun nedeni onları öğretilerini dinlemeden onlara karşı oluşturulmuş bağnazlık, şartlanmışlık, düşmanlıktır. En azından nötr olmaları lazım yeni birini anlayamaz bizim için ya da o kesim için o şartlı yaşlarında kaka adam da kötü adam Erol Taş bu adamlar. Dolayısıyla istediğiniz kadar en nadir zekalarından ön yargılarına mahkum edilen ve  öldürülen insanları nasıl anlayacaksınız?

            Bu tip karakterler bu önemli bilginleri gece gündüz insanlığın kötülüğüne çalışanlar olarak algılar. Hiç onlara düşünür olarak bakmaz. Tarihinde Türk düşmanı imiş zaten falan filan diye çıkarılan argüman otomatik olarak kendi inançlarıyla öğretilenler arasındaki çatlak gerginlik arasında büyüyorlar. Yani sert bir çatışma İnsanları hasta eder. O yüzden DİNDAR ya da İDEOLOJİK DOGMA BİLİNÇ HASTADIR..Bu tiplerle zarar görmemek için sosyal mesafenizi koruyun.   Dur hastadır Diyemem çok ağır bir İFADE olur derseniz ama önemli bir kısmı HASTADIR. Ya da ağır olmaması için hastalanmaya yatkındır diyebilirsiniz..  Şimdi ben bu yüzden sosyal mesafeyi korumadan bu tip insanlara ya da düşünürlere özellikle baş düşünürlerine hele şairlerine yaklaşmayı önermem. Zaten şairlerinde duygu hakim olduğundan akıl hakim oranı çok düşük olduğunda ideolojik şairlere aman ha dikkat edin derim.

 İnançlarını ya da ideolojilerini korumak konusunda süslenmiş bir bilinç çok sıradan sözleri bile anlama hakkından vazgeçmiş bir bilinç demektir. Bu dinci dinsiz ideolojilerin genç beyinlere genç dimağlara verdikleri verdiği en büyük zarar nedir diye sorsalar hakikaten anlamak konusunda Sahip olduğunuz insanın yeteneklerinden vazgeçmek Zorunda kalmaları ve  O yetenekleri Atıl duruma düşürüyorlar olmalarıdır. Bu nedenle ideolojik kafalı, dogmalara teslim kafalı dinci ya da dinsiz dogmalardan ideolojik kafalı insanlardan COVİD 19 VİRÜSÜ gibi  Sosyal mesafenizi koruyun. Bu insanlar Normal insan olamaz. Hiçbir DOGMA ideoloji tarafından ele geçirilmiş olan insanlar başka İnsanlara insan olduğu için laf atmaz. Sadece kendi ideolojisi ve davası için konuşur. Onun için yaşar ve bu sebepten dolayı çok tehlikeli insanlar olduğunu ne siz fark edersiniz  ne de kendileri fark eder.

Profesör oluyorsunuz bilim adamı oluyorsunuz ama insan inançlarını kolay yıkamaz. İnançlarıyla düşüncelerini birbirine kaynak da yapmak ister. O yüzden fırsat olursa konuşmak istedim Bilim le dini uzlaştırmaya çalışmanın iki tane gerekçesi olabilir.  Bana göre ya bilgi zayıflığı ikincisi sahtekar olacaksınız.  Şimdi bu iki dünya iki kutba da hakim olacaksınız ve sonra öyle bir abrakadabra yapacaksınız ki iki kutbu birleştireceksiniz. Yani bu bence imkansızdır. İkincisi  Türkiye'de şu anda bu ve benzeri durum bir çok yerde  Hristiyanlar dünyasında da  Amerika'da filan çok yaygın biliyorum. Yani sizde anlattıklarından palavra olduğunu bilirsiniz ama müşterisi o kadar çoktur ki…..

Akşam Peygamber Efendimizi o rüyamda gördüm diye konuşmanın yönünü bir değiştirin bakın ne oluyor Neyse…Tabiki yaratanı her şeyde görmek doğada bilimde vb. diğer insanlara dikte edip dini szorbalık yapmadan o ayrı bir konu. .. Sınıflandırmada bir ara kategori mi yapmak lazım ya da gerçekten böyle bir açık olabilir mi? O da olabilir.. Bi neyse daha

_________

SÜNNİLİK ŞİALIK IŞID HAKKINDA

Sünnilik ve şia vb. din yorumları dogmaları ne kadar ciddiye alınırsa hayatı cehenneme çeviren dünyada ne kadar uygularsan o kadar hem aile hayatını, hem devlet hayatını, hem şahsi hayatı cehenneme çeviren insanları barbarlara dönüştüren bir hale getirmişler. Bunda bir çok faktör etkili olmuştur. Korkutma yani mürted olursun dinden çıkarsın farklı düşünürsen inancı bunda çok büyük rol oynamaktadır. Hele bir de bununla gücün yetiyorsa elinde düzelt, vb. de işin girince kendi görüşlerini insanlara dikte eden işkence makinaları haline geliyorlar. Buna bir de 7. Yy. arap yaşam tarzını Allahın emri sanmayı da ekleyince en büyük facia ve işkence anlayışına sahip  Neyse..Sosyal hayattan bir örnek taşla öldürme diye bir ceza var öldürme bir insanı bir bireyi canlı bir insanı gömüyorsun toprağa yarısına kadar. Taşlayarak öldürüyorsun insanı korku yaratma kültüründen başka ne? Bunu yapan bir insan dünyanın en alçak en aşağı insanı.. Buna göz yumanlar da aynı şekilde..vb.

Cenabı Mevlamız bu dünyayı müslümanlara bırakmıyorsa bir bildiği vardır. Bir hikmeti vardır. Ki bence o hikmet müslümanların 7. Yy arap yaşamını din zannetmeleridir. Işıd gibi…

 

 

***

Girş 4 yani girişSON: İZM HAKKINDA: Bir şeyin sonuna izm gelecekse oradan kaçacaksınız. Çünkü bir fikri öldürmenin en kolay yolu onun peşine yılmaz savunucular takmaktır. O yılmaz savunucular İZM peşine takıldığı anda iş rayından çıkar. Dünyanın en parlak fikride olsa çok kısa bir zamanda onu toprağa gömüp radikalleştirebilirsiniz..Hiç bir şeye dair izm olmamalıdır. İnsana dair her fikir zamanında iyidir. Geliştirilmek zorundadır. İzm yaptığınız zaman onu tabulaştırırsınız. Orada sıkışırsınız. İnsan düşüncesini bir kalıba ve cendereye sokarsınız, özgür düşünceyi öldürürsünüz. Bu insanların kendisinde düşünme cesareti hissetmemesinden kaynaklanır. Halbuki DÜŞÜNMEK ve ARAŞTIRMAK her insanın görevidir. Mesela KURAN'DA bu görev bütün insanlara verilir. Sadece bilim adamlarına ve din adamlarına vb. değil. Dolayısıyla bir şeyin peşine takılmak kafa konforu sağlar bize bir rahatlık sağlar ama o fikri ise zaman içinde dondurur. Marks kıymetli bir düşünürdür ama marksizim olduğunda zaman içinde donar, lakayt bir hale gelir, kronik bir hale gelir, zamanla uyumsuz bir hale gelir. Radikal izmler radikal Kemalizm, Marksizim, kapitalizm vb. her hangi bir İZM için geçerlidir bu..Dinci dinsiz bütün dogmatik İZMLER Barışçıyım der Barışı değil sadece düşmanlıkları ve kutuplaşmaları besler. İZM kendisi için başka insanların hakkının yenmesine hatta ölümüne bile izin verir. İşin garibi bu İZMleri savunan radikalleri bile onları yaşayamaz tam zıttını yaşantısıyla savunur yani yaptıkları söylediklerini yalanlar fakat bunun farkına bile varamaz..Farkına vardığı ise asla kendini görmeyip Sadece kendine zıt diğer İZM lerin yaptıkları zulümlerdir. Ve onlardan beslenerek İZM ler yaşamaya çalışırhttps://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f8d/1.5/16/1f914.png🤔

 

Giriş 5: Nâsih ve mensuh olayını anlamanız için aşağıdaki 45 maddelik bölümü dikkatlice okumanız VE delilleri düşünmeniz gerekmektedir. MADDELERE HEYCANLA BAŞLIYORUZ..

ÖNCE KISACA MEZHEPLER VE AYRILDIKLARI NOKTALAR(GERÇİ ANLATMAK İSTEDİĞİM İLE NE KADAR GEREKLİ KARARSIZIM AMA YİNE DE BİR KUŞBAKIŞI BİLGİ BULUNSUN, isterseniz az çok mezhep bilginiz varsa bu siyah kısmı okumadan geçebilirsiniz):

“Hz. Peygamber devrinde insanlar her türlü problemlerini en sağlam kaynaktan öğrenme şansına sahiptiler. Peygamberimizin vefatından sonra İslam coğrafyasının gelişmesi yeni problemleri ortaya çıkardı. Bu problemlere çözüm üretme durumunda kalan alimlerin bilgi seviyeleri, bakış açıları, yorum ve kanaatlerinin birbirinden farklı olması muhtelif içtihatların yapılmasına neden oldu. Biz bunlara mezhep diyoruz. Mezhep; görüş, kanaat, rey, düşünce ekolü veya takip edilecek yol manasına gelir. Yani mezhep, fertlerin yada cemaatlerin dinin kesin olmayan konularında yaptıkları yorumlar ve içtihatlardır.

Allah’ın birliği gibi kesin olan konularda fırkalar arasında hiçbir ihtilaf yoktur. İslam hukuku alanı ise açıklamalara ihtiyaç duyan bir alandır. Çünkü kutsal kitaplar, bir takım temel ilkeleri ortaya koyar ve sorunlar bu ilkeler doğrultusunda çözülmeye çalışılır. Mezhep denildiğinde müçtehitlerin yorumları ve içtihatları akla gelmelidir.

Mezhebe konu olan mevzular üç bölümde toplanmıştır.

1-     İtikadi Mezhepler: Allah’ın sıfatları, insanların fiilleri, Kur’an’ın mahluk olup olmadığı, Allah’ın vaadleri ve vaidleri gibi konuları açıklamaya çalışır. Bunlar; Cebriye, Kaderiye, Mürcie, Mutezile, Eş’ariye, Maturudiye gibi mezheplerdir. Siyasi mezheplerden orta yolu takip eden Ehli Sünnet daha çok Maturudilik, Eş’arilik ve Selefiliği  benimsemiştir. Ebu Hanife Maturudi ile hemen hemen aynı görüşleri paylaşmıştır. Selefiler ashaba, tabiine ve tebe-i tabiine uyanlardır. Mutezile mezhebinde daha çok akılcılık hakimdir. Kendilerini akılcı bir metodla dini savunmaya adamışlardır. İtikadi konularda Ehli Sünnete yakındırlar. Cebriyye; insanların fiillerinin kendilerine ait olmadığını savunur, Mürcie ise, imanla beraber hiçbir günahın zarar vermeyeceğini iddia etmiştir.

2-     Siyasi Mezhepler: Hz. Peygamberin vefatından sonra devlet işlerini kimin yürüteceği hususunda ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Bu ihtilafların neticesi olarak da siyasi mezhepler oluşmuştur. Ehli Sünnete göre halife peygambere halef olan kimsedir. Halk tarafından seçilir ve seçilirken liyakat aranır. Şia’da ise halifeye imam denir. Halifenin Hz. Ali’nin neslinden olması gerektiğine ve halifelerin “masum” olduklarına inanılır. Şia’nın içinde Ehli Sünnete yakın olan fırkalar da vardır.

3-     Fıkhi Mezhepler: Rasulullah döneminden sonraki dönemlerde Müslümanlar, her türlü problemlerinde Kur’an’a ve Sünnete başvurmuşlar, konuyla ilgili nas bulamadıklarında ise içtihada yönelmişlerdir. Ahmet b. Hanbel ve İmam Malik içtihad ederlerken hadislere ağırlık vermişler, Ebu Hanife rey de denilen istinbata başvurmuş, İmam Şafi ise her ikisine de müracaat etmiştir. Diğer imamlarda kendi metodlarına göre içtihat ederek konuları açıklamaya çalışmışlardır. Bunların sonucunda da fikhi mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu imamlar aynı problemlere farklı çözümler ortaya koymuşlar, bununla birlikte aralarında iyi niyet ve müsamaha hakim olmuştur. Hiçbiri kendi çözümünü en doğru çözüm olarak sunmamıştır.

İmamların yaptıkları içtihatlarda isabet edememiş olmaları da muhtemeldir. Herkes insan olmanın gereği olarak yanılabilir. Önemli olan, aslı teşkil eden konularda ittifak etmektir. Tali meselelerdeki ihtilaflar rahmettir. Mezhepler kati konulardan değil zanni konulardan oluştuğu için, bir mezhepteki herhangi bir görüşten dolayı kimse “tekfir” edilemez.”__Prof. Dr. Mustafa ÖZ_ 1996

 

 Tamam şimdi gerçekten derin konulara dalışa başlıyoruz, ya da mayınlı tarlalara giriyoruz:) İşte birinci madde..

-1-

-----------

      Hayatı hem kendinize hem çevrenizdekilere zehir etmek isterseniz dindar olun. Denemesi bedava ya da deneyin görün hocam..yani dindar ol gör.

(Aynı şekilde bütün dinsiz ateist yada dinli dinsiz bütün ideolojik tiplerin hepsinde aynı bıktırıcılık görüyorum. Bazı dindarlar gibi dinsizlerde... )

      Ey dindar dostlar eğer dini sevdirmek istiyorsanız iki de bir din de din din de din deyip durmayın. Bir dönem Kemalistlerde ikide bir Atatürk de Atatürk deyip durduklarından insanları soğuttukları gibi sizde dinden soğutmayın. Zaten dindarlar zamanında da dinden soğudu insanlar. İyi insan güler yüzlü insan olarak ya da merhamet ve   şefkat göstererek dini sevdirin. Ve lütfen insanlara dini dayak sallamak için kullanmayın ki dine hizmet etmiş olun. Özellikle de insanlar dini konu açmadan yada sormadan dini anlatmayın bezirmeyin bıktırmayın Allah rızası için LÜTFENN..Ayrıca dini ve dindarlığı voltmenden müzik dinlemek gibi yaşayalım içimizde ve sessizce..Hani sokaklarda son ses müzik sistemiyle arabada sesini açarak müzik dinleyen ve insanları rahatsız ederler gibi dindar olmayın ve bu yolla da nefret ettirmeyin..inanın bu yüzden ziyareti bile bıraktığım insanlar olmaya başladı..Hatta dindarları bile sevmez olmaya ben dindar sevmem demeye bile başladım(bu eleştirim bütün din gibi olan dindar dinsiz ideolojik insanlar içindir lütfen yanlış anlaşılmasın..)

        İnsanlara Allah’ın soracağı soruları sormayın! İnsanlara : ” Aç mısınız? Bir şeye ihtiyacınız var mıdır? Bir sorunun var mı? ” gibi kulun kula soracağı soruları sorun.__Fatih Sultan Mehmet  fermanı Bosna herseğe gönderdiği bu işi özetliyor galiba..

------

Lütfen dini öğretileri ve başta mukaddes Kuranı Kerimi, tefsiri vb. adam olmak için okuyalım. Adam dövmek için okumayalım ki sevdirmeye hizmet etmiş olalım..

Kurana Kerime ya da dine adam olayım diye bakmak gerek. Adam döveyim, adam kovalayayım, bu bilgileri sopa gibi sallayayım diye bakmak gerek.

Başka bir deyişle adam olayım diye bakın. Adam döveyim, kovalayayım vb. diye bakmayın.

 

-2-

-----

Şeriat denilen şeyler Tanrı yani Allah hükmü felan değildir. Tamam o tarafı amenna.. Fakat büyük kısmı arap örfünün haşa Allah emri gibi algılanması, algılatılması ve dikte edilmesidir. Bu nedenle bu manadaki şeriatçılık tamamen cehalettir. Bunu iran müzik aletlerinin haram oluşu ve arap müzik aletlerinin de helal oluşundan bile anlayabilirsiniz. İşlerine gelmeyince böyle hükümler Kurandan çıkaramayınca dediklerini yaptırmak için uydurma hadisler, kudsi hadisler vb. leriyle yapmaktalar. Ayrıca şeriatı kaldırdı diye Atatürk düşmanı olmayı dikteleyen dinci ideolojilerin, cemaat ve tarikatların girdiği hatayı anlamak içinde Hz. Ebubekirden başlayan uygulamaları, hatta Hz. peygamberin "bu konu ile ilgili ayet bekleyelim ya da bugün ayağımı dışarı atmam için ayet beklemediğini danışarak meşveretle kararlarını verdiğini" görmek ve göstermek gerek. Bu konu aşağıdaki maddelerin arasında yer alacaktır.

“Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar.”

 "Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler kafirin(gerçeği saklayan) ta kendisidir"__Maide suresi 44, deki ayetin bağlamı ise bugün kü dinci ideolojilerin çekmek istedikleri şeriat ile ilgisi yoktur. Bağlamı hiristiyan ve yahudi alimlerinin gerçek hükümleri, dini bilgileri gizlemesi ve hükmünü yok etmesiyle ilgilidir. Hatta bu ayete göre hindistandaki bir âlimin Babür şahını bu konu ile ilgili uyarmıştır. Şah ise tamam toplanın o zaman İslam ile hükmedeceğim kanunları oluşturun dediğinde her biri kendine göre hadis ayet ortaya koyduklarından  mezhep içindeki ve aralarındaki tartışmalarla böyle bir kanunname oluşturulamamış, bunu gören şah ta akılla kanunları oluşturmak zorunda kalmıştır. (bu tarihi olay buraya kaynaklarıyla eklenecektir.)

-----

“Zaten bir topluma çok peygamber gönderilmesi övünülecek bir şey değildir. Üzülecek hatta yerinilecek bir şeydir” Demek çok ve sürekli bozuluyorsunuz ki çok peygamber gönderilmiştir. Yani peygamberler diyarı urfa diye övünmeyin:) Gerçi ağır oldu bunun için peygamberliğin cennet cehennem, peygamber, tek tanrı, ahiret yani öldükten sonra dirilme yani ortak inanışlarını bütün insanlığa ait olan evrensel değerlerini dünya bazında teselli için kısaca tekrarlayalım hemde taaa ilk homosapienslerden beri gelen:) Hindistan,vedalar brahma(her şeyi yaratan TANRI brahma) gerçi buda da bu guruptan ayrılma sayılır, çin konfiçyus, taoizm(TANRI tao), iran zerdüş, Mevla, hüda, vb.(TANRI Mevla, hüda, rab vb.), Yunan Sokrat, zeus(TANRI), Avrupa (tanrı gad), Kızılderili ve ilkel kabilelerde(her şeyi yaratan tanrı YÜCERUH), eski Türk Moğol mançur vb. kabillerde (her şeyi yaratan tanrı GÖKTENGRI GÖKTANRI) Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb..Kuranda denildiği gibi Tanrının pek çok adı  vardır. Bu ara sizdeki göbeklitepe insanların toplayıcılık ve avcılık dönemine ait bilinen en eski ilk yerleşim yeri bile bir ibadethane. Hani yerleşik hayata geçince din başladı diyenlere küpe olsun. Tabiki her dinde yerellik vardır ama unutmayın evresel ortak inanış ve değerleride vardır. YANİ üzülmeyin Urfalılar her yere gönderilmiştir:)

----

Fıkhi Hükümlerin Neredeyse TAMAMI İslam Öncesi Arap Toplumunda tamamı Vardı, el kesme, 

(Zaten her ınkılap gibi İslamiyetide bazı alimler-Seyit Kutup, Said Nursi, Elmalı hamdi yazır vb.- anlatırken arka fonu tamamen karartıp övme yoluna gitmiştir. Bu konu sonra buraya açıklanacaktır.)

Kur'an'daki hüküm ayetlerinin TAMAMI İslam öncesi Arap toplumunda zaten vardı. Açın bakın, hırsızlığın cezası el kesmeydi, kısas da vardı; bugün sorulsa neredeyse kimsenin ne olduğunu bilmeyeceği ama Kur'an'da yer alan zıhar, ilâ, lian, kasame de İslâm öncesi Arap toplumunda mevcuttu. Allah tarafından "sıfır kilometre" olarak gönderilen bir tane hüküm Kur'an'da yok. Yani Allah mevcut olan hüküm insanların işine yarıyor, bir sıkıntıyı çözüyorsa olduğu gibi bırakıyor. Bu bilgilerin ardından bazı zihinlerde, “Naslarla sübut bulan ahkâmın hemen hepsi İslam öncesi dönemde mevcut olduğuna göre Kur’an ve Sünnet insanlığa yeni denebilecek hiçbir şey getirmemiş midir?!” şeklinde bir istifham ve itirazın belirmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir istifham ve itiraza cevap olarak, Kur’an ve Sünnet’in ibda ve icat mahiyetinde değil, çoğunlukla ıslah tarzında yenilik getirdiği söylenebilir. Bu noktada Kur’an’da “hanîf” diye ifade edilen ve “tevhid”e karşılık gelen sahih inanç temelinde Allah’a teslimiyetin ve aynı zamanda selim fıtratın ifadesi olan hak dine (İslam, ed-dîn, dîn-i kayyim, fıtratullah, sıbğatullah) uygun olan ne varsa hepsi Kur’an ve Sünnet tarafından onaylanmış, buna mukabil söz konusu uygunluk ölçütüne aykırı biçimde özünden saptırılmış inanç ve uygulamalarda tadil yoluna gidilmiş, gerek tevhide(yaratanın varlığı birliğine) gerek maruf kavramında ifadesini bulan meşru örfe ters düşen inanç ve uygulamalar ise tümden ilga edilmiştir(kaldırılmıştır)._aLINTI(aşağıda kimden olduğu yazmakta)

-----

Aynı Ayete Müfessirlerin Verdiği Anlamların Tarih Boyunca Çarpıcı Değişimine bir örnek:

 

Bakara 146'daki "Kendilerini geçmişte vahye muhatap kıldığımız Yahudiler, onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." ifadesindeki "onu" zamirinin neyi/kimi ifade ettiğine bakmak isterseniz, açın interneti meallere bakın; herkes "onu" kelimesini "Muhammed'i" şeklinde çevirmiştir. Bense ayeti "Bu Yahudiler Beyt-i Haram'ın (Kâbe'nin) kalubeladan beri kıblegah olduğunu bilirler" şeklinde çevirdim. Bütün mealler "Muhammed'i" derken benim çevirim, "hocam nereden çıkardınız bunu" şeklinde sorulara neden oldu. Kimseyi ikna edemedim, kaynaklardan göstermem gerekti. Açtık en eski tefsiri, Mukatil'in tefsiri, hicri 150'ler: Tek yorum var; Kâbe! Geldik 310'lara, Taberi'den bakıyoruz: Sahabeden beş-altısının ittifaklı yorumu, yine tek yorum; Kâbe! 450'lerde Maverdi tefsiri: Bakıyoruz ki yeni bir yorum üredi; ancak henüz "Kâbe" birinci sırada, ikinci sırada ise "Muhammed" tercihi yer alıyor. Bu zamir Hz. Muhammed'e de gider diye düşünülüyor. 500'lere geldiğimizde ise İbnül Cevzi tefsiri: "Muhammed" birinci sıraya çıkıyor, "Kâbe" yorumu ikiye düşüyor, yani Bu zamir Hz. Muhammed'den bahsetmektedir ancak ikinci bir yorum olarak Kâbe olduğunu söyleyenler de vardır deniyor. Bundan iki asır sonrasına geldiğimizde bakıyoruz; "Kâbe" yorumu kayboldu, herkes zamire "Muhammed" diyor. Bundan sonra da hiçbir yerde "Kâbe" yorumunu göremiyoruz.

 

 

 

-3-

------

Kuranı Kerimdeki ayetlerden ben mezhebime göre delil bulamıyorum diyen bir mezhep gördünüz mü? Ne şia ne sünni, mutezile(her şeyi insan yapar), cebriye(her şşeyi Mevla yapar) diyenler…Aynı ayetten hem mutezile, hem cebriye delil çıkarabilmektedir. Hem hariciler hem muaviye, hem hz. Ali vb. Kuran'dan deliller bulurlar ve çıkarırlar. Yani Kuranı kerim her tarafa çekilebilen bir metindir. Ve bu -iyi ya da kötü- metni konuşturan insanlardır. Metin olarak her şey dedirttirilebilir. Tabi diyen o kişi ya da kişilerdir. Zaten peygamber döneminde ve bir çok sahabe döneminde bu nedenle metin merkezli yaşanmamıştır. Önce yaşanmış metin peşinden gelmiştir.

Örneğin Muhkem ayetler hangi mezhebin işine yarıyorsa o dur, hangisi yaramıyorsa müteşabihtir diyen Fahreddin razi bu olayı özetlemektedir. Yani Kuranı kerim konuşturulan bi metindir. Kuran metin itibarıyla ihtilaf çıkaran bir kitaptır, birleştiren özelliği yoktur. Eşari maturidiuye Kuran üzerinden vuruyor Maturidi de eşariye Kuran ile vuruyor. Hatta şiası sünnisi alt tabakalardaki sınıfları bile aynı şekildedir. Bir örnek daha Namazında niyazında orucunda birini vurmak istediklerinde ise “"Sakın kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın.” Ayetiyle girerler. Ya da te’villerle her şeyi Kurana söyletebilirler. Hele te’vil olayı ayrı bir faciadırki zaten uzun olan konu iyice uzamasın diye hiç girmiyorum bile.. Tabiki tevhid inanışı vb. esaslardan bahsetmiyorum. Bu konuya aynı mezhep içindeki tamamen farklı fetva veren imamlar örnek olabilir. Hatta basrada farklı kufe şehrinde farklı fetva veren aynı imamlar da örnektir. İmameyn olan Yusuf ve muhammed yeri gelince aynı konuda tamamen farklı yani imam ı azama ters fetvalar verebilmektedir. Mezhepsiz insan olamaz tabiki bu zamanla insanlara ortak noktalarda buluşma uyumu verir. Mesela Kuran daki kurban ayetine göre baksak “kimisi öyle bir ayet mi var? O kurban bu kurban değil” kimisi “araplarda böyle bir şey yok, Yahudi ve bilmem kimin adetlerine karşı çıkarılmış” vb. diyerek hiçbir şey yapamaz hale getirir ve ortak değer olmaktan çıkarır. Belki aynı şey namaz, oruç, zekat vb. lerinde de olur. “yok namaz iki rekat, yok namaz sadece sabah akşam, ya da namaz üç vakit” vb. her insan bir yok ya da bir mezhep içinde doğar ve onun ortak değerlerinden faydalanır. Burada önemli olan onun şirksiz manevi hazzını yaşamadır. Ve diğer önemli olan ise insanları bu farklı fetvalar ve düşüncelerle mürted ilan edilmemesi fikrine saygı duyulmasıdır. Zira aynı mezhep imamı farklı zamanlarda aynı konuda farklı fetvalar verebilmişlerdir. Ya da aynı mezhep içinde tamamen farklı fetvalar veren imamlar aynı mezhepde yan yana bulunmuşlardır. Bu farklılıkları zenginlik görmeli birbirini dövmede, öldürmede malzeme yapılmasına engel olunmalıdır. Aşağıda imam-ı Şafinin söylediği şu söz bu noktanın anlaşılmasında çok önemlidir.

("Benim görüşüm doğrudur. Ama yanlış olma ihtimali her zaman olan bir doğrudur. Muarızımda bir şey söylüyor ama bana göre yanlıştır. Fakat mutlak yanlış değildir. Her zaman doğru olma ihtimalide mevcuttur"_İmam-ı Şafi__yani şu edebe bakın..Demek alim büyüdükçe hakikatin yani gerçeklerin karşısında ki küçüklüğünü farkediyor iddaalı konuşma katsayısı giderek azalıyor. Cehalette çoğaldıkça da -haşa- Allah gibi konuşma katsayısı artıyor..

Günümüzdeki cehaletten kaynaklanan uslupla denilen ise "Benim burada söylediğim yanlış ihtimali bulunmayan tek doğrudur. Sizin görüşünüz ise kıyamete kadar zerre miktar doğru ihtimali bulunmayan YANLIŞTIR")

-4- Kuranı kerimdeki her şey din değildir.

------

Hadislerde kabul edilip olduğu gibi Kuranı kerimdeki her şey din değildir. Gelenektir, örftür..Diğer peygamberler gibi tevhid(Allahın varlığı birliği) konusu esastır tabii. Fakat İçinde arap olarak yani evrensel olmayan yerellikler açıkca görülür. Tabiki evrensellik boyutu olan değerlerde mevcuttur. Kuranı Arapça indirdim diyen Mevlamız anlayışınıda ona göre indirmiştir. Hatta cennet örneklerini bile arabın anlayacağı şekilde vermiştir. Yani çadırda huri yaşam, yeşillikler altta ırmak akan nehir, gılman yani yakışıklı garson vb. bunlar arabın hoşlandıklarıdır. Yani evrensel cennet deyisinde demek istemektedir ki neden hoşlanacaksanız o var. Mevlamız caricelik, kölecilik, çok evlilik, çocuk yaşta gelin(Hz. Ömer halife iken çocuk yaştaki Hz. Alinin kızını istemiş, bu sünni kaynaklarda bile yazar.), lika, zıhar, en son hz. Ömerin kaldırdığı mute nikahı vb. kurumları araplara koymamış hazır bulmuştur. Hz. Peygambere ayetle "eşlerinde istediğinle olabilirsin çeteleye gerek yok" derken bu bir evrensellik olamaz. Zaten "mecbur kalırsanız elinizin altındaki cariyelerle evlenin" derken bir taraftan da ben katımda sizin kölemi hür mü olduğunuza bakmam, imanınıza bakarım demektedir. Tabiki DURUM ayetleri dışında evrensel değerlerde "eşitlik, adalet vb." DEĞER ayetleri de vardır. Din katında ne çok evlilik imanı artırır ne tek  evlilik. Bunun dinle ilgisi yoktur. Buradaki çok evlilik durum tespiti iken adaleetle davranın ise değer ayetidir. Yani Kuran daki ayetlerde yereldir ama içinde evrensel eşitlik, adalet, liyakat, zulmetmeme vb. evrensel değerlerde barındırmaktadır. Yine kimse müdayene ayetine göre gidip alışveriş yapmaz. Buna evrenselciyim, yani Kuranı Kerim evrenseldir diyenlerde dahildir. Ya da diğer ayetleri evrensel sayanlarda dahildir bu duruma. Örneğin çok evliliği Kuran evrenseldir diyen kadınlara sorsanız “evet” der. Senin eşin evlensin mi dediğinde kendisini hep o parantezin dışında tutar ve hep “ben hariç, diğer bütün kadınlar” der. Söylemde tenkit ettikleri insanları evrensellikle döverler yaşantıda ise ehli dünya dediklerinin en ucunu en üstünü yaşarlar. Sadece sana bana bu evrensellik inancını dayak olarak aşağılamak ve dinden çıkarmak ve dövmek için kullanırlar. Yaşantıda ise tam tersini yaparlar. Sanki “Duramıyorum hocam(!) dinden çıkarmadan mürted ilan etmeden:)” derler. Eğer duramıyorsanız önce kendinizi mürted yapın zira her şeyiniz sadece söylem ve yaptıklarınız başta olmak üzere. Alışverişi bile sayfalar dolusu tutan “müdayene” ayetiyle değil kredi kartıyla vb. yapıyorsunuz. Evrensel se öyle yapın dört beş şahitle bir antlaşma imzalayarak.  Kurandaki bütün örnekler gibi arapların anlayacağı türdendir. Yine peygamber örneği olarak arapların bildiği peygamberleri sayar(hz. ibrahim vb. çindeki tao dese, avrupadaki danyal dese, sokrat dese zaten anlamazlar, ya da bir damladaki mikroorganizmalar dese delil anlatılmak istenenden daha da zor olurdu gibi..), kendi mucizesine arapların bildiği deveden örnek verir kangurudan vermez. Cehennem anlatımları da arap içindir. İşte arapların çok korktuğu zakkum ağacının bizim yolda ortalarını refuşları, şehirleri süsleyen o güzel zakkum çiçekleriyle alakası yoktur. Develerin bile korktuğu, ürktüğü korkunç bir ağaçtır ya da çöldei bir bitki türünü söyler araplar bunu bilir ve anlar yani o örneklerde arapların anlayacağı ürkeceği şekilde arap mektubu zarfının içindeki yazıyla bu mesaj bize neden korkuyorsanız cehnnemde onu yapacağım mesajını almamız gerek.. Bunun nedeni arapların anlayacağı türden şeylerin olmasıdır. Bunun için onlarca mesele saya biliriz..

 _____________

Buradaki sorun şununla ilgili.. Tarihsel süreçte de biz genellikle NAS ile ÖRFÜ birbirine karıştırıyoruz. NAS ile yasaklanan ile ÖRF ile yasaklanan sürekli aşırı birbirine karıştırılarak konuşuluyor. Başörtüsü fetvası da nasdan değil örfden gelen fetvalardır. Sonuçta MEcellleye bile girmiş : “Örfle tayin nasla tayin gibidir. Örf belirleyicidir taki örf değişene kadar.” Peki örf değişince fetva değişir mi?  Yine aynı usul kuralı  ile EVET değişir hatta değişmelidir. Biz örfü nas yani Allahtan vahiy sanıyyoruz işte sıkıntı burada..bu sıkıntı ve hatta kadın hakları sıkıntısı avrupada da aynı şekilde hatta daha garip martin luterde bile var. Olay dini değil aslında sosyolajik vb. vaka fetvaları zorlar o kadar Nasılki bizde Gazalinin kadın düşmanlığı olduğu gibi. .. Garipdir ki camiye bir dönem kadınlar erkekler gibi gider Cuma namazına katılırken sonraki çıkan yazılı Gazali tefsirlerine bakılarak örfü naslaştırarak kadın Cuma namazından bayram namazından kovulmuştur..bla bla..

_____________

İşte evrenselci Kuran anlayışını diretenler Diyemez ki bunlar ya da bu anlatımlar arap adetleridir dinle bir ilgisi yoktur. Çocuk yaşta evlilikte buna dahildir. Zira Kuranda çocuk yaşta evlenenlerin boşanma durumundaki iddetini bile söyler. Zaten araplarda evlilik-boşanma öyle bizdeki gibi acunte değildir. Boşanmada sonrasında evlenmede gayet kolay ve yaygındır. Onlar hiristiyan dünyasının protestan mezhebi vb. gibi biz Türkler ise hiristiyan dünyasının katoliği gibi..

Şimdi bu evrenselciler başta “Kuran evrenseldir” diye bir tükürdüler  ve tükürdüğünüde yalayamadılar. Sonra biri gelip zıhar, lika, barış ayları ki hiç biri-osmanlıdan, emevisine, abbasisine dört halifesine uygylanmamış-çok evlilik, çocuk yaşta evlilik, zeyneple evlilik konusuna arap tefsircilerin örneğin KURTUBİ vb. farklı Türk MATURİDİ vb.  farklı bakışlarının kültürden geldiğini görmezler. Bunlar ne dediklerinde o arabın çok evlilik, cariye, köle, zıhar vb. lerini ya yalanlarla ya da uydurarak tevil ederler. Yok Hz. Aişe yirmi yaşındaydı bla bla yahu yirmi olsa ne olacak..Yöresel adet öyleydi araplarda bu din değil de meseleyi anla..Bu kurum ve durumları, gelenek kültürünü dinleştirme..Bunu hadiste yapıyorlar Kuranda ise yapmıyorlar. Aslında Nasih ve mensuhle yapmışlar farkında değiller.. “Duramıyorum abi,  illa mürted ilan edip dinden çıkaracağım” diyenler öncelikle bu dinin kurucusu olanları yani nasih mensuhu yapanları dinden çıkarın derim.

       Hz. Peygamber sabah çıkarken “hadi bir ayet gelsinde öyle çıkayım” dememiştir. Yaşanan bir hayat vardır ve bu yaşamı insanlar danışarak gerçekleştirilen bir karar dünyası vardır. Hadi Kurana bakalım anlayışı yoktu. Meşveretle danışırlar hatta gelen ayetler bile o yaşanmışlığın üzerine gelirdi. Bu halifelik dönemlerinde böyleydi. Şimdiki Edille-i şeriye denilen yani önce Kurana bak, sonra hadis, sonra sahabe sonra mezhep imamı, sonra imamcıklar vb. durum yoktu. Hatta Hz. Ebubekire Hz. Ömer Kuranı toplayalım dediğinde karşı çıkmış “ben Allah ve rasulünden böyle bir şey görmedim demiştir. Yaşanan bir yaşam vardır. Metin esaslı bir yaşam yoktur. Fakat sahabeden sonra özellikle tabi döneminde ise durum değişmiştir. Dini litaretürde ise Şafi ve Eşariyle durum  değişmiştir. Hz. Ömer Kuranda ayet durmasına ve yazmasına rağmen Fethedilen suriye ve iran toplarklarını ayete göre paylaştırmamış tamamını devlete vermiştir. Aynı şekilde kalbi islama ısındırılanlara zekat verme ayetine rağmen ve hz. Peygamber sağlığında vermesine rağmen hz. Ebu bekir devrinde bunlara zekat verdirmemiştir. Yine ayette ehli kitaplarla evlenmeye izin varken halifelik döneminde izin kaldırılmış hatta hz. Osmanın Yahudi eşi ile birlikte bilinen bazı sahabelerin eşleri halife emriyle boşalttırılmıştır. Haram aylarda ayet olmasına rağmen barış olmamış savaşılmıştır yani bizzat İslam orduları savaş açmıştır. Hz. Ebu bekir zekat vermeyenlere savaş açarken “arkadaş Kuranda zekat vermeyenlere savaş açın demiyor” o yüzden bir şey yapamayız dememiş savaş açmıştır. Yani her şey reyden, meşveretten, danışmadan ibaret bir yaşamları oluyordu. Peygamber döneminde bile olay yaşanır sonradan ayet gelirdi.

        Fakat aynı durum  Tabiin döneminde bir kısım bazı zevatlar için değişmiştir. Hz. Ömer ayette açıkça yazmasına rağmen toprak dağıtımı yapmazken, zekatı ona göre paylaştırmazken, ehli kitap yani Yahudi ve hiristiyan kadınlarla evlenmeyi yasaklarken maslahatı, hikmeti, meşvereti esas alırken bu zevatlar tam tersi şekil almışlardır. Örneğin Hz. Ömerin oğlu Abdullah kervan ile giderken “Durun” deyip koca kervanı durduruyor. Ve çişi gelmemesine rağmen “Burada şu ağaç ve çalılığın arkasında Hz. Peygamber çiş yapmıştı, bende yapacağım” diyen tamamen akıl ve mantığın dışına çıkan bir zihniyet anlayışına bürünmeye başlayan bir kesim oluşmuştur. Bu işte başta Eşari, Şafii de devamında rol oynamışlar hatta akılcılığı ve mantığı savunan Hanefi ye karşı ki hz. Buhari yi de sayabiliriz dinden çıktı akla ve reye önem verdiği için üstüne gitmişlerdir. Günümüzde IŞID gibi arap adetlerini Allah hükmü sananlarında yani şeriatçılık cehaleti güdenlerinde hastalığı buraya dayanmaktadır. Halbuki bu evrensellik mantığıyla IŞID de bu görüşleri uygulamakta, araplaşmayı din şeriat tanrı hükmü sanmakta, sakalı mecbur kılmakta, namaz kılmayanları dövüp hapse atıp öldürmekte, dışarıya çıkan kadınları yasaklamakta, sakal koyvermeyenleri bla bla..IŞID cariyeciliği uygulamakta halbuki o bir arap adeti Mevlamız araplarda o kurumu kurmadı. O kurumu hazır buldu çok evliliğide kurmadı. Hazır buldu. Fakat evrensel değer ayetleriyle adaleti vb. yerleştirdir. İnsanlık o kurumu kaldırması iyi bir şey. Zaten tanzimatta bir ara Kadıköydeki kölelik pazarını padişah kaldıralım dediğinde şeriatta yeri var diye din adamları yine bu yanlış bakışla yani dini yanlış yorumlama ile karşı çıktılar. O köle pazarını cumhuriyet ile birlikte Atatürk kaldırdı. Aslında peygamberin gönderilmesi de bir toplum için övünülecek bir şey değil. Kötüsünüz ki peygamber geliyor. Neyse..

Bir vakit kapri ile yani dizimi geçen kısa şortla memleketim Kastamonuda ŞEYH ŞABANI VELİ camisine geçerken gitmiştim. Bir ramazan ayıydı ve Orada itikafa girmiş cübbeli sakallı iki ihtiyar eşimle beni görünce bize duyurmak için “iyide EBU CEHİL gibi giyinmeseydi iyiydi” dedi. Ben de duyduğum için onlara “Amca asıl Ebu CEHİL gibi giyinen sizlersiniz. İsterseniz araştırın ebu Cehil sizin gibi cübbe sarık giyerdi ve sizin gibi sakallıydı. Ayrıca sarık dışarıda o çok sıcak olan iklimde, güneşten ve kum fırtınası ya da rüzgarda toz ve kumdan korumak için dışarıda giyilirdi. Çünkü insanlar o şartlarda nefes alabilmek için ağızlarını da kapatırdı uzantısıyla. Bu nedenle iç mekanlarda giymezlerdi. Yani beni kıyafetim hiç ona benzemiyor” tabi şaşırdılar. Çünkü o mantıkla araba benzemek yani Araplaşmak şeriat ve din olmuş ve bunun kavgasını verir olmuşlar. Belki kendilerini orospu kadınlara(göğüslerini göstererek kendini teşhir eden, zaten göğüs örtüsü diye yorumlayan tefsircilerde var) benzemekten ve bu yolla erkeklerin rahatsızlık vermesinden uzak tutmak için, yani yine kadınlar için bir emir değil, erkeklerin şerrinden korunmak için bir önlem olması "cilbabını-dış elbiseni- dışarı çıkarken al ki medine son dönem ayetleride bu minhalde olabilir. Zaten son dönem ve son yıl ayetlerinde ima olarak var. Halbuki bir müdayene ayeti bile kaç sayfa hiç uygulayan yok. Ya da bir gıybet ayeti küçücük bir kısım ama hakkında yüzlerce sayfa yazı var. Gerçi bu bir başka konu..Ayrıca bir tarihi olayda da Yahudiler ile Müslüman arasındaki gerilim döneminde -ayette de onlara benzeyerek, onlar la yani yahudi kadınlarla aynı giyinerek, çarşafa bürünerek size zarar gelmesini engellemenizde bir mahsur yoktur. Yoksa azınlık olan müslüman kadınlar o gün için çoğunluk olan medine sokaklarında yahudiler tarafından rahatsızlık verilebilirdi.- anlamında da sadece o dönemme ait bir yorumlama da olabilir. O gerilim bittiğinde olayda bitmiştir. Ya da ayet hz. Peygamberin Aişe validemizle İFK yani iftira olayı yaşamasının sıkıntıları üzerine bir daha böyle vb. olay yaşanmaması için Hz. Peygamberin eşlerine özel bir emir de olabilir ki eski tefsirler bunu özellikle belirtiyor. Hz. Ömer de peygambere bu olay üzerine ve olaydan sonra “Ya rasulallah eşlerine söyle gelen gidenlerin çok oluyor. Dikkat kadın olarak dikkat etsinler.” Neyse uzatmayalım. Hatta bu ve benzeri emirlerle kadınları torbaya gömme çalışması yapılmış olabilir. Zaten yapılan insanların dini kullanarak kendi heves, istek ve görüşlerini Allah(cc)a dayandırıp bu yolla itiraz edilmesini engellemektir. Yani ben böyle istiyorum dese dayatması zor ama Tanrı bunu diyor dese olur bu iş gibi..Halbuki güzellikleri dikkatini çekse bile ayette demesine rağmen ki torbaya girmiş bir kadının güzelliğini göremezsin. Ya da bazı ayetlerin peygamber eşlerini ilgilendirmesini görmez. Evrensel der. Peygambere eşlerinden istediğinde kalabilirsin derken şimdi biz erkekler o ayet boşa gitmesin diye eşler alacağız yani evrensel ise, ayet boşa gitmesin diye eşlerimizi mi döveceğiz, cariye mi alacağız yahu bu nasıl evrensellik. (Bu ara 28 şubattaki Kuranda olsun olmasın başörtüsü yasağı ise demokrasiye laikliğe ters ayrı bir dinci yani kendi ideolojisini din yapanların zulmüdür. İnsanlara özgürlükçü olmak zorundayız. Örneğin sünnet adeti onbinlerce yıldır vardır bunun dinle ilgisi yoktur, hatta hz. Peygamber Müslüman olanları sünnet olma gibi bir zorunluluk içine atmamıştır. Ama bu daha sonra dinselleştirilmiştir. Yani örf yine dine girmiştir. Fakat bunu zorla yasaklayamazsınız olsa olsa insanların reşit yaşına geldiğinde tercihi ona bırakırsınız. Ayrıca tekrarla şunu belirteyim dini görüşler ve yorumlar ki bu benim yaptığım, ya da alıntı yaptığım şahıslarında yorumları kesin değildir. Her şeyin doğrusunu Allah bilir. Mânâ-yı Murad Haktır.  Yani mevlamız ne kast ediyorsa ona inanırız. Ama kendi görüşünü  Mevla görüşü diyenlere hoop deriz. Burada benin asıl eleştirim “Ben Allah ile görüştüm kesin böyle. Sen böyle demediğin için mürted oldun.” Denilerek yapılanlaradır.) Halbuki mevlamızın dediği gibi arapça gelmiş ve onların durum tespitini yapmış. Erkeklerin içine çıkma derken Kuranda erkeklerle yemek yiyip kahkahayla gülen İbrahim peygamber eşini ve lut peygamber eşi örneğini görmez. Tabi teşhirci kadınlar başka minhalde eleştirilebilir. Yine farklı bir yorumla kadın bir elma, üzüm, portakal nasılki fıtratında cazip gelip iştahımızı açıyor diye onları çarşafa sokmuyorsak kadınıda böyle kabullenip görmeliyiz..Ayrıca başörtüsünün de sami geleneğinin binlerce yıllık din öncesi bir gelenek olduğunu bilmek gerek. Ayrıca Hz. Ömerin örtünmek isteyen cariye kadınlara örtünmelerine engel olarak "bu örtüyü ancak isteyen hür kadınlar örtebilir. Sen örtemezsin, sen açık gezmek zorundasın" deyip zorla açtırması olayın dini bir emir değil örfi olduğunu gösterir. Eğer bütün kadınlara Allah tan emir olarak gelseydi güzel cariyelere ve köle kadınlarada uygulamak zorunda kalması gerekirdi. .Neyse  konuya dönelim.

Halbuki kendi Sünnilik hatta Hanefilik içindeki imameyn imamı Yusuf muhammed, ya da yine Sünnilik içindeki hanbeli mezhebinde diz altı değil erkeklerde diz üstü yani kısalığı sadece cinsel organları kapatan giyimlerle bile namaz olur onu bile bilmiyorlar. Hatta dinin en temel anlayışı olan Allah inanışında bile mezhepsel gelişim ve değişimi bilmiyorlar. Fakat sadece dini yorumları “Ben Allah le şimdi görüştüm bu durum böyledir” der kanaatindeler ve bu mantıkla diğer insanları ya da dini yorumları fetvaları yok etmeye gerekirse öldürmeye çalışırlar. Yani mezhepçilik olayını ideolojik olarak yerleştirdiklerinden insanları dinden soğutacak ya da dinle birbirlerini öldürecek derecede bağnazlık yaparlar ve bunun farkında bile olmazlar. Bak bu yüzden şia sünniyi kesiyor sünni şiayı dediğinizde laikliğin değerini bilin dediğinizde “Efendim Dünya savaşında İngiliz  oyunu o” derler. Sizde iyide Aişe yani Sıffin, cemel savaşı yaşanırken İngilizler mi var dı?” derseniz ya da yüzyıl yüzyıl tarih tarih dinin kullandırılarak yapılan öldürmeleri, mürted olaylarını (İngiliz öncesi) ortaya koyarsanız, bunu tespit edip önlem alalım derseniz sizden kötüsü olmaz.. Dünyanın en Sahtekar iki yüzlü, hiç çelişki yokmuş gibi davranırlar. İşte bazen dindarlık sahtekarlık oluveriyor. Hele bazı dindarlar haşa nasıl olsa Allah benim kankam bi şey demez ya da affeder diyor her şeyi yapıyor. Kendi ülkelerinde kadınlara dışarı çıkmaya izin vermeyenlerin burada onlarca mankenle yatta yaşaması ve gezmesi gibi. Ya da kul hakkı helal et diyenlerin hakkı bırak, kulu yemesi..Yalan en büyük günah diyenlerin yalandan daha etkili ve beter "te'vil" yapmaları..Şahit olduğum bir Tevil örneği vereyim: Telefonda annesi "Cemil orada mı?" diye soruyor. Cemilin telefona baktırdığı arkadaşı sehpa üzerinde bir daire göstererek "Cemil burada değil" diyor. Yani doğru söylüyor(!).. Temizlik imanın yarısı deyip en pis olan İslam ülkeri gibi..Demokrasi gevurluk derler ama hangi ülkeye gitmek istersiniz diye sorduklarında demokrat batı ülkelerini söylerler. Peygamberin Medine de kurduğu devlet yapısına bile bakmazlar. Zaten İtirazınız varsa Hz. peygamberin medinede kurduğu federal laik devlete bakın. Orada bütün guruplar müşrik, yahudi, dinsiz, vb. hepsi Hz. peygamberin adaleti sebebiyle onu yönetici olarak seçiyordu ve güveniyordu. Şimdiki mezhepçi grupçu, cemaatçi hangi müslüman gurubuna insanlar güvenebilir ki. Hatta müslümanlar bile haklı olarak kendi hiçbir gurubuna güvenemez.Zaten bizde islam tarihi de inkılap tarihi gibi. Nasıl bir dönemler kırık dümenle gitti gibi ya da her şeyi o yaptı tek başına türk tarihinde gibi islam tarihinde de övmek için arka fonu iyice karartıyorlar. İşte namazı islam getirdi miraçta vb. halbuki binlerce yıldır olan bir ibadet..Yani siz sırtındaki akrebi gösterirsiniz onlar teşekkür edip akrebi öldüreceğine sizi öldürebilir:)  Halbuki bu konu çok önem arzetmektedir..Din şişe de durduğu gibi durmaz bu nedenlerden. Birleştirici değil ayrıştırıcı rol oynar. Hem önceden dindar insan ahlaklı, hak yemez vb. insan sanırdık, iktidara gelince gördük.. Ya da aynı şekilde Kemalist insan da  Kemalist i iyi insan derdi. 28 şubatta bankaları kemalizm diye boşaltırken onu da gördük. Örneğin kırmızı ışıkta geçmeyi günah vb. saysak ayet hadislerle süslesek yine geçerler ama cezayı kamera ile yapıştırsak durarlar. Temizlik imanın yarısıdır hadisi vb. her yerde ama en pis İslam ülkeleri. Yani insan insan Kemalist Dindarı felan hikaye. Neyse..

             (Önemli bir not ve özellikle yanlış anlaşılmamı giderecek bir açıklama: Ben burada Avrupa  İngiltere isveç Norveç, Danimarka, Hollanda Finlandiya vb. hayranlığı empozesi yapmak için üst paragrafı yazmadım. Onların kendi halkına verdiği önemi örnek almamız gerektiğini söylüyorum. Biliyorum ki Avrupa kendinden olmayana hiç iyi davrannmayıp zulmederler, zalimdirler fakat örneğin kendi vatandaşına ise çok önem verirler. Peki ben neyi eleştiriyorum? Örneğin Ürünlere son kullanma tarihini bile biz yazdırmadık Avrupa uyum yasaları adıyla o gevur dediklerimiz yaptırdı. Keşke biz kendimiz yapsaydık. Biz de ise örneğin “ne var ki onca fasulye de birkaç kurt çıkar, yataktan birkaç yay fırlar içinde yüzlerce var, lafı mı olur, ne şikayeti vb. yapıyla kendi vatandaşına ölse bile sayemde öldü şehit gazi oldu bir madende koruma odası olmadığından ölse “ecel vb.” demeleriyle asıl kul hakkına dikkat etme ve bunu hukuk ve kanunla bizim korumamız gerekirken bunu dinsel, bayraksal, vatansal duyguları kötüye kullanmakla insanımızın hayatlarıyla oynanmasını, hayatlarının önemsenmemesini eleştiriyorum yani bu kutsal değerlerin yanlış kullanılmasını..Zira insanlara Mushaf, Bayrak, Kuran vb. sallandığında akılları gitmekte ve eleştiriden uzaklaştırılarak her türlün sömürüye açık hale gelebilmektedir. Kötü bir mal üretir işte Türk malı almalısın der, halbuki doğrusu iyi üretse zaten alınacaktır..)

Ehli sünnet ve cemaat başlangıçta bütün inananları birleştiren bir yapısı vardı “vahdetül vücut ve şuhudu” savunan Muhyiddini arabiyide içine alıyor, Tanrı göktedir diyen Ahmed bin Hanbeli ya da Sünnilik kurucu ilk mezhep adamlarını da..Fakat maalesef sonraları insanları dinden çıkaran ve bu çıkaranlar istediği gibi yaşadıklarının hiçbir önemi olmadan saldıran ve bunun farkına bile varmayan çelişkileri tespit edip dillendirmeyi bile başaramayan bir gürüh haline gelenleredir bu eleştirimiz. Yukarıda bahsettiğimiz meselelerle  ilgili bir yazıyı yani Sünnilik ve tarihselcilik alıntıları olarak aşayıya iki kısım halinde kopyalıyorum: Bunlardan birincisi Sünnilik ile ilgilidir, ikincisi tarihselcilik tartışmasıdır..

 

AŞAĞIDAKİ KISIM 4. MADDENİN DAHA DÜZENLİ YAZILMIŞ KAYNAKLI YAZILMIŞ ŞEKLİDİR. SAĞDAN SOLDAN ALINTIDIR KAYNAKLARIN DOĞRULUĞUNU İNTERNETEN ya da kitaplardan KONTROL EDEBİLİRSİNİZ

 Yine aşağıya şeriatın şeriat olmadığıyla ilgili hazır bir yazı gönderiyorum boş vaktinde okursun. ___________________________MAYINLI TARLA 37: SÜNNİLİK:
Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır...
SÜNNİLİK(bu yazı tarihsel delillerle sonra geliştirilecek, düzenlenilecek. insanlığın her coğrafyasında-çin, iran, yerli amerika, asya, hind, yunan vb.- her tarihinde görülen ortak dini mesajların varlığı görüldükten sonra aşağıdaki sünnilik konusuna girildi. Amaç mezhepçilik yaparak her önüne geleni dinden çıkaranlara ders olsun.. biliyorum uzun ama okunmayacak kadar uzun değil ve okunmaya değer, zaten kitap için yazıldı, boş vakti olanlar inceleyebilir:))
Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE eserinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik.
Sonra üç yüzyıl sonra büyük alimlerden her ilmi tefsirine almayı başaran FAHRETTİN RAZİ vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir, her yerde olmasını gerektirecek mucizeler her yerde var diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Yani en temel inanışta yani iman esasların da bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır.

En genel anlamda sünnilik : Hakkını vererek konuşmak gerekirse hepimiz bende sünni gövdenin içinde olduğumuzu itiraf ederek bunu söylemeliyiz. Eğer Şiilik gibi sekreriyal bir dogmatizme ait değilseniz, içinde antropolojiyi barındırır İran eski kadim derin kültürünün barındığı ve mitolojiye dayanan imâmet mitolojisine dayanan bir teolojik gövdeye pirim vermiyeceğiz tabi.
Aynı şekilde Haricilik gibi o dönemde yine biraz kabile asabiyetinin ve bedeviliğin ürettiği bir dini çerçeveye bir teoloji ye de pirim veremeyeceğimize göre ortada kalan ana gövdeye ehli sünnet denmiş. Yani sünnilik denmiş. Yani İslamın ana gövdesini taşıyan 1400 küsur senedir ana yol olarak ister teolojide olsun, ister hukukta ister siyasette İslamiyeti müslüman halkları deruhte edip onları barındırıp getiren ana yol ya da ana binadır sünnilik.
Tamam yolumuz ve evimiz burası ama aradan 1400 sene geçti ve bu çok ciddi düzeyde yara aldı, saldırıya uğradı, ve doğal olarak bir ağaç gibi bir ev gibi bir inşaat gibi zaman içerisinde tahrip oldu hiç de bakım yapılmadı. Bu bakımın ve eleştirinin yapılması acil olarak gerek.
Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir.
Ben burada geri kalmanın nedeni bu dini dogmatizm de demiyorum. Çünkü İbni HALDUN bize binlerce yıl önceden "bir mileti ilerleten tek unsurun tamamen din olmadığını" söylüyor. Yani Almanları teknolojide ilerleten hiristiyanlık olmadığı gibi japonları da ilerleten dinleri olmamıştır. Burada ibni halduna katılırım ve sünniliğe çatmak için bunları demem.
Ayrıca Hz. Ebu bekire Hz. Ömer Kuranı toplatalım dediğinde tuhaftır (yine sünni kitaplarında anlatılan) "Ben Rasulullahtan böyle bir şey görmedim, onun yapmadığını ben yapamam" demiştir. "Hiç de aman ya ben bunu nasıl şimdiye kadar düşünmedim, geç bile kaldık" dememiştir. Yani sanki peygamber kitap getirmeyi hedeflememiş bir yaşam felsefesi bina etmek istemiştir. Yine yani Kurana bakalım hadi öyle davranalım dan çok insanlar işlerini icma yani akıl danışmayla ortak akılla çözmüşlerdir. Kurandaki zıhar, uzun uzun haram aylarda savaşmama ayetleri, eş bulamayınca ya da gücü yetmeyince cariye ile evlenme, ila, cizye-haraç-iltizam-zimni yani tevbesuresi 29. ayete göre biz bugün o emre uyup örneğin Rusyayı cizyeye bağlamamız:) vb. ayetler yöresel uygulamarda sahabe, tabii, dört halife devrinden, selçuklu, memluk, emevi, abbasi vb. hiç biri uygulanmamıştır. Yani sanki Kuranın sünni yorumunda yöresel şeyler olmasına rağmen sanki her şeyi evrenselmiş gibi baştan kendilerini kabul ettiriyorlar onları da yani yöreselliğide din olarak dayatıyorlar..
Bunu anlamak için ilk arap tefsircilerin Zeynep, Aişe, cariye çocuk yaşta evliliklere bakışıyla yani Kurtubi vb. Kurtubi zeynep meselesinde şöyle der: "Zeynep olayı bize gösteriyor ki Hz. peygamber eğer birinin eşini beğendiyse ona düşen onu derhal boşayıp peygambere vermesidir." vb. der. çünkü onlar arap olduğu için çok evlilik vb. adetler normal görürler. Fakat yüzyıllar sonra maveraünnehirden müslüman türk olan MATURİDİ bu yakıştırmaları yapanları dinden çıkan fasıklar olarak görür böyle bir şey zinhar muhal, batıl, iftira yani imkansız vb. şeyler diye şiddetle reddeder. Çünkü onun kültüründe sadece tek eşlilik vardır ve arapların(damat kayınpederin kayınpederi, çok evlilik vb.) o karma çok eşliliğini yani yöresel adetlerini kavrayamaz...bla bla bla..
SÜNNİLİK Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.
Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış muamelesi yapılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler.
Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Batinileri, hurufileri, ismailiyeleri ebced vb. kullanıyor diye tekfir ederler hatta ölümlerine fetva verirler öldürürler yakarlar fakat kendileri Gazalisinden, tutun said nursi vb. leri kullanırken de hiç görmemiş gibi yaparlar.
Hz. Ömer Kuran ayetinde geçen "kalbi islama ısındıranlara zekat verin" hükmünü icma ile iptal etmiştir diye ders verir. Maturidi ise bu olay üzerine icma ile her hüküm değişir der. Ki Maturidi sünnilik temellerindendir. Yani ayetler maslahat için gelmiş. Maturidi maslahata örfi ayet hadis ters düşersede maslahatı seçiyor. Necmeddin Tufi Hanbeli alimlerinden aynısını der. İlk iki yüz yıl bu şekilde yorumlar yapılabilmiş. Sevad arazisi alındığında ayette ganimetler nasıl paylaşılacağı yazmasına rağmen arazi içtihadla devlete bırakılabiliyor. Hz. Osman zekat dağıtılacak ayete rağmen zekat amillerine verilecek zekatı ortadan kaldırıyor. İmam Azamın öne çıkan talebelerinden Ebu Yusuf Selaside "Kurandaki bir hüküm Kurandaki bir örfe dayalı olarak inmişse o örf zail olduğu zaman o hükümde ortadan kalkar" der. Gerçi bunun gibi içtihad ve uygulamalar oldukça fazladır. Gerçi Şafiden sonra ayet ve hadislere mutlak uyum lazım denilerek ehli sünnete girdi. Şafi, Kuran-Hadis-icma- kıyası hiyerarşik olarak kurunca sünniliğin usulü bu hale geldi. Hz. ömer, Tufi, Ata bin ebi revah vb. gibi ilk iki yüzyıldaki bu uygulamalar unutuldu. Ve bunlar unutuldu. Yani sünnilik kemikleşti. İmam malik muvatta diye bir eser derledi 300 hadis var gerisi medinelilerin yaşayışlarını ele aldı hadislere önem vermedi. Ebu hanife istihsanı ele aldı kıyas olumsuz sonuç verince istihsanı seçti. İstihsan yaptığı konularda hadis getirince "hayır o hadis o şartlardaydı diye istihsanı tercih etti". Hz. Ömer İBNİ ABBASI basraya vali tayın ettiğinde "onları arı vızıltısı gibi Kuran okurken göreceksin. Sakin onlara hadis rivayet edipte Kurandan onları uzaklaştırma" diyor. Yani Şafi den farklı düşünüyor..Şafi dede ayetten sonra hadis ana kaynak ona itiraz edersen dinden çıkarsın mantığı sonraki asırlara miras bırakılmış..
Hz. Ö Ayrıca Hz. Kuranı toplattıran ömerin Kuranı Kerimi "ona bakalım hüküm çıkaralım" diye toplatmadığını söyleyen MAturidi ye itikat imamımız derler fakat sen en ufak inancı yada fetvayı sorguladığında seni dinsiz mürted kellesi vurula, karısı kızı cariye yapıla diye düşünür. Yani adamlar illaki birini mürted ilan edecekler çok meraklıysan hz. ömeri, maturidiyi yapsana..ki bundan haberleri bile olmaz..
İSLAM TARİHİ DE İNKILAP TARİHİ GİBİ ....
Buhari İmamı azama dinsiz vb. hakaretler ederken bunları hiçbir şey olmamış gibi birleştirebilirler. Ve bu kitaplardaki everest tepesi gibi çelişkileri hiç görmeze gelerek hiç çelişki yokmuş gibi davranırlar.
Bir harfi değişmedi derler ama buhari gibi "Buhariden duyma peygamberden duyma" denilerek son ra buharide " keçi yedi ayetleri, hz. ömer in zecr ayetiyle biz namaz kılardık deyip Sonra kurana koymamalarıni" yani onlarca çelişkileri yokmuş gibi üstlerini kapatırlar. Yöresel olan din anlatımlarını evrenselleştirmeye kalkarlar. Bu ara İslam tarihinin(eleştirilemez sahabe devrinden-ki birde Atatürk koruma kanuna laf ederler, yani ne farkı var-, tabiiden, etbauttabiiden başlayarak şimdiye kadar) de inkılap tarihi gibi oluşunu bahsetmeyeceğim bile çünkü çok çok uzar.. bla bla bla ...

(Zecr de yani taşlayarak öldürmede binlerce yıldır Yahudiler de de olan örfi bir uygulamadır ama bu parantez içinde o zamandaki toplumda cariye ile evlenme, mute nikahı, çok evlilik, kolay boşanma, kolay evlenme, hatta çocuk gelin ve çocuk yaşta evlilik vb. olduğundan insanların o dönemde zina yapması neredeyse imkansız bir şey demekti. Hatta İslam uygulamasında bunun yakalanması için dört canlı şahit tabiki ilişki sırasında cinsel organları görmeleri şartıyla, yani aynı yatakta yakalasalar bile sayılmıyor özetle sanki uygulanması neredeyse imkansız bir haldedir. Yani bu  zina pisliğini yapan kişi onurla oynamak için yaprdı ki bu ağır cezayı hak ederdi. Nasılki “göze göz dişe diş” yani kısas ın toplum hayatındaki caydırıcılığı gibi. Aslında bütün bu ukubat yani ceza emirlerini o şartlarda da değerlendirmek önemli...)
Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Faiz lobisi faiz lobisi der ölünce parası ofşor da yani faiz merkezinde çıkar. Kul hakkı hakkını helal et der sonra işine gelmeyince bir fetva ile kulu yer hakkı şöyle dursun. Hadisde Allah sonra kocaya tapılacak ve kocaya itaat der uygulamada onu da yer. Din evrensel der yöresel arap adetlerini de din yapar. Arap müzik aletleri helal der kendi yöresi olduğu için iranlıların ki günah der. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayan yani insanı dinsiz yapan fetvaları da savunurlar.. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor 🧐 üf ya say say bitmez yine bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte hepsi her şey din değil, örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli, örfden geldiği kabul edilmeli...🧐🤔
***
İKİ TİP MÜSLÜMAN:
"Kuranda sadece "ASR SURESİ" kalsa bize yeter." diyebilen sahabe ile "altı bin küsur ayet ve bir o kadar hadis buhari, müslim, nesai, ibni mace, muvatta vb. " ile de yetinemeyen müslümanı eşitlemek ayıptır. Sözün bütünü aptala söylenir__aLINTI
***
KUTSAL METİNLERİ ÇOĞALTMANIN İKİ TEMEL SAİKİ
Kutsal metinlerin anlamını çoğaltmanın iki temel saiki vardır. 
BİR: Metnin müminleri aptallaştırması ile her türlü mananın metinde aranması. Aklın inkarı.
İKİ: Uyanıkların kendi heva ve zanlarına tanrısal bir otorite vererek ayrıcalık kazanma arzuları.🧐

***


6. MAYINLI TARLA 35:
(Ahlak boyutunu kazandıran, liderlerini X MAN lerden oluşan ordular olarak tanımayan, bilmeyen; hakiki tevazu, mahviyet içindeki tasavvufçular için değildir bu mayınlı tarla, ayrıca bu yazılar tarihi delillerle sonra toparlanacaktır)
TASAVVUF, tarikat: Tasavvuf sünniliğin içerisinde hiristiyanlığın, hinduizmin ve hermetizmin islam elbisesi girmiş halidir. Tabiki islami bir elbisesi vardır. Tasavvuf genetiği dışarıdan olup islam meyvesinin içine girip etini islamdan yiyen bir meyve kurdudur. Tasavvufun özü birkaç maddedir. 1. Batinilik: YAHU bu ebcedi İSMAİLİYYELER kullanınca dinden çıkıp mürted olup öldürülüyor yani ehli sünnetçe fakat kendileri kullanınca yani Gazalilerden tutun Said Nursi lere vb. hiçbir şey olmuyor. Tamam Risale-i Nurlardaki imana ve ibadete ait olan dersler harika(Sözler-ki "Küçük sözler" bile tek başına yeterli ders) ama ya SİKKE-İ TASDİK-I GAYBİ VB.  İşte gerçek anlamda sünniliğinde şia gibi onlarca tutarsız halleri için de barınıyor..Şialarda 12 masum imam sünniler de cennetle müjdelenen ismi sıffin, cemel vb. lerinde cinayete karışanları eleştiremiyruz. İşte çelişkiler yumağı burada başlıyor..


MAYINLI TARLA 36: 
Mezhepler fanatizmi ve mezhep imamlarını aşırı öven uydurmalarda aynı şekilde bu fanatizmi beslemişdir. Bu beslemeler ise önce mezhep imamları vebenzerleri önce bu insanları kutsallaştırmada, Allahın onayladığı insan haline getirip tanrılaştırmada, mezhep için savaşmayı öldürmeyi haklı olarak görenlerin oluşumunu beslemektedir. Mezhepler tehlike değil mezhepçilik tehlikedir. Mezhep kudsanarak kuran yerine konması yanlıştır. Bir mezhep aynı konuda farklı fetva vermiştir. Hatta aynı imam aynı konuda ayrı fetva vermiştir. Kufede ayrı Basra da ayrı fetva vermiştir. Tabiki mezheplerden faydalanılır ama o Allah yerine konmaz.🧐🤔
7. 
MAYINLI TARLA34: (-efenim nasıl bir yorum alırsınız pardon istersiniz, tamam anladık örf de din olmasın fakat, ama..yani🧐-)
UYDURULAN DİNDEN İNDİRİLEN DİNE tabirini ciddi anlamda riskli buluyorum. Çünkü benim yorumum dinin gerçek yorumudur, mutlak doğrudur. Ya da Allahın gerçek demek istediğidir anlamına gelebiliyor. Halbuki bu da diğer mezheplerde daha doğrusu mezhepçilik yapan insanlarda yine Kur’ana göre böyledir diye iddia ederek diğerlerini batıl ilan ediyor. Kuranı kerim den her mezhep haricilik, cebriye, mutezile, ehli sünnet, şia vb. hatta aynı ayetlerle bile kendilerine delil çıkarabiliyor.(BU aynı ayetten delil çıkarma örneklerini buraya yazacağım. sonra ekleyeceğim.) Ki ben şimdiye kadar hiçbir mezhebin ben Kuran dan delil bulamıyorum dediğini görmedim. Yani farketmeden diğerlerine benzeme tehlikesi özellikle mutlak doğru budur demelerinden kaynaklanıyor. Manayı murat(Allah ne kastettiyse o) haktır denilmeli, bizimki sadece yorum denilmeli yani yanlışta olabiliri bilmeli🧐🤔

MAYINLI TARLA 33: BİLİMSEL KONULARI DİN VE İNANÇ MALZEMESİ YAPMAK YANLIŞTIR, belki sadece tefekkür konusu olabilir, her şeye dini maydonaz yapmak.. :
Dünya yuvarlak değil düzdür diyen İslam alimleri. Bağdâdî'nin (ö. 429/1037-38) “el-FARK BEYNE'l-FIRAK” eserinde de dünyayı döner ve yuvarlak diyenleri ateist ve dinsiz metaryalist olarak tanımlamaktadır. 73 Fırkaya ayrılanlardan sadece ehli sünnet ve cemaatin kurtulacağını söyler Bağdadi. Ve bağdadi son bölümünde ehli sünnet vel cemaatin özelliklerinden birinci madde olarak dünyanın düzlüğünde ittifak edenlerdir der. Yani 11. Yüzyıldan bizi inançsız, meteryalist kellesi vurulacaklardan ilan eder🧐 İlk tefsirlerden ve de Kuranı Kuranla açıkladığını söyleyen CELALEYN (Mahallî+ Suyûtî) tefsirinde de aynı şekilde dünya düz der. Çünkü bazı ayetlerde "yeryüzünü size döşek olarak yarattı" vb. söylemleri döşek gibi olması için demek dünya düz olarak yorumlarlar.
Meşhur tefsirci KURTUBİ de aynı şekilde. Celalettin Suyuti de 1500 lü yıllarda aynı şekilde Galileo devrinde yani çağdaşıyken dünya düz diyor eline geçirse enginizasyon mahkemesini aratmazdı. Çok büyük alimlerden olan Fahreddin Raziler, İbni Rüşd ve benzerleri dünya düzdür diyor. Hatta yuvarlak diyenleri dinsiz diyenler bize gösteriyorki bilimsel konuları din ve inanç malzemesi yapmak çok büyük yanlıştır. Bugün bunların bu konudaki görüşlerini kimse görmesin, bilmesin diye bakabiliyoruz maalesef:) Caner abi bugün BİGBANG i Kuranda var diyebilir ama yarın BİGBANG da yalanlana bilir. İşte Zülkarneyn ayetinden astronomik ya da nano teknoloji vb. binlerce bağlantı çıkararak ya da başka bir deyişle zavallı ayete işkence ve zulm ederek bilimsel buluşlarla bağlantılamak akla ziyan olabilir. Bilimde bugün doğru olan yarın yanlışlanabilir.
Din doğayı araştırını yani bilimi emreder. Doğadaki her varlığı her şeyi Tanrıyı gösterir der. Ama onu inanç meselesi yapmaz..Ne Aynştayn “ben bunu filan kitaptan buldum” der ne de “ibni haldun, ibni sina, biruni, ibni rüşd vb.” Bu konu da çok önemlidir..Almanlar AUDİ yi icat edenler incilden yuhanna dan matta markos luka vb. den arabanın şurasını bulduk diyene rastladınız mı? Zaten Kuranı kerim evrendeki her şeyi bilim de dahil yaratanı görün der..

BİLİMSEL KONULARI DİN VE İNANÇ MALZEMESİ YAPMAK YANLIŞTIR, sadece tefekkür konusu olabilir :
Dünya yuvarlak değil düzdür diyen İslam alimleri. Bağdâdî'nin (ö. 429/1037-38) “el-FARK BEYNE'l-FIRAK” eserinde de dünyayı döner ve yuvarlak diyenleri ateist ve dinsiz metaryalist olarak tanımlamaktadır. 73 Fırkaya ayrılanlardan sadece ehli sünnet ve cemaatin kurtulacağını söyler Bağdadi. Ve bağdadi son bölümünde ehli sünnet vel cemaatin özelliklerinden birinci madde olarak dünyanın düzlüğünde ittifak edenlerdir der. İlk tefsirlerden ve de Kuranı Kuranla açıkladığını söyleyen CELALEYN tefsirinde de aynı şekilde dünya düz der. Çünkü bazı ayetlerde "yeryüzünü size döşek olarak yarattı" vb. söylemleri döşek gibi olması için demek dünya düz olarak yorumlarlar. Yani 11. Yüzyıldan bizi inançsız, meteryalist kellesi vurulacaklardan ilan eder🧐
Meşhur tefsirci KURTUBİ de aynı şekilde. Celalettin Suyuti de 1500 lü yıllarda aynı şekilde Galileo devrinde yani çağdaşıyken dünya düz diyor eline geçirse enginizasyon mahkemesini aratmazdı. Çok büyük alimlerden olan Fahreddin Raziler, İbni Rüşd ve benzerleri dünya düzdür diyor. Hatta yuvarlak diyenleri dinsiz diyenler bize gösteriyorki bilimsel konuları din ve inanç malzemesi yapmak çok büyük yanlıştır. Caner abi bugün BİGBANG i Kuranda var diyebilir ama yarın BİGBANG da yalanlana bilir. Bilimde bugün doğru olan yarın yanlışlanabilir. Bugün bunların bu konudaki görüşlerini kimse görmesin, bilmesin diye bakabiliyoruz maalesef:) Din doğayı araştırını yani bilimi emreder. Doğadaki her varlığı her şeyi Tanrıyı gösterir der. Ama onu inanç meselesi yapmaz..Ne Aynştayn “ben bunu filan kitaptan buldum” der ne de “ibni haldun, ibni sina, biruni, ibni rüşd vb.” Bu konu da çok önemlidir..Almanlar AUDİ yi icat edenler incilden yuhanna dan matta markos luka vb. den arabanın şurasını bulduk diyene rastladınız mı? Zaten Kuranı kerim evrendeki her şeyi bilim de dahil yaratanı görün der..🤔🧐
        UYDURULAN DİNDEN İNDİRİLEN DİNE tabirini ciddi anlamda riskli buluyorum. Çünkü benim yorumum dinin gerçek yorumudur, mutlak doğrudur. Ya da Allahın gerçek demek istediğidir anlamına gelebiliyor. Halbuki bu da diğer mezheplerde daha doğrusu mezhepçilik yapan insanlarda yine Kur’ana göre böyledir diye iddia ederek diğerlerini batıl ilan ediyor. Kuranı kerim den her mezhep haricilik, cebriye, mutezile, ehli sünnet, şia vb. hatta aynı ayetlerle bile kendilerine delil çıkarabiliyor. Ki ben şimdiye kadar hiçbir mezhebin ben Kuran dan delil bulamıyorum dediğini görmedim. Yani farketmeden diğerlerine benzeme tehlikesi özellikle mutlak doğru budur demelerinden kaynaklanıyorJ

--------
             

 





 

 

-5-

                Bunlardan birincisi SÜNNİLİK ÖRNEĞİ yani neden illede dediğim dedik demeyin birincisi

SÜNNİLİKten örnek:

 

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE  esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Bir önceki yüzyıla göre şimdikiler mürted, şimdikilere göre ise eskiler mürted. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Hatta aynı mezhep içinde her konuda farklı farklı fetvaların olması ya da aynı imamın zaman geçtikçe fıkıhta bile farklı farklı fetvaların olması bizi düşündürmeli farklı düşünenlere inananlara düşman yapmamalı. Özellikle onlara sopa sallar gibi bununla din dışı etmemeli. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır.   Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek  kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

 

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış  muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...Din, tarikat, cemaat ve Mezhepler vb. sadece birşeştirici noktada kullanılmalı.. Gettolaştırmasından. getto oluşturmasından kurtulmalı.. 

-6-

İkincisi tarihselcilikle ilgili faceden değerli din hocamız ile küçük bir hakperest tartışma:

İSLAM ve KURAN ile İLGİLİ yine bildiklerimizi alt üst edecek bir analiz sentez  münazarası

KUR’AN TARIHSEL Mİ?

Yüce Kur’an’ın, Hz. Peygamber ve sahabesinin idrak düzeyi ile sınırlı bir fragman olmadığını henüz bir kısa suresinin bile “misli” yapılamamış evrensel bir mucize olduğunu test edebiliriz. Kur’an, ilk insanlardan beri hedeflenen temel ilkeleri ile ve kıyamete kadar yol göstericiliği ile evrenseldir. İnsanların ürettiği Arap dilindeki kelimeleri ınsanlarin gerçekleştiremeyeceği anlam ve ifade sistemleri ile halen keşfedilmeye devam etmektedir. Kureyş Süresinin bahsettiği Kureyşliler artık orada hakim değil diye süredeki hedefler gözardı edilemez. Ipekyolu ticareti yapan Kureyş için verilen mesaj bölgede petrol ve hac gelirleri ile rahat bir şekilde yaşayan Suudlular için de konfor zehirlenmesinden muzdarip herhangi bir birey için de geçerlidir. Süredeki asıl hedef olan Allah hakkında doğru bilgi verme ve iyiliğe teşvik edip kötülükten sakındırmak ise herkes için her zaman geçerli hedeflerdir. Üstelik bu kısa surenin misli de yapılamayacaktır. Mustafa Öztürk Hocayı sever ve pek çok görüşüne katılırım. Ancak Kur’an’ı neredeyse o döneme mahsus bir fragman olarak takdim etmesi ve evreni daha muhkem olarak karşısına koyması katılabileceğim bir tespit değil...Tarihsellik gibi ithal ve geldiği coğrafyanın sorunlarını taşıyan bir kavram yerine geleneğimizde de olan ve İslam hukukunda ahksmın değişmesini sağlayan dinamikliği veren makasıd vesail ayrımından yürüse daha güzel olurdu diye düşünüyorum. Öte yandan bu sözlerim Kur’an’ı indiği ortamda donduran ve insan iradesini sıfırlayan “kabuğundan ezberci” yaklaşımlara da eleştiridir...HHY

Ahmet Demirhan Olayların yerelliği olguların evrenselliğine mani değil. 

Lakin Kuran’ ın kök anlamını anlamak adına ilk muhataplarının ne anladığından uzaklaşmamak için Öztürk ‘ün gayretini takdir etmeniz çok güzel sayın Hüseyin hocam

1

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 3g

 

Mehmet Konca zıhar, lika, cariye, çok evliklik haram aylarda her dönemde savaşılması, hz. Ebubekirin kurana bakıp zekat vermeyenlere savaş açın ayeti olmamasına rağmen savaş açması, hz. Ömerin kalbi dine ısındıranlara verilecek zekat ve ganimet paylaşımını kuranda oranlarının verilmesine rağmen iptal etmesi uygulamaması, bunu bir çok örneklerle yapması ya da nasih mensuh kavramıyla bu gbi uygulamaları her dönemde görmemiz tamam evrensel mesajların yanında yerel uygulama ve örnekler tarhselci bakışlardaki haklılık payını göster miyor mu azizim Evet hadislerdeki her şey din değil fakat bazı Kuran ı Kerimdeki örnekliller vb. Kuranda evrensel değerler yanında yerel değerlerin olduğunu ve bunların bu bağlamda değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Yoksa Kuranda cariyelik var hadi gücü ele geçirince bu ayetler boşa gitmesin diye o kurumu geri getirelim demeye jkadar gidebiliriz yani bir ışıd gibi.

1

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 3g

 

Mehmet Konca ayrıca buna peygamberimiz hakkındaki yani evlikikleri ve eşleri hakkındaki özel hükümlerin tatüs validemiz vb. de evrensel boyuta bağlama dışında yerel bağının olmamasını iddia edemeyiz zira türk kafasıyla o dönemdeki evililiklere bakılınca kayınpeder damadın kayınpederi vb. olayları hz. Ömerin peygamberin kızını hz. Alinin kızını istemesi o ötekni istemesi vb. tamamen arap dünyasında görülebilecek bir uygulama. Bence bu konu iyi düşüülmesi gerekir. Miras hukuku vb. ri işlerdede işletme okumuş bir kimseyi şahitlikte ki ticerette de olsa tek erkeğe eşit saymamak bugünün mantığına nasıl sığar. Tabiki mevlam ne kastetmişse ona inanırız. Rabbim doğrusunu bilir AMENNA. Bizim dedimiz uygulamada evresel olmayabn çok emir var.

1

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 3g

 

Hasan Huseyin Yildiz Mehmet Konca Üstad bu verdiğin örneklere katılıyorum esasen Prof. Mehmet Erdoğan Hoca Islam Hukukunda Ahkamin Değişmesi adlı eserinde bu konularda ayrıntılı örnek ve usullleri vermiş...Temeli Imam Satibi’nin makasıd-vesail ayrımına dayanıyor. Fakir de İllüzyonlar Çemberinde İslam’da amaç-arac-degisebilir araç ayrımı yaparak değerlendirmeye çalıştı. Cariyelik ve çok eşlilik de ayrıca ele alınmıştı. Kısaca biz Turkiyedeki günümüz mantalitesi ile cariyelik ve çok eşliliği uygulamayabiliriz ve bu durum evlilikle ilgili temel amaçlar yerine getirildiği takdirde İslama uygundur. Ancak Kazakistan çok eşliliğe geçmek isterse ya da İslamin kölelik şartlarını iyileştirici ilkeleri şu anda çok daha kötü şartlarda yaşayan yüzbinlerce kişiye uygulanmak istenirse ve Türkiye den –eleştirmekle bırlıkte- Arap dünyasında cariyelik tatüsünde oldukça çok insan bulunduğu gözönüne alınırsa bu araçsal hükümlerin tarihsel olarak geri gelmeyecek bir nitelikte olduğunu söyleyemeyiz. Elbette köleliği kaldırmanın Islami bir amaç sosyolojik anlamda ise arızi bir kabullenme durumu olduğunu da söyleyebiliriz ancak günümüzden itibaren yapay zeka teknolojisinin geçmişteki köle cariyelerin işlevini yapacağından bu araçsal hükümlerin tarihsel olamayacağını da görebiliriz...Sonuç olarak dinde reform yerine tecdit; hermeneutik ve tarihselcilik yerine ahkamın ilkeli bir şekilde güncellenmesi diyebiliriz...Böyle bir usulün gelenekçi, neo selefici ya da isid tarzı neo Harici zihniyetlerden oldukça farklı olduğu da açıktır...

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 2g

 · Düzenlendi

 

Mehmet Konca Hasan Huseyin Yildiz “Üstad bu verdiğin örneklere katılıyorum esasen Prof. Mehmet Erdoğan Hoca Islam Hukukunda Ahkamin Değişmesi adlı eserinde bu konularda ayrıntılı örnek ve usullleri vermiş..” tamam azizim sonuçta yerellik de var diyebiliyoruz. Herşey evrensel değil. Tabi tevil edilirse o başka bence tevil ile sadece suretler değişir gerçekler değil. Bence kölecilik, cariyecilik, hukuk fakültesi profesörü bir kadının bile şahtlikte yarım sayılması ki sokakta okumamış bir cahil erkeğe kıyasla bir düşün vb. bu hükümler sahaba ya da hz. Ömer gibi uygulama dışı bırakılabilir diye düşünüyorum. Saygılarımla.👏👍

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 2g

 

Hasan Huseyin Yildiz Üstad, “değişebilir araç” dediğim şey yerelliği karşılıyor; ancak Kur’ân’a tarihsel deyip evreni daha evrensel gibi takdim etmek –sosyal medya paylaşımları doğruysa- test edilebilir, yaşayan bir mucizeyi önemsizleştirmek gibi geldi bana...

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 2g

 

Mehmet Konca tabi üstad Kurana bence hem evrensel yönleri hemde yerel yani evrensel olmayan yönleriyle birlikte bakmak gerek diye düşünüyorum. Hadislerde bunu yapıyoruz. Ayrıca her dinin temelinde bu var ve değişik değişik şeriatlar mezhepler vb. de bu yapıdan kaynaklanıyr. Yoksa bu bakış Kuranın mucizeliğine hiç gölge düşürmez özellikle evrensel boyutları. Hatta evrensel bakışta yerelliği de içine almak gerekliliği bile bulunabilir.

1

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 2g

 · Düzenlendi

 

Yanıt yaz...

 

 

 

 

 

 

 

Ahmet Demirhan Mehmet Konca düşünme ve fikir üretme gayretini anlıyorum ama yukarda Türk kafası diyerek ne demek istiyorsun

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 3g

 

Mehmet Konca yani biz türkler çok evliliğe ya da küçük yaşta evliliğe hiçbir dönem hoş bakmayız. Fakat araplarda bu normal. Yani dindeki bu gibi olayların olması dinin özünden evrenselliğinden çok yerel bir bölgeye inmesinden. Orada normal. Olaya bu bağlamda bakılınca dinde bahsedilen her şey evrensel değil. Bu çok evlilik te ise arapların gözüyle normal. Yoksa bende Türküm türk kafasına laf deme niyetiyle demiyorum haşa

1

 

Beğen

 · Yanıtla

 · 3g

 

Ahmet Demirhan Mehmet Konca Eyvallah

-7-

--------

Şimdide beni bu fikilere ulaştıran Prof. Dr. Mustafa öztürkün yazılarını ekliyorum. İnşallah bu tarihselciliği anlatan güzel bir kitap çıkarır ya da makale çıkarırsa onuda buraya eklerim

-8-

Fıkhi Hükümlerin Neredeyse TAMAMI İslam Öncesi Arap Toplumunda tamamı Vardı, el kesme,  - Mustafa Öztürk

Kur'an'daki hüküm ayetlerinin TAMAMI İslam öncesi Arap toplumunda zaten vardı. Açın bakın, hırsızlığın cezası el kesmeydi, kısas da vardı; bugün sorulsa neredeyse kimsenin ne olduğunu bilmeyeceği ama Kur'an'da yer alan zıhar, ilâ, lian, kasame de İslâm öncesi Arap toplumunda mevcuttu. Allah tarafından "sıfır kilometre" olarak gönderilen bir tane hüküm Kur'an'da yok. Yani Allah mevcut olan hüküm insanların işine yarıyor, bir sıkıntıyı çözüyorsa olduğu gibi bırakıyor. Bu bilgilerin ardından bazı zihinlerde, “Naslarla sübut bulan ahkâmın hemen hepsi İslam öncesi dönemde mevcut olduğuna göre Kur’an ve Sünnet insanlığa yeni denebilecek hiçbir şey getirmemiş midir?!” şeklinde bir istifham ve itirazın belirmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir istifham ve itiraza cevap olarak, Kur’an ve Sünnet’in ibda ve icat mahiyetinde değil, çoğunlukla ıslah tarzında yenilik getirdiği söylenebilir. Bu noktada Kur’an’da “hanîf” diye ifade edilen ve “tevhid”e karşılık gelen sahih inanç temelinde Allah’a teslimiyetin ve aynı zamanda selim fıtratın ifadesi olan hak dine (İslam, ed-dîn, dîn-i kayyim, fıtratullah, sıbğatullah) uygun olan ne varsa hepsi Kur’an ve Sünnet tarafından onaylanmış, buna mukabil söz konusu uygunluk ölçütüne aykırı biçimde özünden saptırılmış inanç ve uygulamalarda tadil yoluna gidilmiş, gerek tevhide gerek maruf kavramında ifadesini bulan meşru örfe ters düşen inanç ve uygulamalar ise tümden ilga edilmiştir.

---

-9-

Kur’an, Tarihsellik ve Tarihselci Perspektif

 

I

Kur’an’ın tarihsel bir hitap olduğu fikrini savunmam sebebiyle çok eleştiri aldım, olmadık ithamlara uğradım. Kimi zaman da tarihselciliği layıkıyla savunamadığım, daha önceki tarihselcilerin savunduğu fikirlerin üstüne “haşiye” kabilinden bile olsa hemen hiçbir şey koyamadığım gerekçesiyle “çok bilmiş” sözde tarihselcilerin tenkitlerine uğradım. Oysaki ben tarihselci perspektifin teorik boyutunu tartışmaktan -ki bu tür tartışmalar çok kere hiç kimseyi ikna etmiyor- öte Kur’an’da Allah’ın isim ve sıfatları, kıssalar, cennet ve cehennem gibi spesifik konular üzerine erken dönem tefsir kaynaklarındaki bilgiler üzerinden çok daha somut referanslarla konuşmayı yeğledim.

Şimdi, şu kadarını söylemeliyim ki Kur’an’ın tarihsel bir hitap oluşu bedihidir(apaçıktır); bu yüzden de bunu uzun uzadıya açıklamaya çalışmak, abesle iştigaldir. Eğer biz bugün Kur’an kelimesini telaffuz ettiğimiz kadar da “anlamak” kelimesini dillendiriyor, “Kur’an’ı anlamak” lafzını vird-i zeban halinde habire tekrar edip duruyorsak, bunun yegâne sebebi Kur’an’ın tarihsel bir hitap oluşundan başka bir şey değildir. Mademki Kur’an tarih-üstüdür, mademki Kur’an Mübin, yani gayet açık ve anlaşılabilir, bizzat kendi beyanıyla anlaşılsın diye kolaylaştırılmıştır; o halde niçin hep “Kur’an” ve anlamaktan söz edip duruyoruz ve sürekli olarak Kur’an’ı doğru anlayamama yahut da yanlış anlama meselesini tartışıyoruz? Bunun yanında tarih-üstü bir metin tarih boyunca niçin sayısız yoruma tabi tutulmuş ve binbir çeşit farklı yorum ortaya çıkmıştır? Gayet açık, gayet seçik, üstelik tarih-üstü bir metin bu kadar çok yorumlanır ve bu kadar çok yorum ihtilafına konu olur mu? Bunca ihtilaf sadece istismarlar ve suistimallerle açıklanabilir mi?

Tarih-üstücü yaklaşım, ikide bir Kur’an’ı anlamak ve yeniden yorumlamak meselesini gündemde tutmak yerine, tam da İbn Teymiyye’nin dediği gibi, “Kur’an’da her şey anlatılmış ve açıklanmış; ayrıca Kur’an en güzel şekliyle Hz. Peygamber ve ilk nesil Müslümanlar tarafından da anlaşılmış. Bu yüzden size yeniden anlamak ve yorumlamak değil, gayet açık, anlaşılır, üstelik en güzel biçimde de anlaşılmış olana uymak gerekir” düsturünca hareket etmesi gerekirdi. Ama bizim tarih-üstücüler İbn Teymiyye çizgisinde değil, yaşadığı dönemde karşılaştığı bütün sorunları Kur’an’a taşıyıp bütün bu sorunları Kur’an üzerinde tartışan Fahreddin Razi çizgisini takip etmeyi yeğlediler. Aslına bakılırsa tarih-üstücü perspektif tam manasıyla Ahmed b. Hanbel gibi Ehl-i hadis mensuplarıyla onun çizgisini takip eden İbn Teymiyye gibi Selefilere aittir. Ancak bu çizgi Kur’an’ı yerel ve tarihsel bir zeminde tarih-üstüleştirme özelliğine sahiptir. Bu ifadem ilk bakışta paradoksal gözükse de öyle değildir. Ehl-i hadis ve Selefi düşünce çizgisi, Kur’an’ın ilk nazil olduğu vasattaki Arap aklıyla ve o aklın kodlarına mutlak sadakatle anlaşılması gerektiğini savunur. Bu yüzden de dinî alanın diğer birimlerinde olduğu gibi tefsirde hep nakli, haberi ve eseri esas alır. Çünkü din haber ve eserden ibarettir. Eser de seleften nakille gelen bilgilerdir. Bu bilgiler bir defalığına ama tüm zamanlar için geçerlidir.

Görüldüğü gibi, Ehl-i hadis çizgisi yerel ve tarihsel Arap aklını bir nevi mutlaklaştırmakta ve onu tarih-üstülük mevkiine taşımaktadır. Nitekim bugün de Selefiler Kur’an’ın tarihsel Arabi kodlarını mutlaklaştırma ve aynıyla bugüne taşımakla marufturlar. Aslında bu yaklaşım kendi içinde tutarlıdır.  Ehl-i hadis zihniyeti tam manasıyla Arabidir; Kur’an Arabi, Hz. Peygamber de Arap olduğuna göre Ehl-i hadisin Arabilik ve Araplığı mutlaklaştırması anlaşılabilir bir şeydir. Kanımca Kur’an’ın tarihselliği tezini temellendirmek isteyen herkes için Ehl-i hadis düşüncesi ve bu düşüncenin ürettiği bilgi malzemesi bulunmaz hizmet kumaşı mesabesindedir.

Gerçekte Kur’an’ın tarih-üstülük ve evrensellik özelliğini dert edinenler Arap kökenli Ehl-i hadis ve Selefiler değil, mevali kökenli, yani gayr-i Arap unsurlardır. Çünkü bu unsurlar Arapların içine doğdukları dünyadan çok daha başka dünyaların ve kültürlerin çocuklarıdır. Bu yüzden de Kur’an muhtevasını farklı dünyalara taşımak durumundadırlar. Bunu mümkün kılmak için de tevil mekanizmasıyla mecazlar, semboller, metaforlar üzerinden yeni, yepyeni yorumlar üretmek zorundadırlar. Bu zorunluluğun başka nedenleri de var kuşkusuz.

Bir neden, Kur’an’ın nazil olduğu dönemden içinde doğduğumuz dünya arasındaki tarihsel mesafenin 1500 yıla merdiven dayamış ve bu mesafe ayetlerin ilk defa ne söylediğini çok büyük ölçüde muğlaklaştırmış olmasıdır. İkinci bir neden, Kur’an’ın bahis konusu ettiği birçok şey, sonraki dönemlerdeki farklı dünyalar ve kültürlere yabancı hale gelmiş ya da reel zeminini kaybetmiştir. Bundan dolayı da kimi zaman bu yabancı öğeler ile bugünün dünyası arasında ülfet ve ünsiyet oluşturma yoluna gidilmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, Arap kökenli müfessir Taberî Hz. Peygamber’in Zeynep ile evliliğine atıf yapan ve-tuhfî fî nefsike (oysaki içindeki bir şeyi de gizliyordun) ifadesini, “Ey Peygamber! Sen bir taraftan evlatlığın Zeyd’e karını boşama derken, diğer taraftan da ah bir boşansa da Zeynep’le ben evlensem arzusunu içinde gizliyordun” diye yorumlamakta hiçbir sakınca görmezken, Türk kökenli müfessir Maturidi ise söz konusu ayetin bu şekilde yorumlanmasını, “İmkânsız, akla zarar, hiç ihtimal dâhilinde değil” biçiminde yorumlamıştır. Çünkü Türk örfü ve ananesiyle yetişmiş bir insanın Taberi’nin hiç sorun etmeden benimsediği bir izahı “Namussuzluk” olarak görmesi işten bile değildir. Muhtemelen Türk kökenli olan veya en azından Arap olmadığında şüphe bulunmayan Zemahşerî ise, aynı ayeti Taberî gibi yorumlamakta ama ardından da, “Bu tür işler Arpaların kültüründe yadırganmazdı. Çünkü bu toplum, birkaç karısından birini boşayıp arkadaşına teklif etmek gibi örflere alışkındı” diye eklemiştir. Zemahşerî kendisini Arap toplumu ve örfüyle ilgili bu ek izahı yapmak zorunda hissetmiştir; çünkü Kur’an’ın Hz. Peygamber, Zeyd ve Zeynep arasında yaşanan olaylarla ilgili anlattıkları, onun yaşadığı kültürel dünya içerisinde izah edilebilir türden değildir. Hoş, aynı mesele günümüz Türk toplumunun dünyasında da yenilir yutulur cinsten değildir. Bunun böyle olduğunu tarih-üstücü anlayış da çok iyi bilmekte, ancak bu anlayış çözümü tarihten bugüne kadar intikal eden bilgi birikimini bir çırpıda yok sayıp çöpe atarak, ilgili ayetleri bugünün hâkim değer yargıları açısından sakıncasız hale getirme manipülasyonunda görmektedir. Ancak bu tür manipülasyonlarla sadece kendisini tatmin etmekte, bu arada Kur’an’ın nazil olduğu tarih, toplum ve kültürden bihaber olan insanları kandırarak gönüllerini hoş etmekte ve bütün bu tahrifleri de sırf “Kur’an tarihsel değil, tarih-üstüdür” retoriğinden ödün vermemek adına caiz görmektedir. 

Bu bağlamda, “Kur’an metinsel olarak pekâlâ evrensel olabilir ve bu evrensel metnin elbette tarihte algılanmış bir biçimi vardır… Bence işe Kur'an’ın kendisiyle Kur'anı anlamaya yarayan tali bilgiyi ayırarak işe başlamakta fayda var. Söz, yorum ne derseniz deyin sahibine aittir. Söz ortayadır” şeklindeki karşıt bir argümanın bizzat Kur’an metniyle çatıştığı kanaatindeyim. Öncelikle burada tartışma konusu olan Kur’an benim ya da başka bir müslümanın onunla kurduğu romantik ilişkinin konusu olan Kur’an değil,  teknik açıdan bir anlama ve yorumlama faaliyetinin konusu olan Kur’an’dır. Bu anlamda Kur’an belli bir dilin kalıpları içinde, belli bir dönemde yaşanmışlara doğrudan göndermelerle konuşan bir metindir. Bu yüzden Kur’an metnindeki söz ortaya değildir. Bunun en somut göstergesi, o gün birileri kalkıp bir şeyler sormuş, mesela “Zülkarneyn kimdir?” demiş, Kuran da o birilerine cevap vermiştir. Birileri kelalenin mirasını merak etmiş, Kur’an cevap vermiştir. Yine birileri kalkmış, hac mevsimini rantabl hale getirmek için, haram aylara basbayağı ayar çekmiş, Kur’an da “nesî” denen bu köylü kurnazlığını “kafirliğin dik alası” diye nitelendirmiştir.

Şimdi bütün bu içeriğin evrenselliğinden söz etmek, öncelikle bütün bu soruları soranların kıyamete kadar gelecek tüm insanları düşünerek sorduklarını ya da Allah’ın o adamlara bu soruları böyle bir maksatla sordurduğunu söylemeyi gerektirir. Oysaki biz evrensel olduğunu iddia ettiğimiz, söz ortayadır dediğimiz ayetlerdeki birçok kavramın değil bugün ne ifade ettiğini ve ne işe yaradığını bilmek, o gün itibariyle ne anlam taşıdığını bile bilmiyoruz, üstelik bunu bilme ihtiyacı da hissetmiyoruz. Mesela, Kelale kimdir, nedir, bunun miras payı neyin nesidir gibi bir sorunun cevabını değil sıradan Müslümanlar bugün tefsir sahasında çalışan akademisyenlerin dahi bilmemektedir. Oysa evrensel denilen şey, neredeyse fıtri olarak bilinen, bedihilik arz eden şeylerdir. Mesela, gidip bir Afrika yerlisinin emek verip ürettiği bir ürününü elinden alın ya da sakladığı yerden çalın, göreceksiniz ki o yerli hırsızlık suçu ve cezasını düzenleyen ayeti hiç duymadığı, hatta Müslüman bile olmadığı halde, yapılan işin çok çirkin olduğunu bilecektir. Ama siz derseniz ki Kur’an benim nezdimde sembolik anlam ve değeriyle evrenseldir; amenna. Benim için de aynen öyledir. Çünkü Kur’an bu yönüyle içine doğduğum kültürün en temel öğelerinden, bizi biz yapan ve öteki medeniyetlerden ayrıştıran en temel yapı taşlarından biridir. Lakin Kur’an metninin gerçek bir muhatap kitlesine doğrudan ve tam da onların sorunlarına parmak basaraktan konuşmasını sembolik anlamda Kur’anlaştırıp evrensellik boyutuna taşımak, Arapların tarihin bir yerinde yaşadıkları güncel sorunları tüm tarihin ve insanoğlunun sorunları olarak mutlaklaştırmak anlamına gelir.

Bu konuyu çok somut ve aynı zamanda basit bir örnekle noktalamak gerekirse, Hz. Peygamber’in bazı eşlerinin kaprisleri yüzünden bunalması karşısında onu korumaya ve risalet misyonuna engel oluşturabilecek aile içi sıkıntıları ortadan kaldırmak, böylece elçinin motivasyonunu zinde tutmak için, “eşlerinden hangisini istersen onunla kalabilirsin, dileğin eşinle birlikteliği de askıya alabilirsin. Bu konuda kendini mecbur hissetmek durumunda değilsin” mealindeki ayet, tarih boyunca herkes nasiplensin diye orta yere söylenmiş bir evrensel söz müdür?

-----

-10-

Aynı Ayete Müfessirlerin Verdiği Anlamların Tarih Boyunca Çarpıcı Değişimi - Mustafa Öztürk

 

Bakara 146'daki "Kendilerini geçmişte vahye muhatap kıldığımız Yahudiler, onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." ifadesindeki "onu" zamirinin neyi/kimi ifade ettiğine bakmak isterseniz, açın interneti meallere bakın; herkes "onu" kelimesini "Muhammed'i" şeklinde çevirmiştir. Bense ayeti "Bu Yahudiler Beyt-i Haram'ın (Kâbe'nin) kalubeladan beri kıblegah olduğunu bilirler" şeklinde çevirdim. Bütün mealler "Muhammed'i" derken benim çevirim, "hocam nereden çıkardınız bunu" şeklinde sorulara neden oldu. Kimseyi ikna edemedim, kaynaklardan göstermem gerekti. Açtık en eski tefsiri, Mukatil'in tefsiri, hicri 150'ler: Tek yorum var; Kâbe! Geldik 310'lara, Taberi'den bakıyoruz: Sahabeden beş-altısının ittifaklı yorumu, yine tek yorum; Kâbe! 450'lerde Maverdi tefsiri: Bakıyoruz ki yeni bir yorum üredi; ancak henüz "Kâbe" birinci sırada, ikinci sırada ise "Muhammed" tercihi yer alıyor. Bu zamir Hz. Muhammed'e de gider diye düşünülüyor. 500'lere geldiğimizde ise İbnül Cevzi tefsiri: "Muhammed" birinci sıraya çıkıyor, "Kâbe" yorumu ikiye düşüyor, yani Bu zamir Hz. Muhammed'den bahsetmektedir ancak ikinci bir yorum olarak Kâbe olduğunu söyleyenler de vardır deniyor. Bundan iki asır sonrasına geldiğimizde bakıyoruz; "Kâbe" yorumu kayboldu, herkes zamire "Muhammed" diyor. Bundan sonra da hiçbir yerde "Kâbe" yorumunu göremiyoruz.

-11-

Kurtubi'nin "Bir Kadın, Peygamber'in Hoşuna Gitmişse Kocası Onu Boşayıp Peygamber'e Vermeli" Sözü

 

Sahabeden Sad bin Rebi'nin Abdurrahman bin Avf'a "Benim 4 tane eşim var, beğendiğini seç, ben onu boşayayım sen evlen" demesi bu bağlamda nasıl anlaşılabilir? Ünlü müfessirlerden Kurtubi'nin "Bir Kadın Peygamber'in Hoşuna Gitmişse Kocası Onu Boşayıp Peygamber'e Vermeli" şeklindeki sözünün ahlâki normların tarihüstü olup olmadığı açısından değerlendirilmesi. (Bu arap örfünde normal kabullenme ihtimali olan olabilecek bir şey. Çok evlilik gibi. Türklerde ise at-avrat-silah kutsal ve verilmez. Bu nedenle bunu Türk olan İmam maturidi bu muhal demektedir. İmamı azam vb. leride aynı şekilde. Cennet örnekleride araplar için yani anlayın sizi memnun edeceğim ne isterseniz cennette var vb. gibi. )

-12-

İmam Maturidi ile Aynı Şeyi Söylediğim İçin Tekfir Ediliyorum, Benim Suçum Ne - Mustafa Öztürk

 

Hz. Ömer, Kur'an'da ayet olarak müellefe-i kulub'a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba "gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok" demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı "ictihad yoluyla nesh" olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. "İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam" diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi'yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

II

Kur’an’daki çeşitli ayetlerle ilgili bazı yorumlarımız, mesela kıssalara kimi zaman sembolik, metaforik anlamlar yüklememiz, “Siz bir yandan Kur’an’ın ilk anlamını tespitte ısrar ediyorsunuz; sonra da birtakım sübjektif yorumlar üretiyorsunuz” tarzında bir eleştiriye konu oluyor. Ancak bu eleştiride çok ciddi bir husus gözden kaçırılıyor ki o da şudur: Bizim ilk anlamla ilgili vurgumuz, Kur’an’ın dil, kavram ve anlam dünyasının nasıl bir dünya olduğunu fark ettirmeye yöneliktir. Bizim bu konudaki kanaatimiz bellidir: Kur’an’ın dil ve kavram dünyası, Arabilik de diyebileceğimiz bir tarihsellik içermekte ve bu tarihsellik bugünkü anlam arayışımıza kâfi gelmemektedir.

Spesifik bir örnek vermek gerekirse, Allah Kur’an’da kendisini kâinatın tepesinde bulunan ve bütün kâinatı kuşatan bir tahtın (arş) üzerine kurulmuş (istiva) kral gibi tasvir etmektedir. Kral gibi dedim, ama gibisi fazla, çünkü Allah’ın kendisini ifade ettiği sıfatlardan biri olan melik, tamtamına kral, hükümdar demektir. Dünyadaki melikler gibi onun da askerleri (cünûd) vardır ama onun askerleri/orduları sadece yeryüzünün sınırlı bir bölgesinde değil, semavat ve arzın bütününde, yani bütün kâinattadır. Yine O’nun orduları insanların gözüne görünmez varlıkların en iyiler sınıfını teşkil eden meleklerden oluşmakta, tahtının etrafında da muhafız melekler dolaşmaktadır ki kıyamet günü bütün kozmik düzen bozulduğunda o tahtı belli sayıda melek taşıyacaktır. Kral tanrı bazen çok öfkelenmekte, insan cinsinden nankör kullarına lanet ve gazap etmekte, Velid b. Muğire gibi kimi nankör kulları için de yüz civarında ayet inzal etmektedir. Kul dedim, Kur’an’daki tanımlamaya göre biz insanlar abd (kul, köle), Allah da rab, yani sahip, efendidir. Bu ilişki, nüzul ortamındaki hür/efendi ve kul/köle ilişkisinin yansıması gibidir. Öte yandan, Allah’ın insan gözünden saklı olan ve cin diye adlandırılan bazı kulları da zaman zaman Allah’ın göklerin en yüksek katındaki makamına yaklaşmaya, orada toplanan üst düzey melekler konseyinin (mele-i ala) kendi aralarında konuştuklarına kulak kabartıp haber çalmaya çalışmakta, bunun üzerine tıpkı kale burçlarından mancınıklarla fırlatılan ateş topları gibi onların da üzerine ateş topları fırlatılmaktadır. Bütünüyle Kur’an ifadelerine dayanan bu örnek, bu minvalde uzayıp gider.

İmdi, bütün bu anlatılanlarla ilgili ayetlerin erken dönem tefsir kaynaklarındaki izahlarına göz attığınızda, sözgelimi arşın ne şekilde anlaşıldığına baktığınızda, şu tür bilgilerle karşılaşırsınız. Arş nurdan veya kırmızı, yeşil, sarı ve beyaz renkli nurdan veya nur suyundan yahut kırmızı veya yeşil yakuttan yaratılmış büyük bir nurani bir cisimdir. Arşın sütunları vardır. Sütunlar dört veya sekiz adettir. Bu sütunlar arasındaki mesafe çok ama çok uzaktır. Arş koç şeklinde veya insan, aslan, öküz, kartal yüzlü olan ve ayakları yerde, başları yedinci kat göğün üzerinde bulunan meleklerce taşınır. Yine arşın etrafında dönen ve içlerinde Cebrail ve Mikail’in de bulunduğu yetmiş bin saf oluşturmuş melekler vardır. İsrafil de sûra (boruya) üflemek için emir bekleyen bir görevli olarak arşın çevresinde yer almaktadır. Arşı taşıyan meleklerle kürsî arasında nurdan oluşan yetmiş veya yetmiş bin perde vardır. Bütün canlı varlıklara ait resimler arşta bulunmaktadır. Arş bütün yaratıkların dillerince Allah’ı tesbih etmektedir. Arş göklerin üzerinde bir kubbe gibi durmaktadır. Kıyamet günü yeniden şekillenecek olan yeryüzüne inecektir.

Arş ile ilgili ayetlerin ilk müslümanların zihin dünyalarındaki mana ve muhtevası budur. Eminim ki bu manaların bize ulaşmasını sağlayan rivayet malzemesi bir çırpıda İsrâiliyat diye kategorize edilip çöpe atılacaktır. Ama siz bu rivayetleri hangi çöplüğe atarsanız atın, bu durum İsrailiyat malzemesinin ilk müslüman nesillerin bilgi ve yorum kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu gerçeği değiştirmediği gibi, Kur’an’ın da her şeyden önce ilk muhataplarının bilgi ve kültürel kodlarına uygun biçimde konuştuğu gerçeğini de değiştirmez. Kur’an vahyi ile ilk muhatap kitlesi arasında çok sıkı bir diyalektik ilişki bulunduğuna göre asıl anlamların izini Kur’an’dan rivayet ve İsrailiyat’a, rivayet ve İsrailiyat’tan Kur’an’a gidiş-gelişler yapmak ve mukayeselerde bulunmak suretiyle sürebilirsiniz. Sonuçta geleceğiniz adres tarihselliktir.

İşte bu sebeple, günümüz müslümanları bu tarihsel içeriği, kıssalar ve diğer birçok ayetteki anlatımların mitik karakterini soyutlamalar, sembolleştirmeler yapmak suretiyle kendi varoluşlarıyla irtibatlı hale getirmek durumundadır. Sözgelimi, Âdem, cennet ve İblis kıssası kendi varoluş tecrübemize ve iç dünyamıza bir şeyler söyler biçimde yorumlanmalıdır. Aksi halde, Kur’an’daki kıssa lafzî/hakiki anlamıyla insanoğlunun mebde ile ilgili temel sorularına hemen hiçbir cevap vermediği gibi teodise, kötülük sorunu, iyilik-kötülük dikotomisi gibi çok ciddi felsefi ve kelami problemler doğurmakta, dahası Şehristanî’nin el-Milel ve’n-Nihal’de İblis ya da Şeytan’ın dilinden aktardığı üzere son derece çetrefilli sorular ve sorunlara yol açmaktadır.

Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki Kur’an’daki ifade ve anlatımları yorumlarken, ilkin onun ne dediğini bilerek-isteyerek atlayıp tam da günümüz insanının algısını, bilgisini ve beklentisini doğrudan doğruya ayetlere aslî anlam gibi giydirmemek, sözgelimi “cin demek karbon asidi demektir, kâinatın yaratılışla ilgili olarak “duhan” demek, nebula demektir” yerine, erken dönemlere ait kaynakların tanıklığına başvurarak mümkün mertebe ilk anlamı göstermek ve böylece bu anlamın günümüz insanına herhangi bir şey söyleyip söylemediğini netleştirmek, bundan sonraki aşamada da kendi yorumlarımızı serimlemek gerekir. Çok kere “Kur’ancılar”  ya da “yöntemsiz yorumcular” diye eleştirdiğim çevrelere yönelik en temel itirazım, bu çevrelerin kendi fikir ve yorumlarını doğrudan Kur’an’ın asıl mana ve maksadı gibi sunmaya çalışmalarıdır. Oysa bizim ısrarla anlatmaya çalıştığımız husus, öncelikle Kur’an’ın mantuk ya da lafzın delaleti itibarıyla günümüz insanına konuşmadığını vurgulamak, ardından da onun gerçekte nasıl konuştuğunu belirlemek ve bu konuşma tarzının muhtevasından bizim de nasipleneceğimiz bir şeyler üretmeye çalışmak gerektiğidir.
 

Bu açıdan bakıldığında, benim için önemli olan husus, Allah’ın tıpkı bir kral gibi kâinatın tepesindeki bir arşta oturup oturmadığını mevzu bahis etmek değil, kendini bir ilk muhatap kitlesine böyle tasvir eden ama gerçekte ve Kur’an’dan önceki kitapların, peygamberlerin de gösterdiği üzere bütün bu kâinattaki varlıkların yaratanı olan o yüce varlığa en azından bizi yaratıp bunca nimete nail kıldığı için şükranda bulunmamız, ona içtenlikle yakarmamız ve aynı zamanda O’nun hatırını sayıp iman (itimat) ve fazilet sahibi bir insan olmamız gerektiğidir. Meselenin özü bence budur; yoksa tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan ve muhtelif mezheplerce dogmalaştırılan kabulleri, “sahih Allah tasavvuru” diyerekten, insanların/müslümanların Allah’la birebir hukuklarını sabit ve standart kurallara bağlamaya çalışmak ve buna bağlı olarak, Allah’la sivil ilişkinin imkânı bağlamında sufilerin O’nunla hukuklarını kimi zaman coşku (şatahat) ile dile getirmelerini sapkınlık saymak, olsa olsa kelami kabullerle -ki bu kabuller bizzat Allah’tan onay almış kabuller değil, bilakis tarihsel süreçte yaşanan cedeller ve polemiklerden ortaya çıkmış ideolojilerdir- gerekçelendirilmeye çalışılan bir baskı politikasıdır. İnsanlar Allah’ın bir ve biricik mabud olduğuna şeksiz şüphesiz iman ettikten sonra, O’nu kendi iç dünyalarında nasıl algıladıkları, pek tabii ki kendi algılarını resmî inanç doktrini gibi takdim etmedikleri sürece, bizi ilgilendirmez ve bizim teftiş alanımıza girmez.__Prof. Dr. Mustafa Öztürk

--------

-13-

Bütün bu olup bitenlerin can sıkıcılığına rağmen, tarihsellik konusunun halen etraflı biçimde ortaya konulmadığı, bu yüzden müstakil bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğu şüphesizdir. Bugüne değin tarihselliğe dair müstakil bir kitap çalışması yapmamam tarihselliğin benim nazarımda bedihi olduğu ve bu konuyla ilgili argümanların uzun uzadıya ortaya konulmasının emek israfından başka bir anlam taşımadığı kabulüne dayanmaktadır. Ancak şu son zamanda biraz da bizim ekranlarda daha fazla görünür olmamız, buna karşın din mafyasının “Bize sormadan nasıl bu âleme girer ve takipçilerimizin bir kısmını ayartmaya teşebbüs edersin” şeklindeki bir yaklaşımla bizim görünürlüğümüze son verme/verdirme çabalarıyla eş zamanlı olarak tarihselcilik meselesi yeniden dirildi. Hâliyle bu durum bizim bu konuyla ilgili fikrimizi etraflı biçimde ortaya koymamızı ister istemez vacip hale getirdi.

Hal-i hazırda yazmak zorunda olduğum metinler sebebiyle henüz bu çalışmaya başlayabilmiş değilim; ancak şimdiden şunu söylemeliyim ki tarihsellik meselesi müstakbel çalışmamızda tahmin edilenin aksine modern dönemde Fazlur Rahman, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Tîzînî, Arkoun, Garaudy gibi isimlerin görüşleri ekseninde değil, bilakis klasik tefsir, kelam, fıkıh usulü müktesebatı temelinde ele alınıp ortaya konulacaktır. Bu çalışma sonunda birçok insan hem meselenin aslında türedi olmadığını, aksine klasik kaynaklarda adı konulmamış biçimde öteden beri yer aldığını görecek, hem de bu meseleyi Mustafa Öztürk’ün dini tahrif maksatlı fantezisi gibi takdim edenlerin cehalet düzeylerini de idrak edecektir. Bununla birlikte, “Ben kaynak maynak anlamam, usul diye bir şey tanımam; ben sadece Kur’an metninin lafzına bakar, kendi usulüme (aslında: usulsüzlüğüme) göre konuşurum” diyenler galip ihtimalle bu istikametteki cehaletlerinde ısrar edeceklerdir.

Ama yine de on beş asırlık ilmi birikime az çok değer atfedenlere tarihsellik meselesiyle ilgili olarak şimdilik şu kadarını hatırlatmam gerekir ki “Kuran, sünnet, icma, kıyas” şeklindeki dinî deliller hiyerarşisi bağlamında çok sık gündeme gelen meşhur Muaz b. Cebel rivayeti –ki bu rivayetin sübut açısından problemli olduğu söylenebilir; fakat sadece İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İ’lâmü’l-Muvakkıîn adlı eserinin “rey”le ilgili bölümünde, Hz. Ömer kadı Şüreyh’e yazdığı mektup gibi buna benzer birçok sahabe rivayeti de menkuldür- dahi tarihselliğin Hz. Peygamber ve vahiy döneminde cari olduğunu ispata kâfidir. Çünkü bu rivayete göre Hz. Peygamber Yemen’e kadı olarak giden Muaz b. Cebel’e, “Orada bir meseleyle karşılaştığında neye göre hükmedeceksin?” diye sorduğunda, Muaz, “Allah’ın kitabıyla” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki, meselenin hükmünü Kur’an’da bulamazsan?” diye sorunca, “Sünnetle” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki hükmü sünnette de bulmazsan?” diye sorunca, Muaz, “O zaman reyime/içtihadıma göre hükmederim” diye karşılık verir.

-14-

Bu ve benzeri birçok rivayet her şeyden önce pratik hayat içerisinde ortaya çıkan her mesele ve problemin sınırlı sayıdaki Kur’an metninden hareketle çözüme kavuşturulamayacağını, bu konuda sünnetin de yeterli olmayacağına, sonuçta kaçınılmaz olarak rey ve içtihada başvurulacağını gösterir; ama bundan da önemlisi vahiy süreci henüz devam ettiği halde Muaz’ın, “Ben reyime göre hükmederim” ifadesine Hz. Peygamber’in, “Ben halen hayatta iken, vahiy de devam ediyorken sen kimsin ki kendi reyine göre hükmedersin?!” dememiş olmasına, aksine Kur’an ve sünnette çözünü bulunmayan meselelerde Muaz’ı içtihada mezun kılmasına işaret eder.

Sahabe ilahi vahyin rehberliği ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle böyle bir düşünce paradigmasına sahip olduğu için, başta imamet/hilafet meselesi olmak üzere hayatın ve sosyal akışkanlığın ürettiği yeni problemler karşısında tek tek ayetlere müracaat gibi bir usul benimsemek yerine, söz konusu rehberlik ve terbiye içindeki yirmi üç yıllık pratik tecrübesiyle kazandıkları müslümanca anlayış ve kavrayışın külli prensipleriyle değişen hayat şartlarına intibak ettiler, üstelik sayısız ictihad ve uygulamalarıyla bunun böyle olduğunu bize gösterdiler. Çünkü onlar Allah’ın yirmi üç yıllık bir süre içinde, özellikle Mekke ve Medine dönemlerindeki iki farklı tarihsel, toplumsal ve siyasal duruma binaen onlarca, kimi âlimlere göre yüzlerce ayetinde hüküm değişikliğine gittiğini bizzat yaşayıp gördüler.

Tefsir ve fıkıh usulü kaynaklarında nesh diye terimleştirilen bu tarihsel ve olgusal gerçeklik, özellikle yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve temelde evrenselcilik retoriğine dayalı bir ideolojik iddiadan ibaret olan “Kur’an’da nesh yoktur” iddiasına rağmen -ki İslam ilim geleneğinde neshi inkâr eğilimi Cessâs, Pezdevî, Serahsî ve daha birçok büyük usul âlimi tarafından İslam’a sadakati gevşek ve problemli olmak, aynı zamanda sözüne ve fikrine itibar edilmeyecek düzeyde cahillik sıfatı taşımakla eşdeğer görülmüştür- bütün açıklığıyla karşımızda durmaktadır. Sadece Mücadile suresi 12-13. ayetlere konu olan “necvâ (Hz. Peygamber’le özel görüşme) sadakası” meselesi bile zekâ düzeyi çok düşük insanların dahi nesh mekanizmasının nüzul döneminde nasıl işlediğini rahatlıkla anlayabilecekleri biçimde gözler önüne sermektedir.

-14-_2

Allah ilk hitap çevresinde müslüman toplumun yirmiüç yıllık bir zaman diliminde şartların değişmesiyle onlarca hükmünü nesh ettiği halde, Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte sona eren vahiy sürecinden bugüne kadar geçen on beş asırlık zaman diliminde, sanki hayat o gün itibariyle donmuşçasına, bilhassa toplumsal düzen ve hukukla ilgili ayetlerdeki hükümlerin aynen tatbik edilebilirliğini savunmak ve bunun adını da “evrensellik” koymak her şeyden önce bu iddiayı savunanların kendi akıllarına hakaret etmesi demektir. Gerçi bu sözüm ona “evrenselciler” pratik hayat içerisinde biz tarihselcilerden daha tarihselci biçimde yaşam sürdürmekte, ancak tarihselcilik aleyhinde konuşmak, “Ehl-i sünnet ve evrensellik müdafaası” gibi kavramların bugün revaçta olmasına binaen en azından geniş kitleler nazarında itibarlı bir mevkii kazanmaya yaradığından sabah-akşam evrensellik retoriği yapmaktadır. Ama ne tiksindirici bir durumdur ki sayın evrenselciler bizim tarihsellik bağlamında örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerden hemen hiçbirinin kendi hayat pratiklerinde nasıl uyguladıkları veya ne zaman uygulama ihtiyacı duydukları konusunda hesap vermeye hiç yanaşmamakta, aksine “Söz konusu hükümlerin bugünkü toplumsal matriste ya da şahsen bizim hayat pratiğimizde uygulanmıyor olması, onların evrensel olmadıklarını göstermez” gibi anlamsız ve absürt bir argümana yaslanıp bizden çok daha tarihselci olarak yaşamaktadır. Bu durum İslam dünyasındaki yaygın ilkesizlik ve ahlaksızlık sorununun hangi düzeyde seyrettiğine ışık tutması bakımından oldukça manidardır.

--------

-14-

BU MADDE TEKRAR GİBİ OLSUN

Fıkhi Hükümlerin Neredeyse TAMAMI İslam Öncesi Arap Toplumunda tamamı Vardı, el kesme,  - Mustafa Öztürk

Kur'an'daki hüküm ayetlerinin TAMAMI İslam öncesi Arap toplumunda zaten vardı. Açın bakın, hırsızlığın cezası el kesmeydi, kısas da vardı; bugün sorulsa neredeyse kimsenin ne olduğunu bilmeyeceği ama Kur'an'da yer alan zıhar, ilâ, lian, kasame de İslâm öncesi Arap toplumunda mevcuttu. Allah tarafından "sıfır kilometre" olarak gönderilen bir tane hüküm Kur'an'da yok. Yani Allah mevcut olan hüküm insanların işine yarıyor, bir sıkıntıyı çözüyorsa olduğu gibi bırakıyor. Bu bilgilerin ardından bazı zihinlerde, “Naslarla sübut bulan ahkâmın hemen hepsi İslam öncesi dönemde mevcut olduğuna göre Kur’an ve Sünnet insanlığa yeni denebilecek hiçbir şey getirmemiş midir?!” şeklinde bir istifham ve itirazın belirmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir istifham ve itiraza cevap olarak, Kur’an ve Sünnet’in ibda ve icat mahiyetinde değil, çoğunlukla ıslah tarzında yenilik getirdiği söylenebilir. Bu noktada Kur’an’da “hanîf” diye ifade edilen ve “tevhid”e karşılık gelen sahih inanç temelinde Allah’a teslimiyetin ve aynı zamanda selim fıtratın ifadesi olan hak dine (İslam, ed-dîn, dîn-i kayyim, fıtratullah, sıbğatullah) uygun olan ne varsa hepsi Kur’an ve Sünnet tarafından onaylanmış, buna mukabil söz konusu uygunluk ölçütüne aykırı biçimde özünden saptırılmış inanç ve uygulamalarda tadil yoluna gidilmiş, gerek tevhide gerek maruf kavramında ifadesini bulan meşru örfe ters düşen inanç ve uygulamalar ise tümden ilga edilmiştir.

-15-

"Allah'ın Her Yerde Olduğuna İnanan Kâfirdir" Diyen Meşhur Mezhep İmamının Düşündürdükleri

 

"Allah göktedir. Allah'ın her yerde olduğuna inanan ise kafirdir, tövbeye davet edilmelidir, tövbe etmezse öldürülmelidir." diyen meşhur mezhep imamı Ahmed bin Hanbel'in düşündürdükleri... Bizlerin ittifak ettiği ve hiçbirimizin farklı düşünmediği konu Allah tasavvurudur değil mi? Hiçbir şeyde buluşamasak o konuda buluşuruz değil mi? Şimdi bu "hiç değişmez" dediğiniz hükme bakalım: el Reddü alel Cehmiyye adlı esere bakın. Bu bahsettiğim kitap basılıdır, dediklerimin yazıp yazmadığını kontrol edebilirsiniz. Orada Ehl-i Sünnet'in görüşünün "Allah'ın her yerde olduğuna inanan kafirdir, tövbeye davet edilmelidir, tövbe etmezse öldürülmelidir." olduğunu görürsünüz. "Niye diye sorarsanız" diyor, Resul-ü Ekrem'den gelen onlarca hadis var, mesela biri meşhur cariye hadisi, "kızım Allah nerededir" diye sorunca gelen "göktedir" cevabı... Onlarca da ayet var, mesela "göktekinin sizi yerin dibine geçirmeyeceğine dair bir garantiniz mi var" ayeti... İşte ayet apaçık "gökte" diyorsa, "her yerdedir" demek kimin haddine diyor. Anlıyoruz ki hicrî 250'li yıllarda ehli sünnet olarak yaşasaydık Allah'ın gökte olduğunu düşünecektik. Aradan 300 sene geçiyor, Fahreddin Razi adında bir alim geliyor ki o da Ehl-i Sünnet'in önde gelen alimlerinden. O ne diyor biliyor musunuz? "Allah'a gökte demek onu cisimleştirmektir, o yüzden her yerde demek gerekir" diyor. Şimdi, sadece 300 yılda aynı mezhebin içinde bile Allah tasavvuru gibi esaslı bir anlayış bile tam tersine dönebiliyorsa, herhangi bir mezhebi kabulümüzü "bu mutlak doğrudur" diye dayatma ihtimalimiz kalıyor mu? Metodolojik olarak eleştirebilir ve "bakın ben o ayeti öyle yorumlamadım, gerekçelerim de şunlar" diyebilirsiniz ama bir ayeti sizden farklı yorumlayan birine "sen batılın peşindesin, Kur'an'ı çarpıtıyorsun" deyip imanını ölçmeye hakkınız yoktur.

-16-

"Sadece Kur'an Yeter"deki Açmazlar / Nisa 34'ü Yumuşatmak İçin Kelimeye Takla Attırmak

 

"Sadece Kur'an yeter" düşüncesindeki açmazlar: Nisa 34'teki "dövün" ifadesini yumuşatmak için kelimenin sözlükteki 36. anlamını kullanarak kelimeye takla attırmak. "Kur'an'a gelin" dediniz, geldik. Nisa 34'e geldik bakıyoruz, "dayak atın" diyor. Şimdi kalkıp TV ekranından halka "kocalar gerekirse hanımlarına te'dip maksadıyla iki tokat atabilirler" diyemezsiniz. Çünkü zamanın ruhu buna müsait değil. Bakanlık kendini paralıyor, "kadına şiddeti önleyeyim" diye yasa çıkarıyor, karşınızda soruyu soran bir hanımefendi; nasıl diyeceksiniz ki? Bir kere ağzınızdan "her şeyi kenara atıp Kur'an'a gelin" dediniz, geldik, kadınları rahatsız edici şeyler çıktı. 1980'e kadar buradaki "darabe" fiilinin "dövmek"ten başka bir anlama geldiğini bir ihtimal olarak bile söyleyen yok. "Kur'an dinin tek kaynağıdır ve içinde ne yazıyorsa hepsi dindir" dedikten sonra tükürdüğünü yalamak istemiyor. Böyle olunca, kelimenin sözlükteki 36. anlamını kullanarak kelimeye takla attırıp ayet yumuşatıyor. "Sünnete gelin" dese işi daha kolay olacak, sorun kalmayacak. Eşinin adı İfk hadisesine karışan, bu konuda büyük bir travma yaşayan Hz. Peygamber, eşine tek bir tokat bile vurmamış. Onca kaprislere göğüs germiş, Tahrim suresi inmiş; yine vurmamış. Resulullah'ın bu hayatından öğreniyoruz ki, adam olan, eşine asla şiddet uygulamaz.

-17-

Kur'an Evrenseldir" Diyenlerin Bir Kere Bile Uygulamadığı Yarım Sayfalık Ayet - Mustafa Öztürk

Bakara 282: "Ey iman edenler! Belirli bir vâdeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu kaydedin. Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın." "Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük veya yazdırmaktan âciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın. (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağırıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmak, Allah katında daha âdil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur." "Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Gerek kâtip, gerek şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz, doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının. Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir."

-18-

Her Şey Değişiyor, Ahlâk ve Allah Anlayışı Dâhil - Mustafa Öztürk(SONRA YAZI OLUŞTURULACAK)

 

-19-

Hz. Ebubekir Zekat Vermeyenleri Öldürürken İzin Veren Ayet Aramadı - Mustafa Öztürk

 

Hz. Ebubekir, Hz. Peygamber hayatta değilken bir grup insanı zekat vermedikleri için öldürmüştür. Siz hiç "zekat vermeyeni öldürün" diye bir ayet ya da hadis gördünüz mü? Görmediniz, çünkü yok. Çünkü Kur'an "ileride zekat vermeyen olur, bu konuda da bir şeyler söyleyeyim de insanlar karar vermekte zorlanmasın" demiyor. Çünkü Kur'an faraziye üzerine konuşmuyor, sorun çıktığı zaman konuşuyor. Çıktığı kadar konuşmuş, ondandır ki borsa yok Kur'an'da; siber hırsızlık yok, insan klonlama yok, Avrupa Birliği yok, Gazze meselesi yok. Bunlar bugün büyük sorunlar ama Kur'an'da yok. Ne var, "sana hayızı sorarlar" var, "sana hilâli sorarlar" var, haram ay var. Bunlar sorulmuş, çünkü o zaman bunlar sorunmuş. Hz. Ebubekir de "arkadaşlar bunlar zekat vermiyorlar ama bu konuda ayet bulamadığımız için probleme değinemiyoruz" dememiş. Ne düşünmüş? Zekat bu devletin geliri. Bu ümmetin de yetimi, yoksulu, dulu var; işte bunların ekmeği. Senden zekatı alamazsam; Devletin otoritesini tesis edemem, bu bir. Benim otoritem sıfırlanır, bu iki. Yetimin, yoksulun geliri berhâvâ olur, üç. Kötü emsâl teşkil edersin, diğerleri de ayaklanır, dört. Biz de ortadan kalkarız, beş! O yüzden ayet olmasa da bu ümmetin bekâsı için ben sana savaş açarım. Şimdiki müslümanlarımız kaldırım önünde dururken "ne olduğunu anlamadım, bir ayete bakalım" diyor. La oğlum yürümek için işte da!  BUNUN ÇOK FAZLA DAHA ÖRNEKLERİ VAR..

-20-

Peygamber Eşlerine Özel İnen Ayetlere Bir De Bu Açıdan Bakın - Mustafa Öztürk

Peygamber Eşlerine Özel İnen Ayetlere Bir De Bu Açıdan Bakın Ahzab suresine bakıp "çarşaf mı olsun, pardesü mü olsun ya da haremlik selamlık mı olsun" diye bir sürü hüküm çıkarıp "ne bereketli sureymiş, ne kadar hüküm varmış" diyoruz. "Kadınlar evlerinde otursun" diye hüküm çıkarıyoruz. Oysa bu surenin hikâyesini bilseniz, bambaşka/dramatik bir tablo çıkıyor önünüze. Zaman kritik; önce Müreysi gazvesi, sonra Hendek sonra Beni Kureyza gazvesi... Müreysi gazvesi sırasında Hz. Aişe'ye çamur atılmış. Münafıklar içeriden, Beni Kureyza arkadan, düşman kuvvetleri dışarıdan hücum ediyor. Hz. Aişe üzerinden de bir kampanya yürüyor. Bu çamurun maliyeti ağır olabilirdi. Kişisel basit bir mesele olsaydı neyse ama bir dava, İslâm davası gidiyordu. Bir İfk hadisesi yüzünden çok ağır bir maliyet çıkıyordu. Böyle bir maliyetle bir daha karşılaşılmaması adına peygamber hanımlarına yönelik "oturun oturduğunuz yerde, evinizden çıkmayın" ayeti geldi. Biz bu hikâyeyi bilmediğimizde her ayetten, her cümleden tek tek hüküm çıkarabiliriz. Ama Hz. Peygamber'in hayatını Kur'an'a etle tırnak gibi geçirdiğimizde çok iyi anlıyoruz. "Hocam tamam, ayetin Hz. Peygamber döneminde neye tekabül ettiğini anladık ama bugüne ne söylüyor?" diyeceksiniz. Arkadaşlar, siz her şeyi hazır istiyorsunuz. Ben ilk ve sabit anlamı tespit ederim, bu ilk anlamdan yola çıkarak ayeti hayatına ve yüreğine nasıl taşıyacağı kişinin kendi çabasına bağlıdır. Ben burada madde madde ders kitabı gibi "arkadaşlar, bu ayetten şunları anlamalıyız" dediğimde o sizi etkilemez. Her mü'minin Kur'an'la buluşması, onunla konuşması ve hemhâl olması kendincedir.

-21-

"Sayın Mustafa Öztürk! Şu Ayetlere Tarihsel Dedin; Cehennemde Cayır Cayır Yanacaksın" Söylemi

 

Tefsire ve Kur'an'a bakış açımı beğenmeyebilirsiniz, bu olabilir ancak bilin ki ben "Allah'ın muradı budur" demiyorum, "anladığım budur" diyorum. İnanın ki sizin yorumunuz da sizin anlayabildiğiniz kadarıdır. Eğer içinizde biri varsa ve "yok hocam, ben ayetleri tek tek asıl sahibine sorup manasını öğreniyorum, o yüzden size itirazım bizzat Allah'tan geliyor, yani Allah 'o ayet Mustafa'nın çevirdiği gibi değil' dedi bana" diyorsa boynum kıldan ince, ona bir şey diyemem. Ancak biliniz ki bir ayeti yorumlayış biçiminiz yetiştiğiniz çevreden, elinize tutuşturulan kitaplardan veyahut bir yerde yaptığınız tefsir dersinden elde ettiğiniz kanaatten ibarettir. Öyleyse "Allah böyle diyor" diyerek bizi suçlamanız ne ilim ahlâkına ne müslüman ahlâkına yakışmaz. Biz ne zaman huzur buluruz biliyor musunuz? Siz ve ben anladıklarımızı ortaya koyunca iki farklı görüşe tahammül edebildiğimizde, birbirimizi tekfir etmediğimizde rahata ereriz. Ancak nedendir bilinmez, dini meselelerde bir görüş farklılığı belirdiğinde müthiş bir hırçınlık oluşuyor. Mesela Abdülaziz Bayındır hocanın beni ilmî münazaraya davet ettiği mektubun ilk cümlesi: "Sayın Mustafa Öztürk! Şu ayetlere tarihsel dedin; cehennemde cayır cayır yanacaksın" diyor. "Olabilir, bu hoca da böyle yorumluyor" demiyor. Sonuç olarak, yaptığım eleştiriler yöntemseldir. Sözlerimin hiçbirinde hiç kimsenin Allah indindeki konumuna, müslümanlığının derecesine dair hiçbir kanaat belirtmiyorum, emin olabilirsiniz. Çünkü bu, beni alakadar eden bir mesele değil. O kısım, dinin sahibini ilgilendirir.

-22-

Cehennem Azabı Sonsuz Mu? - Mustafa Öztürk

 

-23-

Hz. Süleyman'a Atları Kestiren Mustafa Öztürk Modernistlik Mi Yapıyor?

35 meâlde Hz. Süleyman'ın, atların yelesini okşadığı yazarken Mustafa Öztürk ayeti ne hakla "Hz. Süleyman atların bacaklarını kesti" olarak çevirir? Bu ibretlik videoda tereciye tere satıldığına ve ilk dönem müfessirlerin yaptığı yorumu aktarmanın bugün modernistlik olarak değerlendirildiğine şahit olacaksınız.(ASLINDA BURADA MUSTAFA ÖZTÜRK BİR DÖNEM YANİ ESKİ DÖNEMLERDE PEYGAMBERLERİN İSMET SIFATLARI YOKTU. MUSA PEYGAMBERİN İNSAN ÖLDÜRMESİ, DAVUDUN BİR BAŞKASININ YA DA KOMUTANIN KARISINI ALMAK İÇİN ONU ÖLDÜRTME EMRİ, ADEM PEYGAMBERİN YASAK MEYVESİ YA DA DEĞİŞİK ÖRNEKLER YANİ NORMAL BİR İNSAN GİBİ HATALARI VE GÜNAHLARI VAR İKEN SONRALARDA İSMET SIFATI EKLENDİ VE AYETLERDE ONA GÖRE YORUMLANDI. BAŞTAN EVRENSEL DENİLMESİ GİBİ.)

-24-

Sünnet Önden Gider, Kur'an Arkadan Gelir - Mustafa Öztürk

Kavgalar tarihte peygamberler üzerinden gider..(SONRADAN YAZISI EKLENECEK)

-25-

"Sizi En Güzel Şekilde Yarattık" Ayetine Rağmen Neden Sakat Çocuklar Doğuyor?

 

-26-.

Din Yorumum Alevîlerden Farklı Ama Benim Ne Kadar Hakkım Varsa Bir Alevînin De En Az O Kadar Olmalı

Bırakın adamlar kendi dini anlayışını tanımlasın ve onlar için o tanım esas alınsın, başkasının anlayışını neden sen tanımlıyorsun? Şunu da söyleyeyim, onların müslümanlık tanımını şahsi olarak benimsemem de mümkün değil.

-27-

-28-.

Kur'an'ın Bir Benzeri Yazılamaz Mı? Hz.Peygamber'in Başarısı Sözünün Özüne Tetabukundandır

-29-

TEDAŞ'a Fatura Öder Gibi Yapılan İbadetten Hayır Gelmez - Mustafa Öztürk

 

-30-

Sadece Hamsinin Tadı İçin Bile Allah'a Şükür Borcum Var - Mustafa Öztürk

 

-31-

Neshi Kabul Ediyorsanız Siz De Tarihselcisiniz - Mustafa Öztürk(Yani Nasih Mensuh olayını da tarihselcilikle anlayabilirsiniz. Yani Mevlamız bile hüküm değiştirerek sabit fikirli olmayın demektedir. Bunu Hz. Ebu bekir ve Hz. Ömerin yaptığı ayet orada dururken ve peygamberin uygulaması varken neden farklı karar alıyorlar olay anlaşılıyor..)

 

-32-

SÖYLEMEZSEM ÖLÜRÜM! - Mustafa Öztürk

Batı'dan önce, Kur'an'dan hareketle bir şey bulduğumuz oldu mu? Hep şunu yapıyoruz; onlar bir adım önden gidiyorlar, teknolojik ürünü icat ediyolar, biz arkasından ona bir etiket yapıştırıyoruz: Bu Kur'an'da da var! Madem var, bir kez de önce siz bulun. Neymiş? Kur'an'da 17 Ağustos depremi yazıyormuş. E güzel kardeşim, madem Kur'an bunu haber veriyor, depremden bir saat önce söyleseydin de bunca insanın canı yanmasaydı!

Bilim "nasıl" sorusuna,  hak din ise "niçin" sorusuna koşar. Her iki soru da homosapiensin yani insanın araştırdığıdır, merak ettiğidir, yapısındadır. Dinsiz bilim adamları ya da bilimi dinsiz ideolojilerine alet etmek isteyen ateist bilim adamları "niçin, neden" olmaz derken bağnaz din adamlarıda "nasıl" olmaz der. Bir taraf dine düşman, bir taraf bilime düşman olur. Çünkü iki tarafta olaya kemikleşmiş ideolojik kafa ile alet etmek amaçlı bakmaktadır. Halbuki insan için "nasıl" gibi "niçin"de merak edilen temel esastır. Doğru bir din anlayışı ve doğru bir bilim anlayışı bu duruma çözüm olabilir. Çatışmayı bitirir uzlaşmayı sağlar.

(Bilim din maddesinde yazılan bu konuyu önemli bulduğum için buraya da parantez içinde ekliyorum:

 Tabiki dinin her şeye maydonoz olması doğru değil. Bu zavallı dinede işkencedir. Her şeyin tek suçlusu ya da tek nedeni sadece din gösterilmesi dine işkencedir. Bir milletin bilimsel ileri gitmesinde ya da gerilemesinde tek etken ya da suçlu din değildir.


Tarihte bilim kimsenin babasının malı değildir. Bilime hindistanlısı, iranlısı, çini, sümeri, almanı, asurlusu, fenikelisi, mısırlısı herkes bir şeyler kata kata ekleye ekleye gitmişir, gelişmiştir. Bir sıfır rakamı(iranlı bilim adamı ibni heysem) bulunmamış olsaydı bugün sıfır bir ile çalışan hiçbir bilgisayar bile olmayacaktı mesela.. Aynen tekerleği bulamayan MAYA lıların kültürünün ve teknolojisinin hiçbir yere yayılamama nedeninin tekerleği bulamayışları olması gibi. Sümerlerin yayılma nedeni ise tekerleği ve yazıları bulmalarıydı meselaa..
Ve bilim bayraktarlığı bazen doğunun bazen batının olduğunu yani gezgin olduğunu, sabit bir yerde durmadığını da hatırlayalım. Örneğin batıda roma zamanında çok iyiyken sonrasında gerilemiş, doğuda abbasi döneminde yani 9. Yüzyılda halife memun zamanın beytül hikme ile tekrar doğudan bayrak yükselmiş tabi sonrasında malum..Evrim teorisini bile savunabilcek kadar özgür beytül hikme bilim adamlarından..skolastik düşünceye giren bir islam dünyası çıkmış hatta matematiği bile gereksiz diye medreselerden kaldıracak kadar maalesef....bugün hindistan, çin ve katklarınıda yani bilimin gezginliğinide gözönünde bulunduralım..


İnsanlığın her kesiminin onbinlerce yıllık katkısıdır, mirasıdır, birikimidir BİLİM.. Fakat müslüman bilim adamı olan BİRUNİ, İBNİ HEYSEM, CEZERİ, avrupada vazgeçilmez bilim insanı anlamına gelen avecenna yani İBNİ SİNA, ibni haldun, ibni rüşd VB. yada hiristiyan bilim adamlarından NEWTON, galileo, ampulü bulan edison vb. “işte ben Kurandan şunu buldum, ya da incilden şunu buldum, ya da wolswogan firması incilden şu motoru buldum” dememiştir. Gece gündüz çalışmışlar onbinlerce deneyler yapmışlardır, çalışmışlardır. Bir ampul deneyinin hikayesini okumanızı öneririm. benim gibi göbek büyüterek yapmamışlardır ya da bazı din adamları gibi ….yani nasılı anlatan araştıran bilim, niçini araştıran din ve felsefeyle aynı kefeye konulmamalıdır. Yani sapla saman karıştırılmamalıdır.


Bu işin ayrı bir boyutudur. Bu şekilde dine de işkence edilmemelidir. Suçlanmamalıdır da.. Çünkü binlerce ayette “akledin, gezin araştırın, bakın, ilk yaratılışı araştırın vb. demiştir Kuran. Yani yatın bana bakın her şey bende var dememiştir. Tam aksını demiştir. Fakat yaratılış nasıl başladı diye araştıran darwini biz hemen dışlamışız, aynı dönemdeki kelpleri, galiloyu, burunoyu tutarken..Galiloyu kilise “dünya dönüyor” diye asmaya kalkıştığı için Burunoyu öldürttüğü için skolastik düşünce diye kiliseye kızarız. Ama bizimde Fatih sultan mehmet ten sonra ağırlığınca altın verip getirttiği Ali Kuşçu rasathanesini “melekleri dikizliyor” diye yakıp yıktığımızı ya da hazanferi astığımızı, piri reisi astığımızı, bazı bilim adamlarını vb. yine aynı skolastik likle bağnaz din adamları sebebiyle aynısını yaptığımızı görmeyiz. Yani bağnazlık her tarafta olmuştur. Önemli olan bunu görüp bu bağnazlıklara mahal yani yer vermemek gerektir. Bu ara bütün ideolojilerinde din gibi olduğunu, hatta partilerin bile bağnazlarının olduğunuda unutmayalım. Bu bağnazlıklar için din, parti, ideoloji, bayrak, millet vb. meateryaller kullanılır alet edilir ve faşizm doğar. Yani sapla saman karıştırılmamalıdır.)

--------

 Kuranı kerimi en çok okuyanlar müslümanlar değil ateistlerdir. :)

--------

Dünyadaki gibi Türkiye de de aydınlanmanın yolu sadece dinden olmasada dinin öneminin ve etkisinin büyük olduğuna inanıyorum. Martin Luter gibi yani avrupadaki Rönesans reform harekatlerini yapanlar yine din adamlarıydı. Yani düzelme dinden başladı. Zaten İslam dünyasının geri kalmasının ana nedenlerinden birisi de aklı ve felsefeyi düşman ilan etmeleri nakilciliği esas almalarıdır. Gerçi Gazali gibi en nakilciler bile nakil anlaşılmayınca akıl ile tevil olunur ve akla uyulur şeklinde kesin hükümlere varılmıştır. Yani delil aramak ve araştırmak hak dinin esasıdır. Kimse kızmasın:) Sorgulanamayan bir din olsaydı Kur'anda İbrahim, Musa vb. yaratana sorgulayıcı sorular sormazdı. Yani sorgulama, delil arama, sorma insanı dinsiz imansız yapmaz aksine gerçeklere ulaştırır. Nasılki bu gün için exersiz(hareketli ibadetler), karşılıksız iyilik, biraz aç kalma vb. insan için faydalı bilimin ulaştığı her şey dinlerde namaz, oruç, zekat, sadaka vb. şekillerde kadim bilgilerde de var. Ayrıca ölümü ve ahiret inancı, tevekkül vb. ile insanın en büyük problemlerini çözüme ulaştırıyorlar. Yani dinin özünün-ilk peygamberden son peygambere- çok önemli katkıları olmuştur. İslam dünyası dünyanın ufkunu açtı fakat daha sonraları her zamanki gibi insanların dinin özünün içene etmesiyle aklı, içtihadı, felsefeyi ve pozitif bilimleri yasaklayarak kendisi dünyada kırdığı skolastik düşünceye girmiştir. Ve maalesef bu felakatin farkına bile varmadı hatta farkına varmamayı büyük onur sandı. Bu konuyu analiz sentezler bölümüne havale edelim uzatmamak için.

 

-33-

Hz. Peygamber'in Yaptığı (Sünnet) Kadın Dövme Ayetinden (Kur'an'dan) Öndedir - Mustafa Öztürk

-34-

"Tarihsellik" Derken "Ayetler Bugünün İnsanını Bağlamaz" Mı Diyorsunuz?

Videoda bahsi geçen "eşleriniz düşmanınızdır" konusu için: https://www.youtube.com/watch?v=Xx-yf...

-35-

Değer ve Durum Ayetlerinin Kadın Bağlamında Örneklendirilmesi - Mustafa Öztürk

Kur'an'ın geliş sürecinde eşik nokta hicrettir. Hicret öncesine baktığımızda kadın-erkek meselesi, toplumsal cinsiyet rolleri gibi konulara hemen hemen hiç atıf yok. Sadece "mü'min ve kafir" var, tanımlamalar hep ilahi mesajı kabul edip etmeme üzerinden yapılmış durumda. Henüz imân ve inkâr gibi büyük bir meseleyle uğraşılmakta. Ne zaman ki hicretle birlikte müslümanlar kendi toplumsal yaşantılarını az-çok tanzim edebilecek duruma geliyorlar; her toplumda olduğu gibi o toplumda da aile içi meselelerin ve toplumsal rollerin tanzimi gerekiyor. Bu çerçevede Kur'an-ı Kerim, dönemin sosyolojisini yok sayıp bir kenara atmıyor. Örneğin Nisa suresi 25. ayette, evlenmek isteyip de hür kadınlara mâli gücü yetmeyenlerin cariyelerden almasını söylüyor. Bu, "durum ayeti"dir ve bunu dönemin sosyolojisi getirmiştir, evrensel bir kural değildir. Ancak daha sonra Kur'an adeta "ya Rab, sen de mi bizi hür-köle olarak tasnif ediyorsun" sorusuna cevap niteliğinde bir cümle kullanıyor "ben sizi imânınız üzerinden bilirim kaldı ki benim nazarımda hepiniz aynısınız" diyor. İşte bu "değer ayeti"dir. Ayetin devamında ise bu parantezden sonra yine "durum" üzerinden gidiyor çünkü ortada bir sosyolojik gerçek var ve bu gerçekler "kaldırdım" demekle ortadan kalkmıyor. Kur'an bir yöne doğru toplumu yavaş yavaş değiştiriyor. Biz Kur'an'ı 600 küsur sayfadan oluşan bir yazılı metin olarak gördüğümüz, onu 23 yıllık iniş sürecini zihnimize getirmeden okuduğumuz için tuhaf bir hâle düşüyoruz.

 

-36-

İntihar ve Eşcinsellik Konularında Kısa Bir Değerlendirme - Mustafa Öztürk

Amacım ezber bozmak, insanları şaşırtmak değil. Yıllardır okuyorum, uğraşıyorum; anlamaya çalışıyorum. Bakın, dikkat edin, "anlıyorum" değil; anlamaya çalışıyorum. Mesela hep merak etmişimdir, Peygamber efendimizin ve bir avuç sahabesinin Mekke'deki o sıkışmışlık anlarında Kur'an Lut kavminin eşcinselliğe merak salmasını neden anlattı? (Çünkü bu olayda örfi olarak araplar da belki o dönem oğlancılık var idi. Zaten Gılman tarifinde olayı anlayabilirsiniz. Onun içinde eski tefsir ve arap lugatlarının yani sözlüklerine bakmak gerek. Yani Müslüman bayanların içten içe bütün umutlarını bağladığı cennet tasvirindeki Gılman en iyi en ahlaklı anlamıyla yakışıklı sâki yani garson erkek anlamına geliyor. Bir Türk kültüründe garson yakışıklı diye bakmak olmaya ya da biz bu kültürümüzle anlamaya biliriz. Ama arap kültüründe bu var dostlar )

-37-.

"Eş ve Çocuklarınız Düşmanınızdır, Fitnedir" Ayeti Nasıl Anlaşılmalı? (Teğabun 14-15)

Teğabun 14-15: Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.(yani buradaki anlamı eş düşmandan çok savaşa gitmeye engel olan gitme baba vb. demesi noktasıdır bu bağlamı koparırsanız yani..)

-38-

İtikat Dedektiflik Yaptırır, İmân Yetim Başı Okşatır - Mustafa Öztürk

Evet, bir duruşumuz ve olan bitene bir pozisyon alışımız var. Bunun da haklı gerekçeleri olması lazım. Bu gerekçeleri ortaya koymayı kelam üstlenmiştir. Ama bu, entelektüel seviye ister, halk bunu anlamaz. O zaman ne yapalım? Halka bu ideolojiyi "andımız"ı okur gibi maddeler halinde okunacak bir şey yazmamız lazım. Bunun adına da akaid kitabı diyoruz. "Sırat haktır, münker nekir haktır", bu, "Türküm, doğruyum, çalışkanım" gibi. Akaidle oluşan inanış sizin yetim başı okşamanıza vesile olmaz. Ya da buz gibi havada sıcak arabanızın içinde giderken köprünün altında donuyor olan bir fukaranın bu gece yakacak bir şeyi, yiyecek ekmeği olup olmadığını merak etme duygusu oluşturmaz. İtikat daha çok başkasının müslümanlığını eleştirme, onun dedektifliğini yapmaya yarıyor. İmân ise oturup kendi işine bakmayı, yarın Allah'ın huzuruna daha az ayıp ve kusurla çıkma çabasını oluşturuyor. O yüzden de artıp eksiliyor. Mezarlıkta ölüyü mezara koyarken tavan yapıyor, fuarda dolaşırken diplerde.

-39-

Sadece Farzları Yerine Getirmek Yeterli Mi? Farzlar kim ve nasıl belirlendi?

-40-

"Allah Yarattı" Dedikten Sonra İster "Evrimle Yarattı" Deyin, İster Başka Şekilde - Mustafa Öztürk

Dini her şeye maydanoz yapmayın. Sonuçta her şey her şekliyle yaratılışı ne bulursanız bulun yaratıcıyı gösterecek.

-41-

İfade Özgürlüğü Bağlamında Kutsala Saygı Nasıl Olmalı? Batı'ya Özür Borcumuz Var Mı?

Bana yani şahsıma sorarsanız bir beşere Hıristiyanların yaptığı üzere Tanrılık izafe etmek dünyanın en büyük skandalıdır. Ama bu benim şahsi düşüncemdir. Bir Hıristiyana saygısızlık etmeye, kitaplarına hakarette bulunmaya ya da inandıkları şeyleri dalga geçme amaçlı kullanmaya hakkım yok. Sadece ilmî olarak, saygılı bir biçimde fikrimi beyan eder ve arkasında dururum, o kadar. Ne var ki Hz. Peygamber'in karikatürünün çizilmesi bizleri provoke etme amaçlı, ilmî tarafı olmayan saygısız bir hareket. Ancak her mahallenin delisi olduğu gibi bizim de şiddete teşne olan ve "şiddet eşittir İslam" algısını besleyen IŞİD ve Boko Haram gibi delilerimiz var. Tıpkı Srebrenica'daki katliamı yapan başka dine mensup insanlar olduğu gibi.

-42-

"Demiri İndirdik" Ayeti Bilimsel Bir Mucize Mi? - Mustafa Öztürk

 Evet ayetlere işkence yapılıyor..

-43-.

 

Bu ve benzeri birçok yaşanmışlığa rağmen Özsoy hoca bugün halen Türkiye’nin İlahiyat camiasındaki lanetlilerinden biri olarak yâd edilmekte, bir diğer lanetli olarak da bizim ismimiz zikredilmektedir. Hoş, ismimizin hangi mahfillerde ve ne şekilde zikredildiği bizi çok da alakadar etmemektedir. Hele de “Kur’an evrenseldir; niye evrenseldir derseniz, evrensel olduğu için evrenseldir” gibi anlamsız bir cümleden başka hiçbir bilgisi ve birikimi bulunmayacak düzeyde kara cahillerin tv ekranlarında sözüm ona bizi eleştirmeleri hiçbir değer ifade etmemekte, aynı şekilde taşralı bir vaizin efektli, yapmacıklı hitabet üslubuyla ve aynı zamanda tam bir paçozlukla (Not: Bu konuda ekşisözlük yazarlarının psikanalizleri son derece isabetli görünmekte, hususen okunması tavsiye edilmektedir) sürekli olarak bizim adımız üzerinden kendini gündemde tutmaya çalışması da hiçbir değer içememektedir.

Buna mukabil, İlahiyat eksenli seviyesiz tartışmalar ve atışmaları şehvetle izlemek ve bu tartışmalar vesilesiyle kimbilir belki de bastırılmış kavga-gürültü şehvetlerini tatmin etmek isteyen birçok insanın sürekli olarak bize mesajlar gönderip, “Hocam, filancı size yine şöyle bir laf attı; falancı televizyonda size saldırdı” gibi kışkırtıcı ifadelerin ardından zımni olarak, “Hocam, siz de onlara cevap verin” şeklinde istek belirtmeleri maalesef çok esef vericidir. Çünkü bu yaklaşım tarzı dinî meselelere ilgimizin artık bir cümbüşe iştirak düzeyine indiğini, haliyle ciddiyetimizin yerlerde süründüğünü göstermektedir.

-----

-44-

Evet, ben Kur’an konusunda tarihselci yaklaşımı benimsemiş biriyim. İlahiyat akademyasında bu yaklaşımı benimseyenlerin yok denecek kadar az olduğunu biliyorum. Ama aynı zamanda hem gizli tarihselcilerin hem de sözde evrenselci özde tarihselcilerin varlığını da çok iyi biliyorum. Bununla birlikte, tarihselcilik denince kim bundan ne anlıyor, pek bilmiyorum. Çoğunlukla herkesin kendi zihninde kurduğu tarihselciği anlattığını ve bunun üzerinden, buna göre değerlendirmeler yaptığını görüyorum.

Bu konuda en azından kendi bakış açımı ve yaklaşımımı etraflıca ortaya koyacak bir metin yazmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum; lakin ders, tefsir, tez, tebliğ, konferans, paralelle savaş vs derken, şöyle birkaç ay kadar bir kenara çekilip adamakıllı bir metin oluşturma imkânı bulamıyorum; ama eğer Allah izin verirse bu işi yapacağıma söz veriyorum.

İmdi, ben bunları niye söylüyorum; hemen arz edeyim, şundan söylüyorum: Bir asistan arkadaşımıza gönderilen özel facebook mesajında, çok sevdiğim dostum Prof. Dr. Adil Çiftçi’nin -eğer aklımda yanlış kalmadıysa Duha ve İnşirah sureleri üzerine facebookta yazdığı bir yazıda tarihselciliği benim anladığım tarzda anlamadığını, Fazlur Rahman’ın iki hareketli anlama ve yorumlama yönteminin çok sağlam ve sağlıklı bir yöntem olduğunu ve fakat buna tarihsel değil, varoluşsal anlama yöntemi denmesi gerektiğini belirtmesi ve söz konusu arkadaşın da bu mesajdan bizi haberdar etmesidir.

Bilindiği gibi, Türkiye’de Kur’an ve tarihsellik tartışmaları 1990’lı yılların özellikle ikinci yarısında hız kazandı ve fakat 2000’li yılların başlarından itibaren büyük ölçüde üstü kapandı. Tartışmanın ivme kazandığı dönemlerde Fazlur Rahman deyim yerindeyse mihver haline geldi ve merhumun Kur’an’a dair görüş ve yorumlarının ülkemiz insanıyla buluşmasına sevgili dostum Adil Çiftçi birçok çeviri ve telif makalesiyle ciddi bir katkı verdi. Ama gelin görün ki tarihsellik meselesi maalesef heder edildi ve bir anlamda gümbürtüye gitti. Geriye kala kala, o gün bugündür hükümranlık tahtında oturan ve halen gücüne güç katan evrenselci muhafazakâr söylemin özellikle İlahiyat camiasında tesis ettiği engizisyon ve cadı avında kullandığı bir “tarihselci” yaftası kaldı.

Abbasiler dönemindeki Mihne hadisesini az çok anımsatan bu sürecin sonunda kimi eski tarihselciler müthiş kıvrak manevrayla yeniden gelenekçiliğin faziletlerini (aslında avantajlarını) keşfetti, kimileri Türkiye’de ve bilhassa İlahiyat çevrelerinde yaşanan iğrenç olaylara kahredip yurt dışına gitti; tarihselcilik çizgisini koruyan birkaç kişi ise tabir caizse ülkenin dört bir yanına dağılıp yalnızlığa ve bir nevi menkubiyete terk edildi. 17 Aralık’tan bugüne kadar yaşanan süreçte ise olup bitenleri farklı zaviyelerden okuma neticesinde, bu birkaç menkub da kendi içinde ihtilafa düşüverdi. Kısaca, dağıla dağıla, bölüne bölüne tek hücreli canlı noktasına gelindi.

Görüldüğü gibi, hikâyemiz çok dramatik. Olsun, gam-kedere mahal yok, en azından benim için yok. Çünkü ben bugüne kadar kendi işimi hep kendim yapmaya çalıştım; üstesinden gelebildiğimi başardım, gelemediğimi bıraktım. Şimdi bir kez daha anladım ki bu tarihsellik meselesinde de tek başıma yoldayım. Ama hemen belirteyim ki önemli olan teklik-çokluk meselesi değil; ne söylediğimizi doğru anlatabilme ve doğru anlaşılabilme meselesidir. Bu yüzden sevgili dostum Adil Çiftçi’nin mesajı vesilesiyle, tarihsellik konusundaki meramımı kısa bir şekilde yeniden ifade etmem gerekir:

Evet, bana göre de tarihsel denen Kur’an okuma/anlama tarzı varoluşsal karakterlidir. Çünkü tarihsel bakışla okumanın temel amacı, kendisiyle fiilî varlığımız arasında iman üzerinden tesis edilmiş çok sıkı bir bağ bulunan Kur’an, “Bugün bize ne diyor, bizden ne istiyor?” sorusunun en doğru ve sahici cevabını bulmaktır. Bu cevap, “Kur’an yüce Allah’ın kelamıdır; bu yüzden bize ne söylediği konusundaki mesajı bugün tam olarak kavrayamasak, hatta hiçbir şey söylemiyor sonucuna varsak da, işin gerçeği böyle değildir; Kur’an mutlaksa evrensel bir şeyler söylüyor olsa gerektir” gibi bir varsayıma yaslanmak ve konformist bir tutum içinde bu söylemin keyfini çıkarmak değildir. Aksine söz konusu cevabı bulmak için, önce Kur’an’ın ilk hitap çevresinde ne söylediğini, o gün orada neler olup bittiğini mümkün mertebe en iyi şekilde anlamaya çalışmak, kimi zaman yırtınmayı gerektiren bu anlamadan bir öz/çekirdek anlam çıkarmak, daha sonra o öz/çekirdek anlamın bugünkü tarihsel tecrübedeki ve kendi varoluşsal gerçekliğimizdeki karşılığını bulmaya çalışmaktır.

Merhum Fazlur Rahman’ın iki etaplı/hareketli yöntemiyle anlatmaya çalıştığı mesele de temelde bu meseledir. Bu yöntemin ilk etabı anlama ve açıklama, ikincisi yorumlama ve uygulamadır. Anlama ve açıklama etabı, tarihî geçmiş ve yaşanmışlıkla ilgili olduğundan, eldeki bilgi malzemesinin otantikliği ve güvenilirliği nispetinde nesnel ve objektif sonuçlar verir. İkinci etap ise yorumun konusu olduğu için temelde sübjektif karakterlidir. Ancak unutmamak gerekir ki her rey ve içtihad çabası da sübjektiftir ve bizim burada yorum dediğimiz şey de içtihattan çok farklı bir şey değildir.

Aslında buraya kadar gelenekselci yaklaşımı çok rahatsız edecek bir husus mevcut değildir. Rahatsızlık, Kur’an’ın açıkça konuştuğu ve hüküm kurduğu hususlarda da içtihadın işletilmesi noktasında kendini gösterir. En azından benim tarihselciliğim, Kur’an’ın açık hükümler düzenlediği hususlarda da bugünkü tarihî tecrübeyi ve bu tecrübe içindeki varoluş gerçekliğimizi dikkate alarak içtihadda bulunmak gerektiği fikrini içerir. Bu fikir Kur’an’daki ahkâmın lafzî mucibince aynen bugün de uygulanabilir olmadığı kabulünü de içerir. Özellikle toplumsal düzen ve hukuk alanı insan ve toplum içindir; toplum ve pratik hayat ise sabit değil, değişkendir. Bu yüzden, pratik hayatın tanzimiyle ilgili hükümlerin değişmesi ve değiştiği bedihi bir gerçektir. Bu gerçeklik, “Allah tarih üstü bir varlıktır; bu yüzden Kur’an her ne kadar belli bir tarihsellikle kuşatılmış bir ilk hitap çevresine nazil olmuşsa da, O’nun zatının ezelî ve ebedi oluşu kelamındaki ahkâmı da tarih-üstüleştirir” gibi söylemlerle, inkârı gayri kabil bir gerçeklik olmaktan çıkmaz.

Sonuç olarak, Kur’an’da hüküm vardır; ilk nazil olduğu gün gibi aynen uygulanır; Kur’an’da hüküm vardır; bugünkü olgusallıkta menatı yoktur. Bizim işimiz, hangi hükmün hangi mahiyette olduğunu ortaya koymaktır. Öte yandan, Kur’an’da ayet/ayetler vardır, bunların ilk hitap çevresindeki muhatapları müşrikler ve kâfirlerdir; ama bugün o ayetlerdeki muhteva kişiliğimiz ve hayat pratiğimizde de az çok karşılık bulduğu için, muhatap kitle hem kâfirler hem de biz müminlerdir. Bu bağlamda müşrikleri mal-mülk biriktirme ve dünyevileşme açısından eleştiren ayetler bizim, özellikle bilerek ya da bilmeyerek dünyevileşme seline kapılıp giden zengin müminler için ibretlik birer örnektir.

Görüldüğü gibi, tarihselcilik, “Kur’an’ın söylediği her şey sadece o gün ve o günkü muhataplar içindir, demek değil, tam tersine o gün müşriklere hitap eden ayetlerin muhatabı bugün pekâlâ müminler olabilir” demeyi de gerektiren bir okuma/anlama biçimidir. Günümüz insanına hangi ayetin ne söylediği veya söylemediği üzerinde kafa yormak, bu konuda bir sonuç ortaya koymak da biz müminlerin işidir. Allah bize bunca kabiliyeti acaba niye verdi, dersiniz.

İki yüz elli, hadi bilemediniz üç-yüz elli ahkâm ayetinin lafzî anlam sınırları dâhilinde, miladi 632 yılından kıyamet gününe kadar dünya üzerinde ortaya çıkacak bütün beşerî, içtimai, hukuki, iktisadi olaylar ve sorunların çözüleceğini savlamak, Allah’ın biz müminlere bahşettiği akıl nimetiyle alay etmek değildir de nedir? Bundan da öte, Kur’an’daki birçok hukuki içerikli ayeti bugünkü hayat tecrübemiz içerisinde bir kez dahi tatbik etmediğimiz, üstelik tatbik ihtiyacı hissetmediğimiz, dahası bundan hiçbir rahatsızlık da hissetmediğimiz halde, sadece bizi ve bizim gibi düşünenlere tarihselci demek, gayr-i ahlakilik değil midir?

-45-

Tarihsellik meselesi maalesef 1990 yılların ortalarında sağlıklı ve sağduyulu biçimde tartışılamadan 28 Şubat vakasının patlak vermesiyle birlikte heder olup gitti. O dönemde tarihselcilik fikrinin lehinde yazan isimlerin (Ömer Özsoy, İlhami Güler, Mustafa Öztürk) ortak fikir platformunu oluşturan İslamiyat dergisinin çok ses getirmesi ve fakat ardından 28 Şubat hadisesinin patlak vermesi İslamiyat çevresinin devlet katındaki laikçi, seküler mahfillerle İslam aleyhine çok kirli pazarlığa girimesi şeklinde bir algı operasyonuna ve karalama kampanyasına malzeme oluşturdu. Böylece tarihselcilik kavramı bir yandan Türkiye’deki dindar ve muhafazakâr çevrelerin İslamcısından cemaatçisine kadar hemen her kesiminde tamamen pejoratif, hatta tiksindirici bir içerik kazanmasına bir yandan da bu fikri savunanların lanetli gibi algılanıp “zındık, yerli oryantalist” gibi yaftalarla karalanmasına yol açtı.

Oysa İslamiyat’ın “Örtünme” sayısı yayımlandığında, Ankara İlahiyat ve diğer birçok İlahiyat fakültesindeki akademisyenler öğrencilerine, “Gördünüz değil mi, sizin tarihselci hocalarınız başörtüsünü de tarihe gömdüler” derken, bir süre sonra Ankara İlahiyat’ta başörtüsü yasağı uygulanmaya başladığında aynı hocalar, “Çocuklar ya başınızı açarak gelip derse girin ya da üniversite tahsilini terk edip gidin; bizi zor duruma düşürmeyin” diyerek bir çırpıda tornistan yapıverdiler. Buna mukabil başörtüsünü tarihe gömmekle itham edilen Ömer Özsoy, İlhami Güler ve –bu arada tarihselci olmayan rahmetli Salih Akdemir- gibi hocalar, “Bu genç kızlar başörtüleriyle derse giremediği sürece biz de dersleri boykot ediyoruz” diyerek fakültenin kapısında bu yasağa açıkça direndiler. Nihayetinde Ömer Özsoyhocanın bu memlekette İlahiyat ve İlahiyatçıdan yana sıtkı sıyrılıp bilahare alıp başını Almanya’ya gitmesinin asıl nedenlerinden biri biraz önce bahsi geçen bazı hocaların başörtüsü üzerinden tarihselcilik karalaması, ardından başörtüsü yasağı karşısında tornistan yapması şeklinde kendini gösteren ilkesizlik ve ahlaki rezilettir.

 ____________

Buradaki sorun şununla ilgili.. Tarihsel süreçte de biz genellikle NAS ile ÖRFÜ birbirine karıştırıyoruz. NAS ile yasaklanan ile ÖRF ile yasaklanan sürekli aşırı birbirine karıştırılarak konuşuluyor. Başörtüsü fetvası da nasdan değil örfden gelen fetvalardır. Sonuçta MEcellleye bile girmiş : “Örfle tayin nasla tayin gibidir. Örf belirleyicidir taki örf değişene kadar.” Peki örf değişince fetva değişir mi?  Yine aynı usul kuralı  ile EVET değişir hatta değişmelidir. Biz örfü nas yani Allahtan vahiy sanıyyoruz işte sıkıntı burada..bu sıkıntı ve hatta kadın hakları sıkıntısı avrupada da aynı şekilde hatta daha garip martin luterde bile var. Olay dini değil aslında sosyolajik vb. vaka fetvaları zorlar o kadar Nasılki bizde Gazalinin kadın düşmanlığı olduğu gibi. .. Garipdir ki camiye bir dönem kadınlar erkekler gibi gider Cuma namazına katılırken sonraki çıkan yazılı Gazali tefsirlerine bakılarak örfü naslaştırarak kadın Cuma namazından bayram namazından kovulmuştur..bla bla..

______________

-46-

--------

İnsanlar yenen kuvvetli olana hayranlık beslerler bu gizli de olsa böyledir. Celladına aşık olmak tabiri ya da stokom sendromu böyle bir şeydir..

İslam dünyası Düşenin dostu olmaz denildiği gibi savaşlarda Yenilmeye başladıkça toprak kaybetmeye başladıkça Hindistan İngilizler tarafından işgali edildikçe Mısır yine işgal edildikçe Cezayir Fransızlar tarafından işgal edildikçe “Biz niçin yeniliyoruz şeklinde suçu İslama ya da o zamanki islam yorumuna attılar. Halbuki İbni haldun'un dediği gibi din Bir toplumu ilerletme de ve geriletmede etkenlerden sadece bir tanesidir. Gerileme oluşunca suçu İslam'a atınca

 

İslam anlayışı da bundan nasibini aldı. Yani düşenin dostu olmadı. Ve bu sayede Biz niye yeniliyoruz? Demek ki dini yorumlarımız yanlış diyerek hadisler, tarikatlar suçlandığı alimler suçlandığı Alim cikler suçlandı. Tabii bunun da belli bir boyutta haklılık Payı da olabilirdi ve artık Seyit Ahmet'ten tutun yada Hindistan'dan Pakistan'da Mısır'dan Seyit kutuplar gibi Radikal Hadise düşman, sadece kurancı selefici, alimlerin yorumlarına düşman bizi geriye bırakacak yorumlara düşman olan bir kesim oluştu Mehmet Akif bunu biraz yumuşattı bizde de Onu “doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı, asrın idrakine anlatmalıyız söyletmeliyiz İslamı” şeklinde yorumladı. Zaten Kastamonu mitinglerine bile gittiğinde yanında bir Celaleyn Tefsiri vardı. Celaleyn Tefsiri de Kur'an'ı kuranlar tercüme eden bir tefsirdir. Yani islamı yeni yorumlama kararı..belki Seyyid kutuplar, saidi nursi, akif Ersoy, Elmalılı hamdi vb. hepsi böyledir. Halidiye geleneği son yüzyıllarda hakim olmuştu farklı bir yöne yönlendirme..

 

Nasıl ki komünistler? Işte Solcular ekonomi hakkında hayata dair birçok şeyler hakkında yorumlar yapıyordu. Fakat dini yorumlarda ise 1960'lar kadar at. 60'lardan sonra türbe Edebiyatı Evliya edebiyatından başka bir şey yoktur. Yani Türkiye'deki İslamcı gençlik islamında ekonomi hakkında veya da dolma şeyler hakkında yapabildiğini Bu sayede Yani bu bahsettiğimiz düşünürlerle Mısır vb. kökenli onlarla ulaştı.

______________________

 

--------

 

BU KONU BİTTİKTEN SONRA ŞİMDİ DE TARİHTE DİN, ALEVİLİK SÜNNİLİK, NURCULUK VB.  KONULARINI TEKRARLATALIM İSTERSENİZ SON KEZ BOŞ VAKTİNİZ OLURSA BAKARSINIZ:

TARİH VE DİN:

Ayrıca inkarcılar inancın somuttan soyuta gittiğini iddia ederler, halbuki soyuttan somuta gidiş olduğunu araştırmalar ispatlamaktadır. İnsanlar önce bir şahsı kutsuyorlar, heykelini dikiyorlar ve tapınmaya başlıyorlar. Lat, menat, uzza vb. putları gibi. Ayrıca bütün tarihi kalıntılarda ilk yapıtların hepsi birer ibadethanedir. Neden bulunan ilk yapıtlar hep ibadethaneler? Yani bunun için peygamberler delilinden biraz bahsedelim.

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Hatayda bulunan GÖBEKLİ TEPE bile bir ibadethanedir. Hatta insanların toplayıcılık döneminde olmasına rağmen insanları birleştiren tapınak yaptıran ibadethane olması ne ilginç? Yani yerleşik hayat ve toprak sınırı hukuk yanında dini oluşturdu demek tezi gitti gidiyor nokta com:)

Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Tamam uzaydan da olsa belki evrenin yaratıcısı o vahyi uzaydan getirdi belki melek vebenzeri farklı yaratıkda olsa ihtimaller aynıdır. Ayrıca TEK TANRI İNANIŞI YANINDA bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc) ya da her ne diyorlarsa O'dur.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır. İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbeklitepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. Sünni İslam kaynaklarına ve yorumlarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden
J İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb..Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler ve tevhid inanışı her devirde, her yönde(kuzey, güney, doğu batı, hint, çin, iran) olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmektelerJ Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

(Göbeklitepeden önce Konyadaki Çatalhöyük ilk yerleşme merkezi olarak biliniyordu. Bundan onbin yıl öncesine dayanan Çatalhöyük, insanların ilk yerleşik hayata geçtiği, tarımın yapıldığı, ateşle yemek pişirildiği, evlere çatılarından girilen yani kapıları çatılarında olan, ölülerini alt kata eşyalarıyla gömen toplu yan yana evlerin ve insanların olduğu bir yerdir. İnsanların hukuğa ve dine de ilk geçtikleri yer olarak düşünülüyordu. Çünkü insanlar yerleşik hayata geçince, ekim dikim yaptıkları toprak sınırları için hukuk başladı, bir de din inanışı ve ibadethane başladı denilmektedir. Evet insan ormanda yalnızken gece Tarzan gibi bağırıp çığlık atabilir. Ama toplu yaşıyorsa bunu yapamaz ve hukuk, kanun vb. toplu yaşama geçişle daha belirgin başlamış olabilir. Hatta din konusunda daha ileri gidip insanlar her şeye(dağa, rüzgara vb.) tanrı diyeceğimize bir tanrı var diyelim dedikleri iddia edilmektedir.
Fakat bir ibadethane olan GÖBELİTEPE 13. Bin yıl öncesine dayanmasıyla insanların yerleşik hayata bile geçmeden daha toplayıcılık döneminde bile dine inanca sahip olduğunun görülmesi bütün tarihi tezleri değiştirdi. Yani din insanın olduğu her dönemde vardı ve varlığı saf öz evrensel. Öyle Celal Şengörün dediği gibi lavları boğa sanıpta tapınma tanrılaştırma olayı kadar basit değil. Çünkü o büyük boğalara tanrı deselerdi GÖBEKLİTEPE onları yenmiş iskeletleriyle dolu olamazdı. Çünkü insanlar çizgiden çıkıp taptıklarını ya da tapınmaya başladıklarını yemezler. Ayrıca orada tavus, yılan, küre taşıyan akrep, güneş tutulması figürü gibi onlarca hayvan figürleri var. Hilal şeklinde ay figürü bile var. Gerçi bu simgeler her neolatik çağdada görülmektedir. Tibette, hintte, çinde, islam kültüründe, mısırda, hiristiyan, yahudide rastladığımız simgeler namaza benzerde dahil. Göbeklitepe gibi o döneme ait mısır farklı yerlerde 20 adet var. Hepsi aynı yöne yani güneye bakıyor. 12 simgeli işaretler, o boğa da bir burç adı.  Hindistanda ineği kutsayanların onu yemedikleri vb. gibi.. Ayrıca tamamen sümer, hitit, hatta bugünkü alevi 12 imam vb. her kültürle bağlantılı. çatalhöyük te de mısırda da aynı simgeler. Sümer tabletlerindeki tanrı tektir yazıtlarını da unutmayalım..Tabiki her zamanda her türlüde sapmalı inanışlar çok tanrıcılık görülür. Sümer de de sapanlar 12 tanrıcılığa girdi. Onlarda 12 imam gibi 12 kutsal gördükleri, soyuttan somuta giderek aşırı övgüden tanrılaştırdıkları büyükleridir. Boynuz ise tevrat, hiristiyanlık, ilk çağdaki bütün kadim geleneklerde var. A harfi bile boynuzlu boğadan gelir. Be harfi bile arapçada boynuzdur. Hayat enerjisi..Ayrıca inek vb. her şeyiyle eti, derisi, ayaktınakları, boynuzu bile insanın menfaatine faydasına kullanılabilinen bir havandır. Yılan konusuda ...Neyse bu konuda din ve tarihle ilgili diye ekledim. Sonra bu paragrafa devam edeceğim)

 

-47-

Giriş1: (Bu düşmanlıkla beslenmek ile ilgili bir analiz ve sentez daha yapmak istiyorum. Çok iyi tanıdığım sünni dostlarım var. Görüyorum ki sünniliği hiç yaşamıyor-foto yasağı, instegrama kayıt olmayan sünni mi var..vb.-  bile hatta sünniliğinden haberi yok. Fakat ne zaman bir alevi olsa sünniliği hatırlıyor ve alevleniyor. Aynı şekilde hiç aleviliği yaşamayan arkadaşım ve dostum var fakat bir sünni yi görse hemen aleviliği hatırlıyor.. Yani ne garip hatta komik ki bizdeki her mahallede birbirinden beslenerek idelojik mezhepçi takıntılar devam ediyor. Dindarın dindarlığı yaşamayıp kemalisti görünce dindarlığı faşistleştiği yada kemalistin dinciyi görüp faşist kemalizmi pekişmesi gibi...:) Hadi bir ya da daha faşist kemalistlerin osmanlıcılığı doğurup, beslemesi ya da tam tersi gibi..yani bla bla bla(J

Giriş2: (Ümeyyeoğullarıyla Haşimoğullarının taa peygamber efendimizin dedesi Abdulmuttalibin dönemindeki Kâbe yöneticiliğine kadar dayanır. Ümeyyeoğullarının Ebu Süfyanın Mekke fethi dönemlerinde müslüman oluşu sonrası, hilafet ve yöneticilik hırsı, Muaviyenin kendisi sonrası saltanata çevirdiği halifelik ve bunun uydurma hadislerle desteklenmesi, bu destekler için hadis suistimalleri ve siyasi kavgalar her şeyi özellikle İslamiyeti yolundan çıkarmıştır. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir.

(Adeta şia ve Sünni inanışında kendimizi neden ümeyye oğulları ile haşimoğulları arasındaki kavgayla sınırlarındıralım gibi..Yada o iki ailenin kavgası neden benim inanç meselem olsun ki..Ne alaka valla hiç kusura bakmasınlar yemezler..:))

 

Giriş 3: (GÜNÜMÜZDE BAZILARININ TÜRKLERE BİLE YEZİD DİYE SESLENDİĞİNİ BİLİYORUZ. HALBUKİ O DÖNEMLER YAŞANDIĞINDA TÜRKLER MÜSLÜMAN BİLE DEĞİLDİ)

ALEVİLİK VE SÜNNİLİK:

AŞAĞIDAKİ KISIM Hz. peygamber zamanında hiç olmayan ALEVİLİĞİN ve SÜNNİLİĞİN GERÇEK NEDENİNİ ÇOK KISA VE ÖZ OLARAK AÇIKLAMAKTADIR. GÜNÜMÜZDE BAZILARININ TÜRKLERE BİLE YEZİD DİYE SESLENDİĞİNİ BİLİYORUZ. HALBUKİ O DÖNEMLER YAŞANDIĞINDA TÜRKLER MÜSLÜMAN BİLE DEĞİLDİ yani günümüzde bizleri bölmek için kullanılan bir silah gibi....Şunu da bilelim bütün hak yolların başı bilinen Hz. Ali'ye düşmanlığı olan bir millet kendi evlatlarına sıklıkla Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini verir mi hiç?

"Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir."(Bediüzzaman) Bence ölçü Said Nursinin bu sözü olmalı..

 

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Ümeyyeoğullarıyla Haşimoğullarının taa peygamber efendimizin dedesi Abdulmuttalibin dönemindeki Kâbe yöneticiliğine kadar dayanır. Ümeyyeoğullarının Ebu Süfyanın Mekke fethi dönemlerinde müslüman oluşu sonrası, hilafet ve yöneticilik hırsı, Muaviyenin kendisi sonrası saltanata çevirdiği halifelik ve bunun uydurma hadislerle desteklenmesi, bu destekler için hadis suistimalleri ve siyasi kavgalar her şeyi özellikle İslamiyeti yolundan çıkarmıştır. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir.

(Adeta şia ve Sünni inanışında kendimizi neden ümeyye oğulları ile haşimoğulları arasındaki kavgayla sınırlarındıralım gibi..Yada o iki ailenin kavgası neden benim inanç meselem olsun ki..Ne alaka valla hiç kusura bakmasınlar yemezler..:) (Sünnilik ya da şia inanışı içine neden hapsolalım. Yada Sünniliğin tanrı anlayışı yani Sünni tanrısı olarak tanrıyı neden sınırlandıralım. Allah haşa sadece Sünnilerin ya da Şiaların Allahı mı? Ki önüne geleni dinden çıkarıp, binlerce elfazı küfür yani küfre sokan sözler ekleyip öldürme kararı verme hakkını kendinize verebiliyorsunuz. Sanki tanrıyı da hapsinize almışsınız. Ve tanrıyı sadece Sünniliğin tanrısı yapmışsınız oha yani..:)) Neyse konuya devam edelim..

İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BU İKİ ÇİZGİ ARASI KONU İLE İLGİLİ OLDUĞU İÇİN KONULMUŞTUR. ÇÜNKÜ HENDİKAPLAR DA KONUYLA İLGİLİDİR

Zaten Kuranda hadis kelimesi Kuran dışında hiç iyi anlamda kullanılmaz. Hadisler yoluyla her mezhep adı konulmamış peygamberlik makamları mehdiyet, imamet, vb. koymaya çalışmışlardır. Kur'an yeter der. Sahih hadislerin sayılarında bile ciddi ihtilaf vardır. Çünkü peygamber ve 4 halife döneminde hadis yazmak yasaktı. Hz. peygamberden 230 yıl sonra toplanmıştır. Kur'an arapça anlaşılmaz diyenlere hadisler türkçe mi diye sormak gerek. Hadisleri niye uydurmuşlar:
Reklamcılık, insanları daha fazla ibadete teşvik etmek için, mezheplerini savunmak için, krallarını övmek için, mehdilikle ilgili hadisler, hurmayı satmak için, insanlara zulmetmek için, kızdıkları bazı hayvanları cezalandırmak için, ısırılmıştır köpek tarafından ya da komşusunun hayvanını kıskanmıştır, komşusunun nesini kıskanıyorsa onunla ilgi bir şeyi haram edecektir, sevmediği şeyleri haram kılmak için, resim ve müzik yasağı gibi, felan filan. Mezheplerde dümbelek izni var, ama gitar haram. Çünkü dümbelek Arapların:) Farisilerin müzik aletleri ise haram. Çünkü Allah haşa arap Allahıydı:)

1. handikap: TANRIYI İNSANLAŞTIRMAK, İNSANI TANRILAŞTIRMAK!

Yani İsa peygamber "ben tanrıyım" dememiştir. Ona öyle dediler diye o sorumlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten "insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak" insanlığın en büyük handikabı ve hastalığı değil midir?..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir.

                  

1.       handikap: Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracıperestliğin başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..🤔

2.       3. Handikap: Yeni gelen peygamberin eski peygamberin diniyle savaşması. Aslında bütün dinler aynıdır. Yani hiristiyanlık Yahudilikle savaşmak için değil, ya da İslamiyet hiristiyanlıkla savaşmak için değil. Aslında hepsi aynı sadece bozulduğu için mücadele ederler yeni bozulan eskiyle mücadele eder. Gelen peygamberlerin dinleri nin getirdikleri öz boşaltılarak ruhban sınıfıyla eski adetler tekrar geri yüklenir. Son gelen peygamber o eski peygamberin getirdiği bozulan dinle savaşır tekrar aynı şeyleri günceller.

3.       .4. handikap: Dinlerin mücadele ettiği eski örf ve adetler sonrasında din diye geri gelir. Bu olay İslam ın yayıldıkça kısa süre sonra eski HİND, ŞAMAN, YUNAN, ESKİ ARAP adetleriyle birleşerek o adetleri DİNSELLEŞTİRMEKLE geri gelişlerinin örnekleri gibi.  Örnek soy sopculukla mücadele eder ama seyitler, şerifler, imamlar, mehdiler yani kurtarıcılar geri gelir. Peygamber ben kendimi kurtaramam derken mehdiler, kutuplar, gavsler, imamlar evreni bile kurtarır.Hani hak din sadece Allahtan başka kurtarıcı, ilah olmadığını anlatmak için gelmişti. Ne oldu eski adetler kısa sürede tekrar din oldu, çeşitli yollarla dinin içine girdi. Hatta din onlarla mücadele etmeye gelmesine rağmen..Şaman izm sema, deki 7 si 40, ruha gönderilen yiyecekler vb. hindlerdeki hulul, rabıta, Araplardaki Hurufilik, batinilik vb. eski adetler in din kisbesine bürünerek gelişi. Bu yolla öz den yani dinin özünden uzaklaşma ve bu eklemeli, örfle birleştirmeli dinin başa bela oluşu.

4.      Aşırı sevgiyle, hürmetle, büyütmekle ölçüyü kaçırarak İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmakta  insanlığın bir diğer handikabıdır. Bu maddeye insanın sadece gördüğüne inanmak istemesi zahirperestlik ruhunuda eklemek yani birleştirmek gerekir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri, evliyaları heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. İsa Allahın oğlu, Ali de Allahın … vb. Bu uydurmalar her dine kısa süre sonra yerleşmeye başlamıştır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki(taoizm, daoizm)  her şeyi yaratan Tao ya da Dao , Yunan daki Zeus, ilk çağ felsefecilerinden Sokratın, Aristonun Allahın varlığı ve birliğini savunmsı, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyetlerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. Şimdi ise handikaptan zahirperestlik kısmındak aklımıza pencere açacak örneğe gelelim. Yazının bulunuşu öncesine tarih kazılarla gider. Çünkü tarih yazı ile başlar. Ondan öncesini ise kibarca atar. Tarihteki en büyük ilk olan yapılar hep ibadethanelerdir. Din her devirde yani yazı olmadığı devirde bile açıkca görülmektedir. Fakat arkeoloji ve bizler yazı öncesine kazılarla karar vermekteyiz. Şu an her hangi bir şehir Californiya, kanada, istanbul, ankara vb. yerin dibine girse ve yazı olmadığını düşünseniz kazılarla herkesi putperet ti kararı vermeye mecbur kalırsınız. Halbuki yüzde yüzü tanrıya inanıyor. O heykeller ilah diye adlandırırlar. Halbuki hiç alakası yok. Zaten Kuran her devir peygamber geldi fakat inananı olmadı çoğunun diyor. Peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi sorumlu tutmayız da ekliyor. Bence heykelleri  dini bir mesele yapmakta yanlış. Bu da insanın yapısında olan bir şey. Yani dinde o her şeyi haram kılan ve bu yolla dinin içine eden ekleme günahlardan biri. Hani resimi ve heykeli şirk sayan fetvalardan bahsediyorum. Tabi onlara tapınılması ve şirk olarak kullanılması hariç..Yani konunun özetine döneceksek özetle tevhid inanışı her devirde olmuş. 

5.         BUNLARDAN BİRİNCİSİ SÜNNİLİK ÖRNEĞİ YANİ NEDEN İLLEDE DEDİĞİM DEDİK DEMEYİN BİRİNCİSİ
SÜNNİLİKten örnek: benzer durumlar şia vb. lerinde var.

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Bir önceki yüzyıla göre şimdikiler mürted, şimdikilere göre ise eskiler mürted. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Hatta aynı mezhep içinde her konuda farklı farklı fetvaların olması ya da aynı imamın zaman geçtikçe fıkıhta bile farklı farklı fetvaların olması bizi düşündürmeli farklı düşünenlere inananlara düşman yapmamalı. Özellikle onlara sopa sallar gibi bununla din dışı etmemeli. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır. Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...Din, tarikat, cemaat ve Mezhepler vb. sadece birşeştirici noktada kullanılmalı.. Gettolaştırmasından. getto oluşturmasından kurtulmalı..
 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay. Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

ALEVİLİK

-1-

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir.(Bediüzzaman)

-2-

Sünnilerde de bazı ifrat yani aşırı guruplarda tarikat liderlerini, hocalarını, hatta hz. peygamberi aşırı büyüterek sapıtanlar, şirke girenler, tevhid dininin özünü bozanlar olmuştur. Aslında her kesimde de olmuştur. Bunun gibi bazı aleviyim diyenlerden sapıtan gruplarda olmamış değildir. Bunlardan bazıları Hıristiyanların İsa peygambere haşa "Allah ya da Allah'ın oğlu" demesi gibi olmuş. Bazıları da peygamberlik Hz. Aliye gelecekti yanlışlıkla Hz. Muhammed'e geldi demektedir. Yani sanki evrende atomdan, bitkilerden, hayvanlardan nebulalara kadar her şeyi milimetrik ölçülerle yapan, hiç bir şeyi karıştırmayan, yaratıcı nasıl peygamberini seçerken yanlış seçecek? Bu sadece yaratıcıya imanın eksikliğinden kaynaklanan bir iftira ve inkardır. Ayrıca halifelik seçimle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman’a geldiği halde halifeliği Hz. Aliden zorla aldılar. Hz. Alide korktuğu için sesini çıkaramadı” diyorlar. O da Hz. Aliye atılabilecek en büyük iftiradır. Çünkü kendinden önceki halifelerin bir numaralı yardımcısı Hz. Alidir. Hem de 20’ den fazla yıl... İlmin kapısı, cesaret abidesi, Allahın arslanı ünvanını almış bir evliyalar şahına nasıl korktu da sesini çıkaramadı diye iftira edilebilir. O "Allah'ın arslanı" ve en küçük bir hak için canını feda edebilecek, her türlü haksızlığa, zalimliğe karşı gelebilecek bir cesaret abidesiyken nasıl bu haksız ittiham yani suçlama yapılabilinir. En ufak bir haksızlık görseydi zaten bir numaralı yardımcıları ve onların şeyhülislamları olamazdı. Bu Hz. Aliyi büyütmek değil küçültmektir, iftiradır. Hz. Ali böyle bir iftiradan(korktu da sustu) sonsuz derecede uzaktır.

Ayrıca bazıları yine evliyalar şahı Hz. Aliyi kullanarak peygamberin sünnetine ve hadislere karşı çıkmaktadır. Halbuki sünnetide en iyi yaşayan, İslami hayatı en iyi şekilde gösteren ve namazına, mescidine, yani camiye sahip çıkan Hz. Ali değil midir? Bu kadar da kalmayıp namazsızlığına bile onu alet edenler var. "Neymiş namazımız Hz.Ali tarafından kılınmış?" Bu kadarda olmaz..... Onu sevmek onun gibi yaşamaktır. İnsan sevdiğine benzemelidir. “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.”

-3-

Fârisîler yani Farslılar, bu günkü İranlılar yapı olarak çok kindar ve kin hafızaları tarihsel olarak yüksektir. Tarihteki en büyük devletlerini Halife Ömer yıkmıştır. Ayrıca halifenin komutanlarından ismi Ömer olanlar vardır. -O zaman dünyada iki büyük devlet vardı. Biri Roma yani İstanbul diğeri ise Sasanidir. Anadolu ise bu iki devletin ara ara birbirlerinden alıp kaybettikleri üzerinde savaştıkları alandır. Halife Ömer Sasaniyi yıktığı için en büyük devletlerini yıktığı için milletçe Ömer ismine düşman olmuşlardır. Bu imparatorluktan hatta imparatorluk ailesinden bir kısım müslüman olmadıkları halde münafıklıkla yani içi kafir dışı müslümanlıkla islam dininden gibi kendilerini göstermişlerdir. Yer altına giren bu guruplar kısa sürede islamın açığı olan bu konuya sahiplenmişler. İslamında içine girerek eski inançalarını islamlaştırmışlardır. Ayrıca Muaviyenin komutanı Amr ise Ömerle yazımı aynıdır. Amr Hz. Alinin temsilcisine şöyle bir hile yapmıştır. - Önce çık "ben Aliyi halifeden azlettim de, sonra da ben çıkayım muaviyeyi halifelikten azlettim diyeyim. Böylece yeni bir halife seçilir. Ve kavga biter" Önce Hz. Alinin sözcüsü kararı açıklamak için çıkmıştır ve "Ben Aliyi halifelikten azlettim" demiştir. Fakat Ömer olarak yazılan Amr çıkıp "ben Muaviyeyi halife ilan ettim" diyerek ortalığı karıştırmıştır. Ayrıca Hz. Hasan ile Hz. Hüseyini öldürten komutanın adı da ömer dir. Bu nedenle Ömer ismine karşı ciddi bir alerjileri vardır. Hatta Ömere buğzedilmeden(kin duyulmadan) Ali sevilemez" denilmektedir. Yani bu olayında tarihi nedenleri ve birikimi vardır.

Şunu da unutmamak gerek maalesef yavuz ile şah ismail savaşında siyasi sebeplerle siyasi liderler dışında siyasette taraftarlardı suçlamasıyla yaşın yanında kuruda yandı. Yani siyasete bulaşmayan tekke ve medrese imamlarınında asılması geriye kalan halkın eğitimini mümkün kılmamıştır. Çünkü başlarıdanki dini anlatan hocaları -başta hacı bektaşi veli vb.- asılmıştır. Hocasız yol göstericisiz kalan halkın da eğitimi mümkün olmamıştır. Çünkü siyasi kavga sebebiyle kendilerinden olmayanları dinlememişlerdir. Hocasız kalanlar çok değişik şekillere girdiler. Ve o zamanın şartları ve coğrafyasında iletişimi de kopardıklarından çok değişik alevi türleri anadoluda doğdu. Aynı durum sünni guruplarda da oldu. Ben ise ne sünniyim ne şia çünkü hz. peygamber zamanından onlar mı vardı? Hepsinin hocalarını dinlerim çağıma uyan yorumlarını alırım. Yani bütün bütün de faydalanmayın denilmez. Sadece yanlış yorumlara dikkat etmek gerek diye düşünüyorum. Ayrıca nasılki Cengiz han islam ülkerine saldırırken islam ülkeleri bir birini yemeye devam ettiklerinden uyuduklarından zamanla cengiz han kendilerine gelmelerine zemin oluşturmuşlar. Örneğin Harzemşahlar savaşırken Selçuklular beklemiş, sonra peçenekler ve memlukler birbirini yemiş vb. Artık tarihten bir ders alalım derim sadece:)

 

-4-

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Üçüncü Nükte münasebetiyle Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin kavga sebebi, hattâ iman esasları kitablarına ve iman esasları sırasına girecek derecede büyütülmüş bir konuya kısaca bir işaret edeceğiz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece siyasal bir olay.) Mes'ele şudur:

            Ehl-i Sünnet Ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (R.A.), Dört Halifenin dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık  yani Ebu Bekir(R.A.) daha faziletlidir, iyidir ve halifeliğe daha layık idi ki, en önce o geçti." Şîalar derler ki: "Hak, Hazret-i Ali'nin (R.A.) idi. Ona haksızlık edildi. Hepsinden en iyisi Hazret-i Ali'dir. (R.A.)" Davalarına getirdikleri delillerin özeti: Derler ki: Hazret-i Ali (R.A.) hakkında var olan peygamberin hadisleri ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) "evliyaların şahı" ünvanıyla ekseriyet-i mutlaka(mutlak çoğunluk) ile evliyanın ve tarikatların dayanağı, çıkışı ve ilim ve cesaret ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan devam eden Âl-i Beyte karşı şiddetli ilgi göstermesi gösteriyor ki; en faziletlisi, iyisi odur, daima halifelik onun hakkı idi, ondan gasbedildi. Zorla alındı.

            Elcevab: Hazret-i Ali (R.A.) tekrarla kendi kabul edip söylemesi ve yirmi seneden fazla o üç halifeye uyarak onların şeyhülislâmlığı(bir numaralı yardımcıları) makamında bulunması, Şîaların bu davalarını ortadan kaldırıyor. Hem üç halifenin halifeli zamanlarında islam fetihleri ve düşmanlarla cihat olayları ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki olaylar, yine islam halifeliği noktasında Şîaların davalarını ortadan kaldırıyor. Demek Ehl-i Sünnet Ve Cemaatın davası, haktır.

            Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri; evliyalık şiası, diğeri; halifelik şiasıdır. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki evliyalık şiası, halifelik şiasına katılmış. yani; tarikat ehlindeki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali'yi (R.A.) en faziletli görüyorlar. Siyaset yönünde olan halifelik şiasının davalarını tasdik ediyorlar.

            Elcevab: Hazret-i Ali'ye (R.A.) iki yönden bakılmak gerektir. Bir yönü; kişisel mükemmellik ve mertebesi noktasından. İkinci yönü: Âl-i Beytin(peygamber efendimizin soyunun, ailesinin) manevi şahsiyetini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin manevi şahsiyeti ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir çeşit yapısını gösteriyor. İşte birinci nokta yönünden Hazret-i Ali (R.A.) başta olarak bütün gerçekleri kabul eden ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer'i (R.A.) takdim ediyorlar. İslam hizmetinde ve Allah’a yakınlıkta makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta yönünde Hazret-i Ali (R.A.) peygamberimizin ailesinin manevi şahsiyetinin temsilcisi ve ailesini, bir hakikat-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) temsil ettiği yönüyle, ölçüye gelmez. Çok üstündür. İşte Hazret-i Ali (R.A.) hakkında son derece övülerek rivayet edilen hadisler, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikatı kuvvetlendiren bir gerçek rivayet var ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her Nebinin(peygamberin) nesli kendindendir. Benim neslim, Ali'nin (R.A.) neslidir."

            Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsı hakkında diğer halifelerden fazla övülmesi ve hadislerin çoklukla yayılmasının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve harika faziletlerini noksanlaştırmaya çalıştıklarına karşılık Ehl-i Sünnet Ve Cemaat olan hak ehli yani dengeli bir şekilde gerçeği, doğru yolu bulanlar, onun hakkında rivayetleri çok yaydılar. Sair halifelere ise, öyle tenkid ve saldırıya, tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki hadislerin yayılmasına ihtiyaç görülmedi. Hem gelecekte Hazret-i Ali (R.A.) acı olaylara ve iç fitnelere maruz kalacağını peygamberlik bakışıyla görmüş, Hazret-i Ali'yi (R.A.) ümitsizlikten ve ümmetini onun hakkında kötü düşünmekten kurtarmak için ­˜«ž²x«8öÊ]¬V«Q«4ö­˜«ž²x«8ö­a²X­6ö²w«8ögibi mühim hadîslerle Ali'yi (R.A.) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.

            Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı şîa-i velayetin(evliyalığı takip eden siyasetten uzak duran şia) aşırı muhabbetleri ve tarîkat yönünden gelen aşırılıkları yani Hz. Ali’yi (R.A) aşırı büyütmeleri, kendilerini şîa-i hilafet(halifelik ) derecesinde sorumlu etmez. Çünki ehl-i velayet meslek yönüyle, muhabbet ile mürşidlerine(yol göstericilerine) bakarlar. Muhabbetin işi aşırılıktır. Sevdiğini makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal yani o hale yenik düşenler ve aklını o an için kullanamayanlar mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen aşırı övmeleri, diğer üç halifenin kötülenmesine, zemmine ve düşmanlığına gitmemek şartıyla ve islam kurallarının dışına çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; siyaset garazı, inadı, düşmanlığı, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar(af bahanesi) hakkını kaybediyorlar. Hattâ «h«W­2ö¬m²R­A¬7ö²u«"ö¯±|¬V«2ö±¬`­E¬7ö«žö(Ömere düşman olmadıkça Ali sevilemez) cümlesine mâsadak (doru kabul ederek bu cümleyi) olarak Hazret-i Ömer'in (R.A.) eliyle İran milliyeti yara aldığı için(Sasani imparatorluğunu yıktığı için, milletçe düşmanlık besleme özelliğine sahip nadir milletlerden olan Farslılar bu meseleyi milli düşmanlık sebebi saymışlar), intikamlarını Ali sevgisi şeklinde gösterdikleri gibi, Amr İbn-ül Âs'ın Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı çıkışı(AMR Arapçada ÖMER olarak yazılır ve okunur) ve Ömer İbn-i Sa'dın Hazret-i Hüseyin'e (R.A.) karşı feci savaşı, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve düşmanlığı Şîalara vermiş. Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı şîa-i velayetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkid etsin. Çünki Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (R.A.) noksan etmedikleri gibi ciddî severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan aşırı sevgiden çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîası hakkındaki peygamberin övgüsü, Ehl-i Sünnete aittir. Çünki dengeli, istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîaları, hak ehli olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm hakkındaki aşırı muhabbet, sevgi, Hiristiyanlar için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (R.A.) hakkında da o şekilde aşırı muhabbet, gerçek hadislerde tehlikeli olduğu açıklanmış. Çünkü Hıristiyanlar Hz. İsa peygamberi o kadar çok seve seve aşırı muhabbetle büyüttüler ki ona Allahın oğlu ve sonraları direk Allah dediler.

            Şîa-i velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali'nin (R.A.) harika mükemmellikleri kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddık'ı Ebu Bekiri (R.A.) ona tercih etmek imkanı olmuyor..

            Elcevab: Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in(Ebu Bekir) ve Faruk-u A'zam'ın(Ömer) (R.A.) özel kemalâtıyla ve peygamberin varisliği göreviyle halifeli zamanındaki mükemmellikleri ile beraber bir terazinin kefesine, Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsî harikalığıyla, halifeliği zamanındaki iç mecburen girdiği acı olaylardan gelen ve kötü düşüncelere maruz olan halifelik savaşları beraber terazinin diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık'ın (R.A.) veyahut Faruk'un (R.A.) veyahut Zinnureyn'in (R.A.) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş. Hem Onikinci ve Yirmidördüncü Sözlerde isbat edildiği gibi: Peygamberlik, evliyalığa kıyasla derecesi o kadar yüksektir ki; peygamberliğin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine tercih edilir. Bu bakış noktasından Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in (R.A.) ve Faruk-u A'zam'ın (R.A.) peygamber varisliği ve peygamberin getirdiği hükümleri sağlama noktasında hisseleri yaratıcı tarafından daha fazla verildiğine, halifelikleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsi kemalatı, o peygamberlik varisliğinden gelen o fazla hisseyi hükümden düşüremediği için, Hazret-i Ali (R.A.) Şeyheyn-i Mükerremeyn'in(Hz. Ebu Bekir ve Ömerin) halifelik zamanlarında onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali'yi (R.A.) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali'nin (R.A.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni(Hz. Ebu Bekir ve Ömeri) nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikatı bir örnek ile açıklayalım. Meselâ: Gayet zengin bir zâtın irsiyetinden evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altun veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altun veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altun verilse; elbette sondaki ikisi gerçi sayı olarak az alıyorlar, fakat kalite ve değer olarak fazla alıyorlar. İşte bu örnek gibi Şeyheynin peygamber varisliği ve peygamberin hükümlerini koyma, yerine getirmede görülen yaratıcıya gerçek yakınlıkları hisselerinin az bir fazlalığı, şahsi kemalat ve velayet cevherinden doğan ilahi yakınlığının ve evliyalık mükemmelliğinin ve Allah’a yakınlığın çoğuna galib gelir. Müvazenede(ölçüde) bu noktaları göz önüne almak gerektir. Yoksa özel kahramanlığı, cesareti ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile ölçü edilse, hakikatın sureti(şekli) değişir. Hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsında görülen peygamberin ehlinin manevi şahsiyeti ve o manevi şahsiyette mutlak varisliği yönünden görülen Muhammedin hakikati(A.S.M.) noktasında ölçüye gelmez. Çünki orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın büyük sırrı var.

            Amma şîa-i hilafet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünki bunlar Hazret-i Ali'yi (R.A.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde noksanlık iddia ediyorlar ve korkaklıkta bulunmak gibi kötü ahlakta bulunduğunu onların mezhebleri gerektiriyor. Çünki diyorlar ki: "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (R.A.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (R.A.) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş." Acaba böyle İslam kahramanı ve "Allah’ın arslanı" ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara yapmacık hareketle muhabbet göstermekle ve yirmi seneden fazla korku altında mümaşat etmekle haksızlara uymayı kabul etmekle bir görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (R.A.) uzaktır, kaçınır. İşte hak ehlinin mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali'yi (R.A.) noksanlaştırmaz, kötü ahlak ile yüklemez. Öyle bir cesaret harikasına korkaklık dayandırmaz ve derler ki: "Hazret-i Ali (R.A.), ilk üç halifeyi hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve tercih edilen gördüğü için, gayret ve kahramanlığını, cesurluğunu hakperestlik yoluna teslim etmiş."

            Elhasıl: Herşeyin ifrat(aşırısı) ve tefriti(eksiği, noksanı iyi değildir. İstikamet ise her şeyin orta yoludur ki, Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu seçmiş. Fakat maalesef Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset tutkunları ve bir kısım dinden çıkmış fakat dindarmış gibi yapanlar, Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden halifeliğe tam layıklık göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız suçlamalarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek durumunu alıyorlar. Halbuki Ehl-i Sünnetin kuralları ve esas mezhebleri, bu fikirleri gerektirmiyor belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden fazla Hazret-i Ali'nin (R.A.) tarafdarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (R.A.) lâyık olduğu sena ve övgülerle ile zikrediyorlar. Özellikle mutlak çoğunlukla ile Ehl-i Sünnet Ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid(yol gösterici) ve evliyaların başı biliyorlar. (Özellikle çocuklarını Ali isimlerini severek ve samimiyetle verirler.)Alevîler, hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnetin düşmanlığına hak eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terkediyorlar. Her ne ise bu mes'elede fazla söyledik. Çünki alimlerin arasında fazla konuşulma sebebi olmuştur.

            Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini(sevgisini) meslek kabul eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan düşmanlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir şekilde hükmeyleyen dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde kullanacak. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid(Allah’ın birliğini kabul edenler) olduğunuzdan kardeşliği ve bir olmayı emreden yüzer esaslı kudsi rabıtalar aranızda varken, ayrılığı gerektiren küçük mes'eleleri bırakmak en gerekli iştir.

* * *

 

 

Sünnilerde de bazı ifrat yani aşırı guruplarda tarikat liderlerini aşırı büyüterek sapıtanlar oluştur. Aslında her kesimde de olmuştur. Bunun gibi bazı aleviyim diyenlerden sapıtan gruplarda olmamış değildir. Bunlardan bazıları Hıristiyanların İsa peygambere Allah demesi gibi olmuş. Bazıları da peygamberlik Hz. Aliye gelecekti yanlışlıkla Hz. Muhammed'e geldi demektedir. Yani sanki evrende atomdan, bitkilerden, hayvanlardan nebulalara kadar her şeyi milimetrik ölçülerle yapan yaratıcı nasıl peygamberini seçerken yanlış mı seçecek. Bu sadece yaratıcıya imanın eksikliğinden kaynaklanan bir iftira ve inkardır. Ayrıca halifelik seçimle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman’a geldiği halde halifeliği Hz. Aliden zorla aldılar. Hz. Alide korktuğu için sesini çıkaramadı” diyorlar. O da Hz. Aliye atılabilecek en büyük iftiradır. Çünkü kendinden önceki halifelerin bir numaralı yardımcısı Hz. Alidir. Hem de 20’ den fazla yıl... İlmin kapısı, cesaret abidesi, Allahın arslanı ünvanını almış bir evliyalar şahına nasıl korktu da sesini çıkaramadı diye iftira edilebilir. Bu Hz. Aliyi büyütmek değil küçültmektir, iftiradır. Hz. Ali böyle bir iftiradan sonsuz derecede uzaktır.

Ayrıca bazıları yine evliyalar şahı Hz. Aliyi kullanarak peygamberin sünnetine ve hadislere karşı çıkmaktadır. Halbuki sünnetide en iyi yaşayan, İslami hayatı en iyi şekilde gösteren ve namazına, mescidine, yani camiye sahip çıkan Hz. Ali değil midir? Bu kadar da kalmayıp namazsızlığına bile onu alet edenler var. Bu kadarda olmaz..... Onu sevmek onun gibi yaşamaktır. İnsan sevdiğine benzemelidir. “Aynası iştir kişinin lafa bakılma.”

 

RİSALE –İ NUR VE NURCULUK SÜNNİLİK VE BATINİLİK(BU BATİNİLİK BÖLÜMÜ AYRICA ARAŞTIRILARAK YAZILACAK, GARİP NURCULUK VE BİRÇOK TARİKATTA BENZER KISIMLAR VAR)

(SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK, SAİD NURSİ VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.)

GİRİŞ:

    Tabi konuya girmeden evvel tarikat faydaları yanında hastalıkların konusundaki aşağıdaki üç kısım da giriş olarak dikkatlice okunmalıdır. Bunun nedeni kendi eserlerinde şahsına hiç makam vermeyen Said Nursinin günümüzde bazı kesimlerce kendi öğretisinin dışına itilmesidir. Bu hakikat yolunun kurucusu hakikat dışı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kendisi tarikat kurmamıştır. Sadece gerçek ve hakikatlerin yolunda olmuştur. Defalarca "Kur'an yeter" demiştir. Fakat maalesef benim gördüğüm kadarıyla özellikle bazı yerlerde başta lahikalar olmak üzere çok tehlikeli aşırı risale övgüleri, risaleleri rüyalarla da olsa kurtarıcı göstermeleri, gaybı bilme çabaları, yok hz. aliye kitap düşmüş o da risaleden bahsetmiş, eleştirdiğim mehdilik programı ki adını koymasa bile vardır. İslam tarihinde mehdi misal olaylar kişiler adaletli krallar vb. elbette olmuştur. Ama adı konulmamış haşa peygamberlik anlayışı gibi olmasını eleştirip yanlış buluyorum. O bölümlerde gerçi "LAYEGLEMUL GAYBA İLLALLAH" yani " gaybı Allah bilir" şeklindeki ayetleride başta ve sonda söyleyerek belki sadece yorum olarak görme, belki sonradan öğrencileri yerleştirme, ya da sonradan tövbe etme gibi umutlar besliyorum. Fakat kesinlikle bunun dışındaki risalelerde ki öğretileri için dinin inanç ispatları ve ibadet özü olaylarının açıklanmasında çok harika görüşler bulunmakta. Zaten bende onları alıp sadece onlarla ilgileniyorum. Evet biliyorum bir arsenik karışmış su içilmez hepsi zehir olur ama bütüncülük dışında Sözler vb. eserlerinde bu karışım yok ve faydalanılmalı. Olsa da onuda eleştiririm faydalı kısmını alırım. Çünkü bence İsa peygamber ben Allahın oğluyum demedi elbet ama sonradan tarih sürecinde o eklemeler yapıldı. Ona bakarsanız İslam da yeni bir şey getirmemiştir. En başta şirkle mücadele etmiş. Namaz, oruç, zekat, hac, kurban, sünnet  gibi ibadetle on binlerce yıldır olan ibadetlerdir. Özellikle bakarsanız yahudilikte vb. kadim inanışlarda şekliyle bile aynen vardır. Hz. peygamber zamanında onun gibi namaz kılıyorlardı. Zaten Hz. Peygamberde Mekke döneminde namazları iki rekat, sonralarda medine döneminin ilerleyen yıllarında dört rekat belki gafletle mücadele etme sebebiyle dörde artırarak kılmıştır. Diğer ibadetler içinde aynı şekilde eskiden beri bilinme vardır. Çünkü İslam insanlar tarafından bozulmamış bütün dinlerin adıdır ve her peygamberde onlardaki bozulmayı kaldırmak için aşırı eklemeleri, canlı cansız aracıları koymaları vb. engellemek için gelmiştir. Kuranda geçen ve geçmeyen bütün peygamberler Tarihte  ilk çağlardan beri ilk çağ felsefecileri belki bir kısmı peygamberde olabilir dahil Aristo, Sokrat vb. sonralarında çindeki konfiçyus, tao, irandaki zerdüş, yada putperestlikle mücadele eden Oğuz kağanlar, hindistandaki peygamberler vb. tevhid inanışını savunmuşlardır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Aslında her peygamberde neredeyse eski tevhidten ayrılmış şirke bulaşmış dincilerle mücadele etmiş yani başta şirkle.

    "Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan(hak yani gerçek görüntüsünde) görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz." Said Nursi

     "Baktım ki, her bir Kur’an ayeti kainatı kuşatıyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kafi geldi." Said Nursi

SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.

**********************************************

Platon'u(Hocamı) severim ama gerçeği daha çok severim__Aristo

**********************************************

SÜNNİLİK

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE  esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır.      

En genel anlamda sünnilik : Hakkını vererek konuşmak gerekirse hepimiz bende sünni gövdenin içinde olduğumuzu itiraf ederek bunu söylemeliyiz. Eğer Şiilik gibi sekreriyal bir dogmatizme ait değilseniz, içinde antropolojiyi barındırır İran eski kadim derin kültürünün barındığı ve mitolojiye dayanan imamet mitolojisine dayanan bir teolojik gövdeye pirim vermiyeceğiz tabi. Aynı şekilde Haricilik gibi o dönemde yine biraz kabile asabiyetinin ve bedeviliğin ürettiği bir dini çerçeveye bir teoloji ye de pirim veremeyeceğimize göre ortada kalan ana gövdeye ehli sünnet denmiş. Yani sünnilik denmiş. Yani İslamın ana gövdesini taşıyan 1400 küsur senedir ana yol olarak ister teolojide olsun, ister hukukta ister siyasette İslamiyeti müslüman halkları deruhte edip onları barındırıp getiren ana yol ya da ana binadır sünnilik. Tamam yolumuz ve evimiz burası ama aradan 1400 sene geçti ve bu çok ciddi düzeyde yara aldı, saldırıya uğradı, ve doğal olarak bir ağaç gibi bir ev gibi bir inşaat gibi zaman içerisinde tahrip oldu hiç de bakım yapılmadı. Bu bakımın ve eleştirinin yapılması acil olarak gerek.

Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek  kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış  muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...

 

 

           ******************************************************

Said nursi ilk eseri MUHAKEMAT(ki aslında daha sonra yazacağı risalei nurları onun açıklaması gibidir) adlı eseriyle aslında dinde reform yapmıştır. Ve eski islam inanışının yeni gelen araştırmacı, soruşturmacı dünya karşısında yıkılacağını önceden tahmin ederek zikir ve ibadet için mağaralara vb. yerlere çekilen "biz olduğu gibi inanırız" diyenlere inat onları mağaradan doğaya bakın, evrene bakın, tahkiki araştırmacı imanı kazanın diyen bir görüşle aslında reform yapmıştır. Buradaki sorun risalei nurları okuyanların okudukları fikirleri islamın yada sünniliğin görüşü olduğunu sanmalarıdır. Halbuki risalei nurdaki bilimsel ve evrene araştırmacı bakış açısı aslında Said nursinin dinde yaptığı bir reformdur. Ve bunu TAKLİDİ imanı TAHKİKİ imana çevirme olarak adlandırmaktadır. Bu tamamen bir REFORMDUR...Ve Said i Nursi bu noktadan önemlidir. Maalesef tehlikeli tarafı ise tarikatlardaki bazı inanışların ki bu şia vb. her şey dahil içinde bulundurmasıdır. Fakat SÖZLER vb. imani ve islami kısımlarında bunlar az olmakla beraber LAHİKA VE ÖZELLİKLE SİKKE-İ TASDIK-I GAYBİ eseriyle sonradan eserrlerden çıkarılan 8. lemada bu tarikat hastalıkları görülmektedir. Bunlar aşırı risale övmeleri, kurtarıcı görmesi, Hz. Alinin vb.lerinin risaleden bahsetmesi, yetmeyip ayetlerle bağlaması-ki sen kendini 33 ayetle bağlarsan kimse sana itiraz edemez-, uydurma hadislerden ibaret olan mehdilik projesini oluşturması, ebced, gelecekten haber vermesi,  vb...... İslam kısa sürede her yere yayılınca o milletlerin adetleri islamı da etkiledi. İslamda onları etkileyerek adetlerini kendine çevirdi. Hinduluk, Şaman, Budist, Mecusilik vb. Hulul inanışı, batinilik,  çaput bağlamak, ruhuna yemek ve fatiha vb göndermek. O kültürlerde kendi kültürlerini İslamlaştırarak bir sonraki nesillere aktardı. Halbuki İslam onlarla mücadele etmek için gelmiştir. Örneğin tarikatların etkilendiği yapıyı şu tanımla belirtelim. Tarikat ya da tasavvuf:   Tasavvuf sünniliğin içerisinde hiristiyanlığın, hinduizmin ve hermetizmin islam elbisesi girmiş halidir. Tabiki islami bir elbisesi vardır. Tasavvuf genetiği dışarıdan olup islam meyvesinin içine girip etini islamdan yiyen bir meyve kurdudur. Tasavvufun özü birkaç maddedir. 1. Batinilik: neyse yani said nursi de de onların inanışı maalesef başka şeklede bürünerek te olsa girmiştir. Mehdilik ise olsa olsa ismi konulmamış bir peygamberliktir. Ya da mücedditlik ve asrın imamlığı. Bunlar hep uydurmalarla kendilerine makam verme hastalığıdır. Fakat beli Said nursi bunlara samimi olarak inanmış olabilir. Ya da ahir ömründe tevbe etmiş de olabilir. Ya da sonradan da eklenmişte olabilir. Hani İsa peygamberin kendisi ben Allahın oğluyum demediği kesin olması gibi. Yoksa hiristiyan lara bakarsanız aldanırsınız. Benim önerim said nursinin imana dair eserlerinden faydalanılması fakat o sapıttığı sikkeitasdikigaybi vb. leri ise çöpe atılmalı...

Bu konu ile biraz daha ilgili olduğundan mezhep konusundaki şu paragrafı da ekliyelim

1.      Mezhepler fanatizmi ve mezhep imamlarını aşırı öven uydurmalarda aynı şekilde bu fanatizmi beslemişdir. Bu beslemeler ise önce mezhep imamları vebenzerleri önce bu insanları kutsallaştırmada, Allahın onayladığı insan haline getirip tanrılaştırmada, mezhep için savaşmayı öldürmeyi haklı olarak görenlerin oluşumunu beslemektedir. Mezhepler tehlike değil mezhepçilik tehlikedir. Mezhep kudsanarak kuran yerine konması yanlıştır. Bir mezhep aynı konuda farklı fetva vermiştir. Hatta aynı imam aynı konuda ayrı fetva vermiştir. Kufede ayrı Basra da ayrı fetva vermiştir. Tabiki mezheplerden faydalanılır ama o Allah ya da Kuran yerine konarak mutlak doğru yerine konamaz..maz.

 

****************************************************

 

Yine Said Nursi den güzel anlamlar, hakiketler:

      

    Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî-hatasız- değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor. Said Nursi r.a. (Barla Lahikası)

    "Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir." vb. sözleriyle şahsına hiç nazar vermemiştir. Elini hiç öptürmemiş, öpmeye kalkanlara kızmıştır. "Bu et ve kemikte ne var?" vb. sözlerle şahsına yönelmeleri yasaklamak için mücadele etmiştir. Ziyaretine gelenlere defalarca gelmeyin risale okuyun Kurana hizmet edin demiştir. Hatta görüşmemiştir bile. Ayrıca kimseden para, hediye ve hiç bir menfaat, zekat vb. kabul etmemiştir. Vasiyetide öldükten sonra mezarının bile bilinmemesidir. Yani bütün bütün asırlarca şahıslara verilen önemi yıkmaya çalışmıştır. Kendisi sadece hakiket yolunun yolcusudur. Mehdiyim asla dememiştir. Mehdi olmadığını eserlerinde söylemiş.

*****************

Mehdilik adı konulmamış peygamberlik iddiasıdır.. Bir endülüs emevi alimi -İBN İ SEBİL -diyor ki "Muhammed son peygamber diyerek yolu kapattı" İşte o yol mehdilik, batinilik vb. şekillerle tekrar açtılar. Tabi uydurma hadislerin payını da unutmamak gerekir. Bu yolla insanlar kendilerine pay çıkararak "hocalık, şeyhlik, abilik" ve benzeri yollarla yıkadıkları kafaları kendi emirlerine alıp sömürüyorlar hatta hayatlarına varıncaya kadar...

******************

 

Tabi peşinden gittiğini söyleyenlerde ise bunun tam tersi olanları görülmektedir. Ne yazıkki binlerce yıllık yanlış yorumlamalar ve büyüklük anlayışları, şirke kapı açan örf ve adetler kendisinide sarmış, aynı şekilde görülmeye başlanmıştır. Halbuki mezarını bile kimsenin bilmesini istemeyen biri olmasına rağmen..Bakışları sadece asrın ihtiyacı üzerine Kuran tefsiri olan risalelerine ve bu yolla Kur'ana ve Kur'an hakikatlerine çevirmesine rağmen. Kitaba risalelere ve Kurana bağlanın bana asla bağlanmayın demesine rağmen...Rüya ile amel edilmez demesine sadık rüya nın 6. hissin fazla gelişimi vb. demesine rağmen hala rüya ile-aşağıda da göreceğiniz gibi- anlatıyorlar onu. Halbuki Said nursi iman esaslarını akılla ispat etme yolunu açabilmiş akaidde islam tarihinde harika bir çığır açmıştır. Maalesef kendi öğretisinin dışında bir şahıs oluşturulmuş Said Nurside bu geleneklerden bazı kesimler için kurtulamamıştır. Mezhep ve hadis handikabını aşamamış o harika keskin zekasıyla onları da mantığa büründürmüştür. Ama hazinedeki harikaları da görmememiz anlamına gelmemelidir bu durum. İman esaslarındaki ispatları harikadır mesela..Fakat aşırı risalelerini övmesi vb. ise onun yanlışlarıdır ve çok tehlikeli bir yanlıştır. Çünkü bu övgü şumullü ilham yok vahye yakın vb. benzetmelerinden şiddetle arındırılmalıdır. Bir de gayb bilgileri vb. yani kıyamet vakti Hz. Aliden öğrendim, ona verilen gayb bilgileri ki orada peygamber dururken neden Aliye gelsin? vb..Şiayı eleştirip bunları eleştirmemek aynı yanlış değil midir? Benim açımdan risale-i nurları sadece tefsir olarak kabul edip iman ispatlarını kullanmak ve islam konularındaki iknalarda kullanmak gerek. Maalesef bu sahada başka alternatifi olmayan bir eser. Bir hazinede bir kaç bakır çıktı diye o hazineyi almamak olmaz. Yada hazineye çağıran kişinin üstü başı perişan diye o hazineyi almamak "Senin elbisen yamalı, pis, ütüsüz vb. denilerek o hazineye bakmamak olamayacağı gibi:) Tabi aşırılıkları tespit edip karşı çıkmamızda diğer görevimizdir. Aşağıdaki şiirden sonraki sözleri bugün ona itiraz edenlerin o noktalarını kendisi zaten onlar itiraz etmeden, farketmeden olayı farkedip cevaplarını vermiştir.

 

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.

[Mehmed Akif ERSOY]

 

"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Aklını başkalarına verenlere dikkat edin. Onların şimdiki iyi hallerine bakıp aldanmayın. Onlara şimdilik robot gibi iyi rolü oyna demişlerdir. Fakat yarın bir gün o sofi, dogma sahibi-sadece dini kesime demiyorum bütün dogmatik ideolojik tiplere söylüyorum- insanların boynunu koparan biri olabilir. Kimsenin ya da hiç bir kesimin beyinleri din, dinsiz, her hangibir dogma ile ele geçirmesine izin vermemek en dikkat edilecek husus bu yüzden. Çünkü bu argümanlar kullanarak beyin yamyamı, sersemit, zombi vb. hale insanları getiriyorlar. 

Ayrıca araya giren alimlere felan kızıp onları şirk ile suçlayanlara da dikkat edin. Unutmayın hadislere, şia ve sünni alimlerine karşı olabilirsiniz. Bu onlardan istifade etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Yine okuyalım faydalanalım. Tabi aşırı büyütmeden. Alimleri ve tarikat liderlerinide aşırı büyütmeyip okuyup dinleyin. Ama onları şirkte deyip araya kendini koyanlarıda dikkat edin. Araya onları koyacağınıza hiç bir şey koymayın. Onlara karşı çıktığını göstererek yerine kendilerini koydurtmayın. Bu dediğim kişileri koyacağınıza mevlanayı koyun daha iyi olabilir.:)

    Bunun için boş vaktinizde aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm. Günümüzde aşırıya gidilerek son derece iftiralarla dolu saldırılara maruz kalmaktadır. Bu saldırılara cevap için oluşturulan belgeseli izlemenizi öneririm..

Said Nursi Gerçeği Belgeseline Cevapları izlemek için altı yazılı bu yazıya tıkla:

Tarikat kurmayan Said Nursi'nin Tarikat hastalıkları kısmından alıntı olan bazı bölümleri kendimce yazmak istedim. Çünkü benzer hastalıklar cemaatlerde de gözükmektedir. Fakat her kesim ve herkes için değil. Hayatına göz atmadan önce bu konuyu önemli olarak düşündüm. Ayrıca bu giriş kısmı okuduktan sonra hayatına ait belgeselleri izleyebilirsiniz..

TARİKAT FAYDALARI YANINDA TEHLİKELERİ ŞUNLARDIR (Bu maddeler hak tarikatler için değildir, yoldan çıkan ya da çıkma tehlikesinin görülebilmesi içindir..)

1. Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve manidar "Cibali Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velayet, zahiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bazan sahvede ve daire-i akılda görünür, bazan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir mes'eleyi halet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise indallah mahfuzdur, dalalete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller, bid'at ve dalalet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmis. Iste muvakkat veya daimî meczub olduklarından, manen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef degiller. Ve mükellef olmadıkları için, muahaze olunmuyorlar. Kendi velayet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalalete ve ehl-i bid'aya tarafdar çikarlar. Mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. Mektubat.343 Gerçi bazıları muhyiddini arabi gibi "bizim seviyemize gelmeyenler eserlerimizi okumasın" demişlerdir. Bazılarıda istiğrak halleriyle-kendinden geçme, o kalbi durumla aklını yitirme- durumlarında kendileri o haldeyken akılları başında olmadığı için dediklerinden, yaptıklarından sorumlu değildir. Fakat o halleri geçip normal aleme duruma döndüklerinde sorumludur. O halleriyle onların peşlerinden gidenlerde sorumludur.

Ayrıca insanların arapça bilenleri ve konuşanları ya da arap gibi giyinenleri-ebu cehilde arapça konuşurdu, hemde ustaca, vesileye inanırdı, sarık sakalı vardı- büyütme ve ağlayarak duygu sömürüsü yapanlara yönelme hastalığı da bu tarikat hastalıklarından sayılabilir. Firavun başına sarık sarsa, yahudi şapkasının büyüğünü takarsa, tepihini alırsa, Türk ve müslüman olsa "bizim fravunumuz" oluverir:)) Bu hastalıkla tarikatler insanları etkiliyor, bu yolla kullanıyor gücünü maddi manevi gücünü artırıyor.

2. Tarikat adetlerini farzın ve sünnetin önüne geçirmek. Virdini yapmak için camideki farzını ya da farz namazını bile terkeder öncelik olarak tarikat adetlerini esas alır. Halbuki bütün sünnetler bir farzın yerini tutmayacağı gibi, bütün tarikat adetleride bir farzın yerini ya da bir sünnetin yerini tutamaz.

3. Dini imani konularda manayı murat haktır demeli. Ondan sonra fikirleri tartışmalı ve değerlendirmeli. Yani Allah Kuranında ne kast ettiyse kesin olan mana ile o haktır ve gerçektir demeli..ondan sonra kendi fikirlerini beyan etmeli. Mezhep vb. herkes farklı farklı görüşte. Bazı görüşler zaten imani konular bile değildir. Örneğin ahrette yaratanı görecekmiyiz görmeyecek miyiz vb. gibi.. başörtüsü meselesinde de Kuran da bir yerde geçiyor. Namaz gibi tekerrür yani tekrar edilmiyor. Kimisi göğüslerinizi örtün diyor felan filan. Bizim dememiz gereken manayı murat haktır…deyip sonra yorumlamaktır. Zaten islamın yanlış yorumundan çok çekmiyor muyuz. Herkes yorumlama da hür olmalı fakat dediğim ölçüyle. Tarikat ve mezhep ve cemaat hastalıklarına dikkat edilmeli: bu hastalıklar tarikat vb. adetlerini dinin ve farzların önüne geçirmek. Meseleleri olduğundan fazla büyütmek, mekruhu haram, haram olmayan şeyleri takva adıyla haram kılmak vb. halbuki Allahtan başka kimse haramı helal, helali haram yapamaz. Allah adına dayatma, iftira ve haram kılma takva felan filan diye yapılmamalıdır. Bazen insanlar kendi yaşadıklarını, ya da fikirlerini desteklemek için Allaha ya da peygambere iftira ile destek alabilmek için bile hadis vb. şeyleri kendilerine yontabilmekte ya da uydurabilmektedir. Tarih böyle sahtekarlarla doludur. Yüzü kapatma yokken emreder. Adam dinde seccade bile yokken “seccaden kumlardı” diye şiirlerde bile bahsedilirken çift seccade kullanması, ayağına aynı anda mes giymesi vb. bunu da takva diye herkese şumullemesi yani genellemesi düzeni bozuyor. Saatin işleyen çarklarında salise çarkının önemini anlayan bir kişinin “bu kadar önemli bir çark neden bu kadar küçük diyerek çarkı büyütmesi saati bozuyor” aynen bunlarda böyle islamı takva adı altında bozmuş oluyor bu da büyük tehlike…

4. İslam "lailahe" ile başlar yani Allahtan başka herkesi ve her büyüklüğü önce yıkar yok eder. "Allahtan başka ilah yoktur." Büyüklük Allah'a mahsustur. Hz. peygamber önce abd yani kul sonra resuldur. Af şefaat vb. sadece Allah'ındır. Halbuki bu tarikat vb. teslimiyetle insanlar şeyhlerini büyütmeye ve onlara bazı üstünlükler belirtmeye başlar. En tehlikeli durumda ve dinin ruhuna ters düşen budur. Bazıları mehdi, kurtarıcı yani manevi makam sahibi olmadan dini bile anlatılamaz haldeler. Yani bu dünyada din mevki makam-mehdi, lider vb.- olmadan anlatılamaz mı? Halbuki tamamen olay terstir. Nefis cümleden edna(en aşağı, adi), mana cümleden âlâdır(üstündür). Yani kuyumcunun tipi vb. önemli değildir. Önemli olan kuyumcudaki altındır. Yani gerçeklerdir. Şirk en tehlikeli konudur. Allahın haram etmediğini haram edemeyiz. Ya da insanları büyük göremeyiz. En ufak şeylere takta adıyla dikkat edilirken şirke hiç dikkat edilmemektedir. Şirk 7 büyük günahtan bile değildir. Çünkü şirk koşan imandan dinden çıkar..En büyük fitne bazen din adamları, papazlar, vb. olabilmektedir. Eğer tuttuğun yol Allah tan başkasına(mevki, makam, şan, para, siyaset, kişilere vb.) gidiyorsa, yarın seccadeni cehenneme sererler(Sadi Şirazi) Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..
Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.
[Mehmed Akif ERSOY]
"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Hz. Peygamber her şeyi danışarak, meşveretle, oylamayla yaparken bunlar bana itaat et diyorsa bu islamın ruhuna terstir. Sahabeler "bu vahiy mi sizin fikriniz mi" diye sorarak peygamberin fikriyse hemen itiraz edip kendi düşüncelerini söylerken, ayrıca meşveretlerde peygamberin dediğinin zıttına uyulurken bunlar tam tersidir. Ayrıca hz. peygamber kendisinden sonra kimseyi atamaz ve seçime bırakırken bunlar atarlar.
Örneğin:

5.

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir. NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay.Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

--------------------------------------------------------------------

          (Aşağıdaki kısım konu ile biraz bağlantılıdır. Fakat şimdilik karalama olarak yazdım. İlerde toparlayacağım unutmamak için yayınladım)       

Said Nursi de maalesef Hindistan, İran, Şamanizm hatta yunan yani eski kadim dinlerin islamın içine soktuğu şeylerden inanç olarak etkilenmiştir. Bu uydurma hadislerle mehdilik, soy sop, hulul, yaş kuru her şey var inancı, vb. maalesef maalesef. Fakat eserlerinde dini mantık ispatlarından bir çok şey zeka zirvesi olarak da vardır. Belki bu binlerce yıllık birikimle bu mantık silsilesinden çok büyük şeyler çıktığını da bize gösterir. İşte bunlardan da faydalanmak gerçeğe ulaşmaya zarar vermez. Tabi dikkatli olunursa. Bir suya arsenik karışınca su da olsa zehir olur elbet. Ama her ikisini ayırabilirseniz su kullanılabilir. Bunlarda eserlerinde bu arseniğe bulaşmıştır. Fakat yüzyıllardır imani bilgilerdeki birikimi en azından kendilerini dinletmek içinde olsa üretmişler ve o sahada yol açmışlardır. Ayrıca belki kendiieride o eklemelerde belki masum olabilirler. Yani isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Ona öyle dediler diye o sormlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak insanlığın en büyük hastalığı değil midir..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir. Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil somuttan soyuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracı perestliğn başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..

    TEVHİD DİNİNİ BOZAN HENDİKAPLAR

        İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmak  insanlığın en büyük hendikabıdır. Belki bütün dinlerinde yoldan çıkmasına sebebiyet vermiştir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki Tao, Yunan daki Zeus, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyet lerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. (Bu iki çizgi arası daha sonra yazılarak açıklanmaya devam edecektir) 

HANDİKAPLAR (İKİ ÇİZGİ ARASI AÇIKLAMA)

1. handikap: TANRIYI İNSANLAŞTIRMAK, İNSANI TANRILAŞTIRMAK!

Yani İsa peygamber "ben tanrıyım" dememiştir. Ona öyle dediler diye o sorumlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten "insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak" insanlığın en büyük handikabı ve hastalığı değil midir?..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir.

                  

1.       handikap: Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracıperestliğin başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..🤔

2.       3. Handikap: Yeni gelen peygamberin eski peygamberin diniyle savaşması. Aslında bütün dinler aynıdır. Yani hiristiyanlık Yahudilikle savaşmak için değil, ya da İslamiyet hiristiyanlıkla savaşmak için değil. Aslında hepsi aynı sadece bozulduğu için mücadele ederler yeni bozulan eskiyle mücadele eder. Gelen peygamberlerin dinleri nin getirdikleri öz boşaltılarak ruhban sınıfıyla eski adetler tekrar geri yüklenir. Son gelen peygamber o eski peygamberin getirdiği bozulan dinle savaşır tekrar aynı şeyleri günceller.

3.       .4. handikap: Dinlerin mücadele ettiği eski örf ve adetler sonrasında din diye geri gelir. Bu olay İslam ın yayıldıkça kısa süre sonra eski HİND, ŞAMAN, YUNAN, ESKİ ARAP adetleriyle birleşerek o adetleri DİNSELLEŞTİRMEKLE geri gelişlerinin örnekleri gibi.  Örnek soy sopculukla mücadele eder ama seyitler, şerifler, imamlar, mehdiler yani kurtarıcılar geri gelir. Peygamber ben kendimi kurtaramam derken mehdiler, kutuplar, gavsler, imamlar evreni bile kurtarır.Hani hak din sadece Allahtan başka kurtarıcı, ilah olmadığını anlatmak için gelmişti. Ne oldu eski adetler kısa sürede tekrar din oldu, çeşitli yollarla dinin içine girdi. Hatta din onlarla mücadele etmeye gelmesine rağmen..Şaman izm sema, deki 7 si 40, ruha gönderilen yiyecekler vb. hindlerdeki hulul, rabıta, Araplardaki Hurufilik, batinilik vb. eski adetler in din kisbesine bürünerek gelişi. Bu yolla öz den yani dinin özünden uzaklaşma ve bu eklemeli, örfle birleştirmeli dinin başa bela oluşu.

4.      Aşırı sevgiyle, hürmetle, büyüymekle ölçüyü kaçırarak İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmakta  insanlığın bir diğer handikabıdır. Bu maddeye insanın sadece gördüğüne inanmak istemesi zahirperestlik ruhunuda eklemek yani birleştirmek gerekir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri, evliyaları heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. İsa Allahın oğlu, Ali de Allahın … vb. Bu uydurmalar her dine kısa süre sonra yerleşmeye başlamıştır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki(taoizm, daoizm)  her şeyi yaratan Tao ya da Dao , Yunan daki Zeus, ilk çağ felsefecilerinden Sokratın, Aristonun Allahın varlığı ve birliğini savunmsı, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyetlerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. Şimdi ise handikaptan zahirperestlik kısmındak aklımıza pencere açacak örneğe gelelim. Yazının bulunuşu öncesine tarih kazılarla gider. Çünkü tarih yazı ile başlar. Ondan öncesini ise kibarca atar. Tarihteki en büyük ilk olan yapılar hep ibadethanelerdir. Din her devirde yani yazı olmadığı devirde bile açıkca görülmektedir. Fakat arkeoloji ve bizler yazı öncesine kazılarla karar vermekteyiz. Şu an her hangi bir şehir Californiya, kanada, istanbul, ankara vb. yerin dibine girse ve yazı olmadığını düşünseniz kazılarla herkesi putperet ti kararı vermeye mecbur kalırsınız. Halbuki yüzde yüzü tanrıya inanıyor. O heykeller ilah diye adlandırırlar. Halbuki hiç alakası yok. Zaten Kuran her devir peygamber geldi fakat inananı olmadı çoğunun diyor. Peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi sorumlu tutmayız da ekliyor. Bence heykelleri  dini bir mesele yapmakta yanlış. Bu da insanın yapısında olan bir şey. Yani dinde o her şeyi haram kılan ve bu yolla dinin içine eden ekleme günahlardan biri. Hani resimi ve heykeli şirk sayan fetvalardan bahsediyorum. Tabi onlara tapınılması ve şirk olarak kullanılması hariç..Yani konunun özetine döneceksek özetle tevhid inanışı her devirde olmuş. 

5.        

 

-------------------------------------------------------------

 

BATİNİLİK belası islam dünyasını özünden uzaklaştıran en büyük etkenlerden biridir. Hurufilik vb. etkilerde eski kadim dinlerin etkisiyledir. Mehdilik adı konulmamış bir peygamberlik iddiası da diyebiliriz. Evet mehdilik hadisleri vb. ehadi gelen ve çoğu uydurmalar olan hadislerdir. Dediğimiz gibi Bediüzzaman Said Nursi hiç bir zaman kendini mehdi vb. dememiştir. Hatta olmadığını ısrarla söylemiştir. Fakat dediğimiz gibi o hadisleri kabul eden bir alim olarak onları mantığa büründürerek o harika zekasıyla açıklamıştır. Aşağıda bu mehdi ve asrın müceddidliği mantığının ki uydurmalar da olsa nasıl bir mantıkla kabul edildiğini yani açıklandığını ben anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım. Tabi duruma katılmasamda. Bu ara Bediüzzamanın eserlerinde "Bir yerde kırk vefiyattan şu kadarı imanla gitti vb." ifadeleri ki peygamber bile "ben kendime ne olacağını bilmem" kimsin sen demeliyiz elbet. Yada yazdırıldı vb. Bunlar yanlıştır. Fakat ne garip ki GORKİ, BALZAC, TOLSTOY vb. leride yazdırıldı diyor. Yada bazı hiristiyan alimleri ya da diğerleri gibi.. Ayrıca Bediüzzaman ısrarla rüya ile amel edilmez derken aşağıda hep rüyaları göreceksiniz ve şaşıracaksınız.. ya da en azından ben şaşıracağım ayrıca..Gavsa fatiha gönderip aradığını bulması vb. Bunlar hep eski kadim inanışlardan şaman, eski arap adetleri, hind adetleri gibi..Unutmayın sema geleneği bile eski şaman adetlerindendir, ölünün ardından yedisi, kırkı vb. adetide, çaput bağlamakta vb.leride..Şimdi diyeceksiniz o adetler günümüzde yok. Fakat daha geçenlerde öğretmenler odasında baklava yedim ve sordum neyin kutlaması diye.. Cevaben dediler felan hocanın babası vefat etmişti onun ruhuna..yani hala şamanız be:() Yada şamanizm vb. lerinin İslamla bütünleştirilmişidir. Bu noktadan bütün dinlerde bu uydurmalar vardır..Bu uydurmaların en büyük tehlikeside "Alimler peygamberlerin varisidir" den başlar. Sonra işte ben de o alimim der. Sonrasında bana itaat peygambere itaattir der ve karşınıza FETÖ vb. olaylar çıkar. Bu nedenle bu gibi noktalara son derece dikkat edilmeli hiç bir insan tanrılaştırılmamalıdır..Oradaki ilimlerden faydalanılması ise olabilir. Fakat faydalandık diye tapılmamalıdır. Bize ekmek yapan fırıncıya tapmadığımız gibi. Allah c.c. dan başka tapılacak yoktur..

------

Seçimle gelen siyasal İslamcı seçimle gitmez__Alıntı(Not eleştiriler siyasal islamacıya İslama değil yanlış anlaşılmasın)

------

1.      Dindarlık sahtekarlıktır. Dindarları kötüleyen ayetle gir. Örnekler: Hz. İsa dindarlarla mücadele etti, hz. İbrahim, hz. Musa hz. Muhammed vb. hepsi ebu cehil de o zamanın dindarıydı. Onların halkın üzerine dinle kurduğu zulme baş kaldırıp özgürlüğü aracısız yalnız evrenin yaratıcısına bağlanmayı sağlamak için mücadele etti. (neyse bu yazı sonra tamamlanacak)

2.      Sünnilik

3.      Tarihselcilik:

4.      Tasavvuf sünniliğin içerisinde hiristiyanlığın, hinduizmin ve hermetizmin islam elbisesi girmiş halidir. Tabiki islami bir elbisesi vardır. Tasavvuf genetiği dışarıdan olup islam meyvesinin içine girip etini islamdan yiyen bir meyve kurdudur. Tasavvufun özü birkaç maddedir. 1. Batinilik:

5.      Mezhepler fanatizmi ve mezhep imamlarını aşırı öven uydurmalarda aynı şekilde bu fanatizmi beslemişdir. Bu beslemeler ise önce mezhep imamları vebenzerleri önce bu insanları kutsallaştırmada, Allahın onayladığı insan haline getirip tanrılaştırmada, mezhep için savaşmayı öldürmeyi haklı olarak görenlerin oluşumunu beslemektedir. Mezhepler tehlike değil mezhepçilik tehlikedir. Mezhep kudsanarak kuran yerine konması yanlıştır. Bir mezhep aynı konuda farklı fetva vermiştir. Hatta aynı imam aynı konuda ayrı fetva vermiştir. Kufede ayrı Basra da ayrı fetva vermiştir. Tabiki mezheplerden faydalanılır ama o Allah yerine konmaz.

6.      Bediüzzaman ve said nursi için öz paragraf  gerçi içinde nasranilik, gaybı bilme-ki sadece Allah bilir-, kurtulur-ki sadece Allah bilir deyen peygamber ben bile ne olacağını bilmem derken- gavstan yardım, şiadaki hz. Aliye cebrailden gelen inen kitap şia inancı-ki bu peygamber demek , hurufilik, ebced, eleştiren çarpılır, Ali ayatul kübradan bahsediyor hatta okuyor vb. maalesef bulunuyor. Hele SIKKEİ TASDIK I GAYBI tam bir facia..Evet arsenik bir suya katılsa o su bütün bütün zehir olur. Ama ne garip ben bunlara katılmayan biri olarak içinde tevhid ve iman esaslerı ispatı da gerçekten harika..

 

BEDİÜZZAMAN ve müceddidliğin mantığının doğuşu mantığa büründürülmesi nasıl olmaktadır aşağıyı okuyun..__

İnsanın yaradılış gayesi ALLAH ‘ ı bilmek ve ona gereği gibi ibadet etmektir. Ubudiyet varlığın en önemli sebebidir. Zira ilk yaratılan insan bir peygamberdir. Ancak Hz. Adem ‘den sonra insanlar ALLAH ‘ ı unutmuşlar sapıklığa düşmüşlerdir. İnsanların mabudunu unutmaması , hayatını hakka teslimiyet içinde geçirmesinin hatırlatılmaması gibi sebeplerle belirli aralıklarla peygamberler gönderilmiştir. Evet ALLAH ‘ ı anlatma vazifesi en mukaddes ve değerli vazifesidir. Zira ALLAH ‘ın en sevgili kulu  Hz. Muhammed  (S.A.V ) de bir peygamberdir. Hz. Muhammed  (S.A.V) beşeri hak ve hakikate çağırmak için  görevlendirilen en son peygamberdir. Onun gelmesiyle Arap yarımadasındaki karanlık yerini aydınlığa bırakmış , kin , nefret ve hasedin yerini huzur , saadet ve muhabbet almıştır. Kâinatın Efendisinin varlığından dolayı yaşadığı döneme Asr-ı Saadet dönemi denmiştir. Peki Hz. Muhammed (S.A.V) vefat ettikten sonra durum ne olacaktır. İşte bu sorunun cevabını bizzat  Efendimiz veriyor “ Ümmetimden bir cemaat kıyamete kadar hak için  cihada devam edecektir. Onlara muhalefet edip düşmanlık edenlerde onlara bir zarar veremeyecektir.” Ebu Davut ‘ta yer alan bir hadisi şerifte “ her yüz senede dini yenilemek maksadıyla bir müceddit gelecektir. “ diye haber verilmektedir. Demek ki peygamber gelmese de değişen zamana göre aslına uygun olarak dini yeniden yorumlayan ve meydana gelen yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıracak mücedditler belli aralıklarla gelecektir. Tabi bu şahıslar devirlerinde görevlerini yapmışlardır fakat sonraları aşırı büyütülüp ya da eserleri arasına saçmalıklar eklenme gibi durumlarda olmamış değildir. Bu noktayı da göz ardı etmemek gerekir. Yani bu şahıslardan da tıpkı hadisler gibi akıl süzgecinden geçirilerek ve Kuran merkezli olarak faydalanılmalıdır.

 Mesela ;

İMAM-I  AZAM EBU  HANİFE ya da İMAM-I ŞAFİİ: Müslüman sayısınca İslamiyet çıkacakken getirdikleri hükümlerle şehirlilerde Ebu Hanife bedevilerde İmam-ı Şafii yaratıcının sevketmesiyle bu tehlikeyi engellemiştir.

ABDUL KADİR GEYLANİ: Hiristiyan dünyasındaki papazların kerametleriyle islama engel olma çalışmalarını gösterdiği kerametlerle durdurmuş ve yaymış bir islam delili olmuştur. Bazı papazların Hz. İsa(a.s.) ölüleri diriltirdi demesine karşılık ölüleri diriltme olayına varıncaya kadar sayısız kerametler göstermiştir ve sayısız Hiristiyanın İslamla şereflenmesine vesile olmuştur.

 

ÖMER BİN ABDÜLAZİZ : Bir müceddidtir . Bulunduğu asırda devlet yapısı Kuran ‘ın ve Sünnetin istediği şekilden uzaklaşmıştır. O tekrar devlet yapısını ve Kur-an ve sünnete göre düzeltmiştir.

 

İMAM-I GAZALİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda  Yunanca ‘dan bir çok felsefesi eser Arapçaya çevrilmişlerdir. Bunları okuyan bir çok müslümanın  akaidi bozulmuş , bulunmuş ve yunan mitolojisine kaymıştır. İmam-ı Azam bunlarla mücadele etmiştir.

İMAM-I RABBANİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda Hindistan devlet reisi Ali Ekber Şah  “ Yepyeni bir din ortaya çıkartacağım” diyerek bütün dinlerden birer parça alıp bunları birleştirerek İslamı ortadan kaldırmayı düşünmüştür. “ İmam-ı Rabbani bununla mücadele etmiştir.

 

Bir asırda diğer asırlardan farklı olarak bütün bir imansızlık hastalığı vardır.  Eski devirlerde binde bir bulunan ve cehaletten geldiği için izalesi kolay olan dinsizlik hastalığı : Bu asırda ilimden ve fenden gelen ve kaldırılması zor olan bir şekle dönüşmüştür. Açıkça ALLAH inkar edilmekte , Kur-an’a hakaret edilmekte , maddeye tapmak hastalığı ile çoklar imanlarını kaybetmektedirler. İman esasları ile ilgili akla ve zihne şüphe ve tereddüt verici eserler yayılmaktadır.  İşte bunlara karşılık bu asrın müceddidi  de insanların imanların kurtaracak , insanların şüphelerini giderecek bir Kur’an tefsiri yazmıştır: RİSALE-İ NUR.

«Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını(anlaşılmasını) binlerce ezvak(manevi zevk) ve keramata(kerametlere) tercih ederim... Bütün tarikatların nokta-i müntehası(ulaşabilecekleri son nokta), hakaik-i imaniyenin(iman hakikatlerinin) vuzuh ve inkişafıdır(açıklanıp, aklen ve oradan kalben anlaşılması). Yani tarikatların son noktası risale-i nur da başlangıç noktası oluyor. Bu bu asırdaki ihtiyaçtan kaynaklanan bir durumdur. 

Velâyet-i Kübra, nübüvvet veraseti yoliyle, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.” (İmam Rabbânî). İşte İmam-ı Rabbaninin dediğini Risale-i Nur yapmaktadır. Kalp, ibadet vb. yerine akıl yoluyla bu hakikatlere her kim olursa olsun(komunist, teist, ateist vb.) ulaştırmaktadır..Hazır imandan istifade etmek, faydalanmak zorunda bile olmadan.

 

Evet inkar ilimden gelmektedir. Acaba Bediüzzaman nasıl bir alim di ? hayatındaki bazı olaylarla onun ilmi yönünü daha iyi anlayabiliriz. 

 Daha çok küçük yaşlardan itibaren Peygamberimizi rüyalarında gören genç Said , bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görmüştü. Bu esnada Efendimizi ziyaret etmeyi arzu eder. Aleyhissalatü Vesselam Efendimizi nasıl ziyaret edebileceğini düşünürken , gidip sırat köprüsünün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oraya geleceğini düşünür. Peygamberimizde oradan geçerken ziyaret edip , ellerini öperim düşüncesiyle oraya gider. Köprünün başına da beklerken , bütün peygamberlerle görüşür ve onların ellerini öper ve dualarını alır. Nihayet son Peygamber HZ: Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın ellerine kapanır ve iki cihan serverinden ilim ister . Bu talep üzerine Efendimiz buyuruR ki:

 

“Benim ümmetimden sual sormamak şartıyla , sana Kur’an ilmi verilecektir. “

 

Bu rüyadan heyecan ve sevinç içinde uyanan genç Said’in ruhunda ve gönlünde bir neşe , huzur ve sevinç ,  çağlayanlar halinde gürlemeye başlar.

 

Molla Said’in küçük yaştaki ilim hayatı İsparit nahiyesinin Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde başladı. Bundan sonra büyük biraderi Molla Abdullah başta olmak üzere birçok alimden ders aldı. Sonra Siirtte daha önce görüşmüş olduğu Molla Fethullah Efendi’ nin medresesine gider. Molla Fethullah Molla Said ‘e :

 

-          Geçen sene “Suyuti “ okuyordunuz , bu sene “Molla Cami yi” mi okuyorsunuz ?

-          Bediüzzaman :

-          Evet “Cami “ yi bitirdim.

Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise “ bitirdim “ cevabını alınca , hayretini gizleyemedi. Bu kadar kitabı bitirdiğini hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı ve dedi :

-Geçen sene deli idin bu sene de deli misin ?

           

            Bediüzzaman :

 

-          “ Emrederseniz beni söylediğim kitaplardan imtihan ediniz “der.

Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise güzelce cevabını verir.

 

Molla Fethullah:

Pekâlâ zekada harikasınız , hıfzınız nasıldır? Makamatı Haririyeden ( dili çok ağır bir kitap)  birkaç satırı , iki defa okumakla hıfzedilebilir misiniz ? diyerek kitabı uzattı.

 

Molla Said alarak , bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.

 

                        Molla Fethullah “ Zeka ve hıfzın aşırı derecede bir kimsede bulunması nadirdir “ diyerek hayrette kaldı. Ve ona “ Zamanın güzeli , çağın eşsizi “ manasına gelen “Bediüzzaman “ unvanını verdi.

            Bu ilimlerin birbirinden hiç farkı yoktur. Ben bunları biribirinden ayıramıyorum. Ya hepsini biliyorum, ya hç birini bilemiyorum. Diyen Bediüzzaman pek kısa zamanda Tarih, Matematik ; Fizik, Kimya ,Astronomi , Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Mesela 24 saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle ertesi gün Van Valisi Tahir paşanın konağında bir coğrafya öğretmenini ilzam eder ve yine aynı surette beş gün zarfında inorganik kimya ile ilgili kitabı hıfzederek Kimya muallimini ilzam eder. Hatta Matematikte “ Olasılık” ile ilgili yazmış olduğu harikulade eser Van ‘da bir yangında yanmıştır.

 

            Van Valisi Tahir Paşanın , Sultan Abdulhamid Han ‘ a yazdığı bir mektubunda şunları okumaktayız. 

           

            “Harikalar harikası bir zeka ve hafızaya sahip Bediüzzaman bütün Doğu Anadolu’da bir ilim ve irfan merkezi şeklinde bir insandır. Bütün ilmi müşkillere cevap vermektedir. Kendisi hakikaten Padişahımıza canı gönülden bağlıdır. İstanbul’da kendisine gösterilecek yakın alaka buralardaki bütün ilim talebelerini de minnettar edecektir.

 

            Bediüzzaman İstanbula geldiğinde Fatihte ki İslambol sokağında bulunan Şekerci Hanın da kalmaya başlamıştı. Bulunduğu hana şöyle bir levha astı:

 

            “ Burada her suale cevap verilir ! Her müşkil halledilir , fakat sual sorulmaz !”

 

            Bediüzzaman ‘ın bu müthiş ilanı İstanbulda dalga dalga yayılmıştı. Birçok talebeler , yüksek alimler gelerek , çeşitli sorular sormuşlardı. Hepside suallerine cevaplarını almışlardı.

 

            Evet Said Nursi bütün şark ve garp ulemasının sorularına cevap vererek müstesna bir şahsiyet olduğunu göstermiş ve ona haklı olarak Bediüzzaman denilmiştir.

 

            Asrın müceddidi Bediüzzaman bu harika ilmi ile dine hizmet ederek dinsizliğe karşı mücadele vermiştir.

 

 

İMAN KURTARMA HİZMETİNE NASIL BAŞLADI

 

            Bediüzzaman Tahir paşanın yanında bulunurken , neşriyatı ve bu arada gazeteleri takip ederdi .

 

            Geçen asrın sonlarında İngiliz sömürge bakanı William Gladstone , tarihler 1899 yılını gösterirken Avam Kamarasında elinde Kur’an ı göstererek yaptığı konuşmasında şöyle diyordu : “ Bu Kur’an müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalı Ya Kur’an ı ortadan kaldırmalıyız veya bütün müslümanları Kur’an dan soğutmalıyız.”

 

            Gazetelerdeki bu dehşetli haber üzerine Bediüzzaman bir volkan gibi kükremişti. Bu Bediüzzaman ‘ın hayatında ilk ve en büyük fikri inkılabı yaşadığı olaydır. “ Ben Kur’an ‘ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya gösterip ispat edeceğim” diye haykırdı.

           

            Evet Avrupa nın kafirleri bir türlü alt edemedikleri Türklerin güç kaynağının Kur-an ‘dan alınan ilham olduğunu çok iyi tespit etmişlerdi. Bediüzzaman bir an önce bu melun hedeflerine son verebilmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Doğunun durumunu çok iyi bilen Bediüzzaman Müslümanların iyi eğitilebilmesi Kur’an ın sönmez bir nur olduğunun  un anlatılabilmesi için yaşanılan çağa uygun olarak medreselerin ıslah edilmesi konusunda devrin büyüklerini uyarmaya çalıştı. Hatta Van da şimdiki manada bir üniversite açmak için çok gayret etti. Bu sırada 1. Dünya savaşı çıktı. Bediüzzaman Kafkas cephesinde mücadele ederken Ruslara esir düştü. Ancak belli bir süre sonra bir yolunu bularak esaretten kurtuldu.

 

            1918 2in Temmuz ayında  İstanbul’a gelen Bediüzzaman Osmanlı ordusunun adayı olarak en büyük İslam akademisi olan Darülhikmet ‘ül İslamiye ‘ye  aza olmuştu.

 

            Bu kuruluşta , istiklal marşı şairimiz katip olarak vazife yapıyordu. M.Akif ‘in Bediüzzaman’a çok hürmeti vardı.

 

            Fakat Bediüzzaman hüzünlü , gamlı, kederliydi...

 

            İslam halifesini temsil eden Osmanlı Devletinin savaştan mağlup çıkması nedeniyle İslam’a gelen darbelerden pek müteessirdi. “ ALEM-İ İSLAMA İNDİRİLEN HER DARBENİN , EVVELA KALBİME İNDİĞİNİ HİSSEDİYORUM. ONUN İÇİN BU KADAR SARSILDIM.” diyordu. 

 

            Bu yıllarda İstanbul İngiliz , Fransız ve İtalyanların işgali altındaydı. Bediüzzaman yayınladığı Hutuvatı sitte ismindeki eseriyle işgali kınıyor, “ Tükürün İngiliz haininin o hayasız yüzüne “ diyordu. İngilizler tarafından görüldüğü yerde vurulsun emri çıkarıldı. Bu arada tekrar tekrar Ankara’ya davet ediliyordu.

 

            “Ben siper arkasına giremem , burasını daha tehlikeli görüyorum “ diyerek , İstanbul’dan ayrılmıyordu. Fetvalarını yeni kurulan devlet taraftarı olarak yaptı. “İngiliz işgali altındaki halifenin fetvaları geçersizdir ve geri alınmalıdır.” Şeklinde yeni kurulan Türk Meclisi yanında olduğunu açıkca gösterdi.

 

            Daha sonra M. Kemalinde içinde bulunduğu kumandanların ısrarlı davetleri üzerine Ankara‘ya geldi. Ankara istasyonunda merasimle karşılandı. Mecliste zafer için , kurtuluş için dualar yaptı.

 

            Fakat Ankara’da kurtuluş için çalışanların , kendi kurtuluşları için İslami ibadetleri ve  namazı ifa etmediklerini üzülerek gördü. Mecliste bir beyanname yayınlayarak onları ALLAH ‘ın emirlerini yapmaya davet etti. Mebuslara namazın ehemmiyeti hakkında dağıttığı beyannameden sonra namaz kılanlara altmış kişinin daha katıldığı ve meclisteki mescidin yetersiz hale geldiği görüldü.

 

            Böyle bir gelişme olsa da Bediüzzaman memnun olmamıştı. Zira islamın asırlarca muhafızlığını yapmış bir milletin evlatları şimdi islamın ilk şartı olan namazı terk edebiliyorlardı. Bediüzzaman o zaman milletin ihyası , dinin ihyası için uğraşması gerekenlerin bu konuda hassas olmadıklarını görüyor ve bu büyük mücadelenin devlet adamlarının yardımı ile yapılamayacağını anlıyordu.  İşte Bediüzzaman birinci Said dönemi dediği  yani devlet eli ile imanı kurtarma düşüncesinde olduğu dönemden ikinci Said dönemine geçiyordu. 

 

            İkinci Said devrine geçişi , Bediüzzaman şöyle anlatıyor :

 

            “Dünya büyük bir burhan geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan batı cemiyeti içinde doğan bir hastalık , bir veba , bir tâun felaketi gittikçe kendi yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş Sârî hastalığa karşı islam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Batının çürümüş , kokmuş , tefessüh etmiş batıl formülleriyle mi  ? Yoksa islam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı ?Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini , küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor , imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya çalışıyorum...

 

 

            Bana ızdırap veren yalnız islamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler dıştan gelirdi ; onun için karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt , gövdenin içine girdi. Şimdi , karşı koymak güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz , çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan , kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse , iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım , yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşaketleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bin türlü meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali(geleceği) selamette olsa!...  

 

            Bu asırda ki imansızlık hastalığına karşı eski devirlerde yazılmış eserler tam yeterli gelmiyor. Çünkü eski devirlerde hemen herkes ehli iman(inanır) idi ; yazılan eserler sadece iman esaslarını sadece beyan ediyordu. İspata ihtiyaç yoktu. Fakat bu asırda aklın almadığı şeylere inanmayan mantığa uymayan her şeyi inkar eden insanlara hakikatler delilleriyle ispat edilerek anlatılmalıydı. İşte Bediüzzaman hazretleri R. Nur adlı eserlerinde iman hakikatlerini ispat metodu ile anlatmıştır. Bu eserleri okuyan yüz binlerce insan dinsizliğin her tarafa yayıldığı bir dönemde imanlarını kurtarmışlardır.

 

            R. Nur yazılmaya başlandığında Türkiye’de Kur’an öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklanmış , İslam Alimleri öldürülmüş ve susturulmuştur. Tekkeler , medreseler kapatılarak din eğitimi yasaklanmıştı. En küçük bir dini kitabın basılması ve yayınlanması yasaktı.okullarda din aleyhtarı öğretmenler tarafından dinsiz bir nesil yetiştirilmeye çalışıyordu. Komünizm medeniyetin gereği olarak anlatılıyor ve dinsizlik aşılanıyordu. İşte böyle bir devirde BEDİÜZZAMAN Hazretleri sürüldüğü Barla köyünde iman hakikatlerini anlattığı eserlerini binbir mahrumiyet ve takip içinde telif etmiştir. Yazdığı eserleri el yazısı ile gizli olarak çoğaltılmıştır. 25-30 sene içerisinde 600.000 cilt EL YAZISI ile çoğaltılmıştır ki ; bu fevkalade bir rakamdır. Çoğaltılan bu eserler köy köy götürülmüş iştiyaklı insanlara ulaştırılmıştır.

 

            YAŞADIĞI DÖNEMDE ANLAŞILAMADI

 

            Bediüzzaman  hayatını iman ve kur-an yoluna adamış gerçek bir kahramandır. Onun her an ALLAH davası ile dolup boşaldığını anlatan bir çok olay vardır. Evet Onun ALLAH ‘ı anlatma yolundaki kendini adamışlığını Van kalesinden ayağı kayarak yuvarlanırken hadiselerin diliyle görelim :

 

            Bahsini ettiğimiz bu durum Risale-i Nurda şöyle geçmektedir:

 

            "Van kalesi iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir. Eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. İki ayağım birden kaydı. “

 

            tam uçurumdan düşeceğim sırada ;

 

            “Ah davam! “diye bağırmışım.

 

            Bediüzzaman ‘a has , Bediüzzamanı ifade eden bir haykırıştır. Çünkü yapılacak daha çok iş vardır iman davası yolunda...

 

            Görüyoruzki Bediüzzaman ölüm anında bile kendisini düşünmüyor , davasını ve gayesini düşünüyor. Kurtarmak istediği müslümanların , insanların imanını düşünüyor. Davası için , gayesi için keni canını bile hiçe sayıyor.

 

            Onun tek gayesi vardı dine hizmet etmek. Hiçbir zaman Kur’an hizmetinden menfaat beklememişti. Hatta talebeliğinde bile buna dikkat etmişti. Siyasete girmemiştir. Siyaseti dinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.

 

            İman hizmeti yolunda evlenmeyi bile unutan ve bütün mal varlığını sırtında taşıyabilecek kadar dünyaya önem vermeyen Bediüzzaman devrin devlet adamları tarafından anlaşılamamış veya anlaşılmak istenmemişti. Zira bizzat M. Kemal tarafından teklif edilen :

 

            *  şark vilayetlerine umumi vaizlik(doğu illerinde vaizlerin sorumlusu, genel vaiz)

            *  milletvekilliği

            *  bir köşk

            *  üç yüz  lira maaş (1999 rakamları ile 3.5 milyar lira)

 

            evet o bütün bu teklifleri elinin tersi ile itmişti . çünkü o dünyayı değil ALLAH ‘ın rızasını istiyordu.

 

            Bediüzzaman dünya ile böyle ilgisizken ona türlü işkenceleri reva görüyorlardı. Zira bu durumu Bediüzzaman şöyle anlatır :

 

            “ Beni nefsini  kurtarmayı düşünen hodgam(bencil) bir adam mı zannediyorlar ? Ben , cemiyetin(toplumun, insanlığın, sosyal hayatın) imanını kurtarmak yolunda dünyamıda feda ettim, ahiretimide. Seksen küsür senelik bütün  hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum . bütün ömrüm harp meydanlarında , esaret zindanlarında , veyahut memleket hapishanelerinde , memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa , görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm ; bir seseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan(insanlarla görüşmekten) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.zaman olduki hayatdan bin defa ziyade ölümü tercih ettim . eğer dinim intihardan beni men etmeseydi  , belki bu gün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

 

                                   ZULÜM....ZULÜM

 

       Emirdağ’ın bozkırında, Kur’anın ebedi nurlarını anlatmaya çalışan Bediüzzaman, burada da tevkif edilerek Afyon hapishanesine sokulmuştu.

Bediüzzaman’ın Afyon’un soğuklarında sobasız, buz gibi, büyük hapishane koğuşunda yapayalnız ölüme terk ediyorlardı. Bediüzzaman’ın sobasını yakmak, kendisine yardım etmek isteyen talebelerinden Mustafa Sungur ve Zübeyir Gündüzalp hocalarının yanına yanaştılar diye, saatlerce, hem de ayaklarının altı patlatılıncaya kadar, zalim gardiyanlar tarafından falakaya yatırılıyorlardı.

Ama ne üstad Beiüzzaman yılgınlık gösteriyordu nede talebeleri. Zira Nur davalarının fedakar Avukatı Bekir Berk Nur Talebelerine ‘Sizimi savunayım, Davanızı mı?’ diye sorduğunda hapisteki zor durumlarına rağmen; ‘Biz burada yıllarca kalmaya razıyız. Siz bizim davamızı müdafaa edin’ diyecek kadar samimi ve fedakârdılar.

Büyük bir İslâm alimini ‘Kur’an okuyun, namaz kılın, ahlaklı olun, vatana-millete hizmet edin’ şeklindeki derslerinden dolayı, acı zulümlere uğratıyorlardı.

Afyon’daki dehşetli zulüm altında Bediüzzaman şöyle diyordu:

“Belki hayatta kalamayacağım, BÜTÜN MEVCUDİYETİM VATAN, MİLLET, GENÇLİK VE ALEM-İ İSLAM VE BEŞERİN(insanlığın) EBEDİ(sonsuz) REFAH VE SAADETİ(mutluluğu) UĞRUNA FEDA OLSUN. Ölürsem, dostlarım intikamımı almasınlar!”

Bediüzzaman, bütün zulüm ihanetlerden sonra, 20 Eylül 1949’da ceza müddetini hapishanede tamamlayarak tahliye edildi.

Bütün hapishanelerde mahkumlar resmi mesai saatlerinde tahliye edilirken, Afyon hapishanesinden Bediüzzaman’ı fevkalâde bir görüntü ile karşılamaya hazırlanan halkın yönelmesine engel olmak için, şafak vakti tahliye etmişlerdi.

Ama Bediüzzaman  mücadelesine devam ediyor hiçbir güç onu Allah’ı anlatmaktan geri durduramıyordu. Zira kağıdın sokulmasına izin verilmeyen Denizli hapishanesinde en ağır şartlarda kibrit kutularına yazdırarak “Meyve Risalesini” ortaya çıkarıyor ve bu sayede bir çok kimsenin imanının kurtulmasına vesile oluyordu. Onun hayatının gayesi iman kurtarma idi. Gayesine uygun bir hayat yaşadı.

23 Mart 1960 Çarşamba günü, İslâm dünyasında bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin idrak edildiği gece Bediüzzaman, Urfa’da İpek Palas Otelinin yirmi yedi  numaralı odasında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu.

İslamiyet’e adanmış, her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzetiyle yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında evsiz-barksız... Rahat yüzü görmeden... Ama her an  Allah(c.c) ile, Resulullah(sav) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...

İman hizmeti yolunda her türlü hapis, sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi, bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

“ÜMİTVAR OLUNUZ. ŞU İSTİKBAL(gelecek) VE İNKILÂBÂTI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SEDÂ(ses), İSLÂM’IN SEDÂSI OLACAKTIR...”

 

 

RİSALE-İ NUR VE DİL

 

Bediüzzaman Risale-i Nur’da ana dilimiz türkçeyi , Kur’anın dili arapçayı ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde sıkça kullanılan Farsçayı birleştirmiştir. Dilin geçmiş ile günümüz arasında bir köprü olduğu ve geçmişteki kültür anlaşılmadan yeni bir medeniyet kurmanın mümkün olmayacağı gerçeği hatırlanırsa Bediüzzamanın bu konuda ne kadar isabet ettiği daha iyi anlaşılır. Şimdi dilide böyle bir üslub kullanılmasının nedenlerini ve bu kitapları niçin okumamız gerektiğini özetlemeye çalışalım.

 

1-) Bediüzzaman hazretlerinin NURLAR’da kullandığı dil ; 1925- 1930 ‘larda en basit halk dili olup köydeki tahsil görmemiş insanın bile rahatça anlayabileceği bir dildi. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca Türk Dil Kurumunun başında bulunanlar ve basın yayını elinde tutanlar Türkçeyi sadeleştirme adı altında yüzyıllarca bizim dilimiz olmuş mana yüklü kelimelerei atarak nesliler arası iletişim kopukluğunu meydana getirmişlerdir.  Şimdiki İngilizcede Adana kelimesi bile geçerken biz ise sadelik adı altında dilimizin malı olmuş kelimeleri yok ettik. 50-60 sene önce yazılmış eserleri okuyup anlayamamak dünyada görülmeyen bir hadisedir. 

 

Öyle ise asli ve milli dilimizi tekrar anlayabilmemiz için bu eserlerin okunması lazımdır. Öncelikle eserler bir defa okunmalı aşinalık(alışkanlık) kazanıldıktan sonra sözlük kullanımı ile dilimiz zenginleşecek dilimiz zenginleşdikçe kültürümüz pekişecek böylece geçmişi daha iyi anlamış olacağız.

 

2-) Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tıp terimleri ile öğrenilebilir. Anlamıyorum diyerek tıptaki bir yığın Latince kelimeyi atarsak tıp ilmini öğretemeyiz. İngilizce öğrenebilmek için çok ciddi çalışmak, okumak ve kelime öğrenmek gerekmektedir. Mühendisliğinde kendine göre bir yığın teknik terminolojisi vardır. Dini ilimlerinde kendine göre terminolojisi vardır.

            Risale-i Nur Kur’an dan ilham alınarak yazılmış bir kitaptır. Günümüzde Kur’anın nasıl anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. İnsan Kur’anı dolayısıyla islamı öğrenmekle ahiretini kurtarır. Evet günümüzde insanlar hayat standartlarını biraz daha iyileştirmek için aylarca hatta yıllarca uğraşarak yabancı dil öğrenmektedirler. Fani(geçici) dünyada rahat edebilmek için gösterilen uğraş baki alemde cenneti kazanmak için gösterilirse bu eserler bu eserler çok ama çok kolay anlaşılacaktır. Kaldı ki Risale-i Nur’da ki dil bütün bütün yabancı bir dil değildir. Belki bir miktar okunduktan sonra anlaşılacaktır.

 

            3-) Bu eserleri 7’den 70’e herkes , ilkokul talebesinden , üniversitedeki profesörlere , köydeki çobandan , din alimlerine kadar her seviye ve yaşta insan okumaktadır. Bu kadar geniş dairedeki insan kitlesinin bu eserlerden faydalanabilmesi, bu eserleri okuyarak seviyesini artırabilmesi, ancak zengin bir dil kullanmakla olabilmiştir.

 

            Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Bu eserler yazılırken Bediüzzaman’ın Kur’an dan başka hiçbir kaynağa başvurmadığına tarih şahittir.

 

            Mehmet Akif’in :

 

            Doğrudan Kur’andan alarak ilhamı

            Asrın idrakine(anlamasına, anlayışına) sunmalıyız islamı

 

            Mısralarında ifade ettiği islamı anlatma Kur’andan alınan ilhamın kullanılması Risale-i Nur ile gerçekleşmiştir. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet’in icad ettiği havan topuyla şimdi savaşa gidilmez. Onun gibi Risale-i Nurlar bu zamanda hakikate insanları takava ve ibadet yerine ilim yoluyla ulaştıran en kısa bir vasıtadır. 

 

            Evet kaynağı Kur’an olan ve hayatında Allah rızasından başka hiç bir şey düşünmeden yaşayan Bediüzzaman tarafından yazılmış eserdir Risale-i Nur. Kaynağı Kur’an olan bir eskiden kırk senede çıkılan iman hakikatlerine bir anda çıkarabilen bir eser elbette tekrar tekrar okunmaya layıktır.

"İman hakikatlerinden bir mes'elenin anlaşılmasını, binler ezvak(manevi zevkler) ve mevacid(kendinden geçme) ve keramata(kerametlere) tercih ederim." İmam-ı Rabbani

            Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin(yolların) ulaşılabilecek son noktası, iman hakikatlerinin vuzuh(açıklanması) ve inkişafıdır(anlaşılmasıdır)." İmam-ı Rabbani

 

            Halbuki risale-I nurda iman esasları tarihte hiç bir alimin açıklamadığı şekilde bu asırdaki ihtiyaca gore ispatlanmıştır. Dahi bir çok alimin ve İbni Sina vb. Dahilerin Nakildir yani Kuranda geçtiği için inanırız, ama akıl onda yol bulup ispatlayamaz dediği öldükten sonra dirilmeyi bile iki kere iki dört eder derecede kesin ispatlamıştır. Hatta insanın aklına takılabilecek her konuyu bile….. Bu zamanda yaşayan her insanın ekmek gibi bu eserleri bilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü en çok bu zaman da iman esaslarına saldırı olmuştur. Hemde bilim adına.

 

Bu sitede İman esaslarının ispatlarından bir demet Risale-i nurdan çıkarılarak yazılmıştır.

Ispatlar için  ana sayfaya bakabilirsiniz:

ALLAH VARDIR ?

ALLAH BİRDİR?

PEYGAMBERLER

MELEKLER

AHİRET(ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME)

KİTAPLARA İMAN VE KURANI KERİM

İLAHİ PROGRAM KADER

(“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise "said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.Devir şahıs devri değildir, hakikat devridir". "Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. O'nu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sâir hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir...

Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğim bir hakikatı müdâfaa değil, âlerre'si vel'âyn kabul ederim." Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.

Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. (Bediüzzaman Said Nursi) Evliyalar istiğrak hallerinden dışarı çıktığında belki bir çok şeye masum olduğu halde tövbe ederek gitmişse ona iftira edenler nasıl gidecek? Tabi ki istiğrak hallerine dikkat etmek gerekir. O vakitlerde bu şahısların yazdıkları ve dedikleri o an akılları başlarında olmadığından sorumlu olmayabilirler. Fakat akılları başlarında olanlar sorumludurlar.

Ayrıca bu tefsirler insanları Kur'ana, peygambere, namaza yönlendirip başlatıyor. Niçin namaz kıldığını, oruç tuttuğunu vb. öğrenip iman Kuran hizmetçisi oluyor.

... Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz,

cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz )

 

aşağıya din ve tarih yazımı tekrar ekliyorum

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Hatayda bulunan GÖBEKLİ TEPE bile bir ibadethanedir. Hatta insanların toplayıcılık döneminde olmasına rağmen insanları birleştiren tapınak yaptıran ibadethane olması ne ilginç? Yani yerleşik hayat ve toprak sınırı hukuk yanında dini oluşturdu demek tezi gitti gidiyor nokta com:)

Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Tamam uzaydan da olsa belki evrenin yaratıcısı o vahyi uzaydan getirdi belki melek vebenzeri farklı yaratıkda olsa ihtimaller aynıdır. Ayrıca TEK TANRI İNANIŞI YANINDA bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc) ya da her ne diyorlarsa O'dur.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır. İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbeklitepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. Sünni İslam kaynaklarına ve yorumlarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden
J İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

 

Bir hikaye arası ile gülüp düşünelim, sonra konuya devam edelim

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz. İhtiyaç duyulan yerlere ise çok gönderilmiş diye düşünebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler ve tevhid inanışı her devirde, her yönde(kuzey, güney, doğu batı, hint, çin, iran, her tarih) olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmektelerJ Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

(Göbeklitepeden önce Konyadaki Çatalhöyük ilk yerleşme merkezi olarak biliniyordu. Bundan onbin yıl öncesine dayanan Çatalhöyük, insanların ilk yerleşik hayata geçtiği, tarımın yapıldığı, ateşle yemek pişirildiği, evlere çatılarından girilen yani kapıları çatılarında olan, ölülerini alt kata eşyalarıyla gömen toplu yan yana evlerin ve insanların olduğu bir yerdir. İnsanların hukuğa ve dine de ilk geçtikleri yer olarak düşünülüyordu. Çünkü insanlar yerleşik hayata geçince, ekim dikim yaptıkları toprak sınırları için hukuk başladı, bir de din inanışı ve ibadethane başladı denilmektedir. Evet insan ormanda yalnızken gece Tarzan gibi bağırıp çığlık atabilir. Ama toplu yaşıyorsa bunu yapamaz ve hukuk, kanun vb. toplu yaşama geçişle daha belirgin başlamış olabilir. Hatta din konusunda daha ileri gidip insanlar her şeye(dağa, rüzgara vb.) tanrı diyeceğimize bir tanrı var diyelim dedikleri iddia edilmektedir.
Fakat bir ibadethane olan GÖBELİTEPE 13. Bin yıl öncesine dayanmasıyla insanların yerleşik hayata bile geçmeden daha toplayıcılık döneminde bile dine inanca sahip olduğunun görülmesi bütün tarihi tezleri değiştirdi. Yani din insanın olduğu her dönemde vardı ve varlığı saf öz evrensel. Öyle Celal Şengörün dediği gibi lavları boğa sanıpta tapınma tanrılaştırma olayı kadar basit değil. Çünkü o büyük boğalara tanrı deselerdi GÖBEKLİTEPE onları yenmiş iskeletleriyle dolu olamazdı. Çünkü insanlar çizgiden çıkıp taptıklarını ya da tapınmaya başladıklarını yemezler. Ayrıca orada tavus, yılan, küre taşıyan akrep, güneş tutulması gibi onlarca hayvan figürleri var. Hilal şeklinde ay figürü bile var. Gerçi bu simgeler her neolatik çağdada görülmektedir. Tibette, hintte, çinde, islam kültüründe, mısırda, hiristiyan, yahudide rastladığımız simgeler namaza benzerde dahil. Göbeklitepe gibi o döneme ait mısır farklı yerlerde 20 adet var. Hepsi aynı yöne yani güneye bakıyor. 12 simgeli işaretler, o boğa da bir burç adı.  Hindistanda ineği kutsayanların onu yemedikleri vb. gibi.. Ayrıca tamamen sümer, hitit, hatta bugünkü alevi 12 imam vb. her kültürle bağlantılı. çatalhöyük te de mısırda da aynı simgeler. Sümer tabletlerindeki tanrı tektir yazıtlarını da unutmayalım..Tabiki her zamanda her türlüde sapmalı inanışlar çok tanrıcılık görülür. Sümer de de sapanlar 12 tanrıcılığa girdi. Onlarda 12 imam gibi 12 kutsal gördükleri, soyuttan somuta giderek aşırı övgüden tanrılaştırdıkları büyükleridir. Boynuz ise tevrat, hiristiyanlık, ilk çağdaki bütün kadim geleneklerde var. A harfi bile boynuzlu boğadan gelir. Be harfi bile arapçada boynuzdur. Hayat enerjisi..Ayrıca inek vb. her şeyiyle eti, derisi, ayaktınakları, boynuzu bile insanın menfaatine faydasına kullanılabilinen bir havandır. Yılan konusuda ...Neyse bu konuda din ve tarihle ilgili diye ekledim. Sonra bu paragrafa devam edeceğim)

 

 

 

“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır(delil)” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.

Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz, cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz

 

KELİME-İ ŞEHADET VE TEVHİD SAYFASINI DA KOPYALIYORUM İSTEYEN GÖZ ATABİLİR:

Burada kelime sehadeti "gözümle görüyormuş" gibi diye bir zamanlarki bir çeviriden aldım. Fakat yine Kuranı kerim içinde İbrahim peygamberin "Ben senin ahirette nasıl dirilteceğine örnek vermeni istiyorum" ve yine Musa peygamberin "Seni göremiyorum nasıl inanacağım" şeklindeki söylemlerine bakınca bu çeviri beklentisinin abartı kısmı olabilir diye de düşünüyorum. Zaten Mevlamızın varlığını onun eseri olan en küçükten en büyüğüne doğada neye baksanız kendinize bakmak dahil, kendi varlığınızda daha emin olarak onun varlığını görürsünüz. Bir harf kendini bir harf kadar gösterirken yazarının onlarca özelliğiyle tanıtımını yapar zaten. Örneğin "A" harfi kendini A harfi kadar gösterir. Ama yazarının "yazabildiğini, renkli yazabildiğini, hayatta olduğunu, güzel bir yazı ise güzel yazdığını, gören biri olduğunu ki benim gözüme göre o yazıyı ayarlayıp yazmış, latince yazdığını, italik kalın altı çizgili yazabildiini bla bla bla

neyse alalım son bölümüde yani sayfayı da buraya:

İNSANLAR, SON ÇIKAN ANAYASAYA TABİ OLDUKLARI GİBİ, SON GÖNDERİLEN DİN VE HERKESE İNDİRİLMİŞ BOZULMAMIŞ HAK DİN OLAN İSLAMİYET'E KELİME-İ TEVHİT YADA KELİME-İ ŞEHADETİ DİL İLE SÖYLEYİP KALPLE KABUL İLE GİRERLER: Burada dikkat edilmesi gereken hak dinin tek oluşudur. İlk insana gönderilen din ile son peygamberin getidiği din aynı dindir. Tabi ki kuralları bulunulan devire göre namaz oruç vb. ritüellerinde çağa ve devre göre farklılık olma ihtimali olsa bile esasta öz aynıdır. Zaten Kuranı Kerimde İbrahim, Musa vb. müslüman yani islam diye tanımlaması bu barış ve tevhid dininin sürekliliğini bize göstermektedir.

 

Kelime-i tevhit: LAİLAHE İLLALLAH(ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR, ALLAH TEKTİR)

                         MUHAMMEDEN RASULULLAH(MUHAMMET ALLAH’IN PEYGAMBERİDİR)

 

 

Kelime-i şehadet: EŞHEDÜ ENLAİLAHE İLLALLAH(GÖZÜMLE GÖRÜYOR GİBİ İNANIYOR VE ŞAHİTLİK EDİYORUM Kİ ALLAH’TAN BAŞKA İLAH-"Lailahe" deki ilah yoktur anlamındaki "la" önce hali hazırdaki putları yıkmakla başlar. İnsanı hür kılar. Sonra "illa" ancak Allah vardır der. Yani arada büyüklük taslayan şeyh, put, hoca, peygamber, sünnilik, şialık, mezhepçilik, aracı, ruhban, tarikat, atatürk tarikatçısı, ideoloji tarikatçısı, ideoloji vb. hiç bir büyük ilahlık vb. noktalarda hiç bir put şirke, ortaklığa sokacak hiç bir şey yoktur.  - YOKTUR)

  Yani TABU yok. Hür düşünme ve özgür düşünme var. TEvhid insanı özgürleştirir, erdemleştirir. Aklını ve beynini şeyhine, ideolojisine vb. bırakmak yok. Aklına ve beynine ihanet etmek yok. Hür düşünmeye özgür düşünmeye hoş geldiniz var. Benim putum senin putunu döver anlayışı yok. Bana itaat peygambere itaattir demek yok. İnsanları dogmalaştırmak yok. Bu yolla Kuranın ve aklın süzgecini bıraktırmak yok. Çünkü Kuranı Kerim sadece o hacı hoca, imam vb. indirilmemiş başta her insana ve bireye indirilmiştir. Sen nerden bileceksin vb. diyenlere "Allah beni muhatap alıp bu Kuranı gönderdi" demelisiniz. Efendim Kuran arapça hadis ve de bensiz olmaz diyenlere "hadisler Türkçe mi?" demelisiniz.

Bazıları hadis deyince ya da kendi ideolojileri deyince hemen aklını durduruyorlar. Aynı şeyi uydurmalar içinde yapıyorlar. Bu doğru bir hareket değil. Kuran böyle bir inanç istemiyor. Kur'an "niçin akletmiyorsunuz, düşünmüyorsunuz, araştırmıyorsunuz, bakmıyorsunuz(efelâ yeğgilûn, efelâ tefekkerûn, efelâ tedebberûn)" diye binlerce ayet sonlarında işaretler verir, aklı olmayanın dini de olmaz der, araştırmaya sevk eder. Düşünmeden Kurana inanamazsınız. Bu Kurana zıttır. Akılla din, akılla bilim, bilimle gerçek din birbirine zıt olamaz, Hakikat ikisi birleştirilince ortaya çıkar. Akla mantığa uyan Kurana uyar. Uymayan Kurana da uymaz. Bilim "tekvin yani yaratma" sıfatını incelerek yaratanı gösterir, Vahiy  ise "kelam yani konuşma sıfatıyla yaratanı gösterir, yani birbirini desteklerler. Doğada Kuran gibi Yaratanın bir kitabıdır. Kuran evrenin kullanma kılavuzudur, kullanma kılavuzu ait olduğu makinaya ters düşmez.) Zaten islamiyet ise fıtrat(yaratılışa uygun) dinidir. Evrende doğada ne kadar akla, kalbe, vicdana yer varsa o kadar akla, kalbe, vicdana yer verir.

Şirk bütün pisliklerin hastalıkların, kötülüklerin temelidir. Zihin hür, vicdan hür vb. Hür düşünce..Kur'anda geçtiği gibi bütün kutsal ineklerin kesilmesidir. Yumurtasını alıyorum diye tavuğa tapılmaz, balını alıyorum diye arıya, sütünü alıyorum diye ineğe tapılmaz. Onlarda Allahın lütfuyla, ihsanıyladır. Militarist, baskıcı yapıları yıkma, hür olma. Hürüzdür, ve bunun için önce her türlü putlar yıkılmalıdır.  Hiç bir şey ibadet edilecek derecede putlaştıramazsın. Çünkü mahlukiyet noktasında her şey eşittir. Peygamberin arkadaşları anlamına gelen sahabe yani arkadaşlar reaya değildi sadece arkadaştı. Tarikat müridi, beynini sersemleştirmiş bir insana tapanlar değildi. Yeri geldiğinde aklı hür olarak itiraz ederler ve sözün en iyisine uyarlardı. Hatta dışarıdan gelen roma, sasani elçisi "hanginiz muhammed" diye sorar arkadaşları arasında onu tanıyamazlardı bile. Yani o kadar o insanlar arasında tevazu içindeydi ki gelenler onu tanıyamazdı bile. Birde şimdiki durumlara dini lider ve şeyhlere bir bakın....Şirk koşmak sadece putlar vb. ile olmaz etten kemikten olanları da büyütürseniz, onlarada taparsanız şirke girmiş olursunuz. İslam dünyasının zilleti bu mantıktan gelir. Unutmayın "Mekke müşrikleri de biz şirk yapmıyoruz onları vesile yapıyoruz" diyorlardı. Kendilerini tek tanrıcı diyorlardı. Kurana rakip hadisler, sünnetler, tapılacak insanlar üretilmemelidir.

Örneğin Miraçtaki sanki peygamberin elli rekatı aşağılara yani beş vakte çekerek insanları Allahtan kurtarması haşa. Ya da yüzbin haşa Allah insanların elli rekatte zorlanacağını anlamıyor tövbe tövbe ayrıca diğer şeyhler, müceddidler vb. leride insanları sanki haşa Allah’ın elinden kurtarıcı gibi göstermeleri özden uzaklaşma ve sonsuz rahmet sahibine en büyük hakaret değil de nedir? Bu gibi uydurma saçmalığına fotografı bile günah deyip eski dini yayınlarda fotoları gizli de olsa bir çizik ile kesmeleri saçmalığı, halbuki Allah’tan başka helal ve haram kılma yetkisi olmamasına rağmen binlerce şey eklenmiş ve İslam’ın özünden uzaklaşılmıştır.

Tevhid özgürlük ve hürriyet demektir. Delilsiz inanmaz. Onlardan faydalanıp ilmini alabilirsin. Ama ilmini aldığını büyütüp tapamazsın. Beynini durdurup onların hikayelerini kayıtsız şartsız kabul edemezsin. Eskilerinde iyilerini alacaksın. Fakat kötülerini eleştirip değiştirebileceksin. Bu islamın ana prensibidir. Bu nedenle islamın mücadele ettiklerini uydurma hadislerle sonradan kendinin müslüman olduğunu iddia eden munafıklar islam içine yerleştirme çalışması yapmışlar ve bunda da baya başarılı olmuşlardır. Bu nedenle İslamın özünde iyi olan her mükemmellik bu özden uzaklaştırılmış İslamın içine konulmuş ve İslam özünden uzaklaştırılmıştır. Mücadele ettiği ve kaldırdığı bütün pislikleri bu yolla içine koymuşlardır. Kuran öldürmeyi kesin yasaklamasına rağmen adamlar hani o çok meşhur mızraklı ilmihalde bile İmamı yusufu anlatırken "kabak sevmem" diyen birini hemen mürted ilan edip öldürmeye kellesini vurmaya kalkmasını bile görüyoruz. Güya bu yolla imamı yusufu yüceltiyorlar:) Mürted ilan etme yoluyla kendi siyasi fikirlerine zıt olan herkesi öldürüp malına vb. el bile koyabiliyorlar. Hadislerle ayetleri bile neshetmişlerdir. Dini kullanan coğrafyalarda din savaş sebebi olmaya başlıyor. Fakat çin gibi dini kullanma kültürü olmayan ülkeler de ise bu olmuyor.

Zaten Kuranda hadis kelimesi Kuran dışında hiç iyi anlamda kullanılmaz. Kur'an yeter der. Sahih hadislerin sayılarında bile ciddi ihtilaf vardır. Çünkü peygamber ve 4 halife döneminde hadis yazmak yasaktı. Hz. peygamberden 230 yıl sonra toplanmıştır. Kur'an arapça anlaşılmaz diyenlere hadisler türkçe mi diye sormak gerek. Hadisleri niye uydurmuşlar:
Reklamcılık, insanları daha fazla ibadete teşvik etmek için, mezheplerini savunmak için, krallarını övmek için, mehdilikle ilgili hadisler, hurmayı satmak için, insanlara zulmetmek için, kızdıkları bazı hayvanları cezalandırmak için, ısırılmıştır köpek tarafından ya da komşusunun hayvanını kıskanmıştır, komşusunun nesini kıskanıyorsa onunla ilgi bir şeyi haram edecektir, sevmediği şeyleri haram kılmak için, resim ve müzik yasağı gibi, felan filan. Mezheplerde dümbelek izni var, ama gitar haram. Çünkü dümbelek Arapların:) Farisilerin müzik aletleri ise haram. Çünkü Allah haşa arap Allahıydı:) Aynı şekilde eski farisilerin çarşaf giyimide yine bunlar tarafından yani farisiler tarafından desteklendi. Yani aynı kıyımı her İslama giren millet kendi kültürlerini İslam olarak yeni bir versiyonla yerleştirdi. Örneğin biz "salat, savm, açıklaması olarak namaz, oruç vb. diyoruz. Halbuki o kelimeler yani namaz oruç vb. kelimeleri farisi yani iran kelimeleridir. Bunun gibi diğer milletlerinde etkisini unutmayalım. Galiba biz Türkler kendimize çevirmemişiz belkide ama biz de islamın içine eski şaman adetlerini yerleştirmişiz. Örneğin 7 si 40 ı 54 ü ve çaput bağlamak vb. gibi. Ayrıca biz araplaşmayı onlar gibi giyinmeyi vb. İslam olarak algılamamız gibi sanmalarada gelmişiz.

Aynı hadis kitaplarında bu uydurmaların zıtlarını çelişkilerini, doğrularını da bulabilirsiniz ama insanlar tarihte bu uydurmaları kullanmışlar Musa, İsa büyütmelerinin yerine Muhammet koydurmuşlar peşinden kendi liderlerini, hocalarını vb. putlaştırmışlar maalesef peygamberin mücadele ettiklerini bu yolla yerleştirmişlerdir. Peygamber önce abd sonra resuldür ve Muhammed çokça hamdeden, öven yani Allah'ı öven anlamındadır. Kendi soyuna sopuna maddi manevi hiç bir torpil geçmemiştir. Kızına "baban peygamber diye güvenme seni ben de kurtaramam" Kutsi hadis uydurmalarıyla. İşte daha sonraları "alimler peygamberin varisidir" diyerek kendilerini araya yerleştirenlerden İslamın özüne zarar verecek derecede bu din çok çekmiştir.

Ayetlere kasten yanlış manalar vermişler ya da kendi uydurdukları hadislere uydurmak için yanlış anlamlandırmışlardır. Örneğin: "Darebe" Kuranın her yerinde kısa süreli ayrılık anlamına gelirken kadınlara gelince dayak olarak çevrilmiştir. Halbuki hz. peygamber Aişe validemizdeki "ifk: iftira" hadisesinde hiç dövmemiş onu sadece kısa süreliğine babasının yanına göndermiştir. Ya da hiç eşlerini dövmemiştir. Allahın böyle bir emri olsaydı zaten önce peygamber uygulardı. Fakat kadınları aşağılama kültürüne geri dönmek isteyenler kadınları aşağılayan hadisler uydurarak o cahiliye günlerine döndürmüşlerdir. İslam o dönemde kadın erkek eşitliğini kurmuş ve kadın haklarına inanılmaz katkılar sağlamıştır. Bu gün ise bütün bu uydurmalar nedeniyle cahiliye devri gibi kadını aşağılamış, dışarı çıkması, araba kullanması yasaklama vb. uygulamalarla günümüzde kadın haklarına hiç bir katkısı olmamakla kalmamış, kadın düşmanı haline mezhep yorumlarıyla getirmiştir. 1400 yıl öncesinde kadın haklarına katkıları olan dini bu gün kadın haklarına hiç bir katkısı olmayan hale getirmiştir. Şimdi bu yorumculara soralım Kadınlara ne hak getiriyorsunuz yani bu gün için? O dönemde deveye binen Aişe validemiz varken hatta komutan olurken sen bu gün ne hakla araba kullanmasını yasaklarsın? vb. Kur'an açıkca kadın erkek arasında, bütün insanlar arasında eşitliği emrederken siyasi vb. nedenlerle diğer ırklarında müslüman olmaya başlamasıyla "Cennet dili arapçadır" "liderlik kureyştendir" vb. hadislerle araplara üstünlük verilmiş sonradan müslüman olduklarını gördükleri kavimlere üstünlük taslanmıştır. Seçim ortadan kaldırarak emevilerle saltanat başladı. Müminler birbirinin ancak kardeşidir diyeceğimize ancak müminler birbirinin kardeşidir.  Diye mealleri bile kendilerine çarpıtmışlar.

Cihat iyilik için cehdetmekten gayret etmekten gelirken yani iyilik ve gerçekler için çalışmakken sadece beş anlamından bir tek anlama indirgemeleridir. Size savaş açarlarsa savaş açın vb. manasını cımbızla alarak genelleştiriliyor. Halbuki o ayetlerin başına ve sonuna bakıldığında hiç alakası olmayan manalar verildiği gündüz gibi görülmektedir. Kasten adam öldürmede ki devletin eliyle olan kısas ise günümüzde amerika vb. her yerde uygulanmaktadır. Ayrıca affı ve diyeti tavsiye etmiştir. Bu konu farklıdır. Fakat maalesef bir çok mezhepte ise Kurana ters düşen öldürme emirleri vardır. Size saldırınca olayın "öldürmeyin" emriyle çatışmaması için "savaşta aşırı gitmeyin prensibiyle, zaten haklıysanız savaşıyorsunuz, barışçı olun" bu eksikliği gidermiştir Kur'an-ı Kerim. Yoksa adamlar sana savaş açıp, seni öldürürmeye gelirken ben onları öldürmeyecekmiyim çelişkisi bu şekilde net olarak giderilmiştir. Karşı taraf savaşı başlattığında manası, savaş sırasındaki manası vb. gözden kasten çıkarılmıştır. Normalde Kuran herkesi iyilikle islama çağır diyor. Zaten medine döneminde peygamber oranın yöneticisiydi ve yönetimi altında herkes(yahudi, dinsiz, müşrik vb.) vardı. Ve hatta hepsi isteyerek peygamberin yönetici olmasını isterdi. Federal laik bir devlet gibiydi. Günümüzde hangi müslümanın, mezhebin, cemaat liderinin yönetici olmasını isteriz. Yazık ya nereden nereye gelmişiz. Yani Kuran adalet diyor, hak yemeyin vb. diyor. Savaş esirleri içinse "köleleştirin demiyor Muhammed suresi 4. ayet onları ya fideye karşılığı bırakın, ya da serbest bırakın" diyor. Tabi hali hazırdaki fakirliği bitirmek için önlem aldığı gibi..Merhale merhale kölelikle bitirmek için mücadele etmiştir(Nur 33, Muhammed 4, enfal 68 ). Çünkü Kuran geldiğinde bunları hali hazırda bulmuştur kendisi getirmemiştir. Aynı içkiyi merhale merhale kaldırdığı gibi. Önce "zararı faydasından çok daha fazladır, sonra namaza sarhoşken yaklaşmayın, sonrasında fal ile birlikte yasaklanması" gibi..Kadınla ilgili ise bu kadar erkek kölesi yapılması acaba tefsirleri erkelerin yazmasından olabilir mi:) Yolcuya yani müslümanlara kızıp, yola yani islama küsme:) Zaten sahabe döneminden sonra Kur'anı Kuran ile açıklama metodu unutulması bu problemlerin ve yanlış algılamaların temelini oluşturmuştur.

Sahabe "arkadaş" demektir. Allahtan başkasını büyütmemeyi ders veren peygamber kendine sadece arkadaşlık vermiştir. Büyüklüğü sadece Rabbimize ait sıfat olduğunun üstünü çizmiştir. Kuranda "çobanımız, reaya vb." demeyin diyor. Akledin, sorgulayın diyor mukallid taklitçi, mürit olun demiyor. Her türlü pislik israiliyat(sonradan müslüman olan yahudi, hiristiyanlar alimlerinin müslüman olduklarında bilgilerini islam olarak aktarması.  Çünkü onlar müslüman olduklarında eski ilimleri yok olmadı, islama büründü.) ve hadis külliyatı yoluyla İslamın içine sokulmuştur. Hatta Kuran-ı Kerimdeki bir çok kıssalar-Firavun ve ondan kaçan Musa peygamber, Süleyman ve karınca ki buradaki karınca belli kavimlerin simgesiydi, mısırlıların hiyeroglif yazılarındaki temsili milletler gibi- bunların yorumlarıyla gerçek dışı hale ve anlama getirilmiştir.

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK” 

Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Belki o zatlar öyle dememişlerdir ama zamanla ilahlaştırılmışlardır. Aynı Hz. İsa, hiristiyanlıktaki azizler, Paulus vb. gibi...Eğer Kuran İsa peygamberin peygamber olduğunu dememiş olsaydı biz belki onu suçlayacaktık. Bu alimler ve evliyalarda zamanla ilahlaştırılıyorlar yoksa kendileri masum olabilirler.. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir.  Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK” Haniflik tarihin ancak ya da son olarak gidebildiği İbrahim peygamber hanif di. Yine peygamber zamanında Ebu bekir vb. leride hanifti. Aslında asıl hak din bu noktada tek dindir. Yani bir tanedir. Tabi kurallar kavim kavim ya da zaman zaman hikmete binaen değiştirilmiştir ama inanç esasları olarak tek din vardır. Zamanla tahrif olmuşlardır. Bir de zamanla kendi kültürleri de dinden destek alınarak, dinselleştirilerek yani kültürlerini yaşantılarını dinle destekleyerek törelerini, kültürlerini din yapma hastalığı da çok önemli rol oynamaktadır.

SAPMANIN ÖNCELİKLE NEDENİ, İLÂHİ BİLGİNİN KAYNAĞININ , KİŞİLERİN GÖRÜŞ İNSİYATİFİNE İNDİRGENMESİDİR. AYRICA KÜLTÜRLERE ALET EDİLMESİDİR. OYSA Kİ KUR-AN' IN BİLGİSİ, TÜM ÇAĞLARA, İNSANLARA IŞIK TUTACAK ŞEKİLDE, RABBİMİZ TARAFINDAN BELİRLENMİŞTİR.
HER İNSAN VE TOPLUM, ANCAK KUR-AN'A UYDUĞU ORANDA ONDAN FAYDALANACAKTIR.
Bağnazlıkla cehalet yan yana gelince dinde bu şekilde bağnazca ve cehaletce yorumlanınca işte her sorun burada..

(-Bir örnek: Yahudilerin kesilecek inek hakkında aşırı sorularla yaptığı gibi-) RİTÜELLER çoğaltılarak ya da abartılarak namazda, abdestte, duada, kıraatta vb. İnsanları bu yolla bir çeşit islamda olmaması gereken ruhban sınıfı çıkarılıyor. Bu ruhbanlarda dini bir kaç noktaya takıntı hale getiren, dini darlık:) denilerek, takva denilerek haram olmayan şeyler haram ilan edilerek-halbuki Allahtan başka kimse helali haram haramı helal yapamazken-kadına ve  başörtüsüne takan, koltuk altı kıllarına takan, müziği bile haram kılan, sakala takan-traş olmaya şirk diyebilen-, hz. peygamberin dönemiyle sonraki dönem arasındaki uygulama farkını anlamayan, ahlak boyutunu unutturan bir hale getirebiliyorlar. Namaz peygamber döneminde cemli olarak kılınabilirken ayrıca sabah, öyle, ikindi, akşam-bir rekat ya da üç-, yatsı iki sadece iki rekat iken insanların eklemeleriyle kolaylık iken zorluk haline getirilmiştir. Gerçi günümüzde de peygamber dönemi gibi kılan ve uygulayanlarda yok değildir. Mekke döneminden Medine dönemi sonlarına kadar-14 sene- iki rekat kılmıştır peygamber sonraları dört rekat müekked sünnet olandır. O da kendisi kıldığında. Fakat dinin içine olmayan namazlar nafileler-hatta onlarca isimlendirilerek- farz gibi eklenmiştir. Halbuki peygamber iki rekatlık namazları dört rekate o da şahsi olarak kendisi için kılmak ve bu zorluklara ümmeti girmesin diye kendisinin şahsi ibadet yapmalarını gizlemeye çalışmıştır. Hatta Hz. ömer zamanında ikindiyi arttıranları dövdürdüğü bile tarihte bilinmektedir. Yanlış anlaşılmasın isteyen Allah için sonsuza kadar nafile namaz kılabilir burada eleştirilen eklemeleri farz yani Allahın emri gibi artırarak dinin özünden uzaklaştırma çalışmalarına eleştiriyoruz. Hz. Peygamberden iki yüz elli yıl sonra toparlanan hadislerle ve aralarına sızmış uydurma hadislerle, hadis çöplüğüyle ya da sünnilik, şia, mezhep vb. leriyle insanların beyinleri devre dışı bırakılarak onlara itaat etmemeyi ya da aklı kullanmayı inançsızlık vb. diye tehditlerle kendi hakimiyetini kuruyorlar. Dini işkence aletine çeviriyorlar, hatta namazı, abdesti vb. o kadar zorlaştırıyor ve eklemeler yapıyorlar beşerin bulaşık eli karıştığından, pis burunlarını his ve heveslerini görüşlerini desteklemek için soktuklarından işkence haline getiriyorlar. Halbuki rabbimiz kolaylıktan başka bir şey getirmezken. İndirilen dinden kendi uydurulan dinlerini dayatıyorlar. Dolayısıyla birer put gibi oluyorlar. Bu yolla din dogmaları, düşünemeyen, sorgulamayan, teslimiyetle aptallaşan insan tipleri oluşturularak iyi insanlar bile kötü insan haline getirilebilmektedir. Diğer ideolojiler gibi gücü eline geçirinceye kadar iyi insan olurlar. Daha sonra liderinin yeşil düğmeden kırmızı düğmeye basmasıyla kötü insan zalim insan oluverir. Bunun nedeni Allahtan başkalarına kul olmaları, beyinlerine ihanet etmeleri vb. Kendilerine uymayanları mürted vb. ilan edip o insanlar eliyle öldürülebiliyorlar. Ayetlere de kasten yanlış manalar verilerek islamın mücadele ettiklerini islam içine katabiliyorlar. Zaten iftiralarla bile dine saldıran dinsizlerinde malzemeleri buradan çıkıyor. Nâsih ve mensuh uydurmasıyla bütün barışçı ayetleri iptal edebiliyorlar islamı bile savaş dini haline getirebiliyorlar. Çünkü direk karşı çıkamıyorlardı. İbrahim peygamberin babası dinini oğluna dayatmaya çalıştı. Dayatma yapan yanlış yapar İbrahim gibiler ise dayatma yapmaz. Sadece hakikatin peşinde koşar. Bir başka örnek daha "yok kadın erkeklerle oturup yemek yiyemez, gülemez millet içinde, sesini duyuramaz. Kadınlarla konuşmak günah vb. Yahu Kuranda erkek kılığında gelenlerle İbrahim peygamberin eşi beraber yemek yiyor, kahkaha atarak gülüyor, vb. Yine Kur'anda "güzellikleri dikatini çekse bile, hoşlansan bile yani çarşafın içindeki kadının mı güzelliği dikkatini çekecek:)" Sakın Kuran okumayın bizi dinleyin ayaklarına girmiş oluyorlar. Unutmayın bir helali takva denilerek haram yapanlar daha değişik nedenlerle onlarcasını ekleyebilir. Bu yollu bazen samimi olarak dengesizliğinden bazen de işine geldiği noktada sahtekarlığından yapabilir. Dolayısıyla din ritüelleri artırılarak kendilerini araya yerleştirmişte hatta putlaştırmışta oluyorlar. Bir kısmı da değişik yollarla din tüccarı, mukallit yani eskilerin taklitçisi oluyor.  Yani ilk çağlardan beri her tarihte ve milletlerde, amerika vb. olduğu gibi..

Ne komiktir ki uydurma hadislerdeki hükümlerin tersini söyleyen aynı kitaplardaki hadisleri ise hiç görmüyorlar:) Örneğin peygambere namaz kılmıyor diye şikayet eden bir kadını peygamber "o adamı dövün felan demiyor" Neyse yüzlerce örnek yazılabilinir. Ayrıca mezhebini dinleştirme ve paket program gibi her imamın mezhebin vb. demelerini mutlak doğru kabul etmek en büyük yanlışlıktır. Şunu unutmayın imamı azamın talebeleri onunla aynı fikirde değiller ve çatır çatır tartışmışlar. Zaten mezhep kuruyorum diye yola çıkmamışlar. Zaten ebu hanife hadisleri bile kabul etmeyen biri..Hatta Buhari bunun için ve sadece aklı esas aldığı için "ümmetin en şerlisi" demiş. Biz de fıkıh, iman vb. her konuda otorite kabul etmek imana terstir. Bu mezhepçi vb. mantık islam içinde bile savaşa sebep oluyor. Hocaları vb. lerini fikirlerini alıp tartışabilin. Önemli olan Kuran ve akıl süzgeci değil midir? Tek etiket Müslümanlık..Allah kime ne kadar imkan verdiyse o kadar soru sorar..İnsan mezhepli olabilir ama mezhepçi olamaz. Tek hak benim mezhebim deyince ipler kopar. Bir ayrıca daha hz. peygamber "salı günü kuzu sarması yiyelim bir de yürüyüşe çıkalım" dediğinde salı günü kuzu yemek ve yürüyüş yapmak sünnettir diye algılayanlar bile var:I) Ya da o zaman savaş kılıçlaydı sünnet kılıç bomba yoktu:) Yani diş temizlemek sünnet olabilir ama illa misvak değildir. Amaç 1500 yıl önce diş temizliği dersi olmalıdır. vb.

Dini kendi malı görenler her zaman uydururlar. Fakat dini Allah ın olarak görenler ise uyduramazlar Allah ın emaneti olarak görürler. Takva diye, daha iyiye yönlendiriyorum diye uyduruk hadislerle hikayelerle, olmadı evliya hikayeleriyle kendi görüşlerini –insanları etkilemek için- kullanırlar uydururlar dini din olmaktan ve özünden çıkarırlar. Halbuki Allah tan başak kimse buna yetkili olamaz.

Bunun için Said Nursi’nin saat örneğini hatırlatayım. Bir saati inceleyen  kişi onun salise çarkının önemini kavrıyor. Ve sonra diyor ki bu kadar önemli bir çark neden bu kadar küçük diyerek onu büyütmeye başlıyor. İşte tehlike burada başlıyor ve saat saat olmaktan çıkıyor. Bir de takva denilerek eklemelerin yapılması da aynı şekilde dini din olmaktan çıkarıyor. Peygamberimiz kumlarda namaz kılabilirken bizimkiler maşallah seccade üstüne seccade çorabın üstüne mes ekle ekleyebilirsen….Sonrada dinimizi hiristiyanlar gibi ritüeller çoğaltarak kendilerini ruhban haline getiren din adamları..olmadı hiristiyandaki papazlar gibi insanları kurtaran şia ve Sünni lerdeki hazretler vb…

Burada ölçü size Kuranı gösterenlerin araya kendini koymayanları ve kendini aradan çekenleri maddi manevi kullanmayanları dikkate alabiliriz. Yoksa araya kendini yerleştirenleri-aziz, papaz vb.- asla..Zaten bu teslimiyetle İslam dünyasında ilerleme durmuş, gelişim durmuştur. İslamın mücadele ettiği dogma haline gelmiştir. Bundan sonra ise İslamın ve peygamberin mücadele ettiği ne varsa cehalet, recm(hatta maymunlara bile uydurmalarla recm yaptırmışlar), büyük bilir, kadın düşmanlığı(özellikle hep erkekler tefsir, meal vb. yazdıklarından çoğunlukla ona göre hep erkek lehine uydurmalar ve yöneltmeler yapılmıştır), kölecilik, cariyecilik, öldürme, padişahlığın kardeş katli, üstün hanedanlık, barışcı olma yerine savaşçı olma, eleştirenleri işkencelerle öldüren ve öldürten peygamber tasavvuru, ahlaksızlık, rontgencilik, sex manyağı bir peygamber, şefaatle vb. İsa peygamber gibi peygamberi ilah gibi büyütme, cinsi sapıklık, pedofil, diktatörlük, akılsızlık, kadınları aşağılama, kendi ırklarını ya da peygamberin soyunu üstün ve hatasız gösterme vb. islamın içine sokulmuştur. Bunu uydurma hadislerle vb. yollarla yapmışlardır. Fakat aynı sahtekarlar hiç sünnet diye kara köpek avlamaya, kertenkele avlamaya gitmez, ya da dokuz yaşlarındaki kızlarını sahtekarlar sünnet diye 40 yaşındaki hacılara vermez. Sahtekarlar bu pislikleri sadece zayıf, aciz insanlara uygular sadece onların ellerini hırsızlık yaptılar diye keserler..Halbuki Kuran el kesmeyi hırsızlığa engel olun anlamında kullanmasına rağmen çarpıtırlar. Peygamber sadece dul, garibanlarla evlenmesine bunun nedeni yeni Müslüman olan milletlere, kabilelere düşmanlığın kesilmesi için vb. nedenleri olmasına rağmen. Kendilerine gelince çok evliliğe bahane bulmaları ve cariyelik yoluyla yine islamın mücadele ettiği köleliği, kadınları kullanmayı geri getirmelerini görmemiz gerek.. Aslında bu hurafelerle bu sapıklıkla ciddi manada mücadele edilerek -ki ateizm ile mücadeleden daha mühimdir, ayrıca ateistlerin çoğu bu sapkınlıklar nedeniyle ateist olmaktadır- ortadan kaldırılmalıdır. Yok kadın erkeğin kemiğinden yaratıldı, erkeğin rızasını almayan kadın cehennemlik vb. israiliyatlarla da mücadele etmek küfürle mücadele etmenin önemini kavramalıyız. Zaten yalancılık, iftiradan ibaret olan küfür ve inkar bu uyduruk iftiralardan ibaret olan malzemeleri kullanmakta ve dinsizliğe delil olarak sunmaktadır. Halbuki insanı başta aklını, kalbini, ruhunu ve mahiyetini imandan başka bir şey doyurmaz. Yani tesadüflere bağlanan inkar insan için doyurucu tatmin edici değildir. İnsan günahlarda bile, bir atomada bile, en kuytu bir köşedeki bir çiçekte bile hatta bir mikroorganizmada bile tesadüf safsatasını yıkarak yaratanı bulmasına yetecek delilleri görür.

Kur'anda Firavun politik sömürüyü, Karun emek, mal ve mülk sömürüsünü, Haman siyasi ve ekonomik sömürüyü askeri güç olarak gerekirse zorla yaptıran gücü, 4. olarak fravunun sihirbazları gibi propoganda gücü, afyonlama ile sömürünün devamı için insanların kandırılması ve insanların onaylaması. Bu dört güç insanları ıvır zıvır ile dinin asıl emirlerinden uzaklaştırırlar. Bu dört güç çoğu zaman el birliğiyle bu aldatmaları götürmektedir. İşin garibi açlıktan nefesi kokanların bankaları savunması, ya da zenginleri savunması vb. gariplikler..:) Kölelerin efendilerini savunması vb. Bu nedenle beyin yamyamları yoluyla Kur'an ineği kesin emrini vererek kutsallarını yıktırıyor. Yani tek rabbinizi bilin onu kullanarak hürriyetinizi ele alanları bitirin diyor..Zaten hürriyet giderse zihinler giderse, taklitçi ve hür düşünemez olursa o bireylerden icat ilerleme vb. çıkmaz.

 

Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar.

Giordano Bruno

 

Günümüzde bile 30 yıllık araştırma yapıp Bediüzzaman seyyittü kürt değildi demek için uğraıyorlar. Halbuki kürt olsa ne olur, türk olsa, ya da seyyit olsa. İslam ırkçılığı haram kılmadı mı? Yani asıl islam ruhundan uzaklaşmak budur. Sırf tıraş oluyor sakal bırakmıyor vb. maddelerle hatta kabak sevmiyor vb. bahanelerle önce insanları mürted ilan edip öldürme fetvaları verebilecek derecede cehaleti din olarak algılayabiliyorlar. Siyasete din alet edilip muhalifleri öldürme aracı da yapıp hak dinin ruhuna tamamen ters bir yapıya bürünebiliyorlar. NEzaket dinini kılla uğraşan, yatak odalarını dikizleyen, idrarla uğraşan vb. bir cehalet halini aldırıyorlar. 1400 yüz yıl öncesi diş temizliği dersi veren misvağı bile herkesin içinde dişlerini göstere iğrenç hale getirerek nezaketten uzaklaşabiliyorlar.  Bu gün afganistan vb. ülkelerdeki durumları görebiliyoruz. Yanlış yorumlamalarla kadın dışlanıyor mücahit dediklerimiz pedofil derecesinde kız çocuklarıyla evlendirilebilmeyi bile dine mal edebiliyorlar. Bu aklı devreden çıkararak cahil bir toplum haline farketmeden getiriliebiliyorlar. İslam dünyası bu dogmalarla geri kalmaya başlamıştır. Evreni oku diye emreden islam, hazenferi öldürmüş hatta bir çok aklını kullanan dünyaya yön veren bilim ve ilim adamlarının kaçmalarına neden olan yobazlığı takva adı altında islamdan göstermişlerdir. Halbuki İslam bunlarla mücadele etmiştir. (Kur'an merkezli, şahıslara bağlı olmayan yani tapılmayan, kendini hiç sayıp aradan çekenler, gerçeğin ve hakkın yanında olanlar, samimi, ihlaslılar bahsimizden hariçtir. Onlar birlik ve beraberlikten yana, ayrıca sosyal ihtiyacı sağlayan hak yol sahipleri olanlarda bahsimiz dışıdır. Şirk insanı aptallaştırır. Burada eleştirdiğimiz dini kullanarak zihinsel, ekonomik, politik olarak tarih boyunca ve günümüzde insanları soyanları, taklitçileri, sahtekarları, aklını teslim etmiş olanları eleştirip göstermektir. Maalesef bunların çoğu güçlüden yana olarak zalim iktidarlara çalışırlar ve bazılarının bundan haberi bile olmaz. Çözüm tevhit ile özgür bir insan olmaktır. Bu olmazsa insanları herkes kullanır, din adına muhammet, isa, mehdi vb. adına insanları kullanırlar. 

Elbette onlardan ritüelleri namaz, oruç vb. alacaksanız bile onlara tapmadan, aşırı büyütmeden, ondan öğrendiğin için aklınızı onlara vermeden, aşırı abartılarını anlayıp o bataklığa girmeden almalısın. Yoksa faydalanma anlamında değildir. Yani onlardaki hakikatleri alabilir hayatına uygulayabilirsin. Bir insandan dini birkaç bilgiler, hakikatler öğrendiniz diye onu büyütmeye gerek yok. Zaten o samimi ihlaslılar bunu bilir, bunu istemez. Allahla aralarına kendilerini koymaz. Aksine kendilerini aradan çeker. Direk hakkı göstermeye çalışır. Ellerini bile öptürmez. Büyüklük Allaha mahsus der. vb. Ayrıca yakındaki kişi daha iyi görebilir. Yani bir insanın yanında çamaşır makinesi olursa uzaktaki karıştırır. Bu çamaşır makinesimi bulaşıkmı diye uzaktaki şaşırabilir. Yani namaz vb. ritüellerde yakındakilerden o zamana yakınlardan öğrenebiliriz ama onlara tapmadan, onları büyütmeden, onların abartılarını fark edilerek ya da onlardan sonra gelenlerin eklemelerini çıkararak. Şunu da unutmayalım eğer Kuran olmasaydı biz İsa peygamberi kendine tanrı dedi sanırdık. Yani sonraki eklemeleri ya da kasdi şaşırtmaları unutmamalıyız. )

Buraya bahsettiğimiz konuyla biraz ilgisi olduğunu düşündüğüm küçük bir kısım alevilik ve sünnilik nedir bölümünden alınmıştır. Daha sonra daha uzun bir şekilde açıklamayı düşünüyorum tabi aklımın erdiğince..

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir.

Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi bizdeki kutuplar, mezhep imamları, itikattaki eşari, maturidi vb. kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde, sahabelerinde, kutuplarında ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir. Eski pagan inanışlarının etkileri , şeytan ademe secde etmediği için onu yücelten anlayış, ya da şeytanın tavus kuşu, yılan vb. hulul örnekleri her devirde gözükmektedir. Bunlardan İslama girenler ise bu hululleri değişik şekilde islama uydurmuşlardır. Hatta benim küçüklüğümde eve gelen bir kelebekle oynarken "Sakın onu rahatsız etme. O senin deden olabilir." şeklinde nenemden uyarı aldığımı hatırlıyorum. İslamiyet mücadele ettiği eski pagan inanışları dönem dönem onu çok etkilemiş ve içine değişik yollarla o mücadele ettikleri önce islama girselerde (eski arap, iran, hind, şaman, en son çevirilerle yunan) daha sonra şekil ve ad değiştirilerek en acısı da İslamlaştırılarak geri girmiştir. NEyse bu konu farklı bir konudur.   Konumuza dönecek olursak..

 

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay.Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

                     

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHÜ VE RASULÜHU(ŞAHİTLİK EDİYORUM Kİ MUHAMMET YARATICININ KULU-yani önce abd, kul sonra peygamber- VE PEYGAMBERİDİR. )

Ayrıca burada unutulmaması gereken asıl mesele İmanın bir bütün oluşudur. Ben Allaha inanıyorum fakat peygamberlere inanmam demek aynı zamanda Allah'a da inanmamak demektir. Karıncayı emirsiz, arıyı yasupsuz bırakmayan, güneşi, atom bile başıboş bırakmayan Allah insanı peygambersiz bırakmaz..Yani gönderdiği peygamber ve kitaplara inanmadığınız zaman yaratanı da kabul etmemiş en azından hükmünü tanımamış olursunuz. Bu da insanı dinden imandan çıkarır. Nasıl ki anyasa kabul edildiğinde, kanunlar, yönetmelikler, tüzükler vb. onunla ilgilidir bağlantılıdır.  Günahkar olmak ve dini yaşamamak ayrı şeydir, inkar etmek ve inançtan çıkmak ayrı şeydir. Bir insan faiz yese, namaz kılmasa ama deseki "Allah affetsin bu benim günahım" o zaman dinde kalır. Fakat "böyle günahmı olur, olmaz böyle hüküm" diyemez. Çünkü yaratan dairesi ayrıdır kul dairesi ayrıdır. Yaratan bizi imtihan edebilir biz onu edemeyiz. Hükümlerini inkar edemeyiz. Akılla bütün hükümler uygulanır. Vahyi anlayamadığımızda akılla yorumlanır. Mana-yı murat haktır. Yani Allah ne kastettiyse haktır denilir akılla yorumlanır. Belki bu nedenle aynı imamlar ya da mezheplerde bile duruma göre şartlara göre hükümler değişir. Suyun ishal için farz, ameliyattan sonra içmek haram, sağlıklı insanların içmesi mübah olması gibi..

************************************************************

Aşağıdaki kısım tevhid inanışı sonrası soyutu somutlaştırma adına bazı insanları ilahlaştırma meselesiyle ilgili diye düşündüğümden sünnilik, tarikat, dincilik, cemaatçilik vb. konu ile ilgili olduğundan tekrar aldım. Yalnız buradaki eleştirilerimde hep bu kesim var diye düşünülebilinir. Fakat unutmayın ki bu eleştiri dinci dinsiz her ideolojik kesimlerde vardır. Bununla mücadele edip farkına varmak gerekir. Yani Bağnazlık, partiler üstü bir şeydir. Her kesimde bulunur:)

(SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK, SAİD NURSİ VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.)

GİRİŞ:

    Tabi konuya girmeden evvel tarikat faydaları yanında hastalıkların konusundaki aşağıdaki üç kısım da giriş olarak dikkatlice okunmalıdır. Bunun nedeni kendi eserlerinde şahsına hiç makam vermeyen Said Nursinin günümüzde bazı kesimlerce kendi öğretisinin dışına itilmesidir. Bu hakikat yolunun kurucusu hakikat dışı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kendisi tarikat kurmamıştır. Sadece gerçek ve hakikatlerin yolunda olmuştur. Defalarca "Kur'an yeter" demiştir. Fakat maalesef benim gördüğüm kadarıyla özellikle bazı yerlerde başta lahikalar olmak üzere çok tehlikeli aşırı risale övgüleri, risaleleri rüyalarla da olsa kurtarıcı göstermeleri, gaybı bilme çabaları, yok hz. aliye kitap düşmüş o da risaleden bahsetmiş, eleştirdiğim mehdilik programı ki adını koymasa bile vardır. İslam tarihinde mehdi misal olaylar kişiler adaletli krallar vb. elbette olmuştur. Ama adı konulmamış haşa peygamberlik anlayışı gibi olmasını eleştirip yanlış buluyorum. O bölümlerde gerçi "LAYEGLEMUL GAYBA İLLALLAH" yani " gaybı Allah bilir" şeklindeki ayetleride başta ve sonda söyleyerek belki sadece yorum olarak görme, belki sonradan öğrencileri yerleştirme, ya da sonradan tövbe etme gibi umutlar besliyorum. Fakat kesinlikle bunun dışındaki risalelerde ki öğretileri için dinin inanç ispatları ve ibadet özü olaylarının açıklanmasında çok harika görüşler bulunmakta. Zaten bende onları alıp sadece onlarla ilgileniyorum. Evet biliyorum bir arsenik karışmış su içilmez hepsi zehir olur ama bütüncülük dışında Sözler vb. eserlerinde bu karışım yok ve faydalanılmalı. Olsa da onuda eleştiririm faydalı kısmını alırım. Çünkü bence İsa peygamber ben Allahın oğluyum demedi elbet ama sonradan tarih sürecinde o eklemeler yapıldı. Ona bakarsanız İslam da yeni bir şey getirmemiştir. En başta şirkle mücadele etmiş. Namaz, oruç, zekat, hac, kurban, sünnet  gibi ibadetle on binlerce yıldır olan ibadetlerdir. Özellikle bakarsanız yahudilikte vb. kadim inanışlarda şekliyle bile aynen vardır. Hz. peygamber zamanında onun gibi namaz kılıyorlardı. Zaten Hz. Peygamberde Mekke döneminde namazları iki rekat, sonralarda medine döneminin ilerleyen yıllarında dört rekat belki gafletle mücadele etme sebebiyle dörde artırarak kılmıştır. Diğer ibadetler içinde aynı şekilde eskiden beri bilinme vardır. Çünkü İslam insanlar tarafından bozulmamış bütün dinlerin adıdır ve her peygamberde onlardaki bozulmayı kaldırmak için aşırı eklemeleri, canlı cansız aracıları koymaları vb. engellemek için gelmiştir. Kuranda geçen ve geçmeyen bütün peygamberler Tarihte  ilk çağlardan beri ilk çağ felsefecileri belki bir kısmı peygamberde olabilir dahil Aristo, Sokrat vb. sonralarında çindeki konfiçyus, tao, irandaki zerdüş, yada putperestlikle mücadele eden Oğuz kağanlar, hindistandaki peygamberler vb. tevhid inanışını savunmuşlardır. Aslında her peygamberde neredeyse eski tevhidten ayrılmış şirke bulaşmış dincilerle mücadele etmiş yani başta şirkle.

    "Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan(hak yani gerçek görüntüsünde) görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz." Said Nursi

     "Baktım ki, her bir Kur’an ayeti kainatı kuşatıyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kafi geldi." Said Nursi

SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.

**********************************************

Platon'u(Hocamı) severim ama gerçeği daha çok severim__Aristo

**********************************************

SÜNNİLİK

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE  esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır.      

En genel anlamda sünnilik : Hakkını vererek konuşmak gerekirse hepimiz bende sünni gövdenin içinde olduğumuzu itiraf ederek bunu söylemeliyiz. Eğer Şiilik gibi sekreriyal bir dogmatizme ait değilseniz, içinde antropolojiyi barındırır İran eski kadim derin kültürünün barındığı ve mitolojiye dayanan imamet mitolojisine dayanan bir teolojik gövdeye pirim vermiyeceğiz tabi. Aynı şekilde Haricilik gibi o dönemde yine biraz kabile asabiyetinin ve bedeviliğin ürettiği bir dini çerçeveye bir teoloji ye de pirim veremeyeceğimize göre ortada kalan ana gövdeye ehli sünnet denmiş. Yani sünnilik denmiş. Yani İslamın ana gövdesini taşıyan 1400 küsur senedir ana yol olarak ister teolojide olsun, ister hukukta ister siyasette İslamiyeti müslüman halkları deruhte edip onları barındırıp getiren ana yol ya da ana binadır sünnilik. Tamam yolumuz ve evimiz burası ama aradan 1400 sene geçti ve bu çok ciddi düzeyde yara aldı, saldırıya uğradı, ve doğal olarak bir ağaç gibi bir ev gibi bir inşaat gibi zaman içerisinde tahrip oldu hiç de bakım yapılmadı. Bu bakımın ve eleştirinin yapılması acil olarak gerek.

Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek  kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış  muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...

 

 

           ******************************************************

Said nursi ilk eseri MUHAKEMAT(ki aslında daha sonra yazacağı risalei nurları onun açıklaması gibidir) adlı eseriyle aslında dinde reform yapmıştır. Ve eski islam inanışının yeni gelen araştırmacı, soruşturmacı dünya karşısında yıkılacağını önceden tahmin ederek zikir ve ibadet için mağaralara vb. yerlere çekilen "biz olduğu gibi inanırız" diyenlere inat onları mağaradan doğaya bakın, evrene bakın, tahkiki araştırmacı imanı kazanın diyen bir görüşle aslında reform yapmıştır. Buradaki sorun risalei nurları okuyanların okudukları fikirleri islamın yada sünniliğin görüşü olduğunu sanmalarıdır. Halbuki risalei nurdaki bilimsel ve evrene araştırmacı bakış açısı aslında Said nursinin dinde yaptığı bir reformdur. Ve bunu TAKLİDİ imanı TAHKİKİ imana çevirme olarak adlandırmaktadır. Bu tamamen bir REFORMDUR...Ve Said i Nursi bu noktadan önemlidir. Maalesef tehlikeli tarafı ise tarikatlardaki bazı inanışların ki bu şia vb. her şey dahil içinde bulundurmasıdır. Fakat SÖZLER vb. imani ve islami kısımlarında bunlar az olmakla beraber LAHİKA VE ÖZELLİKLE SİKKE-İ TASDIK-I GAYBİ eseriyle sonradan eserrlerden çıkarılan 8. lemada bu tarikat hastalıkları görülmektedir. Bunlar aşırı risale övmeleri, kurtarıcı görmesi, Hz. Alinin vb.lerinin risaleden bahsetmesi, yetmeyip ayetlerle bağlaması-ki sen kendini 33 ayetle bağlarsan kimse sana itiraz edemez-, uydurma hadislerden ibaret olan mehdilik projesini oluşturması, ebced, gelecekten haber vermesi,  vb...... İslam kısa sürede her yere yayılınca o milletlerin adetleri islamı da etkiledi. İslamda onları etkileyerek adetlerini kendine çevirdi. Hinduluk, Şaman, Budist, Mecusilik vb. Hulul inanışı, batinilik,  çaput bağlamak, ruhuna yemek ve fatiha vb göndermek. O kültürlerde kendi kültürlerini İslamlaştırarak bir sonraki nesillere aktardı. Halbuki İslam onlarla mücadele etmek için gelmiştir. Örneğin tarikatların etkilendiği yapıyı şu tanımla belirtelim. Tarikat ya da tasavvuf:   Tasavvuf sünniliğin içerisinde hiristiyanlığın, hinduizmin ve hermetizmin islam elbisesi girmiş halidir. Tabiki islami bir elbisesi vardır. Tasavvuf genetiği dışarıdan olup islam meyvesinin içine girip etini islamdan yiyen bir meyve kurdudur. Tasavvufun özü birkaç maddedir. 1. Batinilik: neyse yani said nursi de de onların inanışı maalesef başka şeklede bürünerek te olsa girmiştir. Mehdilik ise olsa olsa ismi konulmamış bir peygamberliktir. Ya da mücedditlik ve asrın imamlığı. Bunlar hep uydurmalarla kendilerine makam verme hastalığıdır. Fakat beli Said nursi bunlara samimi olarak inanmış olabilir. Ya da ahir ömründe tevbe etmiş de olabilir. Ya da sonradan da eklenmişte olabilir. Hani İsa peygamberin kendisi ben Allahın oğluyum demediği kesin olması gibi. Yoksa hiristiyan lara bakarsanız aldanırsınız. Benim önerim said nursinin imana dair eserlerinden faydalanılması fakat o sapıttığı sikkeitasdikigaybi vb. leri ise çöpe atılmalı...

Bu konu ile biraz daha ilgili olduğundan mezhep konusundaki şu paragrafı da ekliyelim

1.      Mezhepler fanatizmi ve mezhep imamlarını aşırı öven uydurmalarda aynı şekilde bu fanatizmi beslemişdir. Bu beslemeler ise önce mezhep imamları vebenzerleri önce bu insanları kutsallaştırmada, Allahın onayladığı insan haline getirip tanrılaştırmada, mezhep için savaşmayı öldürmeyi haklı olarak görenlerin oluşumunu beslemektedir. Mezhepler tehlike değil mezhepçilik tehlikedir. Mezhep kudsanarak kuran yerine konması yanlıştır. Bir mezhep aynı konuda farklı fetva vermiştir. Hatta aynı imam aynı konuda ayrı fetva vermiştir. Kufede ayrı Basra da ayrı fetva vermiştir. Tabiki mezheplerden faydalanılır ama o Allah ya da Kuran yerine konarak mutlak doğru yerine konamaz..maz.

 

****************************************************

 

Yine Said Nursi den güzel anlamlar, hakiketler:

      

    Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî-hatasız- değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor. Said Nursi r.a. (Barla Lahikası)

    "Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir." vb. sözleriyle şahsına hiç nazar vermemiştir. Elini hiç öptürmemiş, öpmeye kalkanlara kızmıştır. "Bu et ve kemikte ne var?" vb. sözlerle şahsına yönelmeleri yasaklamak için mücadele etmiştir. Ziyaretine gelenlere defalarca gelmeyin risale okuyun Kurana hizmet edin demiştir. Hatta görüşmemiştir bile. Ayrıca kimseden para, hediye ve hiç bir menfaat, zekat vb. kabul etmemiştir. Vasiyetide öldükten sonra mezarının bile bilinmemesidir. Yani bütün bütün asırlarca şahıslara verilen önemi yıkmaya çalışmıştır. Kendisi sadece hakiket yolunun yolcusudur. Mehdiyim asla dememiştir. Mehdi olmadığını eserlerinde söylemiş.

*****************

Mehdilik adı konulmamış peygamberlik iddiasıdır.. Bir endülüs emevi alimi -İBN İ SEBİL -diyor ki "Muhammed son peygamber diyerek yolu kapattı" İşte o yol mehdilik, batinilik vb. şekillerle tekrar açtılar. Tabi uydurma hadislerin payını da unutmamak gerekir. Bu yolla insanlar kendilerine pay çıkararak "hocalık, şeyhlik, abilik" ve benzeri yollarla yıkadıkları kafaları kendi emirlerine alıp sömürüyorlar hatta hayatlarına varıncaya kadar...

******************

 

Tabi peşinden gittiğini söyleyenlerde ise bunun tam tersi olanları görülmektedir. Ne yazıkki binlerce yıllık yanlış yorumlamalar ve büyüklük anlayışları, şirke kapı açan örf ve adetler kendisinide sarmış, aynı şekilde görülmeye başlanmıştır. Halbuki mezarını bile kimsenin bilmesini istemeyen biri olmasına rağmen..Bakışları sadece asrın ihtiyacı üzerine Kuran tefsiri olan risalelerine ve bu yolla Kur'ana ve Kur'an hakikatlerine çevirmesine rağmen. Kitaba risalelere ve Kurana bağlanın bana asla bağlanmayın demesine rağmen...Rüya ile amel edilmez demesine sadık rüya nın 6. hissin fazla gelişimi vb. demesine rağmen hala rüya ile-aşağıda da göreceğiniz gibi- anlatıyorlar onu. Halbuki Said nursi iman esaslarını akılla ispat etme yolunu açabilmiş akaidde islam tarihinde harika bir çığır açmıştır. Maalesef kendi öğretisinin dışında bir şahıs oluşturulmuş Said Nurside bu geleneklerden bazı kesimler için kurtulamamıştır. Mezhep ve hadis handikabını aşamamış o harika keskin zekasıyla onları da mantığa büründürmüştür. Ama hazinedeki harikaları da görmememiz anlamına gelmemelidir bu durum. İman esaslarındaki ispatları harikadır mesela..Fakat aşırı risalelerini övmesi vb. ise onun yanlışlarıdır ve çok tehlikeli bir yanlıştır. Çünkü bu övgü şumullü ilham yok vahye yakın vb. benzetmelerinden şiddetle arındırılmalıdır. Bir de gayb bilgileri vb. yani kıyamet vakti Hz. Aliden öğrendim, ona verilen gayb bilgileri ki orada peygamber dururken neden Aliye gelsin? vb..Şiayı eleştirip bunları eleştirmemek aynı yanlış değil midir? Benim açımdan risale-i nurları sadece tefsir olarak kabul edip iman ispatlarını kullanmak ve islam konularındaki iknalarda kullanmak gerek. Maalesef bu sahada başka alternatifi olmayan bir eser. Bir hazinede bir kaç bakır çıktı diye o hazineyi almamak olmaz. Yada hazineye çağıran kişinin üstü başı perişan diye o hazineyi almamak "Senin elbisen yamalı, pis, ütüsüz vb. denilerek o hazineye bakmamak olamayacağı gibi:) Tabi aşırılıkları tespit edip karşı çıkmamızda diğer görevimizdir. Aşağıdaki şiirden sonraki sözleri bugün ona itiraz edenlerin o noktalarını kendisi zaten onlar itiraz etmeden, farketmeden olayı farkedip cevaplarını vermiştir.

 

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.

[Mehmed Akif ERSOY]

 

"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Aklını başkalarına verenlere dikkat edin. Onların şimdiki iyi hallerine bakıp aldanmayın. Onlara şimdilik robot gibi iyi rolü oyna demişlerdir. Fakat yarın bir gün o sofi, dogma sahibi-sadece dini kesime demiyorum bütün dogmatik ideolojik tiplere söylüyorum- insanların boynunu koparan biri olabilir. Kimsenin ya da hiç bir kesimin beyinleri din, dinsiz, her hangibir dogma ile ele geçirmesine izin vermemek en dikkat edilecek husus bu yüzden. Çünkü bu argümanlar kullanarak beyin yamyamı, sersemit, zombi vb. hale insanları getiriyorlar. 

Ayrıca araya giren alimlere felan kızıp onları şirk ile suçlayanlara da dikkat edin. Unutmayın hadislere, şia ve sünni alimlerine karşı olabilirsiniz. Bu onlardan istifade etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Yine okuyalım faydalanalım. Tabi aşırı büyütmeden. Alimleri ve tarikat liderlerinide aşırı büyütmeyip okuyup dinleyin. Ama onları şirkte deyip araya kendini koyanlarıda dikkat edin. Araya onları koyacağınıza hiç bir şey koymayın. Onlara karşı çıktığını göstererek yerine kendilerini koydurtmayın. Bu dediğim kişileri koyacağınıza mevlanayı koyun daha iyi olabilir.:)

 

 

Kuran ayetlerindeki çeviri hatalarına boş vaktiniz olduğunda ayrıca bakınız

KURAN MEALLERİNİ SONRADAN DİNİN İÇİNE KONARAK (UYDURMA HADİS VE MEZHEP YORUMLARIYLA) İSLAMIN MÜCADELE ETTİĞİ HER ŞEYİ NASIL İÇİNE KOYDUKLARINI ANLAMAK İÇİN Kuran çevirilerindeki hataları okumak yanında aşağıda bir iki örneğini koyduğum videoları MUTLAKA vaktiniz müsait olduğunda dinlemenizi ISRARLA öneririm. Bu videolarda nasih mensuh saçmalaması, recm ayeti vb. saçmalaları özellikle dördüncü saatinden sonrakini hatta hepsini mutlaka izlemenizi öneririm. Ayrıca "KURAN ÇEVİRİSİNDEKİ HATALAR" vb. videoları izlemenizi öneririm.

1. Teke Tek "IŞİD ve İslam ilişkisi, Cübbeli Ahmet Hoca'nın eleştirileri" 4 Ağustos

                  www.youtube.com/watch?v=nlqygXHscoI

2. Kurana göre hırsızın eli kesilir mi?

               www.youtube.com/watch?v=2Pg_BCCgmBs

 

 

HÜKÜM BİR OLUR NEDEN MEZHEPLER AYRI AYRI HÜKÜMLE VAR? SORUSUNUN CEVABINI VİDEODAN İZLEMEK İÇİN YAZIYA TIKLA:

Altı iman şartı bir bütündür. Bakara Sûresi’nin 285’inci âyetine göre, tamamına iman etmek gerekir. Birisini inkâr, tamamını inkâr anlamını taşır. Çünkü bunlar birbirini gerektirirler.
Evet, Tevhid, yani Allah’ın birliğine iman etmek, bütün iman esaslarını ihtiva ettiği gibi, meselâ meleklere iman da diğer iman esaslarına inanmayı icap ettirir. Zira melekleri inkâr eden, iman esaslarını sıralayan mezkûr âyetteki diğer şartları da inkâr etmiş sayılır. Meleklere iman, Allah’a, vahye, peygamberlere, kitaplara inanmayı gerektirir. Peygamber ve kitaplar da, kadere ve ahirete imanı lüzumlu kılar. Dolayısıyla, imanın bütün olabilmesi için, tamamına inanmak gerekmektedir.

KELİME-İ TEVHİD VE KELİME-İ ŞEHADET


Kelime-i Tevhid

"Lailahe illallah" olup "Allah´tan başka ilah yoktur" manasındadır.

Bütün hak dinlerin özü ve esası bu kelimedir. Bu kelime-i tevhidi biraz daha açıklarsak şöyle bir anlam karşımıza çıkacaktır:

Allah´tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O´nundur. Hayatımız, yaşantımız ve ölümümüz O´nun içindir. Hayatımız bo­yunca karşılaşacağımız tüm problemlerde ona müracaat etmeliyiz. Ka­nun koyucu, hüküm verici sadece O´dur. Burda kavram biraz daha geniş­liyor. Şöyle ki:

Birincisi, kalbiyle "En büyük O´dur, O´ndan başka büyüklüğe ortak olacak kimse yoktur".

İkincisi, "O´nun büyüklüğünü kabul etmekle beraber günlük yaşantı­mızda karşılaşacağımız tüm sosyal problemlerde ve tüm ibadetlerimizde, O´nun hükmü sürmeli, hakim olmalı. O´ndan başkasının hükmünün ta­nınmayacağı böylece ortaya konulmalıdır.

Kelime-i Şehadet

"Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden âbduhu ve Resuluhu."

Manası: "Şehadet ederim ki Allah´tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Peygamberidir".

Müslüman olanın bu Kelime-i şehadeti sık sık tazelemesi ve daha son­ra bunu günlük hayatında pratiğe dökerek muhafaza etmesi lazımdır.

Günlük hayata dökülmesi şu şekilde olur:

Allah tarafından Hazreti Muhammed (s.a.v.)´e gelen Kur´an-ı Kerim´deki emirlere göre hayatı düzene sokmak, emredilenleri yerine getir­mek ve menettiklerinden sakınmaktır.

Zira İslam, bir bütündür. İnanılanların hepsinin yerine getirilmesi gere­kir.

 

Not: Bu konuların rasyonalist ve pozitivist delilleri  ve ispatları için iman kalesi konusunda (Allah vardır, Allah birdir ve Peygamberler, Son peygamber Hz. Muhammet sayfalarında sayısız delillerinden yüzlerce delil bulacaksınız)

 

İSPATLARA Ulaşmak için aşağıdaki başlıklara tıklayınız: VE MUTLAKA ALLAHIN VARLIĞI DELİLLERİNDEN 8. MADDEYİ "TARİH DELİLİ " OLARAK AŞAĞIYA TEKRARLADIM. MUTLAKA GÖZ ATMALISIN

ALLAH VARDIR

ALLAH BİRDİR, EŞİ VE BENZERİ YOKTUR

PEYGAMBERLER VE SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMET(S.A.V.)

KUR'AN'IN ALLAH SÖZÜ OLDUĞUNUN DELİLLERİ

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMENİN (AHİRETİN) İSPATLARI

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler her devirde olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

SON OLARAK AŞAĞIDAKİ KISMI DA MUTLAKA OKUYUN

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Hatayda bulunan GÖBEKLİ TEPE bile bir ibadethanedir. Hatta insanların toplayıcılık döneminde olmasına rağmen insanları birleştiren tapınak yaptıran ibadethane olması ne ilginç? Yani yerleşik hayat ve toprak sınırı hukuk yanında dini oluşturdu demek tezi gitti gidiyor nokta com:)

Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Tamam uzaydan da olsa belki evrenin yaratıcısı o vahyi uzaydan getirdi belki melek vebenzeri farklı yaratıkda olsa ihtimaller aynıdır. Ayrıca TEK TANRI İNANIŞI YANINDA bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc) ya da her ne diyorlarsa O'dur.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbeklitepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. İslam kaynaklarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

 

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer.  Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

 

Bir hikaye arası ile gülüp düşünelim, sonra konuya devam edelim

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz. İhtiyaç duyulan yerlere ise çok gönderilmiş diye düşünebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler ve tevhid inanışı her devirde, her yönde(kuzey, güney, doğu batı, hint, çin, iran, her tarih) olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

(Göbeklitepeden önce Konyadaki Çatalhöyük ilk yerleşme merkezi olarak biliniyordu. Bundan onbin yıl öncesine dayanan Çatalhöyük, insanların ilk yerleşik hayata geçtiği, tarımın yapıldığı, ateşle yemek pişirildiği, evlere çatılarından girilen yani kapıları çatılarında olan, ölülerini alt kata eşyalarıyla gömen toplu yan yana evlerin ve insanların olduğu bir yerdir. İnsanların hukuğa ve dine de ilk geçtikleri yer olarak düşünülüyordu. Çünkü insanlar yerleşik hayata geçince, ekim dikim yaptıkları toprak sınırları için hukuk başladı, bir de din inanışı ve ibadethane başladı denilmektedir. Evet insan ormanda yalnızken gece Tarzan gibi bağırıp çığlık atabilir. Ama toplu yaşıyorsa bunu yapamaz ve hukuk, kanun vb. toplu yaşama geçişle daha belirgin başlamış olabilir. Hatta din konusunda daha ileri gidip insanlar her şeye(dağa, rüzgara vb.) tanrı diyeceğimize bir tanrı var diyelim dedikleri iddia edilmektedir.
Fakat bir ibadethane olan GÖBELİTEPE 13. Bin yıl öncesine dayanmasıyla insanların yerleşik hayata bile geçmeden daha toplayıcılık döneminde bile dine inanca sahip olduğunun görülmesi bütün tarihi tezleri değiştirdi. Yani din insanın olduğu her dönemde vardı ve varlığı saf öz evrensel. Öyle Celal Şengörün dediği gibi lavları boğa sanıpta tapınma tanrılaştırma olayı kadar basit değil. Çünkü o büyük boğalara tanrı deselerdi GÖBEKLİTEPE onları yenmiş iskeletleriyle dolu olamazdı. Çünkü insanlar çizgiden çıkıp taptıklarını ya da tapınmaya başladıklarını yemezler. Ayrıca orada tavus, yılan, küre taşıyan akrep, güneş tutulması figürü gibi onlarca hayvan figürleri var. Hilal şeklinde ay figürü bile var. Gerçi bu simgeler her neolatik çağdada görülmektedir. Tibette, hintte, çinde, islam kültüründe, mısırda, hiristiyan, yahudide rastladığımız simgeler namaza benzerde dahil. Göbeklitepe gibi o döneme ait mısır farklı yerlerde 20 adet var. Hepsi aynı yöne yani güneye bakıyor. 12 simgeli işaretler, o boğa da bir burç adı.  Hindistanda ineği kutsayanların onu yemedikleri vb. gibi.. Ayrıca tamamen sümer, hitit, hatta bugünkü alevi 12 imam vb. her kültürle bağlantılı. çatalhöyük te de mısırda da aynı simgeler. Sümer tabletlerindeki tanrı tektir yazıtlarını da unutmayalım..Tabiki her zamanda her türlüde sapmalı inanışlar çok tanrıcılık görülür. Sümer de de sapanlar 12 tanrıcılığa girdi. Onlarda 12 imam gibi 12 kutsal gördükleri, soyuttan somuta giderek aşırı övgüden tanrılaştırdıkları büyükleridir. Boynuz ise tevrat, hiristiyanlık, ilk çağdaki bütün kadim geleneklerde var. A harfi bile boynuzlu boğadan gelir. Be harfi bile arapçada boynuzdur. Hayat enerjisi..Ayrıca inek vb. her şeyiyle eti, derisi, ayaktınakları, boynuzu bile insanın menfaatine faydasına kullanılabilinen bir havandır. Yılan konusuda ...Neyse bu konuda din ve tarihle ilgili diye ekledim. Sonra bu paragrafa devam edeceğim)

 

RİSALE-İ NUR VE BEDİÜZZAMAN VE NURCULUK...

 

(SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK, SAİD NURSİ VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.)

GİRİŞ:

    Tabi konuya girmeden evvel tarikat faydaları yanında hastalıkların konusundaki aşağıdaki üç kısım da giriş olarak dikkatlice okunmalıdır. Bunun nedeni kendi eserlerinde şahsına hiç makam vermeyen Said Nursinin günümüzde bazı kesimlerce kendi öğretisinin dışına itilmesidir. Bu hakikat yolunun kurucusu hakikat dışı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kendisi tarikat kurmamıştır. Sadece gerçek ve hakikatlerin yolunda olmuştur. Defalarca "Kur'an yeter" demiştir. Fakat maalesef benim gördüğüm kadarıyla özellikle bazı yerlerde başta lahikalar olmak üzere çok tehlikeli aşırı risale övgüleri, risaleleri rüyalarla da olsa kurtarıcı göstermeleri, gaybı bilme çabaları, yok hz. aliye kitap düşmüş o da risaleden bahsetmiş, eleştirdiğim mehdilik programı ki adını koymasa bile vardır. İslam tarihinde mehdi misal olaylar kişiler adaletli krallar vb. elbette olmuştur. Ama adı konulmamış haşa peygamberlik anlayışı gibi olmasını eleştirip yanlış buluyorum. O bölümlerde gerçi "LAYEGLEMUL GAYBA İLLALLAH" yani " gaybı Allah bilir" şeklindeki ayetleride başta ve sonda söyleyerek belki sadece yorum olarak görme, belki sonradan öğrencileri yerleştirme, ya da sonradan tövbe etme gibi umutlar besliyorum. Fakat kesinlikle bunun dışındaki risalelerde ki öğretileri için dinin inanç ispatları ve ibadet özü olaylarının açıklanmasında çok harika görüşler bulunmakta. Zaten bende onları alıp sadece onlarla ilgileniyorum. Evet biliyorum bir arsenik karışmış su içilmez hepsi zehir olur ama bütüncülük dışında Sözler vb. eserlerinde bu karışım yok ve faydalanılmalı. Olsa da onuda eleştiririm faydalı kısmını alırım. Çünkü bence İsa peygamber ben Allahın oğluyum demedi elbet ama sonradan tarih sürecinde o eklemeler yapıldı. Ona bakarsanız İslam da yeni bir şey getirmemiştir. En başta şirkle mücadele etmiş. Namaz, oruç, zekat, hac, kurban, sünnet  gibi ibadetle on binlerce yıldır olan ibadetlerdir. Özellikle bakarsanız yahudilikte vb. kadim inanışlarda şekliyle bile aynen vardır. Hz. peygamber zamanında onun gibi namaz kılıyorlardı. Zaten Hz. Peygamberde Mekke döneminde namazları iki rekat, sonralarda medine döneminin ilerleyen yıllarında dört rekat belki gafletle mücadele etme sebebiyle dörde artırarak kılmıştır. Diğer ibadetler içinde aynı şekilde eskiden beri bilinme vardır. Çünkü İslam insanlar tarafından bozulmamış bütün dinlerin adıdır ve her peygamberde onlardaki bozulmayı kaldırmak için aşırı eklemeleri, canlı cansız aracıları koymaları vb. engellemek için gelmiştir. Kuranda geçen ve geçmeyen bütün peygamberler Tarihte  ilk çağlardan beri ilk çağ felsefecileri belki bir kısmı peygamberde olabilir dahil Aristo, Sokrat vb. sonralarında çindeki konfiçyus, tao, irandaki zerdüş, yada putperestlikle mücadele eden Oğuz kağanlar, hindistandaki peygamberler vb. tevhid inanışını savunmuşlardır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Aslında her peygamberde neredeyse eski tevhidten ayrılmış şirke bulaşmış dincilerle mücadele etmiş yani başta şirkle.

    "Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan(hak yani gerçek görüntüsünde) görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz." Said Nursi

     "Baktım ki, her bir Kur’an ayeti kainatı kuşatıyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kafi geldi." Said Nursi

SÜNNİLİK, CEMAAT, TARİKAT, NURCULUK VB. OLAYLARA GENEL BAKIŞ İÇİN AŞAĞIDAKİ YILDIZ ARALARINDAKİ KISIMLARI BOŞ VAKTİNİZDE DİKKATLE VE ÖNEMLE GÖZ ATALIM DERİM. Fakat her yıldız arası ayrı yerlerden birleştirildiğinden örneklerde bazı benzerlikler olabilir. Bunun içini kusura da bakmayın. İnşallah bir ara onları düzenleyip tek bölüm yaparım. Ama aralarda farklı güzel analiz cümleleri de var.

**********************************************

Platon'u(Hocamı) severim ama gerçeği daha çok severim__Aristo

**********************************************

SÜNNİLİK

Ayrıca sünniliğin temellerinden, kurucu babalarından Ahmed İBN HANBEL ki HANBELİ mezhebinin kurucusu er-RED ale’l-CEHMİYYE  esenrinde "her kimki Allah her yerde derse dinden çıkmıştır, eğer böyle diyen tövbe etmezse öldürülmelidir" demektedir. Yani biz o dönemlerde müslüman olsaydık hadisler bakıp Allah göklerde diyecektik. Sonra üç yüzyıl sonra fahreddin razi vb. Allah gökde olma inanışı yanlıştır her yerdedir diyerek sünnileri bu son inanışa sokmuştur. Yani en temeller de bile aynı mezhep içinde alt üst olan görüşler oluyorsa her hangi bir mezhebin görüşünü de tefarruattakiler özellikle mutlak doğru diye dayatılamaz. Hatta dört imam da bile benzer görüşler vardır. Yani Sünnilik: Bu bina yani sünnilik binası bildiğiniz insan yapısıdır.      

En genel anlamda sünnilik : Hakkını vererek konuşmak gerekirse hepimiz bende sünni gövdenin içinde olduğumuzu itiraf ederek bunu söylemeliyiz. Eğer Şiilik gibi sekreriyal bir dogmatizme ait değilseniz, içinde antropolojiyi barındırır İran eski kadim derin kültürünün barındığı ve mitolojiye dayanan imamet mitolojisine dayanan bir teolojik gövdeye pirim vermiyeceğiz tabi. Aynı şekilde Haricilik gibi o dönemde yine biraz kabile asabiyetinin ve bedeviliğin ürettiği bir dini çerçeveye bir teoloji ye de pirim veremeyeceğimize göre ortada kalan ana gövdeye ehli sünnet denmiş. Yani sünnilik denmiş. Yani İslamın ana gövdesini taşıyan 1400 küsur senedir ana yol olarak ister teolojide olsun, ister hukukta ister siyasette İslamiyeti müslüman halkları deruhte edip onları barındırıp getiren ana yol ya da ana binadır sünnilik. Tamam yolumuz ve evimiz burası ama aradan 1400 sene geçti ve bu çok ciddi düzeyde yara aldı, saldırıya uğradı, ve doğal olarak bir ağaç gibi bir ev gibi bir inşaat gibi zaman içerisinde tahrip oldu hiç de bakım yapılmadı. Bu bakımın ve eleştirinin yapılması acil olarak gerek.

Bu bina bir sürü badireden, tarihten milletlerden etkilenerek gelmiş. Sonrasında sünniliğin şeriat, hilafet, tarikat gibi temel kurumları ilga edildi. Ve maalesef bu yapı 1400 yıldan fazla hiçbir bakım görmemiş hadi şuna bir bakalım diyenlerinde dilleri mürted oldu vb. denilerek  kesilmiştir. Sünnilik öyle zannedildiği gibi hatasız dinin kendisi değildir. Bu maalesef böyle sanılmakta ve sünnilik eleştirildiği zaman ya da uyumsuzlukları, hayata uymayan, dediğiyle yaptığı zıt çelişkileri gösterdiğinizde ya da birbirine ters gelen bir düşünce üretileceği zaman ise hemen kılıç gibi sallanıp İslam dünyasında düşünceleri öldüren bir meta haline getirilmiştir. Bu da fikir gelişmelerini öldüren bir alet haline gelmiştir. Tabiki başlangıçta birleştirici olmak amacıyla oluşturulmuştur fakat daha başlangıçta bile şiayı yani başta iran tarafını düşman ilan etmesiyle bu konuda da ayrıştırıcı olmaya başlamıştır. Sadece kendi içindeki şafi, maliki, hanefi, hanbeli vb. 12 mezhebi birleştirmiş onların içindeki mezhep savaşlarını olsun bitirmiştir. Bir imamı azam ebu hanife yani sabit bin numan kendi mezhebindeki görüşlerini belirtirken buna din demedi fıkıh dedi. Yani yorum dedi. Ve kendi yorumlarını duruma göre şartlara göre değiştirdi. Hatta KUFE şehrinde verdiği fetvalar, BASRA şehrinde tamamen zıttına vb. oldu. Şunu da belirtelim kendi öğrencileri imameyn olan ebu muhammed, yusuf vb. onun sağlığında kendi düşüncelerinin tamamen zıttına fetva verebildiler ve mürted olmadılar. İmamı azam a itiraz edebildiler ve imamı azam onlara deliliniz nedir sadece ona bakarım diyerek saygıyla görüşlerini kabul ederdi ya da itirazlarına delil öne sürerdi.

Fakat bu gün sünnilik inanışın herhangi fetvasına itiraz ettiğinizde dinden çıkmış  muamelesi yağılarak tiz kellesi vurula deniliyor. Bu nedenlede fikir dünyasını öldüren bir kılıç gibi sallanıyor. Yani dindarlık sahtekarlıkta, tepeden bakmada, sopa sallamada kullanılıyor. Aynı bu günkü din ve dindar anlayışların dini yaşamayıp sadece üzerinizde sopa gibi sallanan bir meta olarak kullanması gibi. Halbuki bu sopayı sallayanlar seküler dünya yaşayışındalar sünniliğin hiçbir şeyine uymazlar, uygulamazlar. Sadece düşüncelerinde size söyleyip itikatlarının sağlamlığıyla egomanya kurmaya doğru giderler. Buna da takva diyerek takva her şeyi yerli yerinde hakkını vererek kullanmakken onuda dini itici, uygulanamaz eklemeli hale getiren, hatta bazen bozan bir yanlış anlamaya kurban ederler. Kendilerine gelince her şeye fetvalarını da bulurlar. Ülkelerinde kadınları yalnız çarşafa sokmalarına rağmen yalnız bile dışarıya çıkmalarına izin vermezlerken kendileri türkiyede onlarca mankenle gezerler. Yani dünyanın en sahtekar insanlarıdır. Bütün mezheplerinde şirk bile sayılan fotolarını çekerler, instagram, facebook vb. yerlerde fotolarını verirler ama foto çekmeyi şirk sayarlar. Bu ve bunun gibi binlerce çelişkili yaşam tarzını yaparlar, kredi alırlar, müziklerini dinlerler, çocuk yaşta evlilik var deyip hiç kızlarını 50, 60 yaşındaki hacılara vermezler ama alırlar, kertenkele avına çıkmazlar, deve sidiği içmezler-ki bunlar uydurma ama mutlak doğru kabul ettikleri buhari, müslüm, süneni davud, sahihler de olmasına rağmen onlara uymazlar. Her mezhepte yani sünni mezheplerinde namaz kılmayanları hapse atıp sonrasında öldürme fetvalarını-ki öyle bir ceza olsaydı mutlaka Kuran belirtirdi. Çünlü en ufak şeyden bahsedip böyle büyük cezalardan bahsetmemesi olamaz. Peygamber hiçbir ceza vermemesine Kuran da böyle bir ceza olmamasınarağmen- ya da benzer fetvaları görmezler. Işıd vb. nereden doğuyor J bla bla bla..Demezlerki bu fetvalar yanlış tarihsel süreçte örfi uydurmalar var düzenlenmeli, düzeltilmeli...

 

 

           ******************************************************

Said nursi ilk eseri MUHAKEMAT(ki aslında daha sonra yazacağı risalei nurları onun açıklaması gibidir) adlı eseriyle aslında dinde reform yapmıştır. Ve eski islam inanışının yeni gelen araştırmacı, soruşturmacı dünya karşısında yıkılacağını önceden tahmin ederek zikir ve ibadet için mağaralara vb. yerlere çekilen "biz olduğu gibi inanırız" diyenlere inat onları mağaradan doğaya bakın, evrene bakın, tahkiki araştırmacı imanı kazanın diyen bir görüşle aslında reform yapmıştır. Buradaki sorun risalei nurları okuyanların okudukları fikirleri islamın yada sünniliğin görüşü olduğunu sanmalarıdır. Halbuki risalei nurdaki bilimsel ve evrene araştırmacı bakış açısı aslında Said nursinin dinde yaptığı bir reformdur. Ve bunu TAKLİDİ imanı TAHKİKİ imana çevirme olarak adlandırmaktadır. Bu tamamen bir REFORMDUR...Ve Said i Nursi bu noktadan önemlidir. Maalesef tehlikeli tarafı ise tarikatlardaki bazı inanışların ki bu şia vb. her şey dahil içinde bulundurmasıdır. Fakat SÖZLER vb. imani ve islami kısımlarında bunlar az olmakla beraber LAHİKA VE ÖZELLİKLE SİKKE-İ TASDIK-I GAYBİ eseriyle sonradan eserrlerden çıkarılan 8. lemada bu tarikat hastalıkları görülmektedir. Bunlar aşırı risale övmeleri, kurtarıcı görmesi, Hz. Alinin vb.lerinin risaleden bahsetmesi, yetmeyip ayetlerle bağlaması-ki sen kendini 33 ayetle bağlarsan kimse sana itiraz edemez-, uydurma hadislerden ibaret olan mehdilik projesini oluşturması, ebced, gelecekten haber vermesi,  vb...... İslam kısa sürede her yere yayılınca o milletlerin adetleri islamı da etkiledi. İslamda onları etkileyerek adetlerini kendine çevirdi. Hinduluk, Şaman, Budist, Mecusilik vb. Hulul inanışı, batinilik,  çaput bağlamak, ruhuna yemek ve fatiha vb göndermek. O kültürlerde kendi kültürlerini İslamlaştırarak bir sonraki nesillere aktardı. Halbuki İslam onlarla mücadele etmek için gelmiştir. Örneğin tarikatların etkilendiği yapıyı şu tanımla belirtelim. Tarikat ya da tasavvuf:   Tasavvuf sünniliğin içerisinde hiristiyanlığın, hinduizmin ve hermetizmin islam elbisesi girmiş halidir. Tabiki islami bir elbisesi vardır. Tasavvuf genetiği dışarıdan olup islam meyvesinin içine girip etini islamdan yiyen bir meyve kurdudur. Tasavvufun özü birkaç maddedir. 1. Batinilik: neyse yani said nursi de de onların inanışı maalesef başka şeklede bürünerek te olsa girmiştir. Mehdilik ise olsa olsa ismi konulmamış bir peygamberliktir. Ya da mücedditlik ve asrın imamlığı. Bunlar hep uydurmalarla kendilerine makam verme hastalığıdır. Fakat beli Said nursi bunlara samimi olarak inanmış olabilir. Ya da ahir ömründe tevbe etmiş de olabilir. Ya da sonradan da eklenmişte olabilir. Hani İsa peygamberin kendisi ben Allahın oğluyum demediği kesin olması gibi. Yoksa hiristiyan lara bakarsanız aldanırsınız. Benim önerim said nursinin imana dair eserlerinden faydalanılması fakat o sapıttığı sikkeitasdikigaybi vb. leri ise çöpe atılmalı...

Bu konu ile biraz daha ilgili olduğundan mezhep konusundaki şu paragrafı da ekliyelim

1.      Mezhepler fanatizmi ve mezhep imamlarını aşırı öven uydurmalarda aynı şekilde bu fanatizmi beslemişdir. Bu beslemeler ise önce mezhep imamları vebenzerleri önce bu insanları kutsallaştırmada, Allahın onayladığı insan haline getirip tanrılaştırmada, mezhep için savaşmayı öldürmeyi haklı olarak görenlerin oluşumunu beslemektedir. Mezhepler tehlike değil mezhepçilik tehlikedir. Mezhep kudsanarak kuran yerine konması yanlıştır. Bir mezhep aynı konuda farklı fetva vermiştir. Hatta aynı imam aynı konuda ayrı fetva vermiştir. Kufede ayrı Basra da ayrı fetva vermiştir. Tabiki mezheplerden faydalanılır ama o Allah ya da Kuran yerine konarak mutlak doğru yerine konamaz..maz.

 

****************************************************

 

Yine Said Nursi den güzel anlamlar, hakiketler:

      

    Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî-hatasız- değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor. Said Nursi r.a. (Barla Lahikası)

    "Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir." vb. sözleriyle şahsına hiç nazar vermemiştir. Elini hiç öptürmemiş, öpmeye kalkanlara kızmıştır. "Bu et ve kemikte ne var?" vb. sözlerle şahsına yönelmeleri yasaklamak için mücadele etmiştir. Ziyaretine gelenlere defalarca gelmeyin risale okuyun Kurana hizmet edin demiştir. Hatta görüşmemiştir bile. Ayrıca kimseden para, hediye ve hiç bir menfaat, zekat vb. kabul etmemiştir. Vasiyetide öldükten sonra mezarının bile bilinmemesidir. Yani bütün bütün asırlarca şahıslara verilen önemi yıkmaya çalışmıştır. Kendisi sadece hakiket yolunun yolcusudur. Mehdiyim asla dememiştir. Mehdi olmadığını eserlerinde söylemiş.

*****************

Mehdilik adı konulmamış peygamberlik iddiasıdır.. Bir endülüs emevi alimi -İBN İ SEBİL -diyor ki "Muhammed son peygamber diyerek yolu kapattı" İşte o yol mehdilik, batinilik vb. şekillerle tekrar açtılar. Tabi uydurma hadislerin payını da unutmamak gerekir. Bu yolla insanlar kendilerine pay çıkararak "hocalık, şeyhlik, abilik" ve benzeri yollarla yıkadıkları kafaları kendi emirlerine alıp sömürüyorlar hatta hayatlarına varıncaya kadar...

******************

 

Tabi peşinden gittiğini söyleyenlerde ise bunun tam tersi olanları görülmektedir. Ne yazıkki binlerce yıllık yanlış yorumlamalar ve büyüklük anlayışları, şirke kapı açan örf ve adetler kendisinide sarmış, aynı şekilde görülmeye başlanmıştır. Halbuki mezarını bile kimsenin bilmesini istemeyen biri olmasına rağmen..Bakışları sadece asrın ihtiyacı üzerine Kuran tefsiri olan risalelerine ve bu yolla Kur'ana ve Kur'an hakikatlerine çevirmesine rağmen. Kitaba risalelere ve Kurana bağlanın bana asla bağlanmayın demesine rağmen...Rüya ile amel edilmez demesine sadık rüya nın 6. hissin fazla gelişimi vb. demesine rağmen hala rüya ile-aşağıda da göreceğiniz gibi- anlatıyorlar onu. Halbuki Said nursi iman esaslarını akılla ispat etme yolunu açabilmiş akaidde islam tarihinde harika bir çığır açmıştır. Maalesef kendi öğretisinin dışında bir şahıs oluşturulmuş Said Nurside bu geleneklerden bazı kesimler için kurtulamamıştır. Mezhep ve hadis handikabını aşamamış o harika keskin zekasıyla onları da mantığa büründürmüştür. Ama hazinedeki harikaları da görmememiz anlamına gelmemelidir bu durum. İman esaslarındaki ispatları harikadır mesela..Fakat aşırı risalelerini övmesi vb. ise onun yanlışlarıdır ve çok tehlikeli bir yanlıştır. Çünkü bu övgü şumullü ilham yok vahye yakın vb. benzetmelerinden şiddetle arındırılmalıdır. Bir de gayb bilgileri vb. yani kıyamet vakti Hz. Aliden öğrendim, ona verilen gayb bilgileri ki orada peygamber dururken neden Aliye gelsin? vb..Şiayı eleştirip bunları eleştirmemek aynı yanlış değil midir? Benim açımdan risale-i nurları sadece tefsir olarak kabul edip iman ispatlarını kullanmak ve islam konularındaki iknalarda kullanmak gerek. Maalesef bu sahada başka alternatifi olmayan bir eser. Bir hazinede bir kaç bakır çıktı diye o hazineyi almamak olmaz. Yada hazineye çağıran kişinin üstü başı perişan diye o hazineyi almamak "Senin elbisen yamalı, pis, ütüsüz vb. denilerek o hazineye bakmamak olamayacağı gibi:) Tabi aşırılıkları tespit edip karşı çıkmamızda diğer görevimizdir. Aşağıdaki şiirden sonraki sözleri bugün ona itiraz edenlerin o noktalarını kendisi zaten onlar itiraz etmeden, farketmeden olayı farkedip cevaplarını vermiştir.

 

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.

[Mehmed Akif ERSOY]

 

"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Aklını başkalarına verenlere dikkat edin. Onların şimdiki iyi hallerine bakıp aldanmayın. Onlara şimdilik robot gibi iyi rolü oyna demişlerdir. Fakat yarın bir gün o sofi, dogma sahibi-sadece dini kesime demiyorum bütün dogmatik ideolojik tiplere söylüyorum- insanların boynunu koparan biri olabilir. Kimsenin ya da hiç bir kesimin beyinleri din, dinsiz, her hangibir dogma ile ele geçirmesine izin vermemek en dikkat edilecek husus bu yüzden. Çünkü bu argümanlar kullanarak beyin yamyamı, sersemit, zombi vb. hale insanları getiriyorlar. 

Ayrıca araya giren alimlere felan kızıp onları şirk ile suçlayanlara da dikkat edin. Unutmayın hadislere, şia ve sünni alimlerine karşı olabilirsiniz. Bu onlardan istifade etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Yine okuyalım faydalanalım. Tabi aşırı büyütmeden. Alimleri ve tarikat liderlerinide aşırı büyütmeyip okuyup dinleyin. Ama onları şirkte deyip araya kendini koyanlarıda dikkat edin. Araya onları koyacağınıza hiç bir şey koymayın. Onlara karşı çıktığını göstererek yerine kendilerini koydurtmayın. Bu dediğim kişileri koyacağınıza mevlanayı koyun daha iyi olabilir.:)

    Bunun için boş vaktinizde aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm. Günümüzde aşırıya gidilerek son derece iftiralarla dolu saldırılara maruz kalmaktadır. Bu saldırılara cevap için oluşturulan belgeseli izlemenizi öneririm..

Said Nursi Gerçeği Belgeseline Cevapları izlemek için altı yazılı bu yazıya tıkla:

Tarikat kurmayan Said Nursi'nin Tarikat hastalıkları kısmından alıntı olan bazı bölümleri kendimce yazmak istedim. Çünkü benzer hastalıklar cemaatlerde de gözükmektedir. Fakat her kesim ve herkes için değil. Hayatına göz atmadan önce bu konuyu önemli olarak düşündüm. Ayrıca bu giriş kısmı okuduktan sonra hayatına ait belgeselleri izleyebilirsiniz..

TARİKAT FAYDALARI YANINDA TEHLİKELERİ ŞUNLARDIR (Bu maddeler hak tarikatler için değildir, yoldan çıkan ya da çıkma tehlikesinin görülebilmesi içindir..)

1. Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve manidar "Cibali Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velayet, zahiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bazan sahvede ve daire-i akılda görünür, bazan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir mes'eleyi halet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise indallah mahfuzdur, dalalete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller, bid'at ve dalalet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmis. Iste muvakkat veya daimî meczub olduklarından, manen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef degiller. Ve mükellef olmadıkları için, muahaze olunmuyorlar. Kendi velayet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalalete ve ehl-i bid'aya tarafdar çikarlar. Mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. Mektubat.343 Gerçi bazıları muhyiddini arabi gibi "bizim seviyemize gelmeyenler eserlerimizi okumasın" demişlerdir. Bazılarıda istiğrak halleriyle-kendinden geçme, o kalbi durumla aklını yitirme- durumlarında kendileri o haldeyken akılları başında olmadığı için dediklerinden, yaptıklarından sorumlu değildir. Fakat o halleri geçip normal aleme duruma döndüklerinde sorumludur. O halleriyle onların peşlerinden gidenlerde sorumludur.

Ayrıca insanların arapça bilenleri ve konuşanları ya da arap gibi giyinenleri-ebu cehilde arapça konuşurdu, hemde ustaca, vesileye inanırdı, sarık sakalı vardı- büyütme ve ağlayarak duygu sömürüsü yapanlara yönelme hastalığı da bu tarikat hastalıklarından sayılabilir. Firavun başına sarık sarsa, yahudi şapkasının büyüğünü takarsa, tepihini alırsa, Türk ve müslüman olsa "bizim fravunumuz" oluverir:)) Bu hastalıkla tarikatler insanları etkiliyor, bu yolla kullanıyor gücünü maddi manevi gücünü artırıyor.

2. Tarikat adetlerini farzın ve sünnetin önüne geçirmek. Virdini yapmak için camideki farzını ya da farz namazını bile terkeder öncelik olarak tarikat adetlerini esas alır. Halbuki bütün sünnetler bir farzın yerini tutmayacağı gibi, bütün tarikat adetleride bir farzın yerini ya da bir sünnetin yerini tutamaz.

3. Dini imani konularda manayı murat haktır demeli. Ondan sonra fikirleri tartışmalı ve değerlendirmeli. Yani Allah Kuranında ne kast ettiyse kesin olan mana ile o haktır ve gerçektir demeli..ondan sonra kendi fikirlerini beyan etmeli. Mezhep vb. herkes farklı farklı görüşte. Bazı görüşler zaten imani konular bile değildir. Örneğin ahrette yaratanı görecekmiyiz görmeyecek miyiz vb. gibi.. başörtüsü meselesinde de Kuran da bir yerde geçiyor. Namaz gibi tekerrür yani tekrar edilmiyor. Kimisi göğüslerinizi örtün diyor felan filan. Bizim dememiz gereken manayı murat haktır…deyip sonra yorumlamaktır. Zaten islamın yanlış yorumundan çok çekmiyor muyuz. Herkes yorumlama da hür olmalı fakat dediğim ölçüyle. Tarikat ve mezhep ve cemaat hastalıklarına dikkat edilmeli: bu hastalıklar tarikat vb. adetlerini dinin ve farzların önüne geçirmek. Meseleleri olduğundan fazla büyütmek, mekruhu haram, haram olmayan şeyleri takva adıyla haram kılmak vb. halbuki Allahtan başka kimse haramı helal, helali haram yapamaz. Allah adına dayatma, iftira ve haram kılma takva felan filan diye yapılmamalıdır. Bazen insanlar kendi yaşadıklarını, ya da fikirlerini desteklemek için Allaha ya da peygambere iftira ile destek alabilmek için bile hadis vb. şeyleri kendilerine yontabilmekte ya da uydurabilmektedir. Tarih böyle sahtekarlarla doludur. Yüzü kapatma yokken emreder. Adam dinde seccade bile yokken “seccaden kumlardı” diye şiirlerde bile bahsedilirken çift seccade kullanması, ayağına aynı anda mes giymesi vb. bunu da takva diye herkese şumullemesi yani genellemesi düzeni bozuyor. Saatin işleyen çarklarında salise çarkının önemini anlayan bir kişinin “bu kadar önemli bir çark neden bu kadar küçük diyerek çarkı büyütmesi saati bozuyor” aynen bunlarda böyle islamı takva adı altında bozmuş oluyor bu da büyük tehlike…

Buradaki sorun şununla ilgili.. Tarihsel süreçte de biz genellikle NAS ile ÖRFÜ birbirine karıştırıyoruz. NAS ile yasaklanan ile ÖRF ile yasaklanan sürekli aşırı birbirine karıştırılarak konuşuluyor. Başörtüsü fetvası da nasdan değil örfden gelen fetvalardır. Sonuçta MEcellleye bile girmiş : “Örfle tayin nasla tayin gibidir. Örf belirleyicidir taki örf değişene kadar.” Peki örf değişince fetva değişir mi?  Yine aynı usul kuralı  ile EVET değişir hatta değişmelidir. Biz örfü nas yani Allahtan vahiy sanıyyoruz işte sıkıntı burada..bu sıkıntı ve hatta kadın hakları sıkıntısı avrupada da aynı şekilde hatta daha garip martin luterde bile var. Olay dini değil aslında sosyolajik vb. vaka fetvaları zorlar o kadar Nasılki bizde Gazalinin kadın düşmanlığı olduğu gibi. .. Garipdir ki camiye bir dönem kadınlar erkekler gibi gider Cuma namazına katılırken sonraki çıkan yazılı Gazali tefsirlerine bakılarak örfü naslaştırarak kadın Cuma namazından bayram namazından kovulmuştur..bla bla..

4. İslam "lailahe" ile başlar yani Allahtan başka herkesi ve her büyüklüğü önce yıkar yok eder. "Allahtan başka ilah yoktur." Büyüklük Allah'a mahsustur. Hz. peygamber önce abd yani kul sonra resuldur. Af şefaat vb. sadece Allah'ındır. Halbuki bu tarikat vb. teslimiyetle insanlar şeyhlerini büyütmeye ve onlara bazı üstünlükler belirtmeye başlar. En tehlikeli durumda ve dinin ruhuna ters düşen budur. Bazıları mehdi, kurtarıcı yani manevi makam sahibi olmadan dini bile anlatılamaz haldeler. Yani bu dünyada din mevki makam-mehdi, lider vb.- olmadan anlatılamaz mı? Halbuki tamamen olay terstir. Nefis cümleden edna(en aşağı, adi), mana cümleden âlâdır(üstündür). Yani kuyumcunun tipi vb. önemli değildir. Önemli olan kuyumcudaki altındır. Yani gerçeklerdir. Şirk en tehlikeli konudur. Allahın haram etmediğini haram edemeyiz. Ya da insanları büyük göremeyiz. En ufak şeylere takta adıyla dikkat edilirken şirke hiç dikkat edilmemektedir. Şirk 7 büyük günahtan bile değildir. Çünkü şirk koşan imandan dinden çıkar..En büyük fitne bazen din adamları, papazlar, vb. olabilmektedir. Eğer tuttuğun yol Allah tan başkasına(mevki, makam, şan, para, siyaset, kişilere vb.) gidiyorsa, yarın seccadeni cehenneme sererler(Sadi Şirazi) Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih
Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!
Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar, riya
Şekil yönünden sanki; Ömer'in devri, güya!..
Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler
Zikir Kur'an sesinden, yerler ve gökler inler!
Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut
Bunların dilinde Hak; ama kalbi dolu put!.
[Mehmed Akif ERSOY]
"Eğer zaruriyat-i diniye anlatılırken doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi zihinler tabii olarak kudsiyete intikal ederdi. Müçtehidlerin kitapları birer şeffaf cam tarzında olmak lâzım gelirken zamanla ve mukallidlerin(taklitçilerin) hatası yüzünden paslanıp Kur'ân'a perde olmuşlardır.(Bediüzzaman)
" Müçtehidlerin, mürşitlerin, kitapları cam gibi Kur'ân'ı göstermeli, gölge olmamalıdır. Kur'ân ayine ister, vekil istemez." (Sünuhat_Bediüzzaman)

Hz. Peygamber her şeyi danışarak, meşveretle, oylamayla yaparken bunlar bana itaat et diyorsa bu islamın ruhuna terstir. Sahabeler "bu vahiy mi sizin fikriniz mi" diye sorarak peygamberin fikriyse hemen itiraz edip kendi düşüncelerini söylerken, ayrıca meşveretlerde peygamberin dediğinin zıttına uyulurken bunlar tam tersidir. Ayrıca hz. peygamber kendisinden sonra kimseyi atamaz ve seçime bırakırken bunlar atarlar.
Örneğin:

5.

Ciğerleri yakan o kara günlerde Hz. Ali ile Muaviye arasındaki aslında iki kabile arasındaki siyasi kavgalar itikat yani inanç meselesi olmuştur. Siyasi kavgalar şiilerde imamet, sünnilerde hilafet yani halifelik makamlarını doğurmuştur. Tabi bu makamlarada olabildiğince kutsallık vermişlerdir. Velayette de kutup vb. şekil aldığını da hatırlamak gerekir. İmparatorluklarını yıkan müslümanlardan öç almak için bu olaylara sahip çıkan sasaniler yani iran kısa sürede islamın içine kendi eski inançlarını -batinilikle beraber, tanrının insan şeklinde hurucu, rabıta, bu yollarla putlaştırılan, ilahlaştırılan milli ve dini insanlar, vahdetül vücut yani hemezost(herşey o değil doğrusu hemeezost olmalı herşey ondan olmalı) vb- (Yezidilik, Sihlik, Kadıyanilik, Dürzîlik, Bahailik batinilikle İslam'dan kopmuş batıni dinlerdir!)- yerleştirmiş ve bu olayı siyasi olarakta kullanmıştır. Kısaca tarihte ehli beyte sahip çıkarak, bu açığı görerek emevilerden öc alma yolunu izlemişlerdir, intikamlarını Ali sevgisi şeklinde göstermişlerdir. Siyaset dine alet edilmiş, dinleştirilmiştir. Ve ardından eski iran dini de dinin içine yerleştirilmiştir. Sünnilerde karşılıklı abartı olarak kendi kutup, hoca, şeyh vb. lerini aşırı hatasız, keramet, vb. şekliyle büyütmüşler aynı şekilde aynı hastalığa tutulmuşlardır. Bunda davalarına destek için uydurdukları hadislerinde hatta peygamberi aşırı büyütmeleri ve bu yolla kendilerini de büyütmelerinin de payları büyüktür. Bu yollarla da islamın temel prensibi olan aklı öldürmüşlerdir. Tabi içlerine samimi olarak iman edenlerde bu yolla rahatlıkla şekillendirilebilmiştir. Kendi içlerinde de beş imamcı, yedi imamcı vb. en son ölümsüz 12. imam şeklinde guruplaşmışlardır. Aslında mecusiliktende bir çok inanış bu tarikat vb. guruplara girmiştir. Özellikle İslam tasavvuf geleneği mecusilikten de olağanüstü şekilde etkilenmiştir. Mecusilikte de hulul inanışı vardır. Yani Allah kullarına hulul eder. Bu hulul bazen kutuplar, bazen güzeller, vb. Bu tarz sapkınlıklar şii olsun sünni olsun vb. evliyalarında maalesef görülmekte bazen onları hiristiyanlıktaki azizler gibi kutsallaştırmaktadır. Buradaki tenkidim sadece şiiliğe değil aynı şekilde sünni büyüklerinde ve eserlerin de görülen hatalardır. Yani biz ne şii ne de sünni dininden değil Kuran dinindeniz. Çünkü peygamber döneminde bunların hiç biri yoktu. Ve aklımız kimsenin cebine verilmemeli ayrıca kesinlikle hür akıllı ve fikirli olmalıyız. Hadis ve diğer bütün eserlerden bunların merkezinde faydalanabiliriz. Yoksa içlerine karıştırılmış sapık ve dengesiz ayrıca aklımızı esir alan hiç bir şeye teslim olmamak hür olmak inancın temel prensibidir. NEyse bu konu farklı bir konudur. Konumuza dönecek olursak..

İki kabilenin Aralarında ki kan davasında haklı olan tüm sünniler tarafından da tekrarla belirtilen Hz. Ali'dir. Hz. Ali bütün hak tarikatların ve yolların, mezheplerin başıdır. Zeynel Âbidin Muaviyenin oğlu yezit tarafından Hz. Hasan halifeliği alır diye saldırdığında sağ kalan tek imamdır. Daha doğrusu Hz. peygamberin soyundan bir o kalmış ve oradan Ali beyt devam etmiş diyebiliriz. Ve Cafer-i Sadığında babasıdır. Cafer-i Sadık İmam-ı Azam başta olmak üzere hem sünni hem şia tabir edilen alimlerinde hocasıdır. Yani her kol aynı kaynaktandır. Mevlanalar, Şemsi Tebrizi,  Taptuk dergahından Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler aynı kaynaktandır. Somuncu babalar, Hacı Bayramı Veli ve Onun İstanbulun Fethi için yetiştirdiği Akşemseddin aynı kaynaktandır. Ve biz el ele verdiğimiz zaman dünyaya islamı hakim kılmışız. Ayrılık sadece yezitliktir. İslamı herkes ayrı yorumlayabilir ama gayede, inançta ve ortak değerlerde birleşmemiz kuvvetlenmemiz için çok önemlidir. Yezidin yezitliğine lanet olsun. Emevi döneminde yapılan zalimliklere de.. Abbasilerle hatalar düzeltilmeye başlanmıştır. Fakat bu karışıklıkta zulumden kaçarak ehli beytten gelenler bu karışıklıkta kendilerini kurtarmak içinde olsa tüm islam yurduna yayılmış ve islamı anlatmıştır. Yavuz ile Şah İsmail olayı da  siyasidir. Safevi ordusu kadar Osmanlı ordusunun ve yeniçerinin de Bektaşi olduğunu unutmamalıyız. Olay iktidar hırsı sebebiyle sahabelerin bile birbirine girebileceği büyük bir imtihan ve kayıp. Siyasi ve tarihi olaylar itikat yerine ve din yerine konulamaz. (Anlaşılan siyasi bir mesele ya da olay itikat meselesi olmuş. İnanç konusu olarak görülmüş. Halbuki gerçekte sadece hepimizin karşı koyması gerektiği zalim ve lanet edilesi siyasal bir ya da bir kaç olay.Aişe validemizle olan Hz. Ali savaşı sıffin ise fetva farkından ve biraz daha farklıca ve uzunca değerlendirilebilir ama konu dediğimiz mahveldedir.)

--------------------------------------------------------------------

          (Aşağıdaki kısım konu ile biraz bağlantılıdır. Fakat şimdilik karalama olarak yazdım. İlerde toparlayacağım unutmamak için yayınladım)       

Said Nursi de maalesef Hindistan, İran, Şamanizm hatta yunan yani eski kadim dinlerin islamın içine soktuğu şeylerden inanç olarak etkilenmiştir. Bu uydurma hadislerle mehdilik, soy sop, hulul, yaş kuru her şey var inancı, vb. maalesef maalesef. Fakat eserlerinde dini mantık ispatlarından bir çok şey zeka zirvesi olarak da vardır. Belki bu binlerce yıllık birikimle bu mantık silsilesinden çok büyük şeyler çıktığını da bize gösterir. İşte bunlardan da faydalanmak gerçeğe ulaşmaya zarar vermez. Tabi dikkatli olunursa. Bir suya arsenik karışınca su da olsa zehir olur elbet. Ama her ikisini ayırabilirseniz su kullanılabilir. Bunlarda eserlerinde bu arseniğe bulaşmıştır. Fakat yüzyıllardır imani bilgilerdeki birikimi en azından kendilerini dinletmek içinde olsa üretmişler ve o sahada yol açmışlardır. Ayrıca belki kendiieride o eklemelerde belki masum olabilirler. Yani isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Ona öyle dediler diye o sormlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak insanlığın en büyük hastalığı değil midir..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir. Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil somuttan soyuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracı perestliğn başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..

    TEVHİD DİNİNİ BOZAN HENDİKAPLAR

        İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmak  insanlığın en büyük hendikabıdır. Belki bütün dinlerinde yoldan çıkmasına sebebiyet vermiştir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki Tao, Yunan daki Zeus, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb..Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyet lerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. (Bu iki çizgi arası daha sonra yazılarak açıklanmaya devam edecektir) 

HANDİKAPLAR (İKİ ÇİZGİ ARASI AÇIKLAMA)

1. handikap: TANRIYI İNSANLAŞTIRMAK, İNSANI TANRILAŞTIRMAK!

Yani İsa peygamber "ben tanrıyım" dememiştir. Ona öyle dediler diye o sorumlu olmaz. Belkide müritleri o eklemeleri o eski zararlı kültürün etkisiyle yapmış olabilirler. Bugünün müritlerinin yaptığı gibi..Zaten "insanı tanrılaştırmak tanrıyı insanlaştırmak" insanlığın en büyük handikabı ve hastalığı değil midir?..Belki bu hastalık nedeniyle gelen TEVHİD dinleri hemen bozulmaya yüz tutmuş yeni peygamberler gönderilmiştir.

                  

1.       handikap: Bir de insanların soyuttan somuta gitme hastalığı..Bazı fikirlerin dediği gibi inanç somuttan soyuta değil soyuttan somuta gitmiştir. İnandıklarını somut görmek istemiş ve onları aracı(müşrik) yaparak heykellerine zamanla tapınmışlardır. Bu da tevhid inancını saptıran putperestliğin aracıperestliğin başka bir sebebi ve insanlığın başka bir handikabıdır..🤔

2.       3. Handikap: Yeni gelen peygamberin eski peygamberin diniyle savaşması. Aslında bütün dinler aynıdır. Yani hiristiyanlık Yahudilikle savaşmak için değil, ya da İslamiyet hiristiyanlıkla savaşmak için değil. Aslında hepsi aynı sadece bozulduğu için mücadele ederler yeni bozulan eskiyle mücadele eder. Gelen peygamberlerin dinleri nin getirdikleri öz boşaltılarak ruhban sınıfıyla eski adetler tekrar geri yüklenir. Son gelen peygamber o eski peygamberin getirdiği bozulan dinle savaşır tekrar aynı şeyleri günceller.

3.       .4. handikap: Dinlerin mücadele ettiği eski örf ve adetler sonrasında din diye geri gelir. Bu olay İslam ın yayıldıkça kısa süre sonra eski HİND, ŞAMAN, YUNAN, ESKİ ARAP adetleriyle birleşerek o adetleri DİNSELLEŞTİRMEKLE geri gelişlerinin örnekleri gibi.  Örnek soy sopculukla mücadele eder ama seyitler, şerifler, imamlar, mehdiler yani kurtarıcılar geri gelir. Peygamber ben kendimi kurtaramam derken mehdiler, kutuplar, gavsler, imamlar evreni bile kurtarır.Hani hak din sadece Allahtan başka kurtarıcı, ilah olmadığını anlatmak için gelmişti. Ne oldu eski adetler kısa sürede tekrar din oldu, çeşitli yollarla dinin içine girdi. Hatta din onlarla mücadele etmeye gelmesine rağmen..Şaman izm sema, deki 7 si 40, ruha gönderilen yiyecekler vb. hindlerdeki hulul, rabıta, Araplardaki Hurufilik, batinilik vb. eski adetler in din kisbesine bürünerek gelişi. Bu yolla öz den yani dinin özünden uzaklaşma ve bu eklemeli, örfle birleştirmeli dinin başa bela oluşu.

4.      Aşırı sevgiyle, hürmetle, büyüymekle ölçüyü kaçırarak İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmakta  insanlığın bir diğer handikabıdır. Bu maddeye insanın sadece gördüğüne inanmak istemesi zahirperestlik ruhunuda eklemek yani birleştirmek gerekir. İnsanlar bazen ana tanrıları, bazen peygamberleri, bazen melekleri, evliyaları heykelleştirip tanrılaştırmışlardır. İsa Allahın oğlu, Ali de Allahın … vb. Bu uydurmalar her dine kısa süre sonra yerleşmeye başlamıştır. Nemrut dağındaki bazı heykellerin melek isimleri olduğunu biliyoruz. Zerdüşteki her şeyi yaratan yaratıcı, Çindeki(taoizm, daoizm)  her şeyi yaratan Tao ya da Dao , Yunan daki Zeus, ilk çağ felsefecilerinden Sokratın, Aristonun Allahın varlığı ve birliğini savunmsı, Araplarda el ilah yani Allah, Türklerde ve moğalistandaki Tanrı ya da gök tangrı ilkel kabileler deki her şeyin yaratıcısı yüce ruh hep aynıdır. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb..Yani bir öz olduğu en eski çağlardan beri ortadadır. Hatta ilk medeniyetlerde ilk yazının bulunduğu Sümer çivi yazısı tabletlerinde Kuran ve incildeki Tufan, yaratılış olması da ilginçtir. “Evreni biz yarattık ve onu genişletende biziz” vb. Kuran vb. ilahi kitap ayetleri de bulunmaktadır. Demek vahiy kanıtları her devirde vardır. Yine Tevrat ta hiyeroglif yani resim yazısı olarak ilk yazılı eserler arasındadır. Musa peygamber zaten ilk çağ peygamberlerindendir ve firavundan kaçtığı için yeni bir medeniyet ibraniler adında kurabilmiştir. Şimdi ise handikaptan zahirperestlik kısmındak aklımıza pencere açacak örneğe gelelim. Yazının bulunuşu öncesine tarih kazılarla gider. Çünkü tarih yazı ile başlar. Ondan öncesini ise kibarca atar. Tarihteki en büyük ilk olan yapılar hep ibadethanelerdir. Din her devirde yani yazı olmadığı devirde bile açıkca görülmektedir. Fakat arkeoloji ve bizler yazı öncesine kazılarla karar vermekteyiz. Şu an her hangi bir şehir Californiya, kanada, istanbul, ankara vb. yerin dibine girse ve yazı olmadığını düşünseniz kazılarla herkesi putperet ti kararı vermeye mecbur kalırsınız. Halbuki yüzde yüzü tanrıya inanıyor. O heykeller ilah diye adlandırırlar. Halbuki hiç alakası yok. Zaten Kuran her devir peygamber geldi fakat inananı olmadı çoğunun diyor. Peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi sorumlu tutmayız da ekliyor. Bence heykelleri  dini bir mesele yapmakta yanlış. Bu da insanın yapısında olan bir şey. Yani dinde o her şeyi haram kılan ve bu yolla dinin içine eden ekleme günahlardan biri. Hani resimi ve heykeli şirk sayan fetvalardan bahsediyorum. Tabi onlara tapınılması ve şirk olarak kullanılması hariç..Yani konunun özetine döneceksek özetle tevhid inanışı her devirde olmuş. 

5.        

 

-------------------------------------------------------------

BATİNİLİK belası islam dünyasını özünden uzaklaştıran en büyük etkenlerden biridir. Hurufilik vb. etkilerde eski kadim dinlerin etkisiyledir. Mehdilik adı konulmamış bir peygamberlik iddiası da diyebiliriz. Evet mehdilik hadisleri vb. ehadi gelen ve çoğu uydurmalar olan hadislerdir. Dediğimiz gibi Bediüzzaman Said Nursi hiç bir zaman kendini mehdi vb. dememiştir. Hatta olmadığını ısrarla söylemiştir. Fakat dediğimiz gibi o hadisleri kabul eden bir alim olarak onları mantığa büründürerek o harika zekasıyla açıklamıştır. Aşağıda bu mehdi ve asrın müceddidliği mantığının ki uydurmalar da olsa nasıl bir mantıkla kabul edildiğini yani açıklandığını ben anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım. Tabi duruma katılmasamda. Bu ara Bediüzzamanın eserlerinde "Bir yerde kırk vefiyattan şu kadarı imanla gitti vb." ifadeleri ki peygamber bile "ben kendime ne olacağını bilmem" kimsin sen demeliyiz elbet. Yada yazdırıldı vb. Bunlar yanlıştır. Fakat ne garip ki GORKİ, BALZAC, TOLSTOY vb. leride yazdırıldı diyor. Yada bazı hiristiyan alimleri ya da diğerleri gibi.. Ayrıca Bediüzzaman ısrarla rüya ile amel edilmez derken aşağıda hep rüyaları göreceksiniz ve şaşıracaksınız.. ya da en azından ben şaşıracağım ayrıca..Gavsa fatiha gönderip aradığını bulması vb. Bunlar hep eski kadim inanışlardan şaman, eski arap adetleri, hind adetleri gibi..Unutmayın sema geleneği bile eski şaman adetlerindendir, ölünün ardından yedisi, kırkı vb. adetide, çaput bağlamakta vb.leride..Şimdi diyeceksiniz o adetler günümüzde yok. Fakat daha geçenlerde öğretmenler odasında baklava yedim ve sordum neyin kutlaması diye.. Cevaben dediler felan hocanın babası vefat etmişti onun ruhuna..yani hala şamanız be:() Yada şamanizm vb. lerinin İslamla bütünleştirilmişidir. Bu noktadan bütün dinlerde bu uydurmalar vardır..Bu uydurmaların en büyük tehlikeside "Alimler peygamberlerin varisidir" den başlar. Sonra işte ben de o alimim der. Sonrasında bana itaat peygambere itaattir der ve karşınıza FETÖ vb. olaylar çıkar. Bu nedenle bu gibi noktalara son derece dikkat edilmeli hiç bir insan tanrılaştırılmamalıdır..Oradaki ilimlerden faydalanılması ise olabilir. Fakat faydalandık diye tapılmamalıdır. Bize ekmek yapan fırıncıya tapmadığımız gibi. Allah c.c. dan başka tapılacak yoktur..

BEDİÜZZAMAN ve müceddidliğin mantığının doğuşu mantığa büründürülmesi..__

İnsanın yaradılış gayesi ALLAH ‘ ı bilmek ve ona gereği gibi ibadet etmektir. Ubudiyet varlığın en önemli sebebidir. Zira ilk yaratılan insan bir peygamberdir. Ancak Hz. Adem ‘den sonra insanlar ALLAH ‘ ı unutmuşlar sapıklığa düşmüşlerdir. İnsanların mabudunu unutmaması , hayatını hakka teslimiyet içinde geçirmesinin hatırlatılmaması gibi sebeplerle belirli aralıklarla peygamberler gönderilmiştir. Evet ALLAH ‘ ı anlatma vazifesi en mukaddes ve değerli vazifesidir. Zira ALLAH ‘ın en sevgili kulu  Hz. Muhammed  (S.A.V ) de bir peygamberdir. Hz. Muhammed  (S.A.V) beşeri hak ve hakikate çağırmak için  görevlendirilen en son peygamberdir. Onun gelmesiyle Arap yarımadasındaki karanlık yerini aydınlığa bırakmış , kin , nefret ve hasedin yerini huzur , saadet ve muhabbet almıştır. Kâinatın Efendisinin varlığından dolayı yaşadığı döneme Asr-ı Saadet dönemi denmiştir. Peki Hz. Muhammed (S.A.V) vefat ettikten sonra durum ne olacaktır. İşte bu sorunun cevabını bizzat  Efendimiz veriyor “ Ümmetimden bir cemaat kıyamete kadar hak için  cihada devam edecektir. Onlara muhalefet edip düşmanlık edenlerde onlara bir zarar veremeyecektir.” Ebu Davut ‘ta yer alan bir hadisi şerifte “ her yüz senede dini yenilemek maksadıyla bir müceddit gelecektir. “ diye haber verilmektedir. Demek ki peygamber gelmese de değişen zamana göre aslına uygun olarak dini yeniden yorumlayan ve meydana gelen yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıracak mücedditler belli aralıklarla gelecektir. Tabi bu şahıslar devirlerinde görevlerini yapmışlardır fakat sonraları aşırı büyütülüp ya da eserleri arasına saçmalıklar eklenme gibi durumlarda olmamış değildir. Bu noktayı da göz ardı etmemek gerekir. Yani bu şahıslardan da tıpkı hadisler gibi akıl süzgecinden geçirilerek ve Kuran merkezli olarak faydalanılmalıdır.

 Mesela ;

İMAM-I  AZAM EBU  HANİFE ya da İMAM-I ŞAFİİ: Müslüman sayısınca İslamiyet çıkacakken getirdikleri hükümlerle şehirlilerde Ebu Hanife bedevilerde İmam-ı Şafii yaratıcının sevketmesiyle bu tehlikeyi engellemiştir.

ABDUL KADİR GEYLANİ: Hiristiyan dünyasındaki papazların kerametleriyle islama engel olma çalışmalarını gösterdiği kerametlerle durdurmuş ve yaymış bir islam delili olmuştur. Bazı papazların Hz. İsa(a.s.) ölüleri diriltirdi demesine karşılık ölüleri diriltme olayına varıncaya kadar sayısız kerametler göstermiştir ve sayısız Hiristiyanın İslamla şereflenmesine vesile olmuştur.

 

ÖMER BİN ABDÜLAZİZ : Bir müceddidtir . Bulunduğu asırda devlet yapısı Kuran ‘ın ve Sünnetin istediği şekilden uzaklaşmıştır. O tekrar devlet yapısını ve Kur-an ve sünnete göre düzeltmiştir.

 

İMAM-I GAZALİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda  Yunanca ‘dan bir çok felsefesi eser Arapçaya çevrilmişlerdir. Bunları okuyan bir çok müslümanın  akaidi bozulmuş , bulunmuş ve yunan mitolojisine kaymıştır. İmam-ı Azam bunlarla mücadele etmiştir.

İMAM-I RABBANİ : Bir müceddidtir. Bulunduğu asırda Hindistan devlet reisi Ali Ekber Şah  “ Yepyeni bir din ortaya çıkartacağım” diyerek bütün dinlerden birer parça alıp bunları birleştirerek İslamı ortadan kaldırmayı düşünmüştür. “ İmam-ı Rabbani bununla mücadele etmiştir.

 

Bir asırda diğer asırlardan farklı olarak bütün bir imansızlık hastalığı vardır.  Eski devirlerde binde bir bulunan ve cehaletten geldiği için izalesi kolay olan dinsizlik hastalığı : Bu asırda ilimden ve fenden gelen ve kaldırılması zor olan bir şekle dönüşmüştür. Açıkça ALLAH inkar edilmekte , Kur-an’a hakaret edilmekte , maddeye tapmak hastalığı ile çoklar imanlarını kaybetmektedirler. İman esasları ile ilgili akla ve zihne şüphe ve tereddüt verici eserler yayılmaktadır.  İşte bunlara karşılık bu asrın müceddidi  de insanların imanların kurtaracak , insanların şüphelerini giderecek bir Kur’an tefsiri yazmıştır: RİSALE-İ NUR.

«Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını(anlaşılmasını) binlerce ezvak(manevi zevk) ve keramata(kerametlere) tercih ederim... Bütün tarikatların nokta-i müntehası(ulaşabilecekleri son nokta), hakaik-i imaniyenin(iman hakikatlerinin) vuzuh ve inkişafıdır(açıklanıp, aklen ve oradan kalben anlaşılması). Yani tarikatların son noktası risale-i nur da başlangıç noktası oluyor. Bu bu asırdaki ihtiyaçtan kaynaklanan bir durumdur. 

Velâyet-i Kübra, nübüvvet veraseti yoliyle, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.” (İmam Rabbânî). İşte İmam-ı Rabbaninin dediğini Risale-i Nur yapmaktadır. Kalp, ibadet vb. yerine akıl yoluyla bu hakikatlere her kim olursa olsun(komunist, teist, ateist vb.) ulaştırmaktadır..Hazır imandan istifade etmek, faydalanmak zorunda bile olmadan.

 

Evet inkar ilimden gelmektedir. Acaba Bediüzzaman nasıl bir alim di ? hayatındaki bazı olaylarla onun ilmi yönünü daha iyi anlayabiliriz. 

 Daha çok küçük yaşlardan itibaren Peygamberimizi rüyalarında gören genç Said , bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görmüştü. Bu esnada Efendimizi ziyaret etmeyi arzu eder. Aleyhissalatü Vesselam Efendimizi nasıl ziyaret edebileceğini düşünürken , gidip sırat köprüsünün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oraya geleceğini düşünür. Peygamberimizde oradan geçerken ziyaret edip , ellerini öperim düşüncesiyle oraya gider. Köprünün başına da beklerken , bütün peygamberlerle görüşür ve onların ellerini öper ve dualarını alır. Nihayet son Peygamber HZ: Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın ellerine kapanır ve iki cihan serverinden ilim ister . Bu talep üzerine Efendimiz buyuruR ki:

 

“Benim ümmetimden sual sormamak şartıyla , sana Kur’an ilmi verilecektir. “

 

Bu rüyadan heyecan ve sevinç içinde uyanan genç Said’in ruhunda ve gönlünde bir neşe , huzur ve sevinç ,  çağlayanlar halinde gürlemeye başlar.

 

Molla Said’in küçük yaştaki ilim hayatı İsparit nahiyesinin Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde başladı. Bundan sonra büyük biraderi Molla Abdullah başta olmak üzere birçok alimden ders aldı. Sonra Siirtte daha önce görüşmüş olduğu Molla Fethullah Efendi’ nin medresesine gider. Molla Fethullah Molla Said ‘e :

 

-          Geçen sene “Suyuti “ okuyordunuz , bu sene “Molla Cami yi” mi okuyorsunuz ?

-          Bediüzzaman :

-          Evet “Cami “ yi bitirdim.

Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise “ bitirdim “ cevabını alınca , hayretini gizleyemedi. Bu kadar kitabı bitirdiğini hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı ve dedi :

-Geçen sene deli idin bu sene de deli misin ?

           

            Bediüzzaman :

 

-          “ Emrederseniz beni söylediğim kitaplardan imtihan ediniz “der.

Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise güzelce cevabını verir.

 

Molla Fethullah:

Pekâlâ zekada harikasınız , hıfzınız nasıldır? Makamatı Haririyeden ( dili çok ağır bir kitap)  birkaç satırı , iki defa okumakla hıfzedilebilir misiniz ? diyerek kitabı uzattı.

 

Molla Said alarak , bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.

 

                        Molla Fethullah “ Zeka ve hıfzın aşırı derecede bir kimsede bulunması nadirdir “ diyerek hayrette kaldı. Ve ona “ Zamanın güzeli , çağın eşsizi “ manasına gelen “Bediüzzaman “ unvanını verdi.

            Bu ilimlerin birbirinden hiç farkı yoktur. Ben bunları biribirinden ayıramıyorum. Ya hepsini biliyorum, ya hç birini bilemiyorum. Diyen Bediüzzaman pek kısa zamanda Tarih, Matematik ; Fizik, Kimya ,Astronomi , Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Mesela 24 saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle ertesi gün Van Valisi Tahir paşanın konağında bir coğrafya öğretmenini ilzam eder ve yine aynı surette beş gün zarfında inorganik kimya ile ilgili kitabı hıfzederek Kimya muallimini ilzam eder. Hatta Matematikte “ Olasılık” ile ilgili yazmış olduğu harikulade eser Van ‘da bir yangında yanmıştır.

 

            Van Valisi Tahir Paşanın , Sultan Abdulhamid Han ‘ a yazdığı bir mektubunda şunları okumaktayız. 

           

            “Harikalar harikası bir zeka ve hafızaya sahip Bediüzzaman bütün Doğu Anadolu’da bir ilim ve irfan merkezi şeklinde bir insandır. Bütün ilmi müşkillere cevap vermektedir. Kendisi hakikaten Padişahımıza canı gönülden bağlıdır. İstanbul’da kendisine gösterilecek yakın alaka buralardaki bütün ilim talebelerini de minnettar edecektir.

 

            Bediüzzaman İstanbula geldiğinde Fatihte ki İslambol sokağında bulunan Şekerci Hanın da kalmaya başlamıştı. Bulunduğu hana şöyle bir levha astı:

 

            “ Burada her suale cevap verilir ! Her müşkil halledilir , fakat sual sorulmaz !”

 

            Bediüzzaman ‘ın bu müthiş ilanı İstanbulda dalga dalga yayılmıştı. Birçok talebeler , yüksek alimler gelerek , çeşitli sorular sormuşlardı. Hepside suallerine cevaplarını almışlardı.

 

            Evet Said Nursi bütün şark ve garp ulemasının sorularına cevap vererek müstesna bir şahsiyet olduğunu göstermiş ve ona haklı olarak Bediüzzaman denilmiştir.

 

            Asrın müceddidi Bediüzzaman bu harika ilmi ile dine hizmet ederek dinsizliğe karşı mücadele vermiştir.

 

 

İMAN KURTARMA HİZMETİNE NASIL BAŞLADI

 

            Bediüzzaman Tahir paşanın yanında bulunurken , neşriyatı ve bu arada gazeteleri takip ederdi .

 

            Geçen asrın sonlarında İngiliz sömürge bakanı William Gladstone , tarihler 1899 yılını gösterirken Avam Kamarasında elinde Kur’an ı göstererek yaptığı konuşmasında şöyle diyordu : “ Bu Kur’an müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalı Ya Kur’an ı ortadan kaldırmalıyız veya bütün müslümanları Kur’an dan soğutmalıyız.”

 

            Gazetelerdeki bu dehşetli haber üzerine Bediüzzaman bir volkan gibi kükremişti. Bu Bediüzzaman ‘ın hayatında ilk ve en büyük fikri inkılabı yaşadığı olaydır. “ Ben Kur’an ‘ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya gösterip ispat edeceğim” diye haykırdı.

           

            Evet Avrupa nın kafirleri bir türlü alt edemedikleri Türklerin güç kaynağının Kur-an ‘dan alınan ilham olduğunu çok iyi tespit etmişlerdi. Bediüzzaman bir an önce bu melun hedeflerine son verebilmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Doğunun durumunu çok iyi bilen Bediüzzaman Müslümanların iyi eğitilebilmesi Kur’an ın sönmez bir nur olduğunun  un anlatılabilmesi için yaşanılan çağa uygun olarak medreselerin ıslah edilmesi konusunda devrin büyüklerini uyarmaya çalıştı. Hatta Van da şimdiki manada bir üniversite açmak için çok gayret etti. Bu sırada 1. Dünya savaşı çıktı. Bediüzzaman Kafkas cephesinde mücadele ederken Ruslara esir düştü. Ancak belli bir süre sonra bir yolunu bularak esaretten kurtuldu.

 

            1918 2in Temmuz ayında  İstanbul’a gelen Bediüzzaman Osmanlı ordusunun adayı olarak en büyük İslam akademisi olan Darülhikmet ‘ül İslamiye ‘ye  aza olmuştu.

 

            Bu kuruluşta , istiklal marşı şairimiz katip olarak vazife yapıyordu. M.Akif ‘in Bediüzzaman’a çok hürmeti vardı.

 

            Fakat Bediüzzaman hüzünlü , gamlı, kederliydi...

 

            İslam halifesini temsil eden Osmanlı Devletinin savaştan mağlup çıkması nedeniyle İslam’a gelen darbelerden pek müteessirdi. “ ALEM-İ İSLAMA İNDİRİLEN HER DARBENİN , EVVELA KALBİME İNDİĞİNİ HİSSEDİYORUM. ONUN İÇİN BU KADAR SARSILDIM.” diyordu. 

 

            Bu yıllarda İstanbul İngiliz , Fransız ve İtalyanların işgali altındaydı. Bediüzzaman yayınladığı Hutuvatı sitte ismindeki eseriyle işgali kınıyor, “ Tükürün İngiliz haininin o hayasız yüzüne “ diyordu. İngilizler tarafından görüldüğü yerde vurulsun emri çıkarıldı. Bu arada tekrar tekrar Ankara’ya davet ediliyordu.

 

            “Ben siper arkasına giremem , burasını daha tehlikeli görüyorum “ diyerek , İstanbul’dan ayrılmıyordu. Fetvalarını yeni kurulan devlet taraftarı olarak yaptı. “İngiliz işgali altındaki halifenin fetvaları geçersizdir ve geri alınmalıdır.” Şeklinde yeni kurulan Türk Meclisi yanında olduğunu açıkca gösterdi.

 

            Daha sonra M. Kemalinde içinde bulunduğu kumandanların ısrarlı davetleri üzerine Ankara‘ya geldi. Ankara istasyonunda merasimle karşılandı. Mecliste zafer için , kurtuluş için dualar yaptı.

 

            Fakat Ankara’da kurtuluş için çalışanların , kendi kurtuluşları için İslami ibadetleri ve  namazı ifa etmediklerini üzülerek gördü. Mecliste bir beyanname yayınlayarak onları ALLAH ‘ın emirlerini yapmaya davet etti. Mebuslara namazın ehemmiyeti hakkında dağıttığı beyannameden sonra namaz kılanlara altmış kişinin daha katıldığı ve meclisteki mescidin yetersiz hale geldiği görüldü.

 

            Böyle bir gelişme olsa da Bediüzzaman memnun olmamıştı. Zira islamın asırlarca muhafızlığını yapmış bir milletin evlatları şimdi islamın ilk şartı olan namazı terk edebiliyorlardı. Bediüzzaman o zaman milletin ihyası , dinin ihyası için uğraşması gerekenlerin bu konuda hassas olmadıklarını görüyor ve bu büyük mücadelenin devlet adamlarının yardımı ile yapılamayacağını anlıyordu.  İşte Bediüzzaman birinci Said dönemi dediği  yani devlet eli ile imanı kurtarma düşüncesinde olduğu dönemden ikinci Said dönemine geçiyordu. 

 

            İkinci Said devrine geçişi , Bediüzzaman şöyle anlatıyor :

 

            “Dünya büyük bir burhan geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan batı cemiyeti içinde doğan bir hastalık , bir veba , bir tâun felaketi gittikçe kendi yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş Sârî hastalığa karşı islam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Batının çürümüş , kokmuş , tefessüh etmiş batıl formülleriyle mi  ? Yoksa islam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı ?Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini , küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor , imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya çalışıyorum...

 

 

            Bana ızdırap veren yalnız islamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler dıştan gelirdi ; onun için karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt , gövdenin içine girdi. Şimdi , karşı koymak güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz , çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan , kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse , iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım , yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşaketleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bin türlü meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali(geleceği) selamette olsa!...  

 

            Bu asırda ki imansızlık hastalığına karşı eski devirlerde yazılmış eserler tam yeterli gelmiyor. Çünkü eski devirlerde hemen herkes ehli iman(inanır) idi ; yazılan eserler sadece iman esaslarını sadece beyan ediyordu. İspata ihtiyaç yoktu. Fakat bu asırda aklın almadığı şeylere inanmayan mantığa uymayan her şeyi inkar eden insanlara hakikatler delilleriyle ispat edilerek anlatılmalıydı. İşte Bediüzzaman hazretleri R. Nur adlı eserlerinde iman hakikatlerini ispat metodu ile anlatmıştır. Bu eserleri okuyan yüz binlerce insan dinsizliğin her tarafa yayıldığı bir dönemde imanlarını kurtarmışlardır.

 

            R. Nur yazılmaya başlandığında Türkiye’de Kur’an öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklanmış , İslam Alimleri öldürülmüş ve susturulmuştur. Tekkeler , medreseler kapatılarak din eğitimi yasaklanmıştı. En küçük bir dini kitabın basılması ve yayınlanması yasaktı.okullarda din aleyhtarı öğretmenler tarafından dinsiz bir nesil yetiştirilmeye çalışıyordu. Komünizm medeniyetin gereği olarak anlatılıyor ve dinsizlik aşılanıyordu. İşte böyle bir devirde BEDİÜZZAMAN Hazretleri sürüldüğü Barla köyünde iman hakikatlerini anlattığı eserlerini binbir mahrumiyet ve takip içinde telif etmiştir. Yazdığı eserleri el yazısı ile gizli olarak çoğaltılmıştır. 25-30 sene içerisinde 600.000 cilt EL YAZISI ile çoğaltılmıştır ki ; bu fevkalade bir rakamdır. Çoğaltılan bu eserler köy köy götürülmüş iştiyaklı insanlara ulaştırılmıştır.

 

            YAŞADIĞI DÖNEMDE ANLAŞILAMADI

 

            Bediüzzaman  hayatını iman ve kur-an yoluna adamış gerçek bir kahramandır. Onun her an ALLAH davası ile dolup boşaldığını anlatan bir çok olay vardır. Evet Onun ALLAH ‘ı anlatma yolundaki kendini adamışlığını Van kalesinden ayağı kayarak yuvarlanırken hadiselerin diliyle görelim :

 

            Bahsini ettiğimiz bu durum Risale-i Nurda şöyle geçmektedir:

 

            "Van kalesi iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir. Eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. İki ayağım birden kaydı. “

 

            tam uçurumdan düşeceğim sırada ;

 

            “Ah davam! “diye bağırmışım.

 

            Bediüzzaman ‘a has , Bediüzzamanı ifade eden bir haykırıştır. Çünkü yapılacak daha çok iş vardır iman davası yolunda...

 

            Görüyoruzki Bediüzzaman ölüm anında bile kendisini düşünmüyor , davasını ve gayesini düşünüyor. Kurtarmak istediği müslümanların , insanların imanını düşünüyor. Davası için , gayesi için keni canını bile hiçe sayıyor.

 

            Onun tek gayesi vardı dine hizmet etmek. Hiçbir zaman Kur’an hizmetinden menfaat beklememişti. Hatta talebeliğinde bile buna dikkat etmişti. Siyasete girmemiştir. Siyaseti dinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.

 

            İman hizmeti yolunda evlenmeyi bile unutan ve bütün mal varlığını sırtında taşıyabilecek kadar dünyaya önem vermeyen Bediüzzaman devrin devlet adamları tarafından anlaşılamamış veya anlaşılmak istenmemişti. Zira bizzat M. Kemal tarafından teklif edilen :

 

            *  şark vilayetlerine umumi vaizlik(doğu illerinde vaizlerin sorumlusu, genel vaiz)

            *  milletvekilliği

            *  bir köşk

            *  üç yüz  lira maaş (1999 rakamları ile 3.5 milyar lira)

 

            evet o bütün bu teklifleri elinin tersi ile itmişti . çünkü o dünyayı değil ALLAH ‘ın rızasını istiyordu.

 

            Bediüzzaman dünya ile böyle ilgisizken ona türlü işkenceleri reva görüyorlardı. Zira bu durumu Bediüzzaman şöyle anlatır :

 

            “ Beni nefsini  kurtarmayı düşünen hodgam(bencil) bir adam mı zannediyorlar ? Ben , cemiyetin(toplumun, insanlığın, sosyal hayatın) imanını kurtarmak yolunda dünyamıda feda ettim, ahiretimide. Seksen küsür senelik bütün  hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum . bütün ömrüm harp meydanlarında , esaret zindanlarında , veyahut memleket hapishanelerinde , memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa , görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm ; bir seseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan(insanlarla görüşmekten) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.zaman olduki hayatdan bin defa ziyade ölümü tercih ettim . eğer dinim intihardan beni men etmeseydi  , belki bu gün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

 

                                   ZULÜM....ZULÜM

 

       Emirdağ’ın bozkırında, Kur’anın ebedi nurlarını anlatmaya çalışan Bediüzzaman, burada da tevkif edilerek Afyon hapishanesine sokulmuştu.

Bediüzzaman’ın Afyon’un soğuklarında sobasız, buz gibi, büyük hapishane koğuşunda yapayalnız ölüme terk ediyorlardı. Bediüzzaman’ın sobasını yakmak, kendisine yardım etmek isteyen talebelerinden Mustafa Sungur ve Zübeyir Gündüzalp hocalarının yanına yanaştılar diye, saatlerce, hem de ayaklarının altı patlatılıncaya kadar, zalim gardiyanlar tarafından falakaya yatırılıyorlardı.

Ama ne üstad Beiüzzaman yılgınlık gösteriyordu nede talebeleri. Zira Nur davalarının fedakar Avukatı Bekir Berk Nur Talebelerine ‘Sizimi savunayım, Davanızı mı?’ diye sorduğunda hapisteki zor durumlarına rağmen; ‘Biz burada yıllarca kalmaya razıyız. Siz bizim davamızı müdafaa edin’ diyecek kadar samimi ve fedakârdılar.

Büyük bir İslâm alimini ‘Kur’an okuyun, namaz kılın, ahlaklı olun, vatana-millete hizmet edin’ şeklindeki derslerinden dolayı, acı zulümlere uğratıyorlardı.

Afyon’daki dehşetli zulüm altında Bediüzzaman şöyle diyordu:

“Belki hayatta kalamayacağım, BÜTÜN MEVCUDİYETİM VATAN, MİLLET, GENÇLİK VE ALEM-İ İSLAM VE BEŞERİN(insanlığın) EBEDİ(sonsuz) REFAH VE SAADETİ(mutluluğu) UĞRUNA FEDA OLSUN. Ölürsem, dostlarım intikamımı almasınlar!”

Bediüzzaman, bütün zulüm ihanetlerden sonra, 20 Eylül 1949’da ceza müddetini hapishanede tamamlayarak tahliye edildi.

Bütün hapishanelerde mahkumlar resmi mesai saatlerinde tahliye edilirken, Afyon hapishanesinden Bediüzzaman’ı fevkalâde bir görüntü ile karşılamaya hazırlanan halkın yönelmesine engel olmak için, şafak vakti tahliye etmişlerdi.

Ama Bediüzzaman  mücadelesine devam ediyor hiçbir güç onu Allah’ı anlatmaktan geri durduramıyordu. Zira kağıdın sokulmasına izin verilmeyen Denizli hapishanesinde en ağır şartlarda kibrit kutularına yazdırarak “Meyve Risalesini” ortaya çıkarıyor ve bu sayede bir çok kimsenin imanının kurtulmasına vesile oluyordu. Onun hayatının gayesi iman kurtarma idi. Gayesine uygun bir hayat yaşadı.

23 Mart 1960 Çarşamba günü, İslâm dünyasında bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin idrak edildiği gece Bediüzzaman, Urfa’da İpek Palas Otelinin yirmi yedi  numaralı odasında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu.

İslamiyet’e adanmış, her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzetiyle yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında evsiz-barksız... Rahat yüzü görmeden... Ama her an  Allah(c.c) ile, Resulullah(sav) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...

İman hizmeti yolunda her türlü hapis, sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi, bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

“ÜMİTVAR OLUNUZ. ŞU İSTİKBAL(gelecek) VE İNKILÂBÂTI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SEDÂ(ses), İSLÂM’IN SEDÂSI OLACAKTIR...”

 

 

RİSALE-İ NUR VE DİL

 

Bediüzzaman Risale-i Nur’da ana dilimiz türkçeyi , Kur’anın dili arapçayı ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde sıkça kullanılan Farsçayı birleştirmiştir. Dilin geçmiş ile günümüz arasında bir köprü olduğu ve geçmişteki kültür anlaşılmadan yeni bir medeniyet kurmanın mümkün olmayacağı gerçeği hatırlanırsa Bediüzzamanın bu konuda ne kadar isabet ettiği daha iyi anlaşılır. Şimdi dilide böyle bir üslub kullanılmasının nedenlerini ve bu kitapları niçin okumamız gerektiğini özetlemeye çalışalım.

 

1-) Bediüzzaman hazretlerinin NURLAR’da kullandığı dil ; 1925- 1930 ‘larda en basit halk dili olup köydeki tahsil görmemiş insanın bile rahatça anlayabileceği bir dildi. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca Türk Dil Kurumunun başında bulunanlar ve basın yayını elinde tutanlar Türkçeyi sadeleştirme adı altında yüzyıllarca bizim dilimiz olmuş mana yüklü kelimelerei atarak nesliler arası iletişim kopukluğunu meydana getirmişlerdir.  Şimdiki İngilizcede Adana kelimesi bile geçerken biz ise sadelik adı altında dilimizin malı olmuş kelimeleri yok ettik. 50-60 sene önce yazılmış eserleri okuyup anlayamamak dünyada görülmeyen bir hadisedir. 

 

Öyle ise asli ve milli dilimizi tekrar anlayabilmemiz için bu eserlerin okunması lazımdır. Öncelikle eserler bir defa okunmalı aşinalık(alışkanlık) kazanıldıktan sonra sözlük kullanımı ile dilimiz zenginleşecek dilimiz zenginleşdikçe kültürümüz pekişecek böylece geçmişi daha iyi anlamış olacağız.

 

2-) Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tıp terimleri ile öğrenilebilir. Anlamıyorum diyerek tıptaki bir yığın Latince kelimeyi atarsak tıp ilmini öğretemeyiz. İngilizce öğrenebilmek için çok ciddi çalışmak, okumak ve kelime öğrenmek gerekmektedir. Mühendisliğinde kendine göre bir yığın teknik terminolojisi vardır. Dini ilimlerinde kendine göre terminolojisi vardır.

            Risale-i Nur Kur’an dan ilham alınarak yazılmış bir kitaptır. Günümüzde Kur’anın nasıl anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. İnsan Kur’anı dolayısıyla islamı öğrenmekle ahiretini kurtarır. Evet günümüzde insanlar hayat standartlarını biraz daha iyileştirmek için aylarca hatta yıllarca uğraşarak yabancı dil öğrenmektedirler. Fani(geçici) dünyada rahat edebilmek için gösterilen uğraş baki alemde cenneti kazanmak için gösterilirse bu eserler bu eserler çok ama çok kolay anlaşılacaktır. Kaldı ki Risale-i Nur’da ki dil bütün bütün yabancı bir dil değildir. Belki bir miktar okunduktan sonra anlaşılacaktır.

 

            3-) Bu eserleri 7’den 70’e herkes , ilkokul talebesinden , üniversitedeki profesörlere , köydeki çobandan , din alimlerine kadar her seviye ve yaşta insan okumaktadır. Bu kadar geniş dairedeki insan kitlesinin bu eserlerden faydalanabilmesi, bu eserleri okuyarak seviyesini artırabilmesi, ancak zengin bir dil kullanmakla olabilmiştir.

 

            Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Bu eserler yazılırken Bediüzzaman’ın Kur’an dan başka hiçbir kaynağa başvurmadığına tarih şahittir.

 

            Mehmet Akif’in :

 

            Doğrudan Kur’andan alarak ilhamı

            Asrın idrakine(anlamasına, anlayışına) sunmalıyız islamı

 

            Mısralarında ifade ettiği islamı anlatma Kur’andan alınan ilhamın kullanılması Risale-i Nur ile gerçekleşmiştir. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet’in icad ettiği havan topuyla şimdi savaşa gidilmez. Onun gibi Risale-i Nurlar bu zamanda hakikate insanları takava ve ibadet yerine ilim yoluyla ulaştıran en kısa bir vasıtadır. 

 

            Evet kaynağı Kur’an olan ve hayatında Allah rızasından başka hiç bir şey düşünmeden yaşayan Bediüzzaman tarafından yazılmış eserdir Risale-i Nur. Kaynağı Kur’an olan bir eskiden kırk senede çıkılan iman hakikatlerine bir anda çıkarabilen bir eser elbette tekrar tekrar okunmaya layıktır.

"İman hakikatlerinden bir mes'elenin anlaşılmasını, binler ezvak(manevi zevkler) ve mevacid(kendinden geçme) ve keramata(kerametlere) tercih ederim." İmam-ı Rabbani

            Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin(yolların) ulaşılabilecek son noktası, iman hakikatlerinin vuzuh(açıklanması) ve inkişafıdır(anlaşılmasıdır)." İmam-ı Rabbani

 

            Halbuki risale-I nurda iman esasları tarihte hiç bir alimin açıklamadığı şekilde bu asırdaki ihtiyaca gore ispatlanmıştır. Dahi bir çok alimin ve İbni Sina vb. Dahilerin Nakildir yani Kuranda geçtiği için inanırız, ama akıl onda yol bulup ispatlayamaz dediği öldükten sonra dirilmeyi bile iki kere iki dört eder derecede kesin ispatlamıştır. Hatta insanın aklına takılabilecek her konuyu bile….. Bu zamanda yaşayan her insanın ekmek gibi bu eserleri bilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü en çok bu zaman da iman esaslarına saldırı olmuştur. Hemde bilim adına. Fakat bu konu dışında bir çok eleştiride olabilir. onları da şimdi ekleyeceğim:

1. kendini başta eserini mehdi yani isim konulmamış peygamberlik gibi algılanıp ....

2. yedinci yüzyıl arap yaşantısını Allahın şeriatı sanıp o yüksek zekasıyla savunması.

3. sünniliği ve sünnilik kaynaklarını buhari müslüm vb. lerini hatasız  vb. savunması.

4.her şeyi celcelutiye, gavs abdulkadir vb. her şeyi kendinden bahsettirmesi

5. şia vb. ayrıca hurufilik ebced hatta tutturamamasına rağmen uygulaması vb.

 

Bu sitede İman esaslarının ispatlarından bir demet Risale-i nurdan çıkarılarak yazılmıştır.

Ispatlar için  ana sayfaya bakabilirsiniz:

ALLAH VARDIR ?

ALLAH BİRDİR?

PEYGAMBERLER

MELEKLER

AHİRET(ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME)

KİTAPLARA İMAN VE KURANI KERİM

İLAHİ PROGRAM KADER

(“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise "said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.Devir şahıs devri değildir, hakikat devridir". "Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. O'nu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sâir hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir...

Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğim bir hakikatı müdâfaa değil, âlerre'si vel'âyn kabul ederim." Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.

Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. (Bediüzzaman Said Nursi) Evliyalar istiğrak hallerinden dışarı çıktığında belki bir çok şeye masum olduğu halde tövbe ederek gitmişse ona iftira edenler nasıl gidecek? Tabi ki istiğrak hallerine dikkat etmek gerekir. O vakitlerde bu şahısların yazdıkları ve dedikleri o an akılları başlarında olmadığından sorumlu olmayabilirler. Fakat akılları başlarında olanlar sorumludurlar.

Ayrıca bu tefsirler insanları Kur'ana, peygambere, namaza yönlendirip başlatıyor. Niçin namaz kıldığını, oruç tuttuğunu vb. öğrenip iman Kuran hizmetçisi oluyor.

... Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz,

cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz )

 

aşağıya din ve tarih yazımı tekrar ekliyorum

Buyrun size bu konu ile ilgili TARİH VE PEYGAMBERLER DELİLİ:

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Hatayda bulunan GÖBEKLİ TEPE bile bir ibadethanedir. Hatta insanların toplayıcılık döneminde olmasına rağmen insanları birleştiren tapınak yaptıran ibadethane olması ne ilginç? Yani yerleşik hayat ve toprak sınırı hukuk yanında dini oluşturdu demek tezi gitti gidiyor nokta com:)

Ta sümerlerden, çinden, hindistandan hatta ilk yerli kavimlerden aynı Kuran ayetlerine benzer şeyleri bulursunuz. Bu ise gayet normal çünkü her devirde kadim bilgi vahy gelmiş insanlara. Zaten Kuran ibrahimi, musayı vb. hep aynı dinden müslüm kabul eder. Yani ilk peygamberle, son peygamber öğretileri aynıdır. Sadece insanlar ekleme ve çıkarmalarla işin içine etmişlerdir. Tabi sonra yeni gelen peygamberlerle bu düzeltilmiştir. Örneğin isa peygamber ben tanrıyım dememiştir. Belki Kuran gelmeseydi biz onu öyle mi dedi diye düşünürdük. Ayrıca insanlar bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta, yartılışta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc)'dır. Metaryalizmi bile bir dine dönüştürmüş:) Kendisi animistlere eleştiri getirirken atom vb. güçlerin her şeyi yaptığını iddia ederek onlar sayısınca yani atomlar, zerreleri sayısınca ilahları kabul ettiğinin farkına bile varmamıştır.

İlk yazılarda sümerlerde Kuran, tevrat vb. semavi kitap ayetleri benzerlerine rastlıyoruz. Bu her devirde vahy ve elçiler yani peygamberler olduğunu gösteriyor. Tamam uzaydan da olsa belki evrenin yaratıcısı o vahyi uzaydan getirdi belki melek vebenzeri farklı yaratıkda olsa ihtimaller aynıdır. Ayrıca TEK TANRI İNANIŞI YANINDA bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. İlk bulunan yapıların hepsi ibadethanedir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah (cc) ya da her ne diyorlarsa O'dur.

("İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. BU YANLIŞ ÇEVİRİ AYETİN MANASINI TAMAMEN TERSİNE ÇEVİRMEK DEMEKTİR. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Bu vahiy olayından önce hangi dille bir metodla rable iletişimi olmuş bilmiyorum ama yazının bulunmasından sonra kitaplar, ondan önce suhuflarla olmuş. Bu gidişle yakında tabletlerle daha farklı bir durum oluşabilir:) Dinin de evrensel hukuğa, ahlaka katkılarının yanında bilime kattığı sayısız materyaller de vardır.

Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife (terfi ettireceğim) atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamt ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz.”Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” (2Bakara30)

Aynı bir önceki ayetteki gibi burada “cailün” atama kelimesi olması rağmen ısrarla meallerde yine yaratma olarak çevriliyor. İki kelime arasında dağlar mana farkı var. Çünkü atama var olanlardan yani hali hazırda olanlardan olur. İnsanda aynı şekilde vardır ve melekler onların kan akıtan bir tür olduğunu biliyor ve bunları mı atayacaksın diyor. Çünkü melekler görmediklerini, kendilerine öğretilmeyenleri bilmezler. Bu ayette İnsanın ilk yaratılışından bahsediyoruz. Orda birileri var. Arıza çıkarıyorlar. Yani ayet şimdiki zamanda kalıbında meleklere bu bilgiyi veriyor. Bozgunluk çıkaran –şu anda-, kan döken –şu anda- birini mi halife atayacaksın diyorlar.

“Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Nur suresi 45. ayet) İnsan bu yaratmalardan müstesna değil. Ve Allah her şeye kadirdir ve her türlü yaratmaya kadirdir derken sanki bir uyarı gibi: Allah’a bir yaratma şekli dayatmayın. O her türlü yaratır.

Nuh 13, 14 te “İnsan aceleden yaratılmıştır. Siz benden acelecilik beklemeyin.” Yani kademeli evrimli yaratılış..

Kassas suresi 68 de “Rabbin dilediğini yaratır dilediğince seçer” yani doğal seleksiyon seçim evrim süreçlerine imadır.

Fatır suresi 1. De “Hamt, Fâtır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini ilave eder, artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.” Dilediği gibi fıtrata yaratılışa kademeli ekleme yapacağını söylüyor. Nasılki sürüngen beyni bizim en ilkel beyin kısmıyla aynı, daha sonra ön lop ve beynimizin kısımları eklenmiş vb. gibi

Zaten yaratılış “Yeryüzünü dolaşın yaratılış nasıl başladı” bakın diyor ayetler. Eğer lap diye bir şeyi yaratıp indirgemiş olsaydı böyle demezdi. Demek aşamalı yaratılış başlamış ve olmuş ki bakın inceleyin diyor..vb. evrimin parametrelerine işaret ediyor. Zaten canlılardaki ortak yapı da bunu gösterir. Çünkü hepsinin Rabbi evireni aynıdır.

Evrendeki çeşitli yaratmaları görmemiz için at gözlüksüz bakmamızı istiyor bizden.

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.( KAF Suresi 38. ayet) Altı devirde yaratma hem Tevrat hem İncil de de var. Kurandaki diğer geçen gün kelimelerine baktığınızda devir anlamı olduğunu açıklar. “ (Ey Rasûlüm) bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah vadinden caymaz Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hacc süresi 47 ayeti kerime, bazı günler milyonlarca yıldır vb. “ anlamında ayetlerle açıklar bunu.

Ateistlerin makara aldığı bir şeydir bu ama buradaki mucize günümüzde anlaşılmaya başlanmasıyla makaraları başlarını yemiştir. Aynı evrenin sabit olmadığı ve sürekli geliştiğini söyleyen ayet gibi. “Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. ZARİYAT Suresi 47. Ayet”

“Biz altı günde-evrede- yarattık” ayeti o kadar çarpıcıdır ki: İnsan özellikle ilkel insanı düşünün bu insan tabiata baktığı zaman tabiatı durağan görür. Aristo vb. gibi inançlı dahiler dahil evrenin sabitliğini savunmuştur. İNSANLIK BİLGİSİNE KADEMELİ YARATILIŞ VE DÖNÜŞTÜRÜLEREK OLUŞ DİNİ METİNLERLE GİRMİŞ BİR GERÇEKTİR. İnsan dışarıya baktığı zaman o kadar yavaş süren kozmalajik değişim sürecini göremez. Ve  ilahi metinlerde yaratan sürekli “biz belirli merhalelerden, etvara-belirli günlerde, değiştirerek, geliştirerek yarattık.” Diye hep söyler. Aslına bakarsanız bu fikirlerin doğuşu dini metinlerden gelir. İnsan aklından kolay kolay çıkabilecek bir şey değildir. Zaten ateistler her devirde hatta yakın devre kadar evrenin ve maddenin sabit ve ezeliliğini savunmuştur. Tabiatın ve bizim yaratılışımızla ilgili daha bu gibi onlarca ayetler var.

 

Birinci yaratılışınızı biliyorsunuz o halde düşünsenize. (VAKIA-62) Yani dışarı bir baksan evrene, doğaya gözüküyor da ondan önce bişeyler düşüneceğiz senle. Ama önce sen bir bak. Bilim yap, incele geliştir kendini sonra düşüneceğiz beraber.  De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebût Suresi 20. Ayet) Bu ayetteki “yer yüzünü dolaşın yaratılışa bakın, bu sonraki yaratmayı da öğreticek” emrine uyan var mı aramızdaJ Ne garip bu emre Darwin uymuş. Nasıl yaratılmış diye dolaşıyor. Adam yer yüzünün dolaşmış ve o zamanki kiliseyle papaz olacak evrim teorisini ortaya atmış. Ve demiş ki “Bütün canlılar ortak bir atadan geliyor” Fakat o dönemde kilise ile papaz olan Buruno, kelpler, galilo nun yanında oluruz ama nedense hepimiz darwin düşmanı oluyoruz. Peki İslam dünyasında bilimin zirve olduğu dönemlerde benzer şeyler söyleyen İslam alimlerini hiç duyduk mu? Birkaç örnek Darvinden 850 yıl önce İbn Miskeveyh ve Evrim  (M.S. 940-1030), El-Cahız ve Evrim (M.S. 761-898), Ebu Musa Câbir bin Hayyan(ms. 721), İbrahim Nazzam (d. 775, ö. 845), El-Biruni, ibni HALDUN, ,  vb. leri evrim teorisni açıkca yazmışlar ve savunmuşlardır. Sadece bunlarda değil onlarca vardır. Yine Kurana dayanarak benzeri teorileri savunmuş ve ortak atadan gelmeyi savunmuşlardır. Muhammedi Evrim kuramı diye avrupada darwini Müslüman okullarda yüzyıllardır okutulduğu için direncin olacağını savunmuşlar ve karşı çıktıklarını söylemişlerdir. (Kaynak: John William Driver)

 Abdülhamidin de evrim teorisi hakkında çalışma yapanlara destek verdiğini duymuş muyduk? (Kaynak: Alper bilgili)

Gerçi Konu ile ilgili son olarak Edip Yükseldende şu makaleyi kopyalamak istiyorum.

(Edip Yüksel’in ‘Adem Baba Paraşütle mi?‘ indi makalesindeki bazı bilgileri de bu yazıyı zenginleştirmesi açısından aşağıya ekledim.

Aslında tarihi belgeler Darwin?in (1809-1882) ve dedesi Erasmus Darwin?in evrim konusunda, kendilerinden yüzyıllar önce yaşayan islam bilginlerinin eserlerinden etkilendiğini gösteriyor. Dostum Dr. T. O. Shanavas, Creation and/or Evolution: an Islamic Perspective adlı kitabının 6?ıncı bölümünü buna ayırıyor. Örneğin, John William Draper, The Conflict Between Religion and Science adlı kitabında evrim teorisinin batı kökenli olduğu varsayımını reddediyor ve evrim teorisinin Müslüman okullarında yüzyıllar önce okutulduğunu ve hatta Müslümanların evrimi çok daha geniş kapsamlı düşündüklerini, minarelleri ve inorganik maddeleri bile evrim olayına dahil ettiklerini tartışıyor. Will Durant adlı Amerikan tarihçisi de ünlü filozof Ali İbni Sina (980-1037) ve Ebu Bekir Muhammed El-Razi?nin (844-926) tıp ile ilgili kitaplarının ve görüşlerinin ortaçağ Avrupasında üniversitelerde yüzyıllar boyu ders kitabı olarak kullanıldığı gerçeğini anımsatıyor ve 1395 yılında Paris Üniversitesinde el-Razi?nin Kitab el-Havi adlı eserinin kullanılan dokuz kitaptan biri olduğunu bildiriyor. Aynı kitap, Avrupa?da Avicenna olarak tanınan İbni Sina?nın bilimler ansiklopedisi olan Qanun fil Tibb adlı kitabının Montpellier ve Louvain üniversitelerinde 17?nci yüzyıl ortalarına kadar temel ders kitabı olarak okutulduğunu bildiriyor. Avrupa?da tıp bilimini etkileyen evrimci iki önemli Müslüman bilimadamı daha var: Batı?da Abubacer olarak bilinen Ebu Bekr ibn Tufeyl (1107-1185) ve Averroes olarak tanınan ünlü filozof Ebu el-Velid Muhammed ibn Rüşd (1126-1298).

Shanavas, yukarıda ismini verdiğim kitapta daha birçok belgeye yer veriyor. Örneğin, sosyolog tarihçi Ibni Haldun?un (1332-1406) ünlü Makaddime?si minerallerden başlayan bir evrimi savunur. Minareller evrimleşerek çekirdekli ve çekirdeksiz bitkiler oluştururlar. Bitkiler hurma ağacı ve asma ile zirveye ulaşıp hayvanların ilk evresi olan salyangoz, kabuklu deniz hayvanlarıyla gelişir. Çeşitlenerek artan hayvanlar yaratılışın yavaş işleyen evreleşmesi sonunda bilinç sahibi ve düşünme yeteneğine sahip olan insana dönüşüp zirveye ulaşıyor. Ibni Haldun?a göre insanlığın ilk evresine maymunlardan erişiliyor. İbni Haldun Mukaddime?sinde evrim olayını bilimsel bir dil kullanarak anlatıyor ve varlığın aslınının (yani genetik yapısının) çeşitli değişikliklerden (mütasyonlardan) geçerek bir cinsten diğer bir cinse evrimin gerçekleştiğini savunuyor. Ortaçağ?da dünyanın bilim meşalesini ellerinde tutan Müslüman bilimadamlarının evrimi ilahi bir sistem olarak kabul etmekte hiçbir çekinceleri olmamıştır. Örneğin, İbni Haldun insan cinsinin kökeni hakkındaki bir paragraftan sonra Allah?ın sünnetinin (yasasının) değişmeyeceğini bildiren bir ayeti anımsatıyor.

Bunlara ek olarak, batıda Alhazen olarak bilinen ünlü optik bilimcisi Muhammed el-Heysam (965-1039) optik bilimini incelediği Kitab-al Menazir adlı eserinde insanların mineraller, bitkiler, hayvanlar ile süren evrelerin bir sonucu olarak yaratıldığını savunur. İbni Arabi (1165-1240), Celaleddin Rumi (1207-1273) gibi ünlü tasavvuf liderleri de evrim teorisini savunmuşlardır. Geolog El-Biruni (973-1048) Kitab el-Jamahir adlı eserinde insanlığın basit organizmaların doğal ayıklama yoluyla uzun yıllar süren  evreden evreye gelişimleri sonucu oluştuğunu tartışır. )

 

Neyse bu kadar alıntı sabit fikirlilerin sabit fikrini kırmaya yeter diye düşünüyorum Bu konu ile ilgili her türlü ayrıntı prof.Sinan Canandan ve sitesinden bulabilirsiniz. Zaten buradaki alıntılarda ondandır. Konumuza dönelim artık:)  

 

Ayrıca Âdemle ilgili "secde suresi, nisa suresi 1.ayet, hucurat 13, zümer 6, fatır suresi 11, araf 10-11, nuh suresi 17, ali imran 33. ayetlerine" bakıldığında sadece bir anne babadan türeme(çünkü ayet 8 çift arasından peygamber olarak adem seçildi diyor, seçim varsa bir den fazla aile var), kaburgadan kadının yaratılması, çaprazlama kardeş evliliği teorisi vb. hepsi çöpe gider. Kur'an da "sarhoşken namaza yaklaşmayın" ayeti vardır. Fakat cımbızla sadece "namaza yaklaşmayın" kısmını alırsanız olayı tamamen farklı yere çekersiniz. Cerbeze yapmış olursunuz. Yani bir konuya bakarken de Kurandaki bütün diğer ayetlerle cımbızlamadan bakmanız gerekir. Ayrıca diğer dinlerden gelen dinin içine yerleştirilen bilgileri de sorgulamanız gerekir.  Nedir yahu şu israiliyattan çektiğimiz:) Hepsi Kur'ana fatura ediliyor. "Size nefislerinden peygamber gönderdik" deniliyor. Bu kendi parçamız anlamına gelmiyor. "Nefis kelimesi tür anlamına geliyor. Çünkü yer yüzü melekle dolu olsaydı melek türünden bir peygamber gelirdi diyor. Nefislerinizden eşler denilince aynı tür anlamına gelmiyor yani. Yoksa süt kardeşle bile evlenmeyi haran kılan bir din mantığında adem kendi parçasıyla evlendi saçmalığı, ya da kardeşlerin çaprazlama evlenmesi şeriat değişikliği vb. saçmalık olamaz.
    Bu gün dünyanın insan benzeri en az yedi kez doldurulup boşaltıldığını söyleyen tefsircilerde vardır.
İnsan o kanunları keşfedip kendi yönüne yönlendirme yetkisine sahip halifedir. Halife derken demek kendinden önce insan gibi bir selefi olmalı. Selef önce, halef ise sonra gelen demek çünkü. Ayette Melekler "yine kan dökecek" şeklinde Allah'a sormaları meleker "bunu nereden biliyordu" sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü melekler bilgisayar programı gibidirler, iradeleri yalnız hayra ve itaate dir. Bilmediklerini ve görmediklerini bilmezler. Arkeologların bulduğu Göbeklitepe çok eski tarihlere dayanan insan tarihlerini keşfetmiş. Sünni İslam kaynaklarına ve yorumlarına dayanan peygamberler tarihine göre bakarsanız insan tarihi bildiğim kadarıyla sekiz, on bin yılı geçmiş olamaz. Yani daha eskiye gitmiyor. Antropolojik olarak insan türünün(homosapien) ortalarda ikiyüz üçüyüz bin yıldır olduğunu biliyoruz. Yani insan dediğimiz şey buralarda yer yüzünde ademden önce de vardı hep var oldu. Muhatap alınma tarihi ve şekli farklıydı. Yani bişekilde dinle ilişkiye geçmesi birkaç senelik bir geçmişe dayanıyor. Sümer metinlerinede baktığımızda mesajın formatı bugün yazı, dün neydi bilmiyoruz. Yarın belki yazı bile kullanamayağız googleplas lardan sonra neye geçeceğiz bilmiyorum ama antropolojik olark yazı çok kısa süredir bizim hayatımızda. Ve hani çok geçmişe gittiğimizde mesajın birliğini ve benzerliğini gösterin bir şey var. Bu tür söylenceler ortak bir kökenden çıkıyor. Ve bu arada bir tabiri caizse yeni versiyonlarla update ediliyor gibi bir durum var. Bu işin teknik boyutu. Ben bunu imani bir şey olarak çok görmedim. Ben ortadaki metne bakıyorum. İnsan suresinin 1. Ayeti maalesef çevirilerle kirletilmeden önce bana diyormuş ki: "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. "İNSÂN suresinde (DEHR)-1: İnsan (henüz) adı anılır bir şey değilken üzerinden uzunca bir zaman geçti.) denilmektedir. Maalesef bu ayeti içerisinde hiç bir yaratılma kelimesi geçmemesine rağmen "insan yaratılmadan önce" diye çevirmekteler. Halbuki ayet açıkça insanın bu günkü deyişle muhatap alınıp vahiy yoluna tutuluşundan önce belki yüzbinlerce(ilk insan homosapien) yıldır var olduğunu belirtmekte. Abi ne çekiyoruz bu Kurandaki yanlış çevirilerden İnsan yani biyolojik anlamda homosapien ya da sapies miydi buradayken ama adı anılır bir şey değilken Kuran ona “beşer” diye hitap ediyor. Sonra mesajla işte bir şekilde o üflenen şey mahiyetini yazı öncesinde bilmediğimiz bir tarzda olabilir. Kulaktan kulağa suhuflar sahifeler hikayecikler vb. İşte bu mesajla beşer “insan” oluyor. ANKEBÛT-20: De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.' Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.) Yani evrimsel biyoloji, antropoloji, paleontoloji bunları bilmeden bu ayetler yorumlanabilir mi? :) Neyse yani Âdem daha dünkü çocuk:)

Tevratta da ilk insan, dünyada iki nehir arasında topraktan yaratıldı diyor. Fakat sonradan onların ruhban sınıfının etkisiyle olay tamamen başka tarafa çekiliyor. Zaten topraktaki her madde insanda da vardır. Yani günümüzde bile topraktan yaratılma devam etmektedir. İsrailiyattaki gibi hiristiyanlık ve İslam da da ruhban sınıfları oluşmuş, sonradan uydurma rivayetlerle oluşmuş ve hakikatin zıttına gidilmiştir.

(

ALTINCI: Yüce Rabbimizin Nasılki bir çocuk kendi yürüyebiliyorsa aklıyla gerçeğe ulaşabiliyorsa anne babası ona müdahale etmemesi gibi “yürü be koçum” demesi gibi peygamber gönderilmesinin pek övünülecek bir şey olmadığını göreceksiniz. Kimi toplumlar akılla gerçeği adaleti bulmuş insanlık seviyesine ulaşmış. Vb. Kimseye tahdit getiremezsiniz. Milletin ne dediğinin kıymeti harbiyesi yok. Siz bir yaratana bağlandıktan sonra algınızı kurgunuzu hangi minhalde yürütürseniz yürütün. Felsefeyle harmanlayıp götürün. Başka türlü yapın.

    Sorulan soru şu: Peygamberler neden hep ortadoğuya geldi. Bir kere konuştu yaratan. Bizi mahkum etti sınırlı sayıda ayetin içeriğine. Zaten millette bunu daha işin içinde çıkılmaz hale getirmiş. Beni buraya niye mahkum ettin ey yüce yaratan? Tanrı o gün konuştu niye daha konuşmuyor?

                          Tarihte peygamberlik konusuna bakabilirsiniz. İnsanları nasıl soyut olanı somutlaştırdığını hatırlatırım. İnanışlar soyuttan sommuta da gidiş tarafı olduğunu. İnandıklarını görmek isteyip tanrıyı putlaştırmaya ve canlı cansız aracılar koyduklarını..Burada ondan bahsetmeyeceğim. Ayrıca ipek ve baharat yollarıyla ticari malzemelerin yanında büyük dinlerin yayıldığı -ki o zamanın televizyonu, interneti haberleşme ağı- noktasınada değinmeyeceğim. Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, inkaların İNTİSİ,  BRAHMA, vb. Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..  günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi.. bu konuyada girmeyeceğim. fakat önemli bir bakış açısına bakalım..

    Cevap: Kim mahkum etti ki seni ya? Hiç öyle bir angajman yok. Benim hiç öyle bir rahatsızlığım yok.

                Kardeşim Ortadoğu geleneklerinin, Sâmi ırklarının Tanrıyla insanlığı buluşturma alışkanlıkları antropolojik olarak peygamberlik müessesesi üzerinden oluyor. Bunun antropolojik bir kökeni var yani kültürel bir geçmişi var, arka planı var. Batı dünyasında da böyle bir alışkanlık yok. Onda da yani batı da da bilgelik, filozofya, akılcılık yani ordan götürüyor işi. Uzak doğuya bakıyorsunuz. Şamanı var, kamı var, dede korkutu var. Aşağıya iniyorsun Bilgeleri var, Tao su var, konfüçyusu var, şusu var busu var..Demek istediğim her coğrafya her kültür iklimi yukarıyla yani iyiliğin kaynağıyla buluşmayı farklı şekillerde gelenekleştirmişler. Ortadoğu ve Sâmi  ırkları bunu "peygamber vahy" diye ifade etmiş. Bizde buraya coğrafyaya yakın düştüğümüz için Talas savaşından başlamak üzere itişirken kakışırken biz de bu dairenin içine girmişiz. İyilik  Kuranı Kerimin ihdas ettiği ve insanlığa armağan ettiği bir şey değildir. Dinin bize vaaz ettiği ahlaki değerler..Bunlar her  kültürde, her kadim coğrafyada, her insanlık ailesinin sağduyusundan, vicdanından ve iyiliğin kaynağı yaratansa onunla bişekilde gönülbağı, zihinbağı, duygubağı kurarak bişekilde zihinlere yansımıştır.  Birisi bunu felsefe kitabı olarak yazmış, birisi başka türlü yazmıştır..Bak batı felsefesi derler bütün hepsi modern felsefe dahil "eflatuna" düşülmüş bir dip nottan ibarettir.. Zamanında büyük büyük adamlar gelmiş çerçeveyi paradikmayı kurmuş gitmişler ya..Şimdi Tanrı uzakdoğuda ya da ortadoğuda o coğrafyada Hz. Muhammed üzerinden bir kez daha adı üstünde "zikir" diyerek iyiliği hatırlatmış..Hangi ölçüde hatırlatmış? O toplumun muhayilesi, idraki, anlayışı çapında hatırlatmış. Sözünü bak Kuranı kerimin kendini en temelde vasfedecek nitelemesi "arabilik"tir. "Tike ayetül kitap inna enzalnahu kurânen arabiyyen lealleküm teğgilûn-Bu kitabın ayetleridir yani Allah katındaki kütüpten inen, kaynaktan inen ayetlerdir. İşte bu ayetleri biz şimdi de Muhammed arap olduğu için onun diliyle tercüme ediyoruz. Yani dolayısıyla bu seferde bunu  siz anlayasınız diye arapça indiriyoruz" Siz dediği arapça indirdikte sizin anlamanız arasındaki doğrudan bağ arap toplumunun muhayyilesine uygun şekilde indirdik demek..Mukatil diyor ki "deveye bakmazmısınız" diyor "file bakmazmısınız" demiyor. Niye? Yok o coğrafya da da onun için demiyor. Ya da kangru demiyor. Senin coğrafyanda fil varsa sen ona bakıp anlarsın, ya da ne varsa. Deve dedi diye illa deveye abanmanın deveye fokuslanmanın bir anlamı yok. Bunu deve örneğinden götürelim başka konulara başta sosyal konulara da teşmil edebiliriz.

                Yâni bu noktadan Kuran bir işaret fişeğidir, bir aydınlatma fişeğidir. Aydınlatma nispeti kendi indiği çağda bir erken aydınlanma olarak görülebilir. Fakat aydınlanmanın nihai yani son sınırları asla ve kata değidir. Aydınlanmaya dair bir yön gösterici fişektir. Dolayısıyla şimdi Kuranı anlama söz konusu olduğunda Aristonun örneğinden gidelim "Anlama konusunda Köpekle İnsan arasındaki fark  şudur der: Köpek bir parmak uzatıldığında direkt parmağın ta ucuna bakar, insansa parmağın ucuna değil parmağın gösterdiği yöne bakar. Parmağın ucuna bakarak Kuran anlarsanız bu sorunun cevabını bulamazsınız. Parmağın ucuna bakmayacaksınız Kuranın bir yön göstermesi var. İnsanoğluna söylenecek söylenmiş, o alışkanlık yani kültürel sami alışkanlığı içinde söylenmiş. Bir tip Allah tarafından görevlendirilmiş bir mesaj gelmiştir. Ve bizde şimdi o mesajın aydınlatma fişeğinden alınacak işaretleri ve köşe taşlarını alıp, insanlığın rüştüne olgunlaşmasına kani olduğumuzda yani ikna olduğumuzda alıp başınızı ya da başımızı gidebilirsiniz. Bu saatten sonra eğer niye konuşmuyor diyorsanız aslında bunu bir soru olarak değil bir imkan olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. E size güvenmiş, reşit olduğun demiş, Siz ya yapasınız yok, israiloğullarının inek kesme hikayesindeki gibi kesesin yok rengini soruyorsun, kesesin yok yaşını soruyorsun, kesesin yok başka bişeyini soruyorsun...gibi bir şey ise muradın cevap yetişmez. Yok hakikati anlama, arama, bulma  yolunda mesafe almak yürümek ise arkadaşım peygambere meygambere daha ihtiyaç olmaması senin için bir kıvanç meselesi olması gerek. Demek ki "sen Allahın böyle doğrudan ensesine tokat atmak ihtiyacı duyulmayan, artık söyleneni anlayabilecek olan, kendi ayakları üzerinde durabilecek olan, aklı erginleşmiş olan reşit olmuşun işte..yürü git koçum:) yürü kim tutar seni..

          Cebindeki üç liranın bir lirasını paylaşmak için zülkarneyn kıssası okumana gerek yok. Dön dolaş şu kitabın başına üşüşüp işkencede etmeyin artık. Rahat bırakın işinizi gücünüzü yapın.:) Yorucu olmayın. Bu anlayasım yokta anlamak istemiyorum sorunuyla karşı karşıyayız sanki:) Yerim dar meselesine çevirme:)

         Deve ve fil örneği gibi şimdide sosyal bir işaret fişeği örneği: Tanrı cariyecilik getirmedi o toplumda hazır buldu ve zorda kalırsanız cariyelerinizden evlenebilirsiniz dedi fakat unutmayın işaret fişeği gibi araya "ben sizin kölemi hür mü olduğunuza bakmam dedi Bu kısımdaki "benim katımda takva önemli hürmü kölemi olmanıza bakmam demesi işaret fişeğidir.Ya da mekke döneminde köleciliği tamamen kaldırması vb. gibi.. bla bla..

"Kuranın mesajına sadakatten anladığım şudur: Allah ibrahime "elohim", Musaya "yahve", Hz. İsanın mecaz diliyle ona "baba", kızılderiliye "manitu", türklere moğollara tengri(tanrı, göktengri), mısırdakilere "ra", bilmen nereye  ne, "god, gad" hatta "zeus" bizde Allah, Allah’ı da zaten müşriklerde kullanıyor. Yani kendisi hakkında farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda farklı kullarının zihni üzerinden kendisi hakkında hatırlatmalarda bulunuyor. Kendisini tanıtıyor “0”Örneğin bu tanıtım fragmanı yani Kurandaki tanıtım fragmanı araplara uygun bir fragmandır(ayetel kursi ayetinde bir arşı var taşıyan zenci köleler, bazen kendi iş yapar, bazen melekler, kudretli, orduları var, gökte vb.)...nokta..Yoksa siz hiç düşündünüzmü HAY ne demek. Bugün sünniyim diyen insanların tanrıya ait algıları tamamen agnostiktir. Tamamı agnostiktir. Gnostiklerin çoğu ise yani bilinebilir olduğunu düşünenlerin çoğu tanrıyla kendi özel duygu dünyasında mahrem olarak ilişki kuran ve tirmizideki hadis uyarınca “Kulum beni nasıl kavrıyor nasıl zannediyorsa nasıl idrak ediyorsa ben oyumdur” “ene ınde zannı bi” anlayışı daha sıcak. Tanrı öncelikle eserlerinden tanınır ve sıcak ilişki bire bir kurulur..Buradaki hikmet ise “Din güzel ahlaktır” da saklıdır. Yani “komşusu açken tok yatan bizden değildir, ya hayır söyle ya sus, sağ elin verdiğini sol el duymasın, böbürlenme, fitne yapma, iyilik yap vb. bla bla.."

      ***

1.      İbni haldun dediği gibi din toplumsal gelişmelerdeki, ilerleme ve gerilemelerdeki tek sebep olamaz ve değildir. Sadece sebeplerden bir tanesidir. Etken çoktur.

_________

Tabiki açılsın artık. Fakat Osmanlı döneminde hep açıktı. Neden Osmanlı da felaketler bitmedi sizce. Samimi soruyorum laf koymak için değil. Bir toplumun sıkıntısı yada sıkıntıları yalnız dini mevzularla yorumlanması dinen de ne kadar doğrudur

_________

Bilim aydınlatır din ısıtır. __farklı bir bakış açısı. Bir evde elektirik var aydınlanırsınız ama kışın ısınmakta gerekir örneğin evde doğal gaz da gerekir.. Tabi dinin ölçüsü kaçırılırsa da ısıtmaz yakar
 

**        ***

2.      Ayrıca din her şeye maydanoz olmamlı ve olamaz. Örneğin suyun temizlik şartları yahu gönderirsiniz tahlile iş biter. Kadının iddet bekleme süresi hemen bir sidik tahlili vb. iş tamam. Diyanet uzunca zaman ev almak için kredi kullanamazsın derken sonra kullanabilirsin dedi. Ve bu nedenle ev alamayan emekli olmasına rağmen “faiz almak Allaha ve rasulüne savaştır” denilerek ev sahibi olamayan insanları gördük. Halbuki akılla yorumlandığında o ev rahatlıkla alınabilirdi. Hz. Ebu bekirin zekat vermeyenlere savaş açın ayeti olmamasına rağmen savaş açması yani devlet vergisi için, Hz. Ömerin iran ve suriye topraklarını beşte bir oranında ayet orda durmasına rağmen dağıtmaması ve hepsini devlete vermesi, kalbi islama ısındıranlara da ayette olmasına rağmen ve peygamber uygulamasına rağmen vermemesi, ayette ehli kitapla evlilik izni olmasına rağmen döneminde yasaklayıp hatta evlenmiş olan hz. Osman hz. Ali ehli kitap eşlerini boşalltması, barış aylarında ayette olmasına rağmen her islam devlerinin savaşa devam etmesi vb. nasih mensuh uygulamaları gibi..Bize gösteriyorki bu durum: hayat metin merkezli yaşanmaz ve yaşanmamalı. Danışılarak, meşveret yapılarak, akılla bilimle tartışmayla doğru yanlışı bularak ve şartlara göre bu doğru yanlışı değiştirilerek doğal olarak yaşanmalı..bla bla bla

 

 

YEDİNCİ: Din adamlarının tanrıcılık oynama yollarıyla, dine ve başta namaz olarak, ibadetlere eklemelerle, zorlaştırmalarla, başta namaz olarak ibadetleri işkence haline getirmeleriyle, haram olmayan her şeyi haramlaştırmalarıyla, kendilerini ilah yerine koymalarıyla(bir çeşit ruhban sınıfı oluşturmaları) dini insanlara işkence aleti haline getirdiklerini yani karl marx ın o sakalı boşuna koyvermediğini anlayacaksınız. Kendi görüş arzu ve isteklerini ayrıca kendilerine itaat ettirmek için manevi makamları kullandıklarını insanları kendilerine köle haline getirdiklerini göreceksiniz. Yani kendilerine itaati Tanrıya itaat şekline sokduklarını..

)

TARİH DELİLİ..

Bilirsiniz ki bilinen tarih yazının buluşuyla başlar. İlk yazıyı bulan(MÖ:3200) Sümerlerin eserlerden Sümerlerin "yaratılış" ve "tufan" destanları Kur'an Kerim'deki Nuh peygamberin tufanı ile yaratılış anlatımına çok benzer. Yani ilk eser bir dini mabed olduğu gibi hangi devre giderseniz gidin vahiy kırıntılarını kör gözler bile görür. Hem de tahrifatlarına-bozulmalarına- rağmen. Allah'ın varlığını birliğini anlatan Tevrat'da(MÖ.3000) ilk yazılı eserler arasındadır. Tek yaratana inanan ilk çağ medeniyetlerindendir İBRANİLER. Şunu unutmayalım ki tarih öncesi devirlere ve o devirlerdeki inançların nasıl olduğuna kazılarla karar verilmektedir. Argo deyimle atılmaktadır.

Mesela: Şu an yazı bulunmayan bir zaman olduğunu hayal edelim. Anadolu'nun yüzde doksan dokuzu müslüman, diğerleri yahudi ve hiristiyan. Şu an anadolu yerin dibine batsa ve binlerce yıl sonra kazılarla bulunsa verilecek karar şudur: Anadolu'nun bir kısmı putperestti. Çünkü tüm devlet dairelerinde, meydanlarında sayısız heykeller bulundurulmakta ve ona çelenkten tutun tüm devlet erkanları tazimde bulunmakta" diyebilirler. Halbuki yüzde yüzü inançlı bir toplum. O heykel sahipleri bile inançlı hatta inanç için hayatını ortaya koymuş kişiler. Peki tevrat nasıl oldu da bu kadar bariz bir şekilde günümüze ilk çağ medeniyeti olarak geldi. Çünkü Hz. Musa kendi inanalarını mısırdan kaçırıp yeni bir medeniyet kurduğu için ilkçağ medeniyetleri arasında tarih zikrediyor.

Yoksa her devirde her kavme peygamber gelmiştir. Çünkü tevhid inancının verdiği mesajları her dinde bulabiliyoruz.  Örneğin: Milattan önceki çok eski dinlerden olan şu an çinde görülen tek ilah inanışında olan TAOİZM, KONFİÇYUS vb. bütün dinler Kızılderili inançları gibi tek tanrı inancı barındırır ve inan, ahlak olarak tevhide peygamber öğretilerine çok benzer. Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Yine milattan sonraki dinlerde Zerdüşt inancında Allahın varlığı birliği, cennet cehennem, melek vb. tüm kavramlar peygamber öğretileriyle aynıdır. Ya da ilkçağ düşünürlerinden ARİSTO Allah'ın birliğini anlatmakta ve öğretileri içinde en başta anlatmaktadır. İlkçağ filozoflarından PLATON ve SOKRAT da aynı şekildedir. Bazıları Yunan da din yoktur der ama durum tam tersidir. Sokrat ta bence bir peygamberdir. Tevhid inanışını anlatmıştır. Hatta o yüzden asılmıştır. Türklerdeki Oğuz kağanında putları kaldırıp putperestlikle mücadele ettiğini biliyoruz. Hatta yunan mitolojisindeki inançlara inanmadığından "Zeus aşkına siz ZEUS'a inanıyor musunuz?" diyerek meşhur yunan mitolojisindeki şirkleştirilen tanrıları reddettiği için idam edilmiştir. Belki o da bir peygamberden ders almıştır. Belki de bir elçidir, Kuranda bahsedilmeyenlerden hani her kavme gönderdik dediklerinden.

 

Bir hikaye arası ile gülüp düşünelim, sonra konuya devam edelim

ÖVÜNMENİN SONU
Üniversite yıllarında Urfalı bir dostumuz ikide bir
---“Ben peygamber şehri Urfadanım, ben peygamber şehrindeyim” şeklinde sürekli hava atar, övünür dururmuş.
Bu durumdan bıkan ve bezmeye başlayan arkadaşı ona
---Demek o kadar yamuk ve azgınsınız ki sürekli yüce Yaratan peygamber göndermiş size deyince. Nedense övünmeleri son bulmuş:)___yaşanmış hayat öyküsüdür
İşte bu mantıkla yüce Yaratan bazı yerlere çok az peygamber göndermiştir. Çünkü onlar akılla ve doğru felsefe ile evresel adalet, hukuk vb. gibi doğru ahlak kurallarına ulaşabilmiştir. Hatta bu nedenle eski yunan vb. gibi belki peygambersiz Tanrıya inanan ya da çok az peygamber gönderilen yerler var diyebiliriz. İhtiyaç duyulan yerlere ise çok gönderilmiş diye düşünebiliriz.
 

Hindistanda örneğin vedalar, brahma vb. ilişkiler tek tanrılı din sayılır. Brahma da her şeyi yaratan, eşi benzeri olmayan tek tanrı. Hititler vb. bile başlangıçta çok tanrılı değildi. Doğudan batıdan kuzeyden güneyden yeni yeni yerler fethettikçe tanrılarına tanrı eklediler. O fethettikleri yerdeki o tek tek olan tanrıları kendi saflarına katmak istediler. Belkide günümüzdeki “GAD, YÜCE RUH, el ilah yani ALLAH, TENGRİ, MEVLA, HÜDA, TAO, BRAHMA vb. günümüzdeki her şeyi yaratan eşi benzeri olmayan Allah(cc)ın çeşit çeşit isimleri gibi..Amerika ve diğer yerlilerde her şeyin yaratıcısı yüce ruh, gök tanrı yine Amerikalı inkalardaki inti vb.. Mısır da firavun Akhenatonun(mö.1300) da başarısız olan monotaizm(tek tanrıcı) denemeside başarısız olmuştur. Ondan sonra gelen oğlu yine eski çok tanrıcılığa gitmiş. Tabi her zamanki gibi olay tek tanrılıktan çok tanrıcılığa gidiş olmuştur.

 Aynı şekilde biz Türklerdeki Oğuz kağan kendi halkını putperestlikten kurtararak "gök tanrı" tek yaratıcı -tevhit- inancını milletimize yerleştirmiştir. Hatta dünyanın üçe bölündüğü sasani, bizans, göktürk döneminde göktürklerde zina gibi domuz etide haram yani şeriatı bile islamla aynı. Normalde her kavim ayrı şeriatlarla imtihan edilmiş. Gerçi İsa peygamberde hiç domuz eti yememiş. Hiristiyanlığın ilk döneminde 5. yüzyıl sonlarına kadar tevhid inancını ve gelecek son peygamber inanışını görüyoruz. Bugünkü tahrif edilmiş incil ve tevrat bile yüzlerce yerde hz. Muhammedden bahsettiği gibi barnabas incili gibi Kuranla uyumlu realiteler de önemlidir. Aslında teslis hiristiyanlığın amentüsüne ters. Sadece Kurandan kendinden sonra açıkca peygamber gelmeyeceğini der.

Yani peygamberler ve tevhid inanışı her devirde, her yönde(kuzey, güney, doğu batı, hint, çin, iran, her tarih) olmuştur. Ama peygamberlerin inançlarında ve öğretilerde heykel dikmek yasak olduğu için bize abide bırakmamışlardır. Bıraksalardı zaten onlara o ilk çağın insan yapısı tapındığından peygamberlerin getirdikleri diğer inançlar gibi zamanla bozularak putperestlik olarak bize gelecekti.

Zaten bence inançlar somuttan soyuta değil, soyuttan somuta gitmiştir. Önce tanrıyı anlatan peygamber gelmiş. İnsanlar daha sonraları onu somutlaştırmak için bir put ya da heykel yapmış ve zamanla o kutsallaşarak putperestlik çıkmıştır. Çünkü ilkçağ ve tarih öncesi çağları insanları buna çok müsaitti. Ayrıca bize Kuran'ın öğretisinde: "ilk çağlarda çok peygamberler geldiğini ama bir çoğunun hiç ümmeti bile olmadığını söylemektedir, ayrıca inançlar ve insanlar bozuldukça yeni yeni peygamberler gönderildiği tekrarla söylenmektedir. Ayrıca o dönemde aynı zamanda farklı coğrafyalarda farklı peygamberler o kavme uygun kurallarla yani farklı şeriatlarla bulunuyordu." Buda tarihi gerçeklerle uyuşmaktadır.  İlk peygamberde mekanı, zamanı coğrafyası farklı olduğu halde "lailahe illallah" diyor. Son peygamberde...Arıca böyle bir davanın yani zaman ve çağları farklı, birbirini tanımayanların aynı noktaya parmak bastığı bir dava benzeri yoktur. Çünkü felsefe ve insanlık hep birbirinin fikirlerini çürüterek ortaya çıkar. Birbirine destek vermez. Felsefenin talebeleri bir birini çürüterek vardır. Aynı şeyi dava eden aldatmaz ve aldanmaz ve bulunduğu dönemlerde düşmanları tarafından bile doğrulukları itiraf edilen sadece peygamberlerin öğretileridir. Biz de onlara inanıyoruz. 

    Ayrıca bence sanıldığı gibi inanç somuttan soyuta gitmedi. Soyuttan somuta gitti. İnsanlara inancı peygamberler getirdiğinde inançlarını somutlaştırmak istediler. Yapıları gereği bunu hep yaparlar. İsa peygamberde bu azizliğe uğrayıp sonraları tanrılaştırılmadı mı? Temsili putlarla temsil ettiler.  Böylece putperestlik doğdu. Başlangıçta "biz putlara tapmıyoruz, o sadece yaratanla aramızdaki bağ" dediler. Tabi zamanla bu da unutularak inanç soyuttan somuta gitmiş oldu. Ya da önem verdikleri şahısları unutturmamak için temsili putlar nesiller sonrasında aracı ve vesileler unutuldu putperestliğe döndü. Mekke deki aracı olarak tapınılan 4 putta da aynı olay gerçekleşmiştir. Lat, menat ve uzza zamanlarının büyükleridir. Önce hürmet olsun diye putları dikilmiş sonrasında ise tapınılmıştır. Ancak insanoğlunun en tehlikeli handikabı şeytanın çok üzerinde durduğu şeydir bu “İnsanı tanrılaştırmak, tanrıyı insanlaştırmaktır.” Kuran’da ihlas suresiyle bu konu belirtilmiştir. Her dinde tek tanrılı dinlerde bile hatta bugün bile Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık ta bile bir şekilde tarikat, cemaat liderlerine vb. tanrısal insanlar ya da özler bulaştırılarak hak yol içinde bile bu hastalıklar görülmektedir. Kişisel gelişim vb. denilerek bile sen içindeki devi tanrı parçasını uyandıra vb. varıncaya kadar gidebilmekteler Olay baştan beri yani insanlık kuruldu kurulalı tek ilahçılıkla yani “hanifçilikle” ve karşısındaki “sabilik” mücadelesidir. Son yüzyıllarda ise birbirinin içlerine girerek sapıklığa yol açmaktadır. “HANİFLİK ve ŞEYTANİ KOMPLO SABİİLİK”

(Göbeklitepeden önce Konyadaki Çatalhöyük ilk yerleşme merkezi olarak biliniyordu. Bundan onbin yıl öncesine dayanan Çatalhöyük, insanların ilk yerleşik hayata geçtiği, tarımın yapıldığı, ateşle yemek pişirildiği, evlere çatılarından girilen yani kapıları çatılarında olan, ölülerini alt kata eşyalarıyla gömen toplu yan yana evlerin ve insanların olduğu bir yerdir. İnsanların hukuğa ve dine de ilk geçtikleri yer olarak düşünülüyordu. Çünkü insanlar yerleşik hayata geçince, ekim dikim yaptıkları toprak sınırları için hukuk başladı, bir de din inanışı ve ibadethane başladı denilmektedir. Evet insan ormanda yalnızken gece Tarzan gibi bağırıp çığlık atabilir. Ama toplu yaşıyorsa bunu yapamaz ve hukuk, kanun vb. toplu yaşama geçişle daha belirgin başlamış olabilir. Hatta din konusunda daha ileri gidip insanlar her şeye(dağa, rüzgara vb.) tanrı diyeceğimize bir tanrı var diyelim dedikleri iddia edilmektedir.
Fakat bir ibadethane olan GÖBELİTEPE 13. Bin yıl öncesine dayanmasıyla insanların yerleşik hayata bile geçmeden daha toplayıcılık döneminde bile dine inanca sahip olduğunun görülmesi bütün tarihi tezleri değiştirdi. Yani din insanın olduğu her dönemde vardı ve varlığı saf öz evrensel. Öyle Celal Şengörün dediği gibi lavları boğa sanıpta tapınma tanrılaştırma olayı kadar basit değil. Çünkü o büyük boğalara tanrı deselerdi GÖBEKLİTEPE onları yenmiş iskeletleriyle dolu olamazdı. Çünkü insanlar çizgiden çıkıp taptıklarını ya da tapınmaya başladıklarını yemezler. Ayrıca orada tavus, yılan, küre taşıyan akrep, güneş tutulması gibi onlarca hayvan figürleri var. Hilal şeklinde ay figürü bile var. Gerçi bu simgeler her neolatik çağdada görülmektedir. Tibette, hintte, çinde, islam kültüründe, mısırda, hiristiyan, yahudide rastladığımız simgeler namaza benzerde dahil. Göbeklitepe gibi o döneme ait mısır farklı yerlerde 20 adet var. Hepsi aynı yöne yani güneye bakıyor. 12 simgeli işaretler, o boğa da bir burç adı.  Hindistanda ineği kutsayanların onu yemedikleri vb. gibi.. Ayrıca tamamen sümer, hitit, hatta bugünkü alevi 12 imam vb. her kültürle bağlantılı. çatalhöyük te de mısırda da aynı simgeler. Sümer tabletlerindeki tanrı tektir yazıtlarını da unutmayalım..Tabiki her zamanda her türlüde sapmalı inanışlar çok tanrıcılık görülür. Sümer de de sapanlar 12 tanrıcılığa girdi. Onlarda 12 imam gibi 12 kutsal gördükleri, soyuttan somuta giderek aşırı övgüden tanrılaştırdıkları büyükleridir. Boynuz ise tevrat, hiristiyanlık, ilk çağdaki bütün kadim geleneklerde var. A harfi bile boynuzlu boğadan gelir. Be harfi bile arapçada boynuzdur. Hayat enerjisi..Ayrıca inek vb. her şeyiyle eti, derisi, ayaktınakları, boynuzu bile insanın menfaatine faydasına kullanılabilinen bir havandır. Yılan konusuda ...Neyse bu konuda din ve tarihle ilgili diye ekledim. Sonra bu paragrafa devam edeceğim)

 

 

 

“Risale- i Nur dâvâ değil; dâvâ içindeki bürhandır(delil)” Risale-i nurun aşırı öğülmesi ise said yoktur saidin kudret ve ehliyetide yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Gerçeklerdir.

Said Nursi tenkitlerine karşı cevapları, said nursi gerçeği belgeseline cevap videosunu youtubede araştırarak bütün itirazlara gelen sorulara cevap verebilirsiniz, cevapları bulabilir ve dinliye bilirsiniz